Cuma, Mart 26, 2010

Saçlarım Yerinde Duruyor Mu?

Altı saat uzun bir süreydi ameliyattaki hastamızı beklemek için. Yonc da vardı mekanda. Annesinin de başından geçmiş zaten beyin tümörü ameliyatı. Ortada annesiyle alakalı bir konu yokken dahi konuyu bir şekilde annesine bağlamayı beceren Yonc, bizzat kendi başından geçmiş bu olay karşısında altı saat boyunca Nilay Teyze’den başka bir şeyden bahsetmedi. Nilay Teyze’nin İsviçre’ye taşınan ameliyatı için elde avuçta ne varsa satıp savan ailesine rağmen annesinin kardeşlerini nankörlükle suçlamasını, erken teşhis edilmiş meme kanseri tedavisi esnasında bekleme salonunda kempoterapisini beklerken bir sıkımlık canı kalmış terminal durumdaki ileri derece kanser hastalarının yanında ‘niye beni bu hastalık buldu’ diye ağlayıp feryat etmelerini, sakinleştirilmeye çalışılınılırken ‘hasta olmama rağmen bana kızılıyor’ diye küsmelerini, sülalesinde uzaktan akraba bir albay emeklisi amcanın annesinin trajedisine ağlamadığı için adamcağızı defterden sildiğini bütün detaylarıyla, Şövalye’nin bütün akrabalarıyla beraber dinleyerek öğrendik.

Kocakafa Düella zaman zaman duygusallaşıp ağladı. Onu teselli ettim. İlla ki onunla görüşmek isteyen müşterilerini ekememiş, hastaneye çağırmış. İki saat kadar da iş toplantısı yaptı. Bu duruma da çok sızlandı.

Çıtır ve eşi sevimli çifti pırasalı börekler açmışlardı. Bekleyenlere dağıttılar.
Elyan sessizdi çok. Aklından zaman zaman bir şey geçiyor, akabinde tahtalara vuruyordu.

Altıncı saate doğru bir haber almak uğruna nöroşirurji hemşirelerinden birini bulma umuduyla asansöre bindiğimde Şövalye’nin ameliyatına asiste eden oğlanla burun buruna geldim. Ne oldu, durum nedir, diye sordum bir çırpıda. İyi geçti, dedi. Uyanıyor bile. Hemen asansörü durdurup bekleyenlerin yanına koştum.

Şövalye uyanmış bile! İyi geçmiş! İyiymiş!!!

diye anons eder etmez ellerim ve ayaklarım karıncalandı. Bir sandalyeye attım kendimi. Ağlamaya başladım. Bir sinir boşalması şeklinde hem güldüm hem ağladım. Anne Şövalye ve Düella’yla ağlaya ağlaya kucaklaştık.

Sonra ailecek yoğun bakım katına çıktık. Yirmi saniye kadar ameliyattan yoğun bakıma getirilen Şövalye’yi kapıdan seyrettik. Uyanıktı. Kafasında fileler ve sargılar vardı. Yüzü de şişti ama iyiydi.

Doktoru sadece bir kişinin iki dakika yanına girebileceğini söylediğinde Anne Şövalye ile göz göze geldik. Oğul vs koca. Can vs canan. Kaynana-gelin çekişmesinin en can alıcı noktasındaydık. Kapıdan da olsa görmüştüm, Şövalye’yi. İyiydi ya, iyi olduğunu bilmek bana yeterdi. Siz girin dememe kalmadan ‘eşi girsin’ dedi kaynanam. Kıyamam. Annem olsa çoktaan kimseye sormadan, kimseyle bakışmadan dalmıştı bile odaya. Hemen yeşilleri takıp, hijyenik jeller sürünüp sıra sıra perdelerle çevrilmiş salonun sonunda yatan Şövalye’nin yanına gittim.

Şövalye beyaz ince boruların geçtiği termal bir örtünün altında her tarafı bağlanmış ve her tarafına iğnelere takılarak yatmıştı. Uykuluydu. "Çok iyi görünüyorsun. Geçmiş olsun. Ağrın var mı çok?” diye sordum. Yarı baygın durumdaki Şövalye soruma cevaben saçlarının yerinde olup olmadığını sordu.

Biz aşağıda öldük öldük dirildik. Yemişim saçlarını. Yani narkozdan ayılırken bunları diyorsa bunları düşünerek gitti kesin ameliyata. Sanki lepiska saçları vardı da gitti diye endişe edicez. Adama da kızılmaz ki şu ortamda. Töbe töbe.

-Duruyor tatlım. Hatta neredeyse hiç traş etmemişler.
-Saat kaç?
-Dört.
-Temizlemişler mi?
-Evet, bir şey kalmamış. İyi huyluya benziyormuş zaten tahmin ettikleri gibi.
-Sen iyi misin?
-Ben çok iyiyim. Sen de iyi ol.

Bir yandan hafıza yerinde mi diye ufaktan yoklamak istedim.

-Çok mu seviyorum?
-Ben?
-Hayır, ben.

-Şapti miymiş?
-Sen?
-Hayır, sen.

Tamam. Günlük tekerlemelerimizi hatırlıyor, oyunu aynen oynuyor. İyi bari.
Şu meşhur unutkanlığı da belki böylece düzelmişti ama onu test edecek ortam yoktu. İki dakika ziyaret sürem çabucak doldu.

Çarşamba, Mart 24, 2010

Ameliyat Başlıyor

Anne Şövalye aradı. Şövalye’nin önden düğmeli pijaması olup olmadığını sordu. Ay bilmiyorum ki, oldum. Şövalye tişörtleriyle yatan bir adam. Ben de tişört koymaya kalkmışım başından ameliyat olacak adama. Kafasını ittir kaktır sokuşturabilecekmişiz gibi. Gidip penye, yumuşak, önden düğmeli ve kısa kollu iki çift pijama almış. Kollar özellikle kısa. Kateterler rahat takılsın diye. Anneler ne çok şey biliyor. Bir de kadına söylemeyecektik ameliyatını.

Ameliyat gününden bir gün önce hastaneye yattık. Şövalye’yi hemen MR’lara, iğnelere başlattılar. O gün Jelibon’un 16. haftasıydı. Dörtlü testlerini bir hafta ertelemiştim ama yine de moral olsun diye o hastanedeki bir kadın doğumcudan randevu alıp ultrasonda görmek istedik. Jelibon erkekti. Fazlasıyla gelişmiş, dört gün geriden gelen velet bir hafta öne gitmişti. Erkek olduğunu ispatlarcasına poposunun ve bacaklarının arasındaki çıkıntının bir deste fotoğrafını bastılar. Öylece uğurlandık.

Kerevit de erkekti. Jelibon da. Kafası rahat adamın oğlu olurmuş zaten. Şövalye’nin kafası rahattı hakkaten. O yüzden nerden çıktı bu tümör, anlamadık. Duyan da çok şaşırdı zaten. Hiç konduramadılar ona. Hani, benim kafamda çıksa kimse şaşırmaz. Bu kaygı düzeyiyle bir yerinde bir yumru çıkması daha kabul gören bir şey sanki.

Şövalye’nin o gün bir dünya ziyaretçisi oldu. Hatta ofisinden otuz kişi birden, hatta ta Bahçeşehir’de oturanlar bile iş çıkışı onca trafiğe rağmen Kozyatağı’ndaki hastaneye uğramış da hemşireler içeri almamışlardı. Şövalye onları koridorda selamlamak durumunda kaldı. Ne kadar çok seveni varmış kocamın. Bana olsa üç kişi belki bizzat gelirdi. Belki elemanlarım çiçek falan yollardı, o kadar.

Geceyi onun hasta odasında geçirdik. Refakatçi yatağını hasta yatağına yapıştırıp el ele uyuduk. O az biraz uyudu ama ben pek uyuyamadım. Ortalık aydınlanmaya başladığında o da uyandı. Sonra ben biraz çaktırmadan ağladım ama gördü; duygularım var diye de sevindi. 7’de annesi ve babası geldi. 8 gibi önlüğünü giydirdiler. Bir de beyaz uzun çoraplarını. Sonra sedyesine koyup götürdüler onu. Giderken ona el salladık asansöre kadar. Gülücükler, öpücükler attık. Kapı kapanır kapanmaz odasına döndük. Anne Şövalye katıla katıla ağladı.

Dayanamayıp aşağıya, giriş katındaki kafeye indim. Düella, Yonc, kardeş Hafiye, Elyan, abi ve elti Şövalyeler ve bir dolu hala, amca, kuzen, hep beraber ömrümün en uzun altı saatinin geçmesini bekledik.



Cumartesi, Mart 20, 2010

Şov Hırsızı

Şövalye ilkokul birin ilk günündeki çocuklar gibi doktorları maaile dolaşmaktan hoşlanmıyordu. Ama biz öyle yaptık. Bir hocaya daha gittik. Artık konumuzu o kadar çalışmıştık ki, o adam da ağzını açmadı. Biz öyle oldu, böyle oldu, dedik. O da ‘evet, doğrudur’dan başka kelam etmedi. Son kez Uğur T’ye gidecek ve ajandasına girecektik artık. Bu randevuya Düella da geldi.

Uğur T, Şövalye’nin kafasını nasıl keseceğini anlattı. Saçın da azmış senin, saçlarının arasında kalırdı iz normalde ama neyse, dedi. Şövalye’nin bütün derdi buydu. Panik oldu. Neresinde iz kalacak, ne kadar derin olacak, ne kadar sürede iz geçecek, diye sormaya başladı. Şövalye’nin estetik dertleri vardı.

Düella da “Aman canııım. Bu yaştan sonra kime beğendireceksin kendini, olsun kafan yamuk kalsın” dedi. Yerine “zekasında falan bir sorun çıkmaz, di mi doktor bey?” diye sordu. Düella’nın entellektüel dertleri vardı. Şövalye onun bu dertlerine normalde ne kadar katkıda bulunuyordu, o ayrı mevzu. Ama tümörünün alınmasından sonra adamın sivri zekalı birine dönmesi umuduyla sormuş olabilirdi.

Ben de huyu suyu ve unutkanlığı konusunda tekrar değindim. Benim de davranışsal dertlerim vardı. Sessiz direniştir kocam. Ben de cadılaşıyorum bu huyuna tepki olarak. Ama Şövalye her şeyi on dakika içinde unuttuğu için ‘50 First Dates’ gibi bir hayatımız vardı. Her gün sil baştan. Tümörü unutkanlığına sebep oluyorduysa mesela, artık her şeyi hatırlayan birine döndüğünde biz mümkün değil, geçinemezdik.

Dönüş yolunda Şövalye ölmek üzere olan bir adam olduğundan oraya buraya şuraya gidip, onu bunu şunu yemeyi önerdi. Düella da ölürse eğer çocuğuna baba olacağını ve sırf bu yüzden ölmese iyi olacağını hatırlattı.
Hastaneye yatmamıza üç gün vardı. Önümüz haftasonuydu. Toplaşıp kırlarda mangallar yakıp Şövalye’nin son arzularını yerine getirdik. Adam ölümüne sucuk ve pirzola yedi. Benim de son arzulara ayak uydurma çabaları neticesinde yeme içme konusundaki tüm hamilelik titizliğim dağıldı. Pre ve post hastane süreçlerinde mecburen junk food yemeye başladım. Artık kimse benle ve Jelibon’la ilgilenmiyor, aç mıyız tok muyuz, doktor randevumuz nasıldı, ikililer dörtlüler nasıl çıktı diye umursamıyordu. Şövalye alenen şovumuzu çalmıştı.

Perşembe, Mart 18, 2010

Üç Buçuk

Başka doktorlara da gitmek isteyen Şövalye’nin kalan beynini de yedim. Tamam, git ama şimdi üçüncü doktor ameliyat gerekmez dese, tamam diyip oturacak mıyız? Bu adam iyi işte. Başka doktora gitsek bile ajandasına girseydik ya ameliyat için. Sonra fikrimizi değiştirirsek değiştirirdik ?

Arada Düella’ya da haber verdim. Bu da ameliyat diyor ama bizimki başka doktorlara da gidecekmiş, diye. Düella yine klasik bana kızdı. Şövalye’nin hayatıymış da, tabii ki gidecekmiş de. Ben nasıl böyle atlıyormuşum da ameliyat kararına da.

Abicim, kocaman bir şey var adamın kafasında. Sağ tarafının damarları o şeyin etrafından dolanıyor. Sol tarafı gıcır. Bir nane var işte. İnkara ne gerek var? Bu adam da en iyisi. Başka beyin cerrahları bile ona yönlendiriyor. Daha n’apabiliriz ki?

Yine bana çemkirilindi. Benim düşen bebek Kerevit için gitmediğim kadın doğumcu kalmamışken nasıl olur da Şövalye’yi iki doktorla bırakırmışım. Şövalye de normalde Düella’yla takışır didişir. Haydiiii, bir kaynaştılar bunlar, ben düşman oldum. İnsan kendi hayatından kendi sorumluymuş da, ben karışamazmışım da, bu Şövalye’nin vereceği kararmış da. Da da da.

Ben kimseyi iki doktorla bırakmıyorum bir kere. Adamın ajandasına bir girseydik diyorum. Sonra yine kimi görürse görsün Şövalye. Kaldı ki Kerevit’e hamileliğim boyunca kanama episodları yaşadığımda x bir hastaneye koşturuyordum. Nöbetçi doktor kimse, adını bile o dakika öğrenip ona görünüyorduk. Maksat ultrasona girip Kerevit yaşıyor mu diye bakıp merak gidermekti. Hiçbiri dünyanın top bilmem ne jinekologu değildi. Çoğu da uyuzdu hatta. Şimdi bunu gündeme getirip konunun çarpıtılmasına ne gerek varsa? Zaten herkes çemkir çemkir çocuğuma. Kimse istemiyor onu. Şövalye de istemedi hiç. Ben hep ittir kaktır becerdim ne becerdiysem. Jelibon doğsun büyüsün de bu yazıları okuyup onu çok muhtemelen çikolataya ve oyuncağa boğup hayatı harikalar diyarı gibi gösterecek adamın aslında ne kadar inkarcı ve umursamaz olduğunu anlasın.

Yine aracılar ricacılarla bir üçüncü doktordan daha randevu aldık iki gün sonra, sabahın 7’sinde. Adamın 8’deki ameliyatının hemen önüne. Hemen akabinde bir başka doktordan daha. Aynı gün içinde beyin cerrahı manyağı olalım da Şövalye ikna olsun diye.

Bu arada kaynata Şövalyeler’e de durumu anlatmak lazım gelir, dedim. Şövalye direndi. Ameliyat olsun, herşey iyi geçsin, iki gün sonra söylermiş. Endişelendirmemeliymişiz onları da. Eğer onlara söylersem benden boşanmakla tehdit etti beni.
Kendi çocuğumun kafasında tümör olsa ve bana söylenmese ne kadar sinir olacağımı düşündüm. Hem Allah korusun Şövalye’nin başına bir şey gelse kendi başınıza iş yaptınız olur, suçlu ben olurum bu sefer. Zaten beraber yemeğe de çıkacaktık ertesi akşam. Önden gittim söyledim. Ameliyat gerektiğini ama korkulacak bir durum olmadığını, isterlerse ertesi sabahki randevularına bizimle gelmelerini ve durumunu doktordan kendi kulaklarıyla duymalarını söyledim.

Anne Şövalye biraz ağladı. Baba Şövalye bir beyin cerrahı arkadaşlarını aradı. O da Uğur T’yi tavsiye etti.
Şövalye gelince konudan bahsetmemeye karar verdik. Yemeğe oturduk.
Gece evlere dağılırken sabah bizi 6:30’da evden alacaklarını söylediler. Şövalye çaktı durumu. Kızdı kızdı kızdı. Ben gelmiyorum, dedi. Benle de küstü.

Şövalye'yi öptüm okşadım. Yalvardım, malvardım. Ertesi sabah Dr NP’ye gittik hep beraber. Hastayla beraber en fazla iki kişi alabiliyorlarmış muayene odasına. İçeri kanuni olarak en yakını olduğum için beni aldılar. Bir de babasını. Hoca 60'larında tombul bir adamdı. Kibar konuşuyordu. Biz de saygılıydık. Ameliyat, dedi anında. Ne duyacaktıysak başka?

Sonra soru-cevap fasıllarına geçildi. Riski nedir, diye sordum ben de. Klasik.
Sanki bu soruyu sormamamız gerekiyormuş gibi terslendim hemen. Gelen giden bana çemkiriyor, ha. Çocuğun kafasını açıp, beynini kaldırıp altından tümör temizleyeceksin. Ucunda ölüm kalım var, felç var. Tabi sorucaz heralde. İnsan camlarını sildirecek kadına bile daha çok soru soruyor. Alla allaaa.

“Yau”, dedi. “Ben şimdi bel fıtığı ameliyatına giricem. Bel fıtığı der önemsemezsin ama her fıtık ameliyatında bile benim g.tüm üç buçuk atıyor, adamın o sinirine mi girdim, bu damarını mı çektim, diye,” dedi.
Hem de yumruğunu yan gösterip avucunu sıkıp bırakarak g.tünün üç buçuk atmasının animasyonunu bize izleterek. Sonra da kendi işinin zorluklarından, sabahtan akşama kadar hastanede olmasından yakındı.

Bu adama ameliyat olmayacaktık. Uğur T’de iletişim bozukluğu var diyorduk, hale bak, gelen gideni arattı. NP’den sonra adam gözümde iyice büyüdü. En azından muhabbeti kendine çevirmedi. Deli mi ne?

Çarşamba, Mart 17, 2010

Kısa Muayene

Şövalye laf olsun, rock olsun diye değil; gerçekten AN’ı yaşıyor. Onun için geçmiş yok, gelecek de yok. Şimdi mutluysa tamamdır. O yüzden sevmediği yeşillikleri, sebzeleri sırf elli sene sonra hayatta olabilmek için yemez. Onun için yemeği yediği anda aldığı haz önemli. Bunun ona kolesterol ya da diyabet olarak döneceğini asla düşünmez. Belki de kolay kilo da almadığındandır, kimbilir. Onun için işte ameliyatına yollanana kadar zerre endişe duymadı. Doktor randevularına kasmadı. Sıkıcı işler diye.

Cerrah kankası başta olmak üzere birçok sağlıkçıdan beyin cerrahı Uğur T. adını almıştık. İlkin ona kastık. En erken randevuyu iki hafta sonraya alabildik diye araya tanıdıklar sokuldu ve iki gün sonra güç bela göründük kendisine. Muayeneye gitmeden önce adamı çılgın gibi gugıllamıştım. Gazi Yaşargil’in ekürisiydi. Dünyanın en iyi 50 beyin cerrahı arasına girmişti ve o kulübe giren en genç elemandı. Havalı yurtdışı üniversitelerinde paso sunumlar, konferanslar veriyordu. Hakkında bir de Amerikan gazetesinde çıkmış bir haberi okuyunca saygı dozu yükseldi.

On yıl önce beyninde ender bir tumor bulunan Jacob’u ailesi artık 80’ine merdiven dayamış Yaşargil yerine yine en az onun kadar meşhur Dr Grant’e ameliyat ettirirler. Grant tümörün sadece %10’unu temizleyebilir. Aile bu sefer Arkansas’taki Yaşargil’in kapısını çalar. Yaşargil ikinci uğrak olmasından yana serzenişte bulunur ama Jacob’ın tümörünün %80’ini temizlemeyi başarır. Bu, durumu uzun sure idare edecektir. Fakat kalan %20’nin zaman içinde yeniden büyüme ihtimali vardır. Yaşargil, on yıl sonra yeniden ameliyat olması gerekebileceğini, öyle olursa Türkiye’ye gidip Uğur T’ye görünmelerini söyler. Aradan on yıl geçer. Jacob artık üniversite öğrencisidir. Tümörü de zamanla yeniden büyümüştür. Aile toplanıp Istanbul’a gelir. Uğur T, tümörün %97’sini temizler. Bu rakam tümörün artık ameliyat seviyesinde büyümeyeceğinin de garantisidir. Bu tümör temizleme oranları cerrahların skoru gibi bir şey sanıyorum. Bu oranlarla değerlendiriliyorlar hep.

Yurdum cerrahlarının böyle başarılarını okumak gururumu okşadıysa da çocuklarının ölümden döndürüldüğü Istanbul’dan Amerika’ya dönen ailenin Türk Hava Yolları uçağınından sağ çıkmayacaklarını düşünmeleri ve bu konudaki endişelerini de kaleme almaları ayrıca dikkat çekiciydi. Yani, yurdumun yarı-tanrı cerrahlarının bizi hayata bağlarken türlü dandikliklerle anında öbür tarafa gidebileceğimizi de tekrar hatırlamış olduk.

Uğur T’yi randevu saatimizden bir buçuk saat sonra ancak görebildik. Yanında iki asistanının adeta öl dese ölecek pozisyonda yanında durduğu, fazla konuşmayan kumral bir adamdı. Ameliyat şart, dedi. Meningioma olabilir, dedi. Önündeki kafatası maketinde beyni çıkardı altını gösterdi. Burada, dedi. Göz çukuru kemiğini de kazırız biraz, temizleriz yani. Olur, dedi. Gel yat haftaya, üç güne çıkarsın. Dördüncü gün işine gidersin, dedi.

Adamın rahatlığı biraz su serpti serpmesine de pek göz kontağı kurmayan, elini gevşek sıkan ve mır mır konuşan hali pek de güven veremedi. Hani şöyle biraz heybetli dursa, hallederiz koçum, dese, sırtımıza pat pat yapsa sanki daha iyi olacaktı.

Riskini sordum. Tipimden anladı sanırım gugıl düşkünlüğümü.
"Şimdi internetten okuduğunuz oranları falan bana sormayın. Her ameliyat kadar riski var işte", dedi.

Ben de sorumu çevirip sordum bu sefer.
“Peki sizin şimdiye kadar yapmış olduğunuz ameliyatları düşük, orta ve yüksek riskli olarak üç gruba ayırsak, Şövalye’nin durumunu ‘düşük risk’ grubuna sokarsınız demek mi oluyor bu?”

Hoca sıkıldı.
“Evet”, dedi. “Düşüğe koyarım”.

Uyuz olmasın diye şoparma taktiğini denedim.
“Peykiii”, dedim. “İnsanın huyu değişir mi beyin ameliyatlarından sonra? Bu durum efsane mi, gerçek mi?”

Pek eğlenmedi. “Bunu ben bilemem” diye belli belirsiz gülerken asistanı da bize kapıyı gösterdi.

Girmemizle çıkmamız beş dakika sürmedi. Hazretleri bize bu süreyi yeterli görmüştü. O da haklıydı aslında. Sırada muayene bekleyen bir dünya insan vardı ama Şövalye beş dakikada ikna edilebilecek bir adam değildi.

Pazartesi, Mart 15, 2010

Kadere Bak

Düella ağladı, ben onu yatıştırmaya çalıştım kafasına pat pat vurarak. Yani bu soğukkanlılığımın da suyu çıktı. Kriz zamanlarında şu metin görüntü de ne uyuz, hakkaten. O da beni uyuz buldu zaten. Ben azıcık koyvermeye kalktığımda da bu sefer, ‘vay bencilsin de Şövalye için değil de kendin için üzülüyorsun’ diye beni azarladığından hı hı, dedim durdum yanında. Kassan suç, salsan suç. Sonunda hakkaten 'en kötü durumda hayat nasıl olur'u konuşmadık mı? Konuştuk.

Her daim en kötüye hazırlıklı, tedbirli, güveni düşük ama kaygı düzeyi yüksek bir insanım ya. Kendimi kocanın terk etmesine, ne bileyim aldatmasına, başka bir kadına gitmesine falan bir şekilde hazırlamışım. Başıma gelse, tamam biraz travma falan olur belki duygu durumuma gore ama ne bileyim, üç gün ağlarım, sonra bela okur yürürüm neticede. Okuduğum belalar da hep tutar. Hiiiç şaşmaz. Sonradan oh bile çeker rahatlarım icabında.

Ama eşin ölmesi nasıl bir düğümdür yahu? Şu hayatta hala en içimi cızlatan şeydir, yaşlı çiftlerden birinin eşi öldüğünde öyle bir başlarına kalmaları. Hayata da karışıp biraz kafalarını dağıtamazlar emekli ve yorgun halleriyle. Bir tanecik kabakla doyup bütün gün çiçek sulayıp gazete okumaları da bana çok dokunur. Vancouver’a giderken uçakta Up’ı (Yukarı Bak) seyretmiştim, hani şu Oscar alan çizgi filmi. Ne olduğunu da bilmeyip izlemiştim de Ellie’yle Carl’ın ne tatlı bir hayatları vardı da sonra Ellie öldü. Yaşlı Carl bir başına kaldı. Hiç ummazsınız ama ben ağla ağla mahvoldum. Yol da uzun. Bütün yol boyunca Carl'ın matemi aklıma geldi geldi ağladım.

Düella’ya dedim kaderimde genç yaşta karnımda çocuğumla dul kalmak da var belki de, diye. Sonra bu kasveti dağıtmak gerekti. Biz yine o zaman default senaryomuza bağlandık. Düella çocuğuma baba olur. Yonc da bekar hayata döner. Hep beraber olursak Ulus’ta villa alacak paramız olur; dadılar, kahyalar tutar hep beraber mutlu mutlu yaşardık.

Arada trafikte kalmış Şövalye’nin uf puff mesajlarına bak Düella ağlıyor, yazık falan dedim, sevindi. Değerimi anladınız, diye devam etti. Ona yaptığımız bütün kötülükler için pişman olma vakti gelmiş artık.
Düella bir düşündü ve ‘Ya Şövalye'nin huyu değişirse ameliyattan sonra?’ dedi. Öyle olabiliyormuş beyin ameliyatlarından sonra. Sinirlilik, huysuzluk falan. O zaman dul olmaz, ‘boşanmış’ olurdum ve yine default senaryomuzu yaşardık.

Sonra işte Şövalye ‘ölümlü dünya madem' diyerek Marmaris Büfe’den ıslak hamburgerler, yengenler, sosislilerle eve geldi. Herşey normalken de zaten bunlarla beslendiği için bir şey değişmiş değildi. Tek fark benim junk yemesine bu sefer bıdı bıdı yapmamam oldu.

O gün birkaç cerrah hoca ismi bulduk. Hepsinden en acil randevuları aldık.

Pazar, Mart 14, 2010

Teşhis ve Risk

Doktor MR filmlerini ışıkla panoya taktı. Uzun uzun baktı. Hımladı. CD’den de detaylarını inceledi. İçerdeki odada Şövalye’nin gözünü, ensesini, dengesini muayene etti. Sonra dönüp filmler üzerinde tümörün yerini gösterdi, tipini anlattı. Anlaşılması zor değildi. Ömrümde ilk kez beyin MR çıktısına bakan bir insan olarak bana bile sağ gözünün arkasındaki parlak kütle çok aşikardı.

Göz basıncın yüksek, dedi. Kütle şah damarını da ittiriyor üstelik. Şanslısın ki fark edildi. Yoksa birkaç yıl sonra beyin kanaması geçirebilir, saksı olabilirdin.

-Yani? Alınması mı gerek?
-Alınması şart.
-Hemen mi?
-Hadi hemen şimdi diyemem ama en geç 1-2 ay içinde alınsa iyi olur.
-İyi huylu mudur?
-Epidermoid olduğunu sanıyorum. Çok enderdir ama iyi huyludur.
-Neden olur?
-Eğer oysa doğuştandır. Kalıtsaldır. Anne karnında cilt hücreleriyle beyin hücreleri aynı yerden büyürler. Bazen birkaç cilt hücresi beyin içinde kalır, zamanla orada büyümeye devam eder.
-Ameliyatın riski nedir?
-Yüzde 1 ölüm riski, yüzde 5 de felç riski var ama bilemeyiz tabii açmadan.
-Felç olursa ne tip bir felçten bahsediyoruz?
-Sol tarafı tutmaz.

Risk rakamları düşük gibi dursa da bu tip tümörler beyin tümörlerinin sadece binde 5’iymiş. Popülasyonda görülme olasılığı birkaç yüz binde bir iken bizi bulduysa yüzde 5+1 de yeterince korkutucuydu.

Yonc’un annesinin 20 yıl evvel Gazi Yaşargil’e olduğu zorlu ameliyatı daha taze dinlemiştim. Yonc da artık lazerlerle tümörleri tedavi ettiklerini söylemişti. Yani annesi bugün hasta olsa aslında lazerle takılacak, kafasının açılmasına gerek kalmayacaktı. Onu da sordum.

Lazer büyümeyi durdurucu olabiliyor ama küçük tümörlerde kullanıyoruz bu yöntemi. Sizinki oldukça büyük, diye cevapladı doktor.

Şövalye vizite ücretini falan öde
rken ben dışarda hastanenin önünde bir banka oturdum. Oturamadım battı. Yürümeye başladım. Nereye gittiğimi de bilmiyordum. Bir tarafım beyin cerrahlarının en babasını araştırmak için sağa sola saldırmamı söylerken diğer tarafım kilitlenmişti.

Şövalye koşup arkamdan yetişti. Beni yatıştırmak istedi sanırım ama 'artık bana iyi mi davranacakmış buuu? Beni sevdiğini mi anlamış?' gibi cümleleri art arda sıralaması beni travmamdan kurtarıp çözüm odaklı tarafımı harekete geçirmişti. Şakanın sırası değil diyip hoca referansı bulsun diye Düella’yı aradım.. Sonra birkaç doktor arkadaşımızı aradık. Şövalye’nin liseden bir arkadaşı taze beyin cerrahıydı. Bir devlet hastanesinde çalışıyordu. Raporlarını bana getir, buranın heyetine sokayım dedi. Hastanedeymiş de hazır. Şövalye’yi oraya yolladım. Bu güzel havada şehrin öbür ucundaki hastaneye raporlarını götüresi olmayan Şövalye’ye bir cinnet daha yapıp Düella'ya gittim.

Normalde kim gelirse gelsin koltuğundan kalkmayan Düella kapılara bile çıkmış, çeşmelerini de açmıştı üstelik.

Cumartesi, Mart 13, 2010

İnat Beyinde Başlar

Aylar önce Şövalye’ye bir mesele yüzünden kızmıştım. Kızarken de biraz öfkeyle gardrobun kapağını kapamışım. Kapak yamuldu. Bizim evde hiçbir şey tamir edilmediği için yamulduğuyla kaldı tabii. Berlin’deyim. Zaten buz gibi havada bin tane toplantıya koşturuyorum. Bizimki bana mesaj attı. Bu gardobu da kırdın da, hiç hoşuma gitmiyor da, hede hödö.

Hikayenin eskiliği bir yana, hamileyim de. Hamileleri üzmemek, yormamak gibi genel bir yaklaşım vardır toplumlarda. Ne zaman hamile kalsam kuzu Şövalye canavar kesiliyor. Yolda yürürken Obama’ya rastlasa bile on dakika sonra unutup, kimdi o? diyebilecek adam beş ay önceki kızgınlığıma takıp bundan sonra sakin biri olmam konusunda bana trip yapıyordu. Bir kere beni niye kızdırdığını hatırlarsa haklı olduğumu tekrar ve tekrar ispatlayacağım haberi yok. Ona sakin diyenlere de yeterin diyesim var haliyle. Sessiz direniştir kendisi. Sakin olan inadı.

Dedim yeter. Bana bir daha mesaj atma. Senle dönene kadar konuşmuyorum.
Ertesi gün bir dünya şşşş, bak ne diycem içerikli mesajlar attı messenger'dan. Hiçbirine yanıt vermedim.
Döndüm, hiçbir şey yokmuş gibiydi. Eski muhabbet.
Ertesi sabah uyandık, kahvaltı yapıyoruz.

Şövalye: Burnumdaki deviasyon için tomografi çekmişlerdi.
Hafiye: Eee?
Şövalye: Doktor beyninde bişi gözüküyor, dedi.
Hafiye: Eeeee?
Şövalye: Beyin MR’ı çektir, dedi
Hafiye: Çektirdin mi?
Şövalye: Evet.
Hafiye: Eeeee?
Şövalye: Ya bilmem, çok işim vardı gidip almadım. Bişi olsa arar, söylerlerdi heralde.

O dakika kalkıp MR’ını aldık hastaneden. Bir dünya MR yığının arasından günlerdir teslim alınmayan dosyayı çıkarttık. Hiç kimsenin kontrol edip bizi aramışlığı falan yoktu tabii ki. Bir ön tanı vardı dosyasında rapor niyetine. Beyninde 4,5 * 2,2* 2,6 cm büyüklüğünde bir kütleden bahsediyordu. Teratoma, meningioma ya da epidermoid falan olabilirmiş. Kulak burun boğazcısına koşturduk hemen. Adamı beklerken deliler gibi blackberry’mden bu tip tümörleri gugılladım. Doktor, “Beyninde tümor gözüküyor”, dedi. “Bir beyin cerrahına görünmenizi tavsiye ederim”.

Cumartesi’ydi. Hastanede muayene için beyin cerrahı yoktu. O hastaneyi bu hastaneyi aradım ve Maslak’ta bir beyin cerrahı hocadan iki saat sonraya randevu alabildim.

Şövalye, hava güzel diye cerraha gitmek istemedi; onun yerine gezmek tozmak istedi. Pazartesi öğreniriz nasılsa, dedi. Bu güzel günü mahvetmek istemiyormuş. Anı yaşamalıymışız konulu şeyler attı tuttu. Bir de ben Berlin'deyken onunla konuşmadığıma uyuz olup karşılığında doktora gitmeme konusunda inat etti mi? Tam oldu.


İstemediği hiç ama hiçbir şeyi yapmadığını söylemiş miydim? Kimin iyiliği için olursa olsun. Yapmaaaz. Ama bir cinnet herşeyi çözdü. Hastanenin önünde ufak bir sinir krizi geçirdim. Sakin bir insan olmam konusunda uzun nutuklara yine ve yeniden başladıysa da bebeğe bir şey olmasın diye zorla benle doktora geldi bari.

Salı, Mart 02, 2010

Bir Şey Diyeceğim

Bu sefer dedim ki Jelibon’u (karnımdakinin adı) kimseler öğrenmesin 12 hafta doluncaya kadar. Madem racon buydu. Nazar değerdi falan. Kerevit’in (düşen bebek) düşmesinin sebebi nazar olamazdı, zira üç set kromozomluydu kendisi. Yani daha döllenme anında hasarlıydı. Öyle 6. haftada Ayşe Fatma duydu da nazarları değdi durumu teknik olarak imkansızdı. Daha ben bile hamileliğimi bilmezken olan bir olaydan nazar çıkarımı yapmak mantığıma tersti ama hadi peki, dedim. Sustum.

Düella inanmadı üç ay boyunca suskun kalacağıma ama ben sustum Allah için. Sustuğum halde olay çok yerinden patladı.

Jelibon’u öğrendikten dört gün sonra Ruş nişanlandı. Ağustos’ta düğün yapıcam DC’de, dedi. Hayııııır, oldum. Nisan-Mayıs gibi yap. Ağustos’ta gelemem. Nedenmiş? İşteee’ymiş. Olamadı tabii. Dedim ya erken yap ya da burda evlen. O zaman 8 aylık bir devken Amerika’ya gelemem ve senin düğününü görmem şart. Böylece Ruş, Jelibon’u öğrendi.

Beraber yumurtlama günlerimizi takip ettiğimiz bir iş arkadaşımla aynı gün hamile kalmayı becerdik. O bana çot diye söyledi durumunu ama yanımda hamilelikten bahsetmemeye, konudan kaçınmaya çalıştı 1-2 hafta böyle ben üzülmiyim diye acılar çekti. Baktım ona da yazık, dedim salla, ben de hamileyim. Gerginlik bitti.

6. haftada iş seyahati için BKAÜ’ye gittim. Oradaki iş arkadaşlarımın evlerinde kediler köpekler gırlaydı. Alkol ve sigara da. Akşam iş yemeği esnasında üzerime türlü hayvan atladı. Toksoplazma negatif. Dokunmamam lazım hayvanlara, ciyaaak kalkın üstümden diye kendimi atıp, normalde arada bir benim de içip onlara eşlik edebildiğim sigaradan öğüre öğüre tuvalete koşturmaktan ve önüme konan alkollü içkiyi ısrarla reddetmekten millet anladı. Hamile misin, allaaaşkına söyle, allaaaşkına denirken, diilim denebilir miydi ki? Evet dedim, rahatladım. Sigaralar söndü. Kedi köpek hapsedildi.

Sonra haftasonu oraya Yonc geldi. Her yemek yiyişimiz olaydı. Şirazemden çıkmışçasına hamburger-patatesi güpletirken durumumu tuhaf bulduğunu söyledi. Ben normalde hiç kalorili yemekler sipariş vermez, hamburger yesem de yanında kızarmış patates yerine domates falan istermiştim. Şoförümüzün ter ve ucuz parfüm karışık kokusundan öğürmekten bitap düştüğümde ona durumu açıklamak zorunda kaldım. Yonc da öğrendi böylece.

Şövalye 5. ve 7. haftada çekilen Jelibon’un ultrason fotosunu salonumuzda duran çerçeveli gelin-damat fotomuzun önüne sıkıştırmış. Öyle bir sevimlilik yapmış. Ben de dokunmadım. Yedinci haftada bir akşam evde ağır uyku bastırmış yatarken çottadanak Çıtır geldi. Gelir gelmez TV’nin yanında duran Jelibon fotosunu gördü. Bu neeee, diye heyecan yapıp koşturup sarılmasın mı? Çıtır da öğrendi. Hatta aynı durumu 11. haftada Elyan da yaşadı. O geldiğinde Jelibon’un fotosu 9 haftalıktı. Bir an onu Kerevit sandı. Töbe tööbe, dedi. Gaza gelelim de bebek yapalım diye koymuşuz sanmış. Hiç konduramadı, e daha birkaç gün önce beraberdik ve Jelibon’u söylememiştik. Elyan akşamına Esincan’a anlatmış durumu. Ertesi gün Esincan aradı Ankara’dan. Eyooo, sizde Jelibon varmış, diye.


10. haftada Evo’yla buluştuk. Yonc da gelecekti. Gelir gelmez selamlaşırken de ‘bakiym göbeğine, büyümüş mü?’ dedi. Böylece Evo da öğrendi. Biz Evo’yla bir saat kadar sohbet etmiştik Yonc gelmeden ama Jelibon konusu geçmemişti. Neyse artık.

Cuma, Şubat 26, 2010

Couvade Sendromu

Elyanlar'la yediğimiz yemekte yeni evimize ne zaman taşınacağımızı, ne gibi eşyalara ihtiyacımız olduğunu ve bunları nerelerden temin edeceğimizi konuşuyorduk. Şövalye de ben de bu ultra modern showroom kılıklı ev modasından hoşlanmıyorduk. Böyle yatıp yuvarlanacağımız, pofidik ve mümkünse kire kör, dayanıklı mobilyalar arıyorduk ama acelemiz de yoktu. Yeni eşyalarımızın arasına da antika olmasa da eski birkaç parka eşya serpiştirmek isteriz dedik, mesela. Levo da, Horhor’a gidin, dedi. Elyan da Horhor’un aksesuar için iyi olacağını, baz mobilyalar için uygun olmadığını belirtti – ki kendisine aynen katıldım ben de.

Ertesi gün Şövalye tutturdu, Horhor’a gidelim diye. Yahu daha mobilyalar yokken aksesuar alamayız, anlamsız olur, dedim. İtiraz edince beni sanat düşmanı ve sıkıcı bir insan olmakla suçlamalarına başladı. Klasik. Ağrım, sızım ve iğrentilerime rağmen -2 derece havada Nişantaşı’nda dolanmaya ikna olabildi bari. Evden çıkmazsa olmaz zira o saatten sonra. Bir yere gitmeniz şart. Ama bu yerin neresi olabileceğine dair pazarlık yapabilirsiniz.

Saray Muhallebicisi'nde çorba içmek, tatlı yemek Nişantaşı’nda her dolanmaya gittiğimizde yaptığımız bir rituel olageldiğinden gezintimizin sonunda oraya da girdik. Bu kazıntı ve iğrenti karışık mideyle yemek için ne sipariş vereceğimi bilemedim. Ne varsa söyledim. Tavuk suyu çorba, kıymalı börek, tavuklu pilav, salata, ayran, meyveli tart. Şövalye de döner istedi.

Gelen her şeyden birer kaşık alıp bıraktım. Biri tiksindirdi, öbürü acındırdı, diğeri ekşitti. Tabakta bırakılmaz felsefesini sebzeler için nedense uygulayamayan Şövalye salata dışında bütün siparişleri afiyetle yedi. Çıktık biraz daha yürüdük. Yarım saate kalmadı ben yine acıktım. Haliyle bir şey de yememiştim. Bu sefer Şövalye ‘öküz gibi yiyorsun, bu gidişle çocuk doğana kadar 30 kilo alacaksın’, demesin mi?

“Alırsam ne olacak?”, dedim. “Boşayacak mısın, aldatacak mısın?”
Hoşlanmazmış şişko karısı olmasından. Vay vay vay. Sen misin bunu diyen. Bir güzel kavga ettik arabada.

Şövalye’nin ben hamileyken devirdiği çamların haddini hesabını unutmayayım diye buraya yazıyorum. Yazmaya da devam edeceğim.

Neredeyse 13 haftalık hamileyim. Henüz 1 kilo aldım. O da kabızlıktan oldu bence. Şövalye ise şimdiden 4 kilo aldı. Nedense bana diye aldığı çikolataları kendisi yiyor, benden daha erken uykusu geliyor v
e sıklıkla midesi rahatsızlanıyor. Erkeklerin de karılarıyla beraber hamilelik semptomlarını yaşadığı Couvade sendromundan geçirdiğini düşünüyor. Ettiğini bulsun diye ben de hiç aldırmayıp acilen 3 kilo vermezse her fırsatta ondan boşanacağımı dile getiriyorum.

Fakat her nasılsa Couvade’ına rağmen evde ha bire kokulu sucuklar pişirip, geçenlerde hamile karısını da yalnız bırakıp çıplak popo görmeye Rio’ya karnavala gidebiliyordu.

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Seeking

Aramak. İlgi duymak. Ortaya çıkarmak. Merak etmek. Araştırmak. Doğrusu tam da bu kelimeler değil. Yine kifayetsiz bir Türkçe kelimeye çarptım. İngilizcesi ‘seeking’. Duramıyorum. Durduramıyorum kendimi.

Bazen yemek yemek, uyumak gibi en temel ihtiyaçlarımı bile elektronik bilgi araştırmaya feda ediyorum. O kadar büyük bir iştahla merak ediyorum ki bazen toplantılarda masa altından blackberry’mde google search yapıyorum. Tuvalette CNN’in, Bloomberg’in haberlerine giriyorum. Aslında hiç önemsemediğim şeyleri de googlelayabiliyorum. Mesela trafik sıkıştığında radyoda birkaç dakika önce çalan şarkının hangi yılda piyasaya çıktığını araştırabiliyorum. Şövalye blackberry’mi elimden bırakmazsam benden ayrılmakla beni tehdit edebiliyor. Küsüyor, kızıyor, ben dur durak bilmiyorum.

Tabii yine aynı kaşıntılı ‘seeking’ ihtiyacından bunun nedenini de araştırdım. Çok bilimadamı çok şeyler yazmış çizmiş. Panksepp isimli bir nörolog, 'seek' etmenin bütün sistemlerin anası olduğunu söylemiş. Bizi her gün yatağımızdan kaldıran, fareleri deliklerinden, ayıları mağaralarından dışarı çıkartan şey işte bu. Bütün memelilerin motivasyon motoru olan şey. Hatta zoolog Grandin deneylerinde geniş, kontrollü kafeslere konmuş hayvanların kendi yemeklerini kendilerinin aramayı tercih ettiklerini, yemeklerinin önlerine hazır konulmasından hoşlanmadıklarını görmüş.

İnsanlardaki araştırma ihtirası sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil elbet. İnsanlar soyut ödüllere de somutlar kadar meraklı. Fikir fırtınaları, entellektüel temaslar, ruhani anlamlar peşindeyken de beyninde yanıp sönen bir sürü devre insanı doyurabiliyor. Bu devrelerin can damarı dopamin. Dopamin heves katan ve hedefe kilitleyen bir nörotransmiter. İnsanların sevdiği bir hal bu. O kadar iyi geliyor ki dopamin insana, bu sistemi hep dorukta tutan aktivitelerin, maddelerin peşine düşebiliyoruz. Mesela kokain bunlardan biri.

Bazen bilgisayarda gördüğüm son filmin bir detayını googlelarken search search’ü açıyor ve bir bakıyorum bir saattir search yapmışım. İşte bunu sağlayan dopaminmiş. İç saatimi dopamin yönetiyor. Dış saati susturarak. Devamlı googlelamak insanı kısa kısa hap bilgilere yöneltip uzun metinleri okuyamaz hale sokup dikkat bozukluğunu tetikleye de biliyor. O yüzden devamlı değişen bilgi setleri önümüze akmalı, devamlı yeni searchler peşinde koşmalıyız gibi geliyor.

Beynimizde 'istek' ve 'haz' yerleri farklıymış. Haz duyduğumuzda dopamin değil, opioi
d sistemimiz uyarılıyormuş. Doğal afyon sistemi yani. Haz sisteminde salgılanan afyon insanı mutlu bir salak yaparken istek sistemi elemanı dopamin insanı acaip hareketli ve dikkatli yapabiliyormuş. Normal bünyelerde ‘istek’ dopamini devreye soktuğundan hedefe kilitlenip istediğimiz şeyin peşine düşüyoruz. ‘İstek’ objesi elde edildikten sonra opioid devreye girip hazzı tetiklerken, haz da tatminkar bir durgunluğu getiriyor; böylece en azından bir süreliğine ‘istek’ eylemi bitiyormuş.

Fakat beyinlerimiz haz duyup oturmaktan ziyade stimüle olmaya daha müsaitmiş. Hazdan ziyade ihtiras peşinde koşarmışız. Bu da evrimsel anlamda mantıklı bir açıklama. Afyon yutmuş hazzına doymuş yaratıklar motiasyon yitirip kısa ömürler sürebilmekteler. Yani aslında doğa bizi aramaya, keşfetmeye, merak edip ‘seek’ etmeye kodlamış, tatminsiz yaratıklara dönüştürmüş ya da genlerimiz öyle olageldiği için hayatta kalmışız.

Dopamin sistemi bozulmuş deney fareleri yine yürüyor, yiyor, içiyor ama burunlarının dibine konmuş yemeğe dokunmayıp açlıktan ölüyorlarmış. Dopamini artırılan fareler ise ucunda yemeğin bulunduğu labirentleri normal farelerden çok daha çabuk çözebiliyorlarmış. Ama yemeği bulduktan sonra aldıkları haz, normal farelerinkinden çok daha azmış. Dopamin sisteminde tatmin denen şey yok yani. Bazen bu durum bizi mantıksız ya da aşırı isteklere de yöneltebiliyormuş işte. Böylece bilginin önemsiz olduğunu ve aslında durmamız gerektiğini bildiğimiz halde kendimizi bir google searchten diğerine amaçsızca bırakıyormuşuz.

Aslında facebook, twitter, email olsun bütün elektronik haberleşme araçları aynı arayış motivasyonunu tetkleyen şeyler. Dur durak bilmeyip çabuk sıkıldığımız için bu aletler bize aramak ya da istemek sistemimizi coşturan fırsatlar sunmakta. Dopamin sistemi umulmadık bir şeyi bulmak beklentisiyle aktive olurmuş. Eğer bu beklenti bir email, bir sms ya da bir facebook update’i ile olursa iyice kendimizi kaptırabiliyoruz. O yüzden blackberry’nin lakabı ‘crackberry’ zaten.

Bu yeni aletler beni bu dünya düzeninde artık bir araştırma makinesi haline getirmiş durumda. Zoolog Grandin, lazer kaleminin ışığını odanın içinde döndürmekle bir ev kedisini neredeyse kafasını gözünü patlatıncaya kadar koşturabildiği halde vahşi kedilerin bu gereksiz hareketlere girişmediğini keşfetmiş. Doğadaki kedi fareyi yakalamak ister, sonsuz çemberlerde kovalamaca oynamak istemezmiş.

Dünkü kahvaltıda elime blackberry’imi aldım, bir şeyler karıştırıyordum ki, nöroloji kongresinden taze çıkmış Düella, çok google search yapmanın beyindeki dopamin sistemini bozduğunu ve bunun için dopamin düzenleyici haplar verildiğini söyledi. Ama bu hapları alanların bir kısmında yan etkiler anlamında cinselliğe aşırı düşkünlük ya da eşcinsellik görülebiliyormuş. Tabii ki konunun uzmanı bu geyikleri duysa bin tane laf eder bize ama masadakilerle konuyu bayağı sulandırdık. Şimdi de dopamin azaltımının neden eşcinsellik yaratabildiğini merak ediyorum. Googlelamamak için zor duruyorum.


Perşembe, Şubat 11, 2010

Kırık Dökük

Kapımızın zili ne apartman girişinden ne de daire kapımızın yanındaki düğmeden çalışıyordu. Her yemek siparişi teslimat zamanı zilsizlik işkenceye dönüşüyordu. Su siparişi verdiğimiz adam bile artık telefonda, ‘Abla, tam 15 dakika sonra gelicem, otomata basın, sonra apartmana birinin girmesini beklemek zorunda kalıyorum’ diyordu. Ben de telefondayken otomata bir basıyordum ama tabii adam gelene kadar giren çıkan oluyor, kapı yeniden kapanıyor, adamcağızın gelişini tutturmak zor oluyordu. Telefonu kapadıktan beş dakika içinde zaten suyu da siparişi de çoktan unutmuş oluyorduk.

Mutfakta tezgahın üstünde iki ayrı noktada ipinden çekince yanan ince uzun lambalar vardı. Ne işe yarar tam bilemem ama Şövalye onları hep yakar. Mutfağa romantik bir hava veriyor zahir böyle yarı loş. Ama iki kişinin dahi sığamadığı ortamdaki o loşluk bana daha çok mağara kısılı kalmış madenci hissi verip afakan efekti yaratıyor. Akşamları bu lambaları illa yakmak zorunda olan Şövalye bir gün birini yakmaya çalışırken, ipini çekti ve tüm alet, duyu, yuvası, telleri melleri aşağıya indi. Tıpkı 9,90’lık IKEA perdelerimizin bir çekilişlerinde kafamıza inemeden penceremizde verev duruşu gibi lamba ve zımbırtıları tam da aşağıya inmedi, öyle yarı indi, durdu. Bu dediğim yeni oldu sanmayın, aylar önce oldu. Şövalye’nin romantik mutfağı orada sona erdi. Kırık lamba ve materyalleri öyle yarıya çekilmiş bayrak misali yanık duyunun yönü bize dönük olarak aylarca asılı kaldı.

Geçende yine bir seyahatten yorgun argın eve dönmüştüm. Rahat edicem derken oturma odası koltuğumuzun ayak uzatma nesnesinin kırılmışlığını fark ettim. O nesne olmadan eni 30 cm olan koltukta oturmak adeta bir işkenceye dönüşüyor. Koltukta uzanılamıyor da. Vücudumun yarısı dışarda kalıyor. Bir haftadır kırıkmış meğersem. Hepi topu vidası çıkmış ama o vidayı sıkmak için koltuğu ters çevirmek gerek. Tabii ki Şövalye’nin kalemi değil öyle tersler yüzler. Ben de mecburen yatak odasında takılmaya başladım. Yatakta yiyor, içiyor, internette dolaşıyor, resmen orada yaşıyordum bir süredir. Uzun vakit geçirilen yerde arıza kaçınılmazdır. Dar alanda rahat etmek zor. Bir ara öfkeme yenilip raydolabın kapısını şırrraaak diye ittirdim. Dolabın yan vidaları hafiften ayrıldı. Çekmeceleri açıldığı anda yıkılıyor şimdi bu ayrıklıktan dolayı. En üst raf da boşa çıktı. Ayrılan kısım benim giysilerimin olduğu taraftı. Ben de raftaki kazaklarımı alıp Şövalye’nin tarafa dizdim. Onunkileri de küçük odaya attım. Mık mık ettiğinde tamir edilsin de yerime dönerim, dedim. Tamirci çağıracağına erken yaşta göçmeyi tercih ettiğinden ses etmedi. Onun eşyalar küçük odada birtakım kutularda duruyor şimdi.

Kombiye üç yıldır bakım da yaptırmadığımızdan geceleri aleti açık bırakıp uyumak beni huzursuz ediyor. Bakım için birkaç kez girişimde bulundum ama hepsini Şövalye bertaraf etti. Adamlar da demiyor ki şu saatte geliriz diye. Çarşamba geliriz, saat veremeyiz, diyordu. İşten izin alıp bütün gün tamirci bekleyemezdik. Bunu diyen yetkili firma. Öyle zozo kombiciler hemen koşturup geleceklerdi. Baktım olacak gibi değil, onlara iyi gelin bari, demiştim artık ama Şövalye istemedi. Yetkili servis olmazsa olmazmış. Ben zaten soğuğa dayanıklı bir tipim. Bana tomas diyip çaat kapatıyorum kombiyi gece yatarken. Sabah 5’e de saati kuruyorum. Şövalye kalkıp kombiyi ve mutfak minik penceremizi açıyor, sonra dönüp saat 7’ye kadar geri yatıyor. Yani bu işkenceyi her sabah çekiyor ama ne yetkisiz servis çağırıyor ne de yetkililerle anlaşma yoluna gidiyor. Ne zaman pes edecek diye bekleye bekleye neredeyse bahar geldi. Yakında kombiye ihtiyacımız da kalmaz.

Banyo musluğumuzun da minik filtresi yarılmış. Suyu açar açmaz sanki hortuma parmak sokup tazyik yapmışsınız gibi akıyor. Her taraf ıslanıyor. Elinizi koysanız acıyor. Sesi de sinir bozuyor öyle pıhhhgghh diye bir şey sabah sabah yüz yıkarken. Şövalye her gün ben yaparım, bunun için tamirci çağrılmaz dedi durdu. Bu da bir ay kadar sürdü.

Digiturk de gitmiş, sinyal seviyesi bir haftadır sıfırdaydı.

Kombinin borusundan bir senedir kirli sarı bir su akıyor. Altına kap koyuyoruz.

Salonun duvarındaki tuhaf kablolar üç yıldır asılı durmaktalar.

Banyonun duş musluğundan akan suyun ısı ayarı da senelerdir bozuk. Bir kaynar su akıyor bir buz gibi. Duşta doğal saunayı tecrübe ettikten sonra buza atlayan hasta Finliler gibi ani soğuk su şoku yaşamanız kaçınılmaz.


Şikayetlensem,
kadın-erkek farkı yokmuştuymuş hani niye ben yapmıyormuşmuşum tamirleri, diye karşı argümanına başlıyor. Ben sanki yemek yapan, sofralar donatan bir kadın mıymışım ki ondan tamir bekliyormuşum.

Hepi topu tamirciye telefon edilecek. Ne kadını, ne erkeği? Hangi cinsiyet rollerinden bahsediyorsun? Ben ne zaman telefona yeltensem, yok yok ben yaparım, ufak bişi zaten, diye atlayıp engelleyen kim? Ya yap ya çağır. Benden sadece cinnet kaldı geriye.
Bavulumu topluyorum. Çekip gidiyorum. (Kış depresyonunda kendi başına kalası olan) Düella beni evine alırsa alır, almazsa da otele yerleşicem. Tamirler bitene ve ev yaşanılası olana kadar da eve gelmiyorum.

Cinnet herşeyi çözdü. Ev normale döndü. Hem de hepsi bir günün içinde halloldu. Hepsi demeyeyim yine, büyük bir kısmı düzeldi. Hem su hem elektrik hem mobilya hem ısıtma hem televizyon, her tür arızayı çözecek çok yönlü tamirci bulamadık henüz. Susmama yetecek kadar hallettik tamirleri, buna da şükür.


Yasal Uyarı: Yazdıklarımda şaka payı vardır. Beni zaman zaman delirtse de Şövalye süper bir insandır. Ben de onu çok seviyorum.

Perşembe, Şubat 04, 2010

Nünük

İyi bir dizi seyircisi olmayı hep istemişimdir. Düella o kadar iştahla sarar ki bir diziye, özenirim bu sarmaya. Tıpkı gayet tokken yanınızda birinin iştahlı iştahlı bir şey yemesinin sizi de acıktırması gibi bir şey. Düella'ya yerli ya da yabancı dizi de pek fark etmez. Kapanır eve, günlerce uyumadan yerinden kalkmadan 80 bölümü arka arkaya seyreder rahatlar. Ben de ne zaman böyle dizi maratonuna kalkışsam daha ilk sezonda havlu atarım. Köste eskiden bana 'non-commitment TV seyircisi' teşhisini koymuştu zaten.

TV karşındaysam ve zaten başka kanallarda daha iyi bir şey yoksa, izlediğim bir iki yerli dizi var. Yerli dizileri zaten üç beş haftada bir izlesen de olur, konudan kopmazsın. Bu diziler reklamlarıyla beraber üç saate yakın da sürdüğünden genelde sonlarına doğru uyuyakalırım. Nasılsa ertesi hafta özetini yayınlarlar. Çok mu merak ettim? Diziport var internette. Genelde peşine düşmem ama çok istersem açıp izleyebileceğimi bilmek rahatlatır beni.

Dün de TV karşısında diziye takıldığım bir gündü. Artık eni konu bir işkolik olan Şövalye, şirketinin karına kar katacak şeyler öğrenmeye çalışırken ben de Yaprak Dökümü’nü izlemeye koyuldum. Kötü kadın Ferhunda sonunda hapse düştü. En azından aksiyonlu bir bölümdü. Yan sahnelerin birinde birtakım çocuklar isim-şehir oyunuyordu. Bir tanesi kalkıp babasına ‘n’ harfi ile başlayan hayvan ismi sordu. Babası bilemedi falan.

Bir kere artık çocuklar akşamları kümelenip isim-şehir oynamıyor. Senarist 80’lerde kalmış kalmasına da ‘n’ ile başlayan hayvan bulunmaması sorunsalına yeniden parmak basılmış olmasına güldüm.

-'N' ile başlayan hayvan var dedim, vaaar. Nünüüük.

TV karşısında sesli sesli dizi karakterleriyle konuşmayı da Şövalye’den kaptım. Körle yatan şaşı hesabı.

Hihohaa, diye gülerek kalktı yerinden bizimki. Bir kulağı da bendeymiş meğer. Nünük de neymiş, kıroluğum tutmuş gene, diye konuşmaya başladı.

Ne zaman bilmediği bir kelime söylesem Adanaca sanıyor. Halk dilini de, yöresel kelimeleri de ‘kıro’ buluyor bizim saraylı paşazade.

-Nünük bir hayvandır. Biz N harfinde hayvan kategorisine hep nünük’ü yazardık. Zamanla herkes nünük'ü öğrendiğinden ve başka hayvan da bulunamadığından herkese 5'er puan düşerdi.

Ben konuştukça güldü. Nünük’ü fonetik olarak komik buldu. Ondan.

-Nasıl bir hayvanmış peki bu?

Bir çeşit deniz salyangozu diye duymuştum ama, diyip gugılladım.
Evet, kayalarda yaşayan deniz salyangozuna maalesef sadece Çukurova yöresinde ‘nünük’ deniyormuş.

Perşembe, Ocak 28, 2010

Evlilik Ne İşe Yarar?

Evlilik stabil hayat sağlar, daha düzenli yaşama sebep olurmuş. Bu sayede depresyon ve intihar eğilimi azalırmış. Evlilik daha az aleme aktırdığından daha az alkol aldırtır, haliyle geceleri tekinsiz yerlerde daha az dolaştırdığından soyguna, tecavüze veya mok yoluna kurban gitmeyi azaltırmış. Daha çok para kazandırtır, kazandırdığı parayı da daha çok biriktirtirmiş. Eşin sağlığıyla bir ikinci göz daha ilgilendiği için çiftleri daha sağlıklı ve uzun ömürlü yaparmış.

Kendi adıma evliliği değerlendirirsem şayet; ben zaten karanlık bir tipim, bekarken de evliyken de eşit depresiftim. Her iki dönemimde de alkol almaz, aleme akmazdım. Eşit sıkıcıydım. Şövalye’nin para kazanmama zerre etkisi olmadığı gibi biriktirmeme bin tane iş kurup kapattığı ve maaşlı işleri çekilmez bulduğu için negatif bile etkisi olmuştur. Benim sağlığımla ilgilenmez, bilakis bir ağrım sızım olsa ben hemen tetkike tahlile koştururken o, merak etme bişi yoktur, bişi yoktur, der. Yani gözümün içinde yara çıkmıştı da, şımarıklık yapıyorum sanmıştı hatta o derece. Ama evlilik en çok bakıma muhtaçken, elden ayaktan düşmüşken işe yarıyormuş, anladık. Tabii ben yine alan değil, veren taraftım.

Ben BKAÜ’deyken Şövalye de kaymaya gitmişti. Gitmeden ona dedim ki, Bak artık köfte bir adamsın. Gençlik ateşi tripleri yapıp akrobasi felan yapayım deme. Dikkatli ol.

Sanki ben bunu hiç dememişim gibi snowboardda ne kadar büyük bir usta olduğunu arkadaşlarına kanıtlamak isterken daha beşinci kaymasında omzunu çatlatmış. Bir de o ağrısına sızısına rağmen iki gün daha kalmış dağda. Döndüm baktım kolu askıda. Hem de sağ kolu - ki sağlaktır kendisi.

Yemeğini yiyemiyor. Ben minik parçalara kesip önüne koyuyorum.
Ayakkabısını giyemiyor, giydiriyorum.
Getiri, götürü, bulaşıkları, çamaşırları, alışverişleri, su getirmekten tutun mesaj yazmaya kadar her işine koşuyorum.

Bir de üstüne ağrı kesici içmeme tribinde. Her dakika ıhh mıhhh, ahh uhh.

-Ne varsa bu ağrı kesicide? Millet leblebi gibi yutuyor. Omzun çatlamışken iç işte. Gelişigüzel içsen de ağrıkesici müptelası olsan anlıycam hadi. Şimdi içmeyeceksin de ne zaman içeceksin? İçmiyorsan mıklanamazsın.

-Ama hani hastalıkta, sağlıktaydı?

-Ya o maddeyi ‘hastalıkta ilaçlarını alırken’ olarak düzeltelim. ‘Huysuzlukta ve şaptilikte’ diye bir maddeyi onayladığımı hatırlamıyorum ben.

***

-Kadın gelsin haftada iki üç gün madem. Ben yetişemiyorum.

-Yok, ben kadın istemiyorum evde.

-Bir kere senin ihtiyaçların mekanik. Niye, ortalığı ben toplayınca daha mı nefis oluyor? Amele gibiyim günlerdir. Yeteeer.

***

Kime dert yansam beni kınıyor. Yaşlılıkta adama bakmayacağım belli olmuşmuş. Sanki o yaşlanınca ben genç kalıcam. Üstüne bir de kar yağdı ve iyice eve kapandık mı? Tez zamanda kendimi sokaklara atasım var. Hem o da iyileşir iyileşmez iş seyahatine gidiyor olacak uzun uzun. Evliliğe mola veririz. İyi olur. Sultanlığı özledim.


Yasal Uyarı: Yazdıklarımda şaka payı vardır. Beni zaman zaman delirtse de Şövalye süper bir insandır. Ben de onu çok seviyorum.

Pazar, Ocak 24, 2010

Sürpriz Seyahat

İş için iki günlüğüne gittiğim Bu Kuzey Afrika Ülkesinde (BKAÜ) neredeyse iki hafta kalmak durumunda kaldım. Aradaki haftasonunda eve dönebilirdim ama Şövalye'nin şirketi onları kayağa götürüyordu. Evde koca yoktu. Gidip dönmeye üşendim. Bana bir de şoför verdiler haftasonu kalırsam sağı solu gezdirsin diye. Düella'ya dedim, sen gel, gezeriz diye. İşim var dedi, istemedi. Ben de Yonc'a söyledim. Uçarak koşarak geldi o da.

Yonc'u huzursuz etmeyi iyi bilen Düella, önce Yonc'un kıskançlık damarına şerbeti akıtır. İlkin teklifin kendine yapıldığını, Yonc'un aslında ikinci tercih olduğunu işler. Yonc'un bu durumla barışık olması üzerine, onun cebindeki akrepe çalışır. Aslında kendinin çıkacağı seyahate çıktığı için ona en az yüz dolarlık bir hediye getirmesini emreder. Bu hediye, ne Yonc'un anlık beğenisini ne de benim fonksiyon düşkünlüğümü yansıtmalıymış. Arası bir şey olmalıymış.

Yonc'un gelmesiyle çöl sessizliği bozuldu haliyle. Her zamanki gibi konuyu Düella'yla açtı. Rahatına düşkünlüğü doruk yapmış bizimkinin hatta da hamile pantolonu almışmış, sırf beli lastikli ve rahatmış diye. İşin gerçeği o pantolon asla satın alınmadı ve o hikaye de geyikti ve çok eskiydi ama bişi demedim, bayağı eğlenceliydi konuşması. Bıraktım devam etti.

Yonc'un Düella'dan sonra en çok konuştuğu konu ofis hikayeleri. Ama onları da mutlaka çocukluğuna bağlar. O anlamda çok psikanalitiktir bizimki. Ofiste birine dalmış. Haklıymış ama. Suçu buna yükleyemezlermiş. Zaten ne kadar dallama da bir çocukmuş. Annesi nefret edermiş bu huyundan. Bir gün bütün okulun karşısında şiir okuyormuş. Sonra okuduğu şiiri unutmuş. Hala bütün okulun karşısında mikrofondayken, kendisi de aynı okulda öğretmen olan annesine dönüp 'Anneeee, ben sana demiştim, elime kağıdı ver diyeee. Bak senin yüzünden unuttum işteee', diyerek bütün okulu dumura uğratmış.

Saçlarını Sezen Aksu model kestirtip kırmızılarını giyip çıkarmış hep mikrofona. Her çıkışı ayrı bir şenlik de olsa illa çıkarmış o sahneye.

Ben saçlarımı kestirdiğim gün okula gitmeye çekinirdim, Yonc. Herkes bana bakacak, herkes saçıma yorum yapacak, diye. O gün görünmez olmayı dilerdim hep.

Yonc, bütün doğumgünlerinde gelinlik giyermiş. Renkli renkli dev gelinliklerden. Hatta yakın arkadaşı Aslı'nın doğumgününde de saçlarına bigudilerle lüleler yaptırıp süper kabarık bir gelinlik giyip gitmiş de doğumgünü çocuğu Aslı bizimkinin yanında sönük kaldığından saatlerce ağlamışmış.

Benim saçlarımı annem dibinden kestirirdi tararken ağlardım diye heralde. Surat da sevimli değil ki, herkes erkek çocuğu sanardı beni. Erkek kafaya bırak gelinliği, elbise de yakışmazdı. Bermudalar şortlar, öyle dolandım. Hiç gelinliğim olmadı benim. En azından bu kadar kavga dövüş ettiğin annen istediklerini de sana vermiş. Hiç mıklanma. Böyle anlarda bize hak verip annesinin aslında iyi bir anne olduğunu anlıyor. En azından anlıyor gibi yapıyor.

Düella'ya 'yüz dolarlık hediye' bakma turumuza birtakım kapalı çarşılarda devam ederken Yonc'un ilkokulda cebirle çözdüğü havuz problemlerinden, memleketindeki Atatürk köşkünde Atatürk'ün ayakkabılarını giydiğini, 39 numara olduklarını görünce üzüldüğünü, çocuk kafaya dev olarak empoze edilen minyon adam gerçeğini kabullenememekten heralde, adamın ayaklarının küçüklüğünü o zamanlar dert edindiğini de dinledim.

Alışveriş turu neticesinde Yonc'u çöl adamlarının giydiği keşiş kıyafetini satın almaktan alıkoyamadım ama tuhaf mücevherlerden uzak tutabildim. Düella'ya gümüşten bir Hz.Fatma'nın eli figüründen kolye aldık. Mümkün olduğunca yüz dolarlık dursun d
iye en kocamanından aldık tabii ki.

Istanbul buz gibi dondururken biz tatlı bir baharda, Yonc'un non-stop yorum ve hikayeleriyle güney Akdeniz sahillerini dolanmış olduk. Şoför kötü kokuyordu. İçimi bulandırıyordu. Mönülerde krep, pizza ve hamburgerden başka bir şey yoktu. Karbonhidrattan uzak diyetime hiç uymuyordu. Yonc'a şoförün kokusu gelmediği gibi mutlulukla günde üç öğün nutellalı, muzlu krep yiyordu.

BKAÜ'de geleneksel nane çaylarına dolmalık çam fıstığından koyuyorlar. Yonc da pek severmiş bu fıstıkları. Türkiye'de kilosu 300 lira dedi, gittik aldık yarım kilo 5 liraya. Benim daha önce hiç satın almadığım bir maddedir kendisi. Etli dolma severim ben. Ona da fıstık konmaz. Zaten kendim dolma da yapmadığımdan malzemesi de derdim olmadığından ben almadım tabii ki. Yonc, İstanbul'a döndükten sonra dolmalık fıstıktan ekstra iki üç
kilo daha almam için haber yollattı. Gidip satacakmış baharatçılara. "Kızım, manyak mısın?", dedim. "İnternetten de baktım. Sen gidip Makro'dan miniş paketine trilyon ödüyor olabilirsin ama toptanının kilosu 75 lira falan. Şurda 150 lira kazanıcaz diye hangi baharatçıya, nereye gidiyorsun?"

Şövalye'nin 'normal' arkadaşım olmadığı konusundaki serzenişleri haklı galiba.

Çarşamba, Ocak 13, 2010

Yılbaşı Gecesi

Yılbaşı gecelerinde eğlenmeyi bırakalı çok oldu. En son 2000’e girerken bir heyecan olmuştu. Milenyum dönümüydü. İlk kez Vegas’taydım. Her taraf ışıl ışıldı. Henüz gençtim. Kanım kaynamaktaydı. Duygusaldım da o zamanlar. Bellagio Oteli’nin önünde arya eşliğinde dans eden fıskiyeler gözlerimi doldurtmuştu, hiç unutmam. Kimbilir hangi sümüklü oğlanı hatırlamıştım. Yani fil hafızamdan silinmedi elbet kime ağladığım ama evli barklı kadınım şimdi. Şövalye arıza çıkarır o konulara da girersem. Zaten de artık komik geliyor gençlik hezeyanları.

O seneden beridir yılbaşlarında ne yaptığımı hatırlamam bile. Koltukta uyuyakalmak sıklıkla yaşadığım bir aksiyonudur yılbaşı gecesinin. Gecenin beklentisi de bitti gitti işte. Bu da yaşlanma belirtisi mi derler, ne derler bilemem ama ben halimden memnunum. En kötü ihtimalle halimle barışığım.

Bu yılbaşında da, bari uyuzuz, birimizin evinde toplanalım, dedik ama kimin evinde toplanacağımız konusu günlerce havada kaldı. Yonc’un ve bizim evimiz on metrekare falan. Ne yemek masamız var herkese yetecek ne tabağımız. Düella’nın evinde de ekipman sorunu var. Onun yemek masası bile yok. Koltukları da mancınık gibi. Ancak yerde oturulabiliniyor. Mutfağındaki tuz, şeker, yağ, süt, peçete, deterjan oranı falan durumlarını da önden yoklayıp akabinde dev bir market alışverişiyle belki durumu kurtarabilirdik ama öyle olsa bile yerde mi oturucaz be, diyip vazgeçtik. Kılçık zaten karşıda ve taze bekar olduğundan onun da evi ekipman sorunluydu.

Orta yaşlı olduk ama hala şöyle önce oturma grubunda oturup çerez yiyebileceğimiz, sonrasında yemek masasına geçebileceğimiz, önden çorbaların arkadan hindilerin gelebileceği bir evimiz, bir düzenimiz yok maalesef. Hiçbirimizde yok hem de. Buna ve yaşımıza rağmen kurulu düzen yerine bambaşka şeyler istedik yeni yıldan.

Namlımız’da yemek yedik bari. Sonuna doğru da sırayla dilek açıklaması turu attık ve her beyan edilen dileği Düella'nın tenkitleri doğrultusunda düzeltip yeniden ifadelendirdikten sonra kadehimizi gerçekleşmeleri için kaldırdık. Tam seyirlikti. Şövalye bu yıl öküz gibi yemek yiyip kilo almamayı diledi. Yonc, spor yapıp taş olmayı, cazibeli olmayı diledi. Kılçık stabil hayat ve stabil manita, Düella entellektüel açılımlar, ben de tabii ki çoluk çombalak ve yeni aldığımız evimizin bu yazki dekorasyonu esnasında Şövalye’yle boşanma aşamasına gelmemeyi diledim. Dileklerden anlaşılacağı üzere Şövalye ve Yonc tamamen body conscious istekleriyle motivasyon farklarını ortaya koydular.

Her sessizlik anını değerlendiren Yonc, çocukluğunun yılbaşlarını anlatmaktan geri kalmadı. Çocukluğunda ailesiyle beraber bir ordu evindeki eğlenceye katıldığı bir yılbaşında bir hediye çekilişi yapılmışmış. Yonc’un çektiği numaraya da büyük hediye çıkmış. Bizimki sahneye çağrılmış. Bütün salon, ‘aa çocuğa çıkmış hediye’ diye bizimkini işaret ederken Yonc, alacağı hediyenin heyecanından adeta uçuyormuş. Yabancı alkol ve sigaranın zor bulunduğu günlerde büyük hediye meğersem koca bir kutu sigara ve içkiymiş. O tarihte henüz ilkokul öğrencisi olan tıfıl Yonc’a bu uygunsuz hediyenin yaşattığı hayal kırıklığını aradan geçen otuz yıla rağmen hala yüzünden okuyabilirdiniz. Annesi ve teyzesi hediyeye bayılmış bitmiş. Mutlulukla hediyeyi aralarında pay ederken bizimki mahsun mahsun kalakalmışmış.

Bizim de her okazyona uygun bir çocukluk travmamız var, ha. Belki de ondan hala hırt hırt yaşıyoruz, kim bilir?

Baktık uykumuz geliyordu, Şövalye’nin de ertesi sabah işi vardı, biz kasmayıp eve gittik. Düella bu uyuzluğu kendine yediremeyip geri kalanları toplayıp en yakın bar neresi diye garsonlara sormakla başladığı alemlere daldı. Ertesi gün öğrendiğime göre tekno barlarda sabaha kadar dans etmişler 18’liklerle. Taş çıkardıklarını iddia ettiler ama artık bilemiyorum. Yine de helal ettim takdirimi.

Salı, Ocak 12, 2010

Düğün Masrafları

Bir memleketin yabancısı olma olma dilemması, özgürlük ve kardeşliğe indirgenebilir. Özgürlüğün keyfine karşı bir yere ait olmanın keyfi. Evinde kalan ait olmanın keyfini sürerken gurbete giden özgürlüğün sefasını sürer ve beraberinde gelen cefasını çeker, demiş bir akil adam. Amerika’daki cefalardan biri de kimsenin elalemle bir işi olmamasına rağmen düğün masrafının abarmışlığıdır.

Amerika’dan bir iş arkadaşım vardı. İki kızı vardı. Eşi üçüncüye hamileydi. Yoldaki bebeğin de kız olacağını öğrendiğinde gidip kızları için bir düğün fonuna girmişti. 20-30 yıla en az günümüzün 100 bin doları kadar para biriktirmesi gerekiyordu. Bana fon işini anlattığında dumur olmuştum. Ben de ona benzer yaşadığım bir durumu üçüncü dünya ölçeğinde anlatmıştım. Onlar bayılırdı benim bu oryantal hikayelerime. Ben de hiç germez, onları eğlendirirdim böyle. Annem bana ilkokuldayken Jumbo çatal-bıçak seti almıştı çeyiz olaraktan, dedim. Jumbolar memlekette yeniydi sanırım, çok değerliydi. Salondaki büfede kağıtlarına sarılı olarak kilitli kaldılar senelerce. On sene sonra piyasada çatal bıçak bolluğu oldu da annem kıyıp kendi kullanmaya başladı bunları. Yani aslında o kızlar büyüyene kadar belki düğün ve masrafları konusu tarih olur, dedim. Fonu boşuna fonlarsın o zaman, demeye getirdim.

Ruş’u da Amerika’da evereceğiz. İnşallah yaza. Önce bir mutlu olduk duyunca nişanı. Sonradan aranjmanına takıldık. Geyiğini de yaptık. Ciddiyetini de. Orta büyüklükte bir düğün planlayacaklarmış Virginia’da. Pablo’nun ailesinin yaşadığı şehirde, '60 kişi kadar'lık bir düğün.

O ne be? Orta büyüklük mü bu şimdi? Manular’ın ‘küçük davet’ dediği düğünde bile 100 kişi vardı rahat. Doğum günü partisi gibi 60 kişi. Sana Türkiye’den bile rahat 30 kişi gelir Ruş. Düella, Yonc, Kılçık, Dilocan, Ceycey, Manu ve kocası, Pelinat ve kocası, ben ve Şövalye. Annen, baban, iki kardeşin, üç beş akraban. O, bu, şu.

E, tamam işte, dedi. 30 kişi de Pablolar.
Zaten çocuğun çekirdek ailesi 5 kişi, Ruş. 50 yıldır oturdukları yerde akraba ve çevre toplamı 25 kişi mi?

Ya hayır, düğünün kocaman olması gerekmiyor elbette. Ama bizim durumumuzda bilinçli bir küçük tutulma durumu yok. Zaten geleceği varsa gelecek olan insan sayısı bu. Amerika’da herkes ıssız adam. Aileler de ıssız aile. Zaten daha kalabalık olmasa da iyi olur zira düğünler pahalı. Bu küçük şehirdeki miniş düğün bile 30 bin dolara çıkabilirmiş. Yuh, dedim ama şaşırmadım. Normalde kızın aile öder ama bizimkiler kendileri beraber ödeyecekler. Kıyma dedim. Ön ödeme yaparsınız o parayı evinize. Biz burda bakalım size düğün ayol. Hem bak kişi başına bir çeyrekten 100 kişi gelse 90*100=9000 liradan 6000 dolar eder. Orda altın da takmazlar hem. Beni dinler mi bilemem ama ben ona bir ön fiyat çalışması yapacağım*.

(Şöyle güzel manzaralı küçük bir mekanda, uygun fiyat olması açısından Ramazan ayında da yapabileceğimiz, 60 kişilik bir Istanbul düğünü aranjmanı çalışıyorum. Konuya dair fikirleriniz mühimdir.)

Cuma, Aralık 25, 2009

Gardırop Detoksu

Gardırop gibi daha layt mevzulara geri dönmek isterim. Mevzu layttı ama senenin en mühim olayları listesinde top 10’e girerdi bence.

Okura hatırlatmak için çıkan kısmın özeti şöyleydi:

Gardırobunun beyaz gömlek, siyah pantolon ve takım elbiselerden ibaretliğinden Hafiye’ye gına gelmişti. Modaya da nispeten uygun ve biraz daha hareketli kılıklar satın almak üzere birkaç mağazaya gitmiş, beni donatın, demiş ve fakat ya kıyafetlerin absürdlüğünden ya da satış temsilcilerinin beceriksizliğinden kendine bir türlü taze kılıklar dizememişti. Bu süreçte Şövalye onunla 'İkoncan mı olucakmış buuu?' diye de dalga geçmişti.

***

Ofise yakın olan İpekyol’a gidene kadar gardırobumu yenileyebileceğime dair umutlarım tükenmek üzereydi. Ofise-yakın-İpekyol dev bir mağazaydı. Kimseler olmazdı içinde. Cup-tıs-cup-tıs’ı sonuna kadar açıp beyninizi de ütülemezlerdi. İçerisi ne sıcak ne de soğuk olurdu. Alışveriş merkezinde değil, düz ayak, kendi başına bir dükkandı. Önünde de bir dolu otopark yeri olurdu. Konforu şahaneydi yani.

İçeri girdiğimde iki satış temsilcisi kız yan yana duruyordu. 'Kesin beceremezsiniz, biliyorum, ama işte sormuş olayım diye soruyorum' edasıyla
yaklaşıp ezber cümlemi söyledim. Beni donatın, dedim. Şu tarz bu tarz da demedim üstelik. Kalın yünlü kazak istemem, kaşındırıyor ve menopoz yapıyor, dedim. Öyle satenimsi elbiseler de istemem. Hem statik yapıyor hem de göbekli gösteriyor, dedim. Hepsi o. Başka da ağzımı açıp bir şey demedim.

Kızların biri gitti, öbürü geldi. Bir saatin içinde dayanıp döşenmiştim. Giydiklerime baktıkça gözlerim gözlerim doluyordu. Ne eksikse anlıyorlar; fuları, kemeri, kolyesi, her şeyi tamamlıyorlardı. Onlar tamamladıkça evdeki gardırobum gözümde canlanıyor, ‘nedense hiç giymiyorum’ diye düşündüğüm kıyıda köşede kalmış kılıklarımın aslında sadece bir kemere veya bir kolyeye ihtiyacı olduğunu da anlıyordum.

Kasada ufak bir servet ödedim ama pintiliğime rağmen yaptığımdan hiç pişman olmadım. Yepisyeni yirmi parça kıyafetim vardı ama birbirleriyle uyumu sayesinde rahatlıkla 60-70 değişik kılığa ulaşabiliyordum.

Eve döndüğümde gardırobumu açıp yenilere yer açmak adına eskileri bir bir çıkardım. Çıkarılanların en başında Amerikan takım elbiselerim vardı. Ne kadar marka da olsalar dökümsüz duran, tuhaf belli, geniş basenli ve biraz da kısa olan pantolonlara artık veda ettim. Gerisine de ‘bir sene’ kuralı koydum. Bir senedir giymediğim şalından çorabından kadar heeeer bir şeyi toplayıp yardımcımız kadına verilmek üzere kenara ayırdım.

Hala herşey ‘tamam’ değildi. Azıcık ağır kılıklarım tamamdı ama spor kıyafetlerim eksikti. Onları da artık ufaktan kaptığım doğru kılık tespiti tekniğiyle zaman içinde birkaç mağazadan topladım. Üzerine Amerika’ya gitmek zaten spor kıyafet alışverişindeki son noktayı da koymuştu. Gardırobumun fonksiyonel hafifliği adeta içimi de hafifletmişti. Bu durumdan o kadar memnundum ki herkese gardırop detoksunu öneriyordum.

DC kankası Ruş’un evinde misafir olduğum günlerde evinin dar geldiğini, dolaplarının yetmediğini ve daha büyük bir yere çıkmak istediğini söyleyip durdu. Amerikan evleri dolap ve giyinme odası cennetidir. Bu sızlanmayı anlayamıyordum. Bir akşam Ruş, dedim. Hadi başlıyoruz.Teker teker kıyafet öbeklerini çıkarıp yatağa dizdik. Teker teker açtık. Ruş teker teker giyindi.

Tek bacağında dev bir kaplan deseni olan kot pantolon mu dersiniz, kıçı başı ayrı oynayan, renk cümbüşü olan elbiseler mi dersiniz, neler yoktu ki.
Bir tane mini kot etek çıktı öbekten. David People marka. Hala yaşar mı bu marka, bilemedim. Ruş, Pelinat ve ben ne giymiştik o eteği 12-13 yıl evvel. Birkaç dakikalık kahve molamızda nostaljisini yaptık eteğin.

"Tamam, üstüne oluyor da Ruş, on yıldır giymemişsin. Hem böyle şeker mini şeyler erken 20’li yaşlara ait. Biz artık büyüdük. Yakışmaaaaz".

Zor çıkardı elden bizimki.

Bir dünya penye tişörtü vardı. Atmaya kıyamayıp ‘pijama’ ilan ediyordu. Sonunda pijama niyetine 15 tişört çıktı.

"Sen her gün giydiğini yıkayan titiz bir kadınsın. Bir insan evladının 15 pijaması olmamalı. Zaten sıra gelmez bunları giymeye. Aaaat", diyorum. Yapışıyor. Zorla atıyorum.

Sonra en az yirmi tane kot pantolon attık. Ruş, bunları giydikçe kilo aldım dedi dövündü. "Güzelim", dedim. "Kilo milo almadın. BMI 20'lerin şişkoyum hezeyanlarını bırak. Ben seni bildim bileli 52-55 kilo arası takılıyorsun. Eskiden böyle dar alırdık kotları ayol. Yatağa uzanıp, karnımızı iyice çeke çeke, ıkına sıkına fermuarını kapatırdık, hatırlamıyor musun? Ben de kilo falan almadım mesela ama 29 beden bir 501’im vardı eskiden. Ihlayıp tıslayarak içine girerdim. Sırf 29 bedene giriyorum hissiyle dolaşmak içindi bu. Sonra belim, kalçam falan morarırdı bunları giydiğimde. Zaten bu sıkılıkla bel üstünde de koca bir simit pörtler. Şekil şemal iyice kaçar. 30’a rahat sığsam da son birkaç yıldır germiyorum 31 beden alıyorum rahat rahat. Ohh püfür püfür".

Sonra giyinme odasını yeniden yerleştirdik. Tam göz önü yere birtakım sırt çantaları dizmiş. "Ruş, bu ne?", diye sordum.
"Şubat’ta Meksika’ya giderken kullanıcam bu sırt çantasını", dedi.
"Şubat’a daha çok var", diyip bir bavulun içine hapsettim çantayı.
"Az kullandığın şeyleri prime noktalara koymamalısın. Gardırop detoksu tamam ama yeni düzeni de mühim".

Sabaha kadar süren Ruş’un gardırop detoksu operasyonunda tam dokuz adet battal boy çöp poşeti torbası dolusu kıyafet attık. Atmadık aslında. Muhtaçlara verilmek üzere ayırdık. O kadar yorulmuştuk ki ayakkabılara sırayı getiremedik. Ruş, onları daha sonra elden geçireceğini iddia etti. Umarım yapmıştır.

Nedir sonuç? Ayakkabı dolabına detoks yaptın mı? Kaç ayakkabı çıkardın elden?

Cuma, Aralık 18, 2009

Mutluluğa Erişme Hakkı

Birleşik Devletler'in bağımsızlık bildirgelerinin içine bile konmuştur Amerikan Rüyası. Bildirgenin 2. maddesi der ki, “Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaradanları tarafından onlara bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır”. Ben senelerce hastası oldum bu maddenin. En çok da mutluluğa erişme hakkının. Böylesine derin bir mevzunun bu basitlikte anlatılışına ve herkesi, her derdi, her dönemi ve durumu kucaklayıcı duruşuna hala hastayım.

Genelde soğuk, katı ve okunması zor bu tarz metinlerde insanların haklarının kapsam ve durumlarını geniş geniş de olsa tanımlamak yerine ‘mutluluğa erişme hakkı’ demiş bırakmış adam. Yalınlığa bakar mısınız? Kıvraklığa? Bunun üstüne ne slogan geldi bu dünyaya, ne motto, ne de marka. Vaktiyle belki de bir gaz verilmek istendi savaştan bitap düşmüş, nüfusu kavruk ve dağınık kalmış topluma. Gazların en büyüğüdür ya mutluluk vaadi. Devlet politikası bile olabilir haliyle.

Mutluluğa erişim vaadinin çıkış sebebi her ne idiyse öyle kalsın ama konuyla ilgilenen Amerikan Rüyası romanlarını okumayı severim. Orta öğrenim boyunca bize dayatılmış olmalarından da olabilir. Belki de devletin toplumları gaza getirmelerine ya da uyutmalarına uyuz olan aydınların yazdıkları yüzünden olsa gerek bu romanlarda bu rüyalar illa ki kabusa dönüşür. Her an her şey ters gidebilir hisleriyle yaşayan benim gibi Kriz Hanımlar için büyük dersler çıkarılır.

Bu romanların en bilinenlerinden Fareler ve İnsanlar’da çocuk zekasına sahip iri bir adam olan Lennie ile akıllı bıdık sıska bücür arkadaşı George çiftliklerde çalışıp duran ırgat kankalardır. Hayatta birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Yatıp kalkıp bir gün kendi çiftliklerinin sahibi olduklarını hayal ederler. Çiftlik sahipliği onların mutluluk noktasıdır ve bir gün bir çiftliğin sahibi olma umuduyla yaşarlar. Lennie sık sık George’a hayallerindeki çiftliklerini anlatmasını söyler. George da sık sık alır sazı eline, ağacını, toprağını, hayvanını masal gibi anlatır ‘mutlu’ yerini.

Gel zaman git zaman, iri ve geri olan Lennie, sırf oyun oynamayı ve yumuşak şeylere dokunmayı sevdiğinden çiftlik sahibinin gelininin saçlarını okşamak isterken kızın panik olmasına panik olup ayarsız kuvvetini kullanarak kızı istemeden öldürür. Çiftlik sahibi artık görüldüğü yerde Lennie’yi linç ettirecektir. Lennie’nin ayarsız kuvveti, iyi niyetine rağmen herkes için, George için de bir tehdittir artık. George, Lennie’yi herkesten önce bulur. Lennie'ye yeniden mutlu çiftlik masalını anlatırken, tam da hayal kurarken, George arkadaşını vurur. Başkasının ellerinde linç edileceğine onu kendisi öldürmeyi tercih eder. Arkadaşını vururken aslında hayallerini de vurmak zorunda kalır. Lennie ölürken George’un yanına gelen bir başka ırgat üzüntü ve kederden şoka girmiş olan George’a teselli niyetine, ‘”Bunu yapmak zorundaydın, George,” der. “Bunu yapmak zorundaydın”. Bu replikten de aslında yaşama tutunmak için hayallerimizi öldürmemiz gerekebildiği hatırlatılır.

Romanın ismi Robert Burns’un To A Mouse isimli şiirinden çıkmıştır. Şiirde, bir tarla faresinin kendine yuva yapmak için uğraşırken bir yandan da geleceğindeki mutlu günlerinin hayalini kurduğunu öğreniriz. Fare, o yuvayı en ince detayına kadar düşünmüş ve planlamışken bir gün tarla sahibinin sabanı ile yuvası dağılır. Farenin trajedisini de 'Farelerin ve insanların en ince planları çoğunlukla ters gider' mısralarında anlatır. Fare de planlarını öldürebilmiş olsaydı bu trajediyi aslında yaşamayacaktı.

İki şeyi çok istedim. Elde ettiğimde resmen başım göğe erecekti. Bunlar için uzun ve çok çalıştım, çok plan, çok strateji yaptım. Hak ettiğime de inandım; hem zor şeyler bile değillerdi. Birçoklarının farkında bile olmadan elde edebildikleri, bir çoğunun da hatta ‘aman be’ diyip aldırmadığı şeylerdi. İkisi de terso gitti. İlkini öldürdüm. Hala içim sızlar, hala ‘acaba’ der sorgularım. İkincisinin de bir ayağı çukurda. Bu yazı ondan. Hoş, hayaller öle öle yaşamın tadından yana bir şey de kalmıyor.

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Çemberin İçi Dışı

Kesin döneli 3 yılı geçti. Bu süreçte iki kez ziyarete gittim Amerika’yı. İlkinde daha bir oralıydım sanki ama bu gittiğimde Türk’e daha yakındım. Kesinlikle. Ruş araba kullanırken sola dönecekti mesela. Left only şeridine vaktinde giremedi. Sok burnunu ayol şuraya, n’olcak, dedim. Hadi sokamadın. Boşver. Düz şeritten dönüver. N’olcak, dedim dedim, olan oldu. Polis sireniyle arkamızda belirdi. Ruş’a ceza yazılırken biraz vicdan yaptım. Hakkaten polis devletiymiş burası dedim. İçinde büyürken değil, dışarıdan gelince anlıyorsun.

Ne bileyim ayol. Benim iş yeri çıkışımdaki ışıklı kavşakta polis olur hep. Polisin gözünün içine baka baka sağ şerit sola döner. Sol şerit de sağa. Hepsi ortada kavuşur. Biraz hır gür, küfür olur. Nasıl olursa olur, sihirli bir andır o. Hiçbir araba birbirine girmeden çözülür yumak. Bir sonraki ışıkla dönüş yumağı yeniden sarılıncaya kadar.

Işığa genelde saygılılar Istanbul'da, Allah için. Bu sağa sola dönüşler sıkıntılı. Ben eskiden hep kurallı kurallı takılmaya çalışırdım ama burada trafik öyle bir şey ki, sel gibi. Birazdan sağa sönücem, sağ şeritte kalmalıyım diye kassanız bile akıntıya kapılıp sol şeritte bulursunuz kendinizi. Gel zaman git zaman, direnmenin lüzumsuzluğunu anlarsınız.

Amerikanize edilmiş Uzakdoğu yemekleri yedirip durdular bana Ruş ve Amanda. Tam özlediğim gibi. Pablo da geldi, biz nereye, o oraya. Yazık, çocuk aksıyordu. Geçen gün futbol oynarken tendonunu koparmış. Ayağı ‘pop’ etmiş. Bunu da maçın kenarına çekmişler ve maça devam etmişler. Pablo’yu alıp acile götürmek Ruş’a kalmış.

Amanda da, Ruş da Pablo’nun kenara çektirilip maça devam edilmesini çok Amerikalı, iş fokuslu ve insanlık dışı olarak algılarken Amerikalı çocuk bunu gayet normal buluyordu. Turnuva falan mı vardı, dedim. Yoo, dedi. Arkadaşlar kendi aralarında oynuyorlarmış ama ciddi oynuyorlarmış. Halı saha muhabbeti yani. O yüzden yarasıyla kendi başına kalması biraz acımasız durmakta hakkaten.

Dedim ben bir minik taş düşürdüm geçenlerde, bütün ofis benimle hastaneye geldi. Hatta acil kısmında doktor pantolonumu çıkartıp karnıma bastırırken de etrafımda birkaç kişi vardı. Ağrılar dindiğinde son uzman doktora muayeneye girerken ‘yalnız girmek istiyorum, izin verirseniz’ demek durumunda kaldım artık. Allahtan o gün giydiğim çorabım, çamaşırım falan contiydi de karizmam çizilmedi. Çok da bağırmadım. Olabildiğince leydi gibi çekmek durumunda kaldım acımı. Ertesi gün ofiste çaycısından genel müdürüne herkes taşımı merak edip soruyordu. Tezata bak sen.