evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Salı, Ağustos 07, 2012

İki Çocuklu Hayat Düzenine Hazırlık

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Bizim yollacağımızın hangisi olduğundan hala emin değilim. Jelibon'u bir yere göndermek isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başlayacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanları olmalılar. Buna rağmen ben evde bile yokken her hafta bana uzak ara gerginlik yaşatabiliyorlarsa iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde bulurum kendimi. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. 35 yaşımda beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de onaylanmıyorum. Bu arada kocamın beğendiği ve uyguladığı şeyler de pek makul değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Ve yeni bir cinnet sayfası açılır.

Çarşamba, Ocak 04, 2012

Market Alışverişi



Biz artık varımızı yoğumuzu marketlere veriyoruz. Kredi kartı harcamalarımın neredeyse %80’ini market alışverişleri oluşturuyor. Tevekkeli değil, bir ara okuduğum ekonomi haberinde Migros’un bir şey başkanı, hedeflerinin bebekli aileler olduğunu söylüyordu. Bizler bebek yüzünden eve mahkum olduğumuzdan daha çok evde yiyip içip, evde tüketmeye başlıyormuşuz. Marketler de bu ev tipi tüketim malzemelerinin satıldığı yer neticede.

Market alışverişinden de nefret ederim ama işi Şövalye’ye de bırakmak istemem. Çünkü o markete gitti mi dönüşte markette janti ambalaja sahip ne varsa alır. Yer miyiz, içer miyiz, kullanır mıyız, düşünmez. Ambalajına, paketine hayran olduğu şeyi fiyat-fayda gözetmeden alır. Bazen çocuk gibi davranmak zorunda kalırım ona. ‘İyi tamam savurganlık yapabileceğin X liralık hakkın var’ derim markette. Yoksa bıdı bıdı bıdı, beynimi yer. Pintiymişim de. Zevksizmişim de.

Yine böyle bir market anıydı. Söyleniyordu. Tuttu bana “Senin yüzünden beş yıldır et yemiyorum”, dedi.
Yuh, dedim. Yani iki kıpırdasan geyireceğin şey henüz sindirimi bile tamamlanmamış et olur.
Allah kuru iftiradan sakınsın insanları. Bir de bu lafı başkalarına da der. Dediğine duyanı bırakın, kendi de inanır.
Yiyorsun, hem de etten başka bir şey yemiyorsun. Asıl beş yıldır sebze yediğini görmedim ben.

Hikayenin aslı şöyle:

Şövalye’nin canı o an canı kasap reyonunda teşhir edilen bifteklerden istemiş. Satın almaya beni ikna etmek için ise iftira atma yöntemini kullandı.
Koskoca adam bana sormadan iki biftek alamaz mı, demeyin. Bana sormuyor zaten. İnkarla iftirayla dalıp alıyor. Benim ağzımı açmama fırsat bile kalmıyor.
 
Ama içten içe yaptığı şeyin mantıklı olmadığını bildiğinden yapıyor bu çirkefliği.
Çünkü o anda evde henüz pişmiş tonlarca yemek vardı. Alırsak buzluğa girecek olan etleri, neden şimdi alalım, diyecektim.  
“Dondur-çözdür derdi olmadan taze taze alırız sonra. Evimizin dibinde üç tane kasap var” diyecektim.

Bazen bana da onunla uğraşmaktan fenalık geliyor. İyi al, bana ne, diyorum.
Sonra o evdeki henüz pişmiş diğer yemekler çöpe gidiyor, biftek pişiriliyor akşama.
Tüketmiyoruz bile. Tüketmeden döküyoruz.
Marketlerin canına minnet.

Salı, Eylül 13, 2011

Tam Buğday Ekmeği

Bayram seyran bitti. Evlerimize döndük. Yani eve dönmüş de olsak ben daha çok kendi içime dönmüşüm, onunla uğraşıyorum.

Bir kere zayıflamaya taktım. Hamilelik öncesi kilomdayım. Yani toplam kilom aynı ama dağılımlarda sıkıntılar var. Göbeğim hamur gibi. Hem de mayası iyi tutmuş olanından. Görünce ellerimle yoğurasım geliyor. Hatta bunu pantolonun üstünden pörtlemiş yağlarım üzerinde sık sık uygular buluyorum kendimi.

Diyetisyene gittim. Ama süper ucuzuna. Zaten hayatım diyet olmuş. Bana üç beyazdan uzak dur, spor yap vs diyecek birine milyarlar dökmeye ihtiyacım yok. Ha, şurda üç beş hafta Kelebek’te Osman Müftüoğlu’nun sayfasını okuyan bir insanın bile ihtiyacı yok. Ama çalışkan da olsa çocuğunuza özel ders aldırmak gibi bir şey bu. Hem tanımadığınız birinin karşısında her hafta tartılma korkusu ve performans endişesiyle disipline olursunuz.

Diyetisyen BMI'mı çarptı çurptu. Normalsiniz, dedi. E, o zaman ben sıska olmak istiyorum, dedim. Zaten o kollu tartı aletinde normal olmadığım da anlaşıldı. Göbek çevrem obez. Kollar bacaklar falan normalin alt sınırlarına yakın. Pilatesi artırın dedi diyetisyen de. ‘Bölgesel zayıflama diye bir şey yoktur. Toptan kilo verirsin. Göbeğin de nasibini alır işte’, demedim. Ama tartışmadım. Hıı, dedim. Saat 10’da şunu ye, 13’te bunu ye, diye bir liste de çıkardı. Benim hayatım böyle planlı değil ki. Toplantıyı bölüp kendime meyve bulamayacağıma göre bu işler yaş. Ben yine bildiğim gibi diyet yapıyorum. Maksat beni tartsın. O alete çıkayım haftada bir, tamam.

Yine de son market alışverişinde diyetisyenin dediği üzere tam buğday ekmeği aldım. Eskiden light alırdım. Onu da süründüre süründüre bitiremezdim. Ben ekmek yemiyorum sayılır ki artık. Güya diyetteyiz. Ekmek yiyecekmişiz. 

Şövalye ise 25 tanelik dev boy sandviç ekmekleri, tost ekmekleri, kepekliler, dürümler, evde pişirimlik dondurulmuş ekmekler; kısacası ekmek namına ne bulsa aldı. Ertesi sabah bir baktım, benim tam buğdaydan yiyor. Napıyorsun, dedim. Kendi ekmeklerini yesene. Benim tam buğday daha güzelmişmiş.

Hayır, dedim. Kendi ekmeklerini ye. 5 kilo ekmek aldın. Buna sulanma. Şurda zaten diyetimde yazanlar etrafta olmadığından aç kalıyorum. Bir tanecik ekmeğim bari tükenmesin şıp diye.

Aa, bir baktım, arkamda Jelibon. O da yiyor tam buğdayımdan. Yese iyi. Döke saça mıncıklıyor. Ben ona mineralli vitaminli bebek ekmeklerinden alıyordum halbuki.

Jelibon’un son dönemlerdeki olayı sofraya sinsice yaklaşıp sofradan bir şey kapmak. Ne olursa. Kaptığı an ortadan kayboluyor. Bildiğiniz kapkaç. Kolay kapsın diye sofra kenarlarına kendi yiyebileceği şeyleri bırakıyorum. Bebek bisküvisi, ekmeği, erik, devam sütü gibi. Hem bir iş başardı sanıyor hem de yaşına göre beslenmiş oluyor. Ben böyle hesaplar yaparken Şövalye sen tut önünde ne varsa ver adama. Yese, ne ala. Yiyemiyor ki pütürüklü ekmek. Boğazının deliği ufak sanırım. Yutamıyor.

Dedim baba-oğul olayları beni delirtmek üzerine programlanmışsınız. Bir Allahın kulu da hayatımı zorlaştırmasa. Nerdeeee?

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Bebek Dili

Şövalye, Hayriye Hanım’ın Trakya şivesinden şikayetçi. Geçen gün Jelibon’u salıncağına koyalım, demek isterken salıncak’a ‘sallangaç’ dedi.
Tıpkı Hayriye Hanım'ın konuştuğu gibi.

Avamlığa asla tahammülü olmayan Şövalye kelimeyi yanlış söylediği için kendinden nefret etti. Bu hatasıyla(!) farkında olmadan kullanmaya başladığı diğer kelimeleri de fark etti. ‘Diğeri’ yerine ‘öbürsü’, ‘halen’ yerine ‘elan’, gibi.

Özetle, Jelibon konuşursa Trakya aksanı kapacak diye endişelenen Şövalye, çocuktan önce kendi kaptı o aksanı.

Jelibon sadece yürüyor, koşuyor ve çığlık atıyor. Yaşına girmesine 20 gün kalmasına rağmen ne bay bay yapıyor ne öpücük atıyor. Bir ara atar gibiydi ama artık yapmıyor.

Herhangi bir kelimeyi bebekçe bile olsa söyleyemiyor. Dıgıl dugul bir şeyler diyor devamlı ama nedir, bilemeyiz.

Bir yaşımdayken ben bir dünya kelime söylermişim. Annem, Jelibon’un bu geriliğinden(!) pek şikayetçi. Senin çocuğun şimdiye kadar bülbül gibi konuşmalıydı, diyor.

Bebeklerin gelişimlerinin kendilerine has olduğunu, erken yürümenin ya da konuşmanın bir şey demek olmadığını ona tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Anlatsam da inanmıyor. İnansa da unutuyor.

Onun yerine, “Sadece benim çocuğum olsaydı, evet dediğin olurdu ama o Şövalye’nin de çocuğu işte”, diyorum. 

İstisnasız her gün telefonda annemle bu geyiği yapıyoruz. O hep Jelibon'da bir arıza çıkar diye kafasında kuruyor. Ben de böylece endişelerini bertaraf ediyorum.

Pazartesi, Haziran 06, 2011

Yaramaz Bebek, Meşgul Ortam

Dün Elyanla Levo geldi bize. Yarım saat olmadan karı koca birbirlerine kaş göz yapmaya başladı. Hadi kalkıp gidelim, manasında. Haklılardı gitmek istemekte. Jelibon ortalıkta kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Elimden tutun, yürütün, uçtu uçtu yapın, zıplatın, topu atın, topu tutun, gezdirin, hoplatın istedi durdu. Arada acıktı. Kaşıkla yemeyi reddetti. Eliyle yesin diye patates haşlandı. Muzlar soyuldu. Onları bin kez yere attı. Bin kez yıkayıp eline geri verdik. Akabinde ortalık temizlendi. İstedikleri elbette cingarla ifade ediliyordu. Ha bire bir hareket, bir düşmesin bağırmasın stresi. Yordu ortamı. Düella da zaten bu yorulma ihtimali yüzünden sarmısaklı köftelere rağmen bize gelmedi.

Jelibon'la bağımızı kuvvetlendirici fiziksel kontak söz konusu değil. Kucağıma aldığımız saniye itiyor, tepiyor. Yere inmek, yürümek, kaçmak istiyor. Geçen gece uyandı bir ara bağırarak. Kalkıp kucağıma aldım. Başını omzuma dayadı. Mırıl mırıl yaptı. İnanılmazdı. Nadide bir an olduğundan adamı koymadım yatağına. Öyle tuttum dakikalarca. Öptüm. Kokladım doya doya.

Öğlen uykusuna yatmadğı için Jelibon gözünü ovdu durdu. Doktoru, sevmediği birisinin onu yatırmasını söyledi. O kişi de tahmin edebileceğiniz gibi ben oluyorum. Götürüp yatağına koydum. Bir saat boyunca bağırdı, uyumadı. O saatten sonra kaldırmak istemem. Bağırarak iş becerebileceğini sansın istemem. Ama annem ve Şövalye zorla odasına girip onu benden kurtarmaya çalışırken ben de yoruldum. Anneme göre çocuğu sinir hastası yapacaktım. Şövalye’ye göre psikopat. Oysa ben sadece kendi kendine uyusun, oynasın, yemek yiyebilsin istiyorum. Ona bağımsızlığını vermeye çalışıyorum. Elyan da zaten Anne Hafiyeler ve Şövalyeler yüzünden Türk çocuklarının asla uslu Batılı çocuklara benzemeyeceğini açık bir şekilde ifade etti.

Sonra Elyanlar akşama sinema sözü verip gittiler. Gidiş o gidiş. Biz de arkalarından bir daha bize hiç gelmeyeceklerini düşündük. Yani gelip ne yapsınlardı ki? Oturduk Jelibon. Kalktık Jelibon. Başka bir şeye odaklanılamadığından başka bir şey konuşulamadı. Elyan’ın çocuk konusundaki kuşkularını besledik sadece. Sosyal aktivitelerimiz de Şövalye'nin uçurtmalarına, müzelerine, festival ve sergilerine kaldı. Onun canına minnet tabii.   

Cuma, Ağustos 06, 2010

Evli, Mutlu, Neredeyse Çocuklu

Kit ve Taşpınar gelmiş bebekleriyle Atlanta’dan. Bebek boğum boğum bir Michelin bebeği. 9 aylık. Dünya tatlısı. Yazık, anneannesinin apartmanına mantolama yapılıyor diye klimanın cephe dışında kalan ünitesini sökmüşler. Kullanamıyorlar. Bu sıcakta yavrunun boğumlar kızarmış. Ama bana mısın demiyor. Zıp zıp ve de zıp. Bir kere Lady Gaga seviyor. Bad Romance’ten bir bukle geçiyorsun, ‘ra ra ra ra raa’ diye, hemen kendini atıyor ortalığa yavru.

Kit, Şövalye’ye doğum koçluğu tecrübelerini anlattı güya. Söylediği tek şey, ‘bebek çıkınca bebeği takip et, sakın çıktığı yere bakma’ gibisinden kendine müslüman söylemlerdi. Kendisi hala unutamıyormuş gördüklerini. Hiç tavsiye etmiyor yani. Ben de geçenlerde tuttum hem normal hem de sezaryen doğum videoları izledim. İkisi de birbirinden fenaydı. Yine de birini seçmem gerekirse epiduralli olmak kaydıyla normali seçerdim zira kesilmek ve neler olup bittiğini anlamadan edilgen durmak fikrine dayanamıyorum. Bir de kateter yok mu? Ay o kateter en fena şey şu hayatta. Bazen şeker yükleme falan yaptırdığımda saat başı iğne yapmak yerine kateter takmak istiyorlar. Aman diyorum, yok. Dakika başı delin beni. 4 saat o kateteri elimde, kolumda, gözümün önünde istemiyorum.

Ben Şövalye’nin doğuma girmesini isterim istemesine de adam ayılır bayılır, en olmadı iğrenir ortamdan diye endişelenmiyor da değilim. O tutturdu giricem diye. Girsin bakalım. Tutturuğunu kırmak zor. Ama bana hamilelikte çektirdiklerini doğumda da çektirirse vay halime.

Mesela evimiz hala eşyasız. Marangozlar kalp krizi geçirdi, ustaların babaları öldü falan. Ne kadarı doğru artık, bilemiyorum ama bildiğim hepsi bana patladı. Sıcaklardan yana, bel ağrılarından yana, uykusuzluktan yana da artık feci dertliyim. Evde bir klimam var, bir pervanem. Onlar da olmasa kendimi öldürücem. O derece. Derken geçen Cuma eve bir geldim, baktım, elektrikler kesikti. Binada elektrik var, ama evde yoktu. Meğersem Şövalye elektriği üstüne geçirmediğinden boşta kalan tesisatı gelip kesmişler. Öfkemin haddi hesabı olamadı tabii. Bana ta haftalar önce faturaları üstüne geçireceğini söylemişti çünkü. Hatta işten izin bile almıştı o gün. Yapmamış meğerse. Mıklanınca da mıklandığına uyuz oluyor, günlerce trip yapıyor. Kimsenin tribi de umrumda değil. En birinci klimayı seviyorum ben. İkinci pervaneyi. Üçüncü cereyan yapan açık pencereleri. Şu ara başka hiç kimse, başka hiçbir şey umrumda değil. Eşyasız evimde elektriksiz de kalınca toplandım Yonc’a gittim. O da hırsız girer diye her tarafı kapatıp yatıyor, deli. Ben onun görmez tarafından açıyorum geri. Hırsızdan sıcaklar kadar çekinmiyorum çünkü.

Şövalye ben Yonc’a gittikten sonra meğer mühürü kırıp elektriği geri açmış. Ama bana uyuz olduğundan dönüp klimamla hasret gideremeyeyim diye haber de vermemiş. Cezamı çekeymişim.

Ertesi sabah doktor randevum vardı. Ona da gelmedi Şövalye. Herkes kocası, anası, danasıyla muayeneye geliyor, bebeğe bakmaya. Bizimki yoktu işte, ben cezalı olduğumdan.

Elektrik kesintisine sebep olmasına ve beni zora sokmasına rağmen ona huysuzlandım diye o da bana trip yapıyordu.

Döndüm baktım, evde bizimki. Klimayı çalıştırmış, serin duşunu almış, National Geographic seyrediyor. Doktor randevusunu da unutmuş.

Vazgeçtim, dedim. Sen doğuma da gelme. Ben kendi kendime doğururum.
Madem ceza. Al sana ceza. Çocuğu da göstertmiycem.
Birkaç gün küstük.
Sonra yeniden barıştık.
Şövalye hala elektriği üstüne geçirmedi. Bir sonraki kesintiye kadar evli, mutlu ve neredeyse çocuklu takılıcaz.

Pazar, Mayıs 09, 2010

Tabiata Güvenip İşe Başlanmaz

Yine de Şövalye’ye şans vermeyi sürdürdüğüme hala inanamıyorum. Tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayacağımı bile bile, sırf o bu süreçten zevk alıyor diye, onunla defaatle mobilyacıları, tasarımcıları, IKEA ve Bauhausları gezmeye devam ettim. Bana kalsa çoktan en makul ne varsa onu alır bitirirdik işi. Şövalye ha bire fikir, görüş, istek değiştiriyor ve bir daha bir daha aynı yerleri dolaşıp duruyordu. Ben de onunla dolaştıkça isteklerimde keskinleşiyordum. İş içinden çıkılmaz bir hale geliyordu.

Çoğu kez bir takımın bir parçasını beğeniyorduk ama kalan parçalarını başka bir şekilde temin edemiyorduk. Masayı beğensek büfe olmuyor, büfeyi beğensek sandalyeyi beğenmiyorduk. Kimi mağazalar modifiye edebileceklerini söyleyip 'bakın şimdi bu büfeyi 40 santim uzatırız, rengini açarız, yanlarını yuvarlarız, şu araya da bir kapak bir de çekmece koyarız' diye anlatmaya başladığında ben kopuyordum. Tahayyül edemediğim bir şeye tamam demek zor oluyordu. Sağ olsun hiçbiri de güzel güzel çizme, bilgisayarda gösterme zahmetine katlanmadığından hepsi havada asılı kaldı. Biz de masalara büfeler aradık. Baktık olmadı, büfelere masa. Onlara da sandalye derken kuyruğumuzu kovaladık durduk.

Mağazaların yüzde 90’ı modern mobilya satıyor. O bembeyaz dik dik şeyleri görmek beni rahatsız ediyordu. Hele o panel TV üniteleri. Aman allahım. Ben showroom evler diyordum bunlara, Şövalye ise yeni evli Beyaz Türk evi olarak tanımlıyordu. Öyle yüksek beğeni sahibi bir insan olduğumdan değil bu modern mobilyaya uzak duruşlar. Belki de Amerika görmüşlükten. Onu da bilmiyorum. Sadece rahatın tadını biliyorum. Ben rahat, yayılmalık, yumuşak ve yuvarlak hatlı şeyleri seviyordum. Mesela yuvarlak, madalyon dedikleri model sırta sahip sandalyeler gibi şeyleri. Bir kere artık onlardan yapmıyorlar anladığım. Yapan yerlerdekiler de ağır klasik, ağır ceviz, cilalara batmış, altına bünyan serip tepesine kristal avizeler asmanızı gerektiren mobilyalardı. Benim istediğim o değildi.

Atlantic Homes ve Mudo Concept gibi yerlerde aradıklarımdan bulabilseniz de mallar kalitesizlikten yıkılıyordu. Kalitesizliklerini bizzat kendi tecrübemden biliyorum. Amerika’da üç kuruşa alabileceğin Endonezya malı mobilyaları satıyor Mudo Concept. Bu mobilyalar yaş ağaçtan yapıldıklarından ahşabı bir sene sonra çatlıyor durup dururken. Televizyon dolabımın başına da aynen bu gelmişti vaktiyle de ne üzülmüştüm. Hadi onu da geçtim. Adi madi de olsa sırf görünüşlerinden alacaktım ama adamlarda masa varsa sandalye yokluğu, onlar varsa bile büfe yokluğu derdi devam ediyordu. Herşey olsa renk lacivert gibi hiç istemediğim koyuluk ve sertlikte olabiliyordu.

Ben bu çeşit ve rahat yokluğunda boğulurken Şövalye kendinden beklenmedik bir şekilde sonuç odaklı bir hamle yapmaya kalkıştı. Mudo Concept’ten Çin esintili siyah köşeli, demir çubuktan yuvarlak kiliti olan bir büfenin önüne koymak amacıyla rustik kahverengi bir masayı ve girişe koymak için de lükens ayaklı konsolu almaya çalıştı da ben de ‘kendimi öldürücem’ diye sokaklara fırladım. "Renk uyumunu geçtim bak", dedim. "Biri oryantal, biri rustik, öbürü ise barok. Çingene çadırı gibi. Olmaz". Aman ne önemi varmış mimari tarzların. Hem bu tanımları da atıyormuşum. Hem önemli olan sevmekmiş. O da bu parçaları sevmiş, ne varmış. Hem kendince bir tarz yaratıyormuş. Artık karıştırıyormuşlar ya tarzları.

Evet, dedim. Eklektik derler hatta adına da o stilleri karıştırmaya ama elalem yapar eklektik olur, tarz olur; biz yaparız tuhaf olur. Sorun da bu zaten. Biz, dedim, yardım alalım. "Kolum kırılsa kendi kendime tamir etmeye kalkışmayıp doktora, özel bir elbise gerekse terziye giderim. Bu da öyle bir şey. Madem olmuyor, bir mimardan destek alalım. O bulsun bize uyanını. Bulamazsa da yaptırsın ?"

Şövalye bu fikri önce reddetti. Onu mobilya ve yapı marketlere müebbet hapsetseler mutluluktan ölürdü. Sürecin kendisi güzeldi. O arayıştan, o koltuk kumaşlarına dokunuştan, resimlerini çekip ölçülerini alıştan mağdur bırakılmak istemiyordu. Sonra yakın bir mimar arkadaşının bize yardım edebileceğini öğrenince onunla beraber dere tepe dolaşabileceği için bu işe onay verdi.

Mimarla iş bayağı daha tuzluya geliyordu ama ben aradığım kafa ve toto rahatlığına kavuşacak, Şövalye ile elimi kana bulama episodları yaşamayacaktım. Suça bulaşsan avukat parası falan daha aza gelmeyecekti nitekim.

Perşembe, Ocak 28, 2010

Evlilik Ne İşe Yarar?

Evlilik stabil hayat sağlar, daha düzenli yaşama sebep olurmuş. Bu sayede depresyon ve intihar eğilimi azalırmış. Evlilik daha az aleme aktırdığından daha az alkol aldırtır, haliyle geceleri tekinsiz yerlerde daha az dolaştırdığından soyguna, tecavüze veya mok yoluna kurban gitmeyi azaltırmış. Daha çok para kazandırtır, kazandırdığı parayı da daha çok biriktirtirmiş. Eşin sağlığıyla bir ikinci göz daha ilgilendiği için çiftleri daha sağlıklı ve uzun ömürlü yaparmış.

Kendi adıma evliliği değerlendirirsem şayet; ben zaten karanlık bir tipim, bekarken de evliyken de eşit depresiftim. Her iki dönemimde de alkol almaz, aleme akmazdım. Eşit sıkıcıydım. Şövalye’nin para kazanmama zerre etkisi olmadığı gibi biriktirmeme bin tane iş kurup kapattığı ve maaşlı işleri çekilmez bulduğu için negatif bile etkisi olmuştur. Benim sağlığımla ilgilenmez, bilakis bir ağrım sızım olsa ben hemen tetkike tahlile koştururken o, merak etme bişi yoktur, bişi yoktur, der. Yani gözümün içinde yara çıkmıştı da, şımarıklık yapıyorum sanmıştı hatta o derece. Ama evlilik en çok bakıma muhtaçken, elden ayaktan düşmüşken işe yarıyormuş, anladık. Tabii ben yine alan değil, veren taraftım.

Ben BKAÜ’deyken Şövalye de kaymaya gitmişti. Gitmeden ona dedim ki, Bak artık köfte bir adamsın. Gençlik ateşi tripleri yapıp akrobasi felan yapayım deme. Dikkatli ol.

Sanki ben bunu hiç dememişim gibi snowboardda ne kadar büyük bir usta olduğunu arkadaşlarına kanıtlamak isterken daha beşinci kaymasında omzunu çatlatmış. Bir de o ağrısına sızısına rağmen iki gün daha kalmış dağda. Döndüm baktım kolu askıda. Hem de sağ kolu - ki sağlaktır kendisi.

Yemeğini yiyemiyor. Ben minik parçalara kesip önüne koyuyorum.
Ayakkabısını giyemiyor, giydiriyorum.
Getiri, götürü, bulaşıkları, çamaşırları, alışverişleri, su getirmekten tutun mesaj yazmaya kadar her işine koşuyorum.

Bir de üstüne ağrı kesici içmeme tribinde. Her dakika ıhh mıhhh, ahh uhh.

-Ne varsa bu ağrı kesicide? Millet leblebi gibi yutuyor. Omzun çatlamışken iç işte. Gelişigüzel içsen de ağrıkesici müptelası olsan anlıycam hadi. Şimdi içmeyeceksin de ne zaman içeceksin? İçmiyorsan mıklanamazsın.

-Ama hani hastalıkta, sağlıktaydı?

-Ya o maddeyi ‘hastalıkta ilaçlarını alırken’ olarak düzeltelim. ‘Huysuzlukta ve şaptilikte’ diye bir maddeyi onayladığımı hatırlamıyorum ben.

***

-Kadın gelsin haftada iki üç gün madem. Ben yetişemiyorum.

-Yok, ben kadın istemiyorum evde.

-Bir kere senin ihtiyaçların mekanik. Niye, ortalığı ben toplayınca daha mı nefis oluyor? Amele gibiyim günlerdir. Yeteeer.

***

Kime dert yansam beni kınıyor. Yaşlılıkta adama bakmayacağım belli olmuşmuş. Sanki o yaşlanınca ben genç kalıcam. Üstüne bir de kar yağdı ve iyice eve kapandık mı? Tez zamanda kendimi sokaklara atasım var. Hem o da iyileşir iyileşmez iş seyahatine gidiyor olacak uzun uzun. Evliliğe mola veririz. İyi olur. Sultanlığı özledim.


Yasal Uyarı: Yazdıklarımda şaka payı vardır. Beni zaman zaman delirtse de Şövalye süper bir insandır. Ben de onu çok seviyorum.

Salı, Ocak 12, 2010

Düğün Masrafları

Bir memleketin yabancısı olma olma dilemması, özgürlük ve kardeşliğe indirgenebilir. Özgürlüğün keyfine karşı bir yere ait olmanın keyfi. Evinde kalan ait olmanın keyfini sürerken gurbete giden özgürlüğün sefasını sürer ve beraberinde gelen cefasını çeker, demiş bir akil adam. Amerika’daki cefalardan biri de kimsenin elalemle bir işi olmamasına rağmen düğün masrafının abarmışlığıdır.

Amerika’dan bir iş arkadaşım vardı. İki kızı vardı. Eşi üçüncüye hamileydi. Yoldaki bebeğin de kız olacağını öğrendiğinde gidip kızları için bir düğün fonuna girmişti. 20-30 yıla en az günümüzün 100 bin doları kadar para biriktirmesi gerekiyordu. Bana fon işini anlattığında dumur olmuştum. Ben de ona benzer yaşadığım bir durumu üçüncü dünya ölçeğinde anlatmıştım. Onlar bayılırdı benim bu oryantal hikayelerime. Ben de hiç germez, onları eğlendirirdim böyle. Annem bana ilkokuldayken Jumbo çatal-bıçak seti almıştı çeyiz olaraktan, dedim. Jumbolar memlekette yeniydi sanırım, çok değerliydi. Salondaki büfede kağıtlarına sarılı olarak kilitli kaldılar senelerce. On sene sonra piyasada çatal bıçak bolluğu oldu da annem kıyıp kendi kullanmaya başladı bunları. Yani aslında o kızlar büyüyene kadar belki düğün ve masrafları konusu tarih olur, dedim. Fonu boşuna fonlarsın o zaman, demeye getirdim.

Ruş’u da Amerika’da evereceğiz. İnşallah yaza. Önce bir mutlu olduk duyunca nişanı. Sonradan aranjmanına takıldık. Geyiğini de yaptık. Ciddiyetini de. Orta büyüklükte bir düğün planlayacaklarmış Virginia’da. Pablo’nun ailesinin yaşadığı şehirde, '60 kişi kadar'lık bir düğün.

O ne be? Orta büyüklük mü bu şimdi? Manular’ın ‘küçük davet’ dediği düğünde bile 100 kişi vardı rahat. Doğum günü partisi gibi 60 kişi. Sana Türkiye’den bile rahat 30 kişi gelir Ruş. Düella, Yonc, Kılçık, Dilocan, Ceycey, Manu ve kocası, Pelinat ve kocası, ben ve Şövalye. Annen, baban, iki kardeşin, üç beş akraban. O, bu, şu.

E, tamam işte, dedi. 30 kişi de Pablolar.
Zaten çocuğun çekirdek ailesi 5 kişi, Ruş. 50 yıldır oturdukları yerde akraba ve çevre toplamı 25 kişi mi?

Ya hayır, düğünün kocaman olması gerekmiyor elbette. Ama bizim durumumuzda bilinçli bir küçük tutulma durumu yok. Zaten geleceği varsa gelecek olan insan sayısı bu. Amerika’da herkes ıssız adam. Aileler de ıssız aile. Zaten daha kalabalık olmasa da iyi olur zira düğünler pahalı. Bu küçük şehirdeki miniş düğün bile 30 bin dolara çıkabilirmiş. Yuh, dedim ama şaşırmadım. Normalde kızın aile öder ama bizimkiler kendileri beraber ödeyecekler. Kıyma dedim. Ön ödeme yaparsınız o parayı evinize. Biz burda bakalım size düğün ayol. Hem bak kişi başına bir çeyrekten 100 kişi gelse 90*100=9000 liradan 6000 dolar eder. Orda altın da takmazlar hem. Beni dinler mi bilemem ama ben ona bir ön fiyat çalışması yapacağım*.

(Şöyle güzel manzaralı küçük bir mekanda, uygun fiyat olması açısından Ramazan ayında da yapabileceğimiz, 60 kişilik bir Istanbul düğünü aranjmanı çalışıyorum. Konuya dair fikirleriniz mühimdir.)

Perşembe, Ekim 08, 2009

Anlaşmalı Boşanma

Sayısı üçü beşi geçmeyen evli arkadaşımdan birisi daha boşandı. Oturduk konuştuk tabi önden. Boşanma dilekçelerinin verilmesinden davaya kadar olan süreçte. Muhabbetin başında işte bir post-mortem analizi yapılıyor ilişkinin. Bakıyorsun bir kankan stabil mi diye. Ona göre muhabbetin yönü belirleniyor. Muhabbetin sonunda evliliğin felsefesine muhakkak giriyoruz. Gereksiz ilan ediliyor hep evlilik. Arkadaşım da mecburiyet gibi görmüşmüş evlenmeyi. Askerlik gibi. Okula gitmek gibi. Sorgulamamış zamanında. Şimdi sorguluyor.

Kankalarım eşleriyle kavgasız dövüşsüz ayrılıyor. Bir şeyler bitti mitti, sıkıldık, farklıydık falan feşmekan. 'Anlaşarak' boşanıyorlar yani. Boşanma kararına rağmen birisi ayrı ev tutup düzenini kuruncaya kadar beraber oturuyorlar. İşte tam da bunu benim aklım almıyor.

Şu hayatta üç günlük flörtümsüden bile kan çıkmadan, kafaya isabet ettiremediğimden duvarda bir şeyler patlatmadan ayrılamamış biri olarak bunu anlamaya ihtiyacım var. Belki de benim her zaman haklı olma ihtiyacımdan kaynaklanan bir durum bu. Sonunda canımın daha çok sıkılacağını, daha çok zarar göreceğimi bilsem dahi kendimi doğrulamadan ve yaptıklarımı doğrulatmadan oradan ayrılamıyorum. O noktada haliyle karşımdaki de beni anlamama ya da sarkastik bir hak verme tribine girdi mi tamamdır. Etrafta kesici ve delici alet olmasa iyi olur. Aslında o anda haklı olduğumu atmosfere sindirip uzayacağım. Hepsi o. Diğer türlü kontrolümü kaybetmem çok zordur.

Geçenlerde bir alacak verecek hikayesi çıktı. Eski hikayedir de biraz gelişmeler oldu durumda. Şövalye’ye anlatamıyorum böyle şeyleri. Paradan konuşamaz o. Öyle para yüzünden kalp kıramazlığından değil sadece, bildiğiniz muhasebe, finans terimlerini dahi iletişemezsiniz. Bünyesi almıyor. Şu kadarlık ev almamız için bankadan şu kadar vadeyle ayda şu kadar ödenen mortgage kredisinden çekmemiz gerek cümlesinde dahi beni paragöz ilan ediyor, konu hakkında konuşmayı reddediyor, sonra ben gereksiz uzun açıklamalara giriyorum, en nihayetinde ayarım kaçıyor.

Düella var Allahtan. Ağzım dolu dolu anlattım ona hikayeyi. Paragöz müyüm ben, diye ona da sordum. Evet
paragözsün, dedi. Ama haklısın, diye de ekledi. Kızdım mı? Yoo. Haklıydım ya.

Cuma, Temmuz 31, 2009

Şişko Gelin

Esincan’ı geç tanıdık biz. 25’ten sonra. Bizim mahalleden, okuldan değil. Bizim şehirden bile değildi. Amerika’daydık. Pelinat’ın sınıf arkadaşı imiş. Buldu getirdi, sağolsun. Biz ismi Emre, Tolga, ne bileyim Berk falan olan oğlanlarla çıkardık. O koca koca adam Nuriler, Nacilerle çıkardı. Bunu da bizden beş yaş büyük olmasına verirdim. Ben 25’ken yaşı 30 olmuş insanlar sanki ayrı bir dünyanın insanı gibi gelirdi. Gençlikte birkaç yıl ufuk çizgisi gibi uzak gelir.

Lüle saçlarını hoplata hoplata arabadan inişi, eve yürüyüşü, depresyona giremem, ruhum müsait değil deyişiyle bizden de gençti aslında ama kriz anlarında aniden büyür, koca bir çınar olurdu. Ne güzel çeker çevirirdi kendini, ailesini, bizi. Onu tanıdığımdan beri ne onun ne bizim başımızdan geçmeyen felaket kalmadı. Öyle manita benimle ilgilenmiyor, işimi sevmiyorum, uff sıkıldım vari şeyler değil. Hastalıklar, ölümler. Gerçek felaketler, gerçek acılar geçti. Skandal aldatılmalar, dolandırılmalar. Harbi dişli çarklardan geçtik. O anlarda ulu bilgeydi işte, Esincan. Tapınağında kuru ekmek ve suyla bin yıldır yaşayan bir ermiş rahipti. Alırdı yanına seni. Sormazdı, konuşmazdı. Sen susardın, o atkı işlerdi rengarenk yünlerden. Kazak işlerdi, iki ters bir düz. Yedirir, içirir, besler, büyütürdü ama sahiplenmezdi de. Ne zaman iyileşirsen o zaman bırakırdı.

Tatildeyken aradı. 3 hafta sonra evleniyorum, diye. E, yok mu evlilik diye bin kez sormuş ama sinyal alamamıştık. Pattadanak karar-teklif-aile tanışması faslı geçilmiş. Serin serin düğününü hazırlamış üç haftada. Bir gittik gelin odasına, puantiyeli kısa bir gelinlikle çıktı karşımıza. Etekleri paskırık. Kendi de ekstra paskırtmaktan geri kalmıyordu. Böyle havalandırıp puf diye oturmasını çok sevdiği belliydi. Her fırsatta yapıyordu bu hareketi. Duvağı da yoktu. Yerine beyaz yaprakları andıran bir toka takmıştı. Gebermeyesice.

İmzasını atmış Esincan, dedik. "Ya", dedi Elyan. "Biz giydik öööyle katman katman klasik şeyleri. Bak hatuna".

"İyi de biz öyle insanlarız, Elyanım. Klasikiz. Bu kız böyle bir insan. Hissettiğini de giyinmekten gocunmuyor".

Esincan gelinliğine fonksiyon da kattığını iddia ediyor fakat. Bu paskırık etek toto kapatmakta bire birmiş. Tarihinin en kilolu halindeyken evlendiği için kendine şişko gelin demekte. Fakat kiloların mutluluk getirdiğine de inanmış. Amerika’daki Ruş’tan bu yoruma emaille onay geldi. O da şişkoymuş son zamanlarda ama mutluymuş Pablito’yla. O mutluluğun kilo yaptığını düşünüyor; kilonun mutluluk yaptığını değil. Mutsuzken, depresifken kilo takıntılı ve az yiyen bir insana dönüşüyormuş.

Bu durumda her daim mutlu olduğunu söyleyen Düella’nın kiloları bu pozitif ruh halinden olsa gerek. Ben mi? 17 yıldır kilom artı-eksi 2’den fazla oynamamakta. Düella’ya göre benim hislerim yoktur. O yüzden herhangi bir ruh halinin bedenime de etkisi yoktur.

Perşembe, Nisan 02, 2009

Carbon Arte

Bu kadar bıdıbıdılanmaya karşılık endişe bulmak müstehak oldu bana. Şövalye Ortadoğu’ya seyahate gitti iş için. Biraz kaotik bir yere gittiğinden annesine Dubai’ye gitti dedik. Onu da ben akıl ettim. Yoksa Yunanistan’a gideceğini söyleyecekti az daha. Dedim haftasonu Yunanistan’a iş için gitmek biraz garip kaçar kulağa. Dubai süper. Hem annenin endişe yapmayacağı cinsten güvenli hem de haftasonu da çalışılan bir yer. Daha inandırıcı olur.

Kalaşnikoflu adamlar tarafından çakma Sheraton oteline bırakılır bırakmaz beni arıyordu Şövalye. 'Esselamün aleyküm ve rahmetullah' veya 'inna tayna kel kevser' diye başlayan bir namaz repliği ya da ortaokuldan yarım yamalak aklında kalan dua girişleriyle açtığı telefonlarla beni güldürüp rahatlatmaya çalışıyordu.

Döndüğünde şeyhin ona hediye ettiği bir telefonu gösterdi. Evirdim, çevirdim. 'Kaç paradır bu?', dedim. 'Bilmeeem', dedi. '500 lira felandır heralde'. Direk gugılladım. 3,000 lira çıktı alet. Fiyatını duyunca sevinçten havalara uçan Şövalye telefonunu Düella’ya göstermek için hemen harekete geçti. Aslında özlediği için onu görmek istediğini asla kelimelere dökemeyeceği için bir telefonla bir telsiz arasındaki farkı dahi anlayamayan Düella’ya telefonunu gösterip hava atacaktı güya.

Ben bu telefonun fiyatının neden bu kadar yüksek olduğunu hiç anlamadım. Ağır bi kere, külçe gibi. Dış kabuğu janjanlı gibi ama ben hazzetmem zaten janjandan. Diyelim ettim, bu basit janjanla fiyat niye bu kadar artsın ki? Birtakım kullanıcı forumlarına baktım aletin. Yorumların çoğu 'havalı, karizmatik, zengin gösteren, düşman çatlatan, fabrikatörlerin telefonu' minvalinde düzenlenmiş. Malzemeye dair bir ufak muhabbet olmuş. Karbon, titanyum, fiber gibi malzemeler kullanılmış da çok modern, çok şık olmuşmuş ama fonksiyonuna dair iddialar ‘arkasına çift tıklayınca saati gösteriyormuş’dan ibaret kalmış. Yani sağa sola tıklayınca görünen saati heralde en son 80’lerde ilginç bulabilirdim.

Şövalye’ye derhal bu telefonu satmasını salık verdim. Hazır bu kadar hayranı varsa iki bine hop diye satılır. Beklenince fiyatı falan düşer böyle şeylerin. Kendi kullansa kel başına şimşir tarak olur. Muhtemelen de çaldırır. Ama efendim, bir daha şeyhle karşılaştıklarında sormaz mıymış telefonunu adam, diye tutturdu.

Hafiye: Yahu trilyon dolarlık adam dakikada on tane hediye ediyordur bunlardan. Hesabını mı tutacak, saçmalama.
Şövalye: Olmaz ama, ayıp olur.
Hafiye: Olmaaz.
Şövalye: Oluur.
Hafiye: Olmaaaz.
Şövalye: Oluuur.

Şövalye inadı. Girdi mi çıkmaz. Bu noktada zeki (veya sevimli, son kertede duygusal) bir karşı argümanla çıkmalısınız karşısına. Eskiden olsa bağırmaya başlardım. Şimdi öğrendim. Evlilik buna yarıyormuş hakkaten. Doğru ayara yani. Bunu bir süre sonra otomatiğe bağlayarak yapıyorsunuz hatta. Böyle bir yandan etrafla konuşurken bir yandan tuşların üzerinde uçan on parmak daktilo kullanan sekreterler gibi. O kadar güvenli ve o kadar aşina.

Hafiye: Çaldırdım, dersin?
Şövalye: Eveeet.

Düşündükçe bir artısını daha buluyor bu yalanın.
Şövalye: Hem böylece belki bir daha aynından hediye eder.

Diyerek telefonunu satılığa çıkarma niyetine yattı. B
u aşamadaki hendek, aklına yatırılanın hayata geçirilmesinin önünde duruyor. Bu kısımda hala zorlanıyorum.

Perşembe, Şubat 26, 2009

Biz Bize Benzeriz

E-mail yollarken outlook’ta ‘okundu’ mesajı isteme opsiyonu var ya. Hiç işim olmadı o opsiyonla şimdiye kadar. Görünen o ki bayağı popüler bir uygulama bu. Bazen karşıdaki kişinin maili okuduğuma dair geri bildirim almak istediği çıkıveriyor penceremde. Hep de ‘hayır’ tuşuna basarım. Uyuz olurum bu duruma. Psikopatlıksa allahı benim ama benim o maili okumamdan çoğu zaman kritik bir sonuç çıkarmıyor olurum ya da bana bir şey soruluyorsa geri dönerim zaten. Düella da aynı şeyi yapıyormuş. Bir düdürük ortak yanımızı daha bulduk böylece. Çok ortak yanımız olduğundan değil. Genelde iş-güç tarzımız benzemese de uygulamaları konusunda benziyoruz. Şövalye mutlaka benzetme yaparak eleştiri yaptığından uyuz olduğu konularda Düella’yla benzer olduğumuzu iddia eder. Nedir bunlar? Ev düzeni, eşya sahiplenmesi, atmosfer geliştirme, yemek pişirme, özetle ev kadınlığı konularında.

Geçen gün Dilocan’la da konuşuyorduk bu olayı. O da bizden biri. Çiçekleri kuruyormuş. Allahtan temizlikçi kadın üstlenmiş de bu görevi kurumaz olmuşlar artık. Evde hazır yemek varken dahi sofra kurmak ona zul geliyormuş. Kuru ekmeğe bir ekşi peynirle akşam yemeği geçiştirmesi yaptığı zamanları özlüyormuş. Koltuklara şöyle bir kumaş attırtıp şıklaştırmak, sehpaya bir biblo koymak ömründe aklına gelmemiş. Nasıl bir empati kurdum onunla, anlatamam. Yonc da aynı böyle. Düella zaten böyle. Biz böyleyiz işte. İyi bir nane diye demiyorum, sadece iletiyorum.

Uzun süreler aileden ayrı, tek başımıza yaşamaktan kaynaklanıyor diye
düşündük. Aykırı örnekleri de var ama. Pelinat ve Ruş da ev bekarıydılar hep ama hamarattılar. E, o zaman ne ola ki?

Şövalye kısa yoldan hepimizi bir gruba toplamayı başardı. Bütün işletme kızları böyle oluyor. Kocakafalıktan başka bir şey görmüyor gözleri. İş psikopatlıklarından evlerini unutuyorlar. Hepsi sayko. Kadının parlaması gereken yer evidir. Dedi.

Derdi başı yemek bu adamın. Her kanaldan fışkıran yemek programlarındaki kadınların pişirdiği her şeye yutkunup duruyor. Ona istediği kadar et yedirmiyorum, özenli sofralar kurmuyorum diye benle de evlendiğine pişmanmış. Kolesterolünü, göbeğini falan bahane ediyorum da yarın filinta olsa, kolesterolü yerlere düşse yine de yemek yapamıcam. En uyuz olduğum şey. Iyyy.

Salı, Kasım 11, 2008

Derdimi Ummana Döktüm

Annem asla Adanalı bir erkekle evlenme der dururdu. Ammman, yazdıysa bozsun Allah der, vuracak tahtalar arardı. Annemin sözünü dinlemek için bir çaba sarf etmedim tabii ama neyse işte kaderiyle kısmetiyle onun dilediği gibi non-Adanalı bir adamla evlenegeldim. Dikkat etmiştim de annem, Adanalı erkeklere dair anti lafları hep yemek yaparken söylerdi. Hiç sevmez yemek yapmayı sağolsun ama yaşadığı coğrafya böreğe çöreğe, ete kebaba düşkün bir kocası olması bahtsızlığını çok mümkün kılmıştı.

Annem mesela fasulye, pilav pişirirdi. Yanında söğüşler, salatalar da olabilirdi ama babam sofraya bakıp, ’ee, yemek nerde?’ diyebilirdi. Babamın lügatında yemek, et demekti. Öyle fasulyenin içinde yüzen kuşbaşı etlerden de bahsetmiyorum. Et yemeğinden bahsediyorum. Köfte, pirzola, sucuk, ciğer ve envai kebaplardan yani. Zaman içinde ancak kolesteroller çıkınca önlem alma gerekliliğinin farkına varıldı da yine ancak öyle öyle kırmızı etlerden vazgeçildi. Hoş, bu sefer de etler gitti börek çörekler geldi. Bu sefer de şekerler tansiyonlar çıktı da onlardan da vazgeçilmediyse bile azaltıldılar. Zaten erkeklerin 50’lerinden sonra bir otorite kaybı söz konusu oluyor. Onu isterim, bunu isterimlerine pek aldırılınmıyor. Annem ve kız arkadaşları gayet mutlu mesut yemek vakti saati demeden canları ne isterse onunla meşgul oluyorlar. Adamın önüne makarnalar, sadece bir salatalar çıkıyor, tamam.

Annem boğazlar meselesinin kökenini Adanalılıkta bulduğundan Adanalı damat getiren karmayı kovuşturuyordu belki tahtalara tıklataraktan ama yanılmış işte. Yani doğru motivasyonlarını yanlış yerlerden kovalamış. Meğersem ‘boğazına düşkün adam’ın memleketi yokmuş. Şövalye de İstanbulluluğuna rağmen boğazına gayet düşkün. Hatta da bir şeye ikna edilecekse, gazı alınacaksa adamı yemekle kandırmak pek mümkündür. Yalnız Adanalı erkek kankalarımın ısrar ettiği üzere gelin hanımı validenin yanına içli köfte, dolma, sarma öğrensin diye çırak verme düzeyinde değil. Kolaycı da. Şövalye'nin lügatında da 'yemek' büfe demektir. Kendisi tost, burger, yengen, goralı falan sever. Ev yemeğinden anladığı ise bahsi geçen ekmek arası birtakım et veya şarküteri ürününün evde yapılanıdır. Evdekinin büfedekinden farkı olsa olsa tavada sucuklu yumurta ve kıymalı makarnadır.

Hafiye de anası gibi yemek yapmaktan hoşlanmaz fakat klasik anlamda tencerede pişen sebzeli ve bakliyatlı ev yemeklerinden hoşlanır. Kendisi yapmasa da haftada bir kadına pırasa, fasulye, ıspanak gibi şeyler pişirtir. Zorda kalmadıkça pirinç pilavı, beyaz makarna falan yemez. Onların yerine bulgur pilavı ve kepekli makarna pişirir. Ona göre ev yemeği sağlıklı olmalıdır. Bu yüzden yağı, tuzu da ancak koklatılabilir. Yani her gün glisemik endeks değeri ve sodyumu düşük, lif oranı yüksek kompleks karbonhidratları ve haftada iki üç öğün de ızgara eti tercih eder. Buna rağmen Düella’ya göre erken göçecektir bu dünyadan. Bu kadar kasmanın sonu ancak böyle bir kapakla taçlandırılabilir. O da mezar taşıma ’kastın da ne oldu’ vari bir mani olarak yazdıracaktır da bunu.

Bakın buraya da yazıyorum. Bizim evimizde haftanın en az altı günü mutlaka yemek vardır. Bu bir ottur, kompleks baklagildir, tahıldır, sebzedir ve tencerede pişmiştir. Benim yemek yapmadığımı iddia eden Şövalye sağlıklı tencere yemeklerini yemek kategorisine sokmadığından bunu böyle söylemektedir. Hatta o kadar sağlıklı olmasına bile gerek yok, annem Adana’ya dönerken buzdolabına dizi dizi içli köfteler ve dolmalar bıraktığında Şövalye bunları da yemekten saymayıp tost yeme girişiminde bulunmuştur. Hem de mık mık mık sonsuz söylenerekten. Baktım artık evde 'sözde' yemek olmayışından surat astığından ve hatta da bulgur düşkünlüğümü köylülükle vasıflandırarak –güya- mazeret ürettiğinden beri hiper yağlı kıymalı makarnayı dayıyorum servis niyetine. Yanına da kızarmış sosis ve sucuk. Arkasına da profiterollü tatlılar. Hala iki kaşık da olsa bari arada kabak yemesini ağla bağır, yalvar yakar tuttursam da çok mutlu kocam. Kocamı yemekle mutlu edebiliyormuşum yani. Bunu da öğrendim.

Haftasonu Düella da ifadelendirmişti kıymetimin bilinmezliğini. Ona da neler neler yapıyorum, ama yine de şeytan tüyünden geçinip kılını kıpırdatmayan Şövalye’ye kıyamıyor, bana zalim oluyor. Ben istikrara, sağlığına sıhhatine yönelik çalışıyorum ya, daha uzun vadeli ya. Anında mutluluk yok ya. Bırakın yaranmayı, direk hor görülüyorum. Sıkıcı bulunuyorum.
Bu millet çok kısa görüşlü azizim. Çok.

Perşembe, Ağustos 07, 2008

Yaz Günü

Gece gündüz çalışınca insan boş vaktinde de huzursuzlanıyor. İnsan’dan kastım ben yani, Hafiye. Bugünlerde etrafımdaki herkes işkolik. Etrafım küçücük olduğundan tabii herkes demesi kolay bana. Bir yanda boşalmış bir İstanbul var. Göz bu, görüyor. '45 dakikalık işe gitme yolculuğum 25 dakikaya indi' konulu sevinçlerim üç gün süremeden E5’te ve TEM’de haldır haldır yol çalışmaları başladı. Azalan araç adedi daralan yolda kalınca nette yine aynı kaldık.

İşte geçen 12 saatlere yolda geçen 2 saati, uykuyu, yemeği, kişisel temizliği falan da katınca gün bitiyor. Yaşamadığım için anlatacak şeyim de olmuyor. Bu tam gaz konsantrasyonuma ekşiyen aksilikler yok mu sanıyorsunuz? Hayır. İnsana sadece çalışmak ve başka bir şeyle ilgilenmemek de nasip olmuyor. Burada ‘insan’ yine ben.

Bu yaz sularımız kesilmedi heyoo, derken iki gün üst üste sular kesildi. Yani kovadan tasla dökünerekten yıkanmak mümkün. Soğuk su bana tomas. Yurtlarda ve altyapısız evlerde az oturmadık. Şövalye gibi paşa torunu diiliz biz. Ama o, yani Şövalye, mızıl da mızıl, mızıl da mızıldanırken çeşmelerden çok ben kurudum. Suyu akmayan eve çok kira ödüyormuşuz da, hepsi benim yüzümdenmiş de. Hödö hödö höö de.

Evi ben tuttum diye ben suçluyum yani. Ama evi tutarken ben bekardım efendim. Kendime göre tuttum. Sen de yanımdaydın. Hadi ben çok Amerikalıydım o zamanlar, sen doğma büyüme o semtin çocuğuydun da, yardımcı da olasın vardı madem, sorsaydın ya yazın suları kesiliyor mu diye. Böyle bir soru aklımıza mı geldi? Yoo. Böyle bir kuraklık ihtimali mi vardı ki o zamanlar? Konjonktür değişti işte. Diyelim, bir daha ev bakacak olsam doğalgaz faturası ne kadar geliyor, çatısı, penceresi akıyor mu, suları kesiliyor mu falan diye sormayı öğrenmiş olayım bu tecrübeden. Sanki sorsam emlakçı doğruyu söyleyecekmiş gibi. Neydi yani çaresi? Neyi yanlış yaptım ben? Hıı? Ne ders çıkarmalıyım bundan?

Dayanamadım, Düella’ya kaçtım. Gece saat bin olmuş. Düella da benden meşgul. Telefonda birilerine iş yağdırıyorken banyomu yapıverdim. Çıktım, biraz kocamı çekiştirdim. Rahatladım. Ben ordayken sular gelmiş, kocam yeniden Dr Jekyll olmuştu.

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Ara Verdim

Yaz rehaveti olsa keşke. İşte çok işim var. O yüzden bir-iki hafta yokum buralarda. Yokluğumda update vermem gerekenleri aşağıya listeledim. Aynen günde bin kez yazdığım emailler gibi. Mesleki deformasyonuma buyrun:

- Pintilik Kardeşliği Düella'yla beraber kocakafalık yaparak, yani ofiste yatıp kalkarak, yani akşam yemeklerini de ofiste yiyerek devam etti. Yemek hazırlayacağımıza çalışırız daha iyi hesabı. Haklısınız, ben de bizi anlamıyorum. Sonra Düella koko Çeşme tatiliyle, ben de tel tel olmuş sinirlerime iyi gelsin diye aldığım tuhaf ve de gereksiz gece elbisesiyle pintilik olayını bitirdik. Bizim sorunumuz istikrarsızlık. Kadın olmak böyle bir şey sanırım. Hadi Düella'yı konu dışında bırakalım. Kadın kısmısı arasında en inatçı istikrar abidesi benimdir heralde. Ben bile dağıldım. Öyle diyim.

- Tatilim var mı yok mu, hala belli değil. Amerika'dan gelecek kankalarla çıkılacak Eylül tatili Şövalye'yi bozacak gibi. Başbaşa çıksak bir önden gazı alınsa fena olmayacak ama böyle bir 'ön' tatil aralığı yok. Evli olmak tatillerde pek iyi bir nane değil. Yani şimdi o kırılmasın, bu üzülmesin, annelerin yazlıklarına da gidilsin gibi dertlerimiz var. Pardon, sadece benim var. İnsanların alınıyor olabileceğini sanıp bunu da dert edindiğim için.

- Kışa ev almak istiyoruz. Pardon yine galiba sadece ben istiyorum. Banucanlar Kemerburgaz'dan ev almışlar. Amerikan ortam. Yeni, güzel, yeşillikler, havuzlar falan. Şövalye'nin kankalardan da oraya gidenler var. O da orada oturmak istiyor. Aklım çelinmiyor değil ama kedi gibi olduğum için muhitimden çıkasım da yok. Çok paralara 40 yıllık ve her bir düzeneği bozuk apartmanlarda oturmak istiyorum diye Şövalye de bozuk. Evli olmak semt seçme zamanlarında da çok iyi bir nane değil. En son Düella da gelirse Kemerburgaz'a giderim, dedim. Düella da ona helikopter ulaşımı sağlamamız şartını koştu. Oradan işine gidemez başka türlü. Yani ben daha bile uzak yol gidebiliyorum ama o gidemez. Kasmaya gerek yok.

Tez zamanda geri gelicem.

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Tembel Kocanıza Nasıl İş Yaptırtabilirsiniz?

Şövalye kablo ve adsl faturalarından sorumlu kişi olduğundan bu iki utilitymiz ha bire kesilip duruyor. Güya otomatik ödemeye bağlatmışmış. Hayır, bu faturalar öyle yüzlerce YTL’lik de değil ki. En düdük paketlerden aldığımız için her iki faturanın toplamı ayda 30 YTL bile tutmuyor. Yani hesabında bu kadar olmadığından değil. O kadar fakir değil kocam. Ya da vadesiz hesabında hiç para komayıp bütün parasını bir yere yatırıyor da değil. O kadar parasının peşinde koşturuyor da değil. Gerçekten anlamıyordum neden böyle olduğunu. Otomatiğe bağlatma emriyle beraber otomatiğe bağlandı sanmışılığı imiş sebep. O da ayrı bir saflık işte. Ama faturada da yazıyor, ne bileyim emri verdikten sonra da mesaj olarak çıkıyor karşına, 4-6 hafta sürebilir otomatiğe bağlanmanız diyor. Bu arada gelen faturalarınız atlanabilir, aman ha falan da diyor. Bu mesajları ka’ale almayınca sonuç ortada.

İlkin adsl bağlantısız kalmıştık. Internet bağlantısına kavuşmamız yedi hafta sürmüştü. Şövalye önce sinirlendi kudurdu. Sanki suç kendinin değilmiş gibi sisteme, telekoma falan küfretti. Sonra baktı bir komşu bağlantısı yakalayabiliyor, hiiiç oralı olmadı. Adsl’e para ödemenin gereksizliğine dair attı tuttu. Telekomun bu servisinin çok pahalı olduğunu, ama artık onların ağına düşmediğini gururla savundu. Gel zaman git zaman komşu bağlantıya kilit vurdu. Bizimki feryat figan gitti adsl servisimizi açtırdı.

Şimdi de kablo tv’miz yok. Daha durun, bir hafta oldu henüz. Hadi TV seyretmemesine seyretmiyoruz da ben salonda uzay mekiğimin üstünde koşarmış gibi yaparken aklımı oyalayacak bir şeylere ihtiyaç duyuyorum. Sessizlikte aletli egzersiz yapınca zaman geçmez oluyor. Yine ilkinde olduğu üzere sinirlendi, kudurdu Şövalye. Sisteme, telekoma küfretti. Sonra da dvd'lere dadandı. Allahım, her gün dört beş tane sahte dvd’yle eve geliyor. Ekmek yokken pasta yiyenler gibi bir dvd atıyor alete. Yemişim kabloyu, zaten ne biçim görüntüsü vardı. HD televizyonumuz var, seyrine bakamıyorduk. Bak, dvd ne şahane, diyerekten kendini kandırıyor, en geç yarım saat içinde de horul horul uyuyakalıyor. Artık evliymişiz. Demek oluyormuş ki benimle az ilgilenebilir, salondaki kanepede uyuyakalabilirmiş. Bu başka bir yazı konusudur fakat o yüzden şimdilik irdelemeyeceğim. Sadece beni ne kadar delirttiğini anlamanız için dahil ettim buraya.

İş seyahatine çıktım geçen gün. Giderken bana söz vermişti döndüğümde kablomuz açılmış olacak diye. Akşam döndüm baktım. DVD koymuş. Elinde de dondurma, mısır falan sinema keyfinde. Nerde dedim tv. Yine unutmuş açtırmayı.

Binbir Gece’nin canlı yayın sezon finali varmıştı dün gece. Binbir Gece’yi zaman zaman seyrediyorum sevgili okurlarım. Zaten üç dört bölümde bir izlediğinizde konuya hakim kalıyorsunuz. Hiç izlemediğim halde Yaprak Dökümü’ne de hakimim, nasıl oluyorsa. Kuzen Larry çekirdek çitlerken bize de anlatıyor, oluyor. Aşağılayabilirsiniz yani beni. Umrum değil. Fakat dün gece Türkiye’de ilk kez dizi canlı yayınlanacaktı diye ilgimi çekmişti. Amerika’da zaman zaman yapıyorlardı, enteresan oluyordu, bakiym bizimkiler becerecek mi diye merak ediyordum. En temel merakım buydu yani. Yoksa olay örgüsünü bir forumda üç satırda okur öğrenirdim. Ne olacaktı ki?

Şu çocuklara disiplin-dayak mevzuunu araştırıp duruyorum ya kaç gündür. Erkekler de çocuktur ya. Hatasını anlaması için çocuğu 'sevdiği şeyden mahrum bırakmak' tarzını Şövalye’de de denemek istedim. Çat diye kapattım dvd player’ı. Bütün dvd’leri de toplayıp kaldırdım. Kablo TV açılana kadar bu evde entertainment yasak dedim. Müzik dinlemek bile.

Sonra banyoya gittim. Banyo da ayrı sıkıntı. Spot lambalarıyla aydınlatılan banyonun da tek bir spotu kaldı patlamadık. Aylardır Şövalye yenilerini takmamak için bahane derelerini kuruttu. Elektrik tasarrufu falan bile dedi hatta. Zaten sinirim tepemde. Artık salonda saçımı kurutup fön çeker, kaşlarımı yolar oldum. Bizimki hala mesajı almadı. Tek başına kalmış 12 wattlık ampülle kör kör banyo yaptım. Çıktım bir baktım, dvd’leri kaldırdığım yerden geri çıkarmış, yarıda kalan filmine devam ediyor. Dvd player'ı yeniden kapatıp dvd'leri yeniden ortadan kaldırdım. Çok sinirlendiğim için banyonun kapısını da kilitlemekle tehdit ettim onu. Madem banyo umrunda değil, banyo
olmasa da oluyor olmalı. Ondan da mahrum kalmalısın. Git ofisinde gör hacetini. Lambalar takılana kadar banyo da yasak. O da gitti mutfağı kilitledi bu sefer. Ben de yemek yapmıyormuşum madem mutfak yasak olsunmuş bana da.

Oyun mu be bu? Yemek yapmıyorsam da yaptırıyorum parasıynan. Sen de taktır lambaları elektrikçiyEEE. Hem aç mı kaldın ki? Yemek yaptığımda yedin mi ki? Ama ben karanlıkta kalıyorum. Ben televizyonsuz kalıyorum. AAARRGGHHH!

Düşün taşın en iyi çözümün yine dayakta olduğuna karar kıldım. Yani ne ki bu şimdi uğraş uğraş, deli işi valla.