bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bebek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Perşembe, Kasım 29, 2012

Günü Geçen Bebek

Yine bir doktor kontrolünden çıktım. Doktor yine aynı şeyleri söyledi. Sanki Groundhog Day gibi. Hep aynı şeyleri duyuyorum. Suyum azalmamış, plazentam eskimemiş. 41. haftanın içinden selami var Planters’ın. Suni sancıya başvurmadan evvel bir hafta daha bekleyebilecekmişiz. Doğum yaptığımı ama onlara haber vermediğimi sanan bir dünya insan her gün telefon ediyor. Aynı açıklamaları onlara da yapıyorum.


Düella’nın konuya dair yorumuna inanır oldum. 3 kilo doğacak bebek 3.5 kiloya dayandı bu gecikme sayesinde. Amacı tombiş olmaktı, benim müdahalelerim yüzünden kilo alamadı, mecburen içerde takılıyor.

Günlerdir saatlerce yürüyorum. Belki çıkmasını sağlarım diye. Dolunay geçti, ay tutulmaları geçti, burcu değişti. Planters hala gelmedi. Artık kendiliğinden geleceğine dair inancımı yitirdim. Sonsuza kadar hamile olarak kalacakmışım gibi geliyor.

Beklemek çok fena bir şeymiş.

Perşembe, Ağustos 30, 2012

Yuvaya Başlamak için İdeal Zaman

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Hangisine uyduğundan hala emin değilim. Bunu yapmak isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başyacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Buna tek başıma karar vermişim gibi bir de. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanlarıyken her hafta ben evde bile yokken bir gerginlik yaşaabiliyorlarsa bana iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde kalırım heralde. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. Beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem, onu ikna etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de ikna-onay süreci kavga ile bitiyor. Bu arada kocamın beğendiği ve uygulamaya koymak istediği şeyler pek makul şeyler değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Yarım saat tartıştıktan sonra neden sesimin gitgide yükseldiğine dair psikolojik çözümlemelerime girmeye çalışır. Psikologa gitmemi önerir. Çözülecek bir yanım yok. Ben basitim. Netim. İrrasyonel bir şeyi tartışmaktan bıkmışım, hepsi o.

Salı, Ağustos 07, 2012

İki Çocuklu Hayat Düzenine Hazırlık

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Bizim yollacağımızın hangisi olduğundan hala emin değilim. Jelibon'u bir yere göndermek isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başlayacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanları olmalılar. Buna rağmen ben evde bile yokken her hafta bana uzak ara gerginlik yaşatabiliyorlarsa iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde bulurum kendimi. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. 35 yaşımda beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de onaylanmıyorum. Bu arada kocamın beğendiği ve uyguladığı şeyler de pek makul değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Ve yeni bir cinnet sayfası açılır.

Cuma, Temmuz 06, 2012

Ne Cesaret

Hamileliğimi duyanların genelde aşağıdaki şekillerde tepkileri oluyor:

Ne cesaret valla: Bu gruptakilerin çoğu ilk çocuktan sonra hayatlarının geçirdiği evrimden gözü korkmuş olanlar. Bir kısmı ise çocuk sahibi bile değil ama çocuğu maddi ve manevi anlamda büyük yük olarak görürler ve bu yüke bile bile ikinci kez girmeyi anlayamazlar.

Bizim gibilerin üremesi lazım: Bunlar ulusalcı beyaz Türkler – ki etrafımda çoklar. Herşeyi ‘bizler ve ötekiler’ olarak değerlendirdikleri için çocuk olayına da nefer sayısı gözüyle bakabiliyorlar. İşin komiği, bu grup benim hala bir liboş olduğumu anlayamadı gitti. Sizce ben çocuğumu ötekilere karşı bizler bilinciyle yetiştirecek miyim? Yani çocuk yaşadığı çevrelerden etkilenip icabı bizci-onlarcı olabilir, n’apiym ama ben her fırsatta kulağına liboşluğu üflerim. Tutar, tutmaz, o ayrı.

Hem ben Tayyip’in sevgili kulu (!) olmalıyım. Çatır çatır doğurmaya kalkıyorum. Şövalye beşinciyi bile istediğinden belki biraz hedef küçültüp üçüncüyü bile yapabiliriz. Sonra normal doğum da yaptım ya, cinayet işlemedim. Ötekilerin bütün rozetler bana takılmalı o yüzden.

Ne iyi yaptın: Beş yıllık yorgunlukta tek çocuk yerine iki çocuk ortaya çıkabileceği hesabını yapan verimlilik yanlıları. Yaş farkları az iki çocukla ‘rahata alışmadan’ yorulmaya devam etme potansiyelini yüksek görüyorlar. Bir tanesi, “Boğazına kadar mokun içindeydin zaten. Bu dipten çıkmadan ikincinin gelmesi en ideali” diye yorumlamıştı durumumu. Çocuk üç yaşına gelince rahata varılıyor ve ikinci kez aynı hengameye girmeye tırsılıyormuş.

Bir de gizli tepkiler var ki onları ben duymuyor ama seziyorum. Bu tepkilerin başını doğurmakta ne var, bakmak zor çekiyor. Kendin bakmadıktan sonra on çocuk gene yapılır, ne var. Doğurması kolay, bakması zor. Zaten benimkilere bakıcısı bakıyor olacak, ben bakmadıktan sonra niye doğururmuşum ki?

Benim hamileliğime verdiğim tepki en çok 'ne cesaret' kategorisine uyuyor. Önce şaşırdım, sonra korktum. Ben hayatta hiçbir şeyi planlamadan yapmadım. Bu bebeği de istedim ama planlamadım. O yüzden birkaç aydır deli gibi iki çocuklu hayat hakkında sorular soruyorum, okuyorum. Anladım ki ne ideal çocuk sayısı ne ideal yaş aralığı diye bir şey var. Her durumun artısı da eksisi de var. Her şey de duruma göre iyi ya da kötü. O durumları da kestiremeyeceğime göre, olmuşu da olmamışa çeviremeyeceğime göre koyverdim gitti şimdilik. Okuyup dinleyip değil, yaşayıp göreceğiz artık.

Planters bir kız bebek. Kız olduğunu duyunca inanılmaz sevindim. Cinsiyeti fark etmez diyordum hakkaten ama kız olduğunu duyunca niye bu kadar sevindiğimi ben de hala anlamıyorum. Değişiklik olmasından daha fazla bir şeyden kaynaklanmalı bu sevinç. Ben değişiklik seven bir tip değilim ki.

Pazartesi, Haziran 04, 2012

İki Numara Yolda

Jelibon için -gereksiz olduğunu şimdi anladığım- çabalar sarf ederek hamile kalmıştım. Binbir çeşit çay ve hap içmiş, Şövalye’ye içirmeye çalışmış, hergün uyanır uyanmaz ateşimi ölçmüş, yumurtlama dönemimi bilimsel bir titizlikle takip etmiştim. Belki de daha öncesinde düşük yapmış olmanın verdiği bir endişe silsilesiyle böyle davrandım. Bana endişe olsun zaten. Hemen sahiplenirim.

Planters’a ise şıp diye hamile kaldım. Hem de köylü kadınlar gibi, son adet tarihimi bile tam bilmeden. İstedik kendisini ama bu kadar erken ummadık ve beklemedik. Doktorumla beraber tarihi hatırlamaya çalıştık. Seyahatten seyahate koşuyordum o ara. Uçak bileti koçanlarımdan vardım ben sonuca. Hmm, şu şehirdeydim, şu toplantım vardı en son regl olduğumda, diye. Doktorum eskiden kalabalık bir devlet hastanesinde ihtisasını yaparken ona böyle son tarihini hatırlamayan çok kadın gelirmiş. Hamileliğin yaşını belirlemek için kritik bu tarihi bilmek. Ona göre bebeğin anne karnındaki gelişiminin normal olup olmadığı anlaşılıyor. O kadınlarla beraber hatırlama egzersizi yaparmış işte doktorum. Ramazan’dan önceydi ama teyze oğlunun düğününden sonraydı, diye tarih hatırlamaya çalışırlarmış. Benimki de biraz o model oldu. O kadar delice seyahat ediyordum ki o dönem, Şövalye de zaten uzun süre çocuğun kendisinden olmadığını iddia etti. Allahtan onu ikna etmeyi başarabildim.

Bu bebeğin adına Planters dedim çünkü onun da ilk ultrason fotoğrafı yer fıstığına benziyordu. Planters biraz erkeksi bir isim sanki. Oysa cinsiyetini de bilmiyoruz henüz. Kız ya da erkek, ben ona Planters dedim bir kere. Geçen hafta bacaklarını kapattı, bize cinsiyetini göstermedi. Elde bir çocuk var, ikincisi değişik cinsten olsun kafası yüzünden ikinci çocuğun cinsiyeti konusu sanki daha bir önem kazanıyor. Meraktan ölen arkadaşlarım bir daha doktora gitmemi tavsiye etse de sonuca etkisi olmayacağı için bu konuda adım atmıyorum. Kız ya da erkek, bilsem de şu dakikadan sonra sonucu değiştirmeyecek.

Her cinsiyetin de artısı eksisi var ve genelleyerek konuşuyorum elbette: Kız olsa değişiklik olur. İdeal ‘bir kızlı, bir oğlanlı’ aile olunur. Kızlar daha uslu oluyorlar. Belki böylece restorana, gezmeye falan gittiğimizde totomuz sandalye görebilir. Her dakika cankurtaranlık yapmak zorunda kalmayız. Kızlara giydirecek daha çok cici şey var. Saçlarını uzatır, bukleleri güzel güzel tarar, toplarız. Kızlar daha çalışkan da oluyor. Ders çalıştırmak için önden sakinleştirici vermek gerekmeyebilir.

Yaşlandığımda da kızım benle daha çok ilgilenir. Beraber alışverişlere ve tatillere çıkabiliriz. Kızlar dilbaz da olur. Saatlerce çene çalabiliriz. Bir ilişkimiz olabilir yani. Şövalye’nin ve etrafımda gördüğüm çoğu erkeğin annesiyle diyalogu süper kısa. Ben ofisteki çaycıyla bile daha uzun sohbet ediyorum. Annemle kavgalarımız sokaklara bile taşsa üç beş güne unutup yeniden vıdı vıdı başlıyoruz. Haftada en az birkaç saat telefondayızdır onunla.

Ama kızlar samimi ve sakin de olsa psikolojileri daha zor. İnatları ve içten içe insanı kurutma potansiyelleri yüksek. Ben de zaten pek kadın kadın bir tip değilim, neyimle rol model olurum ona? Benden çıksa çıksa hırtı pırtı, takıntılı bir kız çıkar. Ben bile içimden hala keşke prenses olsaydım, bütün gün sporda, kuaförde olsaydım, zengin koca bulup çalışmasaydım falan diyorum. Bu iç sesimi kısıp kızıma ‘oku, meslek sahibi ol, kendi ayaklarının üstünde dur ama arada bir aile de kur’ falan demem icap edecek. Bir sürü kendi içinde çelişkiler yumağı.

Hem dünya hala erkeklerin dünyası. Kadın olmak zor. Hamilelik bile zor işte. Her köşe başında kusmaktan helak oldum haftalardır. Doğurmak zor. Anne olmak zor. Anneyken çalışmak, çalışırken bakımlı da olmak, camdan tavanları kırmaya çalışmak, ne kadar çok yardımcın da olsa arada evini de çekip çevirmek zor. Erkeklerin dertleri daha az. Sadece evlerini geçindirecek para kazanmaları beklentileri karşılamaya yetiyor. Kimse bana erkeklerin de zengin ve güçlü olmaları gerektiği baskısından bahsetmesin. Zengin ve güçlü olmayıversin. Bugün işçi/memur maaşlı erkek bile kendi küçük ortamında kral. Kadın ise bin parçaya bölünmüş. Her parçada da devamlı toplum baskısıyla yarış ve endişeler halinde. Erkek olursa belki aynı cinsten olan iki kardeş birbirleriyle daha çok oynarlar, ilerde daha kanka olabilirler.

Sanırım kız olursa kendi adıma, oğlan olursa onun adına sevineceğim. Her türlü sevineceğim. Galiba işte yüzden çok merak etmiyorum Planters’ın cinsiyetini.

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Bebek Dili

Şövalye, Hayriye Hanım’ın Trakya şivesinden şikayetçi. Geçen gün Jelibon’u salıncağına koyalım, demek isterken salıncak’a ‘sallangaç’ dedi.
Tıpkı Hayriye Hanım'ın konuştuğu gibi.

Avamlığa asla tahammülü olmayan Şövalye kelimeyi yanlış söylediği için kendinden nefret etti. Bu hatasıyla(!) farkında olmadan kullanmaya başladığı diğer kelimeleri de fark etti. ‘Diğeri’ yerine ‘öbürsü’, ‘halen’ yerine ‘elan’, gibi.

Özetle, Jelibon konuşursa Trakya aksanı kapacak diye endişelenen Şövalye, çocuktan önce kendi kaptı o aksanı.

Jelibon sadece yürüyor, koşuyor ve çığlık atıyor. Yaşına girmesine 20 gün kalmasına rağmen ne bay bay yapıyor ne öpücük atıyor. Bir ara atar gibiydi ama artık yapmıyor.

Herhangi bir kelimeyi bebekçe bile olsa söyleyemiyor. Dıgıl dugul bir şeyler diyor devamlı ama nedir, bilemeyiz.

Bir yaşımdayken ben bir dünya kelime söylermişim. Annem, Jelibon’un bu geriliğinden(!) pek şikayetçi. Senin çocuğun şimdiye kadar bülbül gibi konuşmalıydı, diyor.

Bebeklerin gelişimlerinin kendilerine has olduğunu, erken yürümenin ya da konuşmanın bir şey demek olmadığını ona tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Anlatsam da inanmıyor. İnansa da unutuyor.

Onun yerine, “Sadece benim çocuğum olsaydı, evet dediğin olurdu ama o Şövalye’nin de çocuğu işte”, diyorum. 

İstisnasız her gün telefonda annemle bu geyiği yapıyoruz. O hep Jelibon'da bir arıza çıkar diye kafasında kuruyor. Ben de böylece endişelerini bertaraf ediyorum.

Cumartesi, Temmuz 23, 2011

Çocuklu Tatil

Bodrum’da, Şövalyegiller’in yazlığında tatildeyiz. Ayarsızca bağırıp duran, hala katı gıdaları yiyemeyen ve aklı henüz yokken erken yürüyerek kendini oraya buraya atan bir bebekle ancak bir 'ev'e gidilebilirdi. Her sene iş değiştirdiği için yaz tatili de olamayan Şövalye sayesinde ve torunlarını çılgınca özlediklerinden kendilerine misafir gelmemiz için adeta yalvardıkları için bu 'ev' de büyükannelerin evi olsa daha iyi olurdu. Sanki.
  
Bodrum'a arabayla geldik. Birincisi çocukla tatile çıkınca park yatakmış, oyuncaklarmış, mamalarmış derken 150 kiloluk malzeme çıktı. Bu kadar çok eşyayla uçağa binmek hem zor hem masraflı. İkincisi ise kuduruk Jelibon’un daracık uçak koltuklarında bir saat de olsa totosunu kırıp durmasına imkan olmamasıydı. Ama arabada kendi oto koltuğunda durabiliyor. Eline oyuncak falan veriyoruz. Kendi kendine ninni söyleyip dalıyor çoğunlukla.

Ama Jelibon’un sabahın köründeki Bandırma feribotunda çıkardığı arıza fenomendi. Koooskoca feribotta avaz avaz bağıran tek çocuk bizimkiydi. İki saat boyunca da feribotu baştan aşağıya sırayla hepimiz döndük. Jelibon’u da döndürdük. Bana mısın, demedi. Nonstop bağırdı. En azından tek bölgedeki insanların kulaklarını tırmalamamış olduk. Azar azar herkes işkenceden bir parça tattı. İlk haftasonunun sonunda tatilsiz Şövalye Istanbul’a döndü. Biz kalmaya devam ettik.

Şövalyegiller’in evinin bahçesi var. Ama bahçe de ev de cehennemden kopup gelmiş gibiler. Buna rağmen Anne Şövalye, çocuğu üşütecek oluruz diye kapıyı pencereyi kapatıp Jelibon’u içerde tutmaya çalışıyor. Klimanın da insanı, özellikle de küçük çocukları, hasta edeceğine inanan tipik bir Türk kendisi. Saunaya dönmüş evde tutmaya çalışıyor Jelibon'u.

Bahçeye çıkmaya vakıf olursak Jelibon'u salıncağa koyduğumuz dakika babaanne yanımızda bitiyor. Sallanarak Jelibon'un midesinin bulanacağını iddia ediyor. Kendisi sallanınca içi çekilirmişmiş.

Bahçedeki şişme çocuk havuzuna koyunca da yine çocuğun üşütme ihtimaline dikkat çekiyor.

Oyuncaklarıyla yere oturup oynayan Jelibon’a ‘pis’ baktığımız ima ediliyor. Yan komşu teyze de ‘aaa, çocuk yerlerde sürünüyor ayol’ diyerek bizi ayıplayınca daniska oluyor.

Yere düşen oyuncakları ağzına almasına kızıp ‘hayır’ demediğimiz için bu herşeyi ağzına atma huyunun asla geçmeyeceğini söylüyor. Mesela kendi çocukları Jelibon yaşındayken bırakmışmış oyuncakları ağzına götürmeyi.

Jelibon sadece sahildeki kafede mutlu. Derin bir gölgede, denizden esen tatlı rüzgarla sakinliyor. Ama dev brandaların altındaki derin gölgeyle de yetinmeyip 50+ korumalı güneş sütleri sürmemize rağmen çocuk yansımayla yanar diye Anne Şövalye oraya gitmemizi de istemiyor.

Çocuk hala dingildek yürüdüğü için sıklıkla kazaya da uğruyor. Bu da haliyle sorun oluyor.

Özetle, Anne Şövalye, kafasını gözünü patlatmasın, üşütmesin, yanmasın, pis yerlerde oturmasın diye klimayı da açmadan, sadece yönü tavana çevrilmiş bir küçük vantilatörün bulunduğu on metrekarelik bir odada Jelibon’u pusetine bağlayıp kibar bir çocuk da olabilsin diye çocukla 'sakin-sessiz' konuşuyor. Durumdan hiç de hoşnut olmayan Jelibon avaz avaz bağırıyor. 

Anne Şövalye, çocuğun bağırma huyunu da biraz gür sesli olan Hayriye Hanım’a bağlıyor. Hayriye Hanım da ben de tüm olan bitene sadece seyirci olabiliyoruz. Hadi o çalışan bir insan. Ben de huzur kaçmasın diyerek kendi huzurumdan yiyorum. Tatilin bitmesi için saatleri sayıyorum. Arada Düella çıktığı mavi turdan sakin manzaraların resimlerini mesaj atıyor. İçim gidiyor.
 
Her şeye rağmen Jelibon’u Anne Şövalye’nin cıkcıkları eşliğinde birkaç saat önce sahildeki kafeye getirdim. Adam normale döndü. Ben de.

Güya bakıcımız Hayriye Hanım ve babaanne ikilisiyle Jelibon’u sadece arada bir severek ve onunla oynayarak ama şuradaki ağaçların altında göbeğimi kaşıya kaşıya, yanıma aldığım beş kitabı birden bitirerekten bir tatil geçirecektim. Kriz büyümesin diye Hayriye Hanım ve Jelibon’u evden uzaklaştırmaya çalıştığım için her daim yanımda dolaşan Jelibon’un beni görünce aklına gelen türlü şaklabanlıkları yaparak geçti bir hafta.

Offf. Yoruldum valla. Pazartesi olsa da işe gitsem.

Pazartesi, Haziran 20, 2011

Huysuz Bebek

Hayriye Teyzemiz haftasonu bir gün yok. Dolayısıyla o gün Jelibon’a full-time biz bakıyoruz. ‘Biz’ derken, çoğu zaman ‘ben’ tabii ki. Şövalye Cumartesi-Pazarları bile çalışır oldu.

Ben Jelibon'a tek başıma bakarken artık o kadar da zorlanmıyorum. Jelibon’un taleplerinin makul olanlarını karşılıyor, makul olmayanlarını duymazdan geliyorum.

Duymamak büyük çaba elbette. Adam öyle bir ciyaklıyor ki bütün apartman titreşiyor. Başlarda şşşştt falan diyordum, aman komşular duyar da rezil oluruz diyordum ama artık sanki kulağıma tıpalar tıkamışlar kadar kayıtsız kalabiliyorum. Kim duyarsa duysun. Ben de kötü anneyim. Bu bebe de huysuz. Napiym.

Jelibon her türlü sabrımı deniyor tabii ki. Öyle kitaplardaki gibi bırakın üç gün ağlasın, bağırsın; dördüncü gün bağırmamayı öğrenir gibi bir durum yok elbette. Bir şey öğrendiği yok. Bağırmaya devam ediyor. Ben duymamayı öğrendim sadece.

Şövalye'nin ise duyması davranması bir yana, Jelibon’un uykusu gelse ‘yazııık’ diyor. Ya niye yazık? Uyusun işte. Biz de uyuyoruz. Tüm insanlar uyuyor. Hepimize yazık o zaman. Yani uykuda geçirilen zamana fikren acıyorsan o ayrı ama adam uyumadığında da Hayriye Hanım ne zaman gelecek diye saatler bakmaktan helak olmuş bir adamın söyleyeceği laf değil ‘yazık’.

Jelibon ona sınırsız şefkatle ve her talebine daha gık demeden karşılık veren bir babaya sahip olduğu için onunlayken şımarıklığın ve huysuzluğun zirvesini yaşıyor. Şövalye, Jelibon'un her huysuzlanmasında bana dönüp ‘bu çocuk sana benzedi’ demekten de geri kalmıyor. Dönüp bebeyi terbiye edeceğine bana çamur atıyor.

Jelibon da tuhaf bir oğlan. Gelişiminde sıra bozukluğu var.
Beş aylıkken kaşıkla beslenir olmuştu. Şimdi ısırılarak yenen katı gıdaları yiyor. Kaşığı reddediyor. Besinlerini ya ısırarak yiyor ya da biberonla içiyor.

Dokuz aylıkken emeklemeden yürüdü. On ayına yaklaşırken emeklemeye başladı. Kafasına göre takılıyor. Yarın ne yapar bilinmez. O yüzden bence bana değil, babasına benzedi.

Salı, Haziran 07, 2011

Erken Yürüyen Bebek

Jelibon yürümeye başladı. Aman nazar değmesin. Daha 9 aylık. Tu tu tu’lar da başladı. Siz de rica ediyorum nazarınızı değdirmeyiniz. Nazarınıza yazık. Değdiğine değmez.

Jelibon küçük bir herkül olur. Belki de azman demek daha doğru. Boyu da kilosu da %97’lik eğrinin üstünde. Adamı pusetinde görenler onu 1.5 yaşında sanıyor ve neden onu yürütmediğimizi soruyordu. Neyse, bundan sonra yürütürüz de gerekirse.

Jelibon iri ya. Böyle atletik tipli. Çok da hareketli. E, erken de yürüdü. Ben de sanıyordum ki kendisinde profesyonel sporcu kumaşı var. O kadar ki spor bursuyla ivy ligde üniversite okur. Aynı zamanda erken yürümek zekanın da göstergesidir de üstüne bir de Fulbright olsun Tübitak olsun hepsinden burslar alır, Harvard’a mı gitse, Yale’e mı diye ikilemlerde kalırız.

Çocuklarda yürüme konusunda biraz okuyunca anladım ki bunların hiçbiri yok elimizde. Her çocuk kendi hızında büyüyor, gelişiyor, aşamaları farklı farklı zamanlarda geçiyor. Erken yürümesiyle sadece risk alabilen bir bebeğimiz olduğunu düşünebilirmişiz. Bebeklerin çoğu aslında fiziksel olarak bu yaşta yürümeye müsait ama totoları yemiyor, denge kaybedip düşmekten korkuyormuş. Erken yürüyenler atılgan tipler. Düşmeyi düşünce düşünenler yani. İhtimalini dert etmeyenler.

Hatta halk arasında ‘erken yürüyen geç konuşur’ diye bir laf da var. Jelibon da hiiiç kelimelere hevesli değil. Onunla istediğin kadar konuş. Göz hizasında şarkılar söyle. Üç saniye bakarsa iyi. Dördüncü saniyesinde sıkılıyor, kendini yere atıp zıplatılmak falan istiyor.

Düella’ya dedim ki bizimki cesur yürek çıktı. Risk alan tonti. O da dedi ki, iyi işte. İş adamı kodaman patron olur, bize bakar.

Dedim risk bu. Her yöne gider. Bizimki sadece aksiyon olsun diye atılıyor. İşleri batırıp emekliliğimizde başımızı sokacağımız küçük sayfiye evimize de yerleşebilir. Sonra ben sigorta emeklisi maaşımdan üç lira biriktirmeye kasıp onun girişimlerine katkıda bulunucam diye ömrümün kışını da totom açıkta geçiririm.

Babasının kayalardan düştüğü, ormanlarda kaybolduğu, paraşütünün yırtıldığı, ıssız ülke sınırlarında soyulduğu, motosikletle taklalar attığı, epeyce ölüm tehlikesi atlattığı, binbeşyüz tane iş değiştirip birkaç girişimi de batırdığı düşünülürse Jelibon’un kime çektiği belli. Teknik olarak yüzde ellisi benden olmasına rağmen katrandan şeker yapamadık maalesef.

Pazartesi, Haziran 06, 2011

Yaramaz Bebek, Meşgul Ortam

Dün Elyanla Levo geldi bize. Yarım saat olmadan karı koca birbirlerine kaş göz yapmaya başladı. Hadi kalkıp gidelim, manasında. Haklılardı gitmek istemekte. Jelibon ortalıkta kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Elimden tutun, yürütün, uçtu uçtu yapın, zıplatın, topu atın, topu tutun, gezdirin, hoplatın istedi durdu. Arada acıktı. Kaşıkla yemeyi reddetti. Eliyle yesin diye patates haşlandı. Muzlar soyuldu. Onları bin kez yere attı. Bin kez yıkayıp eline geri verdik. Akabinde ortalık temizlendi. İstedikleri elbette cingarla ifade ediliyordu. Ha bire bir hareket, bir düşmesin bağırmasın stresi. Yordu ortamı. Düella da zaten bu yorulma ihtimali yüzünden sarmısaklı köftelere rağmen bize gelmedi.

Jelibon'la bağımızı kuvvetlendirici fiziksel kontak söz konusu değil. Kucağıma aldığımız saniye itiyor, tepiyor. Yere inmek, yürümek, kaçmak istiyor. Geçen gece uyandı bir ara bağırarak. Kalkıp kucağıma aldım. Başını omzuma dayadı. Mırıl mırıl yaptı. İnanılmazdı. Nadide bir an olduğundan adamı koymadım yatağına. Öyle tuttum dakikalarca. Öptüm. Kokladım doya doya.

Öğlen uykusuna yatmadğı için Jelibon gözünü ovdu durdu. Doktoru, sevmediği birisinin onu yatırmasını söyledi. O kişi de tahmin edebileceğiniz gibi ben oluyorum. Götürüp yatağına koydum. Bir saat boyunca bağırdı, uyumadı. O saatten sonra kaldırmak istemem. Bağırarak iş becerebileceğini sansın istemem. Ama annem ve Şövalye zorla odasına girip onu benden kurtarmaya çalışırken ben de yoruldum. Anneme göre çocuğu sinir hastası yapacaktım. Şövalye’ye göre psikopat. Oysa ben sadece kendi kendine uyusun, oynasın, yemek yiyebilsin istiyorum. Ona bağımsızlığını vermeye çalışıyorum. Elyan da zaten Anne Hafiyeler ve Şövalyeler yüzünden Türk çocuklarının asla uslu Batılı çocuklara benzemeyeceğini açık bir şekilde ifade etti.

Sonra Elyanlar akşama sinema sözü verip gittiler. Gidiş o gidiş. Biz de arkalarından bir daha bize hiç gelmeyeceklerini düşündük. Yani gelip ne yapsınlardı ki? Oturduk Jelibon. Kalktık Jelibon. Başka bir şeye odaklanılamadığından başka bir şey konuşulamadı. Elyan’ın çocuk konusundaki kuşkularını besledik sadece. Sosyal aktivitelerimiz de Şövalye'nin uçurtmalarına, müzelerine, festival ve sergilerine kaldı. Onun canına minnet tabii.   

Perşembe, Mayıs 26, 2011

Babasının Oğlu

Geçen yazıma yorum bırakan Adsız’dan çocuğumu anne bağımlısı yetiştirmemem üzerine bir yazı sipariş geldi madem yazıyorum:

Jelibon anne bağımlısı bir çocuk değil zaten. Teknik olarak bu pek mümkün de değil. Ne ben onu ‘yavruuum’ yapıp bağrıma basıyorum ne de uyurken ağlamasın diye değişik usullerle sallıyorum. Gerekirse uyumak için ağlıyor. Cicibebeli mamasını talep ediyor fakat aç kalmaktan bıkınca sebzesini yiyor. ‘Hayır, Jelibon!’ diye bağırıyorum. Put oluyor. Kabloya yaklaşmıyor.

Ben ne zaman bunları yapsam Şövalye ortalıktaysa yetişip bana küfür kıyamet dalıyor. Oğluşunu benden ‘kurtarıyor’. Allahtan işini değiştirdi, yeni işi de çok meşakkatli de işkolik olmak zorunda kaldığından evde fazla dolanmıyor. Yine de ortamdaysa Jelibon’un her isteğini yerine getirmek misyonundan pek ödün vermiyor.

Sonuç: bilinenin tam aksine, babasına düşkün bir oğlan.

Jelibon babasının sesini dahi duyduğunda elektrik çarpmış gibi hareket etmeye başlıyor. Bağırıp çağırarak sese ulaştırılmayı talep ediyor. Her ne pahasına olursa olsun babasının sesine doğru emekliyor ya da sürünüyor.

Geçen gün yorgun argın işten dönen Şövalye, akşam yemeğini kucak tepsisine koymuş, salonda yemek yemeye koyuldu. O ana kadar salondaki oyun alanında sakin sakin oynadığım Jelibon psikopata bağlanıp Şövalye’ye doğru emekledi. Şövalye’nin dibine gidip ayaklarına kapandı. Yeri yumruklaya yumruklaya ağlamaya başladı. İstiyordu ki Şövalye onunla oynasın. Onu yürütsün, zıplatsın.

Çok aç olan Şövalye ne yapacağını bilemedi. Yardım isteyen gözlerle bana baktı.
“Ben anlamam” dedim. “Sen yaptın bunu böyle. İlgilenmek de sana düşer ”

Komik bir ciddiyet takınıp baş parmağını tıpkı benim Jelibon’a yaptığım gibi salladı. “Hayır Jelibon” dedi. Üstüne de kahkaha attı.

Jelibon da çok anladı. Avazını artırdı. Şövalye Jelibon’u kucağına aldı.

Ama Jelibon’un derdi kucak değildi. Kanepenin bir ucuna bırakılmış kucak tepsisindeki yemeği mıncıklamak istiyordu. Şövalye kıyamadı, tam yemeğini Jelibon'a mıncıklatacaktı ki kaptım oğlanı elinden, yatak odasına götürdüm.

Koridor boyunca bağırdı ama önünde iki oyuncağı birbirine vurdum. Nay, dedim. Noy, dedim. Sustu.
Babası da yemeğini yedi.

Benim aslında iki çocuğum var diye size de söylemiş miydim?

Çarşamba, Aralık 22, 2010

Çocuk Mutluluk Getirir Mi?

Küçükken annemle gündüzleri gün gezmelerine, haftasonları da anne-babamın arkadaşı amca-teyzelere akşam gezmelerine giderdim. Küçük şehrin sosyalleşmesi bu kadardı. Evler ve düzenleri de birbirine çok benzerdi. Ben çocuk olarak gezmede yerimde duramayıp mütemadiyen mobilize olduğumdan oturmaya gittiğimiz evlerin her yanına girip çıkardım. Bir tek Ayşe Teyze’nin evinde bunu yapamazdım. Ondan hep korkar, çekinirdim. Onlardaysak bana gösterilen koltuk-kanepenin dışına çıkmamaya özen gösterirdim. Usluluğumun sebebi Ayşe Teyze'nin bir canavar olması değildi elbette. Onun çocuğu yoktu. Ondandı.

Annemler Ayşe Teyze’nin çocuğu yok diye ona kah acır kah üzülürdü. Çünkü o çocuksuz diye neşesizdi. Hep gergin ve sinirliydi. Çocuksuz diye çok titizdi. Çocuksuz diye çocuklardan nefret ederdi. Yani gerçek böyle değildi muhtemelen. Ayşe Teyze ve kocası daha 80’lerde bizim tatil anlayışımız düttürük yazlıklara gitmenin ötesine geçememişken yurtdışlarına giderlerdi. Evlerinde seyahatlerinden aldıkları değişik tabak, çanak, biblo, resimler olurdu. Ayşe Teyze hep bakımlı, hep hoş, hep zarifti. Pek de kibar ve samimi bir insandı ama ben Ayşe Teyze hakkında edilen laflar yüzünden nefret edildiğimi düşündüğüm o evde kılım kıpırdamadan oturur, ortamda yokmuşum gibi olmaya çabalardım.

Çocuksuzluk bu kadar kötüydüyse alın işte ben çocuğum olduğu günden beri mutsuzum. Daha doğrusu mutlu değilim. Öylesine bir şey’im. Daha daha doğrusu eskisinden daha paranoyak ve daha stresliyim. Hani o söyledikleri ve hep olacak dedikleri mutluluğun tavan yapması durumu, nirvana noktası, o his, ‘the baby bliss’ bana uğramadı.

Önce işin fiziksel zorluğu, hormonları, sonrasında da kısıtlanan sosyal hayatım yüzünden böyle oldu desek? Fiziksel zorluklar bana tomas pek. Hormonlar da gelip geçici. Sosyal hayatımda da bebek öncesi kuş mu konuyordu ki sanki, evde pinekliyorduk; şimdikinden pek de farklı değildi aslında.

Ee, o zaman?

Belki de fiziksel zorluklar ve sosyalleşmeler eskiden kendi tercihim doğrultusunda gelişirken şimdi zorunluluk ve kısıtlar dahilinde diye mutlu değilim. Tek istediğim Jelibon’un bir an önce üniversite yaşına gelip evden ayrılması. Ya da hatta üniversiteyi de bitirsin, bir işe girsin, aklı da başına gelmiş olsun. Ne bileyim 25 olsun. Ben o zamana neredeyse 60 olacağım ama kendi yaşlanma korkumdan geçtim. Bebekli hayatın faydası bu oldu şimdilik. Bir an önce 60 olabilirim. Hiç problem değil.

Bu laflar da çok cısss konular aslında. Konuştukça Şövalye kızıyor. Annem kızıyor. Bulmuş da bunuyormuşum. Böyle konuşursam Allah’ın gücüne gider, Jelibon’u benden alırmış. Yahu ben Jelibon’u kaybedeyim mi diyorum? Bu annelik bliss’ini sorguluyorum. Felsefi anlamda yani anne, bak, uff. Bebeğim olduğu için bir tatmin yaşıyorum. Jelibon’u da istiyorum ve seviyorum ama mutluluktan tavan yapmıyorum.

Gittikçe Sıdıkalaşıyorum. Anlatamıyorum. Aynı yerden bakamıyoruz. Memleket bile Kürt özerkliği kıvamına geldi. Dünyada cinsel tercihler, farklı ırklar, dinler, milletler kaynaştı ama bu çocukluluk mutsuzluğuna dokunulamadı hala diyordum ki bir telefon konuşmasıyla bu sulara sabunlara da dokunulduğunu öğrendim. Allah Dak’dan razı olsun. Liboş arkadaşım, çok okumuşum benim. Ona anlatıyordum böyle böyle diye. O da bunu gayet normal buldu. Bilimsel bilimsel yorumladı. Yapılan araştırmalara göre çocuğu olan insanların mutluluk seviyeleri düşüyormuş. Çocukları evden ayrılınca yeniden yükseliyormuş. Ay, dedim, susma konuş. Daha daha anlat. Çocuğu olanların hayat tatminleri yükseliyormuş ama gündelik hayat mutsuzlaşıyormuş diye devam etti. Evet evet, dedim. Ben de aynen böyle hissediyorum işte. Tatminkar bir paranoyak. Detaylarını da sonradan ben araştırdım. Çocuksuz evliler en mutlu insanlarmış. Eskiden acıdığımız Ayşe Teyze meğer bugünlerde özenilesi bir insanmış. Bilememişiz. Şöyle ki:

Harvard’da psikoloji profesörü Daniel Gilbert’ın araştırmasına göre ebeveynlerin çocuklarıyla ilgilenirkenki mutluluk seviyeleri ev işi yaparkenkiyle aynıymış. Aman da ne mutluluk! Çocukla ilgilenme aktivitesindeki mutluluk seviyesi spor yapmak, alışveriş yapmak, sosyalleşmektekinden çok daha az. Ha, bu demek değilmiş ki çocuklarla ilgilenirken arada kısacık gelip geçen keyifli, neşeli anlar olmasın. İşte genelde akılda kalan ve fotoğraflara yansıyan da o anlarmış.

Mutluluk evliliğin ilk yıllarında artar ve hatta bebek gelmeden önceki altı ay boyunca tavan yaparmış. O da bebeğin geldiği andan itibaren beraber günbatımında yol alacağınız hayaliyle ve şapti şapti bebek odasını sevimlilikle donatırken olsa gerek. İnsanlar çocuklarına harcadıkları zaman, emek ve paranın geri dönüşü olması gerektiği hissi yüzünden mutlu olduklarına ikna olurlarmış. Bir de bir ürüne ne kadar çok para harcarsanız o kadar iyisini alırsınız sanrısı çocuk için de geçerliymiş. Ona ne kadar çok emek, para, zaman harcarsanız o kadar çok mutlu olunacakmış gibiymiş. Mutluluk seviyesi çocuklar ergen olduklarında bir daha yeri öper, sonra onlar büyüyüp evden ayrıldıklarında yeniden başlangıç seviyesine gelirmiş.

University of Nottingham’dan Richard Tunney ise evrimsel anlamda ürememiz gerektiğini, dolayısıyla çocuk sahibi olmanın bizi –yine evrimsel anlamda- mutsuz etmemesi gerektiğini söylüyor. Haklı gibi duruyor. Ona göre çocukluluk değil de çocuklu olmaya müsait olmayan modern toplum şartları bizi mutsuz ediyor. Kadının ‘erkek gibi’ yetişmesi, sosyal hayatta aktif olması, anne olmasıyla kariyerinin yara alması, çekirdek aileyle beraber ortaya çıkan bakıcı/kreş sorunları, çocuğun özellikle de eğitimi için su gibi harcanan paraların aile bütçesini sarsması gibi şeylermiş aslında bizi mutsuz eden.

Olabilir de şartlar zırtken mutsuz, pırtken mutlu oluyorsam da tuhaf değil mi? The baby bliss sanki şartlardan bağımsız bir şeydi.
Okuyup kendiniz karar verin:

Perşembe, Aralık 09, 2010

Yenidoğanla Yaşamak

Jelibon doğalı 27 gün olmuştu. Mahfolmuşluğumu gören Düella beni dışarı çıkardı. Doğumdan sonra ilk kez dışarı çıkıyordum sanırım. Sıklıkla gittiğimiz bir kafeye oturduk. Hala yazdı. Hala havalar güzeldi. Herşey aynıydı, herşey eskisi gibiydi sanki. Ben yokken hayat gayet güzel akmıştı.

Ne var ki dışardaki o iki saat tatlı tatlı geçemedi. Annemle evde yaşadığım yüksek gerilimden ve uykusuzluktan kafam patlayacak gibiydi. Düella her zamanki gibi planlı programlı olursam üstesinden gelebileceğimi söylüyordu. Onu dinliyordum ama öyle kalemi kağıdı çıkarıp stratejik olma zamanı değildi. Hiçbir hesap eve uymuyordu. Zaten sağlıklı da düşünemiyordum.

Ne yapsam olmuyordu. Jelibon çığlıklar atarak ağlıyor, belli ki acı çekiyor, annem her şeyi biliyor ama nedense hapını içince hep uyuyor ve uyanık kaldığında da hep Halise’yle kavga ediyordu. Sanki evimizde olma amacını unutmuştu. Gitmesine karar vermiştik ikinci kez. Jelibon eve geldiği gün gitmiş, tekrar gelmişti. Gitmesini nasıl söyleyeceğimizi de bilemiyorduk. Zaten herşeye alınıp bozulup küsüyordu. Bunca derdimin içinde onu yaralamadan kotarmakla uğraştığıma da inanamıyordum. Evde bin kişi oluyordu bazen ama hiçbirinin zerre faydası olmuyordu.

Bize pek hayrı olmasa da bir yanım annemin gitmesini istemiyordu. Evde Jelibon’la yalnız kalmak istemiyordum. Jelibon’dan korkuyordum. Her an ağlamaktan katılıp ölecek diye. Elimden düşüreceğim diye. Sanki metreküplerce kaka yapacak ve temizleyemeyeceğim diye. Çok çıldırır da beni de çıldırtırsa kimselere zarar gelmeden birine teslim edebileyim diye.

Ağlıyordum. Çaresizlikten ağlıyordum. Düella da dayanamayıp benle ağlıyordu. O akşam üstü çamların altında ağlaştık yarım saat. Eski hayatımdan neleri özlediğimi soruyordu. Makale okumak, TV seyretmek, sohbet etmek falan gibi salak şeyler söylüyordum ama bunları söylemek durumu basitleştiriyordu. Ben aslında Jelibon’u düşünmemeyi istiyordum. Adamın varlığı beni anksiyeteden gebertiyordu. O kafedeki ağlama dakikalarında bile aslında evde olmam gerektiğini düşünüyor, iyice huzursuzlanıyordum. Gözüm hep telefonumdaydı.

Düella bir yandan ağlıyor bir yandan bana kızıyordu.
"Aaah, ah, neden çocuk yaptın? Sen kim, çocuk kim? Üstesinden gelebileceğini sandın. Duygusuzluğuna güvendin ama bak sorumluluk bilincine yenildin", diyordu.

Çarşamba, Aralık 08, 2010

11 Eylül

Yeni bakıcımız Hayriye Hanım tatlı bir rüzgar gibi içimi serinleterek hayatımıza girdi. Daha geldiği gün, içimden göçen kuşlar yuvaya döndüler. Üstelik bütün bunlar bir gün içinde oluverdi. Bir gün içinde Jelibon da büyüdü. Gece boyunca az uyanır oldu. Gaz sancıları azaldı. Gülümsemeye başladı. Sakinleşti. Her fırsatta maaşallah demem öğütlendiğinden otomatiğe bağladım, demek zorundayım: Maaşallah.

Acılarım azaldı ya, zaten ta başından beri ‘tatilde’ olduğumu iddia eden Şövalye bütün gün bir şey yapmadığımı, çocuğuma bakmadığımı ve kötü bir anne olduğumu tepeme kakmaya başladı. Akşam yediği yemeği ben yapmadıysam söylendi. Oysa ben ona zaten hiç yemek yapmazdım. İşyerimden biri arayıp işle ilgili bir şey sorduğunda telefonda geçirdiğim on dakikaya söylendi. Oysa ben zaten işimden kopamayan bir insandım. Gün içinde alışverişe çıktıysam söylendi. Oysa artık dışarda pek yemek yemediğimizden alışverişlerin hepsi hızla eksilen gıda ve temizlik malzemelerini yerine koymak içindi. Spor yaptıysam söylendi. Zira bahsi geçen bu vakitlerde çocuğumla değil, kendimle ilgilenmiş oluyordum. Bu da kötü annelikle eşdeğerdi.

Hiç tartışmıyorum. Evet, ben kötü bir anneyim, diyorum. Çocuğuma da bakmıyorum ve bakmıycam da. Bak, tekrar edeyim istersen. Bak-mıy-caaam.

Çocuğa bakmak ne demek Allah aşkına, birisi bana açıklasın. Gugıllarca bu soruya cevaplar aradım ve nihayetinde şu sonuca vardım: Bebeğin kanaması, ağır yanığı ya da uzun süre açıkta kalmış totosu yoksa iyi bir anneydim.

Evet, Hayriye Hanım bayağı bir yükümü hafifletti. İnkar yok. Ama Jelibon’a dair herşey gözümün önünde gerçekleşiyor ve bu esnada ben de ayaklarımı uzatıp seyretmiyorum. Bebek tayfasının başında on kişi dursa onunun da vaktini alır. Vakit süngeri gibiler. Mamasını içmesi yarım saat adamın. Günde 7 kezden 3.5 saat ediyor. Bir de bebeği beslerken güya bağ kurarmışsın. Bu işkence bitsin diye bekleşirken ancak ayağımı yere tıp tıp vurup dururken parkelerle ayağım bir bağ kuruyor. Gazını çıkarması, temizliği, oynaması, parka çıkarılması derken hooop akşam oluveriyor. O kadar yoruluyorum ki ayaklarım, sırtım, belim devamlı ağrıyor.

Adamı evin dibindeki parka çıkarmak bile dert. Kat kat giydir, pusetini çıkar, yanına emzik al, sıcak su al, mama al, ağız bezi al, emzik silme mendili al. Islak mendil al. Evde giydirince paltosunu, montunu adam bas bas bağırıyor. Sıcak basıyor sanırım. Anası kılıklı. Sevmiyor sıcağı, kat kat kumaşı. Kapı önünde bir gürültü kıyamet iki ayağım bir pabuca giriyor çabucacık dışarı çıkalım diye. O aceleyle illa evde bir şey unutuyorum. Ya telefonumu ya beresini.

Sabahları kapının önüne gazetemizi bırakıyor kapıcı. Katı bozulmadan kalıyor. Ertesi gün atıyoruz. Her Cuma The Economist’im geliyor. Her hafta en az 20 makalesini mutlaka okuduğum dergiye dokunmayalı aylar oldu. Sıra sıra dizdim. Vakit bulunca güya topluca okuyacağım. Jelibon evden ayrılacak yaşa gelince heralde artık.

Yazılı basın kadar görselinden de haberim yok. TV olayımız Hayriye Hanım’ın sabahları yarım yamalak dinlediği (izlediği değil bakın, dinlediği) Doktorum programından ibaret. Dünyadan bihaberim. Wikileaks falan olmuş. Şövalye bahsediyordu yemek yerken. "Wikileaks’i duydun mu?", diyor adam, entelektüel bildiği karısıyla olayın dünyadaki etkisini tartışmak umuduyla. Bense Vicky Leeks diye birinden bahsediyor sanıyorum. "Yok", diyorum. "O kim?" "Ohoo", diyor Şövalye. "Siyasetin 11 Eylül’ü oldu. Haberin yok".

Benim hayatımın 11 Eylül’ü olmuş be adam. Matem tarafını çıkarırsak teşbihin, 11 Eylül kadar yer yerinden oynadı hayatımda. Hala da oynuyor. Hayatımın ortasına Jelibon düştü. Artık hiçbir şey eskisi gibi değil.

Pazartesi, Aralık 06, 2010

İlk Altı Ay Sadece Zehir Zıkkım


İyi bir anne olucam fikri ve hedefiyle yaşamadım ben. Annemin babamın uyuz olduğum yanları vardı. Kendi çocuğuma böyle yapmıycam diye kendi kendime sözler vermişliğim vardır en çok. O kadar. Ama iyi anne olmak ne demekti, çabucacık anladım. 

Ne kadar acı çekiyorsanız ve çocukla ve onunla alakalı olmayan şeylerle ne kadar az ilgileniyorsanız o kadar iyi annesinizdir. Kendinizi bitirdikçe anneliğiniz dolar. Ergenlikten sonraki ikinci kimlik bunalımına hoş gelirsiniz. Bunalımınızı gönül rahatlığıyla yaşama şansınız da olmaz. Mecburen annelik kimliğine ve onun ifade ettiği şeye sarılıp, tercihiniz kişisel ya da cemaatsel ne fark eder, hiçbiri değilse dahi mahalle baskısı kontenjanından anneliği takınırsınız.

İyi annelik için gerekli şartlar hamileyken başlar. İdeal kiloyu alırsanız ilk aferini alırsınız. Sonra normal doğurmakla, emzirmekle ve işinizden aldığınız iznin süresinin uzunluğuyla anneliğinizin boy ölçüsü alınmaya devam edilir. En sonunda işinizi bırakırsanız ve yardımcı da tutmayıp bebeğinize bizzat kendiniz bakarsanız size taç da takarlar. Ben emzirmek kısmına kadar acaip iyi gittim. Orada mıçtım. Oradan beridir ve ancak onun sayesinde belki de annelik konusundaki genel geçer fikir ve tavırlara isyan bayrağı açtım.

Jelibon'u sadece kendi sütümle besleyebilmek için her şeyi denedim. Sekiz saat nonstop emzirme maratonunu da, saat başı sanayi tipi aletlerle pompalamayı da. Marul yedim, malt içtim, tahin helvaları, rezeneler, kim ne dediyse yedim içtim. Uzmanlar işin aslı kalorili yiyeceklerde değil, bol su içmekte diyordu demesine aslında ama suçluluk duygusuyla günde altı litre suyun üstüne balları börekleri de zorla yedim. Hamileyken almadığım kiloları emzirirken aldım. Buna rağmen en iyi günümde günde 120 ml sütüm çıktı. Onu da 10 milim 10 milim biriktirerek elde ettim. Direk emzirmek bu kıtlıkta çözüm olamıyordu zira bebek ne kadar yedi içti bilinemiyordu. Ağlamasının açlıktan mı gazdan mı olduğunu kestiremiyordum. Bir keresinde sağdığım şişeye elim çarptı ve 100 mililitre süt yere döküldü. O süte bakıp yarım saat ağladım. Sanırsınız yerdeki çay bardağı dolusu süt değil de yanlışlıkla tuzla buz ettiğim Kaşıkçı elmasıydı. Jelibon içtiği anne sütünü kustuğunda da ağlıyordum. Anne sütü içtiği zaman adamı bir saat dik tutuyordum. Ona rağmen kustuğu oluyordu. O zaman mahfoluyordum.

Benim gibi obsesyona bağlayanların abartı önemle üzerine düşüp de beceremediği bir şey olduğunda eşin dostun ne dediği çok da mühim değildir. Ancak kendi kendimi sakinleştirmem ve akla davet etmem gerekir. Neyse, buhran bunalım, hırs mırs derken iki buçuk ay sonunda o davete uydum. Sütü kestim. Ne şiştim ne sızdırdım ne de acı çektim. Zaten nadide sütüm kendi kendine yok oldu.

Emzirmek, iyi annelik rozeti gibiydi ama. Bütün emzirme polisleri rozetin nerde diye soruyordu adama. Rozetiniz yoksa, uzun uzun açıklamanız gerekir yokluğunu. Sütüm yoktu da çocuğu beslemiyordu da falan da filan. Sokaktaki dede bile sorar bunu size. Mağazadaki tezgahtar da.

“Anne sütü içiyor, di mi?” diye dikiliverirler karşınıza.
“Hayır, mama içiyor” derken oradan koşar adım uzaklaşasınız gelir ama  ‘aa, neden’ler, ‘yazık’larla soruların ardı arkası kesilmez.

Evet, yazık. Benim çocuğum benim yüzümden daha düşük IQ’lu, daha kısa boylu ve daha hastalıklı bir çocuk olacak. Ama bundan sana ne? Elalemin çocuğunun beslenmesini bu kadar takıyorsanız Çocuk Esirgeme olsun UNICEF olsun çocuklara hayrı dokunan organizasyonlara gıda yardımında bulunsanıza, gibi cinnet cevaplar da verdiğim oldu. Anlayış yapmaya çalıştığım da.

Anlayışı da insanların denyoluğuna vererek yaptım. Sanırım ‘anne sütü içiyor, di mi?’ sorusu anneyle diyalog başlatmak adına bir açılış cümlesi olarak kullanılıyor. Hani pusetinde size doğru gelen sevimli bebeğe önce 'ay ne tatlı', sonra 'maaşallah' dersiniz. Yürüyüp gitmez de biraz daha bebekle takılırsanız üçüncü cümleniz bebeğin besinleri üzerine kuruluverir sanki. -Nasılsınız, iyi misiniz? -İyiyim, sağolun. Siz nasılsınız? -Ben de iyiyim, teşekkürler. Çocuklar nasıl? -Onlar da iyi, sağolun. Sizinkiler nasıl? -İyiler, ellerinizden öperler..gibi. Kalıp kalıp diyaloglara bir örnek olabilir işte anne sütü içme sorusu.  

Devletlerin sağlık politikaları ilk altı ay sadece anne sütü der belki ama okuduğum tıbbi araştırma makaleleri anne sütü ile mama arasındaki fark adına çıkara çıkara mama çocuğunda kulak enfeksiyonu, ishal ve diyabet olasılığının daha yüksekliğini çıkarmış. İshali saymıyorum. Zira mamanın suyunun ve biberonun steril olmamama ihtimali yüzünden var ishal o listede. Bizim sterilizatörümüz de var, içme suyumuz da hem temiz hem de kaynatılarak kullanılıyor. Diyabet zaten bütün sülalemde var. Sütte de mamada da o ihtimalin değişeceğini sanmıyorum. Mamadan neyi kast ettikleri de mühim. Pirinç unu ya da nişasta dayamıyoruz ki elemana ağır karbonhidrattan diyabete evrilsin. Her bir vitamin minerali ölçülüp biçilmiş, içinde uzun zincirli yağ asitleri bile olan şeylerden içiyor adam. Zaten Jelibon genlerini yaşarsa 45 sene sonra Tip 2 diyabet olabilir. Tıbbın da 45 yıl sonra diyabete çare bulacağını sanıyorum. Geriye kulak enfeksiyonu kalıyor. Birkaç günde geçecek ufak çaplı bir sağlık sorunu ihtimali midir herkesi emzirme konusunda bu kadar faşizan yapan? Alkollü araba kullanmak olsun, sigara içmek olsun, bunlar mamadan daha riskli hareketler değil mi? Bunları sorsanız ya milleti yoldan çevirip?

Az biraz konuyu bilenler açıklamama rağmen anne sütünün emzirdikçe geldiğini, emzirmeye devam etmemi de tembihliyor. Bu bilgi emzirmeye başlangıç bilgisi. O kadarını çocuklar bile biliyor ama tamam, diyorum. Sağolun. Daha da ileri gidip 'Herkesin sütü gelir. Gelmese insanlar mağarada yaşarlarken ne oluyordu?’ şeklindeki güdük ispatlarıyla benim yeterince çabalamadığımı ima edenler de oldu.

Ben söyleyeyim ne olduğunu. Eski çağlarda yirmi tane doğurup onunu onbeşini kaybediyorlardı heralde. İnsanoğlu hayvanları evcilleştirdiğinde onların sütleri sayesinde bebek ölümlerini azalttı. Hem süt anne kavramı da haybeden ortaya çıkmadı heralde. Anne memesini taklit eden plastik emziklerle biberonun icadı ve hijyenin artmasıyla süt annelik de önemini yitirdi. Böylece bebek ölümleri de ciddi oranlarda azaldı. Modern zamanlarda 33 yaşında zar zor doğurduğum bir tanecik çocuğu da yetersiz beslenmeye kurban etmemi beklemiyorsunuz heralde.

Cuma, Ekim 08, 2010

Sütüm Yok

Doğumun ertesi gününde de sütüm yoktu. Doğumdan sonra totomun üstüne oturamaz, hormonlarım yüzünden devamlı terlerken, uykusuz ve yorgunken, eş dost hastaneye akın ederken sütsüzlük yüzünden ağlayan çocuğa içimin parçalandığı yetmiyormuş gibi tuttuk bir de onu sünnet ettirdik. Kanlı et parçasını da eşantiyon olarak yollamamışlar mı? Dakikalarca ağladım canı yanmış mıdır, diye.

Bir kere ben sünnet ettirme konusunda çok emin değildim. Yani bu vücut onun, kendisi karar versin onunla ne yapacağına, diye liberal demokrat bir anne olarak düşündüm. Bir de zaten tıp dünyası sünnetin ne kadar sağlıklı olduğu konusuna yeniden şüpheyle yaklaşmaya başlamışken fena olmazdı. Ama çocuk arkadaşları arasında rencide olur, eşin dostun baskısına dayanamaz yaptırırsın, bu sefer aklı erer de travma olur, bir günlük bebekken pek de hissetmezmiş dediler, kanıma girdiler. Çocuğum baygın baygın dönmüştü sünnet operasyonundan. Meme verdim biraz huzur bulsun diye ama faydasızdı.

Açlıktan artık avaz avaz bağırdığında bebek hemşirelerinden yardım istedim. Geldi biri. Çocuğu kucağına aldı. Tulumunu düzeltti. Tekrar mememe koydu. Emzir, dedi. Emzirirsen sütün gelir.

Sekiz saattir emziriyorum dedim. Bak, damlası yok. Mememde de ağlıyor çocuk.
Mama vermemiz gerekir o zaman, dedi.
Verin, dedim
Doktora sormalıyız, dedi.
Sorun, dedim.

Bir türlü soramadılar ya da doktor izin vermedi, bilemiyorum ama Jelibon’la artık yorgun düşüp beraber uyumuşuz aynı yatakta. Ya üstüne yatsaydım çocuğun?

Hastaneden çıkışımıza kadar mama konusu havada kaldı. Doktor verebilirsiniz, dedi de rahatladık. Bu iri bir bebek, dedi. Çok da talepkar. Yanlış da durmuyor memede. Sütün gelir birkaç güne. O zamana kadar mama verebilirsiniz, dedi.

Gönül rahatlığıyla şu çocuğu kucaklayamamış, mırıl mırıl uyutamamıştım. Eve döndüğümüzde de psikopatça emzirdim. Saat başı hastane tipi en baba pompalarla dakikalarca pompaladım. İki hafta boyunca bunu yaptım. İlk günler bir damla dahi çıkmayan süt ikinci hafta biberonun dibini ıslatacak kadar geliyordu. O da çok azdı.

Devlet sağlık ocaklarını annelerin peşine salmış. Doğumda topladıkları topuk kanlarını tahlil ettirtiyor, ne güzel, ne faydalı. Ama 'ilk altı ay sadece anne sütü vermelisiniz' konulu hemşire ezberleri ve ısrarları sayesinde Jelibon’a her mama verişimde bana zehir veriyormuşum gibi hissettirdiler. Zaten annelik suçlulukla karışık yetersizlik hissinden ibaret bir şey. Sütüm yok diye iyice doldurun beni. Aferim.

Gel zaman git zaman isyan etmeye başladım. Gözüm iyice açıldı. Birileri kadınların üstüne oynuyor. Ez, boz, uğraştır, kötü hissettir onları diye. Bu kadar fiziksel çilenin üstüne bir de pişman olsunlar, diye.

Konu hakkında okumadığım makale, bilimsel araştırma da kalmadı. Uykusuzluğumun arasında bunu da yapabildim. Takmıştım bir kere. Gerekirse bu memeler parçalanacaktı da öyle rahatlayacaktım.

Mama alanlar ile anne sütü içen bebekler arasında yapılan karşılaştırmalar hep anne sütünden yana çıkarken annenin eğitim durumu, ailenin sosyo-ekonomik durumu gibi faktörler de katıldığında ikisi arasında fark kalmıyordu. Sağdan soldan zamanında anne sütü emmemiş arkadaşlarım çıkınca içim biraz daha rahatliyordu. Düella da Esincan da mahallenin ineklerinden beslenmişler. Gayet de kocakafalar. Bir başka tanıdık amcamızı –ki meşhur ve de yaşını başını turp gibi almış bir doktordur kendisi- köylük yerde doğumda annesini kaybedince inek sütüne koyunun iç yağını katıp içirmişler.

Ama sonra acaba bu hikayeler ‘sigara içmesine rağmen yüz yaşına kadar yaşadı’ gibi istisnalar mı diye düşünüyordum. Jelibon hayata boş memelerim yüzünden 1-0 mağlup mu başlıyordu?

 

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

Bebek İçin Alışveriş

Bebek alışverişini de oflaya puflaya tamamlama peşindeyiz. Birçok şeyi Yeğen Şövalye’den devraldığımız için aslında sarf malzemelerinden, kişiye özel şeylerden başka bir şeye ihtiyacımız yok. Ama bazen o kişiye özel şeyler günlerce insanı dükkan dükkan sürükleyebiliyor.

Mesela düdürükten bir emzirme sütyeni. Hepsi ful destekleyiciymiş de efendim. O yüzden ta boğazına kadar kapalı. Yakası bağrı açık bir şey giymek mümkün değil. Askıları desen 10’ar santim kalınlığında. Bir de çirkinler. Bildiğin çirkin. Hem çok penye hem çok çirkin. Az biraz hadi belki olur dediklerimin de bedeni yok. Bütün var olan bedenler dev bedenler. G cup gördüm geçen gün. İnanamayıp açıp baktım. Hala şokundan kurtulamadım. JJ bile varmışmış. Oysa erkek geyiklerinde bile DD’nin üstünü duymamıştım ben.

Cadde’deki Mothercare’de giyinme kabinleri bebek bakım odasının içinde. Orada sütyenleri denerken birkaç kadın da bebeklerini emziriyorlardı. O yumurcakların emerken çıkardıkları sesler çok komikti. Sanki çölden taze kurtulmuşlar da kafalarına damacanayla su dikmişler de 30 saniye içinde içtiler içtiler yoksa günlerce yine su yok gibi bir durum vardı. Ama annelerin seslerini beğenmedim.

Fiks soru bebeğin kaç aylık olduğu. “Bizimki daha aylık bile diil. 20 günlük” dedi annenin biri. Öbürü ‘aaa’ dedi, kınar tonda. 20 günlük anne, bebeklerin bağışıklık sistemi güçlenmesi açısından erkenden sokağa çıkarılmasını savundu. Ama savunma derken analitik falan değil. Karşısındakine uyuz oldu. Duygularıyla cevap verdi. Sözlerle itiştiler. Sonra sıra birbirlerinin kullandıkları bebek arabalarına geldi. Biz üç tekerlekliden memnunuz. Yok biz değiliz. Ama bizim orda kaldırım çok da yok da. 20 günlükken dışarı bebeğini dışarı çıkardığı için kötü anne olduğunun ima edildiği annenin intikam dolu ‘siz de yanlış bebek arabası seçmişsiniz’ karşı imalarından geçilmedi ortalık.

Ya ben yarın bir gün bu bebek odalarında otursam duvara doğru döner otururum heralde. Bendeki yabanilik zaten had safhada. Tanımadığım insanlarla small talk yapmayı da beceremem. Anneliği meslek edinmiş tiplere de uyuzum. Herhangi bir şeyi meslek edinmiş ve aklını fikrini bana ben sormadan iletmeye kalkışan tiplere uyuzum. Kaldı ki ben de bayılırım akıl fikir vermeye ama bebek/çocuk yetiştirmek o kadar değişken, o kadar kişisel bir şey ki, bu konuda atıp tutmak mesnetsizlik olur.

Çocuk büyütmek ne derece kişiselse doğmamış bebeğin huyu suyu ve bünyesini bilmemekten dolayı bebek alışverişi de o derece mesnetsiz. Bir kere daha anne olmadan anladım ki bebek milletinin neyi seveceği, neye ne tepki vereceği belli değil. Bin değişik yerden bebek alışveriş listesi geldi bana. Yardımcı olmak isteyen iyi niyetli insanlar, ne güzel. Listenin yanına her ürüne dair yorumlarını da yazmışlar. Ben daha birbiriyle çelişmeyen liste görmedim. Kimi zırt emziğine mutlaka derken öbürü asla diyor. Kimi ev tipi titreşimli ana kucağına övgüler dizerken kimi ana kucağı çok fena en iyisi salıncak diyor. O yüzden ben de diyorum ki biz bir şey almayalım. Kızılderililer gibi bebek doğunca huyuna suyuna göre bir isim verelim, eşyalarını da ona göre alalım.