Tutturdu. Cumartesi sabahı benle ‘Afrika Dansları’na gel, diye. Hem Cumartesi hem de sabah da olsa, tamam, dedim artık. Haftasonu maftasonu farketmez, öyle uzun uzun uyuyamam, bilirsin. Hem onu mu kırıcam? Dayanamam. Nerde ve tam olarak kaçta, peki? On buçukta Galata’da olucaz. Tamam.
Sağdan soldan duymuştum. Cihangir dolaylarında küçük tiyatrodur, orkestradır, sanatçı arkadaşlar apartman dairelerinde gösteriler yapıyorlarmıştı ufak seyirci gruplarına. Hani sandım ki bu Afrika Dansları şeysi de öyle bir şey. Yani bir nevi Off-Broadway. Off-Beyoğlu. Ancak o saate yer ayarlanabilmiş sandım. Sabah gider, izleriz. Öğlene çıkar, güzel bir yemek yeriz. Gerisini de gerisinde planlarız, dedim. Ne kadar naif bir düşünce.
Sabah sabah Afrika dansları kursuna gitmişiz meğer!!!
Hatır uğruna mecburuz, dansedicez artık. Ekip küçük. Tahta boncukları ve afroya yakın kıvır saçlarıyla New York’tan taze dönmüş bir hatun hoca, sevgilisi üstü çıplak taşovski zenci Sean, form tutmak ümidinde iki abla, aradığı bünyevi ifadeyi İstanbul’da da yakalayabilme ihtimaline karşı heyecanlı bir Çıtır ve dünyadan bihaber dışarı kılığında bir Hafiye.
Hoca önce bir yarım saat yoga-pilates yaptırdı. Orada ben bitmiştim zaten.. Sonra bir buçuk saat figürler figürler. Öyle adabıyla giyinmediğim için pantolonumun çıtçıtları, fermuarları, çeşitli sarkangaç zımbırtıları bacaklarımı deldi geçti. Sutyenin kopçası porttu*. Bunlar neyse. Dans diye öğretilen şey poponun her daim çıkık durması icabetli zıp zıp figürler bütünü. Tek tek neyse ama hayatta biraraya getiremiyorum figürleri. Kareografi fiyaskosuyum. Hoca sonunda dayanamayıp beni ve form tutmak isteyen ablanın birini ayırdı. Diğerleriyle devam etti. Sonra bize tekrar ayrıca yeniden gösterdi. Biz yine adım kaçırarak, şaşırarak, asenkronize asenkronize zıpladık. Ekibin geri kalanı tarafından 'önemli olan katılmaktır'-vari alkışlandık. Nihayet bitti. Çıkıyoruz.
Ders ücreti 20 YTL’ymiş. Hiddetim burnumda, acım kaslarımda. Bir de üstüne para mı vericem? Çıtır ısmarladı artık. Adını ‘ısmar’ koymasak daha iyi olacaktı ya, neyse. Kelimenin pozitif bir anlamı var sanki çünkü.
Devamı sonra.
*Size Adanaca öğretmeye devam ediyorum. Yine bir Adanalıya soruverin.
Pazartesi, Ağustos 14, 2006
Cuma, Ağustos 11, 2006
Özlem'in Yerine
Geçen hafta Levo’nun doğumgünündeyiz. House Café- Ortaköy. Bir dolu insan. Levo tanıştırıyor beni ortama:
Levo: Euee, Amerika’dan arkadaşım. Yeni döndü.
Biri: A, sen de mi New York’taydın?
Hafiye: Hayır. Atlanta’daydım.
Biri: ?
Levo: Ama ben Türkiye’deyken tanışmıştık.
Hafiye: Aslında Levo’yla Amerika’da eşzamanlı pek yaşamadık
Biri: ??
Levo çabuk ve etkili bir çare bulur:
Levo: Yauu. Özlem var ya hani dünya turuna çıkan..
Biri: Hıı.
Levo: Hafiye işte Özlem’in yerine bakıyor.
Evet. Özlem’in evinde, Özlem’in eşyalarıyla, arkadaşlarıyla, ortamıyla böyle tanışıyoruz. O eczaneye gitti. Dönecek yakında. Ben duruyorum dükkanda. Dükkanın ışığını gören geliyor. Ama mesela, ben daha ikramperverim, allah için. Kahve yoksa çay, hiç olmadı bir bardak kolayı ellerimle getirip koyuyorum önlerine. Özlem gibi, ‘Mutfağa git. Ne varsa onu yap. Gelirken bana da getir’, diye emirlemiyorum. Henüz.
Bu ikame yorumunu daha derinlemesine işledi Mutlu: "İkinizde de müthiş bir sosyal zeka var ama ikiniz de iki uca kolaylıkla gidebiliyorsunuz." Yani diyor ki, aynı anda hem kakara kikiri hem de karanlık olmak gibi bir hadisemiz varmış. Vaaay. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Aklım sonradan yetiştiği için anında cevap veremeyip 'sosyal zekayla duygusal zeka farklıdır' diye sms attım. Şişti sanırsam. Bu kadar analize şişmese şaşardım.
Özlem’in küçük odada geceleri kitap okur vaziyette uyuyakaldığı yatağına uzandım dün. Tersine, memlekete döndüğümden beri hiç kitap okumadığımı farkettim. İkirciklendirdi bu durum beni. Cadde kızlarına dönüşme yolunda olduğum fikriyle panikledim. Sıkıntıyla diğer yana döndüm ki ne göreyim? Kalorifer vanasında kurumuş bir sakız. Dağıldı sıkıntı. Güldüm çok. Alem kadınsın, Özlem.
Artık kendimi analiz etmek istemiyorum, Özlem. Sen de vazgeç. Gel, dedim. Özledim.
Levo: Euee, Amerika’dan arkadaşım. Yeni döndü.
Biri: A, sen de mi New York’taydın?
Hafiye: Hayır. Atlanta’daydım.
Biri: ?
Levo: Ama ben Türkiye’deyken tanışmıştık.
Hafiye: Aslında Levo’yla Amerika’da eşzamanlı pek yaşamadık
Biri: ??
Levo çabuk ve etkili bir çare bulur:
Levo: Yauu. Özlem var ya hani dünya turuna çıkan..
Biri: Hıı.
Levo: Hafiye işte Özlem’in yerine bakıyor.
Evet. Özlem’in evinde, Özlem’in eşyalarıyla, arkadaşlarıyla, ortamıyla böyle tanışıyoruz. O eczaneye gitti. Dönecek yakında. Ben duruyorum dükkanda. Dükkanın ışığını gören geliyor. Ama mesela, ben daha ikramperverim, allah için. Kahve yoksa çay, hiç olmadı bir bardak kolayı ellerimle getirip koyuyorum önlerine. Özlem gibi, ‘Mutfağa git. Ne varsa onu yap. Gelirken bana da getir’, diye emirlemiyorum. Henüz.
Bu ikame yorumunu daha derinlemesine işledi Mutlu: "İkinizde de müthiş bir sosyal zeka var ama ikiniz de iki uca kolaylıkla gidebiliyorsunuz." Yani diyor ki, aynı anda hem kakara kikiri hem de karanlık olmak gibi bir hadisemiz varmış. Vaaay. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Aklım sonradan yetiştiği için anında cevap veremeyip 'sosyal zekayla duygusal zeka farklıdır' diye sms attım. Şişti sanırsam. Bu kadar analize şişmese şaşardım.
Özlem’in küçük odada geceleri kitap okur vaziyette uyuyakaldığı yatağına uzandım dün. Tersine, memlekete döndüğümden beri hiç kitap okumadığımı farkettim. İkirciklendirdi bu durum beni. Cadde kızlarına dönüşme yolunda olduğum fikriyle panikledim. Sıkıntıyla diğer yana döndüm ki ne göreyim? Kalorifer vanasında kurumuş bir sakız. Dağıldı sıkıntı. Güldüm çok. Alem kadınsın, Özlem.
Artık kendimi analiz etmek istemiyorum, Özlem. Sen de vazgeç. Gel, dedim. Özledim.
Çarşamba, Ağustos 09, 2006
Istanbul Roller, Ben Coaster
“Bak baştan söyliyim. Bebek Yokuşu’ndan beni hiçbir kuvvet çıkaramaz. Kaptırıp gideceğim garantiyse sorun yok ama önümde zınk duruyorlar. Sonra kayar mayarım. Yarım debriyaj, el freni, gaz senkronizasyonu, o bu. Dayanamaz bünye”, dedim Hisar’dan Çıtır’ı evine bırakmak isterken nasıl bir rota izleyeceğimize dair tartışırken. Aşiyan’dan çıkmaya karar verdik. Yalnız Boğaziçi’nin kapısından aşağı BÜMED’e inen yokuşu taşlamışlar çıkık çıkık. Eski Romamsı duruyor. Görünüş pek nostaljik lakin takır takır yokuş aşağı inerken bir yandan da çene çalmak olamadı. Dilimi ısırdım birkaç kez. Bu çok şeyi aynı anda yapma yetimi mi kaybettim, nedir?
Hisar’ın arka sokaklarında ilk posta kaybolduk. Çıtır’ı evine bırakmak üzere bu seferki engelimiz Uçaksavar’ın aşağısında bir yerde hööö bir yokuşu çıkmak idi. Ya uff mevkiyi bilemiyorum. Ben sadece sürüyorum arabayı. Bazen insanlar TEM trafiğime çareler olmak için işte atıyorum Bağcılar’dan çık, E5’e bağlan, sonra Kağıthane’den tekrar TEM’e girersin gibi laflar ediyor. Hiç kaale almıyorum. İşe giderken havalimanı işaretini, dönerken de Kadıköy/Ankara işaretlerini takip ediyorum sadece. Oklar beni nereye götürürse. Bazen biri arıyor. Şöyle diyaloglar yaşıyoruz:
-Nerdesin, Hafiye?.
-Yoldayım. TEM’de.
-Neresindesin?
-Eueee...Bilmeeem. Karşımda iki tane mavi yüksekçe apartman var mesela. Bildin mi?
-Hay...uff
-Salla
-E, mecburen
Ne diyordum? Hööö yokuş işte. Bebek’ten kaçıp buna tutulduk. Tam olarak yerini bilmiyorum. Çıtır önceden uyarmıştı. Ben bir kaptırmak. ‘Aaaaaaa’, diye de bağırıyorum bir yandan tırmanırken. Caponya’da binemedik ama burda roller-coaster efektini yaratmak mümkün böylece. Aaaaaaa! Çıtır’ı gülmekten hıçkırık tuttu. Tarif edemez oldu yolları. Üç-hık-üncü-hık-sol-hık. Kontrolcü kişiliği bundan rahatsız. Araba kullanmayı bilmediğimi sanar oldu iyice. Yaya geçiyor, yavaşla. Kırmızı yanacak, bekle, gibi uyarılar uyarılar.
Neyse, Çıtır'ı evine ulaştırdım. Dönüşümü de tarif etti. Yalnız gerçekten kaşıntılıyım. Hani başıma gelen her ama herrrşeyden ben sorumluyum. Kabul artık. Kardeşim, paşa paşa git di mi tarife uygun. Yok, acaba su sokak buraya bağlanır mı, o mu bu mu derken kendimi Levent içlerinde bir dassdaracık sokakımsıda buldum. Arabam zor sığıyor. Bütün sokağı kaplıyorum. A, bir de ne göreyim. Bir güvenlik görevlisi çıktı karşıma kollarını çaprazlayarak sallıyor. Giremezsiniz, niyetine. Durunca da ‘geri git’, niyetine kışkışladı elleri. Anarya* yaparsın da..sokağın bittiği yerde yamuk yumuk park edilmiş araçların arasından anarya çıkmak. Olmadı tabii ki. Bir abi koşturdu artık. Verdim arabayı. Çıkarsın diye. Şirket arabası. Çalınırsa çalınsın. Hehe. Fakat geceyarısı. Karanlık bir yol. Mini etekli yalnız bir kadın. Ürkek değilse de beceriksiz.
Aldım cebi elime. 1 ve 5’i tuşladım. Abi saldırırsa 5’e basıcam, 155’e tamamlanacak da telefon sinyallerinden yerim tespit edilecek de kurtarmaya gelecekler. Diye. Güya. Amerika’da 91’i tuşlayıp her an 1’e basmaya hazır koşmaya çıktığım vakitlere dayanmışım. İşte Amerika’dan kalma alışkanlıkları, diyorum, terketmek acılı mı olacak acısız mı olacak, kanlı mı olacak kansız mı olacak, hep beraber göreceğiz.
*Anlamını Adanalılar’a sorun.
Hisar’ın arka sokaklarında ilk posta kaybolduk. Çıtır’ı evine bırakmak üzere bu seferki engelimiz Uçaksavar’ın aşağısında bir yerde hööö bir yokuşu çıkmak idi. Ya uff mevkiyi bilemiyorum. Ben sadece sürüyorum arabayı. Bazen insanlar TEM trafiğime çareler olmak için işte atıyorum Bağcılar’dan çık, E5’e bağlan, sonra Kağıthane’den tekrar TEM’e girersin gibi laflar ediyor. Hiç kaale almıyorum. İşe giderken havalimanı işaretini, dönerken de Kadıköy/Ankara işaretlerini takip ediyorum sadece. Oklar beni nereye götürürse. Bazen biri arıyor. Şöyle diyaloglar yaşıyoruz:
-Nerdesin, Hafiye?.
-Yoldayım. TEM’de.
-Neresindesin?
-Eueee...Bilmeeem. Karşımda iki tane mavi yüksekçe apartman var mesela. Bildin mi?
-Hay...uff
-Salla
-E, mecburen
Ne diyordum? Hööö yokuş işte. Bebek’ten kaçıp buna tutulduk. Tam olarak yerini bilmiyorum. Çıtır önceden uyarmıştı. Ben bir kaptırmak. ‘Aaaaaaa’, diye de bağırıyorum bir yandan tırmanırken. Caponya’da binemedik ama burda roller-coaster efektini yaratmak mümkün böylece. Aaaaaaa! Çıtır’ı gülmekten hıçkırık tuttu. Tarif edemez oldu yolları. Üç-hık-üncü-hık-sol-hık. Kontrolcü kişiliği bundan rahatsız. Araba kullanmayı bilmediğimi sanar oldu iyice. Yaya geçiyor, yavaşla. Kırmızı yanacak, bekle, gibi uyarılar uyarılar.
Neyse, Çıtır'ı evine ulaştırdım. Dönüşümü de tarif etti. Yalnız gerçekten kaşıntılıyım. Hani başıma gelen her ama herrrşeyden ben sorumluyum. Kabul artık. Kardeşim, paşa paşa git di mi tarife uygun. Yok, acaba su sokak buraya bağlanır mı, o mu bu mu derken kendimi Levent içlerinde bir dassdaracık sokakımsıda buldum. Arabam zor sığıyor. Bütün sokağı kaplıyorum. A, bir de ne göreyim. Bir güvenlik görevlisi çıktı karşıma kollarını çaprazlayarak sallıyor. Giremezsiniz, niyetine. Durunca da ‘geri git’, niyetine kışkışladı elleri. Anarya* yaparsın da..sokağın bittiği yerde yamuk yumuk park edilmiş araçların arasından anarya çıkmak. Olmadı tabii ki. Bir abi koşturdu artık. Verdim arabayı. Çıkarsın diye. Şirket arabası. Çalınırsa çalınsın. Hehe. Fakat geceyarısı. Karanlık bir yol. Mini etekli yalnız bir kadın. Ürkek değilse de beceriksiz.
Aldım cebi elime. 1 ve 5’i tuşladım. Abi saldırırsa 5’e basıcam, 155’e tamamlanacak da telefon sinyallerinden yerim tespit edilecek de kurtarmaya gelecekler. Diye. Güya. Amerika’da 91’i tuşlayıp her an 1’e basmaya hazır koşmaya çıktığım vakitlere dayanmışım. İşte Amerika’dan kalma alışkanlıkları, diyorum, terketmek acılı mı olacak acısız mı olacak, kanlı mı olacak kansız mı olacak, hep beraber göreceğiz.
*Anlamını Adanalılar’a sorun.
Çarşamba, Ağustos 02, 2006
Saçlardan Korkmak
Java’dan kurtuluş yok. Ablasını havalimanına bırakmaya gelmiş. Garibandır diye yedirdik, içirdik artık. Öğle saatinde de gelmiş. Yüzsüz. Oturur oturmaz tokat atmaya başladı:
-Saçlarını, mesela, şöyle şöyle kestirmelisin. (Ellerini yukarıdan aşağıya kısa ve sert hareketlerle indiriyor. Katlı kesim tarif ediyor zannımca) Korkutmalı insanı.
-Saçlardan nasıl ve neden korkar ki insan?
-Ya, kızım, anlamıyorsun. Saçların çok düz.
-E, benim saçlarım düüüz.
-O anlamda değil. Saçların hareketli değil. Saçların. Çok doğal yani. Üniversitedeki gibisin ya. Çok doğalsın.
-Ee? Bu problem mi? Ne güzel.
-İşte o yüzden korkmuyor erkekler senden.
-Ya ben saçlarımdan korkan bir erkek istemiyorum. Manyak mısın?
-Hem bu ne böyle üstündeki?
-Nesi var?
-Böyle krem gömlek falan.
-Corporate ortam. Mecburen.
-Yok. Pembeler, maviler giymelisin.
-Çocuk yuvasında çalışmıyorum, Java.
-Bi de Yargıcı’dan şöyle boncuk boncuk, çıngıl çıngıl kolyelerden al, tak. Bu ne böyle? Küpe mi bu. Bir damla. Şöyle omuzlarına inenler var ya. Süreyya küpeleri. Onlardan takmalısın
-Corporate. Alo. Türkbükü değil burası. Bi karizmamız var. Hem zaten bıkmışım bu muhabbetten. İsmi lazım değiller sağolsun. Bu ne ya? Hem ben classy bi kadınım. Grace Kelly gibin. Süreyya sizin gibilerin olsun. Bakıp bakıp korkun. (Sessizlik) Hem hem..Rahşan’ın bir tutam kınalı tavuk saçı çok mu hareketliydi de senelerce korktun?
-(Bıldırcın gülüşü) Sen var ya sen. Hem safsın hem cadı. Bu en kötü kombinasyon.Ya şeytan ve cadı olacaksın ya da saf ve uysal.
Bari, sonunda hikmetli bir laf etti. Sonra ne iş yaptığımı öğrendi. Akabinde de, “E, biz şöyle bir şirket kuralım. Size destek verelim. Çok canavar çocuklar var elimde. Komisyon alalım. Bir 10 bin dolarınızı alırız”, cümlesini kurdu. Çok aşina. Çoook.
-Sen gideli ne kadar oldu?
-Yedi sene
-Sanki hiç gitmemiş gibisin. (Ona da aşina geldi anlaşılan)
-Seviyom seni
-Ben de seni.
-Yine gel
-Gelmem mi, bedava yemek...
-Defol
-E haydi, madem. Baş baş.
-Saçlarını, mesela, şöyle şöyle kestirmelisin. (Ellerini yukarıdan aşağıya kısa ve sert hareketlerle indiriyor. Katlı kesim tarif ediyor zannımca) Korkutmalı insanı.
-Saçlardan nasıl ve neden korkar ki insan?
-Ya, kızım, anlamıyorsun. Saçların çok düz.
-E, benim saçlarım düüüz.
-O anlamda değil. Saçların hareketli değil. Saçların. Çok doğal yani. Üniversitedeki gibisin ya. Çok doğalsın.
-Ee? Bu problem mi? Ne güzel.
-İşte o yüzden korkmuyor erkekler senden.
-Ya ben saçlarımdan korkan bir erkek istemiyorum. Manyak mısın?
-Hem bu ne böyle üstündeki?
-Nesi var?
-Böyle krem gömlek falan.
-Corporate ortam. Mecburen.
-Yok. Pembeler, maviler giymelisin.
-Çocuk yuvasında çalışmıyorum, Java.
-Bi de Yargıcı’dan şöyle boncuk boncuk, çıngıl çıngıl kolyelerden al, tak. Bu ne böyle? Küpe mi bu. Bir damla. Şöyle omuzlarına inenler var ya. Süreyya küpeleri. Onlardan takmalısın
-Corporate. Alo. Türkbükü değil burası. Bi karizmamız var. Hem zaten bıkmışım bu muhabbetten. İsmi lazım değiller sağolsun. Bu ne ya? Hem ben classy bi kadınım. Grace Kelly gibin. Süreyya sizin gibilerin olsun. Bakıp bakıp korkun. (Sessizlik) Hem hem..Rahşan’ın bir tutam kınalı tavuk saçı çok mu hareketliydi de senelerce korktun?
-(Bıldırcın gülüşü) Sen var ya sen. Hem safsın hem cadı. Bu en kötü kombinasyon.Ya şeytan ve cadı olacaksın ya da saf ve uysal.
Bari, sonunda hikmetli bir laf etti. Sonra ne iş yaptığımı öğrendi. Akabinde de, “E, biz şöyle bir şirket kuralım. Size destek verelim. Çok canavar çocuklar var elimde. Komisyon alalım. Bir 10 bin dolarınızı alırız”, cümlesini kurdu. Çok aşina. Çoook.
-Sen gideli ne kadar oldu?
-Yedi sene
-Sanki hiç gitmemiş gibisin. (Ona da aşina geldi anlaşılan)
-Seviyom seni
-Ben de seni.
-Yine gel
-Gelmem mi, bedava yemek...
-Defol
-E haydi, madem. Baş baş.
Salı, Ağustos 01, 2006
Rastgele
Bip biip. Mesaj geldi. ‘En öndeyiz. Sahnenin solunda. Gel’, diyor Java. İlk kez halka karışıyordum bir konserde. Alışmak rahata, fena bir şey. Ihh-pardon-afedersiniz, derken bir yerde tıkandım. İlerleyememe noktamda kızın biri elindeki sigarasını sağa sola sallayarak, ‘Burada durabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun’ladı beni dublaj Türkçesiyle. Konserdeyiz. Binlerceyiz. Nasıl yani? Ben durmasam boşluğumu bir milisaniyede dolduracak yığınlara baktım. Haklısın, dedim ya. Kah o beni, kah ben onu ittirerek kaldım orada inat. Zaten konserlerde de bir eğlenememe gelir üstüme. İzlemeyi severim. Kalabalığın ortasından sahneye baktım işte. Etten duvarlar zıplarken sahne boğaza paralel değil de dik olsa daha iyi olmaz mıydı ki, diye düşündüm. Falan yani. Çekilmem. Hiç.
Çıkışta bari Java, dedim. Bul beni. Önce Binboa’nın önü, dedi. Sonra tekne, dedi. En sonunda cadde, dedi. Ulaştığım her noktadan Java’yı arıyorum. Bir başka noktaya yönlendiriliyorum. Ha, bir de azar işitiyorum üstüne. A, bir baktım Dilo ve Emre. Kurtarıcılarım diye boyunlarına sarılıp Java’nın yüzüne kapadım telefonu. Taksi bulmak mümkün değil. Otobüs ya da herhangi bir başka taşıt. Unutun. Araba ummuştum ama meğer Dilolar da motorla gelmişler. Motor dediysek, scooter.
Java’ya Bebek’e gidiyoruz, oraya gel, dedik. Ültimatom. Bizi gördüğündeki dehşet anında şunları döktü ağzından: Anaaa, koca koca müdürler, direktörlersiniz bi de.
Niye mi? Scooter’a 3 kişi bindik çünkü! Kuruçeşme’den Bebek’e, dondurma yemeye tır tırr. Tehlikeli de olsa hayatımın en samimi, en eğlenceli, en manzaralı yolculuğunu yaptım ki! Java’nın bize atfettiği ‘koca koca’ sıfatlarını da geçelim. Kendisi bir işsiz güçsüz, ipsiz sapsız olduğu için bizi bir şey sanıyor. Ama dedim ona da. Bak ne hoş abisin. Eğitimin de güzel. Bi de elin ekmek tutaydı yazılırdık sana. O da intikamını yaşlı ve şişko olduğumu söyleyerek aldı. Bu artık kanıksadığım bir tokat. Buranın olayı da bu galiba. Allahtan Özlem kırmıştı o üçlü koltuğun yaslanma kolunu. Bilmeden oraya oturan Java’nın kafasına üç dikiş gerektiren hareket benden çıkmak zorunda kalmadı. Allahın sopası yok!
Çıkışta bari Java, dedim. Bul beni. Önce Binboa’nın önü, dedi. Sonra tekne, dedi. En sonunda cadde, dedi. Ulaştığım her noktadan Java’yı arıyorum. Bir başka noktaya yönlendiriliyorum. Ha, bir de azar işitiyorum üstüne. A, bir baktım Dilo ve Emre. Kurtarıcılarım diye boyunlarına sarılıp Java’nın yüzüne kapadım telefonu. Taksi bulmak mümkün değil. Otobüs ya da herhangi bir başka taşıt. Unutun. Araba ummuştum ama meğer Dilolar da motorla gelmişler. Motor dediysek, scooter.
Java’ya Bebek’e gidiyoruz, oraya gel, dedik. Ültimatom. Bizi gördüğündeki dehşet anında şunları döktü ağzından: Anaaa, koca koca müdürler, direktörlersiniz bi de.
Niye mi? Scooter’a 3 kişi bindik çünkü! Kuruçeşme’den Bebek’e, dondurma yemeye tır tırr. Tehlikeli de olsa hayatımın en samimi, en eğlenceli, en manzaralı yolculuğunu yaptım ki! Java’nın bize atfettiği ‘koca koca’ sıfatlarını da geçelim. Kendisi bir işsiz güçsüz, ipsiz sapsız olduğu için bizi bir şey sanıyor. Ama dedim ona da. Bak ne hoş abisin. Eğitimin de güzel. Bi de elin ekmek tutaydı yazılırdık sana. O da intikamını yaşlı ve şişko olduğumu söyleyerek aldı. Bu artık kanıksadığım bir tokat. Buranın olayı da bu galiba. Allahtan Özlem kırmıştı o üçlü koltuğun yaslanma kolunu. Bilmeden oraya oturan Java’nın kafasına üç dikiş gerektiren hareket benden çıkmak zorunda kalmadı. Allahın sopası yok!
Cuma, Temmuz 28, 2006
Spora da Başladım
Depresyona da iyi gelir diye yeniden parkurlara kondu naçizane uçan adımlarım. Yanıma bir de geyik buldum hem de bu sefer. Mutlu! İlk gün hiç abartmadık. Ortaköy’den Hisar’a kadar koştuk sahil boyunca. Sonra da geri döndük. 9 km kadar bir mesafeydi. Şimdi koşuyoruz ya. Çıplak tene bi fanila bi don. Bi de pabuçlar. Maksat bünyeye spor yaptırmak. Paraya pula rağbet etmemişiz. Hacılar gibi turluyoruz. Ama yolda çok şey var dikkat dağıtan. Midye tavacı, mısırcı, dondurmacı, helvacı...Ohoo, her gördüğünden can çekiyor. Mutlu yanına 1.5 yetele para almış sağolsun. Su alırız, diye düşünmüş. Mantıklı. O koskoca bi profesör. Durduk midye tavacının önünde. Bulduğu her paraya atlayıp bakkala koşan çocuklar gibiyiz. Terlemiş avuçlarımı açıp bir buçukluğu gösteriyorum tavacıya.
-Birader, buna ne olur?
Bir çokoprens bir de sakız olur. Demedi tabii.
-5 tane midye olur.
Para bitti orada beş midye onbeş saniyede. Su mu içemedik. Kuruduk. Dal dal eve döndük. Akşama vatka kralı, sosyete dulu, butik işletmecileriyle bir balık bir boğaz yaptık. Amsterdam’a gidiyorlar koşmaya. Dedim yurtdışına tövbe ben. Karadeniz olsun, Marmara olsun ya. Mutlu gidiyor ama. O bir profesör. Gider. Tatili bol.
Neyse. Hergün koşamam. Bir gün ara verdim. Öbür gün işten önce işe başladıysam da akşamına koşcaz diye Mutlu’yu kıstırdım. Yine don paça çıktık. Pek bir azimliyiz. Bebek’e inicez. Oradan sol tarafa kaptırıcaz işte. İndik de. Koştuk da. Hisar’dayız. Dayanamadım. “Ya ben acıktım”,dedim. Tost yiyelim,dedi. Paramız yok ki, dedim. Varmış.
Mutlu öngörüsü yanına bu sefer tam 35 YTL almış. Oturduk Kale’ye. “Mutfak senin. İstedigini ye” dedi. Bir koca ayran da içtik mi yanına. Şiştik tabii. Koşamadık. Yürüdük biz de madem. Olsun, o da spor.
Bebek’e geldik. Aa, Mini Dondurma! Ya iki toptan bişi olmaz. Olmaz. Üzerine fıstık. Banalım topları çikolataya da, tamamdır.
Yokuştan yukarı çıktık. Marketten su alıcaz. Sular soğuk değil diye attık buzluğa. Bekliyoruz soğusun ama dayanamayıp bir kola açtım, çşloss. Lık lık.Hıçkırık. Gözlerimi açınca karşımda şişe şişe acılı şalgamlar gördüm. A, dedim alcaz. Alcaz. Kola şekerli geldi. Tuzlu içeyim. Ver şalgam. A, bu şalgam susattı. Uzat suyu.
Eve varıncaya kadar paracıklar da bitti. Davuldan farksız dalağımı, acıyan karnımı, nerede dinlendirsem bilemedim. Duş biraz rahatlattı ya. Hemen bozmak lazım. Gecenin köründe Yeniköyler’de çay eşlikli kaşarlı simitlerle cila da yapıldı.
Yarın yine koşucaz. Bu sefer yeminle yanımıza para almak yok. Taam mı, hemşerim hocam? Amerikan disipliniyle yoğrulmuştuk, hani? Hemen Adana özüne bağlandık. Çukurovalılık dominant genler olmalı illa ki de bu kadar saman alevli olduğuma inanmak istemiyorum. Bari bi süre..cik.
-Birader, buna ne olur?
Bir çokoprens bir de sakız olur. Demedi tabii.
-5 tane midye olur.
Para bitti orada beş midye onbeş saniyede. Su mu içemedik. Kuruduk. Dal dal eve döndük. Akşama vatka kralı, sosyete dulu, butik işletmecileriyle bir balık bir boğaz yaptık. Amsterdam’a gidiyorlar koşmaya. Dedim yurtdışına tövbe ben. Karadeniz olsun, Marmara olsun ya. Mutlu gidiyor ama. O bir profesör. Gider. Tatili bol.
Neyse. Hergün koşamam. Bir gün ara verdim. Öbür gün işten önce işe başladıysam da akşamına koşcaz diye Mutlu’yu kıstırdım. Yine don paça çıktık. Pek bir azimliyiz. Bebek’e inicez. Oradan sol tarafa kaptırıcaz işte. İndik de. Koştuk da. Hisar’dayız. Dayanamadım. “Ya ben acıktım”,dedim. Tost yiyelim,dedi. Paramız yok ki, dedim. Varmış.
Mutlu öngörüsü yanına bu sefer tam 35 YTL almış. Oturduk Kale’ye. “Mutfak senin. İstedigini ye” dedi. Bir koca ayran da içtik mi yanına. Şiştik tabii. Koşamadık. Yürüdük biz de madem. Olsun, o da spor.
Bebek’e geldik. Aa, Mini Dondurma! Ya iki toptan bişi olmaz. Olmaz. Üzerine fıstık. Banalım topları çikolataya da, tamamdır.
Yokuştan yukarı çıktık. Marketten su alıcaz. Sular soğuk değil diye attık buzluğa. Bekliyoruz soğusun ama dayanamayıp bir kola açtım, çşloss. Lık lık.Hıçkırık. Gözlerimi açınca karşımda şişe şişe acılı şalgamlar gördüm. A, dedim alcaz. Alcaz. Kola şekerli geldi. Tuzlu içeyim. Ver şalgam. A, bu şalgam susattı. Uzat suyu.
Eve varıncaya kadar paracıklar da bitti. Davuldan farksız dalağımı, acıyan karnımı, nerede dinlendirsem bilemedim. Duş biraz rahatlattı ya. Hemen bozmak lazım. Gecenin köründe Yeniköyler’de çay eşlikli kaşarlı simitlerle cila da yapıldı.
Yarın yine koşucaz. Bu sefer yeminle yanımıza para almak yok. Taam mı, hemşerim hocam? Amerikan disipliniyle yoğrulmuştuk, hani? Hemen Adana özüne bağlandık. Çukurovalılık dominant genler olmalı illa ki de bu kadar saman alevli olduğuma inanmak istemiyorum. Bari bi süre..cik.
Çarşamba, Temmuz 26, 2006
İstanbul, Muhabbetler Beşiği
-Herşey ama herrşey. Şu anda durmaya hazırlanan belediye otobüsünün ciyaklayan freni ve kalkarken tıslaması, mesela. Yan odada çalan telefon. Telefona cevap veren ince sesli kibar Türkçeler. Sallama demli çaylarda nedense ağır eriyen şeker. Sıcaklığı az olmalı. Ondan.Paşa çayı seven bünyeme bir nimet. Ama şu şekerin erimemesi. Ona dair düşünceler silsileniyor. Uzun uzun. Çıkıdık şıkıdık kaşıkla beraber. Herşeyi duyuyorum. İçime süzüyorum. Çok az tortu kalıyor geriye. Herşey kaydoluyor. Arşivler arşivler.
-Ne zamandır bu böyle?
-Son bir senedir belki- dozu artıyor. Sonra mesela ben. Sevmem bu kamera çok oynasın yerinden. Çok huzursuz eder beni. Her şehir değiştirdiğimde bir kısa devre yapar illa ki.
-Senin gibi seyahat etmeyi seven biri için tuhaf bir yorum.
-Değil. Belki de. Belki de doğama aykırı işte yaşadıklarım. Evden dışarı çıkmayan bir sürü kedili kızkurusu olmam icabetmiştir. Belki de inadına içimi dinlemediğimden, tercih edilmesi gereken bu olduğundan, daima gerekeni yapan görev adamlığımdan.
-Ya göründüğün gibi olmak ya da olduğun gibi görünmek?
-Alçakgönüllülük babında birşey o. Durumumla ilgisi yok.
-Başka anlamlara da çekebilirsin.
-Hayır. İstemiyorum. Çünkü o zaman disipline bağlanıyoruz. Ya görüntüme ya olduğuma müdahaledir bu.
-Kendini anlamaya mı çalışıyorsun?
-Bir kitap okuyup ya da bir yorum dinleyip aymam söz konusu değil. Anlamaya değil, anlamlandırmaya çalışıyorum.
-Bir yere vardın mı?
-Yok. Patinaj yapıyorum. Sürekli ıkınma halindeyim ama hiçbir şey doğuramıyorum. Sanki birşeyin saplanmasını bekliyorum. O şey beni yaracak ve filmler ortalığa dağılacak. Mutlu ya da mutsuz, farketmez, bir nihayet olacak.
-Uyku, yemek düzenin nasıl?
-Bir düzenden bahsedemeyiz. Ama bundan fiziksel rahatsızlık duymuyorum. Bunların düzenine dikkat etmek de çok anlamsız geliyor. Daraldığım anlarda bunları yapmak suçlu bile hissettiriyor bana kendimi.
-Nasıl suçlu?
-Sanki doğurmaya yoğunlaşmam gerek sadece gibi bir şey. Onun dışında herşey mübah. Cezai.
-Depresyondasın.
-Biliyorum. Bunun bu kadar basit bir açıklaması olmasından da rahatsızım.
-Depresyonun ne olduğunu biliyor musun?
-Bilmediğim beş vakit namaz. Ahahaa. İçine kapanma, kederli algılar, üzüntü, nedensiz ağlamaktan göz çıkarma hali. Bunu yenmem için de daha çok sosyalleşmem, spor yapmam falan gerek. Bir kulübe üye olmalı, sevmeli, sevilmeli, erken yatıp erken kalkmalıyım. Hatta verin boş reçeteyi, yazayım kendime bir SSRI.
-Bilinçli hasta gibisi yok.
-Bunların hepsini yapıyorum zaten.
-E, o zaman?
-Ama düşünün ki mayam bozuk belki. Hiç yok mu örneği? Sağlığına, sıhhatine, ruhuna çok özenli bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanamaz mı erken yaşta? Pek tabii ki istatistik konuşursak ihtimal azaltırız ama sıfırlayamayız.
-Önce istatistikleri zorlayalım biz. Sen de beni zorlama, bakiym.
-Benim olayım zorlamak.
-Belli oluyor. Yordun beni gönülçelen.
-Sen de mi, Brutus?
-Başkaları da mı var?
-Okyanusta bir damlasınız, desek?
Sonra Çıtır’a anlattım durumu. Sağolsun kolunu attı. Yine, yine! “Yardımcı olamaz ki doktorlar buna. Sen onlardan daha parlaksın.”
Sadece bizden daha parlak biri mi cilalayabilir peki bizi? Hemmmen o anda hızır gibi atlamadım düşünmeye. Önlüklü bir delikanlı bahçeyi suluyordu. Çalılardan seken üç beş damla tenime çarptı, yukarı çıkardı. Boşverdim. Boğaziçi Pastanesi’nin aşina huzuruna daldım. Sonra Çıtır’ın tuhaf evliyagil abilerine. Alternatif eğitim gönüllüleri mi ne? O ne be? Yok yok, o bildiğimiz 'Home Schooling' insanları da değil. Sonra bir de neydi? Özel-hassas insan doğduklarına inanan narinler. Hani şu içlerinde çocuk varmış da, çocuk büyümemiş de, büyümesine izin vermemiş de, cart curt bu çocuğa atıfta bulunup duran tipler gibi geldi kulağa. Bir dolu tip türedi. Depresyon felan hiçbişi. Valla biz en normalleriyiz.
Ohh, bi çay alabilir miyim? Demli olsun.
-Ne zamandır bu böyle?
-Son bir senedir belki- dozu artıyor. Sonra mesela ben. Sevmem bu kamera çok oynasın yerinden. Çok huzursuz eder beni. Her şehir değiştirdiğimde bir kısa devre yapar illa ki.
-Senin gibi seyahat etmeyi seven biri için tuhaf bir yorum.
-Değil. Belki de. Belki de doğama aykırı işte yaşadıklarım. Evden dışarı çıkmayan bir sürü kedili kızkurusu olmam icabetmiştir. Belki de inadına içimi dinlemediğimden, tercih edilmesi gereken bu olduğundan, daima gerekeni yapan görev adamlığımdan.
-Ya göründüğün gibi olmak ya da olduğun gibi görünmek?
-Alçakgönüllülük babında birşey o. Durumumla ilgisi yok.
-Başka anlamlara da çekebilirsin.
-Hayır. İstemiyorum. Çünkü o zaman disipline bağlanıyoruz. Ya görüntüme ya olduğuma müdahaledir bu.
-Kendini anlamaya mı çalışıyorsun?
-Bir kitap okuyup ya da bir yorum dinleyip aymam söz konusu değil. Anlamaya değil, anlamlandırmaya çalışıyorum.
-Bir yere vardın mı?
-Yok. Patinaj yapıyorum. Sürekli ıkınma halindeyim ama hiçbir şey doğuramıyorum. Sanki birşeyin saplanmasını bekliyorum. O şey beni yaracak ve filmler ortalığa dağılacak. Mutlu ya da mutsuz, farketmez, bir nihayet olacak.
-Uyku, yemek düzenin nasıl?
-Bir düzenden bahsedemeyiz. Ama bundan fiziksel rahatsızlık duymuyorum. Bunların düzenine dikkat etmek de çok anlamsız geliyor. Daraldığım anlarda bunları yapmak suçlu bile hissettiriyor bana kendimi.
-Nasıl suçlu?
-Sanki doğurmaya yoğunlaşmam gerek sadece gibi bir şey. Onun dışında herşey mübah. Cezai.
-Depresyondasın.
-Biliyorum. Bunun bu kadar basit bir açıklaması olmasından da rahatsızım.
-Depresyonun ne olduğunu biliyor musun?
-Bilmediğim beş vakit namaz. Ahahaa. İçine kapanma, kederli algılar, üzüntü, nedensiz ağlamaktan göz çıkarma hali. Bunu yenmem için de daha çok sosyalleşmem, spor yapmam falan gerek. Bir kulübe üye olmalı, sevmeli, sevilmeli, erken yatıp erken kalkmalıyım. Hatta verin boş reçeteyi, yazayım kendime bir SSRI.
-Bilinçli hasta gibisi yok.
-Bunların hepsini yapıyorum zaten.
-E, o zaman?
-Ama düşünün ki mayam bozuk belki. Hiç yok mu örneği? Sağlığına, sıhhatine, ruhuna çok özenli bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanamaz mı erken yaşta? Pek tabii ki istatistik konuşursak ihtimal azaltırız ama sıfırlayamayız.
-Önce istatistikleri zorlayalım biz. Sen de beni zorlama, bakiym.
-Benim olayım zorlamak.
-Belli oluyor. Yordun beni gönülçelen.
-Sen de mi, Brutus?
-Başkaları da mı var?
-Okyanusta bir damlasınız, desek?
Sonra Çıtır’a anlattım durumu. Sağolsun kolunu attı. Yine, yine! “Yardımcı olamaz ki doktorlar buna. Sen onlardan daha parlaksın.”
Sadece bizden daha parlak biri mi cilalayabilir peki bizi? Hemmmen o anda hızır gibi atlamadım düşünmeye. Önlüklü bir delikanlı bahçeyi suluyordu. Çalılardan seken üç beş damla tenime çarptı, yukarı çıkardı. Boşverdim. Boğaziçi Pastanesi’nin aşina huzuruna daldım. Sonra Çıtır’ın tuhaf evliyagil abilerine. Alternatif eğitim gönüllüleri mi ne? O ne be? Yok yok, o bildiğimiz 'Home Schooling' insanları da değil. Sonra bir de neydi? Özel-hassas insan doğduklarına inanan narinler. Hani şu içlerinde çocuk varmış da, çocuk büyümemiş de, büyümesine izin vermemiş de, cart curt bu çocuğa atıfta bulunup duran tipler gibi geldi kulağa. Bir dolu tip türedi. Depresyon felan hiçbişi. Valla biz en normalleriyiz.
Ohh, bi çay alabilir miyim? Demli olsun.
Pazar, Temmuz 02, 2006
Izin
Bir New York yapmam gerek. Pasaport islemleri. Sonra Turkiye. Hafta ortasini bulurum heralde. Ne bilgisayarim var ne baglantim. Agustos'a kadar da olmayacak muhtemelen. Japonya izlenimlerini de kagida dokturup artik atariz buraya gec de olsa.
Biliyorum, bensizlik zor ama yazariniz mecburi izinde. Yillik izin de degil bu, ne olsun adi? Hmmm...Donemlik, omurluk izin. Bir daha bu kadar izin yapamam heralde. El etek cektim herseyden. Bir de kendimden ceksem.
Cek. Cek. Fisimi lutfen.
Biliyorum, bensizlik zor ama yazariniz mecburi izinde. Yillik izin de degil bu, ne olsun adi? Hmmm...Donemlik, omurluk izin. Bir daha bu kadar izin yapamam heralde. El etek cektim herseyden. Bir de kendimden ceksem.
Cek. Cek. Fisimi lutfen.
Cuma, Haziran 30, 2006
Sonunda Son Kez Atlanta
Meraklariniz icin tesekkur ederim. KupKup'u arayamadan terkettim Caponya'yi. Son dakikada yer oldugunu haber aldigim Houston ucagina bilet alip kosturmam icabetti. Sonra orada da kaldim. Kal gelmemisti. Ama kaldim. Uyudum. Hep uyudum.
Otel odasinda, aklimda Mrs Dallowayler, Olmeye Yatan Ayseller. Hikayelerin benzerligi ve hikayelerin kapsami.
Gozlerim agriyor.
Otel odasinda, aklimda Mrs Dallowayler, Olmeye Yatan Ayseller. Hikayelerin benzerligi ve hikayelerin kapsami.
Gozlerim agriyor.
Cuma, Haziran 23, 2006
Tokyo Umurlari
Zeynep Oral elime su dokebilir miymis? Siz Japonya'yi benden dinleyin.
Kupkup ve Sayuri isimli bir hanim arkadasi sabah nefis bir hareketle Rifat'in- achtebahn ya da rollercoaster, kendi uydurdugumuz Turkcesiyle, 'eglence treni'- planini bertaraf etti. Yagmur yagarsa aleti calistirmazlar diyerekten. Ne yagmur yagdi ne bir sey ve tren yerine tapinaklar, bahceler gormeye gormeye gittik.
New York'ta basimiza gelen, o gittigimiz yerin tadini cikarmak yerine cilginca fotograflarini cekmek illetine yine yakalandik. Rifat'a kitaplarimi guvendim de ta Japonya'ya getirdim hani benim yerim yok, o yazin Turkiye'ye tasisin diye ama fotograflarimi guvenemiyorum. Guven dedigin sey azar azar gelisiyor. O da bana guvenemiyor anlasilan, makinelerimizi degistirdik. Ben onu cekiyorum, o beni. O artist, ben ondan artist. Digital kamera cikti, mertlik bozuldu, kimse turist degil, herkes artist. Sayuri onunde poz poz resim cektigimiz tahta oymanin ta 1300'lu yilllara uzanan hikayesini anlatmak icin kendini helak ederken biz coktan bir baska mizanseni yaratmaya kosmus oluyorduk.
Susilerimizi de yedikten sonra Rifat hediyelik esyalar dukkanindan kendine karatecilerin, aikidocularin kafasina bagladigi bantlardan aldi. Duz, beyaz bir bez, uzerinde 'bir numarayim' yaziyor Japonca. Kendimizi cekik dunyasina da rezil ettikten sonra sehre donerken trende karsimiza oturan herhangi bir Japonun seyahati boyunca ne yapacagini tahmin etme oyunu oynadik. Ya beyaz ve de mutlaka kapakli ve ucundan bir cizgi film karakterinin maskotu sarkan cep telefonlarini cikarip kucuk ekranina kitleniyorlar, ya uyuyorlar ya da cizgi roman okuyorlar. Dorduncu bir secenek asla yok.
Aksama Rifat'in Alman is arkadaslarini da saflarimiza katarak Tayland restoranina gitmek uzere oteline geldigimizde Rifat'in buram buram sucuk kokan odasinda tarifsiz bir jetlag7e yenilerek uyuyakaldim. Onlar gitti, ben kaldim. Gece uyandigimda hala donmemislerdi. 32. kattaki Tokyo manzarasini pencerede bacaklarim karnima cekili izleyerek Lost in Translation tribi yaptim. Donduklerinde onlar uykulu ben cin gibiydim.
Boyle agir(?) hikayeler bizi bozar. Bizim tayfaya magazinsel haber lazim. Soyle ki: Sayuri, Rifat'in Japonya seyahatlerinde arkadasi oluvermis ama sabah saatlerinde alenen Rifat'a yazan kiz bunun gun icindeki saklabanliklarindan sonra ondan sogudu. Son dakikada da kendini aksam planindan cikardi. Bakalim bugun ne olacak? Bildiricem mutlaka.
Kupkup ve Sayuri isimli bir hanim arkadasi sabah nefis bir hareketle Rifat'in- achtebahn ya da rollercoaster, kendi uydurdugumuz Turkcesiyle, 'eglence treni'- planini bertaraf etti. Yagmur yagarsa aleti calistirmazlar diyerekten. Ne yagmur yagdi ne bir sey ve tren yerine tapinaklar, bahceler gormeye gormeye gittik.
New York'ta basimiza gelen, o gittigimiz yerin tadini cikarmak yerine cilginca fotograflarini cekmek illetine yine yakalandik. Rifat'a kitaplarimi guvendim de ta Japonya'ya getirdim hani benim yerim yok, o yazin Turkiye'ye tasisin diye ama fotograflarimi guvenemiyorum. Guven dedigin sey azar azar gelisiyor. O da bana guvenemiyor anlasilan, makinelerimizi degistirdik. Ben onu cekiyorum, o beni. O artist, ben ondan artist. Digital kamera cikti, mertlik bozuldu, kimse turist degil, herkes artist. Sayuri onunde poz poz resim cektigimiz tahta oymanin ta 1300'lu yilllara uzanan hikayesini anlatmak icin kendini helak ederken biz coktan bir baska mizanseni yaratmaya kosmus oluyorduk.
Susilerimizi de yedikten sonra Rifat hediyelik esyalar dukkanindan kendine karatecilerin, aikidocularin kafasina bagladigi bantlardan aldi. Duz, beyaz bir bez, uzerinde 'bir numarayim' yaziyor Japonca. Kendimizi cekik dunyasina da rezil ettikten sonra sehre donerken trende karsimiza oturan herhangi bir Japonun seyahati boyunca ne yapacagini tahmin etme oyunu oynadik. Ya beyaz ve de mutlaka kapakli ve ucundan bir cizgi film karakterinin maskotu sarkan cep telefonlarini cikarip kucuk ekranina kitleniyorlar, ya uyuyorlar ya da cizgi roman okuyorlar. Dorduncu bir secenek asla yok.
Aksama Rifat'in Alman is arkadaslarini da saflarimiza katarak Tayland restoranina gitmek uzere oteline geldigimizde Rifat'in buram buram sucuk kokan odasinda tarifsiz bir jetlag7e yenilerek uyuyakaldim. Onlar gitti, ben kaldim. Gece uyandigimda hala donmemislerdi. 32. kattaki Tokyo manzarasini pencerede bacaklarim karnima cekili izleyerek Lost in Translation tribi yaptim. Donduklerinde onlar uykulu ben cin gibiydim.
Boyle agir(?) hikayeler bizi bozar. Bizim tayfaya magazinsel haber lazim. Soyle ki: Sayuri, Rifat'in Japonya seyahatlerinde arkadasi oluvermis ama sabah saatlerinde alenen Rifat'a yazan kiz bunun gun icindeki saklabanliklarindan sonra ondan sogudu. Son dakikada da kendini aksam planindan cikardi. Bakalim bugun ne olacak? Bildiricem mutlaka.
Çarşamba, Haziran 21, 2006
Tokyo'da Ilk Gun
Uzun zamandir sesim cikmiyor diye beni merak ediyorsunuz, biliyorum. Lakin isi gucu biraktim. Aylin'in evdeki dial-up baglanti da asiri kastirdigi icin bu alemden tatile cikardim kendimi. Bugun Tokyo'ya geldim. Acaip. Gercekten. Asiri asiri teknolojik bir yer. Herkes cep telefonunun basinda bisiler yapiyor. Beyaz janjan telefonlarinin ucundan puskuller, ziller sarkan sessiz insanlar ulkesi.
Kupkup'un evdeyim. Eniste karpuz kesti. Yiyorum simdi. Hani o kadar kastirdi ya buranin cilegi, muzu diye . Yok, anacim. Diyarbakir karpuzu kesinlikle daha iyi. Acik ara. Damak tadi bozulmus cocugun burda 10 yildir. Rifat'a da ugradik aksam. Kupkup, Rifat'a sucuk siparis etmis Almanya'dan. O da dun gece acikinca siparise hiyanet edip cig cig yemis odasinda. Bir de sigara icilen oda ayarlamis sekreter diye aglak yapiyor. Yok sigara falan koktugu. Sadece sucuk kokuyor. Butun kati sucuk kokuttugu yetmiyormus gibi mutemadiyen odasinda unuttugu anahtar kartiyla resepsiyon gorevlilerine iskence ediyor. Kibarim Japonumlar arkasindan odasina kostur kostur bir hal oluyorlar. Hala da sikayet ediyor otelden. Boyle musterim olsa kovardim ben olsam. Yarin da tutturdu 'achtbahn'a gidelim Fujitsu'ya. Dedim o ne? Ne bicim Alman olmussun sen, pis. Roller-coaster oldugunu ogrendik dedigi seyin. O da bana giydirdi, tabii. Ben de Amerikan olmusum- hakkaten de ne bu aletin Turkcesi? Butun gece dusunduk, bulamadik.
Hepinizi hasretle kucakliyoruz. Kulaklarinizi cinlatiyoruz. EN cok da Yonca'nin. Butun resimler o catlasin diye cekiliyor Rifat'la sarmas dolas. Hehe.
Kupkup'un evdeyim. Eniste karpuz kesti. Yiyorum simdi. Hani o kadar kastirdi ya buranin cilegi, muzu diye . Yok, anacim. Diyarbakir karpuzu kesinlikle daha iyi. Acik ara. Damak tadi bozulmus cocugun burda 10 yildir. Rifat'a da ugradik aksam. Kupkup, Rifat'a sucuk siparis etmis Almanya'dan. O da dun gece acikinca siparise hiyanet edip cig cig yemis odasinda. Bir de sigara icilen oda ayarlamis sekreter diye aglak yapiyor. Yok sigara falan koktugu. Sadece sucuk kokuyor. Butun kati sucuk kokuttugu yetmiyormus gibi mutemadiyen odasinda unuttugu anahtar kartiyla resepsiyon gorevlilerine iskence ediyor. Kibarim Japonumlar arkasindan odasina kostur kostur bir hal oluyorlar. Hala da sikayet ediyor otelden. Boyle musterim olsa kovardim ben olsam. Yarin da tutturdu 'achtbahn'a gidelim Fujitsu'ya. Dedim o ne? Ne bicim Alman olmussun sen, pis. Roller-coaster oldugunu ogrendik dedigi seyin. O da bana giydirdi, tabii. Ben de Amerikan olmusum- hakkaten de ne bu aletin Turkcesi? Butun gece dusunduk, bulamadik.
Hepinizi hasretle kucakliyoruz. Kulaklarinizi cinlatiyoruz. EN cok da Yonca'nin. Butun resimler o catlasin diye cekiliyor Rifat'la sarmas dolas. Hehe.
Salı, Haziran 13, 2006
Yazısız
Memlekete dönmeden Amerika'ya has ne kadar yemek, daha doğrusu zararlı yiyecek varsa hepsini gömme usulü yaşıyoruz günlerdir. Aylin'e diyorum, bana çanak tutma. Yeter artık. Kızarmış ballı çin tavukları yemekten suratımda ergenlikte dahi belirmeyen kırmızı kabarcıklar oluşmaya başladı. Her akşam buffet'deyiz. Yiyebildiğin kadar, hadisesinin Amerikancası. Açık büfe yani. Bir Amerikan, bir Meksika, bir Çin büfesine dönüşümlü olarak gidiyoruz. Neden, niye yiyebildiğimiz kadara kasıyoruz, bilemedim. Öğlen zaten Waffle House'da omletler, waffle'lar, sildik süpürdük. Öğledensonra az biraz eşya taşıdık ya dışarı, çok spor yapmış sayıp kendimizi, akşama da açık büfeye gitme hakkını verdik kendimize.
Ortamdaki en ince insanlar olarak Aylin'le tabakları tepeleme doldururken bir amca bana 'futbol maçı kaç kaç bitti?' dedi. Meksikalı sanıldım gene. Yok, dedim, izlemedim, bilmiyorum. Sanırım Amerikalılar'da da bir futbol merakı başlıyor ufaktan. Oturduk ama bir yiyeyeme halindeyiz. Et ve salata yiyelim hani, karbonhidrat uzak durursa kendimizi iyi hissedicez. Didik didik bıraktik, kalktık. Konuştukça midemden çıkan sular boğazıma hücum ediyor. Aylin, diyorum, ben kusucam galiba. Koş, dedi, evin etrafında, bahçede. Gecelik, ben ve kediler. Turla. Turlayama. Aylin karşıma geçip sigarasını tuttururken squat yap, dedi. Havada oturup kalkma egzersizi. Bacak çalıştırıyor, mideyi bastırır mı, bilemem. Böyle egzersizleri yapamıyorum ben. Gücüm, kondüsyonum yetmediğinden değil, bir denge sorunum var. Zaten bisiklete binmeyi ancak 16 yaşında öğrenebildim- ki bisiklet sürmek unutulmayan bir motor öğrenmeymiş ya, yok öyle bir şey, ben unuttum bile. Sadece koşmayı bilirim. Zaten gene az kalsın çakılıyordum betona kafa üstü. 'Gene', diyorum çünkü çakılmışlığım var. Uzun ve eski bir hikayedir, belki sonra anlatırım.
Alışverişten de hızımı kesemedim. Gittikçe artan yükümü fedexlesem mi, kargolasam mı bilemeden ve bu bilememe beni yıpratırken, çözelim diye her dışarı çıktığımızda kendimizi yağlı yemekli bir restoranda buluyoruz. Yedikçe rahatlasam, hadi neyse. Yok, bir anksiyete, pür anksiyete. Bir de kendime dahiyane hedefler koyuyorum. Türkiye'ye gidince sağlıklı yemekler yenecek, spor yapılacak, sigara içilmeyecek. Tabi tabi. Pide ve dumanlı mekan cenneti. Bu sabah tartıldım, kilo almamışım. Aylin'e sevinç yaptım. O da bütün kiloları kendisi aldı sanıyor şimdi.
Ortamdaki en ince insanlar olarak Aylin'le tabakları tepeleme doldururken bir amca bana 'futbol maçı kaç kaç bitti?' dedi. Meksikalı sanıldım gene. Yok, dedim, izlemedim, bilmiyorum. Sanırım Amerikalılar'da da bir futbol merakı başlıyor ufaktan. Oturduk ama bir yiyeyeme halindeyiz. Et ve salata yiyelim hani, karbonhidrat uzak durursa kendimizi iyi hissedicez. Didik didik bıraktik, kalktık. Konuştukça midemden çıkan sular boğazıma hücum ediyor. Aylin, diyorum, ben kusucam galiba. Koş, dedi, evin etrafında, bahçede. Gecelik, ben ve kediler. Turla. Turlayama. Aylin karşıma geçip sigarasını tuttururken squat yap, dedi. Havada oturup kalkma egzersizi. Bacak çalıştırıyor, mideyi bastırır mı, bilemem. Böyle egzersizleri yapamıyorum ben. Gücüm, kondüsyonum yetmediğinden değil, bir denge sorunum var. Zaten bisiklete binmeyi ancak 16 yaşında öğrenebildim- ki bisiklet sürmek unutulmayan bir motor öğrenmeymiş ya, yok öyle bir şey, ben unuttum bile. Sadece koşmayı bilirim. Zaten gene az kalsın çakılıyordum betona kafa üstü. 'Gene', diyorum çünkü çakılmışlığım var. Uzun ve eski bir hikayedir, belki sonra anlatırım.
Alışverişten de hızımı kesemedim. Gittikçe artan yükümü fedexlesem mi, kargolasam mı bilemeden ve bu bilememe beni yıpratırken, çözelim diye her dışarı çıktığımızda kendimizi yağlı yemekli bir restoranda buluyoruz. Yedikçe rahatlasam, hadi neyse. Yok, bir anksiyete, pür anksiyete. Bir de kendime dahiyane hedefler koyuyorum. Türkiye'ye gidince sağlıklı yemekler yenecek, spor yapılacak, sigara içilmeyecek. Tabi tabi. Pide ve dumanlı mekan cenneti. Bu sabah tartıldım, kilo almamışım. Aylin'e sevinç yaptım. O da bütün kiloları kendisi aldı sanıyor şimdi.
Cumartesi, Haziran 10, 2006
Hafiye Selamı
Parasını almış olmama rağmen Megan kızımız henüz gelip arabasını almadı. Kurtlu bakla olduğum için de arabayı son dakikada hacamat ederim korkusuyla kullanmıyorum, öyle duruyor işyerimdeki otoparkta. Her an teslim edilmek üzere. Aylin'in eski yedek bir arabası var. Onu kullanıyorum birkaç gündür. Araba tam 400 bin kilometrede. Dünyayı 10 kez dolanmış yani. Takır takır gidiyor. Kliması bile çalışıyor. İnanılmaz. Öyle sandığınız gibi 79 model bir şey değil. Nispeten yeni. 95 model bir Nissan Altima. Burada mesafeler uzun, yollar rahat diye bu kadar çok çalışmış. Yine de 400 bin. Dile kolay. Japonlar yapmış, aabi. Neyse işte, arabanın maaşallahı var diye tahtalara vurmaktan bir halken sonra o tahtalar bize vurdu. Tabii ki.
Dün hava ben diyeyim 40, siz diyin 50 dereceyken ve fakat feci trafikli kızgın asfaltta 60 derece gibi hissedilirken, otobanda en yakın çıkışın getto olduğu bir yerde araba hararet yaptı. İbrenin H'ye doğru ilerlemesine paniklemenin yanısıra çıkışa kadar idare eder mi edemez mi diye muhasebeleri beceremedim ve cepten hemen bilirkişi abileri aradim. Dediler ki kaloriferini çalıştır üç beş dakka. Araba oldu mu bir yamyam kazanı. Çıkıştaki ilk benzin istasyonuna çekmeyi başardım. Arabalardan yükselen baslar, ortalıkta işi gücü olmadan bekleşen abiler. İçeri girdim. Tezgahın etrafi Mısır orijinli baharatlar falan dolu. Sahipler de ortadoğulu görünümlü. A, dedim 'aleyküm selam'. Afganmış biri, gençten. Anlattım arabam böyle böyle. Yanındakine anlattı durumu kendi dilinde. Gülüştüler. Ya evet, beceriksiz karılar yolda kalmış, ne komik, ne ego tatmin edici. Bir kova su aldı arkadan getirdi boşalttı radyatöre. Yanımdaki arabada ürkek bakışlı sarışın bir kız gördüm. Bu sıcakta camları kapatmış, araba çalışmıyor. İçerde pişiyor olmalı. Onun da arabası hararet yapmış. Korkuyormuş dışarı çıkmaya. Benden cesaret çıktı. Baktik onunkine de. Şu pompası kırılmış. Bir arkadaşını bekliyor.Trafik çok, uzun zaman alır gelmesi. Korkmasın diye yanında bekledim artık.
Afgan çocuk İstanbul Cafe'yi biliyor musun, dedi. Biliyorum, a tabii, dedim. Atlanta'nin Türk restoranı. Biraz muhabbet ayaküstü. En az on tane başka abi de geldi, bakıyor. Neye, niye, belli değil. Çantama mukayet olma telaşı sardı beni. Sarışının arkadaşı da geldi zaten. E, ben de gittim. Benzinciden sonraki ilk ışıkta yanıma yine zıplangaç bir araba durdu. İçinde beş abi. Aç aç, diye tempo tutmaca. Ben açmayınca ıkınarak önümdeki arabanın görüşüne girmeye çalıştılar. Ordaki teyzeye de aynı muhabbet. Aç aç. Teyze yarı beline kadar sarkıp bir kelimesini bile anlamadığım tükürüklü bir tartışmaya girdi. Yeşil yandı, sıvıştım.
Hikayeyi sonradan anlatıyordum. İşte ne akilane bir şekilde, din birliğimizi kullanaraktan abilere radyatör bakımı yaptırdım, sorunu çözdüm falan diye. İçeri giren 'selamün aleyküm' der. 'Aleyküm selam, değil', dedi. A, doğru ya. Abiler şaşkalozluğuma acıdılar yani. Hepsi o. Hafiye kendini cingöz sanmaya devam etsin bakalım daha.
Dün hava ben diyeyim 40, siz diyin 50 dereceyken ve fakat feci trafikli kızgın asfaltta 60 derece gibi hissedilirken, otobanda en yakın çıkışın getto olduğu bir yerde araba hararet yaptı. İbrenin H'ye doğru ilerlemesine paniklemenin yanısıra çıkışa kadar idare eder mi edemez mi diye muhasebeleri beceremedim ve cepten hemen bilirkişi abileri aradim. Dediler ki kaloriferini çalıştır üç beş dakka. Araba oldu mu bir yamyam kazanı. Çıkıştaki ilk benzin istasyonuna çekmeyi başardım. Arabalardan yükselen baslar, ortalıkta işi gücü olmadan bekleşen abiler. İçeri girdim. Tezgahın etrafi Mısır orijinli baharatlar falan dolu. Sahipler de ortadoğulu görünümlü. A, dedim 'aleyküm selam'. Afganmış biri, gençten. Anlattım arabam böyle böyle. Yanındakine anlattı durumu kendi dilinde. Gülüştüler. Ya evet, beceriksiz karılar yolda kalmış, ne komik, ne ego tatmin edici. Bir kova su aldı arkadan getirdi boşalttı radyatöre. Yanımdaki arabada ürkek bakışlı sarışın bir kız gördüm. Bu sıcakta camları kapatmış, araba çalışmıyor. İçerde pişiyor olmalı. Onun da arabası hararet yapmış. Korkuyormuş dışarı çıkmaya. Benden cesaret çıktı. Baktik onunkine de. Şu pompası kırılmış. Bir arkadaşını bekliyor.Trafik çok, uzun zaman alır gelmesi. Korkmasın diye yanında bekledim artık.
Afgan çocuk İstanbul Cafe'yi biliyor musun, dedi. Biliyorum, a tabii, dedim. Atlanta'nin Türk restoranı. Biraz muhabbet ayaküstü. En az on tane başka abi de geldi, bakıyor. Neye, niye, belli değil. Çantama mukayet olma telaşı sardı beni. Sarışının arkadaşı da geldi zaten. E, ben de gittim. Benzinciden sonraki ilk ışıkta yanıma yine zıplangaç bir araba durdu. İçinde beş abi. Aç aç, diye tempo tutmaca. Ben açmayınca ıkınarak önümdeki arabanın görüşüne girmeye çalıştılar. Ordaki teyzeye de aynı muhabbet. Aç aç. Teyze yarı beline kadar sarkıp bir kelimesini bile anlamadığım tükürüklü bir tartışmaya girdi. Yeşil yandı, sıvıştım.
Hikayeyi sonradan anlatıyordum. İşte ne akilane bir şekilde, din birliğimizi kullanaraktan abilere radyatör bakımı yaptırdım, sorunu çözdüm falan diye. İçeri giren 'selamün aleyküm' der. 'Aleyküm selam, değil', dedi. A, doğru ya. Abiler şaşkalozluğuma acıdılar yani. Hepsi o. Hafiye kendini cingöz sanmaya devam etsin bakalım daha.
Perşembe, Haziran 08, 2006
Ayrılık Draması
Kaç gündür zırıl zırıl ağlamaktan artık surat muşmulaya döndü. Hayır, bi de o rimel illa sürülecek. İnsan kendini bilir, di mi? Ağla ağla. Akmaz dedikleri en el yakanı bile is karası bulaştırıyor göz etrafından yanaklara yol yol. Neye mı ağlıyorum? Mesela, bana, 'bugün hava ne güzel, di mi?' diyin, ben oturup ağlıyim. Bak, havası da güzel de çok özliycem de, diye. Ya da 'çok hoşsun bugün' diyin. Uhuu, buralarda güzelim, memlekette vasat olucam, diye ağlıyim. (Hafiye'nın attığı taş baş yarmaz) Güya bugün evimin satış sözleşmesi yapılacaktı. O da yattı. Anahtarları elimde kaldı. Araba da bende hala, parasının yarısı da bankada. Ne evime gidebiliyorum ne arabamı kullanabiliyorum. Bir korkma hali. Son dakikada yapışır da çıkamazsam, diye.
En son sevdiğim bir amirim geldi. Gideceğimi duymuş. A, 'senin gibi birinin yeri nasıl dolacak', a 'ne akıllı Türk kızları ama neden kaybediyoruz hep', a 'biz sensiz naparız, çok özlıycez' demeler. Hoydaa, ben ağla ağla. Ne olur, uğrayın İstanbul'a, misafirim olun, ben de sizlersiz bir hiçim, demeler, hıçkırıklar. Koridorda İtalyan sıkıştırdı. İstanbul çok güzel, dedi. O da buraya gelmiş şimdi ama nasıl alışılırmış, ben neler hissetmişmişim. Ona yedi sene özeti anlattım ayaküstü. Anlatıyorum ağlıyorum. Ağlıyorum anlatıyorum ama.
Sonra bir paket geliyor. Unutmak istediğim herşeyi bana hatırlatıyor. 'Dışarıda üşüyen bir haziran, kalbimde yılların tufanından artık bir hazan' kesiyor ortalık. Fırk fırk. Bir paket geliyor. Özlediğim şeyleri sevinçle vaadediyor. Korktuğumdan biraz da. Deli cesaretli ödlek Hafiye, emin olmak için iyice yokluyor. Atıyor. Kırıyor. Bile bile kırılacağını. Kırılırsa gene. Fırk fırk. Sağlam kalırsa rahatlar belki.
Dur bakalım daha neler yapacak bu şapti diye düşünmeye gerek yok. Bunun için Pansiyon bir tahmin yaptı bile:
"Biz var ya biz, adam olmicaz, Hafiyecan. Mokumuzla kavga edip, uğraşıp didinip ölüverecez. Bak bunu da şuraya yazıyorum"
Ben de. Yazıyorum. Buraya.
En son sevdiğim bir amirim geldi. Gideceğimi duymuş. A, 'senin gibi birinin yeri nasıl dolacak', a 'ne akıllı Türk kızları ama neden kaybediyoruz hep', a 'biz sensiz naparız, çok özlıycez' demeler. Hoydaa, ben ağla ağla. Ne olur, uğrayın İstanbul'a, misafirim olun, ben de sizlersiz bir hiçim, demeler, hıçkırıklar. Koridorda İtalyan sıkıştırdı. İstanbul çok güzel, dedi. O da buraya gelmiş şimdi ama nasıl alışılırmış, ben neler hissetmişmişim. Ona yedi sene özeti anlattım ayaküstü. Anlatıyorum ağlıyorum. Ağlıyorum anlatıyorum ama.
Sonra bir paket geliyor. Unutmak istediğim herşeyi bana hatırlatıyor. 'Dışarıda üşüyen bir haziran, kalbimde yılların tufanından artık bir hazan' kesiyor ortalık. Fırk fırk. Bir paket geliyor. Özlediğim şeyleri sevinçle vaadediyor. Korktuğumdan biraz da. Deli cesaretli ödlek Hafiye, emin olmak için iyice yokluyor. Atıyor. Kırıyor. Bile bile kırılacağını. Kırılırsa gene. Fırk fırk. Sağlam kalırsa rahatlar belki.
Dur bakalım daha neler yapacak bu şapti diye düşünmeye gerek yok. Bunun için Pansiyon bir tahmin yaptı bile:
"Biz var ya biz, adam olmicaz, Hafiyecan. Mokumuzla kavga edip, uğraşıp didinip ölüverecez. Bak bunu da şuraya yazıyorum"
Ben de. Yazıyorum. Buraya.
Salı, Haziran 06, 2006
Arabası Hafiye'nin
Arabamı da bugün elden çıkarıyordum. Güya. Bin kez söylediğim halde burunlarının dikine iş yapıp vaktimi çaldıkları zaman, iste o zaman bir kriz hanım oluyorum. Bazen ama. Bugün, mesela, çok sakindim. Bir haftadır arabayı teslim almaya gelirken banka çeki getirmelerini, aksi takdirde arabayı ve ruhsatını veremeyeceğimi söylemiştim. Ne oldu? Geldiler. Kişisel çekleriyle. Amerikan Güzeli anne-kiz. Lojistik problemleriyle bir saatimi çaldılar. Neticede arabam hala bende.
Arabayı kimyayı yeni bitirmiş ve Ağustos'ta Utah'ta master'a başlayacak olan Megan adında 22 yaşındaki kız satın alıyor. Öğrenci olduğu için aile çıkıyor paraları. Anne çocuk psikologu. Dünyanın en rahat insani. Daha önce arabayı görmeye, arabayı tamirciye göstermeye, vs gelirken bana verdiği randevuların hiçbirini tutamamıştı. Hep bir gecikme, hep bir erteleme halinde. Arabadan gelen acıklı sesleri bile 'farkedemeyen' bir tamirci seansından sonra ben dayanamayıp yaptırdım artık. Hatun müthiş memnun herşeyden. Vakit kaybı da dahil. Hiç acelesi yok zira. Beni tutun, tersyüz edin. İşte anne o. Sevimli tombiş bir bedeni, dünyaya sağır bir çift de kulağı var. İlk anne ile Megan geldi arabayı görmeye. Sonraki gün baba ile Megan. Anne, arabayı tamirciye baktırırken kendi arabasını bana bırakmıştı. Şirkete. Park edeyim istedim. Sonradan banyo yapmazsam öleceğim geldi. Arabanın içinde kıllar, tüyler, yumaklar, kokular, çöpler serpili. Yapış yapış bir direksiyon...iyyykk. Baba zıttı, janjan. Yunanmış. Bayağı bir rakı-şiş muhabbeti yaptık. Yakışıklı bi abı. Düzgün, seri, doğru soruları soruyor. Çıkardığım kontratı düzeltiyor. Nezih.
Sürpriz olamayacağı üzere anne ile baba ayrı. Megan, babasının üçüncü nikahına katılmak üzere Kaliforniya'ya gideceğinden arabayı teslim alamadı çünkü geçen hafta. Önden ilk kaporayı anne, diğerini baba verdi. Bugün geldiklerinde de geri kalanın yarısı babanın çekinde, diğeri annenin. Kişisel çek olmaz, banka çeki, dedim. Ya da EFT. Daha önceden dilimiz yanmış, Pamuk'u öyle kaybetmişiz. Amerikan bankaları kadar uyuz, müşteri hizmeti falan bilmeyen başka millet bankaları var mıdır acaba? Bundan 9 sene evvel ben kendi küçük Garanti hesabımla fonlar alıp satip, EFT'ler çekiyordum internetten ziuvv ziuvv. Burada öyle şeyler hala yok. Ellerinle formlar doldurup imzalayip öyle. Hadi anne, gider bir saat uzaklıktaki bankasından yollarmış ama hesabın yarısının sorumlusu baba balayında ve telefonunu kapalı tutuyor. Anne üşeniyor bankasına gidip EFT yapmaya. Sana verelim bu çekleri, sen arabayı verme, kalsın, biz sonra gelir alırız, diyor. Hani o anda gerçekten bu kadının saf ve masum olduğuna inanıyorum. Hayır, bir de demişim bunlara, ben yurtdışına taşınıyorum, diye. Ya alıp paraları gitsem ben? Güvendiğinden değil de sanki saflığından bütün bunlar. Diyorum da ona zaten. Ya bana bir şey olursa da paranızın karşılığını alamazsanız? Hafiye yine en kötüsünden tuttu mu hadisenin ucunu? Annemle ne kadar çok vakit geçirirsem o kadar çok en kötüsüne gidiyor aklım.
Megan, erkek arkadaşından istiyor parayı bu sefer. Oğlan çıkarıyor yolluyor. Bana da telefonun ahizesini kapataraktan "Annesi CPA. Çok parası var onun," diyor manitası için. Bir yanım çik çik'liyor durumu, öbür yanım 'abi söyle bi hatun olamadık, bi telefon aç manitaya, 12 bin dolar yatırsın hesabına' diyor. Ki bu kız bacağım kadar.
Yarına gelicek bakalım paralar. Arada ben de bayağı bir Amerikan ailesi dinamikleri görmüş bulundum. Lakin araba da, ruhsatı da hala bende. Ne kontrat var ne bir şey. Bu kadar olur.
Arabayı kimyayı yeni bitirmiş ve Ağustos'ta Utah'ta master'a başlayacak olan Megan adında 22 yaşındaki kız satın alıyor. Öğrenci olduğu için aile çıkıyor paraları. Anne çocuk psikologu. Dünyanın en rahat insani. Daha önce arabayı görmeye, arabayı tamirciye göstermeye, vs gelirken bana verdiği randevuların hiçbirini tutamamıştı. Hep bir gecikme, hep bir erteleme halinde. Arabadan gelen acıklı sesleri bile 'farkedemeyen' bir tamirci seansından sonra ben dayanamayıp yaptırdım artık. Hatun müthiş memnun herşeyden. Vakit kaybı da dahil. Hiç acelesi yok zira. Beni tutun, tersyüz edin. İşte anne o. Sevimli tombiş bir bedeni, dünyaya sağır bir çift de kulağı var. İlk anne ile Megan geldi arabayı görmeye. Sonraki gün baba ile Megan. Anne, arabayı tamirciye baktırırken kendi arabasını bana bırakmıştı. Şirkete. Park edeyim istedim. Sonradan banyo yapmazsam öleceğim geldi. Arabanın içinde kıllar, tüyler, yumaklar, kokular, çöpler serpili. Yapış yapış bir direksiyon...iyyykk. Baba zıttı, janjan. Yunanmış. Bayağı bir rakı-şiş muhabbeti yaptık. Yakışıklı bi abı. Düzgün, seri, doğru soruları soruyor. Çıkardığım kontratı düzeltiyor. Nezih.
Sürpriz olamayacağı üzere anne ile baba ayrı. Megan, babasının üçüncü nikahına katılmak üzere Kaliforniya'ya gideceğinden arabayı teslim alamadı çünkü geçen hafta. Önden ilk kaporayı anne, diğerini baba verdi. Bugün geldiklerinde de geri kalanın yarısı babanın çekinde, diğeri annenin. Kişisel çek olmaz, banka çeki, dedim. Ya da EFT. Daha önceden dilimiz yanmış, Pamuk'u öyle kaybetmişiz. Amerikan bankaları kadar uyuz, müşteri hizmeti falan bilmeyen başka millet bankaları var mıdır acaba? Bundan 9 sene evvel ben kendi küçük Garanti hesabımla fonlar alıp satip, EFT'ler çekiyordum internetten ziuvv ziuvv. Burada öyle şeyler hala yok. Ellerinle formlar doldurup imzalayip öyle. Hadi anne, gider bir saat uzaklıktaki bankasından yollarmış ama hesabın yarısının sorumlusu baba balayında ve telefonunu kapalı tutuyor. Anne üşeniyor bankasına gidip EFT yapmaya. Sana verelim bu çekleri, sen arabayı verme, kalsın, biz sonra gelir alırız, diyor. Hani o anda gerçekten bu kadının saf ve masum olduğuna inanıyorum. Hayır, bir de demişim bunlara, ben yurtdışına taşınıyorum, diye. Ya alıp paraları gitsem ben? Güvendiğinden değil de sanki saflığından bütün bunlar. Diyorum da ona zaten. Ya bana bir şey olursa da paranızın karşılığını alamazsanız? Hafiye yine en kötüsünden tuttu mu hadisenin ucunu? Annemle ne kadar çok vakit geçirirsem o kadar çok en kötüsüne gidiyor aklım.
Megan, erkek arkadaşından istiyor parayı bu sefer. Oğlan çıkarıyor yolluyor. Bana da telefonun ahizesini kapataraktan "Annesi CPA. Çok parası var onun," diyor manitası için. Bir yanım çik çik'liyor durumu, öbür yanım 'abi söyle bi hatun olamadık, bi telefon aç manitaya, 12 bin dolar yatırsın hesabına' diyor. Ki bu kız bacağım kadar.
Yarına gelicek bakalım paralar. Arada ben de bayağı bir Amerikan ailesi dinamikleri görmüş bulundum. Lakin araba da, ruhsatı da hala bende. Ne kontrat var ne bir şey. Bu kadar olur.
Pazartesi, Haziran 05, 2006
Hafiye Artık Burada Oturmuyor
Dün evimden taşındım. Babam son gece doldurdu pınarları ama açmadı çeşmeleri. Anneme dedim ki sen yanında ol onun. Ben içeri gidip son kez yatağımda uyudum. Uyuyamadım. Uyuduğumu sandim. Ne duygulandım ne nostalji yaptım. Meşhur yumruk geldi gene oturdu boğazıma. Sonradan çekilmek üzere iki gün kadar orada kaldı. Sonra bu sabah uyandığımda yoktu. Geceyi Tombiş'le geçirdim, bacaklarımda bir sıcaklık. Bir çaydanlık fokurtusu. Bir Şero hatırası. Bu sabah uyandığımda bütün geçmişim ve bütün geleceğim de hüzünlüydü sanki.
Hadi hadi, çok efkardan öldük yahu. Taşınma günü cinneti, diycektim.
Bir baktım kapı çalıyor. Bir teyze. Kaşlarının yarısı turuncuya boyanmış, diğer yarısı kalemle kiremit rengi çizilmiş. Dedi ki, çöp atamazsınız çöp kutularına. Yer kalmıyormuş başkalarına. Ha bire zımbırtı boşaltıyoruz ya. Koca sitede dev çöp bidonu yok. Yan sitedekine götürücem ama tahmin edin ne oldu? Arabam bozuldu. Sattığım araba bozuldu, abi. Tamircide alıkondu taşınma günü. Üç tane minnak plastik çöp bidonuna kaldık. Hemen doluveriyor. Dedim ki, çağırıcam çöp departmanını belediyenin. Gelip alırlar. Yok, dedi. Ancak Çarşamba akşamı çıkarırsam çöpleri olurmuş o. İndik aşağıya, çöpleri gerisin geri eve taşımaya. Hop, gey dedelerden ufak tefek olanı geldi. Allaaa, dedim, yandık. Yok, yanmamışız. Dede kadınla kavga etti. Beni savundu. Hieyt, be, aslan parçası komşum benim. Hem seviyor hem dövüyor. Akdenizli mi acaba? Sonra döndü bana. Dedi ki, "Ben vergisini ödeyen bir vatandaşım". Yok, Amerikalı. Silme Amerikalı. Vergisini ödediği için daha işlevsel çöp atma hakkına sahipmiş. Sonra eyaletimizi aşağıladı Kaliforniyalı dede. Buralılar çok muhafazakar ve salakmış. Meraklı da. Kim taşınıyor evine, diye sordu. Şimdi lezbiyen yaşlı bir çift desem, endişe yapar diye ürktüm. Emekli iki baaayan, dedim. Yakasını silkti. Uff, buraya da hep yaşlılar taşınıyor, dedi. Sanki kendi 20 yaşında gibi.
Sonra bize iyilik yapası geldi. "Çöpleri getirip benim evin önüne koyun. Arabanız gelince atarsınız burdan. Yukarı taşıyıp yorulmayın." dedi. Olur, dedim. Teşekkür ettim. "Dikkat edin ama," dedi. Üç minik bidonda antifriz, araba camı suyu gibi şeyler vardı kapısının önündeki merdiven boşluğunda. "Onları yanlışlıkla atmayın çöp sanip". Tamam, dedim. Atmayız. Ayıp ettiniz. Dikkat ederiz.
İki saat sonra çöpleri atmak üzere gittiğimde bir baktım, dede o araba sularını taa merdiven boşluğunun en uzağına yerleştirmişti bile. Atmiycaz, dedik ama, ne olur ne olmaz diye pimpiriğinden boşandı anlaşılan. Ne güldüm. Ama ne.
Hadi hadi, çok efkardan öldük yahu. Taşınma günü cinneti, diycektim.
Bir baktım kapı çalıyor. Bir teyze. Kaşlarının yarısı turuncuya boyanmış, diğer yarısı kalemle kiremit rengi çizilmiş. Dedi ki, çöp atamazsınız çöp kutularına. Yer kalmıyormuş başkalarına. Ha bire zımbırtı boşaltıyoruz ya. Koca sitede dev çöp bidonu yok. Yan sitedekine götürücem ama tahmin edin ne oldu? Arabam bozuldu. Sattığım araba bozuldu, abi. Tamircide alıkondu taşınma günü. Üç tane minnak plastik çöp bidonuna kaldık. Hemen doluveriyor. Dedim ki, çağırıcam çöp departmanını belediyenin. Gelip alırlar. Yok, dedi. Ancak Çarşamba akşamı çıkarırsam çöpleri olurmuş o. İndik aşağıya, çöpleri gerisin geri eve taşımaya. Hop, gey dedelerden ufak tefek olanı geldi. Allaaa, dedim, yandık. Yok, yanmamışız. Dede kadınla kavga etti. Beni savundu. Hieyt, be, aslan parçası komşum benim. Hem seviyor hem dövüyor. Akdenizli mi acaba? Sonra döndü bana. Dedi ki, "Ben vergisini ödeyen bir vatandaşım". Yok, Amerikalı. Silme Amerikalı. Vergisini ödediği için daha işlevsel çöp atma hakkına sahipmiş. Sonra eyaletimizi aşağıladı Kaliforniyalı dede. Buralılar çok muhafazakar ve salakmış. Meraklı da. Kim taşınıyor evine, diye sordu. Şimdi lezbiyen yaşlı bir çift desem, endişe yapar diye ürktüm. Emekli iki baaayan, dedim. Yakasını silkti. Uff, buraya da hep yaşlılar taşınıyor, dedi. Sanki kendi 20 yaşında gibi.
Sonra bize iyilik yapası geldi. "Çöpleri getirip benim evin önüne koyun. Arabanız gelince atarsınız burdan. Yukarı taşıyıp yorulmayın." dedi. Olur, dedim. Teşekkür ettim. "Dikkat edin ama," dedi. Üç minik bidonda antifriz, araba camı suyu gibi şeyler vardı kapısının önündeki merdiven boşluğunda. "Onları yanlışlıkla atmayın çöp sanip". Tamam, dedim. Atmayız. Ayıp ettiniz. Dikkat ederiz.
İki saat sonra çöpleri atmak üzere gittiğimde bir baktım, dede o araba sularını taa merdiven boşluğunun en uzağına yerleştirmişti bile. Atmiycaz, dedik ama, ne olur ne olmaz diye pimpiriğinden boşandı anlaşılan. Ne güldüm. Ama ne.
Cuma, Haziran 02, 2006
Kitaplar Toplanırken
Kitaplarımı kutulama faslında da bayağı bir vakit kaybettiğimi tahmin edersiniz. Aa, sunu şu zaman okumuştum. Aa, bunu bitirememiştim. Arada annem de atlıyor. Bunu ben sever miyim? Şunu? Ya bunu? Annelerin kitap zevkleri bir garip. Bu olgun anne-kadınlar sanırsınız ki kadın kuşağı programlarının uzantısı şeyleri sever ya da ne bileyim, içsel meseleler, hissiyat debelenmeleri gibi şeyler ilgilerini çeker. Hayır, güzelçim. Öyle değil. Banu'nun annesi Amerika'ya geldiğinde, kızı gündüz işteyken sıkılmasın diye ona Türkçe kitaplar götürmüştüm. Fikrimin İnce Gülleri olsun, Sevgili Arsız Ölümler olsun. Öyle şeyler. Teyze bir de hızlı okuyucu çıktı. Bitiriverdi hepsini çabuk çabuk. Evde gerisi var getireyim, oldum. "Gündelik şeylerden bahsediyor bu getirdiklerin yalnız. Böyle olmasın. Dedektifli, katilli, polisiye şeyler varsa getir," dedi. Banu'nun annesi aksiyon merakıyla, benimki de okuduklarına verdiği tepkilerle beni dumurdattı.
Kendimi savunmak zorunda bırakmayın burda. Biliyorum ki müzik zevkim arada bir çöpleşiyor. Olabilir. Şu gerçek sevgiyi bulma yolunda ayağa batan pıtırakları anlatan kitapları da sevmem ama her nasılsa bulunur evde. Yüreğinin Götürdüğü Yerlere Gitmeler, Doğmamış Çocuğa Mektuplar'dan bahsediyorum. Okumuşluğum yok. Valla yok. Ne? İnanmazsanız inanmayın. Diyelim ki kitap zevkim de çöp. Amaaan, çok da bir tarafımdaydı. Neyse işte, annem sen tut, oku bunları. Bir sinirlen bir sinirlen. Eve geldim, surat asık. Gül gibi kadıncağız neler çekmiş de bu erkek milletine güven olmazmış da en güzeli tek başına yaşamakmış da. Söylem 180 derece değişmis. Yaklaşık 10 saat kadar önce, yani işe giderken tam tersi şeyler söylüyordu. Dedim anne, bırak okuma ya bunları. Hem dur, ben sana başka şeyler bulayim. Yok, dedi, ince diye okumuş bunları zaten. Çabuk çabuk bitiyormuş. Nedir bu nesil annelerin çabuk çabuk bitirme telaşı, anlamadım. Belki her daim böyle değillerdir. Gündüzleri sıkılmaktan oluyor, olabilir. Bilemiyorum.
Asıl söyleyeceğim şeyi söyleyemedim. Gene kayboldum konudan. İşte kitapları yerleştirirken, annemle olan mücadelem bittiğinde, Çıtır'ın hediyesi TS Eliot'in Four Quartets'ini buldum. Okumaya daldım. Birazcık daha aydınlattı baba beni. Little Gidding kısmından şöyle bir şey gördüm. Özlem, aç kulaklarını:
We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.
Sonra bir de minik bir karta basılmış bir not çıktı kitaptan. A, ben görmemişim bunu. Sürpriz! : "Joy, joy. If you can say it, you can have it", diyor. 'Say' kelimesine tükenmez kalemle bir çarpı atılmış; yerine 'write' kelimesi eklenmis. Yani, "Joy, joy. If you can write it, you can have it". Gene gözleri doldurdum. Bu Çıtır'ı ne yapsam, bilemedim.
Kendimi savunmak zorunda bırakmayın burda. Biliyorum ki müzik zevkim arada bir çöpleşiyor. Olabilir. Şu gerçek sevgiyi bulma yolunda ayağa batan pıtırakları anlatan kitapları da sevmem ama her nasılsa bulunur evde. Yüreğinin Götürdüğü Yerlere Gitmeler, Doğmamış Çocuğa Mektuplar'dan bahsediyorum. Okumuşluğum yok. Valla yok. Ne? İnanmazsanız inanmayın. Diyelim ki kitap zevkim de çöp. Amaaan, çok da bir tarafımdaydı. Neyse işte, annem sen tut, oku bunları. Bir sinirlen bir sinirlen. Eve geldim, surat asık. Gül gibi kadıncağız neler çekmiş de bu erkek milletine güven olmazmış da en güzeli tek başına yaşamakmış da. Söylem 180 derece değişmis. Yaklaşık 10 saat kadar önce, yani işe giderken tam tersi şeyler söylüyordu. Dedim anne, bırak okuma ya bunları. Hem dur, ben sana başka şeyler bulayim. Yok, dedi, ince diye okumuş bunları zaten. Çabuk çabuk bitiyormuş. Nedir bu nesil annelerin çabuk çabuk bitirme telaşı, anlamadım. Belki her daim böyle değillerdir. Gündüzleri sıkılmaktan oluyor, olabilir. Bilemiyorum.
Asıl söyleyeceğim şeyi söyleyemedim. Gene kayboldum konudan. İşte kitapları yerleştirirken, annemle olan mücadelem bittiğinde, Çıtır'ın hediyesi TS Eliot'in Four Quartets'ini buldum. Okumaya daldım. Birazcık daha aydınlattı baba beni. Little Gidding kısmından şöyle bir şey gördüm. Özlem, aç kulaklarını:
We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.
Sonra bir de minik bir karta basılmış bir not çıktı kitaptan. A, ben görmemişim bunu. Sürpriz! : "Joy, joy. If you can say it, you can have it", diyor. 'Say' kelimesine tükenmez kalemle bir çarpı atılmış; yerine 'write' kelimesi eklenmis. Yani, "Joy, joy. If you can write it, you can have it". Gene gözleri doldurdum. Bu Çıtır'ı ne yapsam, bilemedim.
Çarşamba, Mayıs 31, 2006
Taşikardi
Valide bir iki karışınca naraları bastım ya, şimdi ince ince çalışıyor. Bu günlerdeki misyonu hemen dönmemi sağlamak. Japonya'ya gitmeyeymişim. Hayır, biraz da onun yüzünden eledim Alaska'ya da gitme işini. Ne yapacaksın tek başına soğuk yerde, bir daha gelirsin, vs vs. Bir yandan içim de istemedi pinponlarla dolu bir teknede doğal güzellik seyretmeyi. Canım aksiyon istiyor. Adrenalin bağımlısı oldum. Doğru adrese kesin dönüyorum, di mi?
Geçen gün alışverişten yeni dönmüşüz. Bir firfırlı gömlek deniyorum. Üşeniyoruz da aldıklarımızın hepsini mağazada denemeye. Eve gelip serilip bakınması daha güzel. Nasılsa iade sorun değil. İşte yeni gömlek. Almışım. Giymişim ama önünü kapatamamışım. Bir de gömlek gerçeküstü bir şey çıktı; mağazada alıp atmışız sepete, eve gelince anlayamadım, neresi fırfır, neresi yaka. Telefonda Ruşen ve Pelin. Dallas'talar ikisi birden. Neler yaptığımı soruyorlar, anlatıyorum. Yüzbeşbinonyedinci kez diyorum ki, 4 Haziran'da ev boşaltılıyor. 5'inde anne-baba gidiyor. 7'sinde evin satış işlemleri bitiyor. 9'unda işi bırakabilirsem 10'unda Japonya'ya giderim. 17 gibi dönüp hemmmen İstanbul.
Öbür hatta biri var. Arabayı satın almak isteyen biri. Ruşen'e kapatıyorum. Sonra kapı çalıyor. Gözde. Gelecekti. Gelmiş. Gömleği giyememişim. Önüm açık. Meydandayız. Kulağımda telefon. Gözde'yi öpüyorum ama o sarılmak da istiyor. Kaçmış oldum bir kere. Ayıp oldu. Onu orda annemle bırakıp içeri gidip arabayı 6'sında almak isteyen kıza diyorum ki kapora ver, anlaşalım, ben satmıyim arabayı o güne kadar. Kapora ne kadar olsun diye bilemedim. Telaşla, balkona oturmuş Gözde ve anne ikilisine bir çırpıda durumu anlattım. Bin dolar getirsin, tamam. Geri ara. Anlat. Okey. Yanlarına döndüğümde Gözde, bi sakin ol, dedi. Taşikardi olmuşsun.
Günlerdir taşikardiyim, evet. Hergün bir belge kayboluyor. Arabanın ruhsatından, ev klimasının servis raporlarına kadar herşeyi şeytan alıp götürüyor. Kimilerini satamadan getiriyor. Kimilerinin piyasası iyi olsa gerek, çıkamıyorlar ortaya. Acaba dün evin aidatını yatırdım mı, diye düşünüyorum şimdi. Çeki yolladım mı, yollamadım mi? Ohoo, o bankadan çekilinceye kadar ben gitmiş olurum. Uzak ara uğraşması zor.
İnsan dün aidatını postaya koyup koymadığını unutur mu? Zehir Hafiye unutuyor artık.
Geçen gün alışverişten yeni dönmüşüz. Bir firfırlı gömlek deniyorum. Üşeniyoruz da aldıklarımızın hepsini mağazada denemeye. Eve gelip serilip bakınması daha güzel. Nasılsa iade sorun değil. İşte yeni gömlek. Almışım. Giymişim ama önünü kapatamamışım. Bir de gömlek gerçeküstü bir şey çıktı; mağazada alıp atmışız sepete, eve gelince anlayamadım, neresi fırfır, neresi yaka. Telefonda Ruşen ve Pelin. Dallas'talar ikisi birden. Neler yaptığımı soruyorlar, anlatıyorum. Yüzbeşbinonyedinci kez diyorum ki, 4 Haziran'da ev boşaltılıyor. 5'inde anne-baba gidiyor. 7'sinde evin satış işlemleri bitiyor. 9'unda işi bırakabilirsem 10'unda Japonya'ya giderim. 17 gibi dönüp hemmmen İstanbul.
Öbür hatta biri var. Arabayı satın almak isteyen biri. Ruşen'e kapatıyorum. Sonra kapı çalıyor. Gözde. Gelecekti. Gelmiş. Gömleği giyememişim. Önüm açık. Meydandayız. Kulağımda telefon. Gözde'yi öpüyorum ama o sarılmak da istiyor. Kaçmış oldum bir kere. Ayıp oldu. Onu orda annemle bırakıp içeri gidip arabayı 6'sında almak isteyen kıza diyorum ki kapora ver, anlaşalım, ben satmıyim arabayı o güne kadar. Kapora ne kadar olsun diye bilemedim. Telaşla, balkona oturmuş Gözde ve anne ikilisine bir çırpıda durumu anlattım. Bin dolar getirsin, tamam. Geri ara. Anlat. Okey. Yanlarına döndüğümde Gözde, bi sakin ol, dedi. Taşikardi olmuşsun.
Günlerdir taşikardiyim, evet. Hergün bir belge kayboluyor. Arabanın ruhsatından, ev klimasının servis raporlarına kadar herşeyi şeytan alıp götürüyor. Kimilerini satamadan getiriyor. Kimilerinin piyasası iyi olsa gerek, çıkamıyorlar ortaya. Acaba dün evin aidatını yatırdım mı, diye düşünüyorum şimdi. Çeki yolladım mı, yollamadım mi? Ohoo, o bankadan çekilinceye kadar ben gitmiş olurum. Uzak ara uğraşması zor.
İnsan dün aidatını postaya koyup koymadığını unutur mu? Zehir Hafiye unutuyor artık.
Salı, Mayıs 30, 2006
Hafiye Ailesi Çiftlikte
İstanbul'dan geç kalkan uçak babama Atlanta bağlantısını kaçırttı Pazar günü. Dün sabah gelebildi ancak. İner inmez, "Beni bir çiftliğe götür," dedi. Senelerdir söyler. Senelerdir oyalarım. Baba, derim, burada bildiğin çiftçiler yok. Bu işi şirketler yapıyor. Yüzbinlerce dönümlük arazilerde dev tarım makineleri yani. Sana uymaz. A, olsunmuş. Bir görseymis. Hadi diyelim gittik, nasıl gircez ki içeri? 'Meraba biz gezi-inceleme koluyuz. Bi bakıp çıkıcaz.' Neye? Niye, demez mi adamlar? Senle mi uğraşacaklar? Bu geldiğinde, organik tarım toprakları görmek istediğini ayaklarını yere vura vura deklare etti. Hafiye bir yer buldu internetten. Evine 100 km ötede. Olabilecek en yakın yer. Gitmeden telefon da ettim. Ne diyeceğimi de bilmiyorum ki. Biz bi bakıcaz, dedim. Babam merak ediyor. Tamam, dedi telefondaki kadın. Pabucundan Çukurova'nın toprağı dökülmeden Georgia toprakları yapıştı böylece babanın. Benim de 47 no.lu nefis pabuçlarım, ilk kez toprak gördü, iyi mi?
Bir gittik. Dünyanın en tatlı 7.5 aylık hamilesi Jane bizi karşıladı köpeği Ranger ile. Kocasıyla tarlada çalışan bir kadın. Annem, yazık daha küçücük çocuk dedi ona. Tazecik durmaktaymış. Köylük yerde böyle körpecik, yazıkmış. Babam baktı fasulyenin yapraklarına. A, dedi bilmemne böceği var bunlarda. Söyle. Söyledim. Organikle falan işi olmadı. Zaten çok basit ki mantığı. İlaçlama, kimyasal gübre falan yok. O da direk makinelere atladı birçok erkek gibi. Hareketli ve havadan sulama yapan bir dev makineye, biçerdoverlere, fide dikene, fasulye toplama makinesine, hayvan yemini yeşilken bir plastiğe sarıp kurutan alete...hasta oldu. 200 dönüm arazisi olan bir çiftçinin sahip olduğu makine bolluğuna hayret etti. Ha, bir de 1953 model John Deere traktöre. Babamların köye Marshall yardımında gelen ilk traktör oymuş. Ne üşüşmüşlermiş başına o zamanlar. Nostalji yaptı başında uzun uzun. Dev biçerdöverin fiyatının sadece 30 bin dolar olmasına hala hayret ediyor. Türkiye'de 200 bin dolardan aşağı değilmiş. Dedim, baba, ben ayakkabıyı çantayı boşvereyim. Büyük düşünelim. Biçerdover götürelim! Yesss!
Babam makinelerde kendini kaybederken Jane'le sohbete başladık. Annemin 18 sandığı körpe Jane 32 yaşındaymış. Kocasıyla beraber kimya okumuş. Hem de benim okuldan. Okul birliği yakınlaşma ivmesini çok hızlandırdı. Annemin aklı almadı iyi okumuş bir kadının tarlalarda çilek toplamasını- ki Jane hamileyken de çalışıyor. Babaannem de böyleymişti hani, karnında, sırtında, elinde birer tane veletle güneş altında pamuk toplarken ama ya Jane? O bir kimyager ve o zengin bir ülke vatandaşı. O, buna mecbur değil. Jane tam bir militan. Aysudak'tan beter. Traktörler bile biyo-dizel yakıtla çalışıyor. Cehennemin dibinden gidip alıyorlar bu soya yağı yakıtını. Allahtan Aysudak tutturmadı biyo-dizel araba alıcam diye. Artık bisikletten düşüp kol kırmaklar biter, Chattanooğa'dan gelme yakıt varilini koyacak yer aramaklar başlardı.Çocuk işçiler çalıştırıyorlar diye kakao ve kakao mamüllerini protestosu aklımdan gitmiyor. Acılar içinde. Çikolata orucu. Yapamam, ulan. O da yapamadı zaten.
Sonra güleryüz Flores geldi. Jane'lerin yardımcısı, Guatemalalı ailenin hatun kişisi. Jane, Bush'a küfürler etti. İşçi bulamamaktan muzdarip. Göçmenlik yasalarına kıl. Bütün bunlar, küçük çiftçiyi öldürmek üzerine, onlara darbe. Bir de Wal-Mart yakında organik sebzeler satmaya başlayacakmış diye endişeli. Organik ürün fiyatları da düşerse, organik tarıma da şirketler girer zira. Babama da uzun uzun nasihat verdi taze topladığı çileklerin ikramında. Oralarda şirketlerin tarıma girmesini engellesinler diye. Gerekirse yardım edermiş. O anlattı. Ben çevirdim. Dünyanın en lezzetli çilekleri bunlar. Kahraman çiftçi, Cargill'e karşı. Bir varolma çabası içinde Jane. Hem de varoluşunu oradan tutmak zorunda değilken. Aklıma Düella geldi. Aklıma ben geldim. Aklıma böylesine adanabileceğim bir şey olmalı fikri geldi. Kendimi kurban etme pahasına. Bulamadım. Çok utandım.
Pazartesi, Mayıs 29, 2006
Ana Hafiye Komşulara Karşı
Evimi satın alan anal kişilikli lezbiyenlerden çektik çekeceğimizi. Bilmeyen kalmadı da şurada giderayak valide 75’lik gey çift komşularımla da bozuştu. Hani zaten “Bizim orda olsa hepinizi ahlak polisi basar“ demelerden nerelere genişledi. Çok üstüne de gitmek istemiyorum. Az kompulsif değil. Gey dedeler de ondan beter. Söyle ki:
Valide tutturdu bu merdivenler çok pis. Her taraf tertemizmis, merdivenler neden pismiş. Merdivenleri sen tut, süpür sil. Bunu yaparken de dedelerin saksılarının yerlerini değiştirmis. Valide dikkat etmemiş. Ne bilsin sümbüller mi laleler mi ne haltsa, o çiçeklerin biri sağda, ışığın daha bol olduğu yerde; diğerinin solda, gölgede durması gerektiğini. Bir baktım dedenin biri konuşuyor da konuşuyor. Valide anlamıyor, beni çağırdı. Adam bıt bıt da bıt bıt. Tamam, dedim, afedersiniz. Olmuş bi kere, bir daha olmaz. Dede hala söylengeç. Bırak ya, dedim. Bırak. Anne, sen de allah aşkına yuğunma öyle külkedisi gibi. Beş gün sonra boşaltacağımız binanın merdivenlerinden sana ne. Yok, efendim, eski komşular varken nasıl da temizmiş buralar. Hala bir ’denial’ içinde yaşıyor. Bizim ailede mal satmak diye bir kavram yoktur zira. Aç kalabilirsin, soğuktan donabilirsin ama senelerdir boş duran n'inci evini satamazsın. Geçen gün çamaşır makinemi götürdüklerinde oturdu hüzün yaptı. Sanki iflas etmişiz de haciz memurları eşyalarımızı götürmüş gibiymiş. İçi burulmuş. Şu Sümerbank neslinden yediğim dumurların sosyolojik açıklamasını rica edicem artık. Gınalar diz boyu.
Az önce markete gitmek üzere kapıyı açtık. A, önümüzde posta kolileri. Siparişlerin gelmiş, dedi. Yok, dedim, olamaz, bugün Pazar. Bir baktık, attığımız eski koliler. Valide onları sabah çöpe atmış ama site kurallarının gerektirdiği üzere naylon çöp poşetinde ağzı bağlı atmamış da öyle bırakmış. Ona söylemeyi unutmuştum bu kuralı. Bizim gey dedeler de, siz gidin onları çöpten çıkarıp bizim kapının önüne dizin geri. Valide, mis gibi karton kutular, pis değil, bir şey değil diye cinnet yaparken benim kahkahalar bütün siteyi çınlattı. İnip söyleseymişim ya çok ayıpmış bu yaptıkları.
Neden bu memlekette cam silme diye bir kavramın olmadığına da takık yanısıra. Ayrı bir mevzudur ama yeri geldi madem. Diyorum ki, camdan dışarıyı seyretmiyorlar, ondan. Kimse bizim gibi konuşlanmıyor pencere önüne. Panjurlar, perdeler hep çekik. Böyle güzel manzara varken deliler miymiş? Olabilir, dedim. Düşüneyim biraz.
Valide tutturdu bu merdivenler çok pis. Her taraf tertemizmis, merdivenler neden pismiş. Merdivenleri sen tut, süpür sil. Bunu yaparken de dedelerin saksılarının yerlerini değiştirmis. Valide dikkat etmemiş. Ne bilsin sümbüller mi laleler mi ne haltsa, o çiçeklerin biri sağda, ışığın daha bol olduğu yerde; diğerinin solda, gölgede durması gerektiğini. Bir baktım dedenin biri konuşuyor da konuşuyor. Valide anlamıyor, beni çağırdı. Adam bıt bıt da bıt bıt. Tamam, dedim, afedersiniz. Olmuş bi kere, bir daha olmaz. Dede hala söylengeç. Bırak ya, dedim. Bırak. Anne, sen de allah aşkına yuğunma öyle külkedisi gibi. Beş gün sonra boşaltacağımız binanın merdivenlerinden sana ne. Yok, efendim, eski komşular varken nasıl da temizmiş buralar. Hala bir ’denial’ içinde yaşıyor. Bizim ailede mal satmak diye bir kavram yoktur zira. Aç kalabilirsin, soğuktan donabilirsin ama senelerdir boş duran n'inci evini satamazsın. Geçen gün çamaşır makinemi götürdüklerinde oturdu hüzün yaptı. Sanki iflas etmişiz de haciz memurları eşyalarımızı götürmüş gibiymiş. İçi burulmuş. Şu Sümerbank neslinden yediğim dumurların sosyolojik açıklamasını rica edicem artık. Gınalar diz boyu.
Az önce markete gitmek üzere kapıyı açtık. A, önümüzde posta kolileri. Siparişlerin gelmiş, dedi. Yok, dedim, olamaz, bugün Pazar. Bir baktık, attığımız eski koliler. Valide onları sabah çöpe atmış ama site kurallarının gerektirdiği üzere naylon çöp poşetinde ağzı bağlı atmamış da öyle bırakmış. Ona söylemeyi unutmuştum bu kuralı. Bizim gey dedeler de, siz gidin onları çöpten çıkarıp bizim kapının önüne dizin geri. Valide, mis gibi karton kutular, pis değil, bir şey değil diye cinnet yaparken benim kahkahalar bütün siteyi çınlattı. İnip söyleseymişim ya çok ayıpmış bu yaptıkları.
Neden bu memlekette cam silme diye bir kavramın olmadığına da takık yanısıra. Ayrı bir mevzudur ama yeri geldi madem. Diyorum ki, camdan dışarıyı seyretmiyorlar, ondan. Kimse bizim gibi konuşlanmıyor pencere önüne. Panjurlar, perdeler hep çekik. Böyle güzel manzara varken deliler miymiş? Olabilir, dedim. Düşüneyim biraz.
Cumartesi, Mayıs 27, 2006
Hafiye Toplanıyor
Toplanmak benim gibi yapışkanlar için uzun iş. Bir çekmecenin toplanması bir akşamımı alabiliyor. Hiçbir ıvırı kıvırı atmamışlığım bir yana kimi zamazingoların paketini bile bozmadan tutmuş olmam cabası.
Memleketten 'yeni çıkan ne varsa hepsinden ver abı' diye aldığım ve çoğunu dinlemediğim CD'leri, izlemediğim filmleri bıraksam mı, bırakmasam mı diye düşünedürdüm. Bazılarını nasılmış bakıym dinliyim de öyle karar veriym, diye dinledim de. Ebru Gündeş'in 2004'te çıkardığı, Bize Mutluluk Yakışır isimli albümü de bunlardan biriydi. Her şarkıya üçer beşer saniye tahammül ederek 1-3-5 fıt fıt fıt ilerledim. Gıy gıy gıy arabesk buldum albümü o kısa geçişlerde. Sekizinci şarkı durulası çıktı. Bir eller havaya mucizesi. Tezahürat olası, rebound ettiresi, 'arkanı dön ve çık/istenmiyorsun artık'in ağır alaturkası:
Gün gelecek devran dönecek
Kahpe felek bana da gülecek
Sen mi vardın şimdiye dek?
Tek tabanca da yaşar bu yürek
A, dedim ya. Bayağı bir geç geldi ama iyi geldi. Hani şarkılardan hissi yönler çizmek garip bir dürtüdür yurdum insanında. Vakti zamanında bulsaydım Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor kitaplarına gerek kalmayabilirdi. Dedim, bu albüm benle gelsin. Belki lazım olur. Tedarikli gitmek lazım. Terapötik malzeme nihayetinde.
Sonra ya salla, dedim. Bunlardan memlekette dolu. En kralını her gece git, tepine tepine çal, söyle.
Hem bir dakka ya. Sadece moralim bozulduğunda kullanılmak üzere bir şey götürüyorsam moralimin bozulacağına inanıyorum da demektir. Bu inanç bu başlangıca yakışmıyor. (Breh breh breh) Götürmiycem. Bırakıyorum.
İyi de neden illa ki bir mesajı olsun ki şarkıların? Ritmine elini kıçını salla, gitsin. Geri koyuyorum.
Bu anlamsız muhasebe yarım saat sürüyor. Annem odaya giriyor:
-Ne durumdasın?
-Euee, sadece beş cd'yi ayıkladım.
-Aferin, diyor. Aferin yani. Hiç anlamıyorum, nasıl kazandın da nasıl bitirdin o okulları bu mıymıylıkla? Hiiiç.
Ben de anlamıyorum valla. Hem de hiççç.
Memleketten 'yeni çıkan ne varsa hepsinden ver abı' diye aldığım ve çoğunu dinlemediğim CD'leri, izlemediğim filmleri bıraksam mı, bırakmasam mı diye düşünedürdüm. Bazılarını nasılmış bakıym dinliyim de öyle karar veriym, diye dinledim de. Ebru Gündeş'in 2004'te çıkardığı, Bize Mutluluk Yakışır isimli albümü de bunlardan biriydi. Her şarkıya üçer beşer saniye tahammül ederek 1-3-5 fıt fıt fıt ilerledim. Gıy gıy gıy arabesk buldum albümü o kısa geçişlerde. Sekizinci şarkı durulası çıktı. Bir eller havaya mucizesi. Tezahürat olası, rebound ettiresi, 'arkanı dön ve çık/istenmiyorsun artık'in ağır alaturkası:
Gün gelecek devran dönecek
Kahpe felek bana da gülecek
Sen mi vardın şimdiye dek?
Tek tabanca da yaşar bu yürek
A, dedim ya. Bayağı bir geç geldi ama iyi geldi. Hani şarkılardan hissi yönler çizmek garip bir dürtüdür yurdum insanında. Vakti zamanında bulsaydım Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor kitaplarına gerek kalmayabilirdi. Dedim, bu albüm benle gelsin. Belki lazım olur. Tedarikli gitmek lazım. Terapötik malzeme nihayetinde.
Sonra ya salla, dedim. Bunlardan memlekette dolu. En kralını her gece git, tepine tepine çal, söyle.
Hem bir dakka ya. Sadece moralim bozulduğunda kullanılmak üzere bir şey götürüyorsam moralimin bozulacağına inanıyorum da demektir. Bu inanç bu başlangıca yakışmıyor. (Breh breh breh) Götürmiycem. Bırakıyorum.
İyi de neden illa ki bir mesajı olsun ki şarkıların? Ritmine elini kıçını salla, gitsin. Geri koyuyorum.
Bu anlamsız muhasebe yarım saat sürüyor. Annem odaya giriyor:
-Ne durumdasın?
-Euee, sadece beş cd'yi ayıkladım.
-Aferin, diyor. Aferin yani. Hiç anlamıyorum, nasıl kazandın da nasıl bitirdin o okulları bu mıymıylıkla? Hiiiç.
Ben de anlamıyorum valla. Hem de hiççç.
Perşembe, Mayıs 25, 2006
Miami Hapsi
Hafiye, çok dolaşık bugünlerde. Karman çorman. Taşınırken eskilere takılıyor. Nostalji yapıyor çabuk çabuk toplanacağı yerde. 2 Şubat 2005'ten bunu buldu. Hey gidi, oldu. Siz de bin parçaya bölünmüş ve bininin de peşine düşmüş bir Hafiye'den çok şey beklemeyin bugünlerde. Eskileriyle idare edin.
----
Sabah 4'e kadar Miami'de bir otel odasinda calisan kizimiz cok da zahmetli gelmeyen sabah uykudan uyanip yoklama verme merasiminden gecti. Ustleriyle kahvalti yapti. Bugunun ajandasini tartisti. Danismanlara fikir verdi. Sonra tam asagi, toplanti odasina inmisti ki ona 'git uyu biraz' dediler. Ustume iyilik saglik. O kadar da goz makyaji yapmistim belli olmasin kizarikliklar diye. Sanirim sesten caktilar. Travesti gibi cikiyor bugun. Nerde benim burundan cikan cir cir ses, nerde bu kalin catlak sey? Uyuyamam ben gunduz vakti. Havuzbasinda mojito mu icsem? Sevmiyorum mojitoyu ama sirf konsept kasmak icin bu caba gerekli midir? Bu kadar mi yaptim demek icin yapar insan? Irdelenesi konular.
Sabah alarmi niyetine TV'yi kurmustum. Bir acildi ki Groundhog Day kutlamalari varmis bugun kuzeylerde bir yerde, ismini degil telaffuz etmek, dogru yazmamin bile imkansiz oldugu bir soguk sehirde. Tam da o sirada aklima Groundhog Day filmi geldi. Kendimi o karelerde sıkışmış hissettim. Gunlerim birbirinin benzeri otellerde, benzer tartismalarla geciyor. Sadece penceremdeki manzara degisiyor. Mantigin durdugu yer neresi? Hani kisa omurluyduk? Birbirinin ayni gunlerle kisitli butcemizi harcamak takvim uzerine centik atmaktan baska nedir? Mahpus muyuz? Zincirlemisiz kendimizi kariyere, paraya, statüye. Emekliliğe övgüler duzmeye basladik bile. Hani genctik, guzeldik? Ne hayrını gorduk? Har vurup harman savursaydık bari. Alenen dolapta curuttuk.
Gene Sıdıka Sıdıka depresirken annem aradi. Ama Sıdıka annesi gibi degildi bu sefer. Bana aklimi basima toplayip, kavramlari karmasiklastirmayip, kicimi kirip, kocaya varip cocuga karismami ogutlemedi. Babanla ben gelicez, bizi Arjantin'e götür, dedi. Aynen. Bunu dedi. Bir ayda dört kıta, beş iklim, iki tekerlekli bir bavul, suru babam suru. Gurbetin basindasin. Derdin gunun yalnızlık. Akşam olmuş, güneş batmış. Gezmeyip de ne halt edeceksin? Di mi, ama?
----
Sabah 4'e kadar Miami'de bir otel odasinda calisan kizimiz cok da zahmetli gelmeyen sabah uykudan uyanip yoklama verme merasiminden gecti. Ustleriyle kahvalti yapti. Bugunun ajandasini tartisti. Danismanlara fikir verdi. Sonra tam asagi, toplanti odasina inmisti ki ona 'git uyu biraz' dediler. Ustume iyilik saglik. O kadar da goz makyaji yapmistim belli olmasin kizarikliklar diye. Sanirim sesten caktilar. Travesti gibi cikiyor bugun. Nerde benim burundan cikan cir cir ses, nerde bu kalin catlak sey? Uyuyamam ben gunduz vakti. Havuzbasinda mojito mu icsem? Sevmiyorum mojitoyu ama sirf konsept kasmak icin bu caba gerekli midir? Bu kadar mi yaptim demek icin yapar insan? Irdelenesi konular.
Sabah alarmi niyetine TV'yi kurmustum. Bir acildi ki Groundhog Day kutlamalari varmis bugun kuzeylerde bir yerde, ismini degil telaffuz etmek, dogru yazmamin bile imkansiz oldugu bir soguk sehirde. Tam da o sirada aklima Groundhog Day filmi geldi. Kendimi o karelerde sıkışmış hissettim. Gunlerim birbirinin benzeri otellerde, benzer tartismalarla geciyor. Sadece penceremdeki manzara degisiyor. Mantigin durdugu yer neresi? Hani kisa omurluyduk? Birbirinin ayni gunlerle kisitli butcemizi harcamak takvim uzerine centik atmaktan baska nedir? Mahpus muyuz? Zincirlemisiz kendimizi kariyere, paraya, statüye. Emekliliğe övgüler duzmeye basladik bile. Hani genctik, guzeldik? Ne hayrını gorduk? Har vurup harman savursaydık bari. Alenen dolapta curuttuk.
Gene Sıdıka Sıdıka depresirken annem aradi. Ama Sıdıka annesi gibi degildi bu sefer. Bana aklimi basima toplayip, kavramlari karmasiklastirmayip, kicimi kirip, kocaya varip cocuga karismami ogutlemedi. Babanla ben gelicez, bizi Arjantin'e götür, dedi. Aynen. Bunu dedi. Bir ayda dört kıta, beş iklim, iki tekerlekli bir bavul, suru babam suru. Gurbetin basindasin. Derdin gunun yalnızlık. Akşam olmuş, güneş batmış. Gezmeyip de ne halt edeceksin? Di mi, ama?
Çarşamba, Mayıs 24, 2006
Istifa
Az once istifa ettim. Titremekten konusamadim dogru durust. Aglamadim, allah var. Isyerinde agladigimi kimselere gostermedim. Tuvalete gidip gozlerimi kuruladim. Hani profesyonellik? Yok. Bugunluk yok.
Ben daha once hic istifa etmedim. Istifa istifa etmedim yani. Bu daha bir istifa. Sadece isten bosanmak degil. Evimden, golumden, ordegimden, elbise dolabimdan, arabamdan, bu yollardan bos oldum.
Belki donersin geri, dedi Kris. Gozlerime bakti. Seni anliyorum, dedi. Chicago'daki ailesinden uzak diye suclaniyormus. 50 yasinda, iki yetiskin evlat sahibi kadinda da, bende de ayni sizilti. Donersin belki. Sana ucretsiz izin verelim. Bakalim, dedim.
Bir tenis topu gibi gecti 20'ler. Genis bir kortun her ucunda sektim. Tenis topundan emekli yeni bumerang olmaya gonul razi olmaya razi degil de hayat razi gelirse? Gelmesin. Ne olur. Gelmesin. Hani hayatina hukmeden haciyatmaz cimbit hafiye? Yok. Bugunluk yok.
Ben daha once hic istifa etmedim. Istifa istifa etmedim yani. Bu daha bir istifa. Sadece isten bosanmak degil. Evimden, golumden, ordegimden, elbise dolabimdan, arabamdan, bu yollardan bos oldum.
Belki donersin geri, dedi Kris. Gozlerime bakti. Seni anliyorum, dedi. Chicago'daki ailesinden uzak diye suclaniyormus. 50 yasinda, iki yetiskin evlat sahibi kadinda da, bende de ayni sizilti. Donersin belki. Sana ucretsiz izin verelim. Bakalim, dedim.
Bir tenis topu gibi gecti 20'ler. Genis bir kortun her ucunda sektim. Tenis topundan emekli yeni bumerang olmaya gonul razi olmaya razi degil de hayat razi gelirse? Gelmesin. Ne olur. Gelmesin. Hani hayatina hukmeden haciyatmaz cimbit hafiye? Yok. Bugunluk yok.
Pazartesi, Mayıs 22, 2006
Hafiye'nin Alışveriş Güncesi
Kesin dönüş yapmış insanlara sordum. Buradan elektronik eşya olaraktan neler getireyim, diye. Laptop'mış, playstation'miş falan umrumda değil. Erkek erkek konuşmayın. Aklım saç kurutma makinemle saç maşamda. Saç kurutma makinem sahane bir şey. Hem küçücük hem canavar. Atom karınca. Türkiye'de neler çekmiştim fiy fiy üfleyen aletlerden. Bu saçlar- ki tokalar yetmiyor zaptetmeye- ancak bu minik mucizeyle kurumakta. Saç masası da bu paskırık saçları yerçekimine amade tutmakta, edepli edepli. Kuaför özlemiyle yanıp kavruldum çok vakit amma velakin kuaför koltuğundan da disçi koltuğu gibi hiç hazzetmemişimdir. Hatta disçi koltuğunu tercih bile edebilirim kuaföre. En azından uyuyabiliyorum orada iki seksen uyuşuk ağzımla. Saçlarım ha bire çekilirken, o fon aleti kulaklarımı ve kafa derimi pişirirken ve de manikür istemeyişime tenkitçi nazarlar yollanırken uyuyabilmem mümkün değil zira. Kuaför; acısıyla, tenkitiyle, nazarıyla tam bir Türkken saç masam çabukluğu, acısızlığı, sorgu sualsız disipliniyle tam bir Amerikan Güzeli.
Bir arkadaş dedi ki, herşey var burda. Sushi getirecek halin yok ya. Sormayın, hergün sushi yiyorum, patlıycam. Memlekette çok pahalı ya, iyice gözümde kalmasın hesabı öğlen koca tabak Uçan Kamikaze'lerden indirdim mideye. Akşam ufak bir fesat yaşadıysam da dert değil. Sonra sanırım 63. çift ayakkabımı da aldım dün öğledensonra saat 17 sularında. Pembemsi, kırık gül kurusumsu bir süet pabuç. Yüksek topuklu, önünde tokası var, harika bir şey. Ona uygun çanta bulmak lazım diyordum ki valide mağazada fenalık geçirdi. 'İğreniyorum artık gömlek, ceket, ayakkabı görmekten', diye sızıldandı bir dolu. Eve dönmek zorunda kaldık çantayı bulamadan. Alışveriş asla bitmiyor. Bitemiyor.
Mısırlı Prenses Hafiye Şah önden yedi bavul götürmüştü zaten. Bir dokuz tane daha son batında geliyor. İyi mi? Artık bavul almayalım, dedik. Normal bir insan evladının dokuz adet dev boy bavula ihtiyacı olmaz ki. Çare niyetine valide sultan Adana'da branda bisi diktirmiş, bir kullanımlık, çart mavi ve çart yeşil. Süper amele şeyler. İstanbul'a öyle inicez. Dedim, valide sultan, söyliyim de kimse karşılamasın, rezalet. Ne vahimdir ki havaalanında ofisim. Birine görünmemek için haftasonu insek bari, diyorum. Kocaman kapkara gözlükler takip. Kocaman, kara, gözlük...Gözlük, dedim. Gözlük almalıyım daha ya...İyi hatırladim. Bunu da yazayım alinacaklar listesine. Unutmadan...
Bir arkadaş dedi ki, herşey var burda. Sushi getirecek halin yok ya. Sormayın, hergün sushi yiyorum, patlıycam. Memlekette çok pahalı ya, iyice gözümde kalmasın hesabı öğlen koca tabak Uçan Kamikaze'lerden indirdim mideye. Akşam ufak bir fesat yaşadıysam da dert değil. Sonra sanırım 63. çift ayakkabımı da aldım dün öğledensonra saat 17 sularında. Pembemsi, kırık gül kurusumsu bir süet pabuç. Yüksek topuklu, önünde tokası var, harika bir şey. Ona uygun çanta bulmak lazım diyordum ki valide mağazada fenalık geçirdi. 'İğreniyorum artık gömlek, ceket, ayakkabı görmekten', diye sızıldandı bir dolu. Eve dönmek zorunda kaldık çantayı bulamadan. Alışveriş asla bitmiyor. Bitemiyor.
Mısırlı Prenses Hafiye Şah önden yedi bavul götürmüştü zaten. Bir dokuz tane daha son batında geliyor. İyi mi? Artık bavul almayalım, dedik. Normal bir insan evladının dokuz adet dev boy bavula ihtiyacı olmaz ki. Çare niyetine valide sultan Adana'da branda bisi diktirmiş, bir kullanımlık, çart mavi ve çart yeşil. Süper amele şeyler. İstanbul'a öyle inicez. Dedim, valide sultan, söyliyim de kimse karşılamasın, rezalet. Ne vahimdir ki havaalanında ofisim. Birine görünmemek için haftasonu insek bari, diyorum. Kocaman kapkara gözlükler takip. Kocaman, kara, gözlük...Gözlük, dedim. Gözlük almalıyım daha ya...İyi hatırladim. Bunu da yazayım alinacaklar listesine. Unutmadan...
Cuma, Mayıs 19, 2006
Hafiye Alış-verişte
Bu kesin donme isi cok sizofrenik bir hal. Kapatilacak bir suru hesap var. Bir de zamanlama ekstra onemli. Evim bayagi bosaldi. Arabami satmaya calisiyorum simdi. Bir abi duymus geldi. Turk. 50lerinde. Hali vakti yerinde sanirim. Kizina alacakmis arabayi. Bizim cocuklardan duymus satilik oldugunu. Geldi uc bes konustuk. Bana 'dealer ne verirse aynini veririm' dedi. Euee, bakariz, dedim, gitti. Hergun ariyor simdi. Teklifi degisik de degil. Her aradiginda ofkeleniyorum. "Dealer ne verirse aynini vereceksen ben neden sana vereyim arabayi be adam? Ne kankamsin ne akrabam. Seni tanimam, etmem. Sana iyilik borcum mu var? Dealer en azindan sak diye sayacak parayi elime. Hem de daha guvenilir. Simdi bir de senin cekinle/bankanla mi ugrasicam?" demedim ama kibarca, uygarca demeye getirdim. Israrla anlamiyor. Artik o kivama geldi ki dealerdan daha cok bile odese satmiycam ona. Gicik oldum. Az daha israr etse Seinfeld'e sezonluk diyaloglar cikacak meydana.
Evi satin alan lezbiyen cift --evin duvarlarinin dili olsa da konussa artik--anal kisilikler cikti. Yok pervazin kiyisindaki siyrik, yok dus basliginin damlatan gevsekligi, yok klimanin esit uflemeyen havalandirma duzenegi, yok tel kapinin solmus rengi, yok kapi kolunun siyrilmis yaldizi...icime fenaliklar geldi. Hergun eve bir usta geliyor, biri gidiyor. Elden cikan paranin haddi hesabi olmadigi gibi ben geriye dogru herseyi hatirlayip kendime hayiflaniyorum. Ben bu evi gordum ve aldim. O kadar. Millet boyle inceliyor. Isin garibi benim beyaz esya sigortam varmis iki yillik. Firin da calismiyordu. Insan yeniler, di mi? Unutmusum sigortam oldugunu.
Kitaplarim tam 120 KILO cekti--ki bir kismi gitmis hali bu. Annem okuduklarini birak, dedi. Aglamakli oldum. M-Bag dedikleri seye kasicam artik. Su Amerikan postasiyla aylarca suren kargo opsiyonu. Umarim bir sey olmaz. Bir yandan TR'de hicbir sey yokmus gibi bir alisveris seysi geldi ustume. Acaba diyorum adaptor madaptor takip DVD player, sac kurutma makinesi ve sac masami getirsem mi? Bir kere bu kadar kisa surede sacimi kurutan makine ben hic gormedim. Bu sac masasindan TR'de yok. DVD player da canavar...Ben tam dayaklikim galiba.
Su esyaya baglanma seysi Fight Club'i animsatiyor. (Heyoo, sonunda ben de Fight Club'i izlemis biri oldum da referans bile gosteriyorum) Sahip oldugun seyler arttikca ozgurlugun ya da hareket etme alanin daraliyor, diycektim.
Evi satin alan lezbiyen cift --evin duvarlarinin dili olsa da konussa artik--anal kisilikler cikti. Yok pervazin kiyisindaki siyrik, yok dus basliginin damlatan gevsekligi, yok klimanin esit uflemeyen havalandirma duzenegi, yok tel kapinin solmus rengi, yok kapi kolunun siyrilmis yaldizi...icime fenaliklar geldi. Hergun eve bir usta geliyor, biri gidiyor. Elden cikan paranin haddi hesabi olmadigi gibi ben geriye dogru herseyi hatirlayip kendime hayiflaniyorum. Ben bu evi gordum ve aldim. O kadar. Millet boyle inceliyor. Isin garibi benim beyaz esya sigortam varmis iki yillik. Firin da calismiyordu. Insan yeniler, di mi? Unutmusum sigortam oldugunu.
Kitaplarim tam 120 KILO cekti--ki bir kismi gitmis hali bu. Annem okuduklarini birak, dedi. Aglamakli oldum. M-Bag dedikleri seye kasicam artik. Su Amerikan postasiyla aylarca suren kargo opsiyonu. Umarim bir sey olmaz. Bir yandan TR'de hicbir sey yokmus gibi bir alisveris seysi geldi ustume. Acaba diyorum adaptor madaptor takip DVD player, sac kurutma makinesi ve sac masami getirsem mi? Bir kere bu kadar kisa surede sacimi kurutan makine ben hic gormedim. Bu sac masasindan TR'de yok. DVD player da canavar...Ben tam dayaklikim galiba.
Su esyaya baglanma seysi Fight Club'i animsatiyor. (Heyoo, sonunda ben de Fight Club'i izlemis biri oldum da referans bile gosteriyorum) Sahip oldugun seyler arttikca ozgurlugun ya da hareket etme alanin daraliyor, diycektim.
Salı, Mayıs 16, 2006
Sevgi Selli Kesin Dönüş Halleri
Son iki gündür annemin artan dozda anneliği bünyemi sarstı. İstanbul'a döndüğümde haftada birden fazla gece çıkmamalıymışım, temizlige kadın her hafta gelmesinmiş ayda bir yetermiş, hergün dışardan yemek yememeli, evde yemek pişirmeliymişim; haftada iki kez dışarda yemek yetermiş, ayda bir Adana'ya gitmeli, ayda bir de o gelmeliymiş tarzı yorumları beni şişirdi biraz. Hani tabii ki ka'ale almayacağım. Ne bileyim, ben oturup haftada kaç kez ne yiyeceğimi, nereye gideceğimi ömrümce planlamadım ki şimdi planlayayım. Kaldı ki planın ennn yapılası ortamı Atlanta'dayken bile yapmamışım, teklifsizlik özlemişim, dönücem de plan mı yapıcam? Kankalar arayacak. 'Yok, ben bu haftaki dışarıda yemek yeme haddimi doldurdum. Haftaya buluşalım' mı diyeceğim?
Kendimi 5 yaşında hissediyorum. Eskiden karıştığı şeyler daha 'vahim' şeylerdi en azından. Bunlar bana yeni. Acaba diyorum, Amerika'dayken deplasmanda pıstığından bu kadar karışamıyordu da mı karışmadı? Aslında o da biliyor dediklerini yerine getirmeyeceğimi. Aslında ikimiz de biliyoruz hiçbirinin gerçekleşmeyeceğini. O zaman neden konuşuluyor ve hadi madem konuşuldu, neden beni şişiriyor? Annemin yapılacaklar/yapılmayacaklar listesi uzadıkça bana basıyor.
Tuba'yla (kızkardeşim) paylaştım da annemin 'yeni' hallerini. Kardeşim de İstanbul'da ve annemin reçetesinden gayet de rafine bir hayatı var. "Bak ve gör daha kimler karışacak. Eski topraklara dönüş biraz acı olacak galiba. Ama annem karışmazdı genelde böyle şeylere, bakma sen ona yine de, o da yıllardır hayallerini kurduğu hayata kavuşacağını düşünüyor, heyecanlanıyor, " dedi. Üzerine de söyle bir şey yolladı Eksısözlük'ten. 10 dakikadır ona gülüyorum:
başlık: kesin dönüş
"çünkü insanlar (akraba, dost, arkadaş, tanıdık, vs vs) yıllardır size karşı içlerinde biriken "gel ve emrime amade ol" tarzı birikmiş heyecanlarını ve bilmem hangi yaz görüşememiştik geldin ve beni aramadın, evlendin mı sen, aa hiç haberim yok şeklindeki (ulan hıyar, davetiyeyi elimle koymuştum posta kutuna!) kinlerini üzerinize boşaltmaya başlarlar. ismini de özlem ve hasret koyarlar. çoğu kişi sitem eder ve yine çoğu kişi ne yardım eli uzatmayı teklif eder, ne de bu yeni ve çetrefilli hayatınıza uyum sağlama çalışmalarınızı kolaylaştırmak için bir yol gösterir... anca isteklerini ve size olan "özlem"lerini dile getirirler. welkam to the lovely country turkey. sevgi adı altında ruhunuzu s---n ülke."
Annecim! Yok, pardon, euee, babacım (?)!!
Kendimi 5 yaşında hissediyorum. Eskiden karıştığı şeyler daha 'vahim' şeylerdi en azından. Bunlar bana yeni. Acaba diyorum, Amerika'dayken deplasmanda pıstığından bu kadar karışamıyordu da mı karışmadı? Aslında o da biliyor dediklerini yerine getirmeyeceğimi. Aslında ikimiz de biliyoruz hiçbirinin gerçekleşmeyeceğini. O zaman neden konuşuluyor ve hadi madem konuşuldu, neden beni şişiriyor? Annemin yapılacaklar/yapılmayacaklar listesi uzadıkça bana basıyor.
Tuba'yla (kızkardeşim) paylaştım da annemin 'yeni' hallerini. Kardeşim de İstanbul'da ve annemin reçetesinden gayet de rafine bir hayatı var. "Bak ve gör daha kimler karışacak. Eski topraklara dönüş biraz acı olacak galiba. Ama annem karışmazdı genelde böyle şeylere, bakma sen ona yine de, o da yıllardır hayallerini kurduğu hayata kavuşacağını düşünüyor, heyecanlanıyor, " dedi. Üzerine de söyle bir şey yolladı Eksısözlük'ten. 10 dakikadır ona gülüyorum:
başlık: kesin dönüş
"çünkü insanlar (akraba, dost, arkadaş, tanıdık, vs vs) yıllardır size karşı içlerinde biriken "gel ve emrime amade ol" tarzı birikmiş heyecanlarını ve bilmem hangi yaz görüşememiştik geldin ve beni aramadın, evlendin mı sen, aa hiç haberim yok şeklindeki (ulan hıyar, davetiyeyi elimle koymuştum posta kutuna!) kinlerini üzerinize boşaltmaya başlarlar. ismini de özlem ve hasret koyarlar. çoğu kişi sitem eder ve yine çoğu kişi ne yardım eli uzatmayı teklif eder, ne de bu yeni ve çetrefilli hayatınıza uyum sağlama çalışmalarınızı kolaylaştırmak için bir yol gösterir... anca isteklerini ve size olan "özlem"lerini dile getirirler. welkam to the lovely country turkey. sevgi adı altında ruhunuzu s---n ülke."
Annecim! Yok, pardon, euee, babacım (?)!!
İtalya'dan Bir Yar Gelir Bizlere
Uzun zamandır beklenen Matteo geldi. Aylardır eski grubuma müdür bekleniyordu. Yeni yönetimin başındaki zat Alitalia'dan gelme olduğu için oradan beğendiği bir abiyi buraya almaya karar vermişti. İşte vizesidir, taşınmasıdır, neyse ne, birkaç ay sürdü. Bugün laciler içinde upuzun boylu, yanık tenli, hafif kırlaşmış saçlarıyla erkek karizmatik güzeli çıkageldi. Bak ve 'İtalyan', de zaten. Pabuçları çok janjan. Son erkek modasını öğrenmiş oldu sayesinde Güneyliler. (Kadınların, zevzek, düzenbaz ve de çapkın olmalarına rağmen İtalyan erkeği düşkünlüğü konseptini bilahare tartışırız)
Artık bu diyarlarda olmayacağımdan kaderime küsüp Allah sahibine bağışlasın, olduk da enteresan hadiseler yaşanıyor şimdi ofiste. Geçen hafta Ed ise başladığında 15 kişiyle tanıştırma faslı 10 dakikada tamamlanmıştı. 'Nice to meet you. See you around. Bye' diye. Düz erkekler Matteo'yla tanışma faslını gene bu üç cümleciklik çerçevede tuttu lakın düz olmayanlar ve kadınlar olayın şu dakika itibarıyla olayın suyunu çıkarmış durumda. Yan komşum Nadia muhabbeti 20 dakikada kesemedi. Sesinin tonu bile değişti alenen. Daha buğulu ve şarkılı konuşuyor. Şakıyor. 'Roma'da kankam Aleksi yaşıyor, tanıyor musun?'a kadar vardı sohbet. Jean o sırada bir koşu gitti makyaj yaptı. Onu hiç makyajlı görmemiştim beş senedir. Duz olmayan Joe ise pabuçlarına, gömleğine, ülkesine methiyeler dizdi. Direktörüm davayı çakmış artık. Abiyi üç disiden sonra bana getirdiğinde suratındaki alaycı ifadeyi farkedebiliyordum. Susmuştu ama gözleri konuşuyordu. 'Biliyorum, sen de yavşayacaksın. Beğendin, di miii?' diyordu bana içinden. Al, bu da sana kapak olsun:
Hafiye: Alitalia'dan mısın? Onlarla çok arıza yaşadım ben. Ne düzen ne disiplin. Ne biçimler. Tek kelimeyle başağrısı.
Matteo: (Alaka yerine ayar bulduğuna şaşkın) Haklısın. Kem küm. Akdenizlilik. Kültür.
Hafiye: Akdenizlilik makdenizlilik değil. Ben de Akdenizliyim. Randevu verip haber vermeden gelmemezlik etmez hiçbir koskoca şirket bizim orda. Bilemiycem, neyse. Pek sanmıyorum ya, Roma'dan sonra umarım seversin Atlanta'yı. Hoşgeldin bakalım. Baaay.
Sonradan düşününce aslında bütün romantik filmlerin, beyaz dizilerin hikayelerinin böyle başladığını hatırladim. Pansiyon bilir. Yani şimdi herkesler yeşillerini yakmışken yüz vermedik ve önemsemedik ya, abiye bir kaşıntı gelmiş olabilir. Avcılık ruhunu okşamışlık durumları. Ay, bu olaya da gıcığım. Kaçanın peşine düşmelere de gıcığım. Peşine düşülsün diye kaçmak istemediği halde kaçana da gıcığım. Kovalamadığı için değer bilmeyene de gıcığım.
İstanbul'a dönünce dernek düzenek işleri yapsam diyordum. Beşiktaşlı olup Çarşı ekibine katılasım geldi. Herşeye karşı. Anti sloganlar yazarak kendimi ifade etmiş olmanın huzuruna varırım, diyorum. Süper.
Artık bu diyarlarda olmayacağımdan kaderime küsüp Allah sahibine bağışlasın, olduk da enteresan hadiseler yaşanıyor şimdi ofiste. Geçen hafta Ed ise başladığında 15 kişiyle tanıştırma faslı 10 dakikada tamamlanmıştı. 'Nice to meet you. See you around. Bye' diye. Düz erkekler Matteo'yla tanışma faslını gene bu üç cümleciklik çerçevede tuttu lakın düz olmayanlar ve kadınlar olayın şu dakika itibarıyla olayın suyunu çıkarmış durumda. Yan komşum Nadia muhabbeti 20 dakikada kesemedi. Sesinin tonu bile değişti alenen. Daha buğulu ve şarkılı konuşuyor. Şakıyor. 'Roma'da kankam Aleksi yaşıyor, tanıyor musun?'a kadar vardı sohbet. Jean o sırada bir koşu gitti makyaj yaptı. Onu hiç makyajlı görmemiştim beş senedir. Duz olmayan Joe ise pabuçlarına, gömleğine, ülkesine methiyeler dizdi. Direktörüm davayı çakmış artık. Abiyi üç disiden sonra bana getirdiğinde suratındaki alaycı ifadeyi farkedebiliyordum. Susmuştu ama gözleri konuşuyordu. 'Biliyorum, sen de yavşayacaksın. Beğendin, di miii?' diyordu bana içinden. Al, bu da sana kapak olsun:
Hafiye: Alitalia'dan mısın? Onlarla çok arıza yaşadım ben. Ne düzen ne disiplin. Ne biçimler. Tek kelimeyle başağrısı.
Matteo: (Alaka yerine ayar bulduğuna şaşkın) Haklısın. Kem küm. Akdenizlilik. Kültür.
Hafiye: Akdenizlilik makdenizlilik değil. Ben de Akdenizliyim. Randevu verip haber vermeden gelmemezlik etmez hiçbir koskoca şirket bizim orda. Bilemiycem, neyse. Pek sanmıyorum ya, Roma'dan sonra umarım seversin Atlanta'yı. Hoşgeldin bakalım. Baaay.
Sonradan düşününce aslında bütün romantik filmlerin, beyaz dizilerin hikayelerinin böyle başladığını hatırladim. Pansiyon bilir. Yani şimdi herkesler yeşillerini yakmışken yüz vermedik ve önemsemedik ya, abiye bir kaşıntı gelmiş olabilir. Avcılık ruhunu okşamışlık durumları. Ay, bu olaya da gıcığım. Kaçanın peşine düşmelere de gıcığım. Peşine düşülsün diye kaçmak istemediği halde kaçana da gıcığım. Kovalamadığı için değer bilmeyene de gıcığım.
İstanbul'a dönünce dernek düzenek işleri yapsam diyordum. Beşiktaşlı olup Çarşı ekibine katılasım geldi. Herşeye karşı. Anti sloganlar yazarak kendimi ifade etmiş olmanın huzuruna varırım, diyorum. Süper.
Pazartesi, Mayıs 15, 2006
Sadece Haber Vermek İstedim...
Herkes bana ne yaptığımı soruyor. Yemin ederim, ne yaptığımı bilmiyorum. Sabah 10'dan beri TV'de Brady Bunch açık, çıngılı kafama kazındı. Kazzzındı. Değişti. Her yer maç dolu. Law and Order. Seyrettiğim bir bölümü. Tım tım. İnternette alışveriş yapıyorum. Yüzümü bile yıkamadım, dişler fırçalanmadı. Yarın çamaşır makinem gideceği için herşeyleri yıkıyorum. Nevresimsiz kalmış yatağın jakarlı yüzeyi dirseklerimi yakaraktan alışveriş yapıyorum. Telefondan takım elbiseye, vitaminden ayakkabıya kadar bütün gün yattığım yerden alışveriş yaptım. Güya şu Pazar gününü alışverişten kurtarıp son ayak parklara, cafelere atacaktım kendimi. Oradan da akşam annemi almaya alana gidecektim. Yedi saat sokakta değil de internette alışveriş yaptım bu sefer de.
Bir yandan da arabamı satış için listeledim birkaç siteye. Formatı yamuk oldu, düzgün gözükmedi, VIN numarasını yanlış girdim. Numaranın son rakamı yukardan gözükmüyor, arabanın üstüne komik bir acıyla yatıp anlamaya çalışırken komşunun köpeği üzerime atladı bu sabah. Normal hareket eden normal insanlara bir şey yapmazmış ama beni öyle arabanın üstüne yüzüstü uzanmış görünce anormal bulmuş olmalıymıs. Köpek cüssesiz bir şey- de korktum feci. Kafama taş düştü gibi geldi. Evdeki ruhsattır, sigortadir birşeydir, ondan bulsaydım, di mi numarayı? Bir tane resmi evrak koruyamayan bir insanım ben. Tabii ki bulamadım. Ve hatta sırf bu yüzden özel hayatın gizliliğiymiş, Big Brother'mış falan ben anlamam. Bir gün insanların alnına bir çip yapıştıracaklarsa ilk gönüllü ben olacağım. Bu hareketi tabii ki protesto da edeceğim ama bir yandan da resmi belge arşivimi alnımda taşıyor olmanın huzuruyla yaşayacağım. Niyet önemli ya bana. Art değilse, olur, faydalı bile hatta. (Aysudak kızacak şimdi)
Annemin uçağı çok gecikti. Ya gelemezse? Sabahtan beri bir şey de yemedim diye dolapta bir tencerede kalakalmış sebzeleri yedim. Sanırım 15-16 gün önce konmuşlardı oraya. Ben evde yokken de hasere ilaçlamacıları gelmis. Yerler ölü böcek dolu. Ya zehirlenirsem? Ne zaman bir ses duysam içeri köpekler dalacak gibi geliyor şimdi. Devamlı bir geç kalmışlık hissiyle yaşıyorum.
Bu aralar Pansiyon'la senkronize olduk. İçimizin karmaşası herşeye yansıyor diye sadece kaydetmekle kalıyoruz. Geçecek. Geçecek... Özlediğiniz lezzetteki hikayelere yakında kavuşacaksınız. Bizim bir çözülmemiz lazım.
Bir yandan da arabamı satış için listeledim birkaç siteye. Formatı yamuk oldu, düzgün gözükmedi, VIN numarasını yanlış girdim. Numaranın son rakamı yukardan gözükmüyor, arabanın üstüne komik bir acıyla yatıp anlamaya çalışırken komşunun köpeği üzerime atladı bu sabah. Normal hareket eden normal insanlara bir şey yapmazmış ama beni öyle arabanın üstüne yüzüstü uzanmış görünce anormal bulmuş olmalıymıs. Köpek cüssesiz bir şey- de korktum feci. Kafama taş düştü gibi geldi. Evdeki ruhsattır, sigortadir birşeydir, ondan bulsaydım, di mi numarayı? Bir tane resmi evrak koruyamayan bir insanım ben. Tabii ki bulamadım. Ve hatta sırf bu yüzden özel hayatın gizliliğiymiş, Big Brother'mış falan ben anlamam. Bir gün insanların alnına bir çip yapıştıracaklarsa ilk gönüllü ben olacağım. Bu hareketi tabii ki protesto da edeceğim ama bir yandan da resmi belge arşivimi alnımda taşıyor olmanın huzuruyla yaşayacağım. Niyet önemli ya bana. Art değilse, olur, faydalı bile hatta. (Aysudak kızacak şimdi)
Annemin uçağı çok gecikti. Ya gelemezse? Sabahtan beri bir şey de yemedim diye dolapta bir tencerede kalakalmış sebzeleri yedim. Sanırım 15-16 gün önce konmuşlardı oraya. Ben evde yokken de hasere ilaçlamacıları gelmis. Yerler ölü böcek dolu. Ya zehirlenirsem? Ne zaman bir ses duysam içeri köpekler dalacak gibi geliyor şimdi. Devamlı bir geç kalmışlık hissiyle yaşıyorum.
Bu aralar Pansiyon'la senkronize olduk. İçimizin karmaşası herşeye yansıyor diye sadece kaydetmekle kalıyoruz. Geçecek. Geçecek... Özlediğiniz lezzetteki hikayelere yakında kavuşacaksınız. Bizim bir çözülmemiz lazım.
Pazar, Mayıs 14, 2006
Anlayan Anlamayana Anlatsın, Ben Anlatamadım
Mutlu oraya '-miş gibi yapanların ülkesi' dedi. İçinde bulundukları ortamın çelişkilerini ve problemlerini yok sayarak yaşayan gelirin ve sosyal hayatın en tepesindeki insanları kastettiğini çıkardım ifadesinden. Hani gittimizde içinde yer alacağımız kesim. Sağolsun Mutlu, Adanalı'ya benzer yegane tarafını böylelikle göstermiş oluyor; pek açılımlara girmiyor. Öpüyor, bırakıyor. Komiktir, senelerdir Amerika için ben de aynı şeyi düşünürdüm; pür neşeli, pür siyasi doğrucu, pür tolerans miş'leri altındaki yalnızlık, paranoya ve ayrımcılık gerçekleri üzerine. Dünya miş'li insanlar dolu. Dünya yalan söylüyor.
Kıymetini elimizden çıkınca anladığımız şeylerden çıkardığımız dersler çok acıklı aslında. Kendim ve benim gibilerin namına burası vs orasına istinaden konuşuyorum. Burada farkına varmadan yaşadığımız konforların farkına elimizden gidince varıyoruz. Özel hayatın kilitli çelik kapıları, saygılı trafik/kuyruk, zamanı etkili kullanma hassasiyetleri, ne giyinip nerelerde takıldığının değil de ne yaptığının önemi gibi 'konforlar' mesela. Bütün bunları çok arayacağımı biliyorum. Bütün bunları burada yaşadığım sürede daha çok takdir etmek isterdim. Daha çok hazzına varmak isterdim. Türkiye'de de oranın 'konfor'larını göz ardı ederek yaşamamak gerek. Hislerini en doğal haliyle paylaşabileceğimiz insanlar var orada. Düzeltebileceğin şeyler daha çok ve hatta bu yüzden dokunduğun hayatların iyileşme oranı, zincirleme etkisi, geri dönüşüm katsayısı daha büyük. Bunlar unutulmasın.
İşimde öğrendiğim en önemli ders şudur ki: "Çözüm önerilerin yoksa şikayet edemezsin". Çözüme dair fikirlerin ve onları hayata geçirecek kapasiten var. Bazen 'en iyi'yi yapmak için zamana ihtiyaç vardır. Geçen zaman da genellikle sancılı olur. En iyi'den biraz daha azına razı olmak acil çözüm ve moral getirecekse o 'az iyi', 'en iyi'den daha verimli olabilir. Ne dedim ben şimdi?
Kıymetini elimizden çıkınca anladığımız şeylerden çıkardığımız dersler çok acıklı aslında. Kendim ve benim gibilerin namına burası vs orasına istinaden konuşuyorum. Burada farkına varmadan yaşadığımız konforların farkına elimizden gidince varıyoruz. Özel hayatın kilitli çelik kapıları, saygılı trafik/kuyruk, zamanı etkili kullanma hassasiyetleri, ne giyinip nerelerde takıldığının değil de ne yaptığının önemi gibi 'konforlar' mesela. Bütün bunları çok arayacağımı biliyorum. Bütün bunları burada yaşadığım sürede daha çok takdir etmek isterdim. Daha çok hazzına varmak isterdim. Türkiye'de de oranın 'konfor'larını göz ardı ederek yaşamamak gerek. Hislerini en doğal haliyle paylaşabileceğimiz insanlar var orada. Düzeltebileceğin şeyler daha çok ve hatta bu yüzden dokunduğun hayatların iyileşme oranı, zincirleme etkisi, geri dönüşüm katsayısı daha büyük. Bunlar unutulmasın.
İşimde öğrendiğim en önemli ders şudur ki: "Çözüm önerilerin yoksa şikayet edemezsin". Çözüme dair fikirlerin ve onları hayata geçirecek kapasiten var. Bazen 'en iyi'yi yapmak için zamana ihtiyaç vardır. Geçen zaman da genellikle sancılı olur. En iyi'den biraz daha azına razı olmak acil çözüm ve moral getirecekse o 'az iyi', 'en iyi'den daha verimli olabilir. Ne dedim ben şimdi?
Perşembe, Mayıs 11, 2006
Yine Mi?
Malum havayolumuz gelmis SkyTeam'e girme calismalari icabi. CFO'suyla ogle yemegi yiyecegimi ogrendim az once. Bes dakika once telefondan aldigim haber uzerine isi birakip eve gidip janti ciciler cekeyim ustume diyorum ama hepsini Istanbul'a goturdum bile.
Hadi burada kimse kimseyi iplemiyor. Biz de saliyoruz donem donem. Ama bi karizmamiz olacakti memlekette. Beni buradan taniyan mesleki tanislarimla dondugumde nasil bir iliskim olabilir ki? Hem de gelen kisi bir hatun. Ben onun terlik, pijama ustu is kiligini da biliyorum, diyecek simdi. Ne yapsak begenilmeyecek. En iyisi gidip yakindaki alisveris merkezinden kendime ust bas yapayim. Hey guzel allahim. Bunca isimin arasina karizma duzeltme katmasan olmaz miydi? Ne guzel surada yeni pasaport cikartma, kayip nufus cuzdanimi arama, camasir makinemi satma, arabamin yamulmus bagaj kapisini tamir ettirme, evin mortgage sirketine derdimi anlatma, balkonun kirik tel kapisinin yenisini Home Depot'dan siparis etme, Puebla'ya ucsak mi ucmasak mi diye analiz etmelerin arasinda capagimla, puskul saclarimla bari oturuyordum. Batti.
Hadi burada kimse kimseyi iplemiyor. Biz de saliyoruz donem donem. Ama bi karizmamiz olacakti memlekette. Beni buradan taniyan mesleki tanislarimla dondugumde nasil bir iliskim olabilir ki? Hem de gelen kisi bir hatun. Ben onun terlik, pijama ustu is kiligini da biliyorum, diyecek simdi. Ne yapsak begenilmeyecek. En iyisi gidip yakindaki alisveris merkezinden kendime ust bas yapayim. Hey guzel allahim. Bunca isimin arasina karizma duzeltme katmasan olmaz miydi? Ne guzel surada yeni pasaport cikartma, kayip nufus cuzdanimi arama, camasir makinemi satma, arabamin yamulmus bagaj kapisini tamir ettirme, evin mortgage sirketine derdimi anlatma, balkonun kirik tel kapisinin yenisini Home Depot'dan siparis etme, Puebla'ya ucsak mi ucmasak mi diye analiz etmelerin arasinda capagimla, puskul saclarimla bari oturuyordum. Batti.
Perşembe, Mayıs 04, 2006
Bana Mutluluğun Resmini Çizebilir Misin, Aylin?
Hıdrellez muhabbetini Pansiyon'dan duymuşsunuzdur. Bizim ailede lafı bile geçmezdi. Haberimiz bile olmazdı. Mahalleli falan da kutlamazdı. Çukurovalılar farklı ritüellerin takipçileridir zaten. Dinle imanla işleri olmaz. Kebap şenliklerinde, tantuni günlerinde, rakı-pavyon-nezaret üçgeninde eğlenirler. Hıdrellez hadisesini batıl insan Aylin'den de duyuyorum günlerdir. Küçük bir kızkenden beri gül ağaçları dibine dileklerini çizip bırakırmıs. Evler, arabalar, bahçeler falan dilemiş hepsi gerçekleşmis. Yine dilekler biriktirmis. Cuma günü onları da çizip bırakacakmış. Bana da dedi, sen de çiz diye.
Hafiye: Cuma gecesini Atlantik üzerinde geçiricem ben, Aylincan. Buradan gittiğimde Cuma öğlen olacak. TR'ye indiğimde de Cumartesi öğlen olacak. Kaçırıcam. Hem Hızır beni yerde bulmadı da havada mı bulacak, allasen. (Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor kitabımı göstererek)
Aylin: Olsun, sen abdest al. Çiz bir kağıda. Ben senin yerine niyete dururum.
Ogün: Abdest almayı biliyor musun? Üç sağa üç sola..
Hafiye: Teoride bomba gibiyim. Biliyoz tabe. Ne çizicem Aylin?
Aylin: İyi bir koca, iyi bir iş, janjan araba, janjan ev...
'İyi koca' nasıl resmedilir Aylin? Ya 'iyi iş'? Ben bunları söyledim söyledim, eğlendim. Çizdiklerime dikkat etmemi, eciş bücüş çizersem eciş bücüş bir adama karı olabileceğimi söyleyip beni korkuttu. Hatta belki bir dergiden kesilebilirmiş jön adam resmi, iyi koca sembolü olarak Hızır'a 'aha bundan' demek icin lakin derginin arka yaprağında bişi olmamasına dikkat edeymişim. Hızır karıştırabilirmiş belki. Birbirimizle kafa buluyoruz.
Bu iyi koca, iyi iş resmine taktim ben. Sağa sola danıştım. Bir arkadaş söyle resmedebileceğimi söyledi:
İyi iş için banknot (ekonomik mutluluk) ve bir durgun su birikintisi (huzur) çizeceksin. Bir tane de şişe çiz, içinde not olsun şişenin. Romantik sevgili çıkar şişeden. Bir tane motorsiklet çiz. Çılgın sevgili de motorla gelir. Bir tane de göbekli, elinde T-cetveli olan gözlüklü bir adam çiz. O da iyi koca olur, takılır. Çocuklar çiz. Hangi sevgiliye benzesin istersen onunla arana çiz. Yani hepsi sana kalmış.
Tabii ki erkek cinsinden olduğu için arkadaş birden fazla adam resmettiği bir yana 'çirkin ama zeki' adamların iyi koca olacağı klişesine düştü. Oysa biz ne çektiysek 'çirkin ama zeki' adamlardan çektik, o bilemedi. Hem hem kadınlar bu dediklerinin hepsini bir arada istiyorsa ne olacak o zaman?
Bu durumu işin uzmanı Aylin'e tekrar danıştım. O da resim yeteneksizliğimden korkup sen en iyisi yaz, dedi. En sağlamı o. Öyle yapıcam artık. Bu akşam iyi koca ve iyi iş kompozisyonu yazmam gerek. Eksiksiz olmalıymış yalnız. Ne eksik olursa oradan patlamasın diye. Demirden mühürlü bir tarif gerek. Bavul toplama işleri arasında bir de mektup çıktı Hızır'a. Hadi bakalım.
Hafiye: Cuma gecesini Atlantik üzerinde geçiricem ben, Aylincan. Buradan gittiğimde Cuma öğlen olacak. TR'ye indiğimde de Cumartesi öğlen olacak. Kaçırıcam. Hem Hızır beni yerde bulmadı da havada mı bulacak, allasen. (Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor kitabımı göstererek)
Aylin: Olsun, sen abdest al. Çiz bir kağıda. Ben senin yerine niyete dururum.
Ogün: Abdest almayı biliyor musun? Üç sağa üç sola..
Hafiye: Teoride bomba gibiyim. Biliyoz tabe. Ne çizicem Aylin?
Aylin: İyi bir koca, iyi bir iş, janjan araba, janjan ev...
'İyi koca' nasıl resmedilir Aylin? Ya 'iyi iş'? Ben bunları söyledim söyledim, eğlendim. Çizdiklerime dikkat etmemi, eciş bücüş çizersem eciş bücüş bir adama karı olabileceğimi söyleyip beni korkuttu. Hatta belki bir dergiden kesilebilirmiş jön adam resmi, iyi koca sembolü olarak Hızır'a 'aha bundan' demek icin lakin derginin arka yaprağında bişi olmamasına dikkat edeymişim. Hızır karıştırabilirmiş belki. Birbirimizle kafa buluyoruz.
Bu iyi koca, iyi iş resmine taktim ben. Sağa sola danıştım. Bir arkadaş söyle resmedebileceğimi söyledi:
İyi iş için banknot (ekonomik mutluluk) ve bir durgun su birikintisi (huzur) çizeceksin. Bir tane de şişe çiz, içinde not olsun şişenin. Romantik sevgili çıkar şişeden. Bir tane motorsiklet çiz. Çılgın sevgili de motorla gelir. Bir tane de göbekli, elinde T-cetveli olan gözlüklü bir adam çiz. O da iyi koca olur, takılır. Çocuklar çiz. Hangi sevgiliye benzesin istersen onunla arana çiz. Yani hepsi sana kalmış.
Tabii ki erkek cinsinden olduğu için arkadaş birden fazla adam resmettiği bir yana 'çirkin ama zeki' adamların iyi koca olacağı klişesine düştü. Oysa biz ne çektiysek 'çirkin ama zeki' adamlardan çektik, o bilemedi. Hem hem kadınlar bu dediklerinin hepsini bir arada istiyorsa ne olacak o zaman?
Bu durumu işin uzmanı Aylin'e tekrar danıştım. O da resim yeteneksizliğimden korkup sen en iyisi yaz, dedi. En sağlamı o. Öyle yapıcam artık. Bu akşam iyi koca ve iyi iş kompozisyonu yazmam gerek. Eksiksiz olmalıymış yalnız. Ne eksik olursa oradan patlamasın diye. Demirden mühürlü bir tarif gerek. Bavul toplama işleri arasında bir de mektup çıktı Hızır'a. Hadi bakalım.
Çarşamba, Mayıs 03, 2006
Salgın
3200 dolara sırt bölgesi MR’ ı çektirdikten sonra doktor hiçbir şeyim olmadığını söyledi. Kas yırtılması, ezilmesi falan olabilirmis. Derken agrım da azaldı. Sabahları yine acılar içindeyim ama komik bir hal de aldı bu durum. Sırtımdaki ağrı üç gün önce belime indi, iki gün önce kalçama, dün yeniden sırtıma doğru çıktı. Öyle bir şey ki sabah acısı baki ama nereye denk düşeceği konusunda geceden tombala çekmemiz gerekiyor. Psikolojik ya da stresten vs söylemlerini kullanmıyorum, sağolun. Tarihimin en gergin anlarını yaşadığım doğru ama sinir stres benim çok çok iştahımı etkiler, midemi ağrıtır, o kadar yani. Oyuncaklı sırt-bel ağrılarına sebebiyet bana hala absürd geliyor.
Yine de doktor tavsiyesi üzerine gittim psikiyatriste. Bana Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor (Why is it Always About You) isimli bir kitap hediye etti. Özgüven eksikliği, babamın ilgisizliği, annemin memnuniyetsizliği falan feşmekan takıldık gene. Yalnız şu Amerikalılar’i yeniden takdir ettim. Doktorun 21 yaşındaki oğlu araba tamirciliği okuluna başlamıs. Bir anlattı oğlanı, sanki atomu parçalamış eleman. Akıllı ve efendi ve zeki ve harikaymış oğlan. Elleriyle çalışabileceği işlerde çok başarılı olduğu, arabalari da sevdiği için böyle bir yol seçmişmis. Bizim memlekette olsa, ‘Peeh, koskoca doktorun oğlu araba tamircisi olmuş” diyip cıkcıklarlar. Yani ne bileyim ki, benim future oğlan tamirci olcam, dese, hani okuduk ettik o kadar şimdi. Gönül koyduğu, mutlu olduğu şeyi yapsin, derim elaleme nasihat amaçlı ama içim içimi yiye de bilir. Sonra benim oğlan da gider ruh doktoruna. Annem taş koydu. Annem beni hiç takdir etmedi, der. O yüzden annemin sebebi niyetine hayatıma eleştirel, kontrolcü, inatçı, bencil ve memnuniyetsiz kadınlar koyuyorum, der. Bu döngü sürer gider. Bir neslin ikirciği yedi nesil sülaleyi arızaya bulamaya yeter. Nezle olan bir çocuğun bütün okulu salgına boğması gibi, katlana katlana, çoğala çoğala miras kalir yenilere. Mutsuzluk bulaşıcıdir, demiştiniz zaten Hugo Bey, lakin mutsuzluk ırsi de olabilir mi acaba?
Yine de doktor tavsiyesi üzerine gittim psikiyatriste. Bana Neden Bütün Arızalar Beni Buluyor (Why is it Always About You) isimli bir kitap hediye etti. Özgüven eksikliği, babamın ilgisizliği, annemin memnuniyetsizliği falan feşmekan takıldık gene. Yalnız şu Amerikalılar’i yeniden takdir ettim. Doktorun 21 yaşındaki oğlu araba tamirciliği okuluna başlamıs. Bir anlattı oğlanı, sanki atomu parçalamış eleman. Akıllı ve efendi ve zeki ve harikaymış oğlan. Elleriyle çalışabileceği işlerde çok başarılı olduğu, arabalari da sevdiği için böyle bir yol seçmişmis. Bizim memlekette olsa, ‘Peeh, koskoca doktorun oğlu araba tamircisi olmuş” diyip cıkcıklarlar. Yani ne bileyim ki, benim future oğlan tamirci olcam, dese, hani okuduk ettik o kadar şimdi. Gönül koyduğu, mutlu olduğu şeyi yapsin, derim elaleme nasihat amaçlı ama içim içimi yiye de bilir. Sonra benim oğlan da gider ruh doktoruna. Annem taş koydu. Annem beni hiç takdir etmedi, der. O yüzden annemin sebebi niyetine hayatıma eleştirel, kontrolcü, inatçı, bencil ve memnuniyetsiz kadınlar koyuyorum, der. Bu döngü sürer gider. Bir neslin ikirciği yedi nesil sülaleyi arızaya bulamaya yeter. Nezle olan bir çocuğun bütün okulu salgına boğması gibi, katlana katlana, çoğala çoğala miras kalir yenilere. Mutsuzluk bulaşıcıdir, demiştiniz zaten Hugo Bey, lakin mutsuzluk ırsi de olabilir mi acaba?
Salı, Mayıs 02, 2006
Maceraya Giriş
4 Ağustos 1999 Çarşamba günü o zamanki İstanbul-Atlanta Delta direk uçuşuyla Amerika'ya geldim. Kim derdi ki ertesi yıl onlar için çalışmaya başlayacağımi, hey gidi. Uçak öğlen gibi kalkıyordu. Haftaiciydi. O yüzden havaalanında kimse yoktu. Tek başımaydım. Uçak 6 saat rötar yaptı. İnisim, okula varışım geceyarısını geçecekti. Varış yerim Atlanta olduğu için otel vermediler. Oysa ben Athens'a gidecektim. Nihat'in söylediğine göre AAA Shuttle'ına binecektim. Athens'da inecektim. Oysa en son shuttle akşam saat 9'daydı. İstanbul havalimanından telefon kartlarıyla Nihat'i aradim. Beni karşılamaya geleceğini söyledi. Sağolsun. İçim rahat bindim uçağa.
Nihat, Alp ve Serdar'ın evine bırakacaktı beni. Alp ve Serdar da UGA'de MBA öğrencileriydiler ve yazın İstanbul'dalardı. Onlar benden daha geç geleceklerdi. Onlar gelene kadar ben de kendime bir ev bulmuş olacaktim. Nihat'in ayağı alcıdaydı ve gişgıcır bir Nissan'a biniyordu. Yeni almış arabasını. Öğrenci öğrenci hayırdır, oldum, borçla alınınca aylık ödemesinin düşüklüğünden falan bahsetti. Amerika'ya dair ikinci hayretim de oturduğum yolcu koltuğunun yanıbaşındaki dikiz aynasının üzerindeki "Objects in mirror are closer than they appear" yazısıydı. E, yani. Dikiz aynasına dair ampirik bir bilgi değil miydi ki bu? Üçüncü hayret ise 'Atlanta'nin dibi' diye söyledikleri Athens'in 100 km ötede oluşuydu. Yakın kavramının uzaklığı aynadakinin tam tersiydi. Söylendiği kadar yakın değil, uzak olmak vs göründüğü gibi uzak değil, yakın olmak. İzafiyet.
Karanlık bir yola girdik ve kırmızı tuğla bir binanın önünde durduk. Alp & Serdar'ın evi. Yanıbaşında bir gece kulübü. Amerikan pavyonu. Striptiz dansçılarının titrek neon ışıkları önümüzü aydınlatıyordu. İçeri girdik. Zifiri karanlık. Elemanlar evden çıkarken sigortayı kapamışlar. Bulamadık kutuyu. Işık yok. Karanlık baki. "Sabaha uyanınca bulursun sigortayı," dedi Nihat gitmeye hazırlanırken. "Nihat, beni burda bırakmaaaaa," diye yapıştım ona korkuyla. Çocuk sakat, yorgun, evini taşıyor ve üstelik yarı toplu evinde bu sene yeni gelen diğer Türk tayfasını ağırlıyorken kendimi de ekledim yüküne. Aldı, eve götürdü, ne yapsın. Ürkmüş kadını sahip çıkmamak erkekliğe sığmaz. Zamanla Nihat'a daha çok kanadı kırık kuş ayağı yapacaktım.
Nihat'ın evinde çıplak parkelerin üzerinde eğri büğrü zorla duran bir halojen lambanın ışığında iki yeni Türk öğrenci ortamını kurmuştu. Atletleri ve boxer'larıyla oturmuş, bir yandan Orhan Gencebay dinliyorlar, bir yandan da biralarını içiyorlardı. Gece saat ikiydi. Bana yatacak yer yoktu. Eski bir deri koltuğa yerleştim. Oturur pozisyonda içim geçmiş. Ertesi sabah bunaltıcı bir sıcağa gözlerimi açtım. Ter içindeydim. Heryer çürümüş ot kokuyordu. Okula gitmem gerekiyordu, dersler çoktan başlamıştı. Hatta da o sabaha yetişmesi gereken bir ödevim bile vardı. Dersler başlamadan şu şu şu kitapları okuyun gelin, demişlerdi ama Türkiye'de o kitapları bulamamışlığım bir yana, daha bir hafta önce geleceği belli olmuş bir insancıktım ben. Orhan Gencebay gençlik de pek yardımsever çıkmamıştı. Yersiz, yurtsuz ve ödevsiz okulun yolunu tuttum.
Nihat, Alp ve Serdar'ın evine bırakacaktı beni. Alp ve Serdar da UGA'de MBA öğrencileriydiler ve yazın İstanbul'dalardı. Onlar benden daha geç geleceklerdi. Onlar gelene kadar ben de kendime bir ev bulmuş olacaktim. Nihat'in ayağı alcıdaydı ve gişgıcır bir Nissan'a biniyordu. Yeni almış arabasını. Öğrenci öğrenci hayırdır, oldum, borçla alınınca aylık ödemesinin düşüklüğünden falan bahsetti. Amerika'ya dair ikinci hayretim de oturduğum yolcu koltuğunun yanıbaşındaki dikiz aynasının üzerindeki "Objects in mirror are closer than they appear" yazısıydı. E, yani. Dikiz aynasına dair ampirik bir bilgi değil miydi ki bu? Üçüncü hayret ise 'Atlanta'nin dibi' diye söyledikleri Athens'in 100 km ötede oluşuydu. Yakın kavramının uzaklığı aynadakinin tam tersiydi. Söylendiği kadar yakın değil, uzak olmak vs göründüğü gibi uzak değil, yakın olmak. İzafiyet.
Karanlık bir yola girdik ve kırmızı tuğla bir binanın önünde durduk. Alp & Serdar'ın evi. Yanıbaşında bir gece kulübü. Amerikan pavyonu. Striptiz dansçılarının titrek neon ışıkları önümüzü aydınlatıyordu. İçeri girdik. Zifiri karanlık. Elemanlar evden çıkarken sigortayı kapamışlar. Bulamadık kutuyu. Işık yok. Karanlık baki. "Sabaha uyanınca bulursun sigortayı," dedi Nihat gitmeye hazırlanırken. "Nihat, beni burda bırakmaaaaa," diye yapıştım ona korkuyla. Çocuk sakat, yorgun, evini taşıyor ve üstelik yarı toplu evinde bu sene yeni gelen diğer Türk tayfasını ağırlıyorken kendimi de ekledim yüküne. Aldı, eve götürdü, ne yapsın. Ürkmüş kadını sahip çıkmamak erkekliğe sığmaz. Zamanla Nihat'a daha çok kanadı kırık kuş ayağı yapacaktım.
Nihat'ın evinde çıplak parkelerin üzerinde eğri büğrü zorla duran bir halojen lambanın ışığında iki yeni Türk öğrenci ortamını kurmuştu. Atletleri ve boxer'larıyla oturmuş, bir yandan Orhan Gencebay dinliyorlar, bir yandan da biralarını içiyorlardı. Gece saat ikiydi. Bana yatacak yer yoktu. Eski bir deri koltuğa yerleştim. Oturur pozisyonda içim geçmiş. Ertesi sabah bunaltıcı bir sıcağa gözlerimi açtım. Ter içindeydim. Heryer çürümüş ot kokuyordu. Okula gitmem gerekiyordu, dersler çoktan başlamıştı. Hatta da o sabaha yetişmesi gereken bir ödevim bile vardı. Dersler başlamadan şu şu şu kitapları okuyun gelin, demişlerdi ama Türkiye'de o kitapları bulamamışlığım bir yana, daha bir hafta önce geleceği belli olmuş bir insancıktım ben. Orhan Gencebay gençlik de pek yardımsever çıkmamıştı. Yersiz, yurtsuz ve ödevsiz okulun yolunu tuttum.
Cumartesi, Nisan 29, 2006
Güle Güle Onur
Onur, nam-i diğer Çıtır, babamın hemşeri arkadaşının oğlu imişti. Boğaziçi'nde son senemde ilk sınıfa başladığı söylendi. Aileler bir tanışsınlar, birbirlerine yol yordam göstersinler, dedi. Aileler der böyle şeyler. Benim İstanbul'da dördüncü senem olmuş, yollar yordamlar tükenmis. Onur zaten İstanbullu. He, hıı, dedik bıraktık. Amerika'ya gelmek üzereyken, Ruşen'ın evini kutulara boğmuşken çıkageldi. Okulu bitirince o da Amerika'ya gidecekmiş, MBA yapacakmış, planını programını yapmış, bana da danışmak üzere, gelmiş beni dinlemeye. Benim ne yapacağım son dakika belli olurken onun 5-10-15 yıllık kalkınma planları varmış.
Sonra Ruşen'di, Banu'ydu, Oğuz'du herkeslerle aynı şehirlere, işlere denk düştü. Arada ziyarete gelenleri de ekleyince neredeyse bütün arkadaşlarımla tanıştı. Onların da sevgilisi oldu. Hani artık onun hakkında bir tek kötü söz söyleyemez olmuştum. Karşımda onlarca insan buluyordum. Oysa kendimde onu yerden yere vurabilme hakkını görüyordum. O benimdi, size ne oluyordu.
Karanlıkla dalgacılık arasında gidip gelen ruhumun her evresine ayna tutan bir pamuk prens ve aynaya bakıp bakıp deliren bir meczup olduk beraber. Daha çok anlatmam, daha çok yazmam, kendimi daha çeşitli ifadelemem ve gökyüzünü her gün ama her allahın günü maviye boyamam için kahramanca direndi. Kendime acıdım. Kızdı. Kendime kızdim. Kızdı. Kendimden nefret ettim. Kızdı. Hep kızdı bana. Yordu beni. Gidiyor işte yarın geldiği yere. Bu da planının bir parçasıydı taaa o kutulu telaşe günden beri. Aradan yedi yıl geçti. Ben hala aynı krizli rastgele hanım. Sorularım zincir zincir. Onun takvimi tıkır tıkır, ruhu cıvıl cıvıl. Birkaç yıla kendi işini de kuracak, evlenecek de, baba da olacak, üstelik hepsini de güle oynaya yapacak. Çünkü o dünyanın en iyi hayat projesi amiri. Acaba diyorum, taşeronluk yapar mı bana da?
Gel zaman git zaman, Amerika'daki ikinci senemde atladı geldi. Tam da annem, babam ve kardeşimin bir odalı evimde misafir oldukları zamanda. Alıp onu henüz bitirdiğim okula götürdüm. Kime emanet ettiysem hepsinin sevgilisi oldu. Tanıdığım herkes onu benden daha çok sevdi. Atlanta'da annemleri, Athens'da orada kalmış arkadaşlarımı fethetti. Maryland'de karar kıldı. Telefonlaştık iki yıl. Hiçbir şeye ihtiyacı olmadı. Çenemden başka. Ben konuştum o dinledi. Anlattıklarımdan hikmetler çıkardı. Hikmetime kendim bile şaşırdım.
Sonra Ruşen'di, Banu'ydu, Oğuz'du herkeslerle aynı şehirlere, işlere denk düştü. Arada ziyarete gelenleri de ekleyince neredeyse bütün arkadaşlarımla tanıştı. Onların da sevgilisi oldu. Hani artık onun hakkında bir tek kötü söz söyleyemez olmuştum. Karşımda onlarca insan buluyordum. Oysa kendimde onu yerden yere vurabilme hakkını görüyordum. O benimdi, size ne oluyordu.
Karanlıkla dalgacılık arasında gidip gelen ruhumun her evresine ayna tutan bir pamuk prens ve aynaya bakıp bakıp deliren bir meczup olduk beraber. Daha çok anlatmam, daha çok yazmam, kendimi daha çeşitli ifadelemem ve gökyüzünü her gün ama her allahın günü maviye boyamam için kahramanca direndi. Kendime acıdım. Kızdı. Kendime kızdim. Kızdı. Kendimden nefret ettim. Kızdı. Hep kızdı bana. Yordu beni. Gidiyor işte yarın geldiği yere. Bu da planının bir parçasıydı taaa o kutulu telaşe günden beri. Aradan yedi yıl geçti. Ben hala aynı krizli rastgele hanım. Sorularım zincir zincir. Onun takvimi tıkır tıkır, ruhu cıvıl cıvıl. Birkaç yıla kendi işini de kuracak, evlenecek de, baba da olacak, üstelik hepsini de güle oynaya yapacak. Çünkü o dünyanın en iyi hayat projesi amiri. Acaba diyorum, taşeronluk yapar mı bana da?
Cuma, Nisan 28, 2006
Yalnızlık vs Yalnızlık
Öyle hoppadanak yeni bir dil öğrenebilen insanlardan değilim. Bir dili yarım yamalak konuşmaktan hoşlanmasam da yarım yamalak da olsa okumaya uğraşırım hep. Kelimelerin ekleri, kökleri, nereden icabetmişliği, varsa hikayesi falan çok heyecan verici gelir bana. Hangi dil diğerinden daha zengin münazaralarına da bayağı ilgi duymuştum vaktiyle. Her münazara gibi 'duruma göre değişir'di cevabı. Dilin çıktığı kültür nelere yoğunlaştıysa, nelerle uğraştıysa o durumlara ait kelimeler zenginlik kazandı. Diğerleri birer kelimeyle geçiştirildi. Buna dair Eskimoların 'kar' için, Bedevilerin 'kum' için yüzlerce değişik kelimesi olduğu klasik örneğini kullanabiliriz.
Amerika'da yaşantim günlük muhabbetin ötesine geçtiğinde karşılaştığım kelimelerin detayları ifade etmekteki ustalığı ilgimi büsbütün artırdı. Buraya has olan şeyler ana kültürüme taban tabana zıt olduğundan İngilizce kelimelerin çeşitliliği benzer Türkçe kelimelerinkinden çok daha fazlaydı. Amerika'ya has yalnızlık vardır mesela. İki kelimedir burada yalnızlık. Solitude ve loneliness. Solitude'da içsel bir tatmin söz konusudur. Yalnızsınızdır ama ruhunuz dingindir, dinlencededir. Çok yoğun iş günlerinden sonra ıssız bir yere gittiğiniz tatil gibidir. Yalnız olmaktan keyif alma halidir. Loneliness'da ise içsel bir boşluk vardır. Acılı, isteksiz ve depresifsinizdir. Hiç kimse sizi önemsemiyor gibidir. Yalnız olmaktan mutsuz olma hali vardır.
Şimdi de bu yüzden Marquez'in baba romanına taktım. Orijinal İspanyolcası Cien Años de Soledad olan roman Türkçe'ye 100 Yıllık Yalnızlık şeklinde çevrilirken İngilizce ismi 100 Years of Solitude'dur. İspanyolca bilmiyorum ama sordum öğrendim. İspanyolca'da da kötü ve iyi yalnızlık ayrımı yok. Türkçe gibi. Samimi kültürlerde bu ayrımın olmadığını tahmin ettiğim üzere. Bu durumda romanın İngilizce başlığı bana sanki Karayipler'de bir adada yalnız başına, stresten, sehrin gurultusunden uzak kitap okuyup, margarita içmek şeklinde bir ruh dinlencesini çağrıştırıyor. Oysa ki roman körlükten iç boşluğuna kadar, huzura kavuşamayıp hayalet olup hortlayışa kadar yalnızlığın her acı turunu (loneliness) sunuyor okuyucuya. En azından bana. Belki de romanda iç huzurlu bir kopuş vardı da ben anlayamadım. Bilmem ki.
Amerika'da yaşantim günlük muhabbetin ötesine geçtiğinde karşılaştığım kelimelerin detayları ifade etmekteki ustalığı ilgimi büsbütün artırdı. Buraya has olan şeyler ana kültürüme taban tabana zıt olduğundan İngilizce kelimelerin çeşitliliği benzer Türkçe kelimelerinkinden çok daha fazlaydı. Amerika'ya has yalnızlık vardır mesela. İki kelimedir burada yalnızlık. Solitude ve loneliness. Solitude'da içsel bir tatmin söz konusudur. Yalnızsınızdır ama ruhunuz dingindir, dinlencededir. Çok yoğun iş günlerinden sonra ıssız bir yere gittiğiniz tatil gibidir. Yalnız olmaktan keyif alma halidir. Loneliness'da ise içsel bir boşluk vardır. Acılı, isteksiz ve depresifsinizdir. Hiç kimse sizi önemsemiyor gibidir. Yalnız olmaktan mutsuz olma hali vardır.
Şimdi de bu yüzden Marquez'in baba romanına taktım. Orijinal İspanyolcası Cien Años de Soledad olan roman Türkçe'ye 100 Yıllık Yalnızlık şeklinde çevrilirken İngilizce ismi 100 Years of Solitude'dur. İspanyolca bilmiyorum ama sordum öğrendim. İspanyolca'da da kötü ve iyi yalnızlık ayrımı yok. Türkçe gibi. Samimi kültürlerde bu ayrımın olmadığını tahmin ettiğim üzere. Bu durumda romanın İngilizce başlığı bana sanki Karayipler'de bir adada yalnız başına, stresten, sehrin gurultusunden uzak kitap okuyup, margarita içmek şeklinde bir ruh dinlencesini çağrıştırıyor. Oysa ki roman körlükten iç boşluğuna kadar, huzura kavuşamayıp hayalet olup hortlayışa kadar yalnızlığın her acı turunu (loneliness) sunuyor okuyucuya. En azından bana. Belki de romanda iç huzurlu bir kopuş vardı da ben anlayamadım. Bilmem ki.
Perşembe, Nisan 27, 2006
Hangisi 'Ben'?
Ne istediğini bilmemekten muzdarip bir burjuva nesil olduk diye konuşuyoruz ya. Bir sırt çantası takip dünyayı dolaşmaya çıkanından Uganda'ya, Tayland'a yerleşeninden geçilmez oldu ortalık. Yapamayanlar da yapanlara özenip kendi derdine hayıflanıp durduğu bir çarktır döner oldu. Ben size işin aslını söyliyim. Çekip gidenler de mutsuz aslında. Kendilerini keşfe çıkmak gibi bir yüce bir kılıfa sarmalaşalar da eylemlerini, gittikleri yer onları en fazla birkaç gün oyalar. Dedim. Gerisi yine aynı terane. Mekan değişikliği sadece ihtiyaç değişikliği yaratır. Örneklerde gidilen yerlerdeki minimize hayatlardan anladığım üzere aslında yapılan şey ihtiyaçları da haliyle azaltmak üzerine. Oysa ihtiyacımız olan şey uzaklaşmak değil, azalmak. Bir yandan da ancak çoğalırken karakterimizin nüansları beliriyor. Azalırken aynılaşıyoruz. Çoğalmayı hayata dahil olan insanlar şeklinde tanımlarsak:
Kendimi hiçbir zaman korunası, gözetilesi hissetmedim. Başkasının parasına, olanaklarına muhtaç değilim. Evim, arabam, eşyalarım, sagliğim, param, vs var. Yalnız yaşayabiliyorum. Problemlerimi çözebiliyorum. Tek başımayken arabam bozulduğunda, musluğum akıttığında, borularım patladığında bir şekilde hallediyorum. Hastaysam kendi kendime ya da üç beş arkadaşa sızıldansam da doktoruma gidip tedavimi oluyorum. Evimin işini yapıyorum, işimin işini yapıyorum. Soranlara yuvarlanıp gittiğimi söylüyorum. Hayatımda birisi varken ondan gündelik sorunlarımla benimle beraber savaşmasını istiyorum. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Yalnızken akşam ne yiyeceğim hiç problem olmuyor. Ekmek-peynir, sandviç, mikrodalga yemeği, protein bar, hatta bazen direk konserve kutusuna kaşık daldırmak suretiyle nohut yiyebiliyorken beraberken özenli yemekler ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu özeni ben versem, onun da takdirini istiyorum. Takdiri verse, elime sağlık dese, sofrayı kaldırmasını istiyorum. Insan dogasi istekleri ihtiyaca cevirmeye cok musait. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Yalnızken TV karşısında don paça, gözümde gözlüklerle koltukta uyuyakalıyorum. Sabah oram buram tutuk küfürbaz uyanşam da bir şekilde güne başlıyorum. Beraberken güleryüzlü günaydınlar istiyorum. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Bu durumu kazara filozof Yonca vaktiyle çok güzel ifade etmiştir. Hırvatistan gezisinde gecenin bir vakti yorgun argın vardığımız Magarska'da otel bulamayışımız üzerine bir kafeye çekmiş ne yapacağımızı düşünürken, "Böyle zamanlarda sevgili gerek. Bağırır çağırır rahatlarsın, o otel arar bulur, sen burda oturursun" demişti. Otel aramaya, başımızın çaresine bakmaya kifayetsiz miyiz? Yoo. Karanlık adamların garsoniyerlerini kiralamanın sınırlarında gezindiyse de sonunda gayet güzel bir yer bulmuştuk.
Arıza bir his mi bu, diye çok düşündüm bugün MR-ofis arası. Yalnızkenki tanımımla birlikteykenki tanımım farklı olabiliyormus. Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane, durumu. O zaman sabit bir 'ben' de yok. Dağlar kızının toprakları da heyelanlı iste yani. Öyle, di mi?
Kendimi hiçbir zaman korunası, gözetilesi hissetmedim. Başkasının parasına, olanaklarına muhtaç değilim. Evim, arabam, eşyalarım, sagliğim, param, vs var. Yalnız yaşayabiliyorum. Problemlerimi çözebiliyorum. Tek başımayken arabam bozulduğunda, musluğum akıttığında, borularım patladığında bir şekilde hallediyorum. Hastaysam kendi kendime ya da üç beş arkadaşa sızıldansam da doktoruma gidip tedavimi oluyorum. Evimin işini yapıyorum, işimin işini yapıyorum. Soranlara yuvarlanıp gittiğimi söylüyorum. Hayatımda birisi varken ondan gündelik sorunlarımla benimle beraber savaşmasını istiyorum. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Yalnızken akşam ne yiyeceğim hiç problem olmuyor. Ekmek-peynir, sandviç, mikrodalga yemeği, protein bar, hatta bazen direk konserve kutusuna kaşık daldırmak suretiyle nohut yiyebiliyorken beraberken özenli yemekler ihtiyacı ortaya çıkıyor. Bu özeni ben versem, onun da takdirini istiyorum. Takdiri verse, elime sağlık dese, sofrayı kaldırmasını istiyorum. Insan dogasi istekleri ihtiyaca cevirmeye cok musait. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Yalnızken TV karşısında don paça, gözümde gözlüklerle koltukta uyuyakalıyorum. Sabah oram buram tutuk küfürbaz uyanşam da bir şekilde güne başlıyorum. Beraberken güleryüzlü günaydınlar istiyorum. İstemekle kalmıyorum, buna ihtiyaç duyuyorum gibi geliyor.
Bu durumu kazara filozof Yonca vaktiyle çok güzel ifade etmiştir. Hırvatistan gezisinde gecenin bir vakti yorgun argın vardığımız Magarska'da otel bulamayışımız üzerine bir kafeye çekmiş ne yapacağımızı düşünürken, "Böyle zamanlarda sevgili gerek. Bağırır çağırır rahatlarsın, o otel arar bulur, sen burda oturursun" demişti. Otel aramaya, başımızın çaresine bakmaya kifayetsiz miyiz? Yoo. Karanlık adamların garsoniyerlerini kiralamanın sınırlarında gezindiyse de sonunda gayet güzel bir yer bulmuştuk.
Arıza bir his mi bu, diye çok düşündüm bugün MR-ofis arası. Yalnızkenki tanımımla birlikteykenki tanımım farklı olabiliyormus. Çarşıdan aldım bir tane, eve geldim bin tane, durumu. O zaman sabit bir 'ben' de yok. Dağlar kızının toprakları da heyelanlı iste yani. Öyle, di mi?
Çarşamba, Nisan 26, 2006
Zulüm
Bir belim diyorum, bir sırtım. Ne olduğunu ben de bilmiyorum. Bir ağrıdır musallat oldu. Tarifi mümkün değil. Sanki kemiklerimin arasına bir şey kaçmış, çıkmıyor. Aylardır artan şiddette seyretmekte. En fenası yatay durumdayken oluyor. Absürd ama ancak ters tombalak atmaya hazırlanır pozisyonda ağrı geçiyor.
Uzun zamandır doktora gitmeyi erteledim çünkü muayene randevusu almaktan nefret ediyorum. En kısası yarım günümü alıyor. Bir arıyorsun sekiz ay sonraya gün veriyorlar. bir arıyorsun, yeni hasta kabul etmiyorlar. Eskimek için de yeni olmak lazım, diyorsun, olmuyor. Mm-hhmm, şeklinde 'naparsın güzelim uza bakayım' ifadesi duyuyorsun. Paraya kıyıp acile gideyim de dedim. Ne zaman gittiysem en az 5 saat bekledim. Zaten de röntgen çekip ağrı kesici verip yolluyorlar. Hayır, pardon. Röntgen çekmeden illa ki hamilelik testi de yapıyorlar. Bir de onu bekliyorum yarım saat. Değilim, desen, imkansız desen de yapıyorlar. Birileri mahkemeye mi verdi nedir artık hamileyken röntgen çekip çocuğunu yamulttular diye, bilemiyorum. Kabak acılar içinde daha uzun haykırıslar suretinde benim gibilere patlıyor.
Yalvar yakar bir randevu aldım dün sabah için. Gittim. Bu akli onlara Japonlar mi verdi bilemiyorum ortama bir operasyonel 'etkililik' getirmişler. Önce hemşire, sonra teknisyen en sonunda doktor görüyor hastayi. Bunlarla geçirdiğin süre hemşireden doktora doğru kısalıyor. Yani ucuz işgücüyle sorun cozulurse, pahalı prosese ulaşmadan yollanmaca. Tabii ki ödediğim ücrette böyle bir fark yok. Hemşireyi görüp çıksam da aynı parayı ödüyorum zira. 15 dakikalık muayene haliyle 2 buçuk saate uzuyor. Bekle bekle bekleee. Önce hemşireye anlat, sonra teknisyene sonra doktora. Anlat anlat anlaaat.
En nihayet doktora da ulaştıktan ve bir de yeniden onunla "Ne olacak bu memleketin hali?" sorunsalına yorum bildirdikten sonra 'MR lazım' lafıyla randevumuz sona erdi. Ha, bu kadarını ben biliyordum zaten. 'MR için randevu alıcaz. Sizi arıycaz.' E, peki madem diyip ıhlaya tıslaya işe geldim. Bütün gece ağla bağır, sabahın köründe yine Şükü'yü aradim. Sanal doktorum o benim. 10-4 arası değil 24 saat müsait hem de randevusuz. Ama o bile demişti doktora git artık diye. Telefonda MR falan çekemiyor çünkü. Napiym, dedim tekrar. Ağrılar fena.
Şükü'nün tavsiyesi üzerine işe giderken eczaneye uğradım. İki adet ağrıkesici almıştım zaten, romatizma ağrıları için yeni bir Tylenol çıkmış. Ondan da iki tane aldım. Kremler yakılar falan alıp çıktım. Arabanın başında t-shirt'üme elime sokup sırtımı kremlerken markete giren abi 'yardım ister misin,' dedi hırt hırt. Evet, gel de elle bu romatizmali, okaliptus kokulu seksi sırtı. Hot hot! Grrr...
(Mecaz değil gerçek anlamında 'hot'. Sırtım yanıyor da)
Uzun zamandır doktora gitmeyi erteledim çünkü muayene randevusu almaktan nefret ediyorum. En kısası yarım günümü alıyor. Bir arıyorsun sekiz ay sonraya gün veriyorlar. bir arıyorsun, yeni hasta kabul etmiyorlar. Eskimek için de yeni olmak lazım, diyorsun, olmuyor. Mm-hhmm, şeklinde 'naparsın güzelim uza bakayım' ifadesi duyuyorsun. Paraya kıyıp acile gideyim de dedim. Ne zaman gittiysem en az 5 saat bekledim. Zaten de röntgen çekip ağrı kesici verip yolluyorlar. Hayır, pardon. Röntgen çekmeden illa ki hamilelik testi de yapıyorlar. Bir de onu bekliyorum yarım saat. Değilim, desen, imkansız desen de yapıyorlar. Birileri mahkemeye mi verdi nedir artık hamileyken röntgen çekip çocuğunu yamulttular diye, bilemiyorum. Kabak acılar içinde daha uzun haykırıslar suretinde benim gibilere patlıyor.
Yalvar yakar bir randevu aldım dün sabah için. Gittim. Bu akli onlara Japonlar mi verdi bilemiyorum ortama bir operasyonel 'etkililik' getirmişler. Önce hemşire, sonra teknisyen en sonunda doktor görüyor hastayi. Bunlarla geçirdiğin süre hemşireden doktora doğru kısalıyor. Yani ucuz işgücüyle sorun cozulurse, pahalı prosese ulaşmadan yollanmaca. Tabii ki ödediğim ücrette böyle bir fark yok. Hemşireyi görüp çıksam da aynı parayı ödüyorum zira. 15 dakikalık muayene haliyle 2 buçuk saate uzuyor. Bekle bekle bekleee. Önce hemşireye anlat, sonra teknisyene sonra doktora. Anlat anlat anlaaat.
En nihayet doktora da ulaştıktan ve bir de yeniden onunla "Ne olacak bu memleketin hali?" sorunsalına yorum bildirdikten sonra 'MR lazım' lafıyla randevumuz sona erdi. Ha, bu kadarını ben biliyordum zaten. 'MR için randevu alıcaz. Sizi arıycaz.' E, peki madem diyip ıhlaya tıslaya işe geldim. Bütün gece ağla bağır, sabahın köründe yine Şükü'yü aradim. Sanal doktorum o benim. 10-4 arası değil 24 saat müsait hem de randevusuz. Ama o bile demişti doktora git artık diye. Telefonda MR falan çekemiyor çünkü. Napiym, dedim tekrar. Ağrılar fena.
Şükü'nün tavsiyesi üzerine işe giderken eczaneye uğradım. İki adet ağrıkesici almıştım zaten, romatizma ağrıları için yeni bir Tylenol çıkmış. Ondan da iki tane aldım. Kremler yakılar falan alıp çıktım. Arabanın başında t-shirt'üme elime sokup sırtımı kremlerken markete giren abi 'yardım ister misin,' dedi hırt hırt. Evet, gel de elle bu romatizmali, okaliptus kokulu seksi sırtı. Hot hot! Grrr...
(Mecaz değil gerçek anlamında 'hot'. Sırtım yanıyor da)
Finlilerle Eğlenmek

Conan O'Brien'e haftaici uykuya dalmak üzereyken takılırım genelde. Geç saatlerde yayınlanan şovu arıza detaylar doludur. Geçen ayki olayı ise tam bir absürd komediydi. Conan, o zaman Finlandiya cumhurbaşkanlığına aday olan, sonra bizzat başkan olan hatun kişi Tarja Halonen'e inanılmaz derecede benzedigini keşfetmişti. Bu detayı da şovunda "Tarja Halonen'i destekliyorum çünkü aradiginiz herşey onda: dinamizm, zeka. Ama herşeyden önemlisi benim harika görüntüme de sahip" diyerek geyiklerin anavatanına selam yolluyordu.
Seçimlerden sonra Conan 'Finlandiya'nın en başarılı şovmeni' ödülünü almak ve Halonen'le tanışmak üzere Finlandiya'ya gitti. Gittiği yerlerde gördüğü inanılmaz ilgi ve yaşanan izdiham hiç Finlilerden çıkmaya benzemiyordu. Başkalarının kendileri hakkında ne düşündüklerine aşırı önem veren ve kopkuyu birer milliyetçi olan Finliler alet oldukları bu geyiğe sonuna kadar destek vermekle iyice gözüme girdiler. Benzerinin Turkiye'de yasanmasi halinde cikabilecek kompleksli histeriyi dusunmek istemeyerek kendimizle dalga da gecebilecegimiz geyikli gunler diliyorum.
Pazartesi, Nisan 24, 2006
Şu Disiplinsiz Türkler
Ağustos 2002'de hem süresi uzatılsın hem de 'yurtdışında çalışıyor' damgası basılsın diye pasaportumu NY konsolosluğuna yolladim. Yurtdışına çıkışlarda kesilen 50 dolarlık harç o vakitler çıkmıştı ve yeşilkartın yoksa illa ki istiyorlardı. Yaklaşık bir sene sonra Maliye Bakanı, 'pardon' diyip düzeltti bunu, neyse, konu o da değil. Ben pasaportumu UPS'le yolladim, içinde geri dönüş zarfı falan herşey kuralına göre.
Gitti pasaport gelemedi bir türlü. Yurtdışına iş seyahatım var, aradan üç hafta geçmiş, benim pasaporttan ses seda yok. UPS tracking teslim edildi, diyor. Telefon ediyorum, telefonlar açılmıyor. Telefon açtığınızda çıkan menüde İngilizce için'i tuşlarsanız anında açılıyor telefon. Karşınızda sizinle İngilizce konuşan bir Türk. Az fırça yemedi benden. "Siz ben burdayım diye oradaşınız. Önce benim işimi yapmak zorundasınız, yabancıların değil," dedim ama bir şey farketti mi, emin değilim. Sonra aramızda söyle bir diyalog geçti konsolosluk çalışanı Ayça Hanım'la.
Ayça Hn: Bizim elimizde sizin paketiniz yok
Hafiye: Nasıl olur? UPS tracking numarasi XX tarihinde teslim edildi, diyor.
Ayça Hn: UPS şoförü geliyor, kapıya bırakıyor. Bırakmış olabilirler ama teslim aldık anlamına gelmez. Hafiye: UPS bu paketi Mehmet Özcan isimli birine bırakmış gözüküyor. Onun imzası da var, teslimat raporunda.
Ayça Hn: Mehmet Bey, bizim resepsiyondaki memur. Bazen yerinde olmadığında UPS şoförü önün yerine imza atıyor. Günde yüzlerce paket geliyor, Mehmet nereden bilsin neye imza attığını?
Hafiye: Hanfendi, bu çok ciddi. Bunu iddia ediyorsanız ben o zaman UPS'e anlatayım derdimi, bu onların hatası olur zira.Ayça Hn: Ben öyle bir şey iddia edemem.
Hafiye: Az önce ettiniz.
Ayça Hn: Ben bilmiyorum. Ben nüfus bölümünde çalışıyorum zaten. Pasaport işlemlerine bakan arkadaşım tatilde, yerine ben bakıyorum. Bilemiyorum.
--Catttt--
UPS'i aradim, derdimi anlattım. Teslimatı yapan şoförle bile konuştum. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledikleri gibi o gün, o adrese sadece benim paketimi teslim ettiklerini söylediler. Yani yüzlerce paketi tek tek kontrol edemeyen, işi başından aşmış bir Mehmet Özcan söz konusu değil.
Artık aradığında İngilizce menuyu tuşlamayı öğrenmiş bir Hafiye günde en az 15 kere konsolosluğu arayıp o bina içinde bir yerlerde olduğu kesinleşen pasaportunu bulmaları için onları taciz etti. H1'i, Schengenleri, osunu busunu yeniden çıkarmak için en az bir haftası ve parası yanması bir yana, barı yeni pasaportu bir an önce çıksın diye uğraşti. Bu esnada pasaportunun belki de yanlışlıkla aynı binadaki Katar Emirliği'ne ya da binanın ortak posta odasına gitmiş olabileceği tüyoları aldı. Herbirini takip etti. Bir sonuç alamadı. Ayça Hanım bir şey diyor, Hafiye peşine düşüyor şeklinde birkaç gün geçti. Ayça Hanım'i kızdırmış olacağım ki 'kim ne yapacak pasaportunuzu, kaybolmuş iste, allah allah' çekti. Ben de kendin hazırladığın belgeye, devletin en önemli belgesine, senin saygın yoksa benim söyleyebileceğim bir şey yok, dedim.
Tanıdık manıdık aracılığıyla konsolosa bile ulaştık. Derdim, ofisi bir arasınlar. Pasaport orada bir yerde yani. En son konsolos yardımcısı bile aradı. Onun da ağlakını dinledikten sonra, dedim, bana bari yeni pasaport çıkarın, acil. Savcılıktan emniyetten bilmemne kağıdı demesin mi? Dedim o dediklerin imkansız, ben Amerika'dayım, pasaportsuz bir yere gidemem ki. Nüfus cüzdanımın faksıyla idare etti artık. Yenisi geldi.
Yeni pasaportum geldikten bir gün sonra eskisi posta kutumdan çıktı. USPS getirmis. Zarfin üzerinde bir not. "Özel bir kargo şirketi paketi olmasına rağmen bizim sistemimize karışmıs. Buna rağmen 'first class' postayla elinize ulaştırdık. Sorunuz varsa xxx'i arayın". Anlaşılan benim zarfımı almışlar, açmadan 'giden USPS posta'ya atmışlar. O kadar. Belki anlaşılabilir bu hatayı kabullenmek yerine UPS'ten bina postacılarından bana kadar herkesi suçladılar. Yalnız USPS'e saygım bin katına çıktı. Böyle bir kamu şirketi olamaz. Çalışanları şeker, üstelrine vazife olmayan şeyleri bile önemli olabilir diye üstlenen bir zihniyet. Oturdum mektup da yazdım müşteri hizmetlerine, sizi seviyorum diye. Milyonda birini PTT'ye diliyorum.
Disiplinsizlik, diyorum. Türklerin en büyük sorunu. Çok akıllıyız, çok ciniz, insan/doğa bilmemne kaynaklarımız da sahane vesselam ama disiplinimiz yok. Yaptığımız ise saygımız yok. Bu olmadan da ne Avrupa Birliği ne sanayi/servis/teknoloji hamlesi ne cart ne de curt mümkün.
Uzun oldu ama demiş bulunmak istedim
Gitti pasaport gelemedi bir türlü. Yurtdışına iş seyahatım var, aradan üç hafta geçmiş, benim pasaporttan ses seda yok. UPS tracking teslim edildi, diyor. Telefon ediyorum, telefonlar açılmıyor. Telefon açtığınızda çıkan menüde İngilizce için'i tuşlarsanız anında açılıyor telefon. Karşınızda sizinle İngilizce konuşan bir Türk. Az fırça yemedi benden. "Siz ben burdayım diye oradaşınız. Önce benim işimi yapmak zorundasınız, yabancıların değil," dedim ama bir şey farketti mi, emin değilim. Sonra aramızda söyle bir diyalog geçti konsolosluk çalışanı Ayça Hanım'la.
Ayça Hn: Bizim elimizde sizin paketiniz yok
Hafiye: Nasıl olur? UPS tracking numarasi XX tarihinde teslim edildi, diyor.
Ayça Hn: UPS şoförü geliyor, kapıya bırakıyor. Bırakmış olabilirler ama teslim aldık anlamına gelmez. Hafiye: UPS bu paketi Mehmet Özcan isimli birine bırakmış gözüküyor. Onun imzası da var, teslimat raporunda.
Ayça Hn: Mehmet Bey, bizim resepsiyondaki memur. Bazen yerinde olmadığında UPS şoförü önün yerine imza atıyor. Günde yüzlerce paket geliyor, Mehmet nereden bilsin neye imza attığını?
Hafiye: Hanfendi, bu çok ciddi. Bunu iddia ediyorsanız ben o zaman UPS'e anlatayım derdimi, bu onların hatası olur zira.Ayça Hn: Ben öyle bir şey iddia edemem.
Hafiye: Az önce ettiniz.
Ayça Hn: Ben bilmiyorum. Ben nüfus bölümünde çalışıyorum zaten. Pasaport işlemlerine bakan arkadaşım tatilde, yerine ben bakıyorum. Bilemiyorum.
--Catttt--
UPS'i aradim, derdimi anlattım. Teslimatı yapan şoförle bile konuştum. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledikleri gibi o gün, o adrese sadece benim paketimi teslim ettiklerini söylediler. Yani yüzlerce paketi tek tek kontrol edemeyen, işi başından aşmış bir Mehmet Özcan söz konusu değil.
Artık aradığında İngilizce menuyu tuşlamayı öğrenmiş bir Hafiye günde en az 15 kere konsolosluğu arayıp o bina içinde bir yerlerde olduğu kesinleşen pasaportunu bulmaları için onları taciz etti. H1'i, Schengenleri, osunu busunu yeniden çıkarmak için en az bir haftası ve parası yanması bir yana, barı yeni pasaportu bir an önce çıksın diye uğraşti. Bu esnada pasaportunun belki de yanlışlıkla aynı binadaki Katar Emirliği'ne ya da binanın ortak posta odasına gitmiş olabileceği tüyoları aldı. Herbirini takip etti. Bir sonuç alamadı. Ayça Hanım bir şey diyor, Hafiye peşine düşüyor şeklinde birkaç gün geçti. Ayça Hanım'i kızdırmış olacağım ki 'kim ne yapacak pasaportunuzu, kaybolmuş iste, allah allah' çekti. Ben de kendin hazırladığın belgeye, devletin en önemli belgesine, senin saygın yoksa benim söyleyebileceğim bir şey yok, dedim.
Tanıdık manıdık aracılığıyla konsolosa bile ulaştık. Derdim, ofisi bir arasınlar. Pasaport orada bir yerde yani. En son konsolos yardımcısı bile aradı. Onun da ağlakını dinledikten sonra, dedim, bana bari yeni pasaport çıkarın, acil. Savcılıktan emniyetten bilmemne kağıdı demesin mi? Dedim o dediklerin imkansız, ben Amerika'dayım, pasaportsuz bir yere gidemem ki. Nüfus cüzdanımın faksıyla idare etti artık. Yenisi geldi.
Yeni pasaportum geldikten bir gün sonra eskisi posta kutumdan çıktı. USPS getirmis. Zarfin üzerinde bir not. "Özel bir kargo şirketi paketi olmasına rağmen bizim sistemimize karışmıs. Buna rağmen 'first class' postayla elinize ulaştırdık. Sorunuz varsa xxx'i arayın". Anlaşılan benim zarfımı almışlar, açmadan 'giden USPS posta'ya atmışlar. O kadar. Belki anlaşılabilir bu hatayı kabullenmek yerine UPS'ten bina postacılarından bana kadar herkesi suçladılar. Yalnız USPS'e saygım bin katına çıktı. Böyle bir kamu şirketi olamaz. Çalışanları şeker, üstelrine vazife olmayan şeyleri bile önemli olabilir diye üstlenen bir zihniyet. Oturdum mektup da yazdım müşteri hizmetlerine, sizi seviyorum diye. Milyonda birini PTT'ye diliyorum.
Disiplinsizlik, diyorum. Türklerin en büyük sorunu. Çok akıllıyız, çok ciniz, insan/doğa bilmemne kaynaklarımız da sahane vesselam ama disiplinimiz yok. Yaptığımız ise saygımız yok. Bu olmadan da ne Avrupa Birliği ne sanayi/servis/teknoloji hamlesi ne cart ne de curt mümkün.
Uzun oldu ama demiş bulunmak istedim
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)