çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cuma, Aralık 09, 2016

Diren Planters

Planters yuvaya gitmeye bayılan bir çocuk. Henüz yuva çocuğu olmasına rağmen abisine özenip ödev yapma peşinde. Biz de eline çeşitli egzersizler tutuşturuyoruz. Onları müthiş bir özenle ve iştahla yapışı var ki izlemesi çok eğlenceli.

Ha, bir de yuvaya 'yuva' demiyoruz. 'Okul' diyoruz. Zira Planters okula gittiği iddiasında. Yuvaya bebekler gidermiş. Kendisi 4 yaşında ama 5'in içinde, 5'e basmış hikayeleri sebebiyle 5 olduğunu iddia ediyor. Yani bebek değil ve yuvaya gitmiyor. Okula gidiyor, o kadar. 

Geçen haftaya kadar yuva öğretmeni olan Selin Öğretmen'ine bayılıyordu. Selin Öğretmen de bana Planters'ın gittikçe ne kadar uyumlu, akıllı olduğundan bahsetmişti. İyiydik yani. Ne olduysa geçen hafta Planters okula gitmiycem demeye başladı. Okula zorla hazırlanmaya, her gidişinde ağlamaya ve hatta sonunda sinirinden kusmaya başladı.

Neler olduğunu sorduğumda Selvi Öğretmen diye birinden bahsetti Planters. Onu sevmiyormuş. O okula gelmesinmiş. 

Ben bu Selvi Öğretmeni sınıflarına arada bir gelen bir dans, resim öğretmeni falan sandım. Planters'a disiplin yaptıysa bizimki hoşlanmamıştır. Olabilir falan derken iş çığrından çıkmaya başladı. Planters'ın inadı meşhurdur. Her saniye Selvi Öğretmen gitsin diye bağıran bir çocukla kalakaldık. Okula notlar yazdım. Araştık, konuştuk.

Meğer Selvi Öğretmen, Selin Öğretmen'in yerine geliyormuş artık. Henüz tam başlamamış ama yavaştan devralıyormuş sınıfı. Bir kere bu konudan bir veli olarak haberdar edilmemek hoşuma gitmedi. Selvi Öğretmen beni telefonda herkesin yaptığı gibi bana çocuk yetiştirme dersleri verdi. Pedagoji okumuş da, o çocuk bakmıyormuş, çocuğumuza toplum adabı öğretiyormuş da.. 

Selvi Öğretmen öğle yemeğini yemeye çorbasından başlamayan Planters'a ceza vererek onu yemeği bitene kadar (yani yemeği bitmediği için akşama kadar) yemek masasında bırakmış. Öğleden sonraki derslere de almadığı gibi yemeğini bitirmediği için de ikindi kekini böreğini vermemiş. Bana da çocuğunuzu pedagoga götürün, dedi. 

Pedagoga gidelim de ne diycez? O gün öğle yemeğini yemedi diye pedagoga mı gidilir? Gidilir mi? Ne biliym??!! Daha geçen hafta çok şahaneydi hani bu çocuk? Ne oldu da pedagogluk olduk şimdi? Jelibon da yemezdi ve şimdi yiyor işte. 

Ayrıca benim sıtkım sıyrıldı onu yedi bunu yemedi muhabbetinden. Bence hep gereksizdi. Hala da gereksiz. Annelerin çocukları onu bunu yesin diye girdikleri deveye hendek atlatma şekillerinden de o şekle girmekten de gına geldi bana artık. 

Toplantı manyağı bir ortamda, yabancı devlet adamlarıylayım. Fönlü kafam, topuklularım ve ceketimin içinde darlanmışım zaten. Üstümü parçalayıp bağırarak intihara koşasım var. Toplantılardan kaçıp tuvalet köşelerinden okulla telefon temasındayım. Tutmayın beni, şu adamları yolcu edeyim, yarın geliyorum dedim pedagog öğretmenimize. 

Neyse ne. Yuva mı yok, anasını satayım. Bundan sonraki yuvaya yemek yemiyor diye beni aramayacaksınız diye ön şart koyma kararındaydım.

Yoldan aradım yuvayı ertesi sabah. Tırnaklarım sipsivri. Geliyorum, hazırlanın, dedim. 

Selin Öğretmen açtı telefonu. Selvi Öğretmen'le ilişiğimiz kesildi, dedi. Planters da yanımda dedi. Planters'ın mutlu sesi telefonda mırıl mırıl. Oh be, oldum. Tabii arada Selvi Öğretmen'e haksızlık da etmiş olmayalım diye diğer velilerle de konuşunca tek başıma bir endişeli veli olmadığımı anladım. 

O gün ve onu takip eden üç gün boyunca sebepsiz bir gülümseme suratımda. Planters mutlu. Ne kusuyor ne okul krizi çıkarıyor. 

Yalnız Planters'ın direnmesi hepimizi teyakkuza geçirse de takdire şayandı. Bu çocuk dört yaşında hoşlanmadığı öğretmene bu derece direniyorsa yirmi dörtte hükümeti bile düşürür diyorum. Bir yanım bu halini beğense de diğer yanım bu halinden çok da korkuyor.  Planters'ın inadından ve direnme becerisinden açıkçası ürküyorum. Umarım hayırlı şeylere direnir, ne diyim.

--

Not: Yorum almıyorum artık. Momster yorumlarla tartışasım yok. Kendi çocuklarımı kendi bildiğimce yetiştiriyorum. Onları dövmüyorum. Onlara işkence etmiyorum. Her dediklerini yaptığım da söylenemez ama saçma bulduğum (özellikle yemek gibi) meselelerde, eforumu daha değerli konulara harcamak üzere inatlarını kırmaya da uğraşmıyorum.  


Cuma, Kasım 22, 2013

Jelibon'un Yemekle İmtihanı

Jelibon Karatay Diyeti yapan bir çocuk. Et, süt, yumurtadan başka bir şey yemiyor. Meyveyi, sebzeyi ağzına sürmüyor da denebilir. Ekmek, poğaça gibi hamur işlerini de nadiren yiyor. Ekmeği mesela üzerindeki krem peyniri yalarken ağzına kaçabilen kırıntılar düzeyinde yiyor aslında. Yine nadiren Eti Negro bisküvisi yiyebiliyor. Ama Negro olacak. Başka bir şey olmaz. Bazen de Aralıklı Oruç (Intermittent Fasting) tutuyor. Bir gün hiçbir şey yemiyor. Ertesi gün bir oturuşta yarım kilo et yiyor.

Bu sene mahallenin yuvasından aldık. Daha ‘düzgün’ bir yuvaya yolladık. O düzgün yuvada Jelibon’un yeme probleminin üstüne gitmeye karar verdiler. Öğretmeni dedi ki aç bırakırsanız yer. Acıktığında önüne sebze koyun. Yemiyorsa kaldırın. Her yemek istediğinde önüne sebze çıkarın. Çok acıkınca illa ki yer.

Bu yöntemi Şövalye de uygulayalım der dururdu aylardır. Anne Şövalye de. Benim annem de. Hayriye Hanım da. Komşu teyzeler de. Tüm dünya Jelibon’un aç kalırsa sebze yiyeceği teorisindeydi. Tamam, ulam, dedim. Sizin dediğiniz olsun. Deneyelim. Ama bilin ki ben tamam dersem uygularım. Zayıf halkalar sizsiniz. İlk gözyaşında vazgeçecek olan ben değilim. Sizsiniz. Tamam mı? Tamam.

Jelibon acıktığında önüne bezelye kondu. Fasulye kondu. Köfte bitti, süt bitti, dendi. 48 saat boyunca hiçbirini yemedi. Ağzına 1 kalori girmedi. Arada annem uğramış. Annane, çantanda bisküvi var mı, diye sormuş. Annem ağlamaktan kahrolmuş beni arayıp verin şu çocuğa istediğini dedi. Şövalye’nin içi kıyıldığından ona istediği yemeği vermiyorum diye benle dalaştı. Hayriye Hanım köşelerde üzüldü. Bütün zayıf halkalar beklediğim üzere kopmaya yaklaştılar.

İki günlük açlığın sonunda koltuktan kalkamaz hale geldi çocuk. O kadar enerjisi çekildi ki, ‘anne beni kaldırsana’ dedi. Yürümeye takati yoktu. Öğretmenini aradım. Dedim bir gün daha devam edersek hastanede seruma gireriz. Gidişat bu. Ne yapalım? Araya başöğretmen/psikolog girdi. İstediğini verin. Sadece yuvaya kahvaltı etmeden gelsin. Burada çeşitli düzenlerle yemek yedirmeye çalışacaklarını söylediler. İyi diyip koydum köftesini önüne. Çocuk bayram etti. Zayıfların gözyaşları dindi.

Aradan üç ay geçti. Yuvada geldiğimiz nokta Jelibon’un yemek masasına bari oturduğu bir düzen oldu. Oturuyor ama yemiyor. Arkadaşlarını bekliyormuş. O gün bu gündür yuvaya gitmek konusunda arıza da çıkarmıyor. Daha evvel ‘bana orada yemek veriyorlar, gitmiycem’ diye ağlayıp tepiniyordu. Sanki işkence ediyorlar, der gibi.

Bu olaydan sonra ne yedin, ne yemedin diye takibi de bıraktık. Jelibon’un inadı hepimizi kırıyordu çünkü. Bu inatla savaşacak kadar güçlü bir ekip değildik. Boyumuzun ölçüsünü almıştık. Hem yuvayı ‘yemek yemesi beklenilen yer’ olmaktan çıkarmamız da gerekiyordu. O yüzden ona yuvada hangi şarkıyı öğrendin, nasıl resim yaptın falan diye soruyoruz önden. Yuvada ne yedin, sorusunu 15. sırada falan soruyorduk.

Geçen gün yuvadan döndüğünde Hayriye Hanım’a, “Ben yuvada çorba içtim. Pilav ve yogurt yedim” demiş. Yuva defterini o gün boş bırakmış öğretmeni. Bir heves aradık. Yedim demezdi çünkü. Dik dik, bir şey yemediğini söyler, bazen de kıvırmak babında büyüyünce yiyeceğini söylerdi.


Öğretmeni maalesef çorba-pilav-yoğurt hikayesini doğrulamadı. Peki dedim, neden söyledi acaba bunu. İlk kez uyduruyor. Üstelik üzerinde zerre yeme baskısı yokken. Demek ki fikren yemek yeme fikrine alışmış. Yakında tatlarına bakacağını iddia etti. Bana pek inandırıcı gelmedi bu iddia ama bekleyip göreceğiz bakalım. 

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Çinli Oyuncak Kabusu


Jelibon’a zırt pırt oyuncak alıyoruz. Hiç öyle çocuğuma az oyuncak alıcam, malının kıymetini bilsin tribini yapmayın önceden. Büyük konuşmuş olursunuz. Öyle olmuyor çünkü. Evde görmezse arkadaşlarında görüyor, tutturuyor. Zaten artık oyuncaklar da bizim zamanımızdaki gibi numune değil. 5 liraya bile bir dünya zımbırtı var. İğrenç kimyasallarla yapılmışsa bile Jelibon oyuncaklarını ağzına götürmediği için sorun değil. Ağzına hiçbir şey götürdüğü yok onun. Ağzı kilitli.

Hem en koko oyuncak bile Made in China artık. Bir başka oyuncağımız, ipad'imiz de Made in China. Siz şimdi kasarsan Çin’de yapılmamış olan doğal tahta oyuncakların varlığından söz edeceksiniz. Evet, onlardan da var bizde ama pek vakit geçirmiyor onlarla. Yanar döner Çinli şeyler daha cazip.

Zaten Jelibon’a planlı bir şekilde oyuncak almıyoruz. Bunu ilk yaşında yapmıştık. Oyuncakla oynamasını dört gözle beklediğimiz dönemlerdi heralde onlar. Kaç aylığa ne tip oyuncak almalı diye uzun uzun incelemişliğimiz vardı. Artık markete, alışverişe gittiğimizde bir şeyi kapıyor. Uygun ya da değil, önemli değil. Onu alıyoruz.

O kadar çok arabası, otobüsü, inşaat araçları var ki biraz da değişik bir şeyler alsın diye ona oyuncakçıda hep alternatif sunuyorum ama ı-ıhh. Kaptığı arabaya o kadar yapışıp o kadar çok bağırıyor ki neyi tuttuysa onu alıyoruz mecburen. En azından ‘bir tane alabilirsin’den anlıyor. Kucak dolusu şey almaya çalışmıyor. Buna da şükür.

Geçen gün ‘yeter artık yürürken öten bir araç daha almayın bu çocuğa’ diye ültimatom veren Şövalye ile Jelibon markete gitmişlerdi. Döndüklerinde Jelibon’un elinde kırmızı bir otobüs vardı. Şövalye böyle ailenin babası olarak birtakım ültimatomlar, tavsiyeler, akıllar verir ama kendisi iyi bir uygulamacı sayılmaz. Teorisyenliği daha kuvvetli.

Otobüs pilliydi. Hiç durmadan gidebiliyordu. Önüne çıkan engellerde de yön değiştiriyordu. Yalnız bu seyahati sırasında yüksek sesle Lambada şarkısını çalıyodu. Onun da sadece ilk satırını.

Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
X 1500

Lambada müziği, üzerinde Holiday Tours yazan kırmızı oyuncak otobüse bir tropikal tatilin tur otobüsü hissini yaratmak için verildi sanıyorum. Gerçi Kolbastı çalan oyuncak hesap makinemiz de olmuştu. Bir anlam yüklemek manasız da olabilir. Her neyse, bu sese artık tahammül edemez olmuştum. Jelibon’un fokusu başka bir şeye geçtiğinde hemen kapatıyordum sesini. Koşa koşa gelip tekrar açıyordu.

Jelibon'un usta ellerinde normalde 3-4 saat ancak sağlam kalabilen bu Çinli oyuncaklardan biri olmasına ragmen otobüs sağlam çıktı. Sabah bununla uyandık. Gece bununla yattık. Lambada'nın ilk mısrasını dinledik. Aletin iki ay boyunca pili de bitemedi. Son gün artık sesi boğuk boğuk ve ağır çekim çıkıyordu. Pili bitmek üzereydi.

Kooooğğğraaa fiiğğşşii foooonnnzz..

İki gün de bunu dinledikten sonra pili bitti çok şükür. Jelibon ama hala peşimde. Anne pil tak, diye. Pilimiz yok, diyorum. Gidip al demeyi henüz akıl edemiyor Allahtan. 

Pazartesi, Şubat 25, 2013

Kalabalık Aile

Amerika’dan döneli neredeyse yedi sene olacak. Yani orada yaşadığım süre kadardır orada değilim. Bazen Amerika’yı özleyip özlemediğimi, döndüğüm için pişman olup olmadığımı soran oluyor. Özlediğim kimi şeyleri olsa da döndüğüm için pişman değilim, diyorum. Bazen orada kalsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor ama ‘keşke’ bazlı bir düşünce değil bu. Elimizde olsa da aynı anda değişik ortamlarda hayat sürsek ama işte ömür tercihlerle dolu.

Çıtırlar da hamileler. Çok da heyecanlılar. Bu ilk bebeklerini bekleyen ailelerin heyecanı bana çok şirin geliyor. Dışarda salata yemeyişleri, saçlarını boyatmayışları, kola kahve içmeyişleri, hamile olduğunu bile henüz bilmedikleri o iki haftalık süreçte içtikleri bir kadehten haftalarca endişe edişleri çok naïf geliyor bana. Ben akıl vermeye de bayılırım zaten. Onlara böyle yapmamalarını, rahat olmalarını söylüyorum.

Çıtırlar geçen akşam benle telekonferans yaptılar. Neden Amerika’da doğurmamışım, diye. Bir ara bu konuyu düşünmüştüm ama çok da Amerika lehine artılar toplayamadıım için vazgeçmiştim. Onlara da anlattım bunları detayıyla.

Bir kere Amerika’ya girerken doğurmaya geldiğin anlaşılmasın diye dokuz aylıktan bayağı bir evvel gidilse iyi olur. Doğum iznimi o kadar uzun tutmaya müsait bir iş ortamım yoktu. Çok istesem ortamı yaratırdım ama bu, uğraşı gerektirirdi. Amerika’da doğum pahalı bir işlem ve anne veya bebekte olası bir arıza durumundaki işlemler daha da pahalı olacaktı. Eşim, annem mutlaka yanımda olmak isteyeceklerdi. Annemin vakit problem yok ama Şövalye’nin de işinden uzun izinler alması gerekecekti.

Hepsi bir yana, Amerikan vatandaşlığının tek başına çok da değerli bir varlık olduğuna inanmıyordum. Yirmi sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Amerikan vatandaşlığınızla Amerika’ya gittiğinizde size fırsatlar sunuluyor olmayacak ki. Ne okul bedava ne sağlık. Bir vatandaşlık almak isteyecek olsam İskandinav vatandaşlıklarına kasardım. Hem kimileri bana çok tersini iddia etse de Türkiye fırsatlar anlamında şu anda Amerika’dan daha iyi durumda. Bulunduğu yer ve yakaladığı ivme sayesinde de daha da iyi olma ihtimali var. Amerika ise olgun, olmuş yani. Olacak bir şey yok. Bence. Bir de 20-30 sene sonra milliyetin, uyruğun bir önemi olacağını sanmıyorum. Dünya düzeninin globalleşmenin dibine vuracağına inanıyorum.

Düella bir türlü anlamaz zaten benim nasıl oldu da Amerika’da yedi sene kaldığımı. Çok sıkıcıymış çünkü Amerika.
Evet, bence de çok sıkıcı orası. Düella oradaki yıllarıma ‘sürgün’ diyor. O kadar yalnız kalmış ve o kadar sıkılmışım ki orada, içimdeki ıssızlığı dindirmek için çocuk doğurup duruyormuşum. Çünkü çocuk sahipliği de bana konduramadığı bir şey. Bu hırtlığa, bunca realistliğime ve rasyonel kafama uymuyor çünkü.

Bu tespit en doğrusu galiba. İçimdeki ıssızlığı dindirmek için kalabalıklaşmaya çalışıyor olabilirim. Dörde, beşe yaşım izin vermeyebilir ama üçüncü çocuğu bile yapabilirim. Ben etrafımda bıcır bıcır, mıncır mıncır hareket olsun, nefes ve ses olsun severim. Dokuz yaşıma kadar tek çocukken dörder beşer çocuklu komşularımızın evlerine kaçardım. Kaçıp da o çocuklarla oyun da oynamazdım her zaman. Orada durur, izlerdim o evin o hareketini. Kapanmayan sofraları, her daim çalışan çamaşır makinesini, kaynayan çayı, banyoya önce girmek için itişen çocukların sesini. Ben duygusal olmayabilirim ama kontrol altında tutmayı becerdiğim duygularım var yahu. Onlara dokunmayı beceremiyorsam da seviyorum insanları yahu.

Salı, Ekim 16, 2012

Bu Neyin Kafası?

Kızlarla sohbetlerimiz esnasında laf dönüp dolaşıp çocukluk anılarımıza gelir. Hikayelerimiz öyle trajik olabiliyor ki bazen yazdığım şeylerden bana ‘kötü anne’ diyenlerin bizim annelerimize ne gibi sıfatlar vereceğini merak ediyorum doğrusu. Yine de benim annem kendini dünyanın en iyi annesi sanmaktadır. Çünkü bana fiske vurmamıştır. Her dediğimi yapmıştır. Beni o kadar şımartmıştır, o kadar el bebek gül bebek büyütmüştür ki arkadaşları ona hep sabırlar dilemiştir. Nedense benim aklıma sırtımda kırılan oklavalar, 7-8 yaşımdayken bile bütün tatillerimde evin halılarını silmekler, bulaşıklarını yıkamaklar ve süpürüp silmekler gelir. Bir de bitlendim diye saçlarımı dibinden kesişi. Zaten sert yüz hatlarına sahip bir çocuktum. Herkes beni oğlan sanırdı. Çok üzülürdüm.

Güzel bir kafa aslında bu anneminki. Ben de istiyorum bu kafadan. Zannımca birçok annenin kafası böyle. Kör ediyor annelik insanı. Başka bir gerçeklikte yaşatıyor olmalı. Anne olunca anlarsın dedikleri birçok şeyi anlamadım. Anladığım sadece daha çok yorulduğum ve endişelendiğim – ki bunlar benim yabancı olduğum hisler değil. Dolayısıyla yeni bir şey anlamış olmadım.

Oğlum Jelibon süper zeka değil ama motor becerileri yaşının önünde, hareketli ve kuvvetli bir çocuk şimdilik. Yemek konusunda çok seçici. Sadece hamur işi ve köfte yemek istiyor ve bunu ısrarla talep ediyor. Kucak sevmez, mıncırılmak sevmez. Kimseye aşırı düşkünlüğü yoktur. En mutlu olduğu ortamdan bile ayrılırken huzursuzluk çıkarmaz. En sevdiği insanlar olan babası ve büyükbabası yanından ayrılırken de bunu yapmaz. Paşa paşa elini sallar, bay bay, der. İstedikleri konusunda çok ısrarcı ve ortalığı velveleye verebilen bir çocuk. Bunlara ne ben sebep oldum ne de ortamı. Kendisi böyle. Ben de vücut ve psikolojik bütünlüğü çok da tehdit altında değilse kendisi gibi olmasına izin veriyorum. Belki bir ay sonra doğacak kızım tam tersi bir tip olur. Her ne olursa o da en azından benim tarafımdan olduğunu yaşamak üzere büyüyecek. Ben sadece elimden geldiğince tehdit savucu olacağım.

Ne zaman çocukluk anılarımız ortaya çıksa bu ‘ruhsuz’ halimin müsebbibinin geçmişte yaşadıklarım olduğunu iddia eden bir kocam var. Hatta bu benle de sınırlı kalmaz. Yonc ve Düella’nın da, üçümüzün beraber benzer anıları yüzünden, üçümüzün de bugün ‘acınası psikolojik hallerde’ olduğumuzu iddia eder. Biz kızlarla bire bir aynı şeyler yaşamış insanlar değiliz halbuki. Bence Şövalye’nin annesi daha travmatör bir insan. Çocukken Şövalye’ye yaptığı mürebbiyesel işkenceleri bütün çıplaklığıyla anlatır. Hatta bundan pişmanlık da duymaktadır bugün. Ama nasıl ki annem bugün kendini yumoş bir anne sanmaktadır, Şövalye de yumoş bir çocukluk geçirdiğini sanır. Bu da güzel bir kafa. Bu kafaya sahip olmak da fena olmazdı aslında.

Bizim kızlarla ortak sorunumuz da kafaya girememek bence. Hiçbir şeyi unutmuyoruz. Unutmuyorsak da yaramızı kanatıyor değiliz. Aşırı gerçekçiyiz. Yaşadıklarımızı ortaya sürmekten ve duygularımızı analiz etmekten de çekinmiyoruz. Bu analitik ve utanmaz haller yüzünden arkadaşız ya. Bunun nesi acıklıysa? Kafaya girmeye gerek kalmadan harika bir şey yaşıyoruz.

Cumartesi, Eylül 29, 2012

Yuvaya Alışmak

Jelibon’un yuvaya başlaması biraz olaylı oldu. Başta Hayriye Hanım Jelibon’u her sabah yuvanın bahçesinde bekliyordu. Teneffüslerde Jelibon onu görünce kadıncağıza yapışıp ‘didices’ (gideceğiz) diye bağırıyormuş. Üstelik yuvada çok mutlu, çok uyumlu, çok oyuncu olmasına rağmen.

Ama zaten adamın olayı bu. Ona gitmek olsun. Bir yerde ne kadar mutlu, ne kadar eğleniyor olursa olsun birinden ‘gidelim’ lafı ya da tavrı görmeyiversin, hemen kapıda biter. Didices, didices, didices diye yüzlerce kez tekrar ede ede. Hem de o dakika anında ayakkabılarını falan giydirmeniz gerek yoksa ortalığı yıkar. ‘Ben de gitmek istooor’. ‘Ben de gitmek istooor’.

Bu anlamda babasının oğlu kendisi. Kurtlu ve gezenti. Devamlı değişik bir aktivite içinde olma ihtiyaçlı. Hayriye Hanım’la da çok uyumlular zaten o da, ikisi birden hayatta evde bulunmuyorlar. Akşama kadar sokak sokak, kapı kapı geziyorlar. Bazen Anne Şövalye bu duruma uyuz oluyor. Biraz evde dursun çocuk temiz temiz, titiz titiz istiyor ama nafile. Bizimkiler çingene modeller.

Geçen gün yine böyle Hayriye Hanım’a yapışmış, teneffüs bitip içeri girmelerine ragmen tutturuğu geçmemiş. Öğretmeni de biraz ikna etmeye çalışmış ama ‘ağlamakla bir şey elde edemezsin’ ve de ‘biraz kendi başına kal, sakinleş’ raconu gereği kendi haline bırakmış. Jelibon’un içerden gelen sesine dayanamayan Hayriye Hanım sınıfa dalıp, ‘yavruuum’ diye kapıp çocuğu çıkmış. Ağlatmayın oğlumu, diye de ses yükseltmiş.

Yuvanın psikologu neler yaptıklarını anlatmış. Bunun bir disiplin, ikna yöntemi olduğunu, Jelibon’un alışacağını falan anlatmış. Çocuk psikologu olduğunu ve bunun kitabının, ilminin böyle olduğunu söylemiş. Hayriye Hanım da "Siz okula gittiyseniz ben de 15 sene çocuk baktım," demiş. Yememiş.

Olay bana intikal edince yuvayla konuştum. "Jelibon bugün biraz arıza çıkarmış galiba", dedim.
"Hayır", dediler. "Jelibon’dan çok bakıcınız arıza çıkardı. Onu ikna edemedik."

Anlattı işte psikolog hanım yöntemini. Sonra da ‘Jelibon’un yuvaya alışma sürecinde şimdi maalesef başa döndük’ dedi. Bundan sonra her on dakikada bir Jelibon’u Hayriye Hanım’a götürüp ‘Merak etme, teyzen burada seni bekliyor. Burada güvendesin’ mesajı vereceklermiş. Jelibon yuvaya böylece daha kolay alışacakmış.

Yahu, dedim. Bizimki güven aramıyor, gezme arıyor. Bırakın Hayriye Hanım’ı, o sırada sokaktan geçen herhangi biri ‘gel gidelim’ dese gider bizimki. Ona gitmek olsun. Hayriye Hanım’ı görünce de aklına gitmek düşüyor. Öyle bakıcısına, anasına, babasına yapışık bir çocuk asla değil. En iyisi Hayriye Hanım’ın orada beklememesi, onun yuvadan çıkış saatine kadar ortamdan uzaklaşması.

Yok, dedi. İlim dedi, bilim dedi. Peki, dedim. Birkaç gün daha sizin dediğiniz gibi olsun ama bilin ki bu sürece sizin tarzınızda alışmayacak bu çocuk.

Nitekim dediğim gibi oldu. Hayriye Hanım artık Jelibon’u kapıdan bırakıyor. Bizimki kendi kendine içeri giriyor, ayakkabılarını değiştiriyor, sınıfına yollanıyor.Arkadaşlarıyla çok güzel oynuyor ve hatta da artık yuvadan ayrılmak istemiyor.

Bu çocuk yetiştirme denen şeyin zibilyon tane değişkeni var çünkü çeşit çeşit karaktere sahip çocuk var. Annesinden kopamayan kuzu da var, başına buyruk velet de var. Tek başına oynamayı seveni de var, yalnız başına çıldıranı da. Bazen Jelibon’la yeterince ilgilenemediğimi düşünüp onunla daha çok vakit geçirip mesela daha çok oyun oynamaya çalışıyorum. Benle iki oynuyor sonra suratıma bakmadan kendi başına bir şeye dalıyor. Onunla beraber oynamakta ısrar edersem de sinirleniyor. Bu duruma üzülecek ya da sevinecek bir şey de yok aslında. O sadece kendi gibi davranıyor. Ben de ona beni talep ettiği kadar müsait olsam yeterli sanki.

Perşembe, Ağustos 30, 2012

Yuvaya Başlamak için İdeal Zaman

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Hangisine uyduğundan hala emin değilim. Bunu yapmak isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başyacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Buna tek başıma karar vermişim gibi bir de. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanlarıyken her hafta ben evde bile yokken bir gerginlik yaşaabiliyorlarsa bana iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde kalırım heralde. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. Beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem, onu ikna etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de ikna-onay süreci kavga ile bitiyor. Bu arada kocamın beğendiği ve uygulamaya koymak istediği şeyler pek makul şeyler değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Yarım saat tartıştıktan sonra neden sesimin gitgide yükseldiğine dair psikolojik çözümlemelerime girmeye çalışır. Psikologa gitmemi önerir. Çözülecek bir yanım yok. Ben basitim. Netim. İrrasyonel bir şeyi tartışmaktan bıkmışım, hepsi o.

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Yazlıktaki Çocuk

Jelibon annemlerin yazlığında tatilde. Ben on gün boyunca yazlıkta onunla beraberdim. Beş gün daha kalması için onu orada Hayriye Hanım’la beraber bıraktım ama bu beş günlük süre için Şövalye’yle birbirimizi boğazlamak üzereyiz.

Şövalye çocuğun annesiz babasız oralarda bizi özlüyor ve bundan da kendine bir travma çıkardığını sanıyor. En azından sandığını söylüyor. Aslında böyle olmadığını o da biliyor. Jelibon orada o kadar sokak çocuğu hayatını yaşıyor ki bizi falan özlediği yok. Aslında Şövalye’nin kendisi çocuğunu göremiyor diye bir travma yaşıyor. Babasının on gün boyunca yokluğunda hiçbir travma belirtisi görmedik Jelibon’da mesela. Bir gün baba bile demedi. Adam sabah havuza, oradan oyun parkına gidiyor. Öğlen uykusundan sonra halı saha maçı seyredip sahilde kumla oynadıktan sonra akşama doğru açılan lunaparka gidiyor. Yani ben çocukken bu derece geziyor ve eğleniyor olsaydım ebeveynlerimi değil özlemek, beni almaya geldiklerinde onlardan kaçacak delik arardım. Çocukcağız bu sıcakta Beşiktaş’ta bir apartman dairesinde bütün gün bayıp durmasın işte ne güzel. Ne güzel, değişik anlar yaşasın.

"İçine atıyordur", diyor Şövalye.

Yahu iki yaşında bile olmayan bir çocuk hislerini saklayıp içine atmayı mı bilir? Adamı yetişkin bilincine uzatmak da enteresan oldu. Hissettiği direk suratında adamın. Bağır çağır, kızıl kıyamet.

"Sen çocuğunu başından atıyorsun", diyor Şövalye.

Yahu çocuk bir haftaiçi yok hepi topu. Bu cinnettin Istanbul trafiğinde zaten eve geldiğimde uyumak üzere olan ve üstelik yatılı bakıcısı olan bir çocuk ‘başımda’ mıdır ki onu oradan atıyor olayım?

Baktı ki her şeye bir cevabım var, yine bildik laflarına başladı.
Ne kadar duygusuzmuşum. Robotmuşum. Çocuğumu sevmiyormuşum.

Bütün bunlardan sevgi nedir konusunu yeniden düşündüm. Sevgi benim çok sevdiğim Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki kapanış repliği üzerine hep iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti. Şimdi buna bir ek daha yaptım. Sevgi bencil olmamaktı.

Şövalye’nin bende olmadığını söylediği şey sevgi değil, olsa olsa şefkat ve sevecenlikti. Bunlar da sıfır noktasında değildir belki ama Şövalye’dekilere kıyasla oldukça azdı.

Bir insan şefkatli olmadan birini sevebilir mi peki?
Bu durum Osmanlı dönemi aile babası sevgisindeki gibi bir şeydir heralde. Öpüp okşamadan, çocuklar uyurken sevmece gibi. Ama ben çocuğumu öpüyorum, okşuyorum. En azından bunları yapmak istiyorum ama o kaçıyor. Bir insanı kovalayarak öpmek de bir yere kadar. Nefret ediyor kucaklanmaktan, mıncırılmaktan.

Kimbilir, belki Planters bendeki şefkat hislerini çoğaltır. Eğer Planters benimkini çoğaltabilecek elleklikte olursa Şövalye’ninkiler klinik düzeyde artar heralde. Kendini çocuğuna siyam ikizlerivari yapıştırmak isteyen bir babayla karşılaşabiliriz. Bu kadar özgür ruhlu bir Jelibon’a bu kadar bağlanan biri, mıncırık bir kıza heralde aklını bırakır.

Cuma, Temmuz 06, 2012

Ne Cesaret

Hamileliğimi duyanların genelde aşağıdaki şekillerde tepkileri oluyor:

Ne cesaret valla: Bu gruptakilerin çoğu ilk çocuktan sonra hayatlarının geçirdiği evrimden gözü korkmuş olanlar. Bir kısmı ise çocuk sahibi bile değil ama çocuğu maddi ve manevi anlamda büyük yük olarak görürler ve bu yüke bile bile ikinci kez girmeyi anlayamazlar.

Bizim gibilerin üremesi lazım: Bunlar ulusalcı beyaz Türkler – ki etrafımda çoklar. Herşeyi ‘bizler ve ötekiler’ olarak değerlendirdikleri için çocuk olayına da nefer sayısı gözüyle bakabiliyorlar. İşin komiği, bu grup benim hala bir liboş olduğumu anlayamadı gitti. Sizce ben çocuğumu ötekilere karşı bizler bilinciyle yetiştirecek miyim? Yani çocuk yaşadığı çevrelerden etkilenip icabı bizci-onlarcı olabilir, n’apiym ama ben her fırsatta kulağına liboşluğu üflerim. Tutar, tutmaz, o ayrı.

Hem ben Tayyip’in sevgili kulu (!) olmalıyım. Çatır çatır doğurmaya kalkıyorum. Şövalye beşinciyi bile istediğinden belki biraz hedef küçültüp üçüncüyü bile yapabiliriz. Sonra normal doğum da yaptım ya, cinayet işlemedim. Ötekilerin bütün rozetler bana takılmalı o yüzden.

Ne iyi yaptın: Beş yıllık yorgunlukta tek çocuk yerine iki çocuk ortaya çıkabileceği hesabını yapan verimlilik yanlıları. Yaş farkları az iki çocukla ‘rahata alışmadan’ yorulmaya devam etme potansiyelini yüksek görüyorlar. Bir tanesi, “Boğazına kadar mokun içindeydin zaten. Bu dipten çıkmadan ikincinin gelmesi en ideali” diye yorumlamıştı durumumu. Çocuk üç yaşına gelince rahata varılıyor ve ikinci kez aynı hengameye girmeye tırsılıyormuş.

Bir de gizli tepkiler var ki onları ben duymuyor ama seziyorum. Bu tepkilerin başını doğurmakta ne var, bakmak zor çekiyor. Kendin bakmadıktan sonra on çocuk gene yapılır, ne var. Doğurması kolay, bakması zor. Zaten benimkilere bakıcısı bakıyor olacak, ben bakmadıktan sonra niye doğururmuşum ki?

Benim hamileliğime verdiğim tepki en çok 'ne cesaret' kategorisine uyuyor. Önce şaşırdım, sonra korktum. Ben hayatta hiçbir şeyi planlamadan yapmadım. Bu bebeği de istedim ama planlamadım. O yüzden birkaç aydır deli gibi iki çocuklu hayat hakkında sorular soruyorum, okuyorum. Anladım ki ne ideal çocuk sayısı ne ideal yaş aralığı diye bir şey var. Her durumun artısı da eksisi de var. Her şey de duruma göre iyi ya da kötü. O durumları da kestiremeyeceğime göre, olmuşu da olmamışa çeviremeyeceğime göre koyverdim gitti şimdilik. Okuyup dinleyip değil, yaşayıp göreceğiz artık.

Planters bir kız bebek. Kız olduğunu duyunca inanılmaz sevindim. Cinsiyeti fark etmez diyordum hakkaten ama kız olduğunu duyunca niye bu kadar sevindiğimi ben de hala anlamıyorum. Değişiklik olmasından daha fazla bir şeyden kaynaklanmalı bu sevinç. Ben değişiklik seven bir tip değilim ki.

Perşembe, Mayıs 17, 2012

Özgür Çocuk, Düşkün Baba

Bana demişlerdi ki oğlan anası olucan, ne güzel, çocuk sana düşkün olacak. Oğlanlar anacı olur.

Bana göre o kadar güzel değil bu durum. Ben istemem çocuğum da olsa biri bana çok düşkün olsun. Zaten sorumluluk sahipliğinden gebericem, bir de düşkünlük ekstra yükü beni bunaltır, diye. Başta ne şeker, ne cici mıç mıç bebeyle annesi de sonradan işin yoksa aranızdaki bağı gevşetmeye çalış da çocuk topluma karışsın.

Jelibon tam bir Özgür Willy çıktı.

Doğum izninden işe dönmeden önce Sabiha Paktuna’nın Çalışan Anne İş’te’sini okumuştum. Buna göre ben işe giderken Jelibon’la beraber belirleyeceğimiz bir objeyi onunla bir yere saklayacaktık da ben işten dönünce onu sakladığımız yerden çıkaracaktık. Böylece çocuk anlayacaktı ki annesi gitti ama dönecek çünkü objeyi sakladık ya, o akşama saklandığı yerden çıkacak. Böylece anneden ayrılma travmasını yaşamayacak.

Bir küçük top belirledim, yapacaktım bunu ama Jelibon hiç oralı olmadı. Ben giderken dönüp bakmadı bile. Hadi o zaman küçüktü ama hala da öyledir. Anne mi gidiyor? Eee? Anne mi döndü? Eee?

Kapı çalınca merakından koşturuyor ama. Bakıyor ben. Elime bakıyor, bir şey getirmiş miyim, diye. Bazen limango, markafoni falan kutuları oluyor elimde. O kutulara seviyor pat pat vurmayı. Kutudan geçince ayakkabılarımı gösterip ‘çıkarttı’ diyor. Sonra montumu gösterip ‘çıkarttı’ diyor. Mutlaka di’li geçmiş zamanda konuşuyor niyeyse. Psiko Başak burcu veledi olarak montumu yerine astığımdan emin olmak için bekliyor. Sonra zıplaya zıplaya gerisin geriye içeri koşup neyi yarım bıraktıysa onun başına koşuyor. Ne bir kucak ne bir öpücük. Sıkıysa kucakla adamı. Ciyak ciyak kaçıyor.

Hadi ben canavar anneyim. De herkese böyle adam. Gelen ağası giden paşası. Hayriye Hanım’a da kılını kıpırdatmıyor. Babasına da. Hoş, babasına biraz kıpırdanır oldu bu aralar. Çünkü babamız yine sekiz ay çalış dört ay yat modunda, iki aydır evde. (Beni mutlu bir aileye sahip olmama rağmen kıymet bilmez belleyip acımasız yorumlar yazan okurlarım için bu bilgiyi veriyorum. Kocam şeker bir adam görünür ama sessiz direnişçidir. İçten içe bitirir. Sonra iş güç de dahil pek çok konuda çok large’dır. Sıkıya hiç gelemez. Hiçbir eksiği gediği gidermeye, tamire, birikime, bütçeye, plana uymaya falan meyletmez. Bunların hepsi ellerimden öper. Öpsün hadi, ben alışığım da bir de laf işitirim  çalıştığım, pek iş değiştirmediğim ve kapitalist sisteme ayak uydururken sistemi sorgulamadığım için. Ben de diyorum işte, her aileye bir sorguç yeter.)

Şövalye evde kalmaya başladığından beri Jelibon’la vur patlasın çal oynasın gezip tozuyorlar. Bu sebeple Jelibon da artık babasının arkasından ağlayabiliyor ama bu ağıt ‘babamı istiyorum’ ağıdı yerine ‘ben de gezmeye gitmek istiyorum’ ağıdı şeklinde oluyor. O sırada babası değil de Hayriye Hanım ya da X onu alıp dışarı çıkarsa yine sorunumuz kalmıyor.

Şövalye, Jelibon onu çılgınsa istesin, ona çılgınca yapışsın diye elinden geleni ardına koymamaya devam ediyor fakat. Dört aylıktan beri kendi yatağında, kendi odasında yatan çocuğu tutup bizim yatağa alıyor. Beraber uyuyalımmış, ne güzel mıncır mıncırmış. Jelibon bu. Pat küt kolunu bacağını savuruyor ve bir şekilde bizden kurtulup yatağına gidiyor mutlaka.

Eller çocuğunu yatağından ayırmak için akla karayı seçiyor. Şövalye’nin yaptığı kurulu düzeni bozmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Hem baba yeniden işe başlasa bile öyle Çalışan Baba İş’te programlarını falan da uygulayamaz da bu baba. Yandık.

Çarşamba, Nisan 11, 2012

Küçük Çocukla Restoranda - 2

Geçen Pazar Şövalye’nin arkadaşlarıyla topluca çoluklu çocuklu pazar kahvaltısına gittik Moda Deniz Kulubü’ne. Harika bir mekan. Harika zenginlikte bir açık büfe. Denizin üstünde. Hava da güzel. Feci güzel her şey. Ama ben mutlaka yorulacağımızın farkındaydım. Şövalye’yle Jelibon’u ortaklaşa yönetmeye karar verdik. Önce ben hızlıca kahvaltımı yapacaktım. O sırada Şövalye Jelibon’a bakacaktı. Sonra Şövalye yiyecek, ben çocuğa bakacaktım.

Mekana ilk biz varmıştık. Ben kimseyi beklemeden görevime koyulup yiyeceklere yumuldum. Jelibon ilk dakikadan merdivenlere, terasa, masaların altına, üstüne, açık büfeye, nereyi gördüyse saldırdı. Çocuğa bakma görevinin tanımı da zaten çocuğu, saldırdıklarından uzaklaştırmaya çalışmak. Tabii takıntılı bir çocuğu taktığı şeylerden uzatmak çok güç. Bir yanım Şövalye’nin sakarlığına ve görmezden gelebileceklerine takıldığı için hızlı hızlı yiyorum ki Jelibon’a bakma görevini devralayım. Hem ben Şövalye’den daha sert davranabiliyorum Jelibon’a. Benleyken daha az tehlikeli oluyor o yüzden.

Mekanın canlı müziği başlayınca olay koptu ama. Yüksek bir platformdan oluşan sahnede duran piyanoyu Jelibon’un keşfetmesi fazla sürmedi. İlk yarım saat platforma tırmanamadığından sahne önünde ağlıyordu. Sonra sahnenin arkasına doğru bir yerde sahneye yaslanmış hoparlörleri merdiven olarak kullanmayı keşfetti. Böylece rahatlıkla sahneye çıkabiliyordu. Piyanistin yanına gidip tın tın tın tuşlara basmak tek derdiydi.

Piyanist ise daha sahne önünde ağlayan bir çocuğa kıllanıyordu ki çocuğu sahnede görmeye hiç dayanamadı. “Lütfen çocuğunuzu buradan alın” dedi durdu. İyi de güzel kardeşim. Alıcam da nereye alıcam? Bir salonun içindeyiz. Sahneyi de ortadan kaldırmadan bu çocuğun piyanoyu unutması çok zor.

Onu da anlıyorum. O bir sanatçı. Üstelik kader ona oyun oynamış ve onu sanattan anlamaz, değer bilmez çoluk çombalağın açık büfe homini gırtlaklıklarının arasında sanatını icra etmesine sebep olmuş. Ama bu “lütfen çocuğunuzu buradan alın” lafı beni çok ezdi. O ikazın altında gizli mesajlar vardı. Bana ‘köylü’, diyordu. ‘Kötü anne’, diyordu. ‘Çocuğuna laf geçiremiyorsun’, diyordu.

Ne diyorsa diyordu ama Jelibon bunlardan anlamıyordu. O gün en az yetmiş kez sahneye çıktı. Yetmiş kez onu sahneden indirdim. Kollarım ağrımıştı. Jelibon’un enerjisi dinmemişti. Sonunda kalkma saati geldiğinde içim mutlulukla doldu. Sahne önünden ayrılmak istemeyen Jelibon orada son bir cinnet geçirdi. Kendini yerlere attı. Öyle bir yapışmıştı ki yere, bildiğiniz kazımak gerekti kendini. Ağlamaktan gözyaşları sel olmuştu. Sümükleri halıya yapışmıştı, onu yerden kazırken halıdan uzaklaşan yüzü ile halı arasında iplikler halinde sümükleri esniyordu.

Eve vardığımızda evi manastıra çevirip dış dünyayla bağlantımızı koparmayı düşündüm. Telefonlarımız da çalmasın, maillerimiz de çalışmasın. Kimse bizi bir yere davet etmesin istedim. Şövalye’yle hemen büfeden tost söyledik bir de. O zengin açık büfeye 100 kaat para bırakmış olmamıza rağmen karşılığında ağır spor yapmış, aşağılanmış ve aç bilaç evimize dönmüştük.

Salı, Mart 27, 2012

Yatılı Bakıcı En Çok Babalara Yarıyor

Evden işe gitmek için çıktığım her sabah, Hayriye Hanım sorar: “Şövalye akşama ne yer?”

Nasıl da irrite eder beni bu soru. Bazen ‘ne yerse yesin yahu’ derim ama bu sefer kadıncağız ne yapacağını bilemediğinden her şeyi yapıyor. Ev bal börekten geçilmiyor.

Hayriye Hanım da Şövalye’den geri kalmıyor zaten yemek konusunda. İkisi de boğazlarına feci düşkünler. İkisi de birbiriyle o yüzden feci mutlu.


Hani Hayriye Hanım 20 yaş daha genç olsa, 55 değil de 35 olsa, ikisi beraber, cennetten çıkma bir çift olacaklar. O derece.

Her gün börek, her gün tatlı. Homini gırtlak tipler. Kafalarındaki tek düşünce ne yesek, ne pişirsek. Bir gün de birisi çıkıp ‘Hafiye akşama ne yer’ diye düşünse ya? Bu kızın onlar kadar hızlı metabolizması yok. Yediğine dikkat ediyor. Salata falan yemek ister diye düşünseler ya?

Hem ben de her gün işe gidiyorum. Ben de her gün yoruluyorum. Ben de akşam aynı saatlerde geliyorum. Neden benim ne yiyeceğim sorun edilmiyor da Şövalye’ninki ediliyor?

Şövalye bir de evde yatılı kadın istemem diye kendini yerden yere atmıştı zamanında. Hiçbir şeyi tartmadan muhalefet eder zaten. Oysa farkında bile değil ki Hayriye Hanım en çok kendi işine yarıyor.

Hem ‘modern’ bir karısı var. Eğitimli, çalışıyor, kendi parasını kazanıyor. Karısını koluna taksa, toplum içine çıkarsa utandırmıyor. Üstüne üstlük, Hayriye Hanım sayesinde ‘geleneksel’ bir muameleden de eksik kalmıyor. Evde pastası, böreği açılıyor, hürmeti ediliyor.

Evde yatılı yardımcımız olmasa beni eve çakacaktı. Ben de evden dışarı çıkamayan bir tip olarak sanki onu öyle özgür bırakacaktım? Hayatı ona zindan etme yeteneklerimi kullanamayacaktım?

Ey, yatılı yardımcısı olmasını kadının lüksü gibi algılayan erkekler! Yatılı yardımcının asıl en çok sizin işinize yaradığınızın farkına varın artık. Tıpkı feminizmin en çok sizin işinize yarayıp, toplumu sizin için sadece işe gitmek kadar az ve öz bir beklentiye bağlayıp rahata erdiğiniz gibi.

Salı, Mart 06, 2012

Küçük Çocukla Restoranda

Düella’yı boşuna sevmiyorum. O kendi rahatına düşkün bir insan olduğu kadar empatik de bir insan. Yani aslında kendi rahatını düşünürken aslında benimle empati de yapabiliyor. Şöyle ki:

Çevremdekilerin genellikle çocuğu yok. Tek tük çocuklunun da çocukları melek ve yumoş. Haftasonu beraber dışarı çıkmayı, brunch yapmayı falan öneriyorlar. Hem de Jelibon’la. Onu da getirelimmiş. Özlemişlermiş.

"Ama ama", diyorum. "Öyle kuduruk ki, valla keyifli olmaz. İki kelime edemeyiz."
"Olsun", diyorlar. "Özledik, iyi olur. Biz de ilgileniriz" falan diyorlar. Iyi niyetli ama külliyen yalan olduğunu bile bile mecbur kalıp gittiğimiz oluyor.

Buluşma anı gelince arkadaşlarımızın ilgilendikleri şey yemekleri ve ortamları oluyor. Bizse mama sandalyesine oturmayı reddeden, totosunu koyabildiği maksimum üç dakika süresince de normal sandalyeden düşüp duran, bütün yemekleri mıncıklayıp yere döken ve en iyi ihtimalle onuncu dakikadan itibaren de restoranı ama en çok da mutfağını keşfe çıkan bir bücürle uğraşmak zorunda kalıyorum.

En iyi ihtimalle Şövalye’yle onar dakikalık nöbetler halinde Jelibon’u oyalamaya, daha doğrusu onu mutfaktan ve caddeden uzak tutmaya çalışıyoruz. Garsonlar da diğer müşteriler de etraflarında dolaşıp duran bacaksızı çok sevimli buluyor ama hiçbiri biz yemeğimizi yerden on dakika ona bakmayı düşünemiyor. Ben de garipsenirim diye öneremiyorum.

Düella işte bizle restoranlarda buluşmaya çalışanlar gibi yapmıyor. Bilakis, grup toplanması bile olsa “Jelibon geliyorsa ben gelmiyorum”, diyor. Kendisinin Jelibon’a baktığı falan elbette yok da adamın tüm tahmin edilemez ve önlemez enerjisiyle oradan oraya koşturmasına tahammül edemiyor. Ben de ona hak veriyorum. Bence de dayanılmaz.

Bir kere Jelibon’un bir restoranda bulunmaya ihtiyacı yok. Biz de ayakta restoranı dolaşmaktan ve inatla sokağa kaçmaya çalışan bir ufaklığı zorla masaya yönlendirmekle vakit geçirmekten keyif almıyoruz. Garsonlar da, restoran sahibi de ortalığa coco pops döküp sonra da üstlerinde tepinen bir veletin ardından temizlik yapmaya bayılmıyor olmalılar. Hele yan masalar gürültümüzden ve itiş kakışımızdan bıkmış oluyorlar. E, o zaman? Nedir restorana gitmenin amacı?

Geçen gün Çıtırlarla bu şekilde, önden erken bir saatte brunch için buluştuk. Öğlene doğru kalktık. Biz kalkarken Düella geldi. Jelibon varken gelmeyeceğini günler öncesinden bildirmişti zaten. Biz evimize gittik. Akşam oldu, Jelibon uyudu. Düella’yı tekrar gördüm. Sanki daha o sabah Çıtırlar’la iki saat geçiren ben değilmişim gibi, “Eee, Çıtırlar ne yapıyorlarmış?” diye sordum. Aynı mekanda vakit geçirmiştik ama hayatımızdan birbirimizi haberdar edecek dahi ortamımız olamamıştı. Onlarla yetişkin sohbeti yapabilen Düella sayesinde Çıtırlar’dan haberdar olmuştum.

Perşembe, Şubat 23, 2012

Füzyon Oyuncak

Beşiktaş pazarına ancak iki üç ayda bir yolumuz düşüyor. Ben düşürmeye çalışıyorum en azından. Hem evimize yakın hem de seviyorum ben pazar yerlerini. Geçenlerde oradan bir oyuncak da aldım Jelibon’a. Laptop şeklinde ama klavyelerine basınca alfabe söylüyor, o harfle başlayan isim şehir hayvan söylüyor. Zibilyon tane düğmesi var. Şarkılar, melodiler falan.

Aldım ama çok da incelemedim. Aslında tuhaf bir şeydi. Pembeydi bir kere. Oğlan çocuğu rengi değil. Bende renk seksizmi yok ama Jelibon’un başka akrabalarında var. Neyse ki üzerinde taşıyacağı bir şey değildi, idare ederdik.

Sonra oyuncağın hesapta ekran olan kapağının arkasında yedi bölgeye ayrılmış bir Türkiye siyasi haritası vardı. Bu harita ilkokul boyunca bizim karatahtada asılı kalmıştı. Ondan beridir de gördüğümü hatırlamıyorum. Haritayı görünce bir uyuz oldum oyuncağa. 18 aylık bir çocuk için uygun değil galiba dedim. Ama benim maksadım Jelibon tuşa bassın, şarkı çalsın, el çırpsındı. Böyle birkaç oyuncağı daha vardı ama onlardaki tuş adedi 10-15’I geçmiyordu. Bu pembe laptop’ınkiler sebildi. Çok oyalanabilirdi hani. 18 aylığa uygun değildi ama hangi yaşa uygun olabilir ki bu yedi bölge haritalı melodik laptop?

Oyuncak hepi topu 13 lira olduğu için tuhaflıklarına aldırmadım. Aldım. Zaten Jelibon’a 200 liralık oyuncak da 5 liralık da eşit sürede dayanıyor. Bütün oyuncaklarını kemirip kırana kadar yere çarptığı için oyuncak ne kadar ucuzsa o kadar iyi bizim için. Yaşına uygunmuş değilmiş kısmı hiç sorun bile olmuyor bu yüzden. Nasılsa en geç iki gün içinde kıracak. Yaşına uygun olsa ne olur, olmasa ne olur?

Pili de yoktu içinde oyuncağın, eve gelince taktık. Bir dünya yabancı çocuk şarkısı vardı. Ta bize prepte öğrettikleri ama benim bile unuttuğum şeyler. She’ll be Coming Round the Mountain var. I’ve Been Working on the Railroad var. Ama üstünde Şarkı 1, Şarkı 2, Şarkı 3 yazan tuşlardan değişik fakat tanıdık nağmeler yükseldi.

Birinden Serdar Ortaç çıktı. Binlerce dansöz var eller havaya’sı.
Diğerinden Seninle benim aramda kocaman bir fark var rap’i.
Üçüncüsünden ise Trabzon kolbastısı!

Jelibon da tuttu bu kolbastıya bayıldı. Yüzlerce tuş içinden ezberledi de yerini. Gidip gelip ona basıyor:

Oynayalım uşaklar / Trabzon kolbastısı
Üçtür beştir / Kızlar hoştur / Dünya boştur

Kolbastıyı çalması bir yana tek ayağının üstünde seke seke, kollarını yanlarına aça aça bir garip de dans ediyor Jelibon. Gerçek kolbastıya benziyor dansı. Bu durum beni inanılmaz eğlendiriyor. Böylesine yerini bulamamış, ne yöne baktığı belli olamamış bu oyuncağı çok tuttum. Füzyon oyuncak adeta.

Şövalye asilzadesi ise tahmin edebileceğiniz üzere, oyuncaktan nefret etti. Her kolbastıyı duyduğunda oyuncağı kaldırıp atmayı öneriyor. Çocuğa doğru dürüst oyuncak almıyormuşum diye beni de kınıyor. Ucuz oyuncak aldığım ve kolbastı oynamasına sebep olduğum için kapıcı çocuğu yerine koyduğumu düşündüğü oğlunu ‘Adını Jeliboniha Koydum’ diyerek bağrına basıp üzülüyor.

Bir yandan o da çok eğleniyor, biliyorum. Jelibon o kadar komik dans ediyor ki bu Trabzon kolbastısıyla gülmemek mümkün değil.

"Belki de", diyor Şövalye. "Jelibon geçmiş hayatında lazdı. Ondan böyle dans ediyor?"
Kim bilir? Belki de.

Çarşamba, Ocak 25, 2012

Yemek Seçen Çocuk

Bazen bir şey gugıllarken anne bloglarına rastlıyorum. Anneler annelerin kurduymuş meğer. Ne kadar uzun emzirdilerse o kadar gururlular bir kere. İki yılı geçene madalya takıyorlar. Benim gibi emziremeyenler artık fena rahatsız vicdanlara sahipler. Anneler devam ediyor yazmaya. Diğer anneler gibi işin kolayına kaçmadıklarından bahsediyorlar, çok eğitimli olmalarına rağmen çocuklarının yemeklerine gerekli özeni göstermeyen anneleri kınıyorlar. Çocuklarına yarım kilo pırasa pişiri pişirivermek neden bu kadar zormuş, diyorlar.

Genelde bu tip yazıları okurken çocuk yapınca işini bırakmış eğitimli kadın kokusu alıyorum ben. İşini bırakmışlığının hakkını çocuğuna kimsenin bakamayacağı kadar iyi bakarak veriyorlar. Hadi bu onların psikolojisi de ben kendime bir savunma mekanizması bulamazsam çatlarım.

Pırasa pişirmek bana zor açıkçası. Çünkü ben anne olunca işimi bırakmadım. Bırakabilirdim. Kocamın parasıyla da geçinebilirdik elbette ama ben ömrümde babama bile güvenmedim, kocama hiç güvenemem para konusunda. Yoo, bilakis. Süper verici, düşünceli bir adamdır Şövalye. Parayı sevmez. Kim istese parasını ona verir. Ama ben yine de, şimdi çalışmayı bırakırsam 50 yaşına geldiğimde ve ortada kariyer mariyer de kalmadığında adam 20’lik bir çıtırla kaçıp beni de (alıp almayacağımın bile meçhul olduğu) üç kuruşluk nafakayla ortada bırakırsa diye endişelenmekten kendimi alıkoyamam. Evet, psikoterapi aldım. Hayır, anksiyetemin farkındayım ve onu ortadan kaldıramıyorsam bari kontrol altında tutarak yaşıyorum.

Sonra mesela üç haftadır sık aralıklarla seyahatteyim. İstanbul’da olduğum zamanlarda da karlar yüzünden iyice geberen trafik yüzünden eve geliş saatim marketlerin kapanış saatlerine denk geldiğinden pırasa falan alamıyorum. Alsam da evde pişirebileceğim saatlerde Jelibon uyumuş oluyor.
Ama asıl sorun bu da değil. Çünkü pırasa pişirebilecek bir teyzemiz var evde.
Teyze pişirmiyor mu? Pişiriyor. Yiyen var mı? YOK!

Jelibon cimbiti, psikopatça seçici ve kendi kendine yetmek için paralanan Başak burcu özelliklerini sergilemeye başladı. Kaşıkla beslenmiyor. Çünkü birinin ona yemek yedirmesini sevmiyor. Edilgen olmayı istemiyor. Boşuna yürümedi 9 aylıkken. Adamın kendi işlerini kendi halletmesi gibi bir derdi var çok bariz. Kaşıkla bizzat kendi kendine yemek istiyor ama onu da asla beceremiyor. Kaptaki yemeğin %10’unu dahi ağzına götüremiyor. Yoksa ben razıyım yemeğin %90’ının yeri boylamasına.

Jelibon meyve de yemiyor. Çünkü nemli şeylere dokunmaktan nefret ediyor. Elma dilimine uzanıyor mesela ama hemen sonra ıslanan parmaklarından nefret ediyor. Acilen elini bir yere silmek zorunda hissediyor. Özetle, sadece biberon mamaları ve süt içip katı ve kuru şeyler yiyebiliyor. Coco Pops, Cheerios, mısır gevreği, ekmek, kurabiye, poğaça falan yani. Doktora söyledik, aç bırakın alışsın, dedi. Yani ben gaddar, mürebbiye tipli bir insan olduğum için bana tomas, aç bırakırım ama ne Hayriye Teyzesi ne de babası bu disipline sahip insanlar değiller. Bir damla gözyaşı akıtsa Jelibon, babası ona marketin tüm cocolarını alır. Millet etraftan çocuklarına çikolata verilmesin diye kampanya başlatıyor, Şövalye ise bilakis her yediği şekerli cocolu şey için ‘aferim’ diyor oğluna. Neyle mutlu oluyorsa onu yapsınmış çocuk. Tamamen hedonistik bir yaklaşımı var. Ters köşe.

Bense doğruyu biliyorum ama ne Şövalye’yle ne de Jelibon’la çarpışmaya üşeniyorum artık. Yaşlandım. Yine de Jelibon’un yediklerini düşündükçe sinirlerimin bozulmasına engel olamıyorum. Adam taze meyve sebze yemeyince IQ’su düşer gibi geliyor, endişe basıyor. Sonra da o endişeyi kontrol etmeye çalışıyorum işte. Hayatım bir çerçeve içinde tutmaya çalıştığım karanlık hislerle dolu.  

Çerçeve de şöyle oluyor:
Aman yahu, diyorum. Tundralarda, çöllerde yaşayan tipler meyve sebze mi gördü? Koca Avrupa patatesle adam oldu, diyorum. Mamalarda da bissürü vitamin var, diyorum. Diyorum ki, çocuğunuz pırasa yediği için o pırasayı pişirebiliyorsunuz. Siz önüne pırasa koyduğunuz için değil işte.

Çocuğunuz sizi emdiği için emzirdiğiniz, uslu olduğu için vaktiniz kaldığından bu boş vakitleri kendinize zorlaştırmak adına kafayı bu sefer de onun hijyenine taktığınız gibi.

Mesela Jelibon o kadar kuduruk ki üstü başının temizliğine ya da sokakta yerlerde sürünmemesine dikkat etmek mümkün olamıyor. Mecburen salıyor, mecburen ‘large’ anne oluyorsunuz. Uslu akıllı bir şey olsa cici cici giyinsin, temiz temiz dolansın, antibakteriyel mendilleriyle silinsin diye kasardım heralde. Bu kudurukluk seviyesinde bunlara kasmak fantezi dünyası.

Annelik galiba ne kadar acı çekerseniz o kadar kendinizi değerli hissettiğiniz bir şey. Çocuğunuz melekse kendinize dertler ve emekler yaratıyorsunuz işte. Onu yesin, bunu giysin, şunu oynasın diye kasıyorsunuz. Çocuğunuz azgınsa zaten azgınlık seviyesine göre ekstra dertler ve emekler için hiç vakit kalmayabiliyor. Tüm vaktiniz sadece bari vücudu bütün kalsın diye peşinden koşmakla geçiyor. Pırasayla, hijyenle uğraşacak vakit kalmıyor.

Çarşamba, Ocak 04, 2012

Market Alışverişi



Biz artık varımızı yoğumuzu marketlere veriyoruz. Kredi kartı harcamalarımın neredeyse %80’ini market alışverişleri oluşturuyor. Tevekkeli değil, bir ara okuduğum ekonomi haberinde Migros’un bir şey başkanı, hedeflerinin bebekli aileler olduğunu söylüyordu. Bizler bebek yüzünden eve mahkum olduğumuzdan daha çok evde yiyip içip, evde tüketmeye başlıyormuşuz. Marketler de bu ev tipi tüketim malzemelerinin satıldığı yer neticede.

Market alışverişinden de nefret ederim ama işi Şövalye’ye de bırakmak istemem. Çünkü o markete gitti mi dönüşte markette janti ambalaja sahip ne varsa alır. Yer miyiz, içer miyiz, kullanır mıyız, düşünmez. Ambalajına, paketine hayran olduğu şeyi fiyat-fayda gözetmeden alır. Bazen çocuk gibi davranmak zorunda kalırım ona. ‘İyi tamam savurganlık yapabileceğin X liralık hakkın var’ derim markette. Yoksa bıdı bıdı bıdı, beynimi yer. Pintiymişim de. Zevksizmişim de.

Yine böyle bir market anıydı. Söyleniyordu. Tuttu bana “Senin yüzünden beş yıldır et yemiyorum”, dedi.
Yuh, dedim. Yani iki kıpırdasan geyireceğin şey henüz sindirimi bile tamamlanmamış et olur.
Allah kuru iftiradan sakınsın insanları. Bir de bu lafı başkalarına da der. Dediğine duyanı bırakın, kendi de inanır.
Yiyorsun, hem de etten başka bir şey yemiyorsun. Asıl beş yıldır sebze yediğini görmedim ben.

Hikayenin aslı şöyle:

Şövalye’nin canı o an canı kasap reyonunda teşhir edilen bifteklerden istemiş. Satın almaya beni ikna etmek için ise iftira atma yöntemini kullandı.
Koskoca adam bana sormadan iki biftek alamaz mı, demeyin. Bana sormuyor zaten. İnkarla iftirayla dalıp alıyor. Benim ağzımı açmama fırsat bile kalmıyor.
 
Ama içten içe yaptığı şeyin mantıklı olmadığını bildiğinden yapıyor bu çirkefliği.
Çünkü o anda evde henüz pişmiş tonlarca yemek vardı. Alırsak buzluğa girecek olan etleri, neden şimdi alalım, diyecektim.  
“Dondur-çözdür derdi olmadan taze taze alırız sonra. Evimizin dibinde üç tane kasap var” diyecektim.

Bazen bana da onunla uğraşmaktan fenalık geliyor. İyi al, bana ne, diyorum.
Sonra o evdeki henüz pişmiş diğer yemekler çöpe gidiyor, biftek pişiriliyor akşama.
Tüketmiyoruz bile. Tüketmeden döküyoruz.
Marketlerin canına minnet.