kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Nisan 08, 2014

Ailecek Bitlendik

Hayat ne tuhaf. Vapurlar falan. İçimdeki yazma isteğinin bitmesine hayret ediyorum. Bu istek bitmişken yazmadım ben de. Kasmadım ayda bari bir kez yazayım diye. Şimdi yine yurtdışında bir otel odasındayken yazayım istedim. Yazıyorum. Türlü gaileler geçti başımızdan işte son yazıdan beri. Gündemi takip etmek başlı başına bir iş. Ofis, trafik, çocuklar. Başka da bir şey yok.

İki ay önceydi. Bitlendik ailecek. Jelibon yuvadan getirmiş. Ben o esnada Berlin’deydim. Bana telefonla söylediler bit bulduk diye. Yataktan zıpladığımı hatırlıyorum. Kafamı yatağın beyaz çarşaflarına eğip silke sile bir hal oldum. Kesin bende de var diye. Babam da benleydi. Yokmuştur, dedi. Biz burdaydık. Uzaktaydık. Yeni getirmiştir biti. Sana bulaşamadan halletmişlerdir.

Jelibon koko bir yuvaya gidiyor diye Şövalyegiller anlamadılar nasıl bitlendiğini. Bunun kokolukla ilgisi olmadığını anlatsan da nafile elbet. Benim çocukluğum bitlerle geçti. Belki de geçmemiştir de benim bitler yüzünden yaşadığım travma o kadar büyüktü sanki koca bir çocukluk sadece bitlerle savaşarak geçmiş gibiydi.  

O yıllarda bit şampuanları öksürük şurubunu andıran şişelerde olurdu ve sanırım pek işe yaramazdı çünkü annemin kafama gazyağı döküp, beni saatlerce o yağlı kafayla güneşte oturtup, gene kimlerle oynadın da bitlendin diye tasları, kovaları, duş başlıklarını kafama vura vura kaynar sularla yıkadığını hatırlıyorum. O yağ sabunla şampuanla çıkmamıştı da kafamdan en son pril’e dönmüştük. Bulaşık niyetine. Saçlarım.

Yine de bitmemişti bitler.  En sonunda kısacık kesilmişti rapunzel saçlarım. Oysa ben kendimi prenses falan sanıyordum. Kısa saçlarla bu sanrıların da sonu gelmişti.
Böyle bir geçmişe sahipken bitlenme fikri ne fenadır varın tahmin edin.

Sonra Berlin’den Istanbul’a döndük işte. Jelibon’un saçları arınmıştı bitten. Ben de eğdim kafamı Hayriye Hanım’ın önüne. İyice baktı. Yok bir şey sende, dedi. İyi dedim.

Ertesi gün sabah ofise çıkan asansörde aynaya bakıyordum. Alnımın yukarısında, saçlarımın başladığı hizada bir kıpırtı mı vardı yoksa paranoyam mı devredeydi? Bu ne? O da ne? BİTTTT!!!

Masama bile geçmeden direk geri aşağıya inip arabama atladığım gibi eve gittim. Kafamı koparsınlaaaar, diye haykırarak Şövalye’yi aradım. Eczanenin bütün bit şampuanlarını aldım. Daha da getirmelerini sipariş ettim. Oturdum Hayriye’nin önüne. Ben onu taradım, o beni taradı. Üçer bit çıktı ikimizin kafasından.


Bütün evi yıkadık. Bütün havluları, çarşafları, koltuk yüzlerini, perdeleri bile. Montlarımızı karantinaya aldık, kapalı poşetlerde. Arada birkaç ceket 60 derecede yıkanıp helak oldu, o ayrı. 

Bit şampuanını on dakika uygulayın diyordu ben 3 saat ve defalarca uyguladım. Saçlarımın dibi kaşıntıdan mahvolmasına rağmen hızımı kesmeyip saçlarımı boyadım da. Artık kimyasaldan kafam erime kıvamına gelmişti. Yine de kafamdan çıkan üç bite inanamıyordum. Bu sık saçlı kafada yürüyen biti gözümle gördüysem en az bin tane bit olmalıydı. Gerisi nerdeydi? Saklanıyor olmalılardı. Bu sefer sık dişli tarakla milyon darbe vurdum. En son saçlarımın dibi kanıyorken bıraktım.  

Akşama doğru yuvadan dönen Jelibon tekrar bit şampuanı ve taranma seansına girdi. Sonra  Şövalye eve geldi. O da bit şampuanıyla yıkandı. Ondan bir şey çıkmadı ama. Ömründe bitlenmemiş şanslılardan. Hoş, bunun sebebi keltoşluğu. Oysa benim kafam bitler için cennetten bir köşe olmalı.

Akşam artık 9 civarıydı. Pestil olmuştuk. Planters’ın yatma vaktiydi. A, dedi Hayriye Hanım. Planters’a tekrar bakalım. Bu da kafasını kaşıyor. O ana kadar o kadar da incelemiştik saçlarını halbuki. Tarakla bir geçtik ki, 14 aylık yavru da bitlenmişti.

Şampuanın üstünde 2 yaş altına uygulamayın yazıyordu. Ben de hemen gugıla başvurdum. Avrupa’dan ithal bir şampuandı bizimki ve orijinal sitesinde 6 ay üstüne uygulanabilir yazıyordu. Nedense Türk etiketi 2 yaş altına olmaz yazıyordu. Ülkelerdeki uygulama farkları heralde diyip Planters’a da şampuanı sürdük. Yine de kısa tuttuk uygulamayı. Taradık. Zaten üç tel saçı vardı o bitler ne demeye oradalardı ya.

Ertesi günlerde tekrar tekrar yıkadım kafamı şampuanla. Her akşam en az iki saat taranıyordum. Bir şey çıkmadıkça iyice kuşkulanıyordum. Yani tamam, bütün gün sürmüştü bitlerden arınmak ve çok yorulmuştuk ama travma seviyesinde hissetmemiştim olanları. Bir kere bu yeni nesil bit şampuanı çok rahattı. Zırt diye köpürüp fırt diye çıkıyordu kafadan. Kafamı prilleme, mintaxlama ihtiyacı duymamıştım. Kutusundan çıkan tarağı da çok kullanışlıydı. Sirkelere aman vermeyen sıklıkta dişleri hemen temizliyordu saçları. Neredeyse 30 yıl aradan sonra bit fobimi yenmiştim. Sanırım bir tek fareden tırsıyorum artık. O korkumu yenmeye yarayacak bile olsa bununla yüzleşmek istemiyorum lütfen. Her şeyi yaşayarak öğrenmekten zorunda değiliz.   



Salı, Aralık 23, 2008

Müflis İşadamı

Ortalık kötü. Batan batana. Kocam da battı. Kendisini artık ‘müflis bir işadamı’ olarak nitelendiriyor. Bir ara moral bozmuştu ama bayramda Orta Avrupa'ya gittik. Mevsim tersti mersti, totomuz dondu mondu ama noel süslerini, ağaçlarını gördü; meydanlara kurulmuş panayırlarda sosis, kurabiye ve hamur döner yedi, sıcak şarap içti; noel korolarını (christmas carols) dinledi de düzeldi. Moralsizlikten çıkar çıkmaz dalgamı geçtim. ‘Ben sana dememiş miydim’ledim. Karşı atak icabı beni suçluyor. Ben bıdı bıdılanmasaymış ve onun şahane iş planlarına omuz silkmeseymişim şimdiye çoktan trilyonermişmiş. Başarılı erkeğin arkasındaki kadın ben olamazmışım.

Ben de ne eşşek kafalıyım ki hala analitik açıklamalarda bulunuyorum. Bir kere beni kandırdı. Minimum şu kadar gelir elde etmeden maaşlı işinden ayrılmayacaktı. Yedi bunu. Bir gün bir baktım istifa etmiş gelmiş. Neyse canım, bu konuyu yazmaya kalksam bloglar yetmez. Bu kadar da ipliği çıkarmayalım pazara. Zaten alıcısı yok. Gereksiz taşı-topla, topla-taşı.

Geçmişin hesabını yapmayalım, paşa paşa konjonktüre at bahaneyi gitsin diyorum. Herkes öyle yapıyor. Bu arada beni ayrı düşünceler alıyor. Yani bu havalı yatırım bankacısı elemanlar olsun, avukatlar, mühendisler, reklamcılar, benim gibi ne iş olsa yapıcılar olsun gerçekte ne işe yaramaktayız ki? Yani konjonktür denen şey iyiyken şirketler çamurdan bile olsa para kazanıyorken kötüye gittiğinde iflas ediyorsa varlığımın ve bütüüün işgücünün ekonomik katma değerini sorgulamam icap eder sanki.

Galiba konjonktür mutlak gerçekliğin ta kendisi. Sal kendini ona. Hiçbir şey de yapma. Nefes al yeter. Çırpınsan da batarsıııın, çırpınmasan da .

Salı, Kasım 18, 2008

Yatırım Bankacılarının Acıları

Dünyanın en büyük yatırım bankalarından biriyle ortak bir proje peşindeydik. Kriz çıkınca top çevirmeye başladık. Biz onlardan da beteriz de hani önce kim havlu atacak diye tavırlar uzuyor. Manitayı ben terk etmiyim de kendimden nefret ettirteyim de o ayrılsın hesabı. Uzatmalar sürerken bu hafta seyahat etmemiz gerekti proje ülkesine. Bilet bile aldık, otel bile ayırttık. Bir yandan da olmayacak duaya amin deme triplerindeyiz. Biz niyaza durduk da bunlar yok oldular. Cep telefonları kapalı hep. Emaillerine çok kısa cevaplar veriyorlar. Sorduğumuz sorunun karşılığı bile olmayan kısa notlarla üstelik.

Birkaç kez ofislerini aradım. Sekreterler çıktı. Miss Falan, Mister Filan uçakta, dedi. Seyahatte dedi. Bir yandan da hadlerinden fazla soru soruyorlardı. Ne için aramıştınız, konu neydi, telefonunuzu alayımlar falan. Yahu o biliyor konuyu diyorum. Beni de ciğeri gibi tanıyor. Günler haftalar geçirmişiz beraber. Sen sadece Hafiye bir dedektif gibi peşine düştü. Tez zamanda ona cevap ver de, yeter diyorum. Ama ben yine de öğreneyim konuyu diye tutturuyordu. Israrlar karşısında projeyle ilgili detayları anlatır buluyordum kendimi. Sonra sana ne be yahu olup vazcayıp tamam o arasın işte, diyip kapatıyordum.

En sonunda bir tane kısa ve dangalak bir mail daha geldiğinde mail sahibinin saatinin sabah beş falan olmasına aldırmayıp telefona yapıştım. Telefonu da çaldı ve de açıldı. Artık orada çalışmıyormuş. Hepsi tüm ekip işten çıkarılmış. Uzman yardımcısından direktörüne kadar hepsi. Emaillerim bounce ediyor olmalı, biri size açıklama yapmış olmalı, dedi. Anaaa, oldum. Birileri onlar hala o bankada yaşıyormuş gibi ağızlarından mail yollayıp günü kurtarıyordu. Üstelik psikopata bağlayıp e-mail manyağı yaptığım bir tanesi nihayetinde pes edip ‘Hafiye, ben işimden ayrılıyorum. Lütfen maillerini bundan sonra filana yönlendir’ demişti. Ben de yeni hedefime bombardıman yapmıştım. Meğersem o filan da bir haftadır şutingenmiş.

Neyse ben de dünden beri yatırım bankasındaki eski ekibe -yani artık yeni ekip mi üç beş sekreter mi bilemiyorum- saykotik ve şifreli mailler atıyorum. Hani bir gizli belgeler vardı, diyorum. Onun içindekileri de alıp gelmeyi unutma, diyorum. Hani diyorum, şu eleman vardı ya devletin içinden bilgi getiren, onun bize dediği şeyleri aynen yapmalıyız, diyorum. Bana hatırlatır mısın, hangi konudan bahsediyorsun diye cevaplar geliyor sahte eski ekipten. Ben de gelince konuşuruz mail ortamı olmaz falan diyorum. Ahahaha, çok eğleniyorum.

Bu serzenişim Türkiye’nin çok dışında olacak belki ama incir çekirdeği bir konu için yüzlerce telekonferans düzenleyip dünyamı burnumdan getiren çalışma arkadaşlarım ve diğer yatırım bankacılarının başına gelenler için çok üzüldüğümü söyleyemem. Yani evet, acılarını dinleyebilirim belki ama çok da aldırış edemiycem. Kenarda yüzbinlerce dolarları var bu 25’liklerin. Senelerce çalışmasalar da olur. Sadece Excel’i iyi kullanıyorlar diye bu paraları hak etmediklerini düşünüyordum. Kocaman maaşları ve primleri alırken neye istinaden bunları kazandıklarını düşünmedilerse de akıllarına şaşarım. Çok para kazanıyorsan çok da risk alıyor olmalısın. İş garantisinin en tavan yaptığı yerde kazanç da en diptedir. Dünyanın düzeni bu. O zaman piyasa aşağı indiğinde sen de inersin. Bütün bunlar yüzünden ben de şurada projeden alacağım üç kuruşluk primimden de oluyorum.

Hem bu Gordon Gekkolar filmin son dakikalarını izlememişler mi canım?