Amerikan Tarzı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Amerikan Tarzı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 25, 2013

Kalabalık Aile

Amerika’dan döneli neredeyse yedi sene olacak. Yani orada yaşadığım süre kadardır orada değilim. Bazen Amerika’yı özleyip özlemediğimi, döndüğüm için pişman olup olmadığımı soran oluyor. Özlediğim kimi şeyleri olsa da döndüğüm için pişman değilim, diyorum. Bazen orada kalsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor ama ‘keşke’ bazlı bir düşünce değil bu. Elimizde olsa da aynı anda değişik ortamlarda hayat sürsek ama işte ömür tercihlerle dolu.

Çıtırlar da hamileler. Çok da heyecanlılar. Bu ilk bebeklerini bekleyen ailelerin heyecanı bana çok şirin geliyor. Dışarda salata yemeyişleri, saçlarını boyatmayışları, kola kahve içmeyişleri, hamile olduğunu bile henüz bilmedikleri o iki haftalık süreçte içtikleri bir kadehten haftalarca endişe edişleri çok naïf geliyor bana. Ben akıl vermeye de bayılırım zaten. Onlara böyle yapmamalarını, rahat olmalarını söylüyorum.

Çıtırlar geçen akşam benle telekonferans yaptılar. Neden Amerika’da doğurmamışım, diye. Bir ara bu konuyu düşünmüştüm ama çok da Amerika lehine artılar toplayamadıım için vazgeçmiştim. Onlara da anlattım bunları detayıyla.

Bir kere Amerika’ya girerken doğurmaya geldiğin anlaşılmasın diye dokuz aylıktan bayağı bir evvel gidilse iyi olur. Doğum iznimi o kadar uzun tutmaya müsait bir iş ortamım yoktu. Çok istesem ortamı yaratırdım ama bu, uğraşı gerektirirdi. Amerika’da doğum pahalı bir işlem ve anne veya bebekte olası bir arıza durumundaki işlemler daha da pahalı olacaktı. Eşim, annem mutlaka yanımda olmak isteyeceklerdi. Annemin vakit problem yok ama Şövalye’nin de işinden uzun izinler alması gerekecekti.

Hepsi bir yana, Amerikan vatandaşlığının tek başına çok da değerli bir varlık olduğuna inanmıyordum. Yirmi sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Amerikan vatandaşlığınızla Amerika’ya gittiğinizde size fırsatlar sunuluyor olmayacak ki. Ne okul bedava ne sağlık. Bir vatandaşlık almak isteyecek olsam İskandinav vatandaşlıklarına kasardım. Hem kimileri bana çok tersini iddia etse de Türkiye fırsatlar anlamında şu anda Amerika’dan daha iyi durumda. Bulunduğu yer ve yakaladığı ivme sayesinde de daha da iyi olma ihtimali var. Amerika ise olgun, olmuş yani. Olacak bir şey yok. Bence. Bir de 20-30 sene sonra milliyetin, uyruğun bir önemi olacağını sanmıyorum. Dünya düzeninin globalleşmenin dibine vuracağına inanıyorum.

Düella bir türlü anlamaz zaten benim nasıl oldu da Amerika’da yedi sene kaldığımı. Çok sıkıcıymış çünkü Amerika.
Evet, bence de çok sıkıcı orası. Düella oradaki yıllarıma ‘sürgün’ diyor. O kadar yalnız kalmış ve o kadar sıkılmışım ki orada, içimdeki ıssızlığı dindirmek için çocuk doğurup duruyormuşum. Çünkü çocuk sahipliği de bana konduramadığı bir şey. Bu hırtlığa, bunca realistliğime ve rasyonel kafama uymuyor çünkü.

Bu tespit en doğrusu galiba. İçimdeki ıssızlığı dindirmek için kalabalıklaşmaya çalışıyor olabilirim. Dörde, beşe yaşım izin vermeyebilir ama üçüncü çocuğu bile yapabilirim. Ben etrafımda bıcır bıcır, mıncır mıncır hareket olsun, nefes ve ses olsun severim. Dokuz yaşıma kadar tek çocukken dörder beşer çocuklu komşularımızın evlerine kaçardım. Kaçıp da o çocuklarla oyun da oynamazdım her zaman. Orada durur, izlerdim o evin o hareketini. Kapanmayan sofraları, her daim çalışan çamaşır makinesini, kaynayan çayı, banyoya önce girmek için itişen çocukların sesini. Ben duygusal olmayabilirim ama kontrol altında tutmayı becerdiğim duygularım var yahu. Onlara dokunmayı beceremiyorsam da seviyorum insanları yahu.

Salı, Ocak 12, 2010

Düğün Masrafları

Bir memleketin yabancısı olma olma dilemması, özgürlük ve kardeşliğe indirgenebilir. Özgürlüğün keyfine karşı bir yere ait olmanın keyfi. Evinde kalan ait olmanın keyfini sürerken gurbete giden özgürlüğün sefasını sürer ve beraberinde gelen cefasını çeker, demiş bir akil adam. Amerika’daki cefalardan biri de kimsenin elalemle bir işi olmamasına rağmen düğün masrafının abarmışlığıdır.

Amerika’dan bir iş arkadaşım vardı. İki kızı vardı. Eşi üçüncüye hamileydi. Yoldaki bebeğin de kız olacağını öğrendiğinde gidip kızları için bir düğün fonuna girmişti. 20-30 yıla en az günümüzün 100 bin doları kadar para biriktirmesi gerekiyordu. Bana fon işini anlattığında dumur olmuştum. Ben de ona benzer yaşadığım bir durumu üçüncü dünya ölçeğinde anlatmıştım. Onlar bayılırdı benim bu oryantal hikayelerime. Ben de hiç germez, onları eğlendirirdim böyle. Annem bana ilkokuldayken Jumbo çatal-bıçak seti almıştı çeyiz olaraktan, dedim. Jumbolar memlekette yeniydi sanırım, çok değerliydi. Salondaki büfede kağıtlarına sarılı olarak kilitli kaldılar senelerce. On sene sonra piyasada çatal bıçak bolluğu oldu da annem kıyıp kendi kullanmaya başladı bunları. Yani aslında o kızlar büyüyene kadar belki düğün ve masrafları konusu tarih olur, dedim. Fonu boşuna fonlarsın o zaman, demeye getirdim.

Ruş’u da Amerika’da evereceğiz. İnşallah yaza. Önce bir mutlu olduk duyunca nişanı. Sonradan aranjmanına takıldık. Geyiğini de yaptık. Ciddiyetini de. Orta büyüklükte bir düğün planlayacaklarmış Virginia’da. Pablo’nun ailesinin yaşadığı şehirde, '60 kişi kadar'lık bir düğün.

O ne be? Orta büyüklük mü bu şimdi? Manular’ın ‘küçük davet’ dediği düğünde bile 100 kişi vardı rahat. Doğum günü partisi gibi 60 kişi. Sana Türkiye’den bile rahat 30 kişi gelir Ruş. Düella, Yonc, Kılçık, Dilocan, Ceycey, Manu ve kocası, Pelinat ve kocası, ben ve Şövalye. Annen, baban, iki kardeşin, üç beş akraban. O, bu, şu.

E, tamam işte, dedi. 30 kişi de Pablolar.
Zaten çocuğun çekirdek ailesi 5 kişi, Ruş. 50 yıldır oturdukları yerde akraba ve çevre toplamı 25 kişi mi?

Ya hayır, düğünün kocaman olması gerekmiyor elbette. Ama bizim durumumuzda bilinçli bir küçük tutulma durumu yok. Zaten geleceği varsa gelecek olan insan sayısı bu. Amerika’da herkes ıssız adam. Aileler de ıssız aile. Zaten daha kalabalık olmasa da iyi olur zira düğünler pahalı. Bu küçük şehirdeki miniş düğün bile 30 bin dolara çıkabilirmiş. Yuh, dedim ama şaşırmadım. Normalde kızın aile öder ama bizimkiler kendileri beraber ödeyecekler. Kıyma dedim. Ön ödeme yaparsınız o parayı evinize. Biz burda bakalım size düğün ayol. Hem bak kişi başına bir çeyrekten 100 kişi gelse 90*100=9000 liradan 6000 dolar eder. Orda altın da takmazlar hem. Beni dinler mi bilemem ama ben ona bir ön fiyat çalışması yapacağım*.

(Şöyle güzel manzaralı küçük bir mekanda, uygun fiyat olması açısından Ramazan ayında da yapabileceğimiz, 60 kişilik bir Istanbul düğünü aranjmanı çalışıyorum. Konuya dair fikirleriniz mühimdir.)

Cuma, Aralık 18, 2009

Mutluluğa Erişme Hakkı

Birleşik Devletler'in bağımsızlık bildirgelerinin içine bile konmuştur Amerikan Rüyası. Bildirgenin 2. maddesi der ki, “Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaradanları tarafından onlara bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır”. Ben senelerce hastası oldum bu maddenin. En çok da mutluluğa erişme hakkının. Böylesine derin bir mevzunun bu basitlikte anlatılışına ve herkesi, her derdi, her dönemi ve durumu kucaklayıcı duruşuna hala hastayım.

Genelde soğuk, katı ve okunması zor bu tarz metinlerde insanların haklarının kapsam ve durumlarını geniş geniş de olsa tanımlamak yerine ‘mutluluğa erişme hakkı’ demiş bırakmış adam. Yalınlığa bakar mısınız? Kıvraklığa? Bunun üstüne ne slogan geldi bu dünyaya, ne motto, ne de marka. Vaktiyle belki de bir gaz verilmek istendi savaştan bitap düşmüş, nüfusu kavruk ve dağınık kalmış topluma. Gazların en büyüğüdür ya mutluluk vaadi. Devlet politikası bile olabilir haliyle.

Mutluluğa erişim vaadinin çıkış sebebi her ne idiyse öyle kalsın ama konuyla ilgilenen Amerikan Rüyası romanlarını okumayı severim. Orta öğrenim boyunca bize dayatılmış olmalarından da olabilir. Belki de devletin toplumları gaza getirmelerine ya da uyutmalarına uyuz olan aydınların yazdıkları yüzünden olsa gerek bu romanlarda bu rüyalar illa ki kabusa dönüşür. Her an her şey ters gidebilir hisleriyle yaşayan benim gibi Kriz Hanımlar için büyük dersler çıkarılır.

Bu romanların en bilinenlerinden Fareler ve İnsanlar’da çocuk zekasına sahip iri bir adam olan Lennie ile akıllı bıdık sıska bücür arkadaşı George çiftliklerde çalışıp duran ırgat kankalardır. Hayatta birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Yatıp kalkıp bir gün kendi çiftliklerinin sahibi olduklarını hayal ederler. Çiftlik sahipliği onların mutluluk noktasıdır ve bir gün bir çiftliğin sahibi olma umuduyla yaşarlar. Lennie sık sık George’a hayallerindeki çiftliklerini anlatmasını söyler. George da sık sık alır sazı eline, ağacını, toprağını, hayvanını masal gibi anlatır ‘mutlu’ yerini.

Gel zaman git zaman, iri ve geri olan Lennie, sırf oyun oynamayı ve yumuşak şeylere dokunmayı sevdiğinden çiftlik sahibinin gelininin saçlarını okşamak isterken kızın panik olmasına panik olup ayarsız kuvvetini kullanarak kızı istemeden öldürür. Çiftlik sahibi artık görüldüğü yerde Lennie’yi linç ettirecektir. Lennie’nin ayarsız kuvveti, iyi niyetine rağmen herkes için, George için de bir tehdittir artık. George, Lennie’yi herkesten önce bulur. Lennie'ye yeniden mutlu çiftlik masalını anlatırken, tam da hayal kurarken, George arkadaşını vurur. Başkasının ellerinde linç edileceğine onu kendisi öldürmeyi tercih eder. Arkadaşını vururken aslında hayallerini de vurmak zorunda kalır. Lennie ölürken George’un yanına gelen bir başka ırgat üzüntü ve kederden şoka girmiş olan George’a teselli niyetine, ‘”Bunu yapmak zorundaydın, George,” der. “Bunu yapmak zorundaydın”. Bu replikten de aslında yaşama tutunmak için hayallerimizi öldürmemiz gerekebildiği hatırlatılır.

Romanın ismi Robert Burns’un To A Mouse isimli şiirinden çıkmıştır. Şiirde, bir tarla faresinin kendine yuva yapmak için uğraşırken bir yandan da geleceğindeki mutlu günlerinin hayalini kurduğunu öğreniriz. Fare, o yuvayı en ince detayına kadar düşünmüş ve planlamışken bir gün tarla sahibinin sabanı ile yuvası dağılır. Farenin trajedisini de 'Farelerin ve insanların en ince planları çoğunlukla ters gider' mısralarında anlatır. Fare de planlarını öldürebilmiş olsaydı bu trajediyi aslında yaşamayacaktı.

İki şeyi çok istedim. Elde ettiğimde resmen başım göğe erecekti. Bunlar için uzun ve çok çalıştım, çok plan, çok strateji yaptım. Hak ettiğime de inandım; hem zor şeyler bile değillerdi. Birçoklarının farkında bile olmadan elde edebildikleri, bir çoğunun da hatta ‘aman be’ diyip aldırmadığı şeylerdi. İkisi de terso gitti. İlkini öldürdüm. Hala içim sızlar, hala ‘acaba’ der sorgularım. İkincisinin de bir ayağı çukurda. Bu yazı ondan. Hoş, hayaller öle öle yaşamın tadından yana bir şey de kalmıyor.

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Çemberin İçi Dışı

Kesin döneli 3 yılı geçti. Bu süreçte iki kez ziyarete gittim Amerika’yı. İlkinde daha bir oralıydım sanki ama bu gittiğimde Türk’e daha yakındım. Kesinlikle. Ruş araba kullanırken sola dönecekti mesela. Left only şeridine vaktinde giremedi. Sok burnunu ayol şuraya, n’olcak, dedim. Hadi sokamadın. Boşver. Düz şeritten dönüver. N’olcak, dedim dedim, olan oldu. Polis sireniyle arkamızda belirdi. Ruş’a ceza yazılırken biraz vicdan yaptım. Hakkaten polis devletiymiş burası dedim. İçinde büyürken değil, dışarıdan gelince anlıyorsun.

Ne bileyim ayol. Benim iş yeri çıkışımdaki ışıklı kavşakta polis olur hep. Polisin gözünün içine baka baka sağ şerit sola döner. Sol şerit de sağa. Hepsi ortada kavuşur. Biraz hır gür, küfür olur. Nasıl olursa olur, sihirli bir andır o. Hiçbir araba birbirine girmeden çözülür yumak. Bir sonraki ışıkla dönüş yumağı yeniden sarılıncaya kadar.

Işığa genelde saygılılar Istanbul'da, Allah için. Bu sağa sola dönüşler sıkıntılı. Ben eskiden hep kurallı kurallı takılmaya çalışırdım ama burada trafik öyle bir şey ki, sel gibi. Birazdan sağa sönücem, sağ şeritte kalmalıyım diye kassanız bile akıntıya kapılıp sol şeritte bulursunuz kendinizi. Gel zaman git zaman, direnmenin lüzumsuzluğunu anlarsınız.

Amerikanize edilmiş Uzakdoğu yemekleri yedirip durdular bana Ruş ve Amanda. Tam özlediğim gibi. Pablo da geldi, biz nereye, o oraya. Yazık, çocuk aksıyordu. Geçen gün futbol oynarken tendonunu koparmış. Ayağı ‘pop’ etmiş. Bunu da maçın kenarına çekmişler ve maça devam etmişler. Pablo’yu alıp acile götürmek Ruş’a kalmış.

Amanda da, Ruş da Pablo’nun kenara çektirilip maça devam edilmesini çok Amerikalı, iş fokuslu ve insanlık dışı olarak algılarken Amerikalı çocuk bunu gayet normal buluyordu. Turnuva falan mı vardı, dedim. Yoo, dedi. Arkadaşlar kendi aralarında oynuyorlarmış ama ciddi oynuyorlarmış. Halı saha muhabbeti yani. O yüzden yarasıyla kendi başına kalması biraz acımasız durmakta hakkaten.

Dedim ben bir minik taş düşürdüm geçenlerde, bütün ofis benimle hastaneye geldi. Hatta acil kısmında doktor pantolonumu çıkartıp karnıma bastırırken de etrafımda birkaç kişi vardı. Ağrılar dindiğinde son uzman doktora muayeneye girerken ‘yalnız girmek istiyorum, izin verirseniz’ demek durumunda kaldım artık. Allahtan o gün giydiğim çorabım, çamaşırım falan contiydi de karizmam çizilmedi. Çok da bağırmadım. Olabildiğince leydi gibi çekmek durumunda kaldım acımı. Ertesi gün ofiste çaycısından genel müdürüne herkes taşımı merak edip soruyordu. Tezata bak sen.

Perşembe, Kasım 26, 2009

Türk Dilinin Vedası

Türkiye’de bayram, Amerika’da bayram. Süper denk geldi. Şükran Günü’nde gravy soslu hindimi, tatlı patatesimi, cevizli turtamı, kızılcık sosumu, çeşitli ekmek topçuklarını yiyeceğim diye nasıl sevindim, anlatamam. Önden iki kilo verdim de gittim. Bünyede yer açaraktan.

DC’de gay adamların evinde Şükran Günü bir başka güzel geçmekte. Sofranın düzeni, sunumu yıkılır bir kere. Hepsi birer mutfak perisidirler. Mutfakların hepsi son modeldir. Evlerin hepsi de stil sahibidir. Bayramlardaki mecbur aile kavuşmalarındaki dramalar yoktur burada. Yerine müzik, dans ve muhabbet vardır. Bir çoğu ailesinden fiziksel ya da duygusal olarak uzak olduğundan arkadaşlar aile olmuştur. Bizi de kattılar aralarına sağ olsunlar. Dag’ın evine misafir olduk.

Yemeğin bir yerinde fırından taze çıkmış ekmeği ağzına atan Amanda bana ekmek çok iyi yaa, dedi. Yanımda oturan Cerom gülmeye başladı. Ne olduğunu anlamadım. Gülmekten boğazına takılan yemeği çıkarmak için sırtına iki kez helal diye vurdum. Kendine gelince söyledi.

"Türkçe nasıl bir dil yahu? Bebek konuşması gibi", dedi.
Aek-mac-chok-eee-yaa diyerek Amanda’nın ‘ekmek çok iyi yaa’sını tekrar etti.
Bizi de gülme tuttu bu sefer.

Alex de atladı. "Evet, evet. Turkish sounds like baby talk", dedi.
"Huh-dee-by-by var bir de", dedi
Hadi, bay bay yani.
Buna koptuk.

Dan, "Hadi bay bay, ne demek?" diye sordu.
Good-bye demek, dedik.
"Peki goo-lay-goo-lay ne demek, o zaman?" dedi.
Güle güle. O da good-bye dedik.


Bir dilde kaç tane good-bye olabilir yahu, diye sordular.
Vay canına diyip saymaya başladık.
Hoşçakal, allahaısmarladık, güle güle, bay bay, ...

Alex, "Yeterin", dedi. "Sonsuza kadar hoşçakal diye bir kelime yok mu? Bir seferde bu vedalaşma işkencesi bitsin diye".
Bir sessizlik oldu.
Ruş, ‘elveda’ dedi.
Gülmekten artık geberdik.


Alex, "Bu çok dramatik oldu", dedi. "Bu, dramatik bir kelime midir?"
Sonsuza dek vedalaşmanın fonetiği de yoğun tabii.
Ruş özellikle hissiyatlı söylemedi ama kelime ağızdan öyle çıkıyor hakkaten. Dram yüklü.
Bu da İngilizce karşılığı olmayan bir kelime.
Dramaların topu birden bizim dilde. Somut, net, katı, gerçek pek bir şey yok Allah için.

O günden beri etrafımı dinler oldum. Amma çok ‘hadi baybay’ diyoruz, farkında mısınız?

Her duyduğumda da Alex’in oyuncaklı Amerikan aksanlı huh-dee-by-by’ı geliyor aklıma.

Gülüyorum.

Hadi bay bay.

Pazartesi, Şubat 02, 2009

Amerikan Noteri

New York Türk Konsolosluğu’na süresi uzatılsın diye yolladığım pasaportumu kaybetmişlerdi sağolsunlar. Bu ta 2002’de falan oldu. O aralar bir dünya foruma, email grubuna konuyla alakalı nefret mesajları yollamıştım. Konuyu deştikçe kızgınlığım arttığından son kertede konunun başı kıçı kalmamış, sadece hezeyandan ibaret olmuştu mesajlarım.

Pasaportu teslim almadık, dediler. UPS, Mehmet Özcan isimli kişinin zarfımı teslim aldığına dair imzalı belgesini çıkardı.

Özcan’a her gün yüzlerce posta geliyor. Sizinkini UPS vermemiştir geri kalanlarla bir pakete imza atmıştır, dediler. UPS, bu iddiaya karşılık o gün sadece ve sadece benim zarfımın taraflarından konsolosluğa iletildiğine dair raporlar çıkardı.

Bunun üzerine bu binada bizden başka Katar Emirliği de var. Onların postasına karışmıştır, dediler. Katar Emirliği’ni de arayarak bayağı taciz ettim. Onlardan da çıkmadı.

Sonunda bana bedavadan yeni pasaport çıkardılar. Derdim pasaportun parası ve yenisinin çıkması da değildi elbet. Pasaportun içindeki vizeleri çalışma izinlerini falan yeniden çıkarmaktaki badirelere duyulan isteksizlikti.

Bana dediler ki noterden tasdikli nüfus cüzdanı örneği yollayın.

Amerika’da noter duymamışım o tarihe kadar. Ev almışım, iki kez araba almışım. Ama bu nispeten bu büyük alışverişlere dahi hiç noter karışmamış. Noter ofisi falan da görmemişim.

Sahi, bu memlekette noter yok mu, oldum.

Gugılladım. Notary, Atlanta diye. Yüzlerce isim, Mail Boxes Etc adresi döküldü. Bu yüzlerce noterlik hali de beni kuşkulandırdı. Acaba hepsi aynı kifayette mi ki diye düşündüm.Bizim departmanın sekreterine sormaya karar verdim.

Lauracım, dedim. Durum böyle böyle. Benim nüfus cüzdanımın fotokopisinin aslında gerçeğinin aynı olduğuna dair bir damga lazım noterden. Buna uygun en yakın noter nerdedir, dedim.

Ay, canım dur ben basıveriym. Ben noterim, dedi. Çekmecesini açtı. Kalemleri, tutkalları, ataşları biraz sağa sola ittirerek zımbaya benzer bir soğuk damga aleti çıkardı. Kağıdı kıstırıp presledi. İşlemim tamamdı.

Para mara da almadı. Belgenin Türkçe olması da onu enterese etmedi. Zira nüfus cüzdanımın fotokopisi olduğunu görebiliyordu.

Meğersem 18 yaşının üstündeysen, sabıkan yoksa ve İngilizce okuma yazma biliyorsan bir başvuru formu doldurup 30 dolar da yatırdın mı noter oluyormuşsun memlekette. Her bir damgaladığın belge için de 2 dolar civarı bir para alıyormuşsun. Ekstra şahitlik gereken durumlarda da maksimum 4 dolar alabilirmişsin.

Adamların olayı mantıklı. Yani noter dediğinin işsel anlamda yaptığı ne ki zaten? Okuma yazma bilsin, gözleri görsün yeter. Oysa Türkiye’de noterlikten trilyoner olabilirsiniz gayet.

Düşündüm de Türkiye'de de herkese noterlik yolu açılsa sahte belgeciliğin şahıyken şahbazı da olurduk. Kesin.

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Deprem Kehaneti

Bugünlerde ana haber bültenlerini çalkalayan bir haber var. Dan. Az sonra. Dan. Dan ve de daaan. Amerikalılar birkaç hafta içinde Bandirma’da 8.0 şiddetinde deprem bekliyormuş. Ekranda yıkıntılardan kurtarılan insan görüntüleri falan. Gerisini seyretmedim. Benim bildiğim depremi önceden bilen bir teknoloji yoktu. Caponlar bile en çok 4 saniye önce bilebilmeyi başarmıştı da hani o bile bayağı etkili oluyordu can kaybında. Yurdum insanının galeyanlı haberleri sevişine verdim bu fragmanı.

Aradan birkaç gün geçti. Bir iş arkadaşımın Bandırma’da yaşayan annesinin bu haberler yüzünden panik ataklar geçirdiğini öğrendim. Kadıncağız uyuyamaz olmuş. Kalkıp Istanbul’daki kızına sığınmış. Istanbul çok güvenli ya. Neyse işte, tanımadığım bu kadına üzülüp durumun bir analizini yapma ihtiyacı hissettim. Önce basında çıkan haberleri okudum, izledim. Birçok kaynakta bu haberin kaynağı için “Amerika’da yayın yapan bir site” veya “ABD’de bir site” olarak geçmişlerdi. Neyse ki bazı başka kanallarda kaynak olarak “CNN’e bağlı http://www.ireport.com/ adlı internet sitesi” gösterilmişti. Ben de gittim baktım bu site neyin nesiymiş diye.



Efendim, youtube’da nasıl kameramanlık oynayabiliyorsanız, ireport’ta da muhabirlik oynayabiliyorsunuz. Hala beta formatındaki sitenin tepesinde “Unedited. Unfiltered. News” şeklinde bir tagline açıklamaları var. Yani herkes istediği herşeyi raporlayabiliyor, haber yapabiliyor. CNN açmış siteyi ama haberlerin doğruluğuna, uygunluğuna dair hiçbir garanti vermiyor. Sadece kimi haberleri CNN bültenlerinde kullanabiliyor. Siteye şimdiye dek yaklaşık 125 bin haber yüklenmiş, CNN de aralarında beğendiği 682 tanesini geçen ay kendi bültenlerinde kullanmış. Bunların hepsi de sıcak gelişmelere, sevinçlere, trajedilere tesadüfen yoldan geçerken şahit olan ve videosuna çeken amatörlerden. Poposundan haber uyduranlardan değil. CNN için çok mantıklı bir hareket. Tüm dünyadan bedava muhabir desteği alıyor. Benzer bir siteyi Hürriyet de http://www.sendeyolla.com/ adıyla açmaya kalkışmış. “Türkiye’nin en geniş haber ailesine katıl” diyerekten de alt başlık atmış ama bu sitedeki haberler popodan atma olabilir diye herhangi bir uyarıya gerek duymamış. Zaten de siteye yurdum insanı çoluğunun çombalağının videosuyla şanlı tarihimize övgü dolu klipler koymuş. Muhabirlik yerine kapatılan youtube’a yedekleme yapıyor olabilirler artık kendi bilecekleri iş. Bunlara uyuz olmayalı bırakalı birkaç ay oluyor. Bunu da kesin dönüş sonrası adaptasyon sürecinin son safhasına girmiş olmaya bağlıyorum. Bu konuda da elbet bir gün açıklama yaparım.

Ireport’u biraz karıştırınca 5 Temmuz’da dünyanın sonunun geldiğini ve kıyametin kopacağını iddia eden bir habere de rastladım. Kimse yorumlarda önden kıyamet koparmamış. Fakat Bandırma’da deprem iddialayan ‘haber’ bir adet Türkiye haritasında Bandırma üslü genişleyerek büyüyen birkaç çemberden ibaret. Haberin sahibi de zaten bunun bir teori olduğunu söylüyor. Kendi çapında sismik haritalara bakaraktan bir şey iddialamış. Bunu da zaten saklamamış. Yine de haberin sahibi o kadar sıkıştırılmış ve o kadar komplocu terörist ilan edilmiş ki, tipik taşralı Amerikalı nezaketini de bozmadan ha bire bu konunun uzmanı olmadığını söylemekte ve insanları yanlış yönlendirdiyse özür dilemeklerde. Deprem iddiasının sahibi ‘muhabir’in kimliğini ve adresini ele geçirmiş bir Türk de bir karşı haber yayınlayarak birkaç hafta içinde adamın tuvaletinde tam da adam hacetini görürken bir volkan patlayacağını iddia etmiş. İsmi ve adresi açığa çıkan adamcağız ailesinin güvenliğinden endişe etmekte şu aralar.

Konuyu iş arkadaşıma annesine anlatsın diye özetlemek istedim ama bu kadar araştırma-karıştırma falan yapınca deli olduğumdan şüphelenmesini istemediğimden sustum. Hem yurdum medyası benden büyük, onla başa çıkamam. Kör bakla durumları ya da. Bakladan kastım medya, ifadelemediğim ama okuyucunun anlaması gereken alıcıdan kastım da teyze sembolündeki halktır da denebilir.

Çarşamba, Haziran 11, 2008

Kötü Hissetmenin İyi Tarafı

Herkes ısrarla neden mutlu olmaya çalışıyor? Üzüntü, keder, melankoli falan bu yaşadığımız zamanlarda ve toplumlarda neden yok edilmeye çalışılınıyor?

Daha mutlu bir insan olayım diye şimdiye kadar yaptıklarımı düşününce alenen maymun olduğumu fark ettim. Neler yapmamışım ki? Aerobikimsi kickboxing yapmışım, olmamış taeboya geçmişim. En sonunda koşmaya başlamışım. Terapiste gitmişim, psikologa, psikiyatriste gitmişim. St John’s Wort içmiş, Prozac’ı denemişim. Oradan oraya gezinmekten hoşlanmasam da deliler gibi seyahat etmişim. Bir dünya self-help kitabı okumuş, telkin metodları uygulamışım. Birtakım kulüplerde, derneklerde insan içine karışmaya çalışmış, acı ada çaylarından içmiş, uyku hapları kullanmışım. Yasemin yağıyla sağımı solumu ovmuşum. Şimdilerde de meditasyona başlamaya çalışıyorum.

Bütün bu yaptıklarımı arka arkaya dizip film şeridi yapsak ortaya bir palyaçonun dramı çıkabilir. Aklım geriden geldiği için en başta sormam gerekeni en sonda soruyorum işte. Biraz depresyondan, iç sıkıntısından kime zarar gelmiş ki? Bıraksaydım da dağınık kalsaydı ya.

Tabii bu iç sıkıntısını giderme faaliyetlerinin çoğunu Amerika’da yaptığımı söylemem şaşırtıcı olmaz. Yapılan anketlerde Amerikalılar ezici çoğunlukla ‘mutlu’ olduklarını söylüyorlar. Genel hal ve gidişattan mutlu, aileleriyle ilişkilerinden mutlu, arkadaşlarından, tanrısından, kişisel yetenek ve gelişiminden, dış görünüşünden, sağlığından, arabasından, semtinden mutlu. Ne kadar bayık, allaam, adamlar herşeyden mutlular. Bir tek finansal durumlarından mutlu değiller. Bana sorsanız sadece maddi anlamda mutlu olmaları, geri kalan herşeyden büyük üzüntü duymalılardı. Ama Amerika, mutlu olmanın şart olunduğu, pozitiflik manyağı bir ülke. Mutluluk oranın en büyük endüstrisi ve orada kötü hissetmek yasak. Nasılsın sorusuna ‘iyiyim’ cevabının yetmediği, ‘sadece iyi misin yani?’ diye hayret edilmesi üzerine, ‘harikayım’ denilen bir yer. Yani şu Amerikalılar başka hiçbir şeye ‘mış gibi’ yapmaz, ama illa mutluymuş gibi yapar ya, deli olucam.

Oysa biraz hüzün çok yol alabilirdi.

Klinik depresyona övgüler dizmiyorum. O bir hastalık ve kesinlikle doktorlara bırakılmalı. Fakat hafif depresyon ve melankoli halinin, bazen ‘hüzün’ bazen ‘iç sıkıntısı’ bazen ‘karanlık’ dediğim şeyin yaratıcılık, hayata mana katıcılık anlamında gerekli olduğuna kanaat getirdim. Plan program insanı olaraktan modumun da günlüğünü tutuyorum uzun süredir. Mod günlüğümü yazılarımın tarihleriyle karşılaştırdığımda karanlığımla baş başayken ve de onunla baş etmeye çalışmazken çıkardığım yazıları daha çok beğeniyorum. Depresifken işimi de daha iyi yapıyorum. Mutluluk beni salaklaştırıyor, tembelleştiriyor sanki. (bkz sağdaki resim) Full-time işinin yanına doktoralar konduran Esincan da başarısının sırrını soracak olanlara ‘mutsuzluğum’ diyeceğini söylüyordu.

Mutluluk endüstrisinin dünyaya yayılmasına, hüzne hastalık muamelesi yapmasına, hüznün bir an önce bünyemizi terk etmesi için çabalamaklara kalkışmasına uyuz oluyorum. Bütün o serotonin artırıcı aktiviteler ve pembe haplarla aslında yapay memnuniyetlere çark ettirilmiş ve dünyayı olduğu gibi kabullenmiş, içi boşaltılmış tiplere dönüyoruz. Hüzün hayata alışamamaktan geliyor. Başka türlü bir şey aramaktan, arayışın huzursuzluğundan. Bu huzursuzluktan besleniyor kimi insanlar ya da bütün insanların bir tarafları. Kimilerinin daha çoğu, kimilerinin daha azı. Dokunmayın, kalsın öyle.

Orhan Veli Rumelihisarı’na oturmak yerine psikiyatriste gidip ‘içimde tarif edemediğim bir keder var’ deseydi, kendine depresyon tanısı konulup Prozac reçetelenseydi dünya daha mı güzel olacaktı sanki?

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Kendine Ait Hayat

Kimi insanlar rutinlerinin değişmesine tahammül edemezler. Geçen gün Esincan’la da onu konuşuyorduk. Herkesin dilindeki ‘kendine ait hayat’ alanından. Amerikalıların meşhur ‘space’inden yani. Mesela bir arkadaşı ona hadi gel, buluşup muhabbet edelim, sağa sola gidelim dese, yok çamaşır yıkamam lazım, yok kışlıkları kaldırmam lazım, yok evi temizlemem lazım, zırt dizisi izlemem, pırt kitabı okumam, tırt mp3’ü indirmem lazım falan diyemezmiş. Bütün bunlar nasılsa başka zaman, boş ve gereksiz bir akşam, plana programa gerek kalmadan yapılabilirmiş. Bu durumda benim bir hayatım yok mudur, diye sorguluyor. Daha doğrusu başkalarının ‘hayatım’ diye sahiplendiği bu gündelik ritüelleri ve onların programlı akışı ona tuhaf geliyor. Herkesin kutsal emanet gibi yapıştığı ve başkalarını bundan fellik fellik uzak tuttuğu ‘kendine ait hayat’ hepi topu bir çizelge midir, diye.

Ben de biraz Esincan gibiyim. Bizim kendimize ait hayatlarımızda ancak teslim günü yaklaşmış ciddi bir proje, feci trafik ya da 48 saatlik uykusuzluk gibi şeyler sevdiğim birine kapıyı kapayabiliyor. Ne yalan söyleyeyim, bu rutin işler bazlı sebepler biraz bahane gibi de geliyor.


Amerikalılar da böyleydi (genelliyorum). Onların bu gündelik rutinlerini, çok daha keyifli geçirilme ihtimali olan alternatifler pahasına önemsemelerini hiçbir zaman anlamadım. Mesela Pazartesi sabahlarının klasik sorusu olan ‘haftasonu neler yaptın?’a ben ‘hiiiç’ cevabını verirken onlar ‘arabamı yıkadım, çimleri biçtim, kardeşimle telefonda konuştum, televizyonda maç izledim’ cevabını verirlerdi. Ben de benzer şeyler yapmışımdır aslında ama bütün bunlar benim için ‘hiç’ken onun için iletmeye değer aktivite mi oluyordu, ne bileyim. Ancak arkadaşlarla sağa sola gitmişsek, seyahat etmişsek raporlamaya değer buluyordum ben şahsen.

Güneyde yaşamanın etkisi de olabilir tabii şimdi Amerika’dan Sex and the City kankaları bir laf etmeden ben bu yolu da tıkayayım.

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

Sekiz Dakikada Meditasyon

Midem gaz yapıyor. Simetikon bazlı anti-gaz haplarından alınca düzeliyor ama hap almadan önce mesela, her akşam istisnasız en az beş aylık hamileyim.

Sonra sırtımın alt tarafında, belimin civarında bazen çok şiddetli ağrılarım oluyor. Bunun için çok kez doktor kapısını aşındırdım. Hatta MR’lar falan bile çektirdim binlerce dolara da domuz gibi olduğumu öğrenmek için. Doktor Simit’e de danışmıştım da ‘evlen geçer’ demişti. Evlendim ve geçmedi işte.

Etrafımda meditasyon yapan insanlar var. Kime dertlerimi anlatsam detoks diyor meditasyon diyor. Ben de meditasyonu yogayla özdeşleştirip olabilir diyordum ama yoganın zayıflatanından, popo, göbek küçülteninden isteyip 'ommm’ları ve ayak sevmelerini istemeden. Hımk mımk gülerim ben. Bir de asla düşünmeden duramam. Tilkiler ölmez. Fakat internette karşıma çıkan çakra testinde* kök ve göbek çakralarımın tıkalı olduğunu ve bunun da bel ağrılarına ve gazlara falan sebep olabileceğini öğrendiğim gibi Çıtır’a 'beni meditasyona götür’ diye yapıştım. O da eğer gülmezsem beni beraberinde götürebileceğini söyledi. Şimdi ona bu sözü vermenin ağırlığını tartmakla meşgulum. Tutulmayacak sözü vermiyim, çocuğu da ortamında rezil etmiyim diye.

Geçenlerde Hemşo da geldi Paris’ten o da demez mi meditasyon diye. Sen de mi Brutus, olmadım değil. Adanalı bir hırttır kendisi. Böyle egoyu bırakmaklar, sakinlemek dizginlemekler ona göre değil. Allah allah demeye kalmadı yeni hobisini açıkladı. Krav Maga isimli İsrail askerlerinin savunma taktiklerinden oluşan bir yakın dövüş sporumsusu. Sporumsu, çünkü kuralı yok. Isırmak, çırmalamak, saç çekmek, belden aşağı vurmak falan serbest. Ha, tamam, şimdi Hemşoluk oldu. Kavga gürültü mevcut yani. Adam böyle medite oluyormuş. Nasıl gözleri parlıyor anlatırken, şaşarsınız. Fight Club olmuş. Kavga ederek ermiş. Çıtır tabii daha pasifist, sufi, Mevlanavari bir yerde dururken Hemşo dayak arsızı olmuş. Her ikisi de meditasyon diyor yaptıklarına. Bana da serotonin salgıladığım sürece ne yaparsam adı meditasyon olacakmış gibi geliyor madem.

Derken Hemşo bildiğimiz anlamda bağdaş kurup oturmalı ve konsantre olmalı meditasyonu denediğini ve bunun için de Most American Form of Meditation isimli bir kitaptan faydalandığını söyledi. Oradan çektiği kelimeleri kullanarak konuşan Hemşo beni derin düşüncelere sevk etmedi değil. Efendim, Hemşo 'Aha! moment’ ını bir türlü bulamamış bu normal meditasyonda ama Krav Maga esnasında birkaç kez 'Aha!' olmuşmuş.

Kitabın ismi aslında 8 Dakikada Meditasyon. 'Meditasyonun en Amerikanı’ ise tagline’ı sadece. Amerikalı Amerikalı herkesin bildiği ama ifadeleyemediği veya ifade etmeye yeltenmediği şeyleri kategorize etmiş, numaralandırmış ve hap niyetine vermiş. Tibet’te bin sene daha geçse 8 dakikada meditasyon teknikleri, mutlu olmanın 20 kuralı, sağlıklı iletişimin 35 yolu falan gibi pazarlama taktikli, kısa yoldan harikalar yaratabileceğimizin gazı verilmezdi heralde.

Kitabın kendini bilmesi erdemliliğine de hasta oldum. 'Meditasyonun en Amerikanı’ lafını kitap için Time’daki bir eleştiride kullanmışlar ilk. Aslında ufaktan bir ayar da var bu lafta ama çok beğenip reklamın iyisi kötüsü olmaz diye düşünüp aynen kullanmış olabilirler tabii. O kısmını anlamadım. 8 dakikayı da Amerikan televizyonlarındaki iki reklam kuşağı arasındaki süreden yola çıkarak belirlemişler. Modern toplumun ortalama bireyinin şartlandırıldığı konsantrasyon süresi olaraktan yani. Yazarı da hatta "Eğer sekiz dakika CSI seyredebiliyorsanız meditasyon da yapabilirsiniz" diyor dahil edici bir tavırla.

Bir başka kulvardaki arkadaşım ise hipnozu irdelemekte. Bu konuda da kafam meditasyon konusundaki gibi epey karışık.


* Bahsi geçen çakra testinin linki burada: http://www.eclecticenergies.com/chakras/chakratest.php

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Herkes Raymond'ı Sever

Herkesin sevdiği dizileri, filmleri ortaya döktüğü bu blog günlerinde ben de akıma uyaraktan en sevdiğim dizi olan Everybody Loves Raymond'ı (ELR) açıklamak isterim.

İki yıl evvel Gözde'nin televizyonsal anlamda commitmentphobic (bağlanma fobisi sahibi) olduğumu teşhis etmesinden de anlaşılacağı üzere öyle konu takibi gerektiren ve her hafta belli saatlerde ekran karşısına geçme zorunluluğuna sevk ettiren dizi izleyiciliğinden uzak duruyorum. ELR de bu fobime dokunmadan geçinen bir sit-com şovu.

Özetle dizi, Long Island'da yaşayan Ray Barone isimli İtalyan kökenli Amerikalı bir spor yazarı ve ailesinin etrafında gelişen olayları anlatmaktadır. Ray, karısı Debra, kızları Ally ve ikiz oğulları Michael ve Geoffrey'le beraber yaşar. Ray'in ebeveynleri ve abisi Robert, Ray ve Debra'nın hayatlarını zehir edercesine yaşantılarına müdahildirler. Ray, bu zehiri şikayetler silsilesi olarak karısı Debra'dan da devamlı dinlemektedir. Özellikle Debra, Ray'in pasif-agresif annesi Marie'yle sık sık sıkıntılı anlar yaşarken Ray de bütün bu sorunların ve didişmenin ortasında yerini alır. Abisi Robert da Ray'in daha çok sevilen evlat olduğunu düşünerekten arıza çıkarır. Babaları Frank duygularını belli etmeyen sert ve vurdumduymaz bir adamdır.

Sorunlar yumağı olarak ilerleyen dizide arızalar çoğunlukla Ray ve Debra'nın yatak odasında başlayan durum değerlendirmeleriyle başlar. Yolun karşısında yaşayan Ray'in ailesiyle araya mesafe koymak da pek mümkün değildir. Robert dizinin ilerleyen bölümlerinde Debra'nın arkadaşı Amy ile evlenir. Amy'nin de ailenin tuhaf dinamiğine alışması zor olur.

Cumartesi günü sabahın yedisinde işi gücü olmadan uyanan bir insan olarak kendimi bu diziye vurdum. Aşağıdaki klibi yeniden izlediğimde 'kendi kendime kahkahalar atmayalı ne kadar olmuş yahu' da dedim hatta.


Perşembe, Nisan 24, 2008

Idiot’s Guide to Dating in Turkey

17 yıldır yaşadığı Amerika’dan üç ay önce dönen Evo ile geçirdim 23 Nisan’ı. Hayatının yarısından çoğunu, kendini bildiği yaşlarının hepsini orada geçirdiği için Evo herşeyden önce bir Amerikalı’ymış. Bunun dozunu da yeni farkettim. Üzerine biraz da paldır küldür konuşunca kaoslardan kaos beğenin. Evo’nun adaptasyon sürecinde başına gelenlerle neşe dolduk valla bu 23 Nisan'da da.

Akıllı, zeki kız elbet. Tüm ülkeyi olmasa da kendi etrafındaki düzenin işleyişini anlamış üç ayda ama sebeplerini anlamamış. Onu biz de anlamadık valla ama en azından anlatmaya çalıştık.

Evo: Adam bana ’hayatım’ dedi??? Ama daha bir haftadır tanışıyoruz ve sadece iki kez yemek yedik? Nasıl hayatı olabilirim ki?

Cevap: Türkiye’de tanıştığınız abiyle bir hafta içinde samimi olmak hızlı değildir. Abi size ilk bir iki gün içinde 'hayatım’, 'canım’, 'bi tanem’ diyebilir. Bunda bir abes aramayın. Hatta bu hoşunuza gitmeli zira ying ve yang olayı. Türk kızları da bundan sever ve bundan ister. Abi size kendince değer verdiğini, niyetinin ciddiyetini gösteriyor. Bir keresinde evden doktora gitmek için çıkan annem, muayenehanenin bekleme salonunda tanıştığı birtakım kadınlarla 15 dakikada 'best friend’ olup sohbete çay ve böreklerle devam edebilmek için onlarla beraber eve dönmüştü mesela. Samimiyet doruklarda yaşanır bu topraklarda.

Evo: Adam beni ertesi gün aradı ve her gün arıyor da. İnsan her gün ne konuşur yahu? Uyandım, dişimi fırçaladım, yemek yedim falanı mı raporlayacağız?

Cevap: Amerika’da telefonunu verdikten 3 gün sonra aranırsın fakat burada vakit kaybedilmez. Hem dedim sana. Ying-Yang. Kızlar her gün aranmazsa arıza çıkarır diye bildiğinden devamlı arıyordur o da belki. Belki onun da gerçekten arayası ve rutin işlerinizi raporlayası yoktur ama Amerika’da kural nasıl 3 gün olageldiyse burada da kural bu farz et. 3 gün kuralı ne kadar mantıklı ki bu ne kadar mantıklı olsun? Bençmarkları at kafandan.

Evo: Eue, peki benim hoşlandığım bir abi (Abi-2) daha var. Abi-2’yi kahve içmeye çağırmak isterim. Biz Abi-1’le sevgili miyiz şimdi? Bu durumda bu Abi-1’i aldatmış mı olurum?

Cevap: Teknik anlamda hayır ama artistik anlamda evet. Bakışmaya ve cilveli konuşmaya başladığınız andan itibaren sevgilisinizdir artık. Burada 'date’ kavramı yok. Kafadan ya sevgilisinizdir ya değilsinizdir. Üç beş vakit 'date’ edip sonra da birbirinize L-word’lar (yani ‘I love you’) veya artık ’exclusive’iz (yani ’senden başkasıyla görüşmüyorum’) demeniz gerekmiyor illa ki. Böyle sözlü birtakım durum değerlendirmesi ifadelemeleri falan yok burada. Zaten seviyorsun ve zaten de başkasıyla görüşmüyorsundur. Bence sen Abi-2’yle iç kahveni ama bundan Abi-1’e bahsetme. İlişkilere bodoslama girildiği gibi kavga gürültü çıkılır da.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Amerika'da Pompacı Olmak

Düella benden önce davranıp yazdı bu Balat gezisini. Arada söylemeyi unuttuysa ben söyliyim. Kendisi Balat sakinlerinin et değil de tavuk yemesinin ardındaki gerçeği anlayamadığı gibi, onlar da bizim Türk olduğumuz gerçeğini anlayamadılar. Ömrümde ilk kez Türkiye’de turist sanıldım. Hadi Hans kılıklı Şövalye’nin yanında yürüyordum diye sanılmış olayım ama yine de beni turist sanmak zordur yahu. Düella, Şövalye ve ben, dağcı rüzgarlıkları, kargo pantolonları, postacı çantaları içinde yürürken yanından geçtiğimiz banklardan çocuklar bize ’hello hello’ diye el salladı.

Gezi esnasında karşısına çıkan mangallardan, çekirdek dağlarından, türbanlardan ve küfürlü konuşmalardan rahatsız olan Beyaz Şövalye, Anglosakson bir ülkeye göç etme kararı aldı. Ayol iş kurdun daha burada yeni. Orada n’aaparsın, olduk. Hata bizde ki hala her söylediğini ciddiye alma eğilimindeyiz. O da ciddiye alıyor aslında ama üç dakika sonra unuttuğundan tutarlılığını kaybediyor ama o üç dakika boyunca gerçekten çok azimli ve kararlı duruyor. Orada da iş kurarmış. Vay, bizim lafımızın üstüne laf, ha? Biz de ona oralarda bu düdük mallarla para mara kazanamayacağını hatırlattık. Çtakk. Burası düdük olduğu için az biraz eli yüzü düzgün işlerle karnını doyurabileceğini ama Anglosakson rekabetinde yok olup gideceğini de ekledik. Hala susmuyor. Benzincide pompacılık yaparmış, daha iyiymiş. Yahu her Türk’ün Amerika’da 'en kötü' pompacılık yapması da ne klişe bir kurgudur. Evet, benzincide kasada kantinde falan çalış da pompacılık bir tuhaf. Bir Oregon’da bir de New Jersey’de pompacı vardır. Diğer her yerde kendi kendine doldurursun benzinini.

Benzin konusuna girdik madem. Gerçek kadınlar kendi benzinlerini kendileri doldurmazmış. Pelinat’ın Amerika’da ilk ayları, ablasıyla beraber takıldığı zamanlardı. Uzun mesafe yola çıkmış, Birmingham’dan bana, Atlanta’ya geliyorlardı. Bir benzin istasyonuna girmiş, arabada pompacı bekleşmişlerdi de ne gelen olmuştu ne giden. Hadi Pelinat neyseydi de ablası bir senedir oradaydı ve düzenli de araba kullanmaktaydı fakat gerçek bir kadına yapılması gerektiği gibi, benzini boşalmasına yakın kocası arabayı götürür, doldururdu. Neyse işte bizim şapşiler işin başa düştüğünü anlayıp kendi kendilerine benzin doldurmaya çalışırlar. Pompanın tetiğine basarlar ama bir şey akmaz. Hadi bu pompa bozukmuş diyip ikinci pompaya arabayı sürerler. Onda da aynı hikaye. Üçüncü pompa, dördüncü pompa derken pompa istasyonunun üstündeki bir kolu yukarı da kaldırmadan bu işin olmayacağını gösteren kocaman işaretin farkına varırlar da nihayet benzine kavuşurlar. O gün bu gündür gerçek kadın bilirim ben ablayı. Pelinat da gerçek kadındır aslında. O da az kalmadı sokaklarda benzini biterekten.

Şövalye ise inadına ışığı yanasıya kadar sürer arabayı bana bırakmadan önce ki ancak 25 km sonra yoluma düşen istasyona panik içinde kendimi zor atayım. Zaten bünye adrenalini fazlasıyla salgılıyor. Körüğe gerek yok. Anlatamıyorum.

Cuma, Mart 28, 2008

Algıda Değişiklik

Amerika tuhaf bir yer. Yani bana o zamanlar normal gelen herşey şimdi geriye doğru düşündüğümde müthiş tuhaf gelmekte. Mesela, Şükran Günü’nde, Noel’de falan herkes ailesinin yanına gider. Birçoğunun ailesi başka şehirlerde, eyaletlerde olduğundan mahalle sakinleriniz gençse ortalık ıssızlaşır, yaşlıysa yine ıssızlaşır zira zaten herkes hayalet gibi sessiz takılır.

Hiç anladığım şey değildir ama, Amerikalıların ya çıtı çıkmaz ya da evlerinin izolasyonu mükemmeldir. İki pinponun evinde dört yetişkin evladı, bunların dört yetişkin eşleriyle, ikişer üçer veletlerinin misafir bulunmasına rağmen bu kadar ortalığın sütlimanlığı izolasyon olasılığını güçlendiriyor. Ama onu da aklıma sığdıramıyorum zira o kartondan Milliyet evleri misali kontrplak kutularda değil gürültünün, soluğunun bile komşunda duyulması lazımdır sanki. Oysa Istanbul’da gözümle görsem, belki, ama sesini duysam şıp diye tanıyacağım alt kat komşumun bütün dramasını yazabilirim size. Hatta kapısını çalıp o hayırsız oğluyla baş etme taktikleri bile veresi var bu karışkan ruhumun.

Amerikalıların göl manzaralı kocaman balkonları olabilir ama asla balkona çıkmazlar. Türkler sever ya suya bakmayı, bir dönem balkonuma bir kanepe, iki sandalye atmış, bir de küçük portatif televizyon çıkartmış, kendime güzel bir yaşam alanı yaratmıştım. Üstüne bir de telefonda hahahahihihi konuşaraktan bütün siteye Türklerin şamatasını ispat da etmiştim. Binlerce daireli sitede bir ben olurdum balkonda. Ortalık o kadar sessiz olurdu ki sesim yankılanırdı, nereye çarpıp dönüyorsa artık. O yankıdan zaman zaman utanır, içeri kaçardım. Oysa Türkiye'de bana ‘sessiz sakin’ diyebiliyorlar mesela. Herkes cayır cayır, kavga kıyamet ‘iş’ yaparken benim her ses yükselmesinde ayarım kaçıyor. Sesin bana yükselmesi gerekmiyor. Hatta arıza da olması gerekmiyor. Biri telefonda zırta fatura yollama işini, uçak bileti alma işini, ‘hadi yemeğe gidelim’ mızığını biraz yüksek sesli yapsa içim çöküyor. Bunca işin bu kadar velveleli yapılmasına takılıyorum aslen. Hepi topu kargo paketini takip ediyorsun. Bağırmadan. Ne olur. Hatta bu yüzden, yani bağırmadığınız için bu önemsiz şeylere, biraz pısırık algınız da olabiliyor. Ya da paspas. Oysa ben çok önemsediğim şeylere panter kesilirim ki. İş olsun aşk olsun. Burada sesin kadar algın var. Ne kadar yüksekse o kadar yüce. Kargo paketi olsun trilyon dolarlık proje olsun aynı cazdan yapmanız gerek fakat. Bir öncelik ve önem sırası mevzu bahis değildir.

Yine de sanmayın ki ölüyorum mutsuzluktan. Öyle bir şey yok. Hala öğreniyorum fakat. Hala hayret ediyorum çok şeye. Demek istediğim, taş yerinde ağırdır. Buranın sıfatlarıyla oranınkilerin, buranın şartlarıyla oranınkilerin alakası yoktur.

Hem muhabbet ve yemek %80'i ya hayatın. O 80'lik kısım gerçekten efsane burada. Bu akşam mesela, Düella'nın yeni yaşını bir karaoke barda kutlayacağız bin kişi. O hep şarkıcı olmak isterdi. Onu en son düğünümde dinlemiştim çok kısa. Uzun uzun dinlemeyeli ise oldu bir 10 yıl. O zamanlar güney kampüste sahne alırdı geceleri. Körler saz heyetiyle. Nostaljik yıldızımızın yıllara meydan okuyacağını tahmin ediyorum fakat ve bu geceyi iple çekiyorum şahsen.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Arabayla Ne Kadar Sürer?

Kum rengi bu dev Pontiac’ın en sevdiğim özelliği -koldan vitesli olması sebebiyle olsa gerek- şoförle yolcu arasında vites kutusu ve el freni bölmesinin olmayışına istinaden resmen uzun bir kanepeyi andıran ön koltuklarıydı. İnsan erken yıllarında feci cahil, cehaletinden çıkışlı şuursuz cesaret sahibi de oluyor. 23 yaşındaydık. Gezip görme iştahımız doruktaydı. Laurence’ın acıklı sesler çıkaran arabasıyla uzun mesafe yola da çıkmıştık işte. Arabanın bozulacağı her halinden belliydi. Bozuldu da. O kadar demişlerdi buna Amerikan arabası alma. Üç bin doların altındaki arabalar genelde yüzünden pahalıya gelir diye. Ne gam. Ucuza büyük araba aşkı minnak Fransız kankamı baştan çıkarmıştı. Yol kenarında kalakalmıştık. Kaputu açtık ama bir şeyden anladığımız yok. Baktık şöyle bir.

Georgia’nın kuzey sınırlarında, South Carolina’ya ramak kalmış bir yerdeydik. Kareli gömlekli, kot pantolonlu, kasketli, kamyonetli bir amca durdu yardıma. Şarkılı güney aksanını anlaması pek zordu ama zaten ileteşecek bir durumumuz da yoktu. 'Arabamız bozuldu’dan başka bir bilgi veremiyorduk. O bir şeyler anlattı. Anlamadık ama kafa salladık. Alet çantasını çıkarıp bir iki tangır tungur yaptı. En azından en yakın tamirciye kadar bizi götürecek yamalar yaptı.

En son döndü, Laurence’a, "Where are you from?” dedi.
"France,” dedi Laurence. “I’m from France”.
“Yeah?” dedi amca. “How long is the drive from here?”


---

*Dördü Bir Yerde'nin son analizinden sonra (http://bankis.blogspot.com/2008/03/end-is-beginning-is-end.html) Amerikan halkının vaktiyle bana yaşattığı dumur ve akabindeki ayma sürecimi buralarda saçmaya karar verdim. Birkaç gün devam ederim.

Salı, Eylül 04, 2007

Kendin İçindeyken Kafan Dışındaysa

Bugünlerde kendimi iyi anlatamıyorum sanırım. Hiçbir şeyden pes etmiş değilim. Sadece önüme daha iyi olduğunu düşündüğüm bir fırsatı değerlerlendirmek üzere harekete geçtim. Aynı hareketi Amerika'da da yapardım, Japonya'da da. İşi bırakmamın Türkiye'de çalışmakla bir alakası yok yani. Başıma trajediler gelmiş de kendime istifa yolu falan çizmiş değilim. İşyerimden kötü ayrılmadım ve hatta tamamen ayrıldığım da söylenemez. Bana yapılan 'haksızlıklar' aslında her 'bordro mahkumu'na yapılan cinsten. Yani bir kurumda çalışmak böyle bir şey. Beyninizi satıyorsunuz. Gramla değil ki, halka açık borsası yok ki piyasa fiyatı bilinsin. Türkiye'de fiyatınızın sistemli değerlemesi yok. Hem Amerika'da hem de Türkiye'de performans değerlemesi ve buna göre yaratılmış range'ler, skalalar falan vardır ama bu kitaplara Amerika'da daha çok uyulur. Bu yüzden Amerikan şirketi en verimli çalışanlarını bile esneyemediğinden elinden kaçırırken Türkiye'de verimli eleman gitme tribi yaptığında olmadı bir ünvan uydurulmak suretiyle bir terfi yaratılarak çaresi bulunur. (Genelliyorum, istisnai olaylar dinlemeye niyetim yok). Avantaj gibi gözüken 'esneklik' ipinin ucu kaçtığında kaosa dönüşür işte. Hep derim. Her şeyin başı ayar. Sağlığın bile.

Aynı hislere senelerce ben de kapıldım Şükücan. Türkiye'de rüzgar esse, 'ay orası rüzgarlı, ben en iyisi hiiiç dönmiyim' derdim. Ay ortalık fecaat, trafik kötü, evler düdük, kadınlar frapan kokoş, insanlar kaba, vs vs. Bahaneler bitmezdi dönmemeye. Sonra sonra işte, bu bahanelere ne gerek olduğunu da çok düşündüm. Yani neden 'dönmek istemiyorum işte', demiyordum da 'dönmek isterim ama engel sebepler listesi kabarık' diyordum, onu da bilmiyorum. Olduğun yerde huzurlu, mutlu olmak suçmuş gibi. Diil, cancan. Hiiiç diil. Bir de 'mutlu olmak' mekandan bağımsız yahu. Savaşın göbeğinde bile mutlu olabilirliği var bu insanoğlunun. O yüzden mutlu olmak anlamında orası vs burası kıyası çok elmayla armut kalıyor.


Kerem gelmiş tatile Amerika'dan. Onunla da konuştuk. O da aynı şeyleri söyledi. Çok istermiş dönmek ama trafik, kabalık, kaos, ofisteki egolar, dedi. "Bunlara takılıyor musun?" dedim. 'Yani bunlara takılıp gününü mahvedebiliyor musun?" Elbette, dedi. Yani insan başka neye takılabilirmiş, daha ne olsunmuş. Ben ki öylesine söylenmiş bir kelimeden en karanlık, en nevrotik manaları bulup çıkarırım, bunlara şizofrenik senaryolar yazıp uykularımı bölecek kadar takarım, Kerem'in dediklerine bir türlü takamıyorum. Öfkelenebiliyorum, hatta bağırıp çağırıyorum da ama üç dakika sonra geçiyor. Zaman zaman boğazıma şeytan kaçtığını ama tuhaf bir şekilde hemencecik çıktığını söylüyor Şövalye.


Dün gece pijamalarımla atladım Pansiyon'a gittim. Şövalye tutturdu üzerime bir hırka falan alayım diye. Bu sıcakta? Deli mi ne? Arabaya binene kadar hasta taklidi falan yaptım bari. Görenler yadırgamasın pijamalarımla sokağa çıkışımı diye. Pansiyon bir söylendi ortama dair. Şapti düzeni, dedik. Zincirin her halkası şapti. Konuştukça farkettim ki kabullenmekmiş meğer benimkisi. Devrimci, hadi olmadı isyancı bir ruhum falan yok yani. Susup başka şeylerle oyalanıyormuşum. Olmadı uzaklara, doğaya falan bakıyormuşum. Ara sıra beliren öfke nöbetlerinin niteliği çok analitik, yüksek perdeden derslerden ibaret zaten. Biz de tüm şaptiliğin farkında ayrı bir cins şaptileriz. Ukala dümbelekleri olarak bu coğrafyada yaşarız. Hepinizi bekleriz.

Çarşamba, Nisan 26, 2006

Zulüm

Bir belim diyorum, bir sırtım. Ne olduğunu ben de bilmiyorum. Bir ağrıdır musallat oldu. Tarifi mümkün değil. Sanki kemiklerimin arasına bir şey kaçmış, çıkmıyor. Aylardır artan şiddette seyretmekte. En fenası yatay durumdayken oluyor. Absürd ama ancak ters tombalak atmaya hazırlanır pozisyonda ağrı geçiyor.

Uzun zamandır doktora gitmeyi erteledim çünkü muayene randevusu almaktan nefret ediyorum. En kısası yarım günümü alıyor. Bir arıyorsun sekiz ay sonraya gün veriyorlar. bir arıyorsun, yeni hasta kabul etmiyorlar. Eskimek için de yeni olmak lazım, diyorsun, olmuyor. Mm-hhmm, şeklinde 'naparsın güzelim uza bakayım' ifadesi duyuyorsun. Paraya kıyıp acile gideyim de dedim. Ne zaman gittiysem en az 5 saat bekledim. Zaten de röntgen çekip ağrı kesici verip yolluyorlar. Hayır, pardon. Röntgen çekmeden illa ki hamilelik testi de yapıyorlar. Bir de onu bekliyorum yarım saat. Değilim, desen, imkansız desen de yapıyorlar. Birileri mahkemeye mi verdi nedir artık hamileyken röntgen çekip çocuğunu yamulttular diye, bilemiyorum. Kabak acılar içinde daha uzun haykırıslar suretinde benim gibilere patlıyor.


Yalvar yakar bir randevu aldım dün sabah için. Gittim. Bu akli onlara Japonlar mi verdi bilemiyorum ortama bir operasyonel 'etkililik' getirmişler. Önce hemşire, sonra teknisyen en sonunda doktor görüyor hastayi. Bunlarla geçirdiğin süre hemşireden doktora doğru kısalıyor. Yani ucuz işgücüyle sorun cozulurse, pahalı prosese ulaşmadan yollanmaca. Tabii ki ödediğim ücrette böyle bir fark yok. Hemşireyi görüp çıksam da aynı parayı ödüyorum zira. 15 dakikalık muayene haliyle 2 buçuk saate uzuyor. Bekle bekle bekleee. Önce hemşireye anlat, sonra teknisyene sonra doktora. Anlat anlat anlaaat.


En nihayet doktora da ulaştıktan ve bir de yeniden onunla "Ne olacak bu memleketin hali?" sorunsalına yorum bildirdikten sonra 'MR lazım' lafıyla randevumuz sona erdi. Ha, bu kadarını ben biliyordum zaten. 'MR için randevu alıcaz. Sizi arıycaz.' E, peki madem diyip ıhlaya tıslaya işe geldim. Bütün gece ağla bağır, sabahın köründe yine Şükü'yü aradim. Sanal doktorum o benim. 10-4 arası değil 24 saat müsait hem de randevusuz. Ama o bile demişti doktora git artık diye. Telefonda MR falan çekemiyor çünkü. Napiym, dedim tekrar. Ağrılar fena.

Şükü'nün tavsiyesi üzerine işe giderken eczaneye uğradım. İki adet ağrıkesici almıştım zaten, romatizma ağrıları için yeni bir Tylenol çıkmış. Ondan da iki tane aldım. Kremler yakılar falan alıp çıktım. Arabanın başında t-shirt'üme elime sokup sırtımı kremlerken markete giren abi 'yardım ister misin,' dedi hırt hırt. Evet, gel de elle bu romatizmali, okaliptus kokulu seksi sırtı. Hot hot! Grrr...

(Mecaz değil gerçek anlamında 'hot'. Sırtım yanıyor da)

Çarşamba, Nisan 12, 2006

Amerikan Güzelliği

Filme neden 'American Beauty' dediklerini merak ettim. Filmde Lester'in (Kevin Spacey) Angela'yi (Mena Suvari) yapraklariyla kapladigi gulun ismi 'American Beauty'ymis. Sozluk anlamina filmden boyle bir gonderme yapilmis. Mecazen, disardan mukemmel gozuken hayatlarin icyuzundeki umutsuzluk, hayal kirikligi, yalnizlik ve mutsuzluk anlamini cikardim ben.

Amerika da boyle bir yer zaten. Sabahlari muntazam ve konforlu evinden cikip tertemiz bahcenden gecip rahatlikla satin alabildigin luks arabana binersin. Asla camur ve toz tutmayan agacli, cicekli pufurdek yollardan kaymak gibi akarak isine gidersin. Rutindir isin. Bazen krizler ciksa da insan arizasi yasamazsin. Taslar oturur. Sorunlar cozuluverir. Lakin, Amerikan guzelligi ciladir, kesif yalnizliginin ve naifliginin uzerine cekilir. Cilaya karisamadiysan vay haline. Disardan bakan herkes piriltina hayran kalir. Aksamlari muntazam evindeki rahatin icine girerken bu resmi bu kadar guzel tutmaya neden mecbur oldugunu anlamadigindan solucanlar yer icini kitir kitir. O solucanlar beyninin ve kalbinin etleriyle beslendikce kaybedersin. Zira sarki da soyler ya karismadiysan kahrolursun diye:

ya disindasindir cemberin
ya da icinde yer alacaksin
kendin icindeyken
kafan disindaysa
çaresi yok kardeşim

her akşam böyle içip kederlenip
mutsuz olacaksın
meyhane masalarında kahrolacaksın

Obsesif kompulsif bir hayattir bu. Gunde 16 saat evini temizleyen temizlik hastasi bir ev hanimi gibi adeta. Devamli bir yerleri ovusturan, parlatan. Her toz tanesi omrunden bir sene goturen biri gibi tutmaya calismak bu hayati. Jilet gibi duzgun. Milimetrik detaylari ince. Olabildigine guzel olmaya mecbur olma hastaligi.

Perşembe, Nisan 06, 2006

Baştan Almak

Sabah sabah mujdeli haberi verdi Tim. Vietnam vize basvurumu reddetmis. Sebebini de bilmiyormus. Soyle de tahmin buyurdu aklievvelim benim.

Tim: Filipinler'de bekar ve guzel kizlara Amerikan vizesi vermiyorlarmis. Gelirler de Amerika'da evlenirler diye. Öyle bişi olabülür mü?
Hafiye: Su kurdugun mantiktaki bes hatayi bul, oyle konusalim.
Tim: Tahmin yürütüyorum, işte.
Hafiye: Tamam, en azindan iki tanesini bul.
Tim: ?
Hafiye: Tim, ben zaten Amerika'dayim. Vietnam'a gitmeye calisiyorum. Orada evlensem kime tehdit?
Tim: Dogru, haklisin.

Aklisira bana iltifat da ettigini saniyor. Genc ve guzelim diye (hehe). Bu isyerinde tum tembelligime ragmen beni basarilica yapan sey bu fark iste. Bu fark benim velinimetimdir. Nimete hiyanet olmaz. Bozmadim cocugu o yuzden.

Vietnam konsoloslugunu aradim. Zor dustu. Karsimdaki Vietnamli kadina anlattim derdimi. Anlamadi. Ben de onu anlamadim. Ismimi vermeyi harflerimi kodlayarak basardim ama pasaport numarasinda cakildik. Numarayi bes kez verdim.

Hafiye: Eight-six-four
Vietnamli Vizeci: Hua? Hua?

Keske harfler gibi rakamlar da kodlansa diyordum ki aklima muthis bir fikir geldi. Koseye sikismis aklimi normal zamanlardakinden daha heyecan verici bulurum zaten.

Hafiye: Eight as in one-two-three-four-five-six-seven-eight! Eight!
Six as in one-two-three-four-five-six. Six!

Ilkokul birinci sinifta carpim tablosuna "Yedi kere biir, yedi. Yedi kere iki ondort.." diye baslamadan 'yedi kere sekiz'i bulamayabildigim oluyordu. Bazen bastan saymak ayip oluyor diye icimden sayardim, sekize gelince icimin sesini acardim. Ayni seyi Istiklal Marsi icin de soyleyebilirim. Iki sene kadar once bir arkadasim aradi. Kankalarla yol seyahatindelermis. Muhabbet marsimiza dayanmis. 'Arkadas, yurduma alcaklari ugratma sakin' misrasindan sonra gelen misrayi unutmuslar. Sisip beni aramislar. Dedim hayatta aradan hatirlayamam. Bastan baslayalim. 'Korkma, sonmez bu safaklarda yuzen al sancak..'

Velhasil davetiyem yokmus diye reddetmisler. Oysa yollanmisti, elimizde fax raporu var. Gelen gidenin farkinda olmama hali olabilir mi? Insallah. Gezime iki hafta kaldi. Bunun cozulmesi gerek. Hayatimdaki hersey neden birer son dakika kasislari halinde cereyan ediyor, ben anlamamaya devam edeyim. Belki bunu da bastan alsak iyi
olacak.

Perşembe, Şubat 02, 2006

Kostebek Gunu

Bugun Kostebek Gunu! Bir Kizilderili efsanesine gore kostebegin her yil 2 Subat'ta yuvasindan cikisi cok onemli bir isarettir. O gun kostebegin yuvasindan cikisi ve golgesinin yere dusumu izlenir. Eger o gun hava parlak ve aydinliksa yuvasindan cikan kostebek isiktan rahatsiz olup yeraltindaki yuvasina geri donecektir. Bu durumda kis alti hafta daha surecek demektir. Hep beraber bu duruma hayif yapilir. Yok, eger hava kapaliysa kostebek urkmeyecektir ve disarda dolanacaktir. Bu da erken bahar habercisidir. Iste hava aciksa kostebegin golgesi olacak, kapaliysa olmayacaktir. Golge bir nevi hakem sayiliyor bu toplu histerik gozlemde. Kimi kucuk kasabalarin gercekten meteorolog olduklarina inanilan kostebek topluluklari var. Bu kasabalarin en unlusu 'Punxsutawney Phil' isimli Pennsylvania kasabasidir. Her sene bugun o kasabaya baglanilir ve kostebeklerden haber alinir.

Bugun beni Groundhog Day (http://www.imdb.com/title/tt0107048/ ) filminden dolayi hep dusuncelere suruklemistir. Pelinat bilir. Ailecek severiz bu filmi. Insallah TV'de bir yerde gosteriliyordur bu aksam. Izlemediyseniz seyredin, eglencelik bir film. Ozetle, gereksiz haberler kovalatilan bir muhabir, gazetesi tarafindan Groundhog Day kutlamalarinin yapildigi Pennsylvania'daki kasabaya (Punxsutawney Phil'e) gonderilir. Gorevi festival haberi gecmektir. Muhabirimiz biraz sinirli, huysuz, mendebur bir adamdir. Isteksizce yaptigi bu gorevde garip bir kozmik-karmik durum neticesinde zamanda takili kalir. Hergun ayni gunu yasar; ayni sekilde uyanir, ayni sokaklarda ayni olaylar olur, ayni restoranda ayni musteriler ayni yemekleri siparisler, garson kiz ayni kazayi yapar, vs. O gun asla bitmez. Uzar da uzar. Onceden delirme anksiyeteleri gosteren muhabir sonradan duruma entegre olur. Piyano dersleri alir, kazazedelere yardim eder, bir kiza asik olur. Aski ilerleyemez ama. Kizla her gun ilk tanismasini yasar. Bir sekilde tirmalayarak, kizi o gece yaninda yatmasina ikna ederek ertesi gune gecebilir. Hain fikirli olmayin, fifi falan yok, mutlu mesut sarmasirlar. Zincir kirilmistir. Burada sevginin zincir kirma ve mendebur adami kuzuya donusturme gucune sahit olarak icimizi isitiriz.

Kostebek Gunu'ne gecen yil Miami'de bir otel oldasinda yakalanmistim. Ayni insanlarla ayni toplantilarda ayni yemeklerde ayni saatte TV alarmiyla uyanarak. O gun yine saat 7'de alarm niyetine acilan TV'de beliren haberlerde 'Groundhog Day' haberini vermesiyle gunun anlam ve onemine uyuvermistim. Bugunlerde de otomatik pilota baglanmisligimla ziyaretci defterine not dusebilirim belki: "daha iyi bir insan olana kadar ayni berbat rutine mahkumiyetimize dair adalet karsisinda boynum kildan ince" den baska soz aklima gelmeyerekten. Hangimiz boyle degiliz ki? Hepimiz mendeburuz aslinda.

Not: Bu sene Punxsutawney Phil'in meteorolog kostebekleri kisin alti hafta daha surecegini alametlemisler. Hay Allah :(