memleketin hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
memleketin hali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 25, 2013

Kalabalık Aile

Amerika’dan döneli neredeyse yedi sene olacak. Yani orada yaşadığım süre kadardır orada değilim. Bazen Amerika’yı özleyip özlemediğimi, döndüğüm için pişman olup olmadığımı soran oluyor. Özlediğim kimi şeyleri olsa da döndüğüm için pişman değilim, diyorum. Bazen orada kalsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor ama ‘keşke’ bazlı bir düşünce değil bu. Elimizde olsa da aynı anda değişik ortamlarda hayat sürsek ama işte ömür tercihlerle dolu.

Çıtırlar da hamileler. Çok da heyecanlılar. Bu ilk bebeklerini bekleyen ailelerin heyecanı bana çok şirin geliyor. Dışarda salata yemeyişleri, saçlarını boyatmayışları, kola kahve içmeyişleri, hamile olduğunu bile henüz bilmedikleri o iki haftalık süreçte içtikleri bir kadehten haftalarca endişe edişleri çok naïf geliyor bana. Ben akıl vermeye de bayılırım zaten. Onlara böyle yapmamalarını, rahat olmalarını söylüyorum.

Çıtırlar geçen akşam benle telekonferans yaptılar. Neden Amerika’da doğurmamışım, diye. Bir ara bu konuyu düşünmüştüm ama çok da Amerika lehine artılar toplayamadıım için vazgeçmiştim. Onlara da anlattım bunları detayıyla.

Bir kere Amerika’ya girerken doğurmaya geldiğin anlaşılmasın diye dokuz aylıktan bayağı bir evvel gidilse iyi olur. Doğum iznimi o kadar uzun tutmaya müsait bir iş ortamım yoktu. Çok istesem ortamı yaratırdım ama bu, uğraşı gerektirirdi. Amerika’da doğum pahalı bir işlem ve anne veya bebekte olası bir arıza durumundaki işlemler daha da pahalı olacaktı. Eşim, annem mutlaka yanımda olmak isteyeceklerdi. Annemin vakit problem yok ama Şövalye’nin de işinden uzun izinler alması gerekecekti.

Hepsi bir yana, Amerikan vatandaşlığının tek başına çok da değerli bir varlık olduğuna inanmıyordum. Yirmi sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Amerikan vatandaşlığınızla Amerika’ya gittiğinizde size fırsatlar sunuluyor olmayacak ki. Ne okul bedava ne sağlık. Bir vatandaşlık almak isteyecek olsam İskandinav vatandaşlıklarına kasardım. Hem kimileri bana çok tersini iddia etse de Türkiye fırsatlar anlamında şu anda Amerika’dan daha iyi durumda. Bulunduğu yer ve yakaladığı ivme sayesinde de daha da iyi olma ihtimali var. Amerika ise olgun, olmuş yani. Olacak bir şey yok. Bence. Bir de 20-30 sene sonra milliyetin, uyruğun bir önemi olacağını sanmıyorum. Dünya düzeninin globalleşmenin dibine vuracağına inanıyorum.

Düella bir türlü anlamaz zaten benim nasıl oldu da Amerika’da yedi sene kaldığımı. Çok sıkıcıymış çünkü Amerika.
Evet, bence de çok sıkıcı orası. Düella oradaki yıllarıma ‘sürgün’ diyor. O kadar yalnız kalmış ve o kadar sıkılmışım ki orada, içimdeki ıssızlığı dindirmek için çocuk doğurup duruyormuşum. Çünkü çocuk sahipliği de bana konduramadığı bir şey. Bu hırtlığa, bunca realistliğime ve rasyonel kafama uymuyor çünkü.

Bu tespit en doğrusu galiba. İçimdeki ıssızlığı dindirmek için kalabalıklaşmaya çalışıyor olabilirim. Dörde, beşe yaşım izin vermeyebilir ama üçüncü çocuğu bile yapabilirim. Ben etrafımda bıcır bıcır, mıncır mıncır hareket olsun, nefes ve ses olsun severim. Dokuz yaşıma kadar tek çocukken dörder beşer çocuklu komşularımızın evlerine kaçardım. Kaçıp da o çocuklarla oyun da oynamazdım her zaman. Orada durur, izlerdim o evin o hareketini. Kapanmayan sofraları, her daim çalışan çamaşır makinesini, kaynayan çayı, banyoya önce girmek için itişen çocukların sesini. Ben duygusal olmayabilirim ama kontrol altında tutmayı becerdiğim duygularım var yahu. Onlara dokunmayı beceremiyorsam da seviyorum insanları yahu.

Çarşamba, Kasım 14, 2012

Ortalama Türkler

Doğum iznine çıktım. Her an bekliyoruz artık Planters’ı. Evde ya ofise bağlanmış, çalışıyor oluyorum ya da Mad Men’I izliyorum. Tam da izne çıkmışken ve üstelik doğuma kadarki iki-üç haftalık geniş zamanlarda takılmayı umut ettiğim Düella ise uzaklarda, egzotik bir yerde tatile gitti. O döndüğünde muhtemelen doğurmuş olacağım ve zaten geniş zaman diye bir şey kalmayacak.

İzne çıkmadan evvel Şövalye’nin iş yaptıkları bir Sırp adam karısıyla Istanbul’a gelmişti. Kendi işi olan, senelerce Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşamış bir adamdı. Eşlerle beraber yemeğe çıktık bir akşam. İlk kez Istanbul’a geliyorlardı ve Istanbul’un büyüklüğüne, kalabalıklığına ve geceyarısı bile sıkışan trafiğine çok şaşırmışlardı. Adam çok gezmiş görmüş ama bir yandan da istatistiki bilgilerle kendince ülkeler arasında kıyaslar yapıyordu. Adam eğitimden girdi, gelirden çıktı. Bizim eğitimimiz ve gelirimize dair bilgiler edinmeye ve ülkenin ortalamasına göre nerede durduğumuzu anlamaya çalışıyordu.

Biz dedik ki biz yabancı liselerde okuduk, sınavlarda ilk yüze girdik, şöyle şöyle bir üniversiteyi bitirdik, yurtdışında yaşadık. Gelir sorusuna da tabii direk cevap vermek güç. Adam da hassasiyeti bildiğinden yeni işe başlamış bir öğretmen ne kazanıyor’u sorduktan sonra siz gelir anlamında ortalamanın neresindesiniz, dedi. Şövalye de ortalamayız, dedi. Ben de bozmadım.

Türkiye’nin kişi başı milli geliri senede 14 bin dolar brüttü diye biliyorum ben. E, çocuk bakıcımıza o kadar ödüyoruz zaten. Yani şimdi aman da ne çok kazanıyoruz, diyemem. Amacım o da değil, konuları çarptırmayı seven okurlarım. Ama ortalama değiliz işte. Mütevazi yaşıyor olabiliriz ama ortalama bayağı bir yerlerde süründüğünden ortalamadan bayağı daha yukardayız. Adamcağız kafasında neler kurdu bilemiyorum artık. O kadar bilimsel ve analitik bir kafası vardı ki heralde dediğimizi kabul ettiyse Türkiye yeni Amerika, İsviçre falan olmuştur kafasında.

Düella’ya bu durumu anlattım. O da “Tabii ki ortalamayız” dedi. “Taksiciler bile bizden zengin”. Bunu duyan JJ de anlam veremedi. Fiyatları arşa dayanmış gıcır dairesinde oturan ve ertesi gün 15 saat uçacağı egzotik tatiline çıkmak üzere olan arkadaşının nasıl bir ortalama olduğunu sorguladı.

Ama JJ’in gözden kaçırdığı şeyler vardı. Düella’nın da Şövalye’nin de standartları çok yüksekti. Düella kendine ev bakarken Büyükhanlı Sitesi’ni ‘mütevazi’ bulmuş, Eyüp’te naïf bir haftasonu gezintisinde karşılaştığı piknikçi kalabalığın mangallarında tavuk kanatlarından başka bir şey olmamasını kanatların çok popüler olmasına bağlamıştı.

Pazartesi, Haziran 25, 2012

Fotoğrafçı Şövalye

Şövalye işsiz güçsüzlüğün son noktasına vurup günlük gazetelerin insertlerinde çığırtkanca duyurulan indirimli ürünlerin ve kampanyaların peşine düşmeye başladı. Bir nevi kupon kesen teyze – ki bizim evde bir tane var ondan. Hayriye Hanım her türlü masal anlatan ayıcık, aslancık ve Caillou’yu topladı bile eve. Jelibon onların yüzüne bile bakmıyor. Zaten ne anlattıkları anlaşılmayan tuhaf şeyler hepsi.

Şövalye geçen gün gazete eklerinin birinde Satürn isimli elektronik mağazasının Marmara Forum’daki mağazasının birinci açılış yıldönümü sebebiyle o güne özel bir indirim kampanyası görmüş. Kampanyada da indirimli fiyattan Canon marka SLR fotoğraf makinesini görmüş. Birden fotoğrafçılık aşkı kabardı. Marmara Forum’un yerini bile bilmez. Ben de her gün işe gider gelirken E5’te yanından geçerim binanın ama nasıl gidilir bilmem.

Senle geleyim sabah, dedi. Sabah 8’de mağaza açılacakmış. Böylece indirimli fotoğraf makinesini erkenden alabilecekmiş. İndirimli makine on taksitle toplam 1400 TL idi. Yani arada bir gelen fotoğrafçılık aşkı için biraz yüksek bulduğum bir rakamdı. Ben zaten hiçbir sanatı beceremeyenlerin fotoğrafçılıkla ilgilendiğini düşünürüm. Oh, bütün işi makine yapsın. Sen de kendine pay biç. Yani şimdi sözümü kimi meclislerden uzak tutayım. Ara Güler olsun, Cartier-Bresson olsun, bu adamlar başka. Sanatlarına milyon şapka çıkarırım. Benim sözüm etrafıma. Etrafımın %70’inin hobisi fotoğrafçılık yahu. Kimse şiir yazmaz, yazı yazmaz, resim yapmaz. Herkes ha bire fotoğraf çeker. İki martı, bir sokak kedisi, bir balıkçı. Tamam. Ben de bu işte tuhaflık bulurum. N’apiym.

Takdir edersiniz ki Şövalye’ye saydıra saydıra bir hal oldum. O da iplemeye iplemeye bir hal oldu. Fotoğraf makinesini almak için direndi. Uzun zamandır Fransa’da yaşayan Hemşo da o haftasonu bizdeydi. Pazartesi sabahı onu da havalimanına bırakacaktık. Üç kişi o sabah benzer istikametlerde yola çıktık.

Yolda trafik oldu biraz. Şövalye ancak 08:15 gibi Marmara Forum’da olabilecekti. "Geciktin", dedim. "Biter o zamana kadar o makine".

Hadi canım, dedi. Istanbul’da kaç kişi varmış haftaiçi sabah o uzak yere gidip de asgari ücretin iki katına fotoğraf makinesi alsınmış.

Hemşo da Şövalye’ye hak verdi. Kaç kişi olabilirmişmiş ki o paraya o makineyi alacak.

Dedim, hiç öyle demeyin. Bu şehirde herkes fotoğrafçı, herkes elektronik mal düşkünü. 1400 TL’yi verebilecek de çok insan var.

Hemşo’yu yolcu ettik. Ben ofisime gittim. Yarım saat sonra Şövalye aradı. Fotoğraf makinelerini görememiş bile. Mağaza o kadar kalabalıkmış ki, izdiham varmış. Zaten 15 dakika gecikmeli gittiği için mağazanın raflarında hiçbir şey kalmamış. “Türkiye çağ atlamış, bebim. Bizim haberimiz yokmuş”, dedi.

Ben sana demiştim, dedim. Bir yandan da sevindim makineyi alamadığı için. Ama benim de sevincim kursağımda kaldı çünkü üç gün sonra bir iş seyahatim esnasında, yokluğumdan istifade aynı makineyi 1800 TL’ye bir başka yerden peşin almış. Alışını takip eden on gün içinde Jelibon’un 9000 adet fotoğrafını çekti. Fotoğrafları koyacak yeri bırakın, hepsine bakacak vaktimiz bile yok. Zaten sonra da sıkıldı attı makineyi bir çekmeceye.

Ne verimli adamsın sen Şövalye.

Cuma, Kasım 04, 2011

Trafiğin Yurdum Hali

Aslında çok şeye uyuzum. Bir heves her birine ayrı ayrı yazılar döşenmek istiyorum ama vakitsizlik ve üşengeçliğe kapılıp sallıyorum. Şurda kısa kısa değineyim bari aklımdan çıksınlar.

Trafiğe de uyuzum. Ona uyuz olmayan yok gerçi ama benim uyuz olduğumu ifade edeceğim durumlar sandığımız şeylerin sandığımız gibi olmamasına dair şeyler.

Yayalar şoförlere uyuzdur ya hep. Bütün ilkokul kitaplarında sokaktan geçerken yayalara su sıçratan pislik şoförler vardı. Bu durum da fakir edebiyatının, ayrımcı, ayrılıkçı zihniyetin şeysiymiş, ben onu anladım. Hoş, artık araç sahibi olmak o kadar da üst sınıf yapmıyor insanı. Hem zenginler de trafikten bayıp yaya takılıyor olabiliyorlar. Şu sosyal bilgiler dünyası suyu kaldırımdaki yayaya sıçratan şoföre uyuzluk belleteceğine sokakta suyun birikmesine takılsa iyi olacak. Bütün sokaklar harita gibi. Dangıl dungul. Suyun sıçramamasına imkan yok. Altyapın düzgünse ne yayanı şoföre ne de şoförünü yayana bileyletmene gerek kalmıyor. Yalnızca eğitim de değil, eğitimin içeriğinin değişmesi de şart.

Ben her gün mesai bitiş saatlerinde Mecidiyeköy cehennemini yaşayanlardanım. Bazen evimi görüyorum ama ona ulaşmam 45 dakika sürüyor. Toplam bir kilometre tutmayan bir yoldan bahsediyorum üstelik. Çoğu zaman trafik polisi de oluyor tıkandığım kavşakta ama durum hiç değişmiyor. Tam Mecidiyeköy meydanında, akmayan trafikte araçlar bitişip dururlar ve kavşağı tıkarlar ya. Bu sebepten benim aracıma yeşil yandığında ben karşıya geçemeyebiliyorum. Bana kırmızı yandığında da geçmemeliyim kural olarak ama işte o zaman da arkamdaki ve yanımdaki araçlar cinnet yaptığından, ben de ışığı duruma göre referans alıp sezgisel olarak bir şekilde itiş kakış geçiyorum.

Ama bazen tam da bana 40 saniyelik yeşil yanmışken bunun son beş saniyesinde yol açılıveriyor. Hemen atılıyorum ama bu sefer de karşıma kendilerine kırmızı yandığı halde sallamayıp yolu geçen yayalar çıkıyor. İşte o zaman onların üzerine sürüyorum arabamı. Üstelik hiç de pişmanlık duymuyorum. İçimdeki cadalozla çok barışığım. Çoğu küfrediyor bana dönüp. Ben de onlara küfrediyorum. Benim orada beş saniyemi haksız yere yerseniz on dakikaya kadar beni oraya bağlama ihtimaliniz var. Oysa yayanın ise zaten ona ait olmayan bir beş saniyeciği gidiyor. Ama yaya, yaya olduğu için mağdur sanıp kendini ezik edebiyatı yapıyor. Bana küfür ederken de bu minvalde sözler sarf ediyor.

Gireceğim sokağı da tıkıyor olabiliyor kırmızıda geçen yayalar. En son yine bir kadının üstüne sürdüm arabamı. Car car car bağırdı. E işte 30 santim ilerlemişmişim hepi topu. Bu kadarcık mesafe için yaptığıma bakaymışım. Dedim kıçım açıkta. Ana caddede. Arkamda da en az on araba. Hep beraber senin toton kırmızıda otuz saniye önce geçsin diye Halaskargazi’yi tıkıyoruz. 30 santim sana 30. Arkama sor bir de. Gerizekalıııı.

En nihayetinde evime gelmişim geçen gün. Tam park ediyorum sokağa. Bir tane adam geldi. Komşum aslında. Tak tak camıma vurdu. Saygısız, diye bağırmaya başladı. Oraya o park edecekmiş de tam, ben yerini kapmışmışım. Ya evet trafik akmıyordu ve park yeri boşluğunun biraz ötesinde bir araçtan bir kadın iniyordu. Ama ne bir dörtlü yakmak ne işaret vermek. Ben sandım ki yolda adam indiriyor. Devam edecek. Üzerine düşünmedim bile. Yok o oraya park edecekmiş meğersem. Dedim işaret verseydiniz. Verdim ya, diyor. Ne verdin? Ben hatırlamıyorum işaret verdiğini. Durmuş olman yeterli değil zira tüm trafik duruyordu. Benim senin oraya park etmek üzere durmuş olduğunu sandığımı sandın. Sandığımı sandığın şeyi sanmadım ben. Lambalar, işaretler bunun için var. Salak.

Tamam, sezgisel bir durum var Istanbul trafiğinde ama bu kadarını sezmek müneccimlere bile nasip olmaz. Hayır bir de bu Istanbul’da park yerini kapan kapana. Otoparklarda bile işaretini verdiğin halde senden daha hızlı davranmaya çalışıp göstere göstere hiç mi park etmediler senin olacağını sandığın yere? Sen üstelik de komşun olan bir kadının penceresini tıklatıp sandığını sandığın şeyi sanmadığı için saygısızlıkla suçlarsan o da avazı çıktığı kadar sana ‘sen’ diye hitap edip üstüne sana ‘salak’ da der. Hiç yapmadığı şeyleri yapar.

Yani bu kadar ağır tahrik altında içimizdeki trafik canavarını uyandırmamaya çalışmak zor. Ben kendisiyle barıştım. Seviyeli seviyesiz. Her türlü beraberiz. Mecburen.

Pazartesi, Ekim 17, 2011

Kuaförlere Uyuzum

Böyle bloguna uzun süredir yazı yazmamış insanların mazeretlerini belirtip yazılarına kaldıkları yerden devam etmelerine uyuz oluyorum. Sanki çok da merak edeni varmış gibi. O yüzden nerelerdeydim diye anlatmıyorum. Buralardaydım. Başka blog işlerimle uğraşıyorum. Burayı ektim. Derken yine de açıklamış oldum. Öff.

Bu aralar herşeye uyuzum. Uyuz olduklarımın listesini çıkarıp içimdeki kaşıntılı huysuzluğu atabilmek adına yazıyorum. Yazmak sorunları karşına koyup eni konu irdelemek adına iyi bir araç.

Kuaförlere uyuzum.

Kuaföre gitmeye çalışıyorum tam üç haftadır. Kaşlarım çalı gibi oldu. Saçlarım uzadı. Yıkamaya üşenir duruma geldim. Evin dibindeki kuaföre neredeyse her iş çıkışı ve haftasonu uğradım. Hep ama hep uzun sıralar vardı. LAnet olsun diyerek hiç bilmediğim bir kuaföre dalarak 30 dakikanız var. Saçımı kesin. Kaşlarımı alın, dedim. Yaptılar. Fena da olmadı. Zaten beklentim sadece hız olduğu için yeti de arttı bile. Ama o üç haftalık kuaföre gitmem lazım hissi ve biteviye çabası beni bitirdi.

Bir de ne zaman bir kuaföre gitsem, o meşum soru mutlaka gelir. Bu sefer de geldi.
Aşağılayıcı bir ses tonuyla sorulan saçlarımı neyle yıkadığım sorusu.

Markette satılan şampuanlarla yıkıyorum, anasını satayım. Elidor, Pantene, Dove. Hangisinde kampanya varsa onu alırım. Normal saçlar için olanını. Hepsi de aynı yapıyor saçlarımı. Saçlarım gayet normal çünkü. Ne yağlı ne kuru. Üstelik kalın telli. Kırılmaz. Dökülmez. Gür. Parlaklığı da yeterli. Saçlarım iyi benim, tamam mı? Hatta o kadar gürler ki ara makası denen şeyden attırmak için burdayım. Eksilt diye saçlarımı. Daha neyle yıkamalıymışım ki?

Maksadı o antin kuntin şişesi milyar olan serumlardan, bakım zımbırtılarından falan satmak. Bunun için de en ucuz yol saçlarımı aşağılamaktan geçiyor.

Ya bir bak saça. Ara makasa gelmiş. Kırığı yok. Gür. Ne diye destek ürün kasarsın. Ben farkında değil miyim saçlarımın yeterince iyi olduğunun?

İkinci fazda da mutlaka saçımın rengini açtırmam, balyajlar, gölgeler attırmam için öneriler gelir.

Bir kere kara kaşlı, gözlü birine bu bahsettiklerinin yakışma ihtimalini geçtim. “30 dakikan var. Başla”, diye sana gelen bir müşteri oturup saatler süren ve devamlı rötüş gerektiren bu işlemleri yaptırır mı sence? Bu kadar mı okuyamazsın karşındakinin ihtiyacını?

Düella da tesadüfen aynı gün saçlarını kestirip boyatmış. Semtimizin iyi sayılan bir kuaförüne gidiyor. Lokasyonu rahat. Yeterince temiz, şık bir yer. Ne istediği konusunda da brief vermiş. Az bakım gerektiren, ne cici kız gibi ne de mürebbiye gibi olmayan. Rahat, kullanışlı. Rengi de kendi saç rengime yakın, efendi bir şey. Sana bırakıyorum, demiş. Tabii kuaförün yorumu kendince olmuş. Yani kötü değildi saçları ama briefe uygun da değildi sanki yeterince.

Kuaför tayfasına brief verip işi kendi yorumuna bırakmamak gerekiyor sanırım. Ya da gerçekten bir ameliyat parasını kuaförde bırakıp işin piri birkaç yerden başkasına gitmemek.

Ama yani hiç moda peşinde tarz peşinde değiliz biz. Saçımızın yapısı izin verdikçe az çabayla toplum içinde saygın bir ifadeyle çıkabilir bir şey neticesinde. Bu kadar basit bir ihtiyaç için de milyarlar mı dökmek gerek?

Aslında bu memlekette herşey öyle. Oturduğun ev de öyle. Aldığın her türlü hizmet de öyle. Makul fiyatlıysa kesinlikle moktan bir şeydir. En pahalısı ise en iyi ihtimalle idare eder. Özel okul mesela. ‘Yeterince iyi’ bir şey için bile servet bırakmak gerek. Ya moktan bir ortamda allaha emanet eğitim alacaksın ya da varını yoğunu bırakıp idare eder bir şey.

Öff.

Perşembe, Eylül 22, 2011

Tarz Sahibi

Ben halka pek karışmıyorum. Bu yüzden Java bana ‘küçük burjuva’ derdi. Alt gelir grubundan insanların takıldığı ortamlara aşina olmayışımı kast ediyordu. Ama Java’nın anlamadığı şey şuydu ki ben üst gelir grubundan insanların ortamına da, orta gelirlilerinkinin de takılmıyorum. Kimler neler yapar bilmem. Yeni açılan, kapanan yerleri bilmem. Yüz yıldır aynı restorana, kafeye gider dururum. Bildiğiniz uyuzum ben. Yerimden kalkmadan dünyayı öğrenmeye meraklıyım.

Fakat geçen hafta halka karışmam gerekti. Hem de alt, orta, üst, Anadolu, Avrupa hepsine birden.

Önce üst orta’dan başlayan yüksek-çe sosyete izlenimlerimi anlatayım.

Fashion Night Out’u İstinye Park’ta geçirdik. Otoparkına varıncaya kadar ve otoparkından çıkıncaya kadar birer saat geçirdiğim ve toplasan ancak üçüncü defa geldiğim bu alışveriş merkezinin izdihamından nefret ettim. Alışveriş de mi yapmıyorsun, demeyin bana. Yapmıyorum. AVM’lerden yapmıyorum. Senelerdir internetçiyim. Daha sene 98’de Migros sanal marketten eve bakliyat, ekmek, kola falan alan bir tiptim ben. Üstelik o zamanlar ne ürün bilgileri ne de fotoğrafları yüklü olurdu sitede. Kafalarına göre getiriyorlardı bir şeyler. Ben de bozmuyordum onları. Zaten sonra Amerika’ya gittim ki online alışverişin dibini gördüm. Ev bile düzdüm online.

Neyse işte ofisten kızlara söz vermiştim bir kere. Söz bozamazdım. Yine kızlar sayesinde sırada yüzlerce insanın beklediği, İstinye Park’ta kokocambo Masa Restaurant'ta boş bir yere oturduk. Kimse de kalkın, demedi. Sonra gelsin drinkler. Gelsin milyarlık hesaplar.

O değil de, ben neredeyse bir hikikomori (Japonya’da kendini odasına hapsedip senelerce çıkmayan tiplere verilen isim) gibi yaşarken herkes ikoncan olmuş meğer. O ne tuhaf ayakkabılar, takılar, floresan renkler, ya rabbim. Millet yıkılıyor. Herkes moda tasarımcısı ya da tasarımcı yakını olmuş. Pes, dedim.

Mesela anneannemin elinde işlediği gibi duran bir siyah beyaz puanlı kazağın altına mavi-beyaz pötikareli şort giymişti kızın biri. Şortun beline de kırmızı kemer takmış. Rengarenk pabuçlar ve portföy çantayla tamamlamış olayı. Gelmiş fashion gecesine.
O akşam anladım ki ‘tarz’ dedikleri şey aslında özgüvenli bir duruştan ibaret, zira özgüven sayesinde sırtına geçirdiğin her türlü uyumsuz saçmalık ‘tasarım’ muamelesi görüyor. Yeter ki özgüvenli dur ama. Yoksa ne bulursa onu giyen varoş kadınlar da 'tarz sahibi' kategorisine girerdi.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Türkiye'nin Tadı

O kadar liberal, toleranslı, aman eşitlikçi özgürlükçü ayağına yatarım ama dil ve onun kullanım biçimlerine, aracı olduğu mesajlarına dair içimdeki faşizme engel olamıyorum. Mesela uçağa bindiğimde Skylife dergisini karıştırmamla içimdeki faşist uyanıverir. Sol sütununda Türkçe, sağ sütununda İngilizcesi bulunan makalelerin, röportajların her iki dildeki versiyonlarını okumadan duramam. Okudukça öfke basar. Hakir görme basar. Metinlerde çoğu zaman çeviri hataları olur. Ona da kılım ama hadi olsun da en en uyuz olduğum şey çeviri hatasından ziyade oynanılan hedefe yakışılmadığıdır. ‘Uluslararası' tribine girmiş bir markaysan, ‘uluslararası’ okuyucunun da olacağını düşünüp ona göre konular seçer, ona göre adamlarla röportaj yapar, ona göre sorular sorarsın, di mi? İzleyicinin kim olduğunu bilmek esastır. Örneğin dünyaca tanınan biriyle röportaj yaptığında ona törkiş klişesi anket defteri zamanından kalma röportaj soruları sormasan iyi olur. Bu durumda çevirin gramer olarak doğru dursa da non-törkiş kişinin aklına giremeyebiliyorsun.

Skylife’ın sene başındaki sayısında Kevin Costner’a sorulan bilmemne filminde bilmemne rolünü oynamak nasıl bir duygu sorusuna adam paşa paşa işini yaptığı cevabını vermişti. Adam nerden bilsin bizde kimi oynarsan içten içe o olduğuna dair fikirler doğar. Oyunculuk şizofrenik bir yerdedir bu topraklarda. Sonra adama Atatürk'e dair sorular sorulmuş. O da ne desin, ancak geçen yıl geldiğinde Atatürk’ün kim olduğunu öğrendiğini ve bir ulusun tarihi liderine dair bir asrı devirmiş coşkulu gururuna hayret ettiğini söylemiş. En sonunda da Hidayet ve Mehmet Okur’u nasıl bulduğu sorulmuş. Kafadan onları tanıyor olmalı elbet. Onlar Amerika’nın ennn meşhur insanları zira. Röportaj kötü mötü de hani belki Türkçe’de sırıtmıyor o kadar. O kadar alıştık. Çevir bunu İngilizce’ye. Dilini değil ama, aklını da çevir. Bir İngilizsin. Bir Amerikalı. Batılı olma hadi. İngilizce bilen bir Afrikalı ol. Çinli ol. Öyle oku bakayım. Anladın mı bir şey?

Bugün Köln’e geldim. Uçaktaki dergide yine aynı terane. Istanbul’da aktarma yapmanın cazibesine dikkat çekilirken connect from Istanbul şeklinde yanlış edatlar kullanılmıştı. You connect IN Istanbul'dur halbuki. Aman canım, anlaşılıyor işte demeyin. Bize anlaşılır geliyor ama yabancıya değil. Connect from ibaresinde bir mesafe kat etme, Istanbul’dan ayrılma iması var. Bu durumda yönelmesi de, yani to’su da, olmalı. Oysa yazıda anlatılmak istenen A noktasından Istanbul’a gelinip aktarma yapılıp B noktasına gitmek. Connecting in Istanbul kısaca.

Bagajımı almak üzere banda yürüdüğümde dev Türkiye billboardları gözüme girdi. Beş dakika kadar anlamaya çalıştım ilanların mesajını. Bir fındık kasesinin üzerinden üstünde Taste Model of Turkey yazan bir kırmızı kuşak geçiyordu. Bir gıda fuarının bilmem kaçıncı koridoru Türkiye ürünlerine aitmiş. Taste model’i gelin görün vs diyor ilan. Sol altta Istanbul Ticaret Odası amblemi. Arkada bir başka ilan. Orada da bir buz küpündeki kirazın üstünde aynı kuşaktan vardı. Keşke resmini çekseydim. Gugıllar bulurum nasılsa dedim, bulamadım. Sonradan çaktım köfteyi. Best Model of Turkey gibi demek istiyordu. Best Model of the World yarışmasına istinaden heralde, taste model diyordu. Fonetik olarak da benziyor diye kullanmış olmalılar. O kuşak da dereceye girene takılan şeydi. İyi de, Best Model yarışmasını dünyada kim biliyor da uluslararası ortamda reklam konseptimize referans yaptık? Best Model of the World, Erkan Özerman isimli şahsın 22 yıldır düzenlediği ve hep Istanbul’da yapılan global ölçekte ufak çaplı bir yarışma. Ha pardon, ilk kez bu yıl Bulgaristan’a taşınmış. Hala küçük, hala bilinirliği sınırlı. Bir yabancının bu ilanlara bakıp bu kadar çağrışımı zincirlemesi hala imkansıza yakın.

Bir çıkıp dışardan bakamıyoruz kendimize. Bir uydu görüntümüzü alamıyoruz. Dünya para ve emeği değirmende su niyetine dövüyoruz bir de. Think globally, act locally prensibi bizde tersine, think locally, act globally olarak işliyor. Bu ilanların hazırlanmasında işveren derneklerden tutun, ajansına kadar zincirdeki hiç kimse lokal kaldıklarının farkına bile varamıyor. Bunu fark etmek için ne gerek? Yurtdışında yaşamış olmak mı? Yurtdışı yayınlarını, haberlerini, rakiplerini takip etmek mi? Senin bildiğini herkesin kafadan bilemeyebileceğinin farkına vardıran sorgulayıcı yaklaşım mı? Düşündüm düşündüm, 'kesinlikle şu' dediğim bir şeyi çıkaramadım. Ya yukarıdakilerin hepsi ya da bilmediğim başka bir şey. Belki de eğitim sisteminden girip adaletten çıkmak gerek gene.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Öğretmen Çocuğu

Dün gece Pelinat, Evo ve ben Pansiyon’da yuvarlanıyorduk. Pansiyon’un sahibi Düella uzun zamandır evine uğramıyordu. Yerine biz bakıyorduk. Ta ki en son iki gün önce sabaha karşı işe giderken görülen Düella pattadanak içeri girip hepimizi şaşırtıncaya kadar. Kararmış, iki büklüm ve yorgun haliyle tam bir James Brown’du. Çökerken pelerinini yetiştirdik fakat encore yapamadı. Direk koltukta uyudu. Dar koltuklarına sığamayan sağ kolu için de fiskos masasını kendine çektirip kolunu ona dayayarak sayıklaya sayıklaya uyuyakaldı. 24 saattir açmış da. Yemek çağırdık ve hatta Pelinat ona elleriyle uykusunda Ayvalık tostu bile yedirdi. Yeter, dedi. Çenesi yorulmuş. Bir kahve koyduk önüne. Biraz dikleşti.

Evo Türkiye’yi herkesten iyi çözmüş. Idiot’s Guide’dan doktora tezine terfi etmiş. Son tez konusu da mülakatlar. Bir tanesine girmiş geçen gün. Mülakatı kendi ve bir iş arkadaşı yapıyormuş. Görüşmeye gelen hatun daha önceden de başvurmak istemiş ama kocasının işi için yurtdışına gitmek zorunda kalmış da sonradan da kocası desteklememiş de falan da filan da anlatmaya başlamış her nasılsa. "Neyse", demiş Evo’nun iş arkadaşı. "Şimdi destek sırası kocanda o zaman. Ehue". 'Aynı koca değil', demesin mi hatun? Manasız geçen birkaç saniyeden sonra sadede gelinmeye çalışılınmış.

Evo Türklerin mülakatlarda neden ’too much information’ verdiklerini anlamıyor. Az önce örneğini verdiği durumda mülakatı yapılan hatun ille de söylemesi gerekiyorduysa kişisel sebeplerden daha önce başvurmadım diyip geçemez miymiş? Mülakatı yapanların da neden bu kadar konuştuklarını anlamıyor. Asıl mülakat yapılan kişinin en çok konuşması, mülakatı yapanın sadece soruları sorması gerekmez miymiş?

Bir gözü ancak yarım açılabilen Düella aslında insanların mülakatlarda işe en uygun kişiden ziyade kanka olabileceği kişiyi aradıklarından söz etti. Kendisinin de mülakatı yapan olarak çenesinin düştüğü çok olmuş. "Zaten gelenler tıfıl, sümüklü oğlanlar. Bir soru soruyorsun, iki cümlede cevabı bitiyor. Zaman geçsin diye ben konuşuyorum. Ahaha". Zaman hızlı geçiyorsa da konuşuyordur zaten. Güneşi Koç, ay burcu İkizler. Zodyak’ın en konuşkan kombinasyonuna sahip insan.

A, dedim. Bana da mülakatımda bizim patron babamın mesleğini sormuştu. Üniversite, mastır bitmiş üstüne 10 yıldır çalışıyordum. Öğretmen, demiştim babam. Çok beğenmişti patron cevabı. ’Öğretmen’ cevabı doğru cevap. Bunun doğru olduğunu yeni mezun olduğumda gittiğim mülakatlarda öğrenmiştim. Öğretmen cevabına herkes mutlu oluyor.

Önce bir güldük buna. Sonra bir baktık, odadaki herkes öğretmen çocuğu!
Hikmeti menkul bir şey olmalı ki Düella bundan sonra işe öğretmen çocuğu almaya karar verdi. 'Öğretmen çocuğu'nda idealizm, efendilik ve çalışkanlık vaadi varmış.
Kimbilir, belki de böylece devrilinceye kadar çalışması gerekmez.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Tutmayın Beni

Geçen gün Beşiktaş vapur iskelesinde bir vatandaş ‘Herkese borcum vaaar! Yeter ulayyn!’ diyip suya atladı. Öyle üstünde kazağı ve montuyla vapurla iskele arasındaki bulanık suya attı kendini. Vapur ahalisinden biri bir can simidini yerinden söküp adama fırlattı. Simide tutunan adamı vapura çektiler. ‘Yazık, etme eyleme kendine. Hayat buna değmez konuşmaları’ yapıldı. Adamcağıza yazık olmasına yazık da bu hareketiyle gerçek niyetinin canına kast olduğunu çıkarımlayamadım. Ufak bir cinnetti belki. Hatta sanırım sadece zor durumuna eşinden dostundan empati bekliyordu. Bu kış kıyamette saplıcan olmasaydı bari.

Geçen Pazar gazetelerde ve televizyonlarda da Mardinli Romeo ve Juliet’i izledik. Ailelerinin evlenmelerine izin vermediği aşık bir çift üç katlı bir binanın çatısına çıkmış, atlayacaklarını deklare ederek ya gönülsüz ailelerini tehdit ediyorlardı ya da canlarından bezdiklerinden isyan ediyorlardı. Olayın bundan sonrası her açıdan trajikomedi olmasına rağmen haksızca ulvileştirilecek Romeo-Juliet mertebesine çıkarılmış bir aşk hikayesi okuduk, izledik.

Bir kere yüksek bir yerden atlamaya kalkan ve depresyonun, anksiyetenin dibine vurduğu sanılan bir insanı atlamamaya ikna etmekle görevli kişi öyle dal dal yürüyerek çatının ucunda duran kişiye ilerlemez. Gördüğüm filmlerin hepsinde onu iknalı konuşturmaya çalışılınarak usul usul sokulunur. Aralarındaki mesafe tek hamleye indiğinde belki işte ani bir atılımla eleman çatıdan aşağıya indirilebilir. Burada tahmin edebileceğiniz üzere olmaması gereken durum oldu ve arkasından dal dal ona doğru yürüyen polisi gören Romeo atladı. El ele tutuştuğu için Juliet’i de kendiyle beraber aşağıya çekti. Hiç de öyle beraber falan atlamadılar. Tabii bütün bunlar olmadan bir süre önce aşağıya dev bir hava yastığı getirilmişti. O yüzden kimseye bir şey olmaması sanıldığı bir anda atladı Romeo. Atlamadığı ve fakat çekiştirilerek düşürüldüğü için Juliet ise binayı sıyırdı. Hava yastığı da yeterince pofidik kalamadığından Romeo ve Juliet’i zemine dokundurdu. Tam da öyle zbam diye çakılmadılar sanırım, hızları kesilmişti allahtan. Yani olayda psikoloji bilmeyerek Romeo’ya tehlikeli yaklaşan polis memuru, Juliet’in atlamayıp düşmesi, havası kaçmış hava

yastığı falan hepsi beraber tam da perfect suicide’a doğru gidiyordu ki allah yüzlere baktı. Gençlere de ailenin sempatisinden çok daha fazlası, tüm ülkeninkini kazanacak kadar drama imkanı doğdu. Sadece ikna edilerek çatıdan inselerdi ailelerin sempatisine yetecekti. Yani sonucu kötü de bitse amaç sadece ‘tutmayın beni’ idi.

Ofisim çok kalabalık bir yerde olduğundan devamlı itiş kakışa da sahne oluyor. Özellikle de hemen önümüzdeki caddede herhangi bir zaman diliminde mutlaka en az bir trafik kazası ve dörtlüleri yanıp duran arabaların yanı başında yumruklarını konuşturan adamlar oluyor. Şimdiye kadar birçoğunu izleme fırsatı edindim. Çarpışmanın saniyesinde arabadan inen adamlar hasara bakmaya gerek duymadan otomatikman yumrukları dikip karşı şoföre yönelirler. Güdümlü rokete benzerler o an. Kaskolarının falan olup olmamasının da bir önemi yoktur adeta. Maskatın bağcıyı dövmek olduğundan da emin değilim çünkü etraftan mutlaka taksi şoförleri yetişir ve bunları ilk yumruktan sonra ayırır. Kaza sahipleri tutulmasalardı karşısındakini çok fena benzeteceklerini sıklıkla iddia ederler. Böylece aslında ne sert adamlar olduklarına dair etraflarına mesaj verirler.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Bana 'Bu da Geçer' De

Televizyon karşısında tam da o saatlerde uzay mekiğimle eliptik kardiyo egzersiz yaptığım için ana haber bültenleri kaçmıyor benden bu aralar. Her haber bülteni ayrı bir lunapark. Her seferinde de illa şaşırma tepkisi vermekten vazgeçemedi bünye. Sonra bir şaşır, iki şaşır, bir bakıyorum bir saat geçmiş. 650 kalori yakmışım. Hem de hiç fark etmeden. Çocuğun dikkatini yanan dönen bir şeye çekerek ağzına lokmalar vermek gibi.

Geçen gün bir baktım ekranda Deniz Baykal çarşaflı kadınlara partisinin rozetini takıyor. Üniversitelerde başörtüsü serbestliği sağlayacak yasa değişikliklerine tahammülsüzlüğüyle bildiğim CHP'nin yaklaşan seçimler öncesi bu kadınlara parti rozeti takması seyirlik oldu tabii. Üstüne de Kürtler, göçmenler, türbanlılar, farklı din ve mezhep mensupları, hepimiz kardeşiz, eşitiz falan konuşması da yaptı. İnandırdı mı beni? Hayır. Oyunu ver ve köşene çekil muamelesi. O üç kapalı kadın da o kurultaya danışıklı gelmedilerse adım Hafiye olmasın. Akabinde fönlü kafa koko kadınlar AKP kurultaylarında belirmişler. Herkes herkesi kucaklıyor. Şekiller karıştı da sorunlar hala ortada.

Mustafa filmi hakkında da herkes bir şeyler söyledi. Ben de söylenen şeylerin saçmalığına takılmıştım. Bir forumda Can Dündar'a soru sormak için söz alan bir de üniversiteli olacak gençlerden biri 'Siz iyi işler yapmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Oysa biz bu filmde iyi bir şey görmüyoruz. Bu konuda ne diyeceksiniz?' gibi dünyanın en gerzek sorusunu sorarken bütün salon alkıştan kopuyordu. Yani soru mu sordu şimdi bu? Bu bir ürün müdürüne 'ben malınızı beğenmedim, ne diyorsunuz' demek gibi bir şey. Nesini beğenmedin mesela, ne umdun da ne buldun? Önce kendini ifade etmeyi öğrensen ya? İsmi Uğur olan Dündar da bu kısmı alıp ana haber bültenine koydu ve gençlere cesaretlerinden dolayı bir de teşekkür etti. Körler sağırları ağırladı. İfade yoksunu gençlerimiz böylece kendilerini akıllı sandı.

İnsan her şeyi takıp takıştırıyor bu memlekette. Yeni bir takının karşısına çıkması çok zaman almıyor zaten. İlla televizyona gerek yok. Çevreden de yağıyor. Geçen gün Levo diyordu. Filmi hala izlememişler, dvd’sinin çıkmasını bekliyorlarmış. Sahtesi de yokmuş piyasada. Yani neredeyse filmlerin premier’lerinden bile önce çıkan bunca korsana rağmen bir aydır vizyondaki bu filmin korsanı yok. Sebebi de korsancıların Atatürk’e karşı besledikleri derin saygıymış.

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Deprem Kehaneti

Bugünlerde ana haber bültenlerini çalkalayan bir haber var. Dan. Az sonra. Dan. Dan ve de daaan. Amerikalılar birkaç hafta içinde Bandirma’da 8.0 şiddetinde deprem bekliyormuş. Ekranda yıkıntılardan kurtarılan insan görüntüleri falan. Gerisini seyretmedim. Benim bildiğim depremi önceden bilen bir teknoloji yoktu. Caponlar bile en çok 4 saniye önce bilebilmeyi başarmıştı da hani o bile bayağı etkili oluyordu can kaybında. Yurdum insanının galeyanlı haberleri sevişine verdim bu fragmanı.

Aradan birkaç gün geçti. Bir iş arkadaşımın Bandırma’da yaşayan annesinin bu haberler yüzünden panik ataklar geçirdiğini öğrendim. Kadıncağız uyuyamaz olmuş. Kalkıp Istanbul’daki kızına sığınmış. Istanbul çok güvenli ya. Neyse işte, tanımadığım bu kadına üzülüp durumun bir analizini yapma ihtiyacı hissettim. Önce basında çıkan haberleri okudum, izledim. Birçok kaynakta bu haberin kaynağı için “Amerika’da yayın yapan bir site” veya “ABD’de bir site” olarak geçmişlerdi. Neyse ki bazı başka kanallarda kaynak olarak “CNN’e bağlı http://www.ireport.com/ adlı internet sitesi” gösterilmişti. Ben de gittim baktım bu site neyin nesiymiş diye.



Efendim, youtube’da nasıl kameramanlık oynayabiliyorsanız, ireport’ta da muhabirlik oynayabiliyorsunuz. Hala beta formatındaki sitenin tepesinde “Unedited. Unfiltered. News” şeklinde bir tagline açıklamaları var. Yani herkes istediği herşeyi raporlayabiliyor, haber yapabiliyor. CNN açmış siteyi ama haberlerin doğruluğuna, uygunluğuna dair hiçbir garanti vermiyor. Sadece kimi haberleri CNN bültenlerinde kullanabiliyor. Siteye şimdiye dek yaklaşık 125 bin haber yüklenmiş, CNN de aralarında beğendiği 682 tanesini geçen ay kendi bültenlerinde kullanmış. Bunların hepsi de sıcak gelişmelere, sevinçlere, trajedilere tesadüfen yoldan geçerken şahit olan ve videosuna çeken amatörlerden. Poposundan haber uyduranlardan değil. CNN için çok mantıklı bir hareket. Tüm dünyadan bedava muhabir desteği alıyor. Benzer bir siteyi Hürriyet de http://www.sendeyolla.com/ adıyla açmaya kalkışmış. “Türkiye’nin en geniş haber ailesine katıl” diyerekten de alt başlık atmış ama bu sitedeki haberler popodan atma olabilir diye herhangi bir uyarıya gerek duymamış. Zaten de siteye yurdum insanı çoluğunun çombalağının videosuyla şanlı tarihimize övgü dolu klipler koymuş. Muhabirlik yerine kapatılan youtube’a yedekleme yapıyor olabilirler artık kendi bilecekleri iş. Bunlara uyuz olmayalı bırakalı birkaç ay oluyor. Bunu da kesin dönüş sonrası adaptasyon sürecinin son safhasına girmiş olmaya bağlıyorum. Bu konuda da elbet bir gün açıklama yaparım.

Ireport’u biraz karıştırınca 5 Temmuz’da dünyanın sonunun geldiğini ve kıyametin kopacağını iddia eden bir habere de rastladım. Kimse yorumlarda önden kıyamet koparmamış. Fakat Bandırma’da deprem iddialayan ‘haber’ bir adet Türkiye haritasında Bandırma üslü genişleyerek büyüyen birkaç çemberden ibaret. Haberin sahibi de zaten bunun bir teori olduğunu söylüyor. Kendi çapında sismik haritalara bakaraktan bir şey iddialamış. Bunu da zaten saklamamış. Yine de haberin sahibi o kadar sıkıştırılmış ve o kadar komplocu terörist ilan edilmiş ki, tipik taşralı Amerikalı nezaketini de bozmadan ha bire bu konunun uzmanı olmadığını söylemekte ve insanları yanlış yönlendirdiyse özür dilemeklerde. Deprem iddiasının sahibi ‘muhabir’in kimliğini ve adresini ele geçirmiş bir Türk de bir karşı haber yayınlayarak birkaç hafta içinde adamın tuvaletinde tam da adam hacetini görürken bir volkan patlayacağını iddia etmiş. İsmi ve adresi açığa çıkan adamcağız ailesinin güvenliğinden endişe etmekte şu aralar.

Konuyu iş arkadaşıma annesine anlatsın diye özetlemek istedim ama bu kadar araştırma-karıştırma falan yapınca deli olduğumdan şüphelenmesini istemediğimden sustum. Hem yurdum medyası benden büyük, onla başa çıkamam. Kör bakla durumları ya da. Bakladan kastım medya, ifadelemediğim ama okuyucunun anlaması gereken alıcıdan kastım da teyze sembolündeki halktır da denebilir.

Salı, Haziran 24, 2008

Mucizeler Zaman Alır Mı?

Sevgi böceği bir arkadaşınız mutlaka bir ara size bir powerpoint sunum yollamıştır. İçinde çizgi filmsel sevimli cüce ailesinin fakir ama sevimli bir yuvada uyuyor olduğunun sulu boya resmi vardır. Bunun Abidin Dino’nun çizdiği mutluluğun resmi olduğu iddia edilir. Ne bileyim Can Dündar’ın bir yazısını slaytlar halinde önünüze koyar. Backgroundunda da doğan ya da batan güneş, dağdan döne döne dolanarak şırıldayan dere, üzeri çiğ damlalı bir gonca gül falan vardır. İşte bunun gibi bir şey hazırlamış kanallarımız Milli Takım için. Millilerin ter içinde mücadele resimlerinin sağında solunca uçuşan bol üç noktalı manidar (olduğu sanılan) laflar. ‘Mucizeler zaman alır…’ en popüler olanı. Her kanalda Robocop Türkoların zikir ayiniyle dönüşümlü olarak dönüp durmakta.

Herkesin dilinde, sunumunda bu mucize. Fatih Terim’in Çek maçından sonraki basın açıklamasındanmış. Bu cümleyi de odasındaki (muhtemelen motivasyon posterlerinden birindeki) bir yazıdan alıntıladığını söylüyor. Açıklama aynen şöyle:

"(Çek maçında)...ilk karşılaştığım hasar tablosuydu. 6-7 oyuncumun hasarlı olduğunu görüyorum. Nihat Emre, Aurelio, Servet, Emre Güngör, Hakan Balta'nın sakat olduğunu görüyoruz. kendi işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. 70. dakikadan sonra bütün yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. Burada imkansız diye bir şey yoktur. 'Mucizeler zaman alır' demiştik benim odamda öyle bir yazı vardı. Biz pes etmeyen bir takımız. Bir söz vardır. Gecenin en karanlık zamanı gündüze en yakın olan zamandır..."

'Mucizeler zaman alır' ifadesinde, ‘zaman’ içinde çalışıldığı, çabalandığı, ondan dolayı normalde ‘mucize’ sayılabilecek kadar olağanüstü sonuçlara varılabildiği anlamı var. Benim de konuyla ilgili iki sıkıntım var.
Birincisi, Terim bu cümleyi maçları son dakikalarda almalarına istinaden söylemiş. Maçın son on dakikasına kadar bahsi geçen ‘zaman’ alınıyor ve bu mucize sonuca hazırlanılıyor gibi bir ifade çıkıyor –ki tuhaf. Maça maçta hazırlanılmaz sanki. İkincisi çalışıp çabalama, emek harcama sonucunda -kime karşı olursa olsun- kazanılan maç benim nezdimde ‘mucize’ değildir. Ben ‘mucize’ kelimesinde bir beklenmediklik, bir şaşkınlık uyandıran iyi bir şey alt anlamlarını çıkarıyorum. Zor şeyi çabalarımla elde edersem sevinirim, mutlanırım ama şaşırmam yani. Elde ettiğim şeye de mucize muamelesi yapmam. Yaparsam ikincisini, üçüncüsünü, sürekliliği bekleyemezsiniz ki. Çabaladıysam ve işi kıvırdıysam o mucize değildir, güdümlü bir başarıdır. Özetle bu ifade kendi içindeki tezatlarıyla (oxymoron) beni uyuz etmiştir.

Yeni bir mucize umuyorum bir de. Maçın başından itibaren ‘abi süper oynuyoruz, alırız bu maçı’ diyebilmek ve mesela ilk yarı bir gol, ikinci yarı bir gol daha atmak gibi bir ‘mucize’. Hadi bakalım, inşallah.

Terim’in açıklamasının kalanındaki “Gecenin en karanlık zamanı gündüze en yakın olan zamandır” sözünün konuyla alakasını da çok kuramadım. Yani bana ‘dibini gördün artık bundan sonra sadece yukarı çıkabilirsin’ vari çok bir şey yapmadan da ‘bekle düzelir’ gibi bir şeyi çağrıştırıyor. Ben mi totomdan anlıyorum? Aslında belki tam da durumumuzu en iyi anlatıyordur, o ayrı.

Belki normal insanları motive falan ediyordur gerçekten bu lügatlar. Şu motivasyonel poster işinde çok para var diyorum yalnız.

Çarşamba, Nisan 30, 2008

Necefli Maşrapa

Haftasonu Esincan burdaydı. Herkes hararetle soruyor. Ne yaptınız, ne yaptınız, diye. Ayol biz ne yaparız? Sadece laklak. Kızcağız bir çarşı pazar ve hatta ev kılığıyla geldi. Tabii ki sırt çantasında kokoları vardı ama değiştirmeye fırsat ve de ihtiyaç olmadı. Biz süklüm ve de püklüm halimizle pek koko ortamlarda yemeğimizi yedik. Eve gelip muhabbete devam ettik. Esincan, Düella, Çıtır, Şövalye ve ben. Sabahlara kadar konuşacak ne buluyorsunuz diyenlere cevap niteliğindeydi muhabbet. Ölüm, din, felsefe, quantum fiziği, cinsellik, kıskançlık, sufizmden tutun signature’ımız olan karakter ve durum analizlerine kadar her şeyden bahsettik.

Eve girdiğimizde önce ev pek bir sessiz gelmişti. Televizyonu açıverdim sessizlik kırılsın diye. Zaplarken de TRT 4’te bir Sanat Müziği konserine denk geldim. Tanıdık bir şey çalıyordu. Orada bıraktım. Fonda radyo sanatçıları şarkılamaya devam etti. Arada Boş Çerçeve şarkısı çaldı. Aaaah, olduk. Hülya Koçyiğit miydi, Filiz Akın mıydı bunu hıçkıraraktan söyleyen falan derken yine dikkatimiz muhabbette yoğunlaştı. Derken derken TRT 4’te İstiklal Marşı başladı. Kapanış niyetine. Yani 15-20 yıldır bu sahneyi gördüğümü hatılamıyorum. Kimse hatırlamıyor. Dumur olduk, ekrana kitlendik. Hala 24/7 olmayan kanal mı var? Varsa da İstiklal Marşı’yla mı kapanır?

Marşın klibi değişmiş. Eski klipte Anıtkabir önünde açıklı koyulu üniformalarıyla askerler bayrak taşırdı. "Tüfeeeeek omza! Selaaaaaam dur! Çeeek!" derler ve marşla beraber getirilen bayrağı göndere çekerlerdi. Yeni klipte askerlerin bayrak töreni yok. Dalgalanan bayrak önde, arka fonda Anıtkabir, Millet Meclisi, Atatürk resimleri gibi görüntüler akmaktaydı. İstiklal Marşı bitince yine aynı sürekli dııııt sesiyle beraber ekranda o damalı karenin içinde yine damalı dairenin olduğu görüntü çıktı.

Dumuru atlattıktan sonra televizyon nostaljisi muhabbeti başladı. Teknik arızadan dolayı ekrana giren necefli maşrapayı hatırlayıp hatırlamadığımızı sordu Esincan. A, evet evet. Necefli maşrapa.

Çıtır anlamadı. "Ne, ne, ne?" diye sordu. Biz de kelimeleri duymadı sandık. Tane tane "Necefli maşrapa" diye tekrarladı Düella.

Çıtır da “Yahu tamam da, necef neee, maşrapa ne? Ne diyorsunuz siz?” diye sorduğunda yerlerde bulduk kendimizi.

Esincan açıkladı. Necef, boncuklu moncuklu süsler işte. Maşrapa da metalden sürahi gibi bir şey.

Yani şimdi bu 80’li oğlanla aramıza kuşak mı girdi, bilemedik. Maşrapayı hatırlamaya yaşı tutmadıysa bile dedemin ’filhakika’, ’veilla’ falan diyerek konuşmasında yaşadığım gibi hisler mi yaşadı? Zamanında Türkçe derslerinde her ders yılının ilk haftasının değişmez konusu olan İstiklal Marşı’nın anlamının çözümlemesi gibi dersler mi gerektirdi bu durum?

Ben çok severim şiir çözümlemesini. Hafiyelik icabı. Bir fihristimiz olurdu bu Türkçe derslerinde bilmediğimiz kelimeleri yazmak için. Okul başlarken kırtasiye alışverişine de dahil olan. İstiklal Marşı nerede Osmanlıca’ya dokunduysa fihristte baş harfinin olduğu sayfada bir açıklaması olurdu.

Garp = Batı
Afak = Ufuk
Serhad = Sınır

Dünyada hepi topu 60 yıl öncesine ait metinlerini elinde sözlükle takip eden başka millet var mıdır acaba?

Perşembe, Nisan 17, 2008

Cahil Vicdanlar

Gebze'de tecavüz edilerek öldürülen İtalyan sanatçı, Barışın Gelini Pippa gibi naif buluyor beni Şövalye. Ona yazık olmuştu barbarlara güvendiği için. Bana da kafama zorla geçirilecek bir türbanla yazık olabilirdi. Laboratuar demokratıyım ve laboratuar ortamında herkes aynı, herkes eşit, herkes suçsuz ya. Hani dağdaki çobanla ben aynıyım çünkü ortak paydamız insan olmak ya. Ben ondan daha çok kitap okudum, o benden daha çok ampirik tabiat bilgisine sahip ya. O kadar ya.

Ben ‘o kadar’da bırakıyorum ama Pippa vakasında dünyaya rezil olduklarından muzdarip aydın Türkler orada bırakmıyor. Pippa’nın katili odur budur, iğrençtir, pisliktir. Tamam, tamam. Bence de. Her ne gazına gelinmiş olunursa olunsun bir canlıyı öldürmek noktasına gelindiğinde adını koyamadığım ama belki de ‘vicdan’ denen şeyin devreye giremediği durum aklıma sığmıyor. Peki vicdan öğrenilebilir mi? Beslenip büyütülebilir, değişik formlara sokulabilir mi? Kesinlikle. Doğduğunuz andan itibaren şimdiki ‘iyi’ ve ‘kötü’lerinizden, ‘doğru’ ve ‘yanlış’larınızdan farklı şeylere iyi-kötü, doğru-yanlış denseydi sizin de vicdanınız bu yeni kavramlara göre şekillenirdi. Aklınızı yeterince eğitmeseydiniz, muhakemeniz zayıf kalsaydı bunlar yine etkilenir, değişirdi.

Pippa’nın katilinin vicdanının nerede bizimkilerden başkalaştığını tahmin edebiliyorum. Senelerce gazetelerde, filmlerde yabancı kadınların bozuk meşrepli, önüne gelenle yatan tipler olarak görmedik mi? Turist kızlar Türk erkekleriyle yatabilmek için koşmadılar mı sahillerimize? Tabii ki tecavüz edilebilir onlara. Çünkü aslında onların istedikleri şey de bu. Yine tarihimizde, tarihi filmlerimizde hin ve cin fikirli Katerinalar, Bizans kadınları Kara Muratların, Tarkanların kuyusunu kazmaya çalışmadılar mı? Onlar da bu kadınlarla sadece yatıp kalkıp gerektiğinde vurup kaçmadılar mı?

Sizin entellektüel vicdanınız bütün bunlarla eğlenmenize sebep olurken cahil vicdanlar bunlara gönülden inanıyor işte. Bu memlekette hala filmlerde kötü karakteri canlandıran oyuncular sokakta dayak yiyor. O yüzden bu kadar geniş cahil kitlelerin olduğu bu ülkede ne yazıp çizdiğinizin, ne sunduğunuzun çok hassas vicdani süzgeçlerden geçmesi gerek. Bu kitlelere cinselliği erkeğin zaferi olarak pazarlayarak -güya- kendilerini önemli hissettirtecek, onların Batı ve Batılılar karşısındaki ezik egolarını –güya- bu gazlarla giderecek bu medyanın günah listesi oldukça kabarıktır. Medyanın çarpık sunumlarının içselleştirilmesine sebebiyet veren geniş cehaletin sorumlusu bu sistemin savunucularının ise yatacak yeri yoktur.

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Didişme

Bize temizliğe artık Beyza gelmiyor. Beyza sigortalı iş bulup gitmişti. Anne Şövalye’nin tavsiyesi üzerine yerine Nuriye’yi aldık. Hatta da haftada bir aldık. Ev zaten minik. Halısı, avizesi falan da yok. Nuriye geldiğinde üç saat kadar takılıyor. Nevresimleri değiştirip ütü yapıp 65 YTL’sini alıyor. Bu 'az' işe 'çok' para verme hali hem Şövalye’ye hem de bugünlerde Istanbul’da olan anneme dert olmuş durumda.

Nuriye iki haftada bir geldiğinde gerçekten ütülü gömlek sıkıntısı çekebiliyoruz. En giymek istediğimiz şeyin kirli ve ütüsüz olma ihtimali büyük. Haftada bir geldiğinde de paramız çıksın diye hiç olmadığımız kadar azıp sağa sola fırlatıyoruz her şeyi. Yine de iş yükü üç saati geçemiyor. Annem de hazır buradayken temizlik günü evde tuttuk onu geçen gün. Maksat annem Nuriye’ye ince iş yaptırtsın. Israrla silmeyi reddettigi iki metrekarelik yolluğun ucunu sildirsin. Beş saat çalıştırsın diye. Nuriye yine reddetmiş yolluğun ucunu silmeyi. Halı silmezmiş. Dip köşeyi süpürmemiş çünkü koltukları çekemezmiş, ağır gelirmiş. Aslında yemek de yapmazmış ama benim hatırım için yapıyormuş. Yine üç saatte gitmiş ve aslında başka yerlerden 80 YTL aldığını iddialayıp anneme cinnet geçirtmiş kısacası.

Annemin bu tarz cinnetleri çokçadır. Babam çiftçilik yaptığından annemi buyday tarlalarına götürmesi pek sıkıntı olmuyor haliyle. Açık hava anneme de iyi gelir diye hatta sık sık götüresi bile gelir. Başka bir ortaklaşa aktivite teklifini 37 yıllık evliliklerinde babamdan duymadığından olsa gerek annem de tevekkül eder, gider. Fakat her gittiğinde annem Hamdi Yüzbaşı model aylaklık yapanları yakalama baskınına çıktığından tarla işçilerinin çapayı küreği bırakıp işi bırakmaları rutinimiz olmuştur. Akşamki karı-koca kavgası da rutinin uzantısıdır. Babam işinin düzenini bozdu diye anneme çıkışır, annem babamı iş bilmezlikle suçlar, vs. Artık kazık kadar olduk tabii, her ikisini susturma görevi bana düşer. Yıllardır yanlarında olmamak da yakayı kurtartmıyor, telekonferansla da olsa duruma illa ki bağlandırıldığımdan artık bitap düştüm bu arabuluculuktan. Kendimi bildim bileli bu ikili başka bir sebepten kavga etmedi. Bir başka konu olsa da biz de eğlensek ayol. 30 yıldır aynı dava.

Nuriye asıl cinnet gazını anneme ‘doğulu’ diyerek vermiş. Pişirdiği köftenin annem gibi ‘doğulu’ bir tanıdıklarının da yaptığını söylemiş sanırsam. O minvalde geçmiş muhabbet. Vay sen misin anneme ‘doğulu’ diyen? Bıdır da bıdır da bıdır konuştu bi sürü. Aman annee, ya doğusu batısı mı var, vatan bölünmez diyordun. Kafanda bölmüşsün. Bölmüşsünüz.

Ne memleketler sevdim aslında bütün de değillerdi durumu.

Cuma, Mart 21, 2008

Memleket Meseleleri

Geçenlerde bir arkadaşın arabasındaydık. O kullanıyor, ben oturuyordum. Trafik de sıkışık. Sırf saatte 0,0001 km daha hızlı akıyor diye hödükçe bizim şeride dalan bir arabaya küfretti. Memleket hıyardan geçilmiyor, dedi. Evet, evet, dedim. Doğru. Geçilmiyor. Sonra arkadaş tuttu emniyet şeridinden saldı kendini. Aman canım, n’olcakmış, diye. Bunu neden anlatıyorum? Bu memlekette haksızlık bize yapılınca herkesi hıyar ilan edip, haksızlığı biz yapınca 'aman canım'lıyoruz diye. Herkes kendine müslüman olduğu gibi herkes kendine de demokrat. Şu son gündem bunu iyice teyit etmekte lakin ben de kime kızacağımı şaşırmış durumdayım.

Büyük partimizin kapatılma davasına kızıyorum çünkü büyük ya da küçük, ne fark eder, herhangi bir partinin kapatılmasına kızıyorum. Büyük partinin bunu demokrasi ayıbı ilan etmesine kızıyorum çünkü aynı partinin küçük partiler kapatılsın istenirkenki kayıtsızlığına da kızıyorum. Büyük partinin tuhaf kanunlara yapışıp olmadık sebeplerle iyi kötü, doğru yanlış, marjinal radikal, ne fark eder, onu bunu dava etmesine, dava edilmesine sebebiyet vermesine, aykırı ilan ettirmesine kızıyorum. Bir yandan aynı kanunların dönüp bu sefer onları tırmalamasındaki tuhaf çelişkiye de kızıyorum. ‘Hukukun üstünlüğü’ ne demek ben bilmiyorum. Burada herkesin hukuku kendine üstün. Kendine yarayan hukuk en üstün olduğu gibi kendine dokunmayan hukuk da bin yaşasın gibi bir şey var. Hem çok yaşa, hem adam sen de, boşver.

Laboratuar demokrat faresi olaraktan ben herkese kızıyorum. Ukala dümbeleği olaraktan da diyorum ki çekilin şaptiler, ben yazayım şunları yeniden. İsteyen türban taksın, isteyen yemeni, isteyen toka, isteyen peruk. İsteyen muhafazakar İslam’ı yaşasın istemeyenin dini imanı olmasın. Herkes ne istiyorsa onu yaşasın, yaşadığı her neyse ekmeğini, itibarını, makamını etkilemesin. Yeter ki öldürmesin, dolandırmasın, kandırmasın, çalmasın çırpmasın, doğayı, çevreyi, asayişi bozmasın. Özü bu yani. Gerisi magazinden başka bir şey değil. Bu kadar mı zor yani, allaam? Deli olucam. En aklı başında, en okumuşu bile işin özünden uzak, ha bire son halinin bir kertesinden alıyor değerlendirmeye. Normalde bunu ben yaparım. Kel alaka bir ucundan tut ve sündür harekatını yani. Laf salatasına sebebiyet veriyor da yazacak bir şeyler çıkıyor diye. Millet benden yetenekli bu konuda. Sakızı bol. Sündür sündür çiğne. Yutmadan ağzını oyala.

Memleketin bir yemeği güzel bir de muhabbeti. Başka da bir şeyi işe yaramaz. Ben söyliyim. Unutanlara not ba’bında.

Çarşamba, Mayıs 09, 2007

Bu Postadan Sonra Sabun Köpüğüne Devam

Kadrolaşma da (dini ya da maddi her türlü) istismar da her hükümetin başımıza açtığı bir bela. AKP iktidara geldiğinde kadrolaştı da daha öncekiler kadrolaşmadı mı? Ne AKP yanlısıyım ne CHP ne zırt ne zurt. Oyuma değecek bir tane parti yok ortamda. Birileri de buna üzülsün, buna takılsın. Kimseyi aşağıladığıma inanmıyorum burda. En sevdiğim insan da mitinge gitti zaten. O kadar demokratız ki kimse kimseye bir şey demedi. Yok. Dedik aslında biraz. Ben cimbit cimbit konuştum. O da bana 'laboratuar demokratı' dedi gitti. Ama giderken öptü. Ben de kafasına güneş geçirtmemesini tembihledim madem. O benim tatlı bebim. Hem canım isterse türban da takarıııım, tesettür de yaparım--ki geçenlerde bunu fişteklediler de Etiler Starbucks gibi "modern" bir Türk ortamında kafama eşarp bağladım oturdum. Yanımdakilerin rahatsızlığı süper eğlendirdi beni. İyice deşesim gelir benim bu huzursuz halleri. Ay, dayanamam, çok eğlenceli.

Hiiiç başka bir şeye değinemeyeceğim. Bildiğim kadarını söyledim zaten. Gerisini siyaset bilimcilere bırakacağım..ama siz her kim anlıyor kabul ediyorsanız halden ona endişelerinizi dökersiniz artık. Ben bu memleketi daha fazla tanımak istemiyorum zira son olaylar bana bir sınıf savaşının ve demokrasi bilinçsizliğinin utancını yaşatıyor...aslında herşeyin bilinçsizliği hakim burda. Siyaseti geçtim. Sanat bilen de yok. İş bilen de. Böyle haybeden nasıl oluyor da bu binalar dikili kalıyor, bu uçaklar uçabiliyor, bu elektrikler çalışıyor, sular akıyor, ben anlamıyorum. Konuştuğum kimseden tat da almıyorum. Herkes (yani "biz modernler") aynı tatta çünkü. O tat da baygınlık veriyor bir süre sonra. Böyle asosyal, evimden çıkmaz, TV seyretmez, gazeteleri de alay etmek için arada bir okuyan bir yabaniye dönüştüm. Herkes sarışınlaştırılmış, herkesin beyni boşaltılmış, herkes Bodrum'da, herkes bihaber ama yine de herkes en doğrusunu bilir. Sadece üç beş kişiye indirgedim memlekete dönüşümü. Onlar için dönmüştüm. Onlarla bir huzuruz. O kadar. Haa. Ya sev ya terket'ler başlar şimdi. O da ne muhteşem geyiktir ama.

Bu yazıyı da çok sevdim ayrıca:

'Yalnız değilmişim Atam; dekolte tişörtümü beğendiniz mi?' - Perihan Mağden
Keşke ben de Kemalist Dininin bir mensubu olsaydım. Her daim vesayet altında bir çocuk gibi yaşasaydım.
O zaman Anıtkabir'in mermerlerine başımı dayar, bi yandan mermerleri öperken iki yandan 'Çok yalnızım Atam!' derdim.
Mozoleden ses gelirdi: "Yalnız değilsin! Kendini benim vekilim telakki eden Büyükanıt paşan, kendini benim partimin başı kabul eden Baykal amcan, senin gibi hissseden yüz binlerce demokrasi özürlü kardeşin var."
Bu cevap üstüne ben de hemen deseni ay yıldızdan oluşan dekolte/streç bir tişört edinir, bayrak temalı kepim, 'de' ve 'da'ların ille de ayrı yazılamadığı pankartlarımla Çağlayan'a akardım. Orda Alara Uzan'ı alkışlayan mitingçilerimle bütünleşir "Yoksa bu milletin müstehak olduğu lider Cem Uzan mıdır? Konuşurken dişleri uzuyor Kırmızı Başlıklı Kız'daki kurt gibi: ne güzel!" diye düşünerek evime dönerdim.
Pazartesi sabahı, evimin en yakınındaki pastanede 2 mitingçi hanımefendi beni tanıdılar ve allem edip kallem edip bir gün önce katıldıkları Çağlayan mitingine sözü getirdiler. Ben 1 şeyler söyledim: Makûl ve mazbut şeyler. Yalnızca yazılarımda aşırı olabiliyorum.
Esas Hayat'ta çok korkuyorum insanlardan. Onların görüşlerinden.
Hanımefendilerden biri korkumu haklı çıkardı: "Haklısınız, Perihan hanım da; bizim milletimiz eğitimsiz bir millet. Gelsin, Askeriye yönetsin bizi," dedi.
GELSİN ASKERİYE YÖNETSİN BİZİ! O nümayişlerden çıkarılacak 'ceviz' budur!
***


Şimdi saadetten yeni parlatılmış Reşat altını gibi (Cumhuriyet altını mı demeliyim?) parlayan Deniz Baykal'ın nasıl bir demokrasi tıkacı ve manipülasyon şehzadesi olduğunu her akşam ana haberlerde izlemek ve ömrümde gördüğüm en karizma yoksunu kişilerden olan Zeki Sezer'le 'birleşip' birleşemeyeceklerini izlemek kaldı geriye.
Bu müthiş 'sol' partiler birleşsin de Tandoğan/Çağlayan mitinglerine katılan 'Akacak bir mecra bulduk Atam' isimli kalabalık demokratik tepkilerini sandıkta dillendirsinler; değil mi efendim?
"Yazlıkta değil, sandıkta!"
Artık '367 Kuralı' sayesinde Meclis'ten cumhurbaşkanı çıkarma olanağımızı sonsuza dek (Türk Sonsuzu: şu sıralarda, demek oluyor) kaybettiğimize göre ve bu Baykal, bu Erdoğan parti içi demokrasiyi pek tabii ki inşa etmeyeceğine, yüzde onluk baraj pek tabii ki kaldırılmayacağına göre-
22 Temmuz'daki seçimden nur topu gibi oylarını arttırmış bir AKP çıkar; e o zaman da internetten muhtıralanmakla kalmayız. Kadiri Mutlak Askeriyemiz'in 'ge' planı devreye girer. Zira verdikleri 'işaret' doğrultusunda hareket edebilecek 'seviyede' değil madem milletimiz.
"Buyrun Paşam: açık açık idare ediniz!" Erman Toroğlu.

Pazartesi, Mayıs 07, 2007

Kaşıntının Son Hali

Günlerdir bu meseleyi pansiyonda, yolda sokakta kendi aramızda sözlü olarak da irdeliyoruz. Tartışma adabından yoksunlar tez zamanda olayı kişiselleştirerek kendilerinden farklı bir fikri savunanlara hakaret savurma eylemine düşerler. Tartıştığım insanlar arasında böylelerinin olmadığını bilmek beni inanılmaz mutlu ediyor. Tartıştığım insanlar her yaştan, her boydan, her kesimden de denebilir. Zira bütün haftasonu pineklediğim pansiyonun misafirleri kesim kesimdi. Bir kısmı çok şaşırıyor. Benim gibi ‘modern’ birinin nasıl olur da ‘onlar’ın tarafında olduğumu anlamıyor. Ben yanlış anlattığımı hiç sanmıyorum. Neden ısrarla yanlış anlaşılıyorum, anlamıyorum. Ben kimsenin tarafını tutmuyorum. Ben ideali tanımlıyorum. Demokrasi ve laiklik kelimelerinin anlamlarını biliyorum. Laiklik adına demokrasiye yüklenilemeyeceğini, çünkü laikliğin din ve vicdan özgürlüğünü ifade ettiğini, dolayısıyla laikliğin demokrasinin alt kümesi olduğunu, demokrasinin daha büyük şemsiye olduğunu söylüyorum. ‘Onlar’ın dini, vicdanı kapanmaya değil de ne bileyim mesela burunlarına halka takmaya, saçlarını mora boyamaya, çokeşli ve hemcinsli bir hayata inansaydı onları da savunurdum. Benim demokrasi anlayışımda herkese yer var.

Bana devamlı söylenen ‘onlar’ın benim anlayışımda olmadığı ve ‘biz’i yok etmeye yönelik eylemlerinin olacağına dair inançlar, ipuçları vs olduğu. Olabilir. Onların demokrasi anlayışında bana yer yoksa onları da eleştiririm fakat şimdiye kadara baktığımda attıkları her adım, meşru alanlarda atılmıştır. Dolayısıyla onlara cumhurbaşkanı olamamayı dikte edemeyiz. Birincisi, aslında zaten bütün bu konuşmalara gerek yoktur çünkü türbanlısı sarıklısı olsa da olmasa da zaten Türkiye’de demokrasi yoktur. Ülkeyi ordu yönetmektedir. 80 darbesiyle solcular dağıtıldı, sağcılar coşturuldu. Bugün darbe olsa ve sağcılar dağıtılsa belki 20 yıl sonra radikal solcular tekrardan dağıtılmak üzere yeni darbe ortamlarına sebep olacaktır. Her toplumda açığından koyusuna sağcısı, solcusu, dindarı, ateisti vardır. Olmalıdır da. Bunlardan birini kısmak, diğer tarafı şişirir. İkincisi, inatla seçim sistemindeki bozukluğu göstermek isterim. %10 barajıyla halkın sadece %55’i temsil edilmektedir. Halkın neredeyse yarısı temsil edilmemektir. Halkın yarısının temsil edilmediği bir meclisten çıkan her karar anti-demokratiktir, cumhurbaşkanı adayı kararı ne kulvarda olursa olsun. Üçüncüsü, ‘onlar’ın ‘biz de laikiz’ söylemlerini samimi bulmuyorsanız, ben de cumhurbaşkanlığı seçimleriyle ortaya çıkan bütün kaosun cumhurbaşkanı adayının karısının başının örtüsünden daha başka bir şeye dayandığını samimi bulmuyorum. Kendini ‘aydın’ ilan eden ve bayrağa sarılarak Atatürk ilkelerine sonsuz bağlı olduklarını gösteren halkımız -özellikle gençlerimiz- nedense kılık kıyafet devrimine gösterdikleri duyarlılığı dil devrimine gösteremediklerinden imla ve ifade yanlışlarıyla dolu pankartlarını, notlarını, mektuplarını internet ortamında toplumsal sorumluluk edalarında yaymaya devam etmekteler. Aydınlığı kıçına başına endekslemiş bu zihniyete darbeden, şeriatten, laiklikten, demokrasiden zırt zurttan bağımsız derinden üzülüyorum.

‘Sosyal içerikli’ yazıları kendimi tutamadığımdan yazıyorum. Çok da beğenmiyorum zaten yazdıklarımı. İçeriği tamam da bahsettiklerim böyle ne bileyim, el yordamı, iç kazıntısı şeyler. Öyle örnek mörnek de veremem zaten tarihten, politikadan. Bilgim pek kısıtlı zira. Ama "AklımaGelmişken"de çok sevdiğim bir arkadaşımın bu konuda 'en' olmuşluğunu gururla izliyorum. Bende püskül püskül sallanan ipler onda bir güzel bağlanmış ve çok da iyi ifadelenmiş. O, bu konunun uzmanı bir siyaset bilimcisi. Yakın zamanda onu daha geniş okurlarının, dinleyicilerinin, izleyicilerinin içinde alkışlayacağıma eminim.

Cuma, Mayıs 04, 2007

Toplum Toleransı

Alex'im coşmuş. Onu çok iyi anlıyorum. Ben herkesi çok iyi anlıyorum galiba. Derviş mi oldum, nedir?
Lakin, ben Amerika'da kölem nerde diye sokağa çıkıp pankart asan adamın varlığını da seviyorum, onu alkışlayanın da, ona meczup muamelesi yapanın da. Hepsi başka yöne baksa da hepsi var ve rengarenk takılıyorlar işte ne güzel. Kendi anım olaraktan Mardi Gras zamanı New Orleans'ta kızlar memeler ortada boncuk boncuk dolaşırken bir grup insan ellerinde kocaman haçlar, 'İsa kurtarıcıdır, imana gelin', diye dolaşaraktan uyarıyordu sarhoş ve çıplak ve kopuk kalabalığı. Bizde de buna benzer bir şeye bir kez şahit oldum. Ortaköy'de denize bakan kahvelerin birinde ahali kağıt, okey falan çevirirken sarıklı bir abi geldi. Kumar haramdır, dedi ve gitti. Sadece dedi. Kimseye dokunmadı. Kimseye bağırmadı. Yanımdakiler müthiş rahatsız oldu bu durumdan. Birkaç bağrış çağrış çıktı. Buna benzer hikayeler anlatan bin tane 'elden gidiyoruz' diye mail alıyordum zaten. Hayır, belki de daha demokratik oluyoruz. O yüzden 'biz'e benzemeyen sesleri duyuyoruz. Bunlara aldırmadığımız, daha doğrusu takılıp cinnet geçirmediğimiz gün demokratız işte. 'Onlar' demokrat, 'biz' faşistiz demiyorum. Herkes demokrat olsun istiyorum. Ütopya mı? Eyvallah ama şu bir gerçek ki 'onlar' bunu yaparken –benim gördüğüm kadarıyla- herşeyi kurallar çerçevesinde yapıyorlar. 'Bizim' kurallarımızın rejim değişikliğine bu kadar müsait olmasında bir gariplik var belki de. Bari bu tarafından düşünün meydanlarda bağırmadan önce.


Çıplaklar kampına tişörtle giremezsin çünkü orası o kampın işletmesinin özel alanı ve de özel kuralıdır. Ona bakarsan BÜMED'e İstanbul Üniversitesi mezunlarını üye yapmıyorlar. Kimi barlara da spor ayakkabıyla almıyorlar. Kimilerinin evinde sigara içemezsin, balkona çıkman gerekir. Herkes kendi özel alanının kuralını koyabilir yani. Kamu alanına gelince....

Sırf fonksiyonel yaklaştığımda türbanın görevin gerektirdiği işi yapmaya engel teşkil etmiyorsa ve türbanın içindeki şahıs işin gerektirdiği vasıflara haizse neden yasaklı olduğunu anlamıyorum. Eğer türban kamuda kabul görürse bundan sonra zincirleme bir şekilde kamuya sadece türbanlılar alınır, bütün kamu türban olur diyorlar. Bu da doğru olmaz. Kişinin yeteneğine ve vasfına kıyafetinden sonra bakılıyorsa bu da doğru değil tabii. Bu konunun iplerini düzgün bağlama anlamında kafam karışık ama kafamın takıldığı bir şey var ki o da bu işten her daim kadınların zararlı çıktığı. 'Onlar'ın erkek olanları kamu personeli olabiliyor, eğitimlerini aksatmadan alabiliyorlarken kadın olanları dışlanıyor. Kamuyu geçtim, özel sektörde de genelde erkekler 'radar'a yakalanmadan hayatlarına devam ederken kadınlar evlerine mahkum oluyor. Onların o türbanı takma kararı o dakikadan sonra kendi inisiyatiflerinde olmuyor işte. Eğitimi olmayan, ekonomik özgürlüğü olmayan kadınların fikri de zikri de hür olamıyor. Türban, çarşaf ya da mini etek, bikini, farketmez...kendi etini ne kadar örteceğini dahi bir erkek ona dikte edebiliyor. Anne olduklarında 'bizim' istediğimiz gibi çocuklar yetiştirmeyecekleri daha da sabitleşiyor. Bu da yuvarlandıkça büyüyen kartopu şeklinde 'biz'e önümüzdeki yıllarda kapak olmaya devam edecektir. Sadece ama sadece kadını eğitmekle bile çok şeyin değişeceğini düşünüyorum. Yarınlarımızın ilk öğretmeni onlar çünkü.

Perşembe, Mayıs 03, 2007

Toplum Paranoyası

Yapmak istemediğim bir şeyi ilerde bana zorla yaptırabilirler kuşkusu yüzünden bu sefer onlara yapmak istemedikleri bir şeyi bugün benim zorla dayatmam mıdır çözüm? Ben 'onlar' cici, 'biz' kötüyüz demiyorum ki. Ya o, ya bu değil ki bu. Karakter olarak pasifistim belki. Ölürüm madem gerekirse ama ben öldüremem, hani son dakika bir adrenalin basmazsa..belki. En azından ellerimi demokratik bulmadığım çabalar için çırpamam.
Şövalye bana 'yankee, go home' dedi. Ben yankee miyim? Bütün bu söylediklerim beni 'Amerikalı' mı yapıyor? Amerikalı söylemleri değil ki bunlar. Amerikalılar bu kadar demokrasi diye tuttursaydı ne Ortadoğu kaynardı ne de denizler.


Ya evim? Amerika mı? Belki çooook naifim ve belki bu naiflik bu coğrafyada beni bozuk para yapar. Amerika'nın dışı saldırgan. İçi barışçıl...değilse bile umursamaz. Orada birey olarak tutunabilirsiniz. Kimsenin ruhu duymaz. Umru olmaz.

Evinize hırsız girdiğinde dahi hırsıza ölümcül müdahale etmek sizi yargı önüne çıkarır. Sizin yaşam alanınıza açık seçik müdahale olmasına karşın suçlu olabilirsiniz. Haksızlık mıdır bu?