ikinci çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ikinci çocuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Çarşamba, Şubat 13, 2013

Cadıların Saati

İki çocuklu hayat zor. Şimdiye kadar bununla ilgili çok şey söylenmiştir. Bir de ben uzun tekrar etmeyeyim. Kısa tekrar edeyim: İkinci çocukta insanın genişlediği ve her ağlamayı, kusmayı bir drama çevirmemeyi öğrendiği doğru. Bir çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk lafı da bayağı bir doğru.

Bizim durumumuzda, iki çocuğun aniden ‘çok’ olmasının sebebi birinci çocuğun etkisini aniden üç çocuk etkisine çekmesi. Gerçek hava sıcaklığı ile hissedilen sıcaklığın farklı olması gibi, baksan Jelibon bir tane çocuk ama üç çocuğa bedel bir hissi var. Görünüşte Planters’I kıskanmıyor gibi. Yani kıskançlık diyince bizim aklımıza kardeşlerin birbirine kötü şeyler yapması geliyor belki de. Öyle bir şey –en azından henüz- çok şükür yok. Ama Jelibon haftaiçi öğlene kadar yuvaya gitmesine ragmen sahnesi çoğaldı adamın. Bir kere her şeyi istiyor. İstediği önüne geldiğinde onu istememiş olduğunu iddia edip başka bir şey istiyor. Tuvalete gitmek istemiyor ama bez takmak da istemiyor. Sıklıkla ortalığa çiş yapıyor. Yuvaya başlayan her çocuk gibi sık sık hastalanıyor. Sonra da hastalıkları bebeğe taşıyor.

Planters, Jelibon’un yuvadan getirdiği virüsler sayesinde hep hırıltılı nefes alıyor. Burnu hep fırk fırk. Buna ragmen kuzu bir bebek. Pek sesi çıkmıyor ama akşam saatlerinde kolik denen garip, tanımsız sancı sebebiyle bağırmaya başlıyor. İki saat kadar ikna edilemez biçimde o bağırırken Jelibon iyice ele avuca sığmamaya başlıyor. Sahnesi üç katına çıkıyor. Yorulmuyor. Amerikalıların ‘witching hour’ dedikleri bu akşam 6-8 arasının adını ben de ‘cadıların saati’ koydum. Bütün kötü ruhların ortalığa döküldüğü saat. Cadı da ben oluyorum. Bağıran, tehdit eden. Saçları dağınık, üstü başı pejmürde. Ama cadı dediğinin bir sopası, bir iksiri falan olur. Bende onlar da yok. Kendim çalıp kendim oynuyorum. Beni kaale alan yok. Kulağım kapıda. Şövalye gelse de Jelibon’u başımdan alsa diye bekliyorum. Şövalye de evdeki bu kaostan kaçıyor zahir. İşleri bahane edip eve gelmek bilmiyor.

Bu saatlerin üstesinden kazasız belasız gelmek için neler yapılabilir diye –tabii ki yine- araştırma yaptım. Buna göre:

1. Akşam yemeği için birinden yardım alın, deniyor.
Akşam yemeği hazırlamak ne demek ki? Bizim akşam yemeği yediğimiz yok zaten. Ayak üstü kurabiye, bisküvi yiyorum. Şövalye eve geç geliyor. Gelse de sebze yemez. Ben et yemem. Jelibon hiçbirini yemez. O yüzden yemek olayını salladık bitti.

2. Sakin bir müzik çalın, deniyor.
Oldu. Çaldığım her müzik Jelibon tarafından susturuluyor ve ipad’den Gangnam Style ile değiştiriliyor. Günde 57 kez Gangnam Style dinlemezsek rahat etmiyoruz. Dinlemek neyse. Bu şarkıyla dans ediyor ve ben de dans etmeden rahat etmiyor.

3. Çocuğunuza kesintisiz ilgi gösterebilmek için yemeğini yardımcınız yedirsin, deniyor.
Jelibon yemek falan yemiyor valla. Günde bir kutu süt, bir kruvasan ya da süt dilimiyle yaşıyor. Ona yemek yedirebilen kafaya trilyonluk ödül koyucam.

4. Eve erken gelen ebeveyn çocukla oynarken diğeri yemek yapsın, deniyor.
Şövalye eve geceyarısı, çocuklar çoktan uyumuşken geliyor. Yemek de zaten yapmıyoruz, demiştim.

5. Çocuklar sussun diye ‘tıp’ oynayın, deniyor.
Böylece hem evde huzur olurken hem de eğlenceli bir oyun oynarmışız. Bu heralde daha büyük çocuklar için geçerli. Jelibon asla susmuyor. Planters da kolikli bebe. Tıp oynayamaz.

6. Ailece romantik yapın, deniyor.
Mum ışığında yemek yiyeymişiz. Jelibon mumları illa söndürür. Onun için mum demek ‘iyi ki doğdun’ demek. Onun ha bire söndürdüğü, benim de ha bire yakıp durduğum bir deli aktiviteden başka bir şey çıkmaz bundan.

Bir kere daha anladım ki kitaplar yalancıymış. Bu işin çözüm yolu da sabırla zamanın geçmesini beklemekmiş.
 

Perşembe, Aralık 13, 2012

İkinci Doğum

İkinci doğumlar kolay olur derlerdi. Kolay olmuş olabilir ama çektiğim acıları kıyaslayınca bu seferki çok daha zordu. Belki de çok daha kolay geçeceğini beklediğim için psikolojik olarak hazır değildim ama yoo, yoo. Doğum olayı manyak bir şey. Hele de anestezi almıyorsanız.

1 Aralık sabaha karşı 5 gibi nişanla beraber sancılarım başladı ama çok hafifti. 8’e kadar evde bekledim. Hala çok hafifti. İkinci doğumunda az biraz sancıyla açılıverip epidural almaya fırsat bulamayan arkadaşımın hikayesi yüzünden yine de hastaneye gittik. NST’ye bağladıkları anda sancılar da iyice azaldı. Kesin bizi eve yollarlar diyordum ki 5 cm açılmışım bile. Epiduralinizi takalım, dediler. Jelibon’da 5 cm açılıncaya ve epiduralimi alıncaya kadar 12 saat acı çektiğim için bu sefer ne kadar kolay oldu bu iş diye göbek atıyordum.

Epidurali verdiler ama yalan bir şeydi. Sancıları yine de hissediyordum. Test dozu bu dediler. Doktorunuz söyleyince tam dozu vereceğiz. Doktorum da bekleyin ki gelsin. Yok muayenede, yok yemekte, yok size daha erken derken geldi ve bana epidural için gecikmiş olabileceğimizi söyledi!!!

Sırf epidurali kaçırmamak için hastaneye erken gelip hastanede yata yata epidurali kaçırmak ne demekti? Doktorun yakasına yapıştım. EPİDURAL İSTİYORUMMM, diye haykırdım. O da yaptı güya bir şey ama ya beni kandırdı ya da anestezim tutmadı. Her ne olduysa oldu ben bağıra çağıra, tüm hastaneyi inlete inlete doğuma gittim.

Epiduralim var sanıyordum. Yoktu. Ikınırken sancılar gidermişti. O da yoktu. Sancıdan ıkınamıyordum bile. Ikınmak istiyordum ama acıdan yapamıyordum.

Bebek küçük demişlerdi. 4 kiloluk çocuk doğurmuş bir kadın olarak bu ufaklığı fırlatıp çıkaracaktım. Ama takıldı. Orada takıldı. Omzu takıldı. Çıkarın, çıkarın, diye bağırıyordum. Bir şekilde çıktığında bebeğin 4150 gram olduğunu öğrendik. Bütün bu süreç aslında yarım saat sürmüştü ama insan acı çekince yarım saat yarım asır gibi geliyordu.

Bebek doğduğunda sağlıklı olacağına dair inancım yoktu ama çok şükür iyiydi. O dakikadan sonra rahatlama geleceğine bilakis acıyı daha da çok hissediyordum. Bir dünya iğne yaptılar ama bana mısın demedi. Kesilip dikildiğimi, bütün dikişleri tek tek hissettim. Doğumhaneden çıktığımda sanki savaştan çıkmış gibiydim ve haftalarca hasta yatacağımı, bir daha hiç iyileşemeyeceğimi sanıyordum. Öyle olmadı tabii. Totom acısa da hemen ayağa kalkabildim. Ertesi gün hava o kadar güzeldi ki yürüyüş bile yapmak istedim. Hatta faturamızda hata yapan hastane muhasebesiyle kavga edemeyip milyarlık fazlalığı ödemeye yeltenen Şövalye’yi ekarte edip kavgaya bile gittim. Işi hallettim. Hey Allahım dedim, Şövalye’ye. Ölü halim bile senden daha çok iş bitiriyor.

Perşembe, Kasım 29, 2012

Günü Geçen Bebek

Yine bir doktor kontrolünden çıktım. Doktor yine aynı şeyleri söyledi. Sanki Groundhog Day gibi. Hep aynı şeyleri duyuyorum. Suyum azalmamış, plazentam eskimemiş. 41. haftanın içinden selami var Planters’ın. Suni sancıya başvurmadan evvel bir hafta daha bekleyebilecekmişiz. Doğum yaptığımı ama onlara haber vermediğimi sanan bir dünya insan her gün telefon ediyor. Aynı açıklamaları onlara da yapıyorum.


Düella’nın konuya dair yorumuna inanır oldum. 3 kilo doğacak bebek 3.5 kiloya dayandı bu gecikme sayesinde. Amacı tombiş olmaktı, benim müdahalelerim yüzünden kilo alamadı, mecburen içerde takılıyor.

Günlerdir saatlerce yürüyorum. Belki çıkmasını sağlarım diye. Dolunay geçti, ay tutulmaları geçti, burcu değişti. Planters hala gelmedi. Artık kendiliğinden geleceğine dair inancımı yitirdim. Sonsuza kadar hamile olarak kalacakmışım gibi geliyor.

Beklemek çok fena bir şeymiş.

Pazartesi, Kasım 26, 2012

Kız Hamileliği

Ultrasonlardan önce hamile kadının bebeğinin cinsiyetini tahmin etmeye yarayan halk arası iddiaları bende acaip tuttu. Tipik bir Anadolu kadını olduğumdandır belki de.


Jelibon’a, yani erkek bebeğe hamileyken, sipsivri bir karnım vardı. Cildim daha güzeldi. Göbeğimde linea nigra denen dikey siyah çizgi vardı ve belirgindi. Midem bulanmıştı ama sadece bir kere kusmuştum. Oysa Planters’a, yani kız bebeğe hamileyken herşey çok farklı gelişti.


Bir kere çok kustum. Kusmak bir iğrenti birikimiyle falan da olmuyordu. Aniden belki de esnemek için, ya da bir lokma atmak üzere ağzımı açarken kusmuklar çıkıverebiliyordu. İşe gidip geldiğim E5’ler boyunca naylon poşetler kucağımda bir kustum bir yola devam ettim. Dört ay geçti, kusmuk bitti, iğrenti ve mide yanmaları kaldı.


Kız hamileliklerinde vücudun alt tarafı daha çok kilo alırmış. Bu hamileliğimde aynen karnım yanlara doğru büyüdü. Basenim de. Bacaklarım da. Totom büyüdü resmen. Bacaklarım o kadar kalınlaştı ki çizmelerimin fermuarları kapanmıyor. Ama göbeğin üstü ve kollarım eskisinden daha bile zayıf.

Kızlar annenin güzelliğini alırmış, kıza hamile anne çirkinleşirmiş. Kesinlikle doğru. Göbeğimde o sakil çizgiden olmadı bu sefer ama yerine dekoltemde, boynumda ve bacaklarımda sanki is püskürtülmüş gibi kara kara gölgeler çıktı. Gören solaryuma mı girdin, diyor. İlk is karasını boynumda gödüğümde anlam verememiştim. Sanki boyun çizgilerimin arasına pislik kaçmış gibiydi. Banyoda liflerle sürttüm sürttüm, geçmediler. Bacaklarımda da belirince anladım ki bu hamilelik maskesi / gölgesi dedikleri hormonlarn yaptığı bir cinslik.


Bu hamilelik denen şeye kesinlikle müdahale edilemiyormuş, onu anladım. Sıkı diyabet diyetimle 15 kilo aldım. Diyetsiz ilk hamileliğimde 12 almıştım. Kızların yıpratıcılığı burada da ortaya çıkıyor olsa gerek.


Halk arasındaki iddiaların tersine ikinci bebek nazlı çıktı. Kızlar ve ikinciler erken gelir, derlerdi. Jelibon 39. haftaya kalmadan gelmişti. Kızımız 40. haftamıza ragmen henüz teşrif etmediler. Günlerdir hurma, ananas yiyorum ve yokuşlar tırmanıyorum. Eliptik bisiklet sürüyorum. Hala gelen giden yok. Her akşam güzel banyomu yapıyorum, belki gece doğururum diye. İki hafta evvel ağdamı, pedikürümü falan yaptırmıştım, doğuma hazırlık diye. Eskidiler resmen, yeniden yaptırmam gerekecek böyle giderse.


Düella diyor ki diyet yaptım, salata yemekle çocuk büyümedi. Büyümeyi bekliyor. Ondan içerde kaldı. Bu iddiaya artık inanır oldum. Jelibon 4 kilo olduğu için yeri kalmamıştı, çıktı geldi çocuk vaktinden evvel. Planters da 4 kilo olana kadar takılabilir belki. Doktorum 42. haftaya kadar bekleyebileceğini söyledi. Geçen haftadan beri 300 gram aldı bari. 42’ye kadar belki o da 4 kilo olur.


Bir yandan bu ‘gecikmeyi’ bebeğin ağır, uslu, adeta bir köşe yastığı gibi sakin mizaçlılığına vermek istiyorum. İnşallah.

Perşembe, Kasım 15, 2012

Hamilelik Şekeri

Bu hamileliğime dair hiçbir şey anlatmamışım neredeyse bloga. Başka bir şeyler de anlatmaz olmuşum. Arada bir soğuyorum çünkü yazmaktan. Hamileliğin heyecanı da az olunca insanın iştahla anlatası da gelmiyor. Evet, ikinci hamileliklerde heyecan daha az. Belirsizliğin azalması ya da endişe azalması ne bileyim ama herkes için aşağı yukarı böyle olduğundan eminim. Tek çıkış noktam bu bebeğin kız olması. O bir değişiklik.

Bu hamileliğimde doktor randevularını hiç önceden planlamadım. Bazen unuttum bile. İlk doktora gittiğimde 7 haftalıktım. Detaylı ultrasonu için aylar önceden Atıl Yüksel için sıralara girmedim. Başlarda çok fena kusuyordum. Sonraları rahatladım derken hamilelik şekeri çıktı. Ailede şeker var. Bende de ufaktan hipoglisemi vardı. Bekliyordum bunu.

Tuhaf bir saptama belki ama birinde şeker hastalığı çıkmalıysa benim gibilerde çıksa iyi olur sanki. Hastalık ancak öyle layıkıyla kontrol altına alınır çünkü. Benim gibi kontrol manyakları sayesinde. Son dört aydır her yediğime içtiğime psikopatça dikkat edip yediğim her lokmayı bir excel’e yazdım. Karşılarına da açlık, tokluk 1 ve 2. saatlerde mutlaka parmaklarımı delip şeker seviyemi yazdım . Ne yedim, şekerim ne oldu, hepsi kayıt altında artık.

Hamilelik şekeri bebeği gereksiz irileştirdiği için bebekte de şeker hastalığı ve çocukluk obezitesi gibi hasarlara sebep olabiliyor. Kendimden biliyorum. 4.5 kilo doğmuşum. Çocukluğum boyunca şişkoydum. Hala da kolay kilo alırım ve şekerim de sınırlardadır. Annemde muhtemelen şeker vardı ama o zamanlarda bilinmiyordu.

Ama işte onca kontrole rağmen ne yediğimin vücudumu nasıl etkilediğini öğrenebildim mi? Hayır. Zaten ben kaosa düzen getirmeye çalıştıkça işler iyice karışır. Karmam da böyle. O yüzden kaderime boyun eğsem de merakıma boyun eğemiyorum. Düzene sokmaya çalışmasam da ölçmeye ve gözlemlemeye devam ediyorum.

Aynı şeyleri bir yediğimde normal diğer yediğimde anormal çıkıp durdum. İstikrarlı olmak adına hep aynı parmağımı deldim. Şu an parmağımda his yok. Delik deşik kendisi. Yine de bir işe yaramadı. Üstüne güya bebek iri olacaktı. Ultrason ölçümlerinde boyu posu iyi ama göbek çevresi küçük çıktı hep. Özetle, şeker hastalığım yokken 4 kilo doğan Jelibon’dan sonra şeker hastalığımla 3 kilo doğması beklenen bir Planters var karnımda. İkinci bebekler daha geniş rahim ortamı yüzünden daha iri olurmuş güya. Bizimki geniş ortamda fır fır takılıyor. Belki de o sebepten karnımda Jelibon’un aksine çok hareketli.

Şövalye baştan beri dedi ki, salla. Delme kendini. Börek de ye, tatlı da. Önemli olan mutlu olmak. Bebek de ufak ölçülünce biraz biraz bıraktım diyeti. Bu sefer de şekerim hiç yükselmemeye başladı. Ben merakımla yaşayamayıp bu sefer de diyeti boza boza, nereye kadar şekerimin yükselmeyeceğini ölçmeye başladım. Baklava ye ölç, börek ye ölç. Yükselmemeye başladı. Şövalye durumu börek yemenin mutluluğuna bağladıysa da ben hala şu hormonların işine akıl sır erdirme yönünde neler yapılabileceğini düşüyorum.

Çarşamba, Kasım 14, 2012

Ortalama Türkler

Doğum iznine çıktım. Her an bekliyoruz artık Planters’ı. Evde ya ofise bağlanmış, çalışıyor oluyorum ya da Mad Men’I izliyorum. Tam da izne çıkmışken ve üstelik doğuma kadarki iki-üç haftalık geniş zamanlarda takılmayı umut ettiğim Düella ise uzaklarda, egzotik bir yerde tatile gitti. O döndüğünde muhtemelen doğurmuş olacağım ve zaten geniş zaman diye bir şey kalmayacak.

İzne çıkmadan evvel Şövalye’nin iş yaptıkları bir Sırp adam karısıyla Istanbul’a gelmişti. Kendi işi olan, senelerce Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşamış bir adamdı. Eşlerle beraber yemeğe çıktık bir akşam. İlk kez Istanbul’a geliyorlardı ve Istanbul’un büyüklüğüne, kalabalıklığına ve geceyarısı bile sıkışan trafiğine çok şaşırmışlardı. Adam çok gezmiş görmüş ama bir yandan da istatistiki bilgilerle kendince ülkeler arasında kıyaslar yapıyordu. Adam eğitimden girdi, gelirden çıktı. Bizim eğitimimiz ve gelirimize dair bilgiler edinmeye ve ülkenin ortalamasına göre nerede durduğumuzu anlamaya çalışıyordu.

Biz dedik ki biz yabancı liselerde okuduk, sınavlarda ilk yüze girdik, şöyle şöyle bir üniversiteyi bitirdik, yurtdışında yaşadık. Gelir sorusuna da tabii direk cevap vermek güç. Adam da hassasiyeti bildiğinden yeni işe başlamış bir öğretmen ne kazanıyor’u sorduktan sonra siz gelir anlamında ortalamanın neresindesiniz, dedi. Şövalye de ortalamayız, dedi. Ben de bozmadım.

Türkiye’nin kişi başı milli geliri senede 14 bin dolar brüttü diye biliyorum ben. E, çocuk bakıcımıza o kadar ödüyoruz zaten. Yani şimdi aman da ne çok kazanıyoruz, diyemem. Amacım o da değil, konuları çarptırmayı seven okurlarım. Ama ortalama değiliz işte. Mütevazi yaşıyor olabiliriz ama ortalama bayağı bir yerlerde süründüğünden ortalamadan bayağı daha yukardayız. Adamcağız kafasında neler kurdu bilemiyorum artık. O kadar bilimsel ve analitik bir kafası vardı ki heralde dediğimizi kabul ettiyse Türkiye yeni Amerika, İsviçre falan olmuştur kafasında.

Düella’ya bu durumu anlattım. O da “Tabii ki ortalamayız” dedi. “Taksiciler bile bizden zengin”. Bunu duyan JJ de anlam veremedi. Fiyatları arşa dayanmış gıcır dairesinde oturan ve ertesi gün 15 saat uçacağı egzotik tatiline çıkmak üzere olan arkadaşının nasıl bir ortalama olduğunu sorguladı.

Ama JJ’in gözden kaçırdığı şeyler vardı. Düella’nın da Şövalye’nin de standartları çok yüksekti. Düella kendine ev bakarken Büyükhanlı Sitesi’ni ‘mütevazi’ bulmuş, Eyüp’te naïf bir haftasonu gezintisinde karşılaştığı piknikçi kalabalığın mangallarında tavuk kanatlarından başka bir şey olmamasını kanatların çok popüler olmasına bağlamıştı.

Perşembe, Ağustos 30, 2012

Yuvaya Başlamak için İdeal Zaman

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Hangisine uyduğundan hala emin değilim. Bunu yapmak isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başyacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Buna tek başıma karar vermişim gibi bir de. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanlarıyken her hafta ben evde bile yokken bir gerginlik yaşaabiliyorlarsa bana iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde kalırım heralde. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. Beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem, onu ikna etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de ikna-onay süreci kavga ile bitiyor. Bu arada kocamın beğendiği ve uygulamaya koymak istediği şeyler pek makul şeyler değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Yarım saat tartıştıktan sonra neden sesimin gitgide yükseldiğine dair psikolojik çözümlemelerime girmeye çalışır. Psikologa gitmemi önerir. Çözülecek bir yanım yok. Ben basitim. Netim. İrrasyonel bir şeyi tartışmaktan bıkmışım, hepsi o.

Salı, Ağustos 07, 2012

İki Çocuklu Hayat Düzenine Hazırlık

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Bizim yollacağımızın hangisi olduğundan hala emin değilim. Jelibon'u bir yere göndermek isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başlayacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanları olmalılar. Buna rağmen ben evde bile yokken her hafta bana uzak ara gerginlik yaşatabiliyorlarsa iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde bulurum kendimi. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. 35 yaşımda beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de onaylanmıyorum. Bu arada kocamın beğendiği ve uyguladığı şeyler de pek makul değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Ve yeni bir cinnet sayfası açılır.

Cuma, Temmuz 06, 2012

Ne Cesaret

Hamileliğimi duyanların genelde aşağıdaki şekillerde tepkileri oluyor:

Ne cesaret valla: Bu gruptakilerin çoğu ilk çocuktan sonra hayatlarının geçirdiği evrimden gözü korkmuş olanlar. Bir kısmı ise çocuk sahibi bile değil ama çocuğu maddi ve manevi anlamda büyük yük olarak görürler ve bu yüke bile bile ikinci kez girmeyi anlayamazlar.

Bizim gibilerin üremesi lazım: Bunlar ulusalcı beyaz Türkler – ki etrafımda çoklar. Herşeyi ‘bizler ve ötekiler’ olarak değerlendirdikleri için çocuk olayına da nefer sayısı gözüyle bakabiliyorlar. İşin komiği, bu grup benim hala bir liboş olduğumu anlayamadı gitti. Sizce ben çocuğumu ötekilere karşı bizler bilinciyle yetiştirecek miyim? Yani çocuk yaşadığı çevrelerden etkilenip icabı bizci-onlarcı olabilir, n’apiym ama ben her fırsatta kulağına liboşluğu üflerim. Tutar, tutmaz, o ayrı.

Hem ben Tayyip’in sevgili kulu (!) olmalıyım. Çatır çatır doğurmaya kalkıyorum. Şövalye beşinciyi bile istediğinden belki biraz hedef küçültüp üçüncüyü bile yapabiliriz. Sonra normal doğum da yaptım ya, cinayet işlemedim. Ötekilerin bütün rozetler bana takılmalı o yüzden.

Ne iyi yaptın: Beş yıllık yorgunlukta tek çocuk yerine iki çocuk ortaya çıkabileceği hesabını yapan verimlilik yanlıları. Yaş farkları az iki çocukla ‘rahata alışmadan’ yorulmaya devam etme potansiyelini yüksek görüyorlar. Bir tanesi, “Boğazına kadar mokun içindeydin zaten. Bu dipten çıkmadan ikincinin gelmesi en ideali” diye yorumlamıştı durumumu. Çocuk üç yaşına gelince rahata varılıyor ve ikinci kez aynı hengameye girmeye tırsılıyormuş.

Bir de gizli tepkiler var ki onları ben duymuyor ama seziyorum. Bu tepkilerin başını doğurmakta ne var, bakmak zor çekiyor. Kendin bakmadıktan sonra on çocuk gene yapılır, ne var. Doğurması kolay, bakması zor. Zaten benimkilere bakıcısı bakıyor olacak, ben bakmadıktan sonra niye doğururmuşum ki?

Benim hamileliğime verdiğim tepki en çok 'ne cesaret' kategorisine uyuyor. Önce şaşırdım, sonra korktum. Ben hayatta hiçbir şeyi planlamadan yapmadım. Bu bebeği de istedim ama planlamadım. O yüzden birkaç aydır deli gibi iki çocuklu hayat hakkında sorular soruyorum, okuyorum. Anladım ki ne ideal çocuk sayısı ne ideal yaş aralığı diye bir şey var. Her durumun artısı da eksisi de var. Her şey de duruma göre iyi ya da kötü. O durumları da kestiremeyeceğime göre, olmuşu da olmamışa çeviremeyeceğime göre koyverdim gitti şimdilik. Okuyup dinleyip değil, yaşayıp göreceğiz artık.

Planters bir kız bebek. Kız olduğunu duyunca inanılmaz sevindim. Cinsiyeti fark etmez diyordum hakkaten ama kız olduğunu duyunca niye bu kadar sevindiğimi ben de hala anlamıyorum. Değişiklik olmasından daha fazla bir şeyden kaynaklanmalı bu sevinç. Ben değişiklik seven bir tip değilim ki.

Pazartesi, Haziran 04, 2012

İki Numara Yolda

Jelibon için -gereksiz olduğunu şimdi anladığım- çabalar sarf ederek hamile kalmıştım. Binbir çeşit çay ve hap içmiş, Şövalye’ye içirmeye çalışmış, hergün uyanır uyanmaz ateşimi ölçmüş, yumurtlama dönemimi bilimsel bir titizlikle takip etmiştim. Belki de daha öncesinde düşük yapmış olmanın verdiği bir endişe silsilesiyle böyle davrandım. Bana endişe olsun zaten. Hemen sahiplenirim.

Planters’a ise şıp diye hamile kaldım. Hem de köylü kadınlar gibi, son adet tarihimi bile tam bilmeden. İstedik kendisini ama bu kadar erken ummadık ve beklemedik. Doktorumla beraber tarihi hatırlamaya çalıştık. Seyahatten seyahate koşuyordum o ara. Uçak bileti koçanlarımdan vardım ben sonuca. Hmm, şu şehirdeydim, şu toplantım vardı en son regl olduğumda, diye. Doktorum eskiden kalabalık bir devlet hastanesinde ihtisasını yaparken ona böyle son tarihini hatırlamayan çok kadın gelirmiş. Hamileliğin yaşını belirlemek için kritik bu tarihi bilmek. Ona göre bebeğin anne karnındaki gelişiminin normal olup olmadığı anlaşılıyor. O kadınlarla beraber hatırlama egzersizi yaparmış işte doktorum. Ramazan’dan önceydi ama teyze oğlunun düğününden sonraydı, diye tarih hatırlamaya çalışırlarmış. Benimki de biraz o model oldu. O kadar delice seyahat ediyordum ki o dönem, Şövalye de zaten uzun süre çocuğun kendisinden olmadığını iddia etti. Allahtan onu ikna etmeyi başarabildim.

Bu bebeğin adına Planters dedim çünkü onun da ilk ultrason fotoğrafı yer fıstığına benziyordu. Planters biraz erkeksi bir isim sanki. Oysa cinsiyetini de bilmiyoruz henüz. Kız ya da erkek, ben ona Planters dedim bir kere. Geçen hafta bacaklarını kapattı, bize cinsiyetini göstermedi. Elde bir çocuk var, ikincisi değişik cinsten olsun kafası yüzünden ikinci çocuğun cinsiyeti konusu sanki daha bir önem kazanıyor. Meraktan ölen arkadaşlarım bir daha doktora gitmemi tavsiye etse de sonuca etkisi olmayacağı için bu konuda adım atmıyorum. Kız ya da erkek, bilsem de şu dakikadan sonra sonucu değiştirmeyecek.

Her cinsiyetin de artısı eksisi var ve genelleyerek konuşuyorum elbette: Kız olsa değişiklik olur. İdeal ‘bir kızlı, bir oğlanlı’ aile olunur. Kızlar daha uslu oluyorlar. Belki böylece restorana, gezmeye falan gittiğimizde totomuz sandalye görebilir. Her dakika cankurtaranlık yapmak zorunda kalmayız. Kızlara giydirecek daha çok cici şey var. Saçlarını uzatır, bukleleri güzel güzel tarar, toplarız. Kızlar daha çalışkan da oluyor. Ders çalıştırmak için önden sakinleştirici vermek gerekmeyebilir.

Yaşlandığımda da kızım benle daha çok ilgilenir. Beraber alışverişlere ve tatillere çıkabiliriz. Kızlar dilbaz da olur. Saatlerce çene çalabiliriz. Bir ilişkimiz olabilir yani. Şövalye’nin ve etrafımda gördüğüm çoğu erkeğin annesiyle diyalogu süper kısa. Ben ofisteki çaycıyla bile daha uzun sohbet ediyorum. Annemle kavgalarımız sokaklara bile taşsa üç beş güne unutup yeniden vıdı vıdı başlıyoruz. Haftada en az birkaç saat telefondayızdır onunla.

Ama kızlar samimi ve sakin de olsa psikolojileri daha zor. İnatları ve içten içe insanı kurutma potansiyelleri yüksek. Ben de zaten pek kadın kadın bir tip değilim, neyimle rol model olurum ona? Benden çıksa çıksa hırtı pırtı, takıntılı bir kız çıkar. Ben bile içimden hala keşke prenses olsaydım, bütün gün sporda, kuaförde olsaydım, zengin koca bulup çalışmasaydım falan diyorum. Bu iç sesimi kısıp kızıma ‘oku, meslek sahibi ol, kendi ayaklarının üstünde dur ama arada bir aile de kur’ falan demem icap edecek. Bir sürü kendi içinde çelişkiler yumağı.

Hem dünya hala erkeklerin dünyası. Kadın olmak zor. Hamilelik bile zor işte. Her köşe başında kusmaktan helak oldum haftalardır. Doğurmak zor. Anne olmak zor. Anneyken çalışmak, çalışırken bakımlı da olmak, camdan tavanları kırmaya çalışmak, ne kadar çok yardımcın da olsa arada evini de çekip çevirmek zor. Erkeklerin dertleri daha az. Sadece evlerini geçindirecek para kazanmaları beklentileri karşılamaya yetiyor. Kimse bana erkeklerin de zengin ve güçlü olmaları gerektiği baskısından bahsetmesin. Zengin ve güçlü olmayıversin. Bugün işçi/memur maaşlı erkek bile kendi küçük ortamında kral. Kadın ise bin parçaya bölünmüş. Her parçada da devamlı toplum baskısıyla yarış ve endişeler halinde. Erkek olursa belki aynı cinsten olan iki kardeş birbirleriyle daha çok oynarlar, ilerde daha kanka olabilirler.

Sanırım kız olursa kendi adıma, oğlan olursa onun adına sevineceğim. Her türlü sevineceğim. Galiba işte yüzden çok merak etmiyorum Planters’ın cinsiyetini.