Perşembe, Haziran 26, 2008

Kişinin Ayinesi ve Diğer Açıklamalar

İşini iyi yapan insanları ben de seviyorum. Hatta işini iyi yapmayan insanlara bırakın sevgiyi, onlara karşı asgari gerekli saygıyı dahi kotarmakta zorlanıyorum. Fatih Terim’in işini iyi yapıp yapmadığını yorumlayacak kadar futbol bilgim yok. Benim bu konudaki uyuzluğum Fatih Terim’in açıklamalarındaki gereksiz ve yersiz ifadeler silsilesinedir. İşini iyi yapan insanlar mütevazi olmayıp göz önünde şovlar, artistlikler ve yersiz triplere girdiğinde de işini iyi yapmasına ’rağmen’ işini iyi yapmıyor-muş gibi bir algısı kalıyor bende. İşini iyi yapan insanlar işlerindeki başarı kadar egolarını da kontrolleyebildikleri zaman benim gözümde imparator olurlar. Türkiye’de her ikisini birden başarmış ve de şöhret olmuşlardan az var. Mesela Sezen Aksu. Mesela Murathan Mungan.

Fatih Terim’i Bülent Ersoy’u sevdiğim gibi seviyorum dedim dün gece. Sanat müziğinden de anlamam. Bu müziğin yorumundaki başarı kriteri kuvvetli bir sesle makamına uygun icra ise sanki Bülent Ersoy bunu başarıyor gibi. Albümleri de satıyor mu, satıyor. Gazinoya çıksa gecesine 100 bin kayme alıyor mu alıyor. Şarkı söyleme işini de ticaretini de iyi yapıyor yani. O noktaya kadar kendisi 'orada bir şarkıcı var uzakta' iken yanı sıra gündem olduğu maskaralıklar kendisini izlememe sebep oluyor. Ama işini de iyi yapmıyormuş gibi geliyor işte bana o saatten sonra. Şovmen olmaya kasan ya da kasmayan fakat özünde böyle ayarsız bir primadonnalık yatan bu kadın acaba ne inciler saçacak şimdi diye onu gördüğüm kanalda kalıyorum. Seyre değer buluyorum yani kendisini.

Fatih Terim elbette ki benim kendisini seyretmelere doyamadığımdan kazanmıyor ekmeğini ama bu işiyle alakası olmayan şovu ekmeğine katık etmesindeki manasızlığı gözümdeki değerini azaltıyor. Ha, bu durum adamın çok da bir tarafında ya da değil. Bence de. Ben bu konulardaki genel bakış açımı Fatih Terim’de cismanileştirdim. Kendisi sadece bir örnektir. Ana mevzu değildir.

***
Son günlerdeki bir diğer konumuz da benim sıkıcılığım, ilhamdışılığım ve soğukluğum. Düella'nın yazısındaki göndermelerin çoğunu üstüme alınmak için yeterince sebebim var yani.

Çocukluk dönemim sayılmazsa takım tutmadım. Müsabaka seyretmedim. Bahis de oynamadım ki her zaman kazanana meyletmiş olayım. Güçlünün yanında duran güç odaklı motivasyonlarım da olmadı. Tamam, eroin çeken veya köprü altında yaşayan bir çevrem yok. Holding patronlarıyla yalılarda da takılmıyorum. Bu beni ’yeterince’ başarılı ve ’kararınca’ doğru yerlere oynayan bir insan yapmaz. Bu olsa olsa benim ilgi alanlarımı ve sosyo-ekonomik sınıfımı gösterir. Bu beni sıkıcı yapıyor olabilir ama bu yüzden sevilmememi de biraz agresif bulabilirim.

Yine aynı yazıda bir başka –belki de- bilgelik dolu olan (üç noktalarından arındırılmış) "Sular yükselince, balıklar karıncaları yer. Sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin. Çünkü kimin kimi yiyeceğine "suyun akışı" karar verir" önermesine de katılmıyorum. Bu ifade kadercilik dolu. Kimse hiçbir zaman üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin bence de. Her dakika popoyu kollamakta fayda var. Fakat ben balık olsam suların çekilebilme ihtimaline karşı daha derin sularda yaşayabilme adaptasyonu geliştirirdim. Su tamamen yok olup gidecekse de karada da yaşayabilme adaptasyonuna kasardım. Karınca olsam da suların yükselme ihtimaline karşı kıyıdan daha uzakta yerler bulurdum yaşayacak. Her tarafı su basacaksa da suda yaşayabilme adaptasyonuna uğraşırdım. Suyun akışı bir bağımsız değişken olurdu. Ne tarafa akacağına göre de alternatiflerim. Bence bu çok tutkulu bir çaba. Evrim de –olduysa - böyle olmadı mı? Aman, ne kasıyoruz bu kadar yaşama tutunmak için, diyenler de olabilir. O zaman bu kişiler milli takımın son dakikaya kadar maçı bırakmayan azimlerini de tutkulu bulmamalıdırlar. Her ikisinde de yaşama tutunma, ayakta kalma, yenilmeme mücadelesi görüyorum ben. Millilerinki mucize değildi. Evrimdi. Evet, evrim zaman alır. Mucize değil. Ancak evrim geçirenler sular başka yöne aktığında yaşamda kalır.

***
Bugünkü dünya düzeninin sol beyinlilere (realist, kocakafa, detaycı, plan-proje-taahhüt ruhlu) çalıştığına da inanmıyorum. Dünyanın hiçbir döneminde sağ beyinliler (sanatçı, sezgili, hayalperest, bütüncül) bu kadar değerli olmamışlardı. Mesela, beş yüz yıl önce harika besteler yapan sanatçılar aclarından ölebilirken sol beynin geliştirdiği düzende yaşam kalitelerini artırıp daha da verimli hale gelebildiler. Sonraları da fikirler sağcılardan çıktı, teknolojisi solculardan. İnsanlık olarak konforumuz arttıkça sanatsal yeteneklerin eskiden farkına bile varamazken şimdi hayata geçirir ve milyarlarla paylaşabilir olduk. Daha binlerce farklı alanlarda bunu ispatlayabileceğimizi düşünüyorum. Bütün bu beyin tarafları yazılarım da biraz kendimle dalga geçmek içindi, yoksa bu müthiş ying-yang durumlarını görmüyor değilim.
***
En iyisi magazinsel yazılardı valla. Ne bu kardeşim, tartış tartış, açıkla açıkla. Kuruduğum bir yana reytinglerim de düştü. Yeniden layt günlere dönücem, bu böyle biline.

10 yorum:

Sawyer dedi ki...

hafiyecim yine severek okuyoruz merak etme sen. Isten gucten yorum birakamadik, bir de araya evi su basmasi, Euro 2008 vs vs girdi. Sen layt da yazsan heavy de yazsan okuyoruz yani.

Duella dedi ki...

bloglarda takılmadığımız son günlerde konuştuğumuz yüz saatin özetidir şu yazı. çalışkan karınca, aferin sana:)

seni dürtüklemek hoşuma gittiginden kullandim o ifadeleri:) bazen beni ters köşeye yatırışların, lafımı yedirişlerin, kendimden utandırışların... bazen kendime hayran bırakışların, senin gibi olmayislarim hosuma gidiyor iste:)

seni sevmemem mumkun mu hafiye? hem senin neren sıkıcı? '40 kere soylersen inanirlar' dedikleri buymus demek.

yurek kafali vs beyin yurekli durumu bizim askimiz:) sen benim yurek kafama comak soktugunda, ben de senin beyin yuregine birazcik ufluyorum o kadar.

sawyer'a katiliyorum. ne yazarsan yaz, okuyorum. ve her kosulda senden ilham aliyorum!

Adsız dedi ki...

ben de okuyorum bebitom, çok güzel yazmışsın. bir de seni çok seviyorum!

Adsız dedi ki...

duellaya takılma seni rayından cıkarıyor. hem bu felsefi yazilar niya ki???

Adsız dedi ki...

iki isimsiz olduk galiba ben ikinci olarak adımı isimli diye degistireyim

Duella dedi ki...

hafiye raydan cikmaz! cikarsa da bedelini odetir:) gerci konu ustune calismiyor diilim, bedeline de raziyim, ama hatun harbi alman. disiplin ve kontrol kampinda buyutulmus. annatamiyorum galiba:)

anadolu esintili mualla'nin alman ajan hafinazi yoldan cikarma ihtimaline gercekten inaniyorsan safsin, saaff:)

Hafiye dedi ki...

İlk isimsiz Şövalye'ydi. Yazılarımı nadiren okuyor. Konuştuklarımı fazla psikanalitik buluyor, hiiiç bulaşmadan 'hı hıı' diyip uzuyor.

Bu yazı genel okuyucuya manalı gelmemiş olabilir. Bir background gerekli sanırım. Şöyle ki, biz ne seyretsek, dinlesek, okusak döner dolaşır yöntemine takılırız. Hafiye vs Düella'nın bakışı, yaklaşımı çok farklı ekollerden. Bazen günlerce tartıştığımız oluyor. Her iki taraf da karşı tarafın konuya nasıl yaklaşacağını biliyor aslında ama yine de yılmadan tartışıp duruyoruz. Düella bunun sebebini de sorguladı etti ve sonunda kendi sesini sevdiği için bu kadar dil döktüğüne vardı.

Son günlerde de gündemimiz futbol ama bu sözde bir gündem. Futbolun kendinden ziyade psikolojisini, sosyolojisini falan tartışıyoruz. Buradan da zaten çok başka yerlere uzanıyor, dallanıyor, budaklanıyoruz. Tartışma hararetlenirken Düella ateş topu olurken benim buzlar kraliçesi halim ona feci geliyor. Beni rayımdan çıkarmaya kasar oluyor.

Hayır, ben de Adanalıyım. Çekip vurayım dediğim zamanlar oluyor. Ama nadiren. Sanırım evrim geçirdim bir yerde. Ya da Oğlak-Kova etkileridir. Ne bileyim. Bilsem, ben de meraktan bozucam kendimi.

Burcu dedi ki...

Hafiye selam,
Hakikaten dunya kucuk!

Adsız dedi ki...

Futboldan anlamam, TSM'den anlarım. Bulent Ersoy isini hic de iyi yapmiyor, berbat yapiyor. Sesi cok guzel (Muzeyyen Senar'in neredeyse aynisidir) ve fakat asla asla oyle soylenmez TSM, catlata catlata, bagira cagira. Sessiz sakin bir muziktir Sanat muzigi. Rezil ediyor sarkilari. Zeki Muren de son yillarinda rezil ederdi. Bence sen bu hissiyatinda haklisin. Fatih bende de lavugun tekiymis hissiyati uyandiriyor acikcasi. Dak

darbuka dedi ki...

Isini iyi yapmiyor, berbat yapiyor deyince, isinin hakkini vermemek, ya da becerememek gibi bir durum canlaniyor insanin kafasinda, halbuki BE bence tarzini gayet bilincli sekilde secmis durumda. Istese baska turlu de soyleyebilir, oyle soylemeyi seciyor. TSM'ye uymuyor denilebilir, THM de soyluyor, ona da uymuyor denilebilir, ama BE'nin "isi", klasik bir TSM/THM sanatcisi olmak degil. Onun isi BE olmak, ve onu da iyi yaptigini soyleyebiliriz sanirim.

(Maksat ortaligi karistirmak.)