hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hatıralar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ekim 16, 2012

Bu Neyin Kafası?

Kızlarla sohbetlerimiz esnasında laf dönüp dolaşıp çocukluk anılarımıza gelir. Hikayelerimiz öyle trajik olabiliyor ki bazen yazdığım şeylerden bana ‘kötü anne’ diyenlerin bizim annelerimize ne gibi sıfatlar vereceğini merak ediyorum doğrusu. Yine de benim annem kendini dünyanın en iyi annesi sanmaktadır. Çünkü bana fiske vurmamıştır. Her dediğimi yapmıştır. Beni o kadar şımartmıştır, o kadar el bebek gül bebek büyütmüştür ki arkadaşları ona hep sabırlar dilemiştir. Nedense benim aklıma sırtımda kırılan oklavalar, 7-8 yaşımdayken bile bütün tatillerimde evin halılarını silmekler, bulaşıklarını yıkamaklar ve süpürüp silmekler gelir. Bir de bitlendim diye saçlarımı dibinden kesişi. Zaten sert yüz hatlarına sahip bir çocuktum. Herkes beni oğlan sanırdı. Çok üzülürdüm.

Güzel bir kafa aslında bu anneminki. Ben de istiyorum bu kafadan. Zannımca birçok annenin kafası böyle. Kör ediyor annelik insanı. Başka bir gerçeklikte yaşatıyor olmalı. Anne olunca anlarsın dedikleri birçok şeyi anlamadım. Anladığım sadece daha çok yorulduğum ve endişelendiğim – ki bunlar benim yabancı olduğum hisler değil. Dolayısıyla yeni bir şey anlamış olmadım.

Oğlum Jelibon süper zeka değil ama motor becerileri yaşının önünde, hareketli ve kuvvetli bir çocuk şimdilik. Yemek konusunda çok seçici. Sadece hamur işi ve köfte yemek istiyor ve bunu ısrarla talep ediyor. Kucak sevmez, mıncırılmak sevmez. Kimseye aşırı düşkünlüğü yoktur. En mutlu olduğu ortamdan bile ayrılırken huzursuzluk çıkarmaz. En sevdiği insanlar olan babası ve büyükbabası yanından ayrılırken de bunu yapmaz. Paşa paşa elini sallar, bay bay, der. İstedikleri konusunda çok ısrarcı ve ortalığı velveleye verebilen bir çocuk. Bunlara ne ben sebep oldum ne de ortamı. Kendisi böyle. Ben de vücut ve psikolojik bütünlüğü çok da tehdit altında değilse kendisi gibi olmasına izin veriyorum. Belki bir ay sonra doğacak kızım tam tersi bir tip olur. Her ne olursa o da en azından benim tarafımdan olduğunu yaşamak üzere büyüyecek. Ben sadece elimden geldiğince tehdit savucu olacağım.

Ne zaman çocukluk anılarımız ortaya çıksa bu ‘ruhsuz’ halimin müsebbibinin geçmişte yaşadıklarım olduğunu iddia eden bir kocam var. Hatta bu benle de sınırlı kalmaz. Yonc ve Düella’nın da, üçümüzün beraber benzer anıları yüzünden, üçümüzün de bugün ‘acınası psikolojik hallerde’ olduğumuzu iddia eder. Biz kızlarla bire bir aynı şeyler yaşamış insanlar değiliz halbuki. Bence Şövalye’nin annesi daha travmatör bir insan. Çocukken Şövalye’ye yaptığı mürebbiyesel işkenceleri bütün çıplaklığıyla anlatır. Hatta bundan pişmanlık da duymaktadır bugün. Ama nasıl ki annem bugün kendini yumoş bir anne sanmaktadır, Şövalye de yumoş bir çocukluk geçirdiğini sanır. Bu da güzel bir kafa. Bu kafaya sahip olmak da fena olmazdı aslında.

Bizim kızlarla ortak sorunumuz da kafaya girememek bence. Hiçbir şeyi unutmuyoruz. Unutmuyorsak da yaramızı kanatıyor değiliz. Aşırı gerçekçiyiz. Yaşadıklarımızı ortaya sürmekten ve duygularımızı analiz etmekten de çekinmiyoruz. Bu analitik ve utanmaz haller yüzünden arkadaşız ya. Bunun nesi acıklıysa? Kafaya girmeye gerek kalmadan harika bir şey yaşıyoruz.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Kaç Kişiydik O Zaman?

On yıl önce, üniversiteyi yeni bitirmişiz. Tabansız bir güven üstümüzde. Yani ne zaman gideceğimiz belli değildi. Ne zaman döneceğimiz de. İş miş de bulmamışız. Okula da dönmüyoruz. Cebinin dibine kadar tatil fırsatı. Hatta dibinden de öteye. O zamanki Bodrum’a gidiş daha öncekilere benzemiyordu bu yüzden.

Dilocanlar mesela, restoranların masa örtülerini yıkayaraktan beyaz çarşaflarının altından allı güllü yatak desenleri beliren Ayşe Pansiyon’daki tatillerini baki kılmak isterken Düellalar dönüşte yol paraları kalmayıp otostop ve bilet ricası karışık Artunç Motel’i mesken edinmiş, Pelinat ise Bodrum Doktoru ablasının erkek arkadaşının (şimdiki kocasının) olmadığı zamanlarda ablanın bir odalı misafirhanesine sığınmıştı. Ben gelince Cem Pansiyon’a geçmiştik beraber. Pelinat dört günlüğüne diye çıkmıştı evden de bir buçuk ay Bodrum’da kalmıştı. Giderken mecburen ona biraz üst baş götürmüştüm.

Bütün bu pansiyon ve moteller, sahiplerinin çocuklarının ismini almışlardı. Artunç’u bilmem ama Cem o zamanlar 16 yaşındaydı. Lise 2’ye geçmişti ve yaz tatilini bütün gün resepsiyonda durarak geçiriyordu. Kapının önünde hara güre gırla giderken onun dışarı çıkması yasaktı. Pelinat geceliği yedi milyon lira olan odayı altı milyona indirmek için dil döküp duruyordu oğlana. Hatta da tavla oynayarak iddialaşmışlardı. Pelinat kazanırsa odaya altı lira verecek, Cem kazanırsa yedi lira verecektik. Pelinat ha bire kaybediyor, kaybettikçe mızıkçılık yapıyor, kazanıncaya kadar tavla oynamaya kalkıyordu. Cem bu durumdan fena halde hoşnuttu. Resepsiyondan ayrılması yasakken o nemli ve karanlık lobimside daha güzel eğlence bulamazdı nitekim.

Geçen Bodrum’a gittiğimde Cem’e gittim eskiyi yad etmek için. Cem artık adam olmuştu. Aramızdaki yaş farkı aynı beş’te durduğu halde ona velet muamelesi yapamayacağımız kadar da azalmıştı bir yandan. Artunç da Cem yaşlarında bir oğlan imiş. Düellalar da bu sefer Artunç’a bakmaya gittiler. Artunç zamanında güzel bir oğlanmış. Büyüyünce çok yakışıklı olacağına duyulan inançlar da bu nostaljik ziyareti meraklı hale getirdi. Bekledikleri gibi bir ilah olamamış delikanlımız ama işletmeci aileyle yeniden kaynaşılmış, kahveleri içilmiş.

Ahh, ah. Ne güzeldi eski Bodrumlar. Şimdi öyle mi, a Karagözüm?


Ne diyorsun Hacı Cavcav? Kime gelmiş eskimo Rumlar?

Cuma, Aralık 22, 2006

Farkı Farketmek

Üniversite yıllarındaki sosyal hayatımın önemli bir kısmını dört Adanalı erkekle geçirdim. Erken yirmilerinde erkeklerden neler beklenirse işte, onları alın teklifsizlik, küfür yaratıcılığı, acıbibere düşkünlük gibi özellikler ekleyin, bir kafanızda canlandırın. Birkaç yılı king masalarında, abaza geyiklerinde, abeslerde, rakı-kebap sofralarında erkek fatma olarak doğrultmuşluğum vardır.

Sonra ben gittim Amerika'ya. Onlar da askere, işe, güce. Turist yıllarımda bir kahve içmelik vakitleri ancak kotarırdık. Gel zaman git zaman yanlarında kızlar belirmeye başladı. Hanım kızlar. Fatma olmayanlar. Düğünleri oldu. Evlerine tıklım tıklım kültablaları, Zülfikar börekçisinin plastik kapları yerine artistik düzenler geldi.

Geçen gün toplandık. İş çıkışıydı. Öpüştük sarıştık sonra da bakıştık. Mesela, birinin Kazakistan'daki Rus hatunlarıyla maceraları gündeme geldi. Bu sakıza müsait gündem ancak madde olarak kaldı. Amiyane altyazılar döşenemedi. Kapandı. Mesela, ortak cinnet tanıdığımıza yokluğumda iyice sinirlenilmiş. O da ancak bir resmi gazeteye yakışır özet olarak kaldı. En yaratıcısından küfürler dizilemedi. Dutlar dizildi. Tıkandı.

Benden habersiz sıklıkla toplandıklarını da anladım. Kalkarken sordum:

"Beni neden dışlıyorsunuz? Beni beğenmiyor musunuz?"
"Yok, ondan diil"
"Ne peki? Eskiden her türlü abesi yapardınız rahatlıkla. Neden çekingen oldunuz ki şimdi?"
"Çünkü sen artık gömlek giyiyorsun, kolye takıyorsun"

Bana bir şeyler olmuş. Benim hiç haberim olmamış.
Eve dönünce aynaya baktım. Eski fatmalığımı farketmemişiliğim gibi yeni hanımlığımı da hiiiç mi hiç farketmedim.
Ben de benden uzak kalsaydım farkı anlardım belki.

Cuma, Aralık 01, 2006

Bir Başkadır Benim Memleketim

Adana’dan bahsetmişken susmak olmaz. Geçen ay yıllar sonra ilk kez üstüste birkaç gün kaldığımda bir nostalji fırtınasına tutuldum. Eskiden hayatın bir parçası bildiğim şeylere turist turist bakar buldum kendimi. Turist bakışını en iyi Şövalye yakalıyor. Hafif karışmış ama anlamaya çalışır ama tüymeye de meyilli falan. Kafa öne eğilir ama gözler yukarı bakar gibi bir hal. Eli elimdeyse daha bir sıkı yapışılır hatta. Tam bir yabani yabancı hali. Tam dayaklık.

Neyse yahu. Kademeli memleket darbeleri. İstanbul’un kurtarılmış semtlerinde yaşar giderim ya. Haftasonu-büyük-şehrin-gürültüsünden-uzaklaştım-şekerim pansiyonlarına gecede 100 dolar bayılma otantizmine kapılıp. Adana’da kurtarılmış bir kuytu KÖŞECİK dahi yok. Heryer çukurovalılığın işgali altında. En koko mekanları dahi. Gelmişim o kadar. Kebaba vurucam ya. Dönünce başlarız diyete artık.

İşte mesela Etiler’de Evan’ın sindirim sistemini bıraktığı koko Yüzevler’in Adanadaki en hakiki öz orijinaline gittim. Bekar müşteriye alkol servisi yok! Yarım aklım başımdan gitti, yahu. Amerika’da olsam. Ayrımcılıktan dava etsem. Sonra rasyonel oldum, adamları anlamaya çalıştım. Şimdiii Adana’nın insanı adliyesinden belli. Bekar ya da evli farketmez, hatunlar pek nadir kebapçıya gelip rakıya vurup olay çıkarır. Hedef erkekler. Adamlar da haklı.. DA alkollüyken şiddet eğiliminin genellemesi neden bekar olanlara kesildi? I couldn’t help but wonder... erkekler evlenince daha mı sakin oluyorlar? Kadınlar onları dindiriyor mu?

Sonra Şövalye bir esemesle haber uçurdu. Bir kankası yeni dönmüş Adana’dan. Metreyle kebap yemiş. O da istermiş. Evet, evet. Var öyle bir şey. Gittik, baktık. Kolcuoğlu bu işin piri. Metresi 30 YTL. Yani ben 40 santim yiyebildim ancak, ekmeğini es geçerek. Normal insana 30 santim yeter. Tabii yan masadaki iki toraman hemşerim 3 metre söyledi. O ayrı.

Sokaklarında yürürken bakınıyorum işte Şirin Şirin, lal la la la laaa la. Aa, kiloyla kumaş satıyorlar. Don-fanila falan da.. aynen. Kiloyla! Bütün ölçü birimleri birbirine karışmış. Kiloyla satılması beklenen metreyle, metrelikler kiloyla. Ayrımcılık desen medeni halle.

Yani çok memleketler gördüm. Neler gördüm görmedim. Şu kocaman dünyada. Adana gibisini görmedim.

Bazen bir deli fikir fiştekler ya insanı uzaklara, dünyayı keşfedeceğini sanırsın, değişik şeyler görüp ereceğini sanırsın falan. (Sözüm meclisten dışarda duramıyor maalesef.) Ama sonra yuvana dönersin ve ‘evreka’ olursun. Görüp göreceğim budur işte, diye. Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında. Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında. Enteresanlık mıydı derdimiz? Adana’dan daha enteresan bir yer yokmuş aslında. Bolivya’nın dağları da dahil. O çıplak ayaklı kız çocuğu kardelenler bile var burda. Hem de en sümüklüsünden.

Pazartesi, Nisan 24, 2006

Şu Disiplinsiz Türkler

Ağustos 2002'de hem süresi uzatılsın hem de 'yurtdışında çalışıyor' damgası basılsın diye pasaportumu NY konsolosluğuna yolladim. Yurtdışına çıkışlarda kesilen 50 dolarlık harç o vakitler çıkmıştı ve yeşilkartın yoksa illa ki istiyorlardı. Yaklaşık bir sene sonra Maliye Bakanı, 'pardon' diyip düzeltti bunu, neyse, konu o da değil. Ben pasaportumu UPS'le yolladim, içinde geri dönüş zarfı falan herşey kuralına göre.

Gitti pasaport gelemedi bir türlü. Yurtdışına iş seyahatım var, aradan üç hafta geçmiş, benim pasaporttan ses seda yok. UPS tracking teslim edildi, diyor. Telefon ediyorum, telefonlar açılmıyor. Telefon açtığınızda çıkan menüde İngilizce için'i tuşlarsanız anında açılıyor telefon. Karşınızda sizinle İngilizce konuşan bir Türk. Az fırça yemedi benden. "Siz ben burdayım diye oradaşınız. Önce benim işimi yapmak zorundasınız, yabancıların değil," dedim ama bir şey farketti mi, emin değilim. Sonra aramızda söyle bir diyalog geçti konsolosluk çalışanı Ayça Hanım'la.


Ayça Hn: Bizim elimizde sizin paketiniz yok
Hafiye: Nasıl olur? UPS tracking numarasi XX tarihinde teslim edildi, diyor.
Ayça Hn: UPS şoförü geliyor, kapıya bırakıyor. Bırakmış olabilirler ama teslim aldık anlamına gelmez. Hafiye: UPS bu paketi Mehmet Özcan isimli birine bırakmış gözüküyor. Onun imzası da var, teslimat raporunda.
Ayça Hn: Mehmet Bey, bizim resepsiyondaki memur. Bazen yerinde olmadığında UPS şoförü önün yerine imza atıyor. Günde yüzlerce paket geliyor, Mehmet nereden bilsin neye imza attığını?
Hafiye: Hanfendi, bu çok ciddi. Bunu iddia ediyorsanız ben o zaman UPS'e anlatayım derdimi, bu onların hatası olur zira.Ayça Hn: Ben öyle bir şey iddia edemem.
Hafiye: Az önce ettiniz.
Ayça Hn: Ben bilmiyorum. Ben nüfus bölümünde çalışıyorum zaten. Pasaport işlemlerine bakan arkadaşım tatilde, yerine ben bakıyorum. Bilemiyorum.
--Catttt--

UPS'i aradim, derdimi anlattım. Teslimatı yapan şoförle bile konuştum. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledikleri gibi o gün, o adrese sadece benim paketimi teslim ettiklerini söylediler. Yani yüzlerce paketi tek tek kontrol edemeyen, işi başından aşmış bir Mehmet Özcan söz konusu değil.

Artık aradığında İngilizce menuyu tuşlamayı öğrenmiş bir Hafiye günde en az 15 kere konsolosluğu arayıp o bina içinde bir yerlerde olduğu kesinleşen pasaportunu bulmaları için onları taciz etti. H1'i, Schengenleri, osunu busunu yeniden çıkarmak için en az bir haftası ve parası yanması bir yana, barı yeni pasaportu bir an önce çıksın diye uğraşti. Bu esnada pasaportunun belki de yanlışlıkla aynı binadaki Katar Emirliği'ne ya da binanın ortak posta odasına gitmiş olabileceği tüyoları aldı. Herbirini takip etti. Bir sonuç alamadı. Ayça Hanım bir şey diyor, Hafiye peşine düşüyor şeklinde birkaç gün geçti. Ayça Hanım'i kızdırmış olacağım ki 'kim ne yapacak pasaportunuzu, kaybolmuş iste, allah allah' çekti. Ben de kendin hazırladığın belgeye, devletin en önemli belgesine, senin saygın yoksa benim söyleyebileceğim bir şey yok, dedim.

Tanıdık manıdık aracılığıyla konsolosa bile ulaştık. Derdim, ofisi bir arasınlar. Pasaport orada bir yerde yani. En son konsolos yardımcısı bile aradı. Onun da ağlakını dinledikten sonra, dedim, bana bari yeni pasaport çıkarın, acil. Savcılıktan emniyetten bilmemne kağıdı demesin mi? Dedim o dediklerin imkansız, ben Amerika'dayım, pasaportsuz bir yere gidemem ki. Nüfus cüzdanımın faksıyla idare etti artık. Yenisi geldi.


Yeni pasaportum geldikten bir gün sonra eskisi posta kutumdan çıktı. USPS getirmis. Zarfin üzerinde bir not. "Özel bir kargo şirketi paketi olmasına rağmen bizim sistemimize karışmıs. Buna rağmen 'first class' postayla elinize ulaştırdık. Sorunuz varsa xxx'i arayın". Anlaşılan benim zarfımı almışlar, açmadan 'giden USPS posta'ya atmışlar. O kadar. Belki anlaşılabilir bu hatayı kabullenmek yerine UPS'ten bina postacılarından bana kadar herkesi suçladılar. Yalnız USPS'e saygım bin katına çıktı. Böyle bir kamu şirketi olamaz. Çalışanları şeker, üstelrine vazife olmayan şeyleri bile önemli olabilir diye üstlenen bir zihniyet. Oturdum mektup da yazdım müşteri hizmetlerine, sizi seviyorum diye. Milyonda birini PTT'ye diliyorum.

Disiplinsizlik, diyorum. Türklerin en büyük sorunu. Çok akıllıyız, çok ciniz, insan/doğa bilmemne kaynaklarımız da sahane vesselam ama disiplinimiz yok. Yaptığımız ise saygımız yok. Bu olmadan da ne Avrupa Birliği ne sanayi/servis/teknoloji hamlesi ne cart ne de curt mümkün.

Uzun oldu ama demiş bulunmak istedim

Cuma, Nisan 21, 2006

Nostaljik Yazi

15 Agustos 2004'te Rusen beni terketmeden az once yazilmisti. Simdi sesi cikmiyor da, belki cikar diye durtuk olsun niyetiyle yayinina karar verilmistir.

Rusen East Coast kapsamli mulakatlar ve geziler zincir seyahatinden dondu. Ilk izlenimlerini de cark ettirmis.
Is bulmak icin olup bittigi New York'u artik sevmiyor. Dusunduk ki biz zamanla baharda cayirlarda mutlulukla otlayan kuzulara benzemisiz. Alismisiz park gibi orman gibi genis yesil alanlarda yayila yayila yasamaya, tanidik tanimadik herkesin kibarlikla yol vermesine, "gunaydin, nasilsiniz?" demesine, "hay hay"ina. NY'da bizimki ayarlari almis, omuzlari yemis, "biz biz arabayiz, onumuze gelene carpariz" oyunlarina kurban gitmis. Pek magdur olmus, pek incinmis. O yuzden buyuk sehirde yapamiycaz, Bayan Rottenmeier. Biz Klara'yla bulutlarin ustunde dans etmek, samanliklardageceliklerimizle kosmak, Peter gibi saf ve yurekli delikanlilarla goturmek suretiyle mutluyuz. Uzgunuz.


Rusen dondu donmesine de haliyle bana da yeterince malzeme yaratti kendinden.Sali gecesi indigi havaalanindan metroya binip eve nispeten yakin birdurakta indiginde onu karsilayacagimi soylerekten aksama basladik. Panik ataklar esliginde trenden inip boynuma sarildi. Koca trende birsarhos ve bir sapikla beraber ilk kez yolculuk etmislik tecrubesini kolay atlatamadi bizimki. Hatun bugunlerde bir 'ilk defalar' cemberine girdi ve hizini alamayarak ha bire tur atiyor. Simdi isi gucu belli oldu ama ciyaklayarak giden kulustur arabayi degistirmesi gerekiyor. Zira yeni arabayla daha Atlanta'dan DC'ye tasinacak. Yollar bir muddet daha memleket olacak, tir soforleri de hemseri. Neyse, su sira hane halki Rusen ne araba alsin sorusuyla cebellesiyor. Rusen'in babasi Ibrahim Beyamca bu konuda bana danisilmasini icabet buyurmus. Oysa ki 'her an tasimi taragimi toplayip memlekete donebilirim' ic kandirmacasiyla oyalanmis da oyalanmis bir insan olarak yeni araba almayi ancak dort sene sonra basarabilmistim. Nitekim aksam 9'da isten cikmistim. Otoparktaki tek araba benimkiydi ve onun da akusu bitivermisti. Acikmistim, yagmur yagiyordu, beynim zonkluyordu, arabam calismiyordu, en yakin isik iki kilometre otedeydi! Asfalta oturmus, boynumu egmis ve en yanigindan "arkasi gelmez dertlerimin"i soylemeye baslamistim ki minik cim saha arabasiyla tir tir tirlayarak dombalak guvenlik teyze yardimima yetismisti. Taklayan canim uzerine hemen ertesi gun de sadece evimin karsisinda bir galerisinin bulunmasi sebebiyle tercih ettigim Hondami almistim. Hatta arabayi almaya spor olsun diye kosarak gitmistim de satici, 'ilk defa birisi kosarak araba almaya geliyor benden' diye cok eglenip kan ter halimle arabanin yanindabana zafer isareti yaptirtip resmimi cekip ofisine asmisti. Goruldugu uzere bu konuda benim kendime hayrim yokken Turkiye'deki ebeveynlerde biraktigim cool imaja da halel getirmemek icabi Rusen'e dedim ki Scion al. Scion hakkinda bildiklerimi de Businessweek'te tefrika halinde cikan 'ne olacak bu Amerikan oto endustrisinin hali' konulu makalelerden ogrenmistim. Makalelere gore Scion, Toyota'nin Amerikanlara attigi fena bir celmeydi. O zaman iyi birsey olmaliydi. Oyle birtakim erkek kisilerin sordugu uzere torkunu, beygirini falan bilmem. Bunlarin anlamlarini ve ne ise yaradiklarini bile bilmem. Bilmek de istemem.

Rusen ise hala karar veremedigi koyluluk ve kentlilik tercihleriarasinda gidip geliyor. Arada Turkluk de karisiyor, tabii. Turkluk parazit yapinca cip alasi geliyor. Neyse, artan benzin fiyatlari bu fikri cabuk unutturuyor. Ama en cok Mini de Mini diye tutturdu. Dedim, onun bagajina senin yazlik kiyafetlerin bile sigmaz. Kaldi ki memleketten anne gelse nasil karsilarsin havaalaninda onu o arabayla kadincagiz koca bavul dolusu zeytin, salca ve nar eksisiyle gelmisken? Laf iste. Bu konuda hicbir erkegin fikrini de almamaya kararliyiz. Kimse sorsak ustu acik Mini diyor. Bunun icin aylarca sirada beklemeye razilardan tut, konu hakkinda teknik detay dokumlerini siralayanlara kadar envai cins var. Nedir bu erkeklerin araba sevdasinin kaynagi?

Bu konuyu irdeleyemeyecegim simdi. Uykum geldi. Iyi geceler,opsun sizi cuceler.

Perşembe, Mart 23, 2006

Istek Yazi- Nostaljik Is Gorusmesi

Hic utanmasi yok okuyucularimin. Ne guzel bir yazar bulduk, bizi mesalesiyle aydinlatsin yerine ha bire istek yazi yollaniyor, iyi mi? Caponya'da Kupkup eski bir is gorusmesinde hirsizlikla suclanma; Istanbul'dan Java cok onemli oldugunu iddia websitesine sirket ici halleri anlatan adapli, eglenceli hikayelerimi; Richmond'dan Citir ise kendime dair daha ice donuk seyler yazmami istettiler. Alper'e de ben soz verdim, 'bir fotograf bin hikayeye bedeldir' minvalli bir yaziyi. Ben de yazi cizi dunyasinin Mustafa Keser'i olarak sirayla istek yazilarimi geciyorum. Kupkup, uc haftaya yanina gelecegim. Beni Tokyo'nun 'atraktif' yerlerine goturup 25 metrekarende misafir edeceksin diye sana kiyak ilk senin isteginle basliyorum. Tum sevdiklerin icin geliyor:

Efendim, sene 1998, aylardan Agustos. Pelinat dort gunlugune diye gitmis Bodrum'a. Haftalardir orda. Ha bire telefonda ben de yanina gideyim diye ciyakliyor. Derdi ben miyim yoksa gelisimle kisa sureligine gittigini sandigi icin yetmeyen kiyafet stoguna destek goturmem mi, bilemiyorum. Ama ben akilli uslu ve bilincli bir yeni mezun olarak kendimi is aramaya vermisim. Ortalik da kotu. Memleketin krizli zamanlari. AC Nielsen'da bir pozisyon var, nasil icim gidiyor. Pazar arastirmacisi olmaya bozmusuz niyeti o aralar. Randevum var ogle saatinde X Hanim'la.

Gittim bes katli dar bir binadalar. En alt kattaki resepsiyonist beni biraz beklettikten sonra X Hanim'a yolluyor. Besinci kattaymis. Asansorden cikar cikmaz sagdaki ilk oda. X Hanim beni oturtuyor. Hos bes. Kapisini kapatiyor. Telefonu susmuyor. Daha merhabadan oteye gecemedik, uc telefon geldi. Onlari kapatti. Sonra 'tamam, gercekten cevaplamiycam sonrakileri. Evet, Hafiyeeee' dedi ve kapisi calmaya basladi. Ama tik tik, degil. Gum gum. Bir de kadin cigligi eslik ediyor yumruga. Hani cevap verilmeyecek turden bir kapi calis degil. X Hanim yerinden kalkti, kapiyi acti. Solaryum karasi bir genc kadin ciyak ciyak bagiriyor. Cep telefonu ve cuzdani gitmis. Masasinin ustundeymis, iki dakika su icmeye gitmis. Yeller esiyormus yerinde. Biraz sakinlessin diye X Hanim, onu iceri aldi, oturttu. Sonra hep beraber fikir yurutmeye basladilar. Cuzdan ve telefonun en son gorulme saati ve mekani hatirlandiktan sonra ne olmus olabilir ihtimalleri tartisiliyor. Anlasilan son gorulme aniyla kaybolus ani arasindaki zaman cok cok kisa. Solaryum, "Bu kata en son kim cikti?" dedi. X Hanim gozlerini bana dikti. Solaryum onu takip etti. Susakaldim. Ellerim titriyor. Basim da donuyor. Suracikta bayilirsam? Profesyonel olmaz, di mi? Bu bir is gorusmesi mi? Anneeeee!!! Isterseniz cantama bakin. Isterseniz gecmisimi arastirin. Ben bu isi cok istiyorum. Bari bir konussaydiniz...

X Hanim'in odasindaki panik butun kata yayiliyor. Sonradan gorusmeyi tekrarlayacaklarina dair bir seyler soylenirken kuskulu bakislar uzerimde, suklum puklum ayriliyorum binadan. Sonradan aranmiyorum tabii ki. Hatta duyuyorum ki sosyolojiden SPSS bildigini sanan cocugu almislar ise ve alti aya kalmadan da NY ofisine expat yollamislar. 21 yasindaydim, biraz hirsliydim da. Simdi boyle seyler olunca tokadimi gecip teshir ediyorum ama o zamanlar feci icim kiyiliyor.

Neler gordum neler geldi basima
Duse kalka geldim ben bu yasima.
yani.