Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Kısmet

House MD dizisinin hastasıyım ya. Bazen çok tekdüzeleşiyor, tamam. Hasta geliyor, derdi çözülüyor. House huysuzluk yapıyor falan. Ama adamlar sezon sonlarını ve başlarını müthiş yazıyorlar. 6. sezon final bölümünde tam da bendeki değişikliğin sebebini bana fark ettiren bir şey oldu. House, bacağı göçük altında kalan bir kadının bacağını kurtarmak için uzun süre tehlikeli bir şekilde direndi. Bacağının üstündeki yığın kalktığı anda hem kadıncağız hem de kurtarma ekibi büsbütün göçük altında kalabilirdi. Kadının bacağının kesilerek oradan kurtarılması en kısa çözümdü. House, belki de kendi bacağından muzdarip olduğundan yığını kaldırtmaya kastı. Kadın da House’a çok güvendi, ona sığındı. Zaman geçtikçe bacaktaki kangrenin tüm vücuda yayılma riski de oluyordu falandı filandı. En sonunda mecburen kadının bacağını kesti. Kadın ambulansla hastaneye kaldırılırken yolda House’a kurtar beni diye diye nefesi kesilerek öldü. Hem de hiç hesapta yokken. Üstelik ölmesinin bacağının geç kesilmesiyle alakası yoktu. Uzun kemik kırıklarında nadir görülen yağ embolisi sebebiyle kadıncağız gitti.

Burada House’un duygusallaştığı nadir anları izledik. Normalde birinin ölmüş kalmışlığına aldırmadayan adam yedi bitirdi kendini. Ekibinden Foreman, House’a, “Sen herşeyi doğru yaptın, o kadın hastanede olsaydı da sonuç bu olacaktı,” dedi. House ise “İşte sorun tam da bu. Herşeyi doğru yaptım ama o yine de öldü” diyip Foreman’ın odayı terk etmesini istedi.

Çok derinde bir yerde, her şeyi doğru yaparsam iyi sonuç alırım diye düşünürdüm ben. Cümledeki mantığı ters yüz edersem, işler yolunda gitmezse ben bir şeyi eksik ya da yanlış yapmışımdır, diye kendimi suçlayarak yaşardım. Herşeyi doğru yaptığım ilişkilerimin kırılmasından mı, acaip çalışıp koca kafalık yapıp en yüksek performanslı eleman ödüllerini aldığım halde terfisiz ve zamsız kalmaklardan mı, herşeyi doğru yaptığım ilk gebeliğimde Kerevit’i kaybetmekten mi bilmiyorum ama an geldi bu ektiğimi biçeceğimi sanmaklardan vazgeçtiğimi fark ettim. Belki yüzde yüz değil. Hala plan program ve hırs dahilinde ilerleyen bir tipim çünkü ama eskisi gibi kendimi yiyip bitirmiyorum. Azıcık içim sızlıyor, sonra ‘kısmet’ diyip önüme bakıyorum.

Hamileliğimin takvim hesabına göre son haftasına girdim. Doğumdan değil, onu takip eden bilinmez ve tahmin edilemez süreçten biraz çekiniyorum. Şimdiden hayatım çok değişti. İki haftadır evdeyim. Yatılı bir yardımcımız var. Eve ve ona alışmaya çalışıyorum ama herşey çok tuhaf geliyor. Başlangıçta bir takım talihsizlikler de yaşadık. O yüzden gerginim de. Yine de yapabileceğim herşeyi yapabileceğimin en iyisince yaptım sanırım. Gerisini hep beraber göreceğiz.

 

Cuma, Ağustos 06, 2010

Evli, Mutlu, Neredeyse Çocuklu

Kit ve Taşpınar gelmiş bebekleriyle Atlanta’dan. Bebek boğum boğum bir Michelin bebeği. 9 aylık. Dünya tatlısı. Yazık, anneannesinin apartmanına mantolama yapılıyor diye klimanın cephe dışında kalan ünitesini sökmüşler. Kullanamıyorlar. Bu sıcakta yavrunun boğumlar kızarmış. Ama bana mısın demiyor. Zıp zıp ve de zıp. Bir kere Lady Gaga seviyor. Bad Romance’ten bir bukle geçiyorsun, ‘ra ra ra ra raa’ diye, hemen kendini atıyor ortalığa yavru.

Kit, Şövalye’ye doğum koçluğu tecrübelerini anlattı güya. Söylediği tek şey, ‘bebek çıkınca bebeği takip et, sakın çıktığı yere bakma’ gibisinden kendine müslüman söylemlerdi. Kendisi hala unutamıyormuş gördüklerini. Hiç tavsiye etmiyor yani. Ben de geçenlerde tuttum hem normal hem de sezaryen doğum videoları izledim. İkisi de birbirinden fenaydı. Yine de birini seçmem gerekirse epiduralli olmak kaydıyla normali seçerdim zira kesilmek ve neler olup bittiğini anlamadan edilgen durmak fikrine dayanamıyorum. Bir de kateter yok mu? Ay o kateter en fena şey şu hayatta. Bazen şeker yükleme falan yaptırdığımda saat başı iğne yapmak yerine kateter takmak istiyorlar. Aman diyorum, yok. Dakika başı delin beni. 4 saat o kateteri elimde, kolumda, gözümün önünde istemiyorum.

Ben Şövalye’nin doğuma girmesini isterim istemesine de adam ayılır bayılır, en olmadı iğrenir ortamdan diye endişelenmiyor da değilim. O tutturdu giricem diye. Girsin bakalım. Tutturuğunu kırmak zor. Ama bana hamilelikte çektirdiklerini doğumda da çektirirse vay halime.

Mesela evimiz hala eşyasız. Marangozlar kalp krizi geçirdi, ustaların babaları öldü falan. Ne kadarı doğru artık, bilemiyorum ama bildiğim hepsi bana patladı. Sıcaklardan yana, bel ağrılarından yana, uykusuzluktan yana da artık feci dertliyim. Evde bir klimam var, bir pervanem. Onlar da olmasa kendimi öldürücem. O derece. Derken geçen Cuma eve bir geldim, baktım, elektrikler kesikti. Binada elektrik var, ama evde yoktu. Meğersem Şövalye elektriği üstüne geçirmediğinden boşta kalan tesisatı gelip kesmişler. Öfkemin haddi hesabı olamadı tabii. Bana ta haftalar önce faturaları üstüne geçireceğini söylemişti çünkü. Hatta işten izin bile almıştı o gün. Yapmamış meğerse. Mıklanınca da mıklandığına uyuz oluyor, günlerce trip yapıyor. Kimsenin tribi de umrumda değil. En birinci klimayı seviyorum ben. İkinci pervaneyi. Üçüncü cereyan yapan açık pencereleri. Şu ara başka hiç kimse, başka hiçbir şey umrumda değil. Eşyasız evimde elektriksiz de kalınca toplandım Yonc’a gittim. O da hırsız girer diye her tarafı kapatıp yatıyor, deli. Ben onun görmez tarafından açıyorum geri. Hırsızdan sıcaklar kadar çekinmiyorum çünkü.

Şövalye ben Yonc’a gittikten sonra meğer mühürü kırıp elektriği geri açmış. Ama bana uyuz olduğundan dönüp klimamla hasret gideremeyeyim diye haber de vermemiş. Cezamı çekeymişim.

Ertesi sabah doktor randevum vardı. Ona da gelmedi Şövalye. Herkes kocası, anası, danasıyla muayeneye geliyor, bebeğe bakmaya. Bizimki yoktu işte, ben cezalı olduğumdan.

Elektrik kesintisine sebep olmasına ve beni zora sokmasına rağmen ona huysuzlandım diye o da bana trip yapıyordu.

Döndüm baktım, evde bizimki. Klimayı çalıştırmış, serin duşunu almış, National Geographic seyrediyor. Doktor randevusunu da unutmuş.

Vazgeçtim, dedim. Sen doğuma da gelme. Ben kendi kendime doğururum.
Madem ceza. Al sana ceza. Çocuğu da göstertmiycem.
Birkaç gün küstük.
Sonra yeniden barıştık.
Şövalye hala elektriği üstüne geçirmedi. Bir sonraki kesintiye kadar evli, mutlu ve neredeyse çocuklu takılıcaz.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

Bebek İçin Alışveriş

Bebek alışverişini de oflaya puflaya tamamlama peşindeyiz. Birçok şeyi Yeğen Şövalye’den devraldığımız için aslında sarf malzemelerinden, kişiye özel şeylerden başka bir şeye ihtiyacımız yok. Ama bazen o kişiye özel şeyler günlerce insanı dükkan dükkan sürükleyebiliyor.

Mesela düdürükten bir emzirme sütyeni. Hepsi ful destekleyiciymiş de efendim. O yüzden ta boğazına kadar kapalı. Yakası bağrı açık bir şey giymek mümkün değil. Askıları desen 10’ar santim kalınlığında. Bir de çirkinler. Bildiğin çirkin. Hem çok penye hem çok çirkin. Az biraz hadi belki olur dediklerimin de bedeni yok. Bütün var olan bedenler dev bedenler. G cup gördüm geçen gün. İnanamayıp açıp baktım. Hala şokundan kurtulamadım. JJ bile varmışmış. Oysa erkek geyiklerinde bile DD’nin üstünü duymamıştım ben.

Cadde’deki Mothercare’de giyinme kabinleri bebek bakım odasının içinde. Orada sütyenleri denerken birkaç kadın da bebeklerini emziriyorlardı. O yumurcakların emerken çıkardıkları sesler çok komikti. Sanki çölden taze kurtulmuşlar da kafalarına damacanayla su dikmişler de 30 saniye içinde içtiler içtiler yoksa günlerce yine su yok gibi bir durum vardı. Ama annelerin seslerini beğenmedim.

Fiks soru bebeğin kaç aylık olduğu. “Bizimki daha aylık bile diil. 20 günlük” dedi annenin biri. Öbürü ‘aaa’ dedi, kınar tonda. 20 günlük anne, bebeklerin bağışıklık sistemi güçlenmesi açısından erkenden sokağa çıkarılmasını savundu. Ama savunma derken analitik falan değil. Karşısındakine uyuz oldu. Duygularıyla cevap verdi. Sözlerle itiştiler. Sonra sıra birbirlerinin kullandıkları bebek arabalarına geldi. Biz üç tekerlekliden memnunuz. Yok biz değiliz. Ama bizim orda kaldırım çok da yok da. 20 günlükken dışarı bebeğini dışarı çıkardığı için kötü anne olduğunun ima edildiği annenin intikam dolu ‘siz de yanlış bebek arabası seçmişsiniz’ karşı imalarından geçilmedi ortalık.

Ya ben yarın bir gün bu bebek odalarında otursam duvara doğru döner otururum heralde. Bendeki yabanilik zaten had safhada. Tanımadığım insanlarla small talk yapmayı da beceremem. Anneliği meslek edinmiş tiplere de uyuzum. Herhangi bir şeyi meslek edinmiş ve aklını fikrini bana ben sormadan iletmeye kalkışan tiplere uyuzum. Kaldı ki ben de bayılırım akıl fikir vermeye ama bebek/çocuk yetiştirmek o kadar değişken, o kadar kişisel bir şey ki, bu konuda atıp tutmak mesnetsizlik olur.

Çocuk büyütmek ne derece kişiselse doğmamış bebeğin huyu suyu ve bünyesini bilmemekten dolayı bebek alışverişi de o derece mesnetsiz. Bir kere daha anne olmadan anladım ki bebek milletinin neyi seveceği, neye ne tepki vereceği belli değil. Bin değişik yerden bebek alışveriş listesi geldi bana. Yardımcı olmak isteyen iyi niyetli insanlar, ne güzel. Listenin yanına her ürüne dair yorumlarını da yazmışlar. Ben daha birbiriyle çelişmeyen liste görmedim. Kimi zırt emziğine mutlaka derken öbürü asla diyor. Kimi ev tipi titreşimli ana kucağına övgüler dizerken kimi ana kucağı çok fena en iyisi salıncak diyor. O yüzden ben de diyorum ki biz bir şey almayalım. Kızılderililer gibi bebek doğunca huyuna suyuna göre bir isim verelim, eşyalarını da ona göre alalım.

Cuma, Temmuz 23, 2010

Hamilelik Nasıl Gidiyor?


Aldığım kiloların yarısı göbeğimde, kalan yarısı da ellerimde ve ayaklarımdalar. Gecede üç kez çişe kalkmak da farz oldu artık. Geçen gece kalktığımda sol elim dev bir balon gibiydi. Parmaklarımın eklemlerindeki boğum çizgileri bile ortadan kaybolmuştu. ‘Şövalyeeee, bana bişiler oluyor’ diye seslendim. Kalktı baktı. ‘Bişi olmaz olur öyle hamilelikte’, dedi. Döndü, yattı.

Sadece sol elim şişmişti. Ben de heralde üstüne yattım, dedim. Elimi yukarı kaldırarak uykuma devam ettim. İkinci çiş zamanı bir baktım diğer elim de balondu. Suratımın sol tarafı da. Şövalye yine hamileliğe verdi, uyudu. Sanki on kez hamile kalmış ya da etrafında bir hamileyle yaşamış kadar tecrübe kokan bu sözlerine güvenemedim elbette. Ani şişler preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) belirtisi olabilir diye sabah ilk iş doktora gittim. Bir şeyim yokmuş hakkaten. Ödemden başka. Tuzu kes, sıcakta durma dendi, o kadar.

Tuzu zaten ekmiyorum hiçbir şeye ekstradan. Normal yemeklerin tuzuyla yaşamaca. Ama sıcak olayından nasıl kaçacağımı bilmiyorum. Evimiz eşyasız diye Anne Şövalye’de kalıyorduk. Onun evi de üst katta, senenin sekiz ayını yazlıkta geçiriyorlar diye klimaları da yok. Serinlik olsun diye pencereleri açtığımızda içeri kuş girip bütün evin perdelerine dışkıladığında onları da kapalı tutup adeta bir fırında pişiyorduk. Evimizde klima var, varsın eşyasız olsun. Yatağımda yatarım, o da bana yeter, diye ben evime döndüm. Şövalye de takip etti etmesine ama bu sefer evdeki klimayı ben uyur uyumaz ya da benim görmez tarafımdan kapatma eğilimleri gösterdi. Bırak şunu, açık kalsın, diyorum. Dinlemiyor. Üşütürmüşüm.

Üşütmesem ruhumu teslim edicem. Daha mı iyi? Kaldı ki klimadan neden üşütsün insan? Türkler, klimaya hastalık yuvasıymışçasına temkinli yaklaşmaktan ne zaman vazgeçek, ya rabbim? Klimadan üşütülseydi Amerika’nın güneyinin tümden zatürreden gitmesi gerekirdi. Dışarda hava 40 dereceyken ve nem oranı tavan yapmışken tüm ofisler diş takırdatıcı seviyedeydi. Yazları bile hırka giyerdim işte, okulda.

Bugün ayağıma olan iki çift ayakkabının bir çiftini daha kaybettim. İpleri öyle bir gerdi ki canımı yaktı sabah, giyemedim. Tek çift kullanımlığa düştüm. İnşallah bununla biter bu hamilelik. Sonradan kullanmayacağım bir dünya 41 numara dev ayakkabılara para harcamak da yazık.

Bebeğine Mozart dinlet, diyorlar. Masal oku, diyorlar.

Bizimki Serdar Ortaç dinliyor. Hala günde iki saat mesai trafiğinde takıldığım için mecburum çıstak’a. Hem Serdar’ı seviyor Jelibon. Ne zaman çalsa bir tekmeler bir ittirmeler. Artık dans mı ediyor, yeter be, diye mesaj mı yolluyor, bilemiyorum. Şekerli şeyler yediğimde de kıpraştığı için ben sevdiğine yoruyorum.

Masal falan da okuyamıycam. Bana hala annelik hissi gelmedi. Tabii ki istiyorum hayatımda Jelibon’u. Sağlıkla, huzurla inşallah. Ama görmediğim, tanımadığım bir varlıkla iletişime geçemiyorum. Benim onunla vakit geçirmem lazım bunun için. Onunla uğraşmam lazım.

Hamilelik yogası yap, diyorlar.

Bütün gün ayaktayım bir sebeple. Yeterince aktifim. Aktivitede de huzur buluyorum. Yoga da dünyanın en sıkıcı şeyi. Kim yogaya gittiyse sezaryenle doğurdu zaten, yalan oldu. Ben hala uzay mekiğimde takılabiliyorum. 1 saat ve 8 zorluk derecesinde değil artık elbette. Yarım saat ve 2, maksimum 3. derecede. Daha fazlası gerçekten yoruyor.

Annelik kurslarına git, diyorlar.

Kursa gitmek de mesai. Zaten ofis yoğun. Üstüne iki saat trafik. Akşamları evin perdesiydi, anahtarıydı, kırık kapı koluydu uğraşmaca da bitmiyor. Bir yerde belli bir zaman diliminde olmaya çalışmak bile beni geriyor. Birtakım videoları izliyorum işte. Bir şekilde kotarırız elbet. Bu kurslar adeta suya girmeden yüzme öğretmeye benziyor. Ağlayan, gazı olan, kirlenen bir bebek olmadan işin teorisine kasmak tuhaf geliyor bana.

Şövalye benim hırt ve işkolik olmamdan ve yukarda bahsettiğim öğütlerin hiçbirine itibar etmememden dolayı Jelibon’la yeterince ilgilenmeyeceğimden ve onu dadı ellerinde bırakacağımdan endişeli. Ben de hiç itiraz etmiyorum bu endişesine. Jelibon’un da kaderi buymuş. Mükemmel anne olmaya kasamıycam. O da kendi payına düşeni yaşayacak herkes gibi, diye cevaplıyorum.

Benim annem full-time evdeydi, dayak arsızı bir çocuk olmuştum. Full-time işte olsa daha iyi olurdu belki de. Bilemezsin. Kader. Kısmet.

Cuma, Temmuz 16, 2010

Taşınma Acıları

Düella’nın taşınma acıları da dinmedi henüz. Hoş, onunkinin dinmemesinin bir sebebi de kendinin ortalarda olmayıp seyahatlerine devam edişiydi ama olsun acı acıdır. Saygı duyup empati kurarız. Bizimki eski eve yeni sahiplik olduğundan eski ev sahibinin bozduklarıyla, eskittikleriyle uğraşıyoruz. Şimdiye kadar evden akıtmayan boru, düzgün kapanan kapı, tıkanmamış lavabo, muntazam açılıp kapanan panjur falan çıkmadı. Düella ise yeni eve yeni sahip ama onun da derdi ayrı. Evin inşaat pislikleri bir türlü temizelenemiyor. Üstelik doğalgazı bir aydır açtırılamadı. Önce bilmem ne dairesine başvurusunda, sonra da elektrik bağlantılarında sorun çıktı. Bin bir bilirkişi, usta geldi gitti. Bu sıcaklarda kızcağızın duş sorunu devam etti durdu. O da sonunda soğuk suda parça parça yıkanma yöntemi geliştirmiş. Bir bütün olarak duşun altına giremiyormuş diye soğuktan önce bir kolunu, sonra öbürünü, sonra bacaklarını, sonra kafasını yıkıyormuş. Eve teslim edilen beyaz eşyaları da servisi beklemeyip kutularından çıkartıp kendisi takmış fişlerine. Annesi aman maman diyince beni arayıp teyit almak istedi. Anneye de güven sonsuz. Dedim geri sok kutularına. Yetkili servis açmadan garantisi başlamaz. Servisi arayıp randevular alınıncaya kadar da günler geçti.

Bütçesinin çok üstüne ev aldığı için eşyalara parası kalmadı Düella’nın. Uzun süre altı her an yırtılacak gibi duran bir şezlong sandalyede çıplak ampül ışığında oturdu. Mobilyaları ancak henüz oluyor. Yavaş yavaş. Taksit taksit. Ama bu yavaşlık bayağı sinir kaşıyıcı anlara sebep oluyor. Sadece tek bir mağazaya giderek aldığı koltuklardan başka bir çabası olmamışken ve mağazada rahat ama evde rahatsız bulduğu koltuklarına alışmaya çalışırken ‘o kadar da kastım, bu kadar oldu’ deme hakkını da buldu kendinde. Ruhen yıpranmıştı, anlıyoruz da ortada kasış masış görememiştik biz.

Asıl kasış Yonc’daydı. En çok o uğraştı eviyle. Lila rengi duvarlarına yasladığı kırmızı koltuklarına pembe halı ve beyaz sehpalar ile sarı avizeleriyle ayrı bir telden çalıyordu. Üşenmeyip şehrin en uzak semtlerine gidip aksesuarlar, eşyalar alıyor; getirip evine koyuyor, sonra bizi çağırıp oldu mu, diyordu. Genelde bu uyumsuz renk cümbüşüne 'olmamış' diyorduk. O da yine hiç üşenmeyip malları geri toplayıp iade edip yerine başkalarını getiriyordu. Kendini bildiğinden satın aldığı her şeyi iade garantili alıyordu.

Ben en çok yaptık bitti sandığımız işlerin yeniden dirilip karşımıza çıkmasına uyuz oluyordum. Feci yorgun olduğum bir alışveriş gününün ardından yatağıma uzanmış, tam oh çekiyordum ki tavandaki pervane lambamın kanatlarındaki arıza dikkatimi çekti. Pervanenin sadece bir kanadının kenarında altın renkli kenar süsü var, diğer üçünde yoktu. Yatağın üstünde ayağa kalkıp pervaneleri yokladım. Diğerlerinin kanatları ters takılmış, süsler tavana bakar monte edilmişti. İçimden bu gerizekalı elektrikçiyi arayıp cinnet yapmak geçti. Daha beter olmayalım diye Şövalye'ye pasladım işi. O nazik nazik konuşur onunla. Bütün işlerimiz bir sonraki tura ertelenmeye devam eder böylece. Bir işin bir seferde bitmesi neden mümkün değildi? Üstelik lamba takmak kadar basit bir işin?

Bütün bu acılı süreçlerimizin en iyi yanı hepimizin evinin biribirine feci yakın olması oldu. Akşamları ‘gazino’ dediğimiz orta noktamızdaki Kahve Dünyası’nda oturup lattelerimizi içip mozaik pastamızı yiyorduk. Hiçbirimizin evi misafir kaldırmalık eşyalara henüz sahip olmadığından bu berbat servisli gazinoya kalmıştık. Sipariş ettiğimiz şeyler bazen saatlerce gelmiyor ve yan masaların hesabını bize yazıyorlardı ama 'size de mecburen geliyoruz yoksa servisiniz rezalet' diye suratlarına söylene söylene burada buluşmaya devam ediyorduk.

Perşembe, Temmuz 15, 2010

Taşınmak Berbat Bir Şey

Bu aralar herkes taşınıyor. Düella yeni pansiyonuna, Yonc yeni evine. Ta Amerikalar'da Amanda karşı yakaya, Ruş yeni townhouse'una. Biz de taşındık. Ama yerleşemedik. Evdeki kaosumuz tüm hızıyla devam ediyor.

Hiç tahmin etmediğimiz işler, masraflar çıktı bir kere. Eski ev sahibi evden çıkarken ne varsa sökmüş. Yamuk bir köşeyi kapatmaya çalışan iki kapakçıktan ibaret portmantoyu, banyo dolabını, havalandırma mazgallarını, ankastre beyaz eşyaları, kornişleri, herşeyi sökmüş götürmüş. Yani o portmanto kapakçıkları başka herhangi bir evin herhangi bir köşesinde kullanılamazdı ki. Ancak odun olabilir artık bir sobaya. Ya da insan mazgalları neden söker? Yenisi 5 lira olmalı. Parasında da değilim. Şimdi bunun ustasını çağır, o taksın, döksün. Ohooo.

Korniş de çok yanlış hareket oldu. Şövalye perdeler konusunda zaten işi boşlayan bir tip. Hala perdelerimiz yok. Kornişler yok zaten diyip işi iyice erteleme yoluna gidiyor. Banyo dolabı neden sökülür? Biz banyoyu yeni ve temiz diye beğenmiştik. Şimdi yeni dolaplar almamız gerekti.

Ha, ankastre olayına da uyuzum. Ankastre dediğin şey sökülüp götürülmez ki. Kalıcıdır. Oraya montedir. Zaten yurdumda ankastre ürünlerin bir standardı da yok. Her marka her model ayrı ayrı ebatlarda. Şimdi illa eski ev sahibinin kullandığı marka/model ürün almamız gerekti. Ya da mutfağı da komple değiştirmek gerekecekti. Eski ev sahibi de koko Teka marka takılmış. Mecburen milyarlar dökerek yerlerine yenilerini koyduk.

Küçük odanın her yerinde de kolon varmış. Eski ev sahibi bütün odayı dolapla kapladığı için fark etmemişiz. Bizim gardrobumuzu koyamadık. Yeni gardroplar alındı mecburen. Dolayısıyla bizim bir boyatıcaz, yerleşicez diyip tadilat gerektirmediğini düşündüğümüz evimize bir dünya masraf ve emek çıktı.

Ustalar söz verdikleri saatte gelmediler. Geldiklerinde de birinin yaptığını öbürü bozdu. Her düzelttiğimiz yer her seferinde yeniden telef oldu.

Ana mobilyaları mimara vererek güya Şövalye’yle gerilimi azaltacaktık ama bu sefer minik parçalar üzerine birbirimize girdik. Eve bir dünya aksesuar aldı Şövalye. Her aldığı şeyi nereye koyacağını mutlaka sordum. Hepsini antreye koymaya çalışıyor. Antremiz saray girişi olsa bari. Bir duvarı olan iki metrekare bir yer hepsi. Bu küçük mekana şimdiye değin asılmak, konulmak üzere dev bir saat, dev bir duvar tabağı, dev bir gemi maketi ve Rio’dan alınma bir yağlıboyamız var.

İleri derecede hamileyim diye güya bana iyilik edip ‘sen otur ben gider alırım/hallederim’ diyor Şövalye ama aldığı hallettiği şeyler kabusa dönüşüyor diye dayanamayıp ben de onunla gidiyorum. Her haftasonu bütün alışveriş merkezlerini biz açıyor, biz kapıyoruz. Bazen böyle 12 saat ayakta durmaktan ayaklarım, karnım o kadar ağrıyor ki gözlerimden yaşlar geliyor. Biraz oturup yeniden başlıyoruz. Ama bir arpa boyu yol alamıyoruz.

Mobilyalarımız sipariş usulü olduğundan ta Ağustos ortasına kadar gelmeyecek. Zaten sonra da ben her an doğurabilirmişim. Üç hafta sonunda sadece bir yatağımız, bir dolabımız ve yerleşik bir mutfağımız var. Bazen Anne Şövalye’de bazen arkadaşlarda bazen de bu boş evde oturuyorum. Akşamları davul olan ayaklarımı uzatacak bir pufa ve alacak, satacak, tamir edecek bir şeyimin olmaması haline hasretim.

Bütün bu süreçte iyi olan tek şey heralde sadece 8 ayda 8 kilo almış olmam oldu. Doktorum 10 kiloda hamileliğimi bitireceğimi tahmin ediyor. Hoş, buna rağmen hala porsiyonlarımı kısmaya devam da ediyor birileri.

Bu kimselere yaranamama halim de yıldızlarımdanmış. Benim Chiron göktaşım Koç Burcu’nda ve 11. evimde. Bu da parti bittiğinde ortalığı süpürüp temizleyip her şeyi yerli yerine yerleştirmesine rağmen kimsenin dönüp teşekkür etmediği insan demekmiş. Bunun sebebi de fazla konvansiyonel gözükmem, kendime haslığımın fark edilmemesi imiş. Sağlam, somut, çalışkan ve güvenilir olup pek heyecan yaratmadığımdan farkım fark edilmiyormuş. Şövalye’ninki ise tam tersi. Onun tipi yıldızlara sahip kişiler salmış gidiyormuş. Sallantılı duruşlarına rağmen konfor, rahatlık ve sevgi onların oluyormuş.

Perşembe, Haziran 17, 2010

Prenses Hamile

Hamilelik geçirmiş herkes hamilelik döneminin prensesliğini anlattı durdu bana. Yolda sokakta, hayatın içinde herkeslerin yemek getirdiğinden, yol ve yer verdiğinden falan bahsettiler bana. Hani bunlara ihtiyacım olduğundan değil de söylenenlerin aksi başıma geldikçe bende bir gariplik mi var diye iyice kendimi inceler buluyorum.

Ofiste hamile başka arkadaşlar var. Onlara yemekhaneden özel bilmem ne helvaları, börekleri falan pişirtiyor iş arkadaşları. Benim ekip ise önümde neler yiyip bana ‘yer misin?’ bile demiyor. Bir kere kendim yeltendim kalkıp almaya. Son parçaydı, aa, falan olup ağzına attı çocuk çikolatalı makaronu. Diğer hamileler yemekhanede otururken mutfaktan onlara özel bişiyler geliyor hep. İkram olarak. Bana daha bir şey gelmedi.

Bir kere Şövalye bile canımın çektiği şeyi bana temin etmekten yana üşengeçti. Geçenlerde canım nasıl sütlaç istedi, allahım. Üç saat sütlaç sayıkladım. Sonunda gitti almaya. Döndü bir kaseyle. Açıp bir attım ağzıma sütlaç değil. Keşkül. Yaaaaaaa, oldum hemen. Sütlaç kalmamış Hasan Usta’da. Keşkül almış. Aynıymış. Ne varmış. Hasan Usta sanki Istanbul’un tek tatlıcısı. Mado'su var, Özsüt’ü var. Hepsi de bizim eve acaip yakın yerler. İlk gittiği yerde sütlaç olmayınca ikinci, üçüncüyü denemeye yeltenmemiş. Aşerdiğim şey de sütlaç gibi basit bir şey olduğu halde.

Daha evvelden de kavunlu dondurma istemiştim de bu mevsimde hiçbir yerde kavunlu bulunamadığını iddia edip yerine çilekli getirmişti. Oysa ona Mado, Venüs ve Mini’ye bakmasını söylemiştim. Hani planı da çizip veriyorum eline. Öyle ‘kavunlu dondurma istiyorum’ diyip bırakmıyorum. Bizimki yine sadece Mado’ya gitmiş. Öbürlerine bakmamıştı. Ertesi gün Venüs’te kavunlu dondurmayı görünce yıkılmıştım.

Bir başka keresinde Bahçeköy’e giden yol boyunca karpuzcular sergi yapmıştı. Mart ayı falandı. Daha markete düşmemişti karpuz. Canım karpuz istedi. Dönüşte alırız dedi. Dönüşte en az on karpuzcu geçtik. Bir sonrakinden, bir sonrakinden dedi dedi durmadı. Bir de baktık ki sergiler bitti, otobana çıktık. N’apalım kaçırdık, dedi yürüdü gitti. Ben ‘a, maa’, demeye başlayınca da hormonlu bunlar, yeme zaten dedi.

Bizim ofis kızları hamileyken seyahat etmez mesela. Ben raporlarla hala iş seyahatlerine çıkıyorum. Geçende Berlin’e gittim. Uçak, terminalin alt katındaki kapılardan kalkıyordu. Alt kata inen yolun üstünde bir kadının on tane torbası poşeti falan vardı. Bunları taşımasına yardım eder miymişim diye bana sordu. Hayır, en uyuz olduğum şeydir bagaja vermemek için kasıp sonra ittir kaktır uçağa yerleşme çabaları. Bagaj limiti düştüğünden beri bunlardan bolca oluyor artık. Ama yine de 7 aylık hamile bir kadını çevirmezsin bu işe yardım için, di mi? Bir dünya delikanlı var ortamda. Dedim durumumu görüyorsunuz, yardım edemem üzgünüm. Kadın yalvar yalvar, nolur diyip durdu. Manyak mı ne?

Dönüşte bir de rötar yaptı uçak üç saat. O ne daral havalimanıdır Berlin’deki öyle. Bütün kafe, restoranların tabureleri dik dik. Saatlerce ayak sarkıtmaktan benim 38.5’tan 41’e büyümüş ayaklar sanırım 42’ye doğru yol aldılar. Ayakkabım bir ipten ibaret sandalet olmasına rağmen o bile germeye başladı. Dönüşte körüğe de yanaşmadık. Uçaktan bizi terminale taşıyan otobüste de kimse bana yer vermedi. Bagaj bandımdan bavulumu almaya çalışırken özellikle kalabalıktan uzak noktada durmama rağmen kızın birinin bavulunu benimkinin yanında döndüğünü son anda fark edip uçarak onu almaya çalışırken beni çelmelediği gibi.

Sonra geçen gün ağır trafikte zaten durmuş yolda arkadaşımın arabasından indim. Dörtlülerimizi yakar yakmaz arkadaki araç kornaya elini dayadı. Hani sanki ilerlese 10 metre ilerleyecek. Patlama bekle ama, di mi? Zar zor iniyorum bu göbekle. Sonra ben daha inip kapıyı kapamadan aracımıza çarptı. Çarpa çarpa da arkadaşımın aracını takip etti. Ben öfkemden kudurup en yakın karakola gittim yürüyerek. O cadde Beşiktaş’a ait, bu karakol Şişli’ye dediler, şikayetimi almadılar.

Bir kez uçakta hostesin biri bir şefkat yaptı bana. Getirdi bir yastık verdi karnınıza koyun, diye. Kemerle karnımın arasına koyaymışım. Yani niye koyacaksam, anlamadım. Kemeri zaten biraz geniş bağlıyorum. Kaldı ki uçak kemeri bacak üstünden dolanıyor, karnıma temas etmiyor. Şimdi bu yastığı verdi ya kadıncağız, koridorda gider gelirken yastığı bari kullandığımı görsün de işe yaradığını hissetsin diye yastığı yol boyunca karnımda tutmak zorunda hissettim kendimi. Nedenini bilmiyorum. Böyle davrandım işte. İlk kez iyi niyet gördüğümden heralde.

A, bir de çevirme oldu bir akşam. Alkol muayenesi için üfleme yapacaktım ama zaten beni hamile görünce üfletmeden yolladılar. Hani bir ‘üf’ten yırtmış oldum böylece. Heyo. 

Pazar, Mayıs 09, 2010

Tabiata Güvenip İşe Başlanmaz

Yine de Şövalye’ye şans vermeyi sürdürdüğüme hala inanamıyorum. Tekrar tekrar aynı şeyleri yaşayacağımı bile bile, sırf o bu süreçten zevk alıyor diye, onunla defaatle mobilyacıları, tasarımcıları, IKEA ve Bauhausları gezmeye devam ettim. Bana kalsa çoktan en makul ne varsa onu alır bitirirdik işi. Şövalye ha bire fikir, görüş, istek değiştiriyor ve bir daha bir daha aynı yerleri dolaşıp duruyordu. Ben de onunla dolaştıkça isteklerimde keskinleşiyordum. İş içinden çıkılmaz bir hale geliyordu.

Çoğu kez bir takımın bir parçasını beğeniyorduk ama kalan parçalarını başka bir şekilde temin edemiyorduk. Masayı beğensek büfe olmuyor, büfeyi beğensek sandalyeyi beğenmiyorduk. Kimi mağazalar modifiye edebileceklerini söyleyip 'bakın şimdi bu büfeyi 40 santim uzatırız, rengini açarız, yanlarını yuvarlarız, şu araya da bir kapak bir de çekmece koyarız' diye anlatmaya başladığında ben kopuyordum. Tahayyül edemediğim bir şeye tamam demek zor oluyordu. Sağ olsun hiçbiri de güzel güzel çizme, bilgisayarda gösterme zahmetine katlanmadığından hepsi havada asılı kaldı. Biz de masalara büfeler aradık. Baktık olmadı, büfelere masa. Onlara da sandalye derken kuyruğumuzu kovaladık durduk.

Mağazaların yüzde 90’ı modern mobilya satıyor. O bembeyaz dik dik şeyleri görmek beni rahatsız ediyordu. Hele o panel TV üniteleri. Aman allahım. Ben showroom evler diyordum bunlara, Şövalye ise yeni evli Beyaz Türk evi olarak tanımlıyordu. Öyle yüksek beğeni sahibi bir insan olduğumdan değil bu modern mobilyaya uzak duruşlar. Belki de Amerika görmüşlükten. Onu da bilmiyorum. Sadece rahatın tadını biliyorum. Ben rahat, yayılmalık, yumuşak ve yuvarlak hatlı şeyleri seviyordum. Mesela yuvarlak, madalyon dedikleri model sırta sahip sandalyeler gibi şeyleri. Bir kere artık onlardan yapmıyorlar anladığım. Yapan yerlerdekiler de ağır klasik, ağır ceviz, cilalara batmış, altına bünyan serip tepesine kristal avizeler asmanızı gerektiren mobilyalardı. Benim istediğim o değildi.

Atlantic Homes ve Mudo Concept gibi yerlerde aradıklarımdan bulabilseniz de mallar kalitesizlikten yıkılıyordu. Kalitesizliklerini bizzat kendi tecrübemden biliyorum. Amerika’da üç kuruşa alabileceğin Endonezya malı mobilyaları satıyor Mudo Concept. Bu mobilyalar yaş ağaçtan yapıldıklarından ahşabı bir sene sonra çatlıyor durup dururken. Televizyon dolabımın başına da aynen bu gelmişti vaktiyle de ne üzülmüştüm. Hadi onu da geçtim. Adi madi de olsa sırf görünüşlerinden alacaktım ama adamlarda masa varsa sandalye yokluğu, onlar varsa bile büfe yokluğu derdi devam ediyordu. Herşey olsa renk lacivert gibi hiç istemediğim koyuluk ve sertlikte olabiliyordu.

Ben bu çeşit ve rahat yokluğunda boğulurken Şövalye kendinden beklenmedik bir şekilde sonuç odaklı bir hamle yapmaya kalkıştı. Mudo Concept’ten Çin esintili siyah köşeli, demir çubuktan yuvarlak kiliti olan bir büfenin önüne koymak amacıyla rustik kahverengi bir masayı ve girişe koymak için de lükens ayaklı konsolu almaya çalıştı da ben de ‘kendimi öldürücem’ diye sokaklara fırladım. "Renk uyumunu geçtim bak", dedim. "Biri oryantal, biri rustik, öbürü ise barok. Çingene çadırı gibi. Olmaz". Aman ne önemi varmış mimari tarzların. Hem bu tanımları da atıyormuşum. Hem önemli olan sevmekmiş. O da bu parçaları sevmiş, ne varmış. Hem kendince bir tarz yaratıyormuş. Artık karıştırıyormuşlar ya tarzları.

Evet, dedim. Eklektik derler hatta adına da o stilleri karıştırmaya ama elalem yapar eklektik olur, tarz olur; biz yaparız tuhaf olur. Sorun da bu zaten. Biz, dedim, yardım alalım. "Kolum kırılsa kendi kendime tamir etmeye kalkışmayıp doktora, özel bir elbise gerekse terziye giderim. Bu da öyle bir şey. Madem olmuyor, bir mimardan destek alalım. O bulsun bize uyanını. Bulamazsa da yaptırsın ?"

Şövalye bu fikri önce reddetti. Onu mobilya ve yapı marketlere müebbet hapsetseler mutluluktan ölürdü. Sürecin kendisi güzeldi. O arayıştan, o koltuk kumaşlarına dokunuştan, resimlerini çekip ölçülerini alıştan mağdur bırakılmak istemiyordu. Sonra yakın bir mimar arkadaşının bize yardım edebileceğini öğrenince onunla beraber dere tepe dolaşabileceği için bu işe onay verdi.

Mimarla iş bayağı daha tuzluya geliyordu ama ben aradığım kafa ve toto rahatlığına kavuşacak, Şövalye ile elimi kana bulama episodları yaşamayacaktım. Suça bulaşsan avukat parası falan daha aza gelmeyecekti nitekim.

Pazar, Mayıs 02, 2010

Ben O Nazı Çekemem

Yeni evimize taşınmamıza az zaman kala mobilya-eşya derdine düştük. Normalde insanların evlenmeden once hallettiği ve asıl evlilik telaşının ta kendisi olan ev kurma işini biz zamanında yapmamıştık. Bekar evime gelip oturmuştu Şövalye. Hadi hakkını yemeyeyim ama takdirleri de esirgeyerek hatırlatayım. Kadim okurlarım bilir. Şövalye zamanında evimin kurulmasına yardımcı olmalara kalkmış, IKEA’dan iki ay içinde kafamıza inen perdelerden almıştı. Kira evin duvarına sonradan evsahibiyle papaz ettirici delikler açmasın diye yırtınmama rağmen beni dinlememiş, bildiğiniz raylı kornişlere takılan perdeler yerine bu çengele asılası perdelerden almıştı. Üç parça perdenin toplam altı adet çengel deliğine ihtiyacı vardı. Bu da matkapla ve ancak bir elektrikçi sayesinde olabilirdi. Şövalye, elektrikçi gelmeden delinesi noktaları kurşun kalemle belirlemişti. Sonra ne oldu? Yanlış işaretlediğinden perdeler takılamamış, yeni bir set delik ihtiyacı doğmuş, penceremizin üstündeki duvarda artık 12 deliğimiz olmuştu. Bunun için elektrikçi bir daha çağrılmıştı. Bütün bu çabaların hepsi parçası 9.90’lık, adilikten yıkılan, ipli ama ipini çekince de durmayan ve illa ki bir yerlere dolamanız gereken perdeler için harcanmıştı. Zaten de iki ay duramadılar yerlerinde kafamıza inmeye başladıklarında sinirden hepsini sökmüş, yerine annemin yolladığı bildiğin tül ve saten perdeler takmıştım.

Bu sadece bir örnekti. Satın alınan ama kurulamayan birtakım başka parçalar, perdeler, renkleriyle ortam uyumunu darmadağın eden sehpalar, aksesuarlardan falan bahsetmiyorum bile. Ya da bütün bu çöpü toplamak amacıyla harcanan haftasonlarından.

Yeni eve yerleşmemiz yaklaştıkça başıma gelecekleri önceden bildiğimden beni yine bir sıkıntı basmıştı. Hatta da taa 31 Aralık gecesi yeni yıldan dileklerimiz konulu bir arkadaş geyiğinde millet çok yiyip zayıf kalmak, karı kız düşürmek falan isterken zavallı ve mantıklı ve aldığı derslerle yaşayan ben ‘yeni evimize taşınırken eşya satın alma sürecinin sakin ve huzurlu geçmesini’ dilemiştim. Diledim de ne oldu? Hangi dileğim tutmuş ki?

Şövalye yeni evimizde salonun orta yerine aslında bir bahçe mobilyası olan ve içinde çiçek ekmelik tekneler olan dev bir kayık almak, duvarına tren garı lambalarından asmak, bebek odasının her bir parçasını ayrı mağazalardan alıp renk uyumunu katletmek istiyordu. Bütün bunları yaparken eşyaların ne ölçüsü ne uyumu ne fonsiyonu ne de bütçesiyle ilgileniyordu. Önemli olan o spesifik eşyayı sevmesiydi. Sevmek yeterdi. Engel olmaya çalıştığım dakika da benle itişiyor, uyum takıntımdan dem vurup eski yaşantımda bir ‘Doğu Alman generali’ olmakla itham ediyor, en nihayetinde öfkesinden kudurup bütün alışveriş yüklerini bana bırakıp kaçıp gidiyordu. Çok hamile halimle bunları dev otoparklarda ittire kaktıra arabaya taşıyıp bir ara öfkesinin geçip dönmesini bekliyordum.

Kızların babalarına benzeyen adamlarla evlendiği konusu külliyen yalan. Benim babam oturduğu koltuğun bütün yayları çıkıp totosunu delse, süngerleri ortalığa dağılsa, halısının tüyü kalmasa bile şu eşyaları değiştirelim diyen annemi duymaz. Duysa da ‘ne gereği var canım, oturuyoruz işte’ der. En nihayetinde annem gider koltukları kendi kafasına göre değiştirir, babamın adını vererek mağazadan veresiye alır, getirtir. Babamın koltukların rengi, modeli konusunda en ufak bir fikri dahi olmaz. Yeni koltuklara gelip otursa değişik bir şeylere oturduğunun farkına bile varmaz hatta. Babam için önemli olan bu tip şeylerle yorulmaması gerektiğidir. Ben erkek modeli diye bunu gördüm, bildim. Böylesine de canım feda hakkaten. Alırsın sazı eline, şu koltuk, bu perde tamam bitti gitti. Şövalye ile elime sazı da alamıyorum. Ha bire saza o atlıyor.

Geçen gün yine bir alışveriş merkezi otoparkında trip yediğimde bu son dedim. Ne alırsa ne yaparsa yapsın. Hiiiiç karışmıycam. Artık yeni evimizde kayık mı olur düdük mü olur, ne olursa olsun. Uzundur sabrımın sınırlarında dolaşılıyor. Hamilelik vücut ağrıları bir yandan Şövalye’nin baş ağrısı öbür yandan. Hayır, en apır sapır şeylerin peşinde koşan adam bebek odasında çekmeceye ihtiyaç duymuyor mesela. Çok klişeymiş. Çekmece klişeymiş. Hadi bakalım. Yeni evimizin neye benzeyeceğini çok merak ediyorum. Bitince haber veririm. Biterse tabii.

Cuma, Nisan 23, 2010

Acılarım Heveste

Şövalye bir hafta on gün kadar daha annesinde kalmaya devam etti. En son iş arkadaşlarının, kocaman kocaman patronlarının onu Anne Şövalye’nin evinde ziyarete geldiklerinde, annenin Şövalye’nin yanaklarına yapışıp tontonum benim, oy oy oy, diye mıncırması sayesinde bizimki eve döndü. Anneye kendini fazla kaptırırsan 35 yaşında da olsa olacağı buydu. Yine yani ben bir şey yapmadım. Herşey kendiliğinden gelişti.

Ayrı kaldığımız günlerde ben bir de trafik kazası geçirdim. Duran trafikte adamın biri arkamdan bir daldı. O sırada dudaklarımı mı yalıyordum nedir, ısırmış olmalıyım. Ağzımdan kanlar geldi. Çarpmanın etkisiyle önümdeki arabaya da dokundum. Ağzımdan sızan kanı görünce bir yerime bir şey oldu ama acısını henüz idrak edemedim sandım. Önümdeki aracın şoförü kendi aracındaki hasarı anlamak için arabasından inmişti. Baktı bir şey yok, bana döndü. İyi misiniz, diye. Camımı indirir indirmez, ‘ben hamileyiiiim’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. ‘Benim karım kadın doğum doktoru’ dedi ve aracındaki karısını çıkardı getirdi.

Yani allah belamı da çaremi de senkronik olarak veriyor sanırım. Hamile bir kadının kaza yaptığı aracın içindeki kişinin jinekolog olma ihtimali nedir yoksa?

Doktor geldi, tansiyonuma, nabzıma, ağzımdaki yaraya falan baktı. Dudaklarımı ısırmışım da kanamış. Bebek de suyun içinde zaten ona da bir şey olmaz, al bu ağrı kesiciyi, bir şeyin yok, dedi rahatlattı. Arabamın arkası haşat olmuştu. Sürülemezdi. Polis geldi, formlar doldu. Bizim şirketin araç sorumlusunu aradım. O da geldi. Aracı çektirdiler. Şövalye de babasıyla çıktı geldi. Beni birkaç gün evvel ayrılmış olduğum anne Şövalye evine geri götürdüler. Şövalye bu durumu fırsat bilip kuzudan ayrılanı kurt kapar psikolojisi denedei üstümde. Yeniden orada kalmaya başlamam için. Hiç oralı olmadım. Evime geri döndüm.

Şövalye ta başından beri ameliyat izine taktığından devamlı aynalara bakıyor. ‘Sağlıklı günlerimde’ ile başlayan cümleler kuruyor. Yara izinden korkacaklarını düşünüp çocuklardan kaçıyor. Beni de sıklıkla annesiyle kıyaslayıp gece uyanırsa annesinin hemen ‘neyin var’ diye çıkıp geldiğini, hiç bana benzemediğini, benim ise hiçbir şey duymadığım konusunda şikayetleniyor. Düella Şövalye’yi şanslı buluyor, yine çalışmamanın bir yolunu bulduğunu, evde kek yiyip oturmasına rağmen durumun ona patlamıyor olduğunu söyleyerek hasedini ifade ediyordu.

Salı, Nisan 20, 2010

Adımı Deliye, Kendimi Rahata

Şövalye’nin katı bir diyeti vardı. Yağsız, tuzsuz, şekersiz takılması gerekiyordu en az bir hafta sonraki kontrolüne kadar. Karmakarışık bir tarifeye gore, değişik saatlerde günde 30 küsür de hap alıyordu. Anne Şövalye ona özel yemekler pişirdi. İlaçlarının haftalık planını çıkarıp buzdolabına astı. Saatleri kurup her alarmda neyi ne kadar alması gerekiyorsa oğluna verdi. Bana kalsa Şövalye’yi evimizdeki salonun kanepesine yerleştirip başına bir evde bakım hemşiresi bırakıp gündüzleri ben işe gidecektim ama anne engel oldu. Zaten kafadan anneydi ve feci sahipleniyordu oğlunu. Kişi olarak da ultra metodik ve güvenilir olduğundan hayatta gözünü arkada bırakmayacağın biriydi.

E, tamam, dedik ve Anne Şövalyeler’e taşındık. Evleri genişti, müsaitti; böylece benim de ayrı bir odam olabildi. Şövalye’yle beraber uyumama izin yoktu çünkü o neredeyse oturur biçimde yatıyordu ve belki ben gece uykumda kafasına falan geçirirdim, mikrop, bakteri taşırdım. Ne olur ne olmaz diye ilişmedim. İliştirilmedim.

Şövalye ilk haftayı da akşamları ortaya çıkan migren ağrılarıyla geçirdi. Böylece işten döndüğümde ağrılı Şövalye’yi buluyor ve sanki o bütün gün acı çekerken ben işe güce gidip dünyevi meselelere gömüldüğüm için kendimi suçlu hissediyordum.

İlk doktor kontrolüne babasıyla gitti. İyileşir bulmuşlar ki diyetini bozmamış olmalarına rağmen hastaneden kaçıp iskender yemeyi başarmış. Eve geldiğinde annenin tuzsuz çorbasını sırf o çakmasın diye yedi. O günden sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Şövalye hastalığını ve ağrısını şımarık bir çocuk gibi kullanmaya başladı. Annesine çaktırmadan ziyaretçilerin getirdiği börekleri, kekleri yiyor, bütün gündüzü internette sohbetle, geyikle geçiriyor, ben akşam eve geldiğimde ah uf’a başlıyordu. Bense giderek şişen hamile ayaklarımı kaldırıp oturacak bir ortamım bile olmadan bütün akşamı kumaş pantolon-gömlekle kaynatalarımla oturarak geçiriyor, gümbürdeyen sifon sesi bütün dairede yankılanıyor diye geceleri artık sık sık gelen tuvaletimi tutuyor, sabahları kendime kahvaltı hazırlarken ses çıkarıp ahaliyi uyandırmayayım diye akla karayı seçiyor, en nihayetinde bir şey yemeden evden çıkıyordum.

Hamileliğimin ilk üç ayında etimi, sütümü, balığımı, A’dan Z’ye bütün vitaminlerimi bile milligram milligram hesaplayıp beslenirken Şövalye’nin hastalığı süresince tost ve dürüm yemekten ve sporu bırakmaktan ister istemez biraz hızlıca kilo da almıştım. Aslında hala normal sayılırdı. 18 haftalıktım ve 4 kilo almıştım ama bu da bana çok görülüyordu. Akşam evde herkesin tabağına üçer köfte konurken bana iki tane konuyor, bu kadar erken bu kadar çok kilo almamın doğru olmadığı söyleniyordu. Son üç aya kadar hiç kilo almamam gerektiği hakkında sanki karşımda Ebru Şallı konuşuyormuşçasına nutuklar dinliyordum.

Her sabah misafir yatağımı hiç özenmediğim kadar özenerek toplamama rağmen akşam döndüğümde onu yeniden askeri nizam jiletliğinde, üzerine bozuk para atsan zıplatır kıvamda yapılmış buluyordum. Normalde hamile değilken bile bacaklarımın altına yastık koyup uyumama rağmen istediğim yumuşaklık ve yükseklikte bir yastığım da yoktu. İç çamaşırlarım tükenmişti ve donlarımı yıkansın diye kaynanamın sepetine atamıyor, akşamları duş alırken elimde çitiliyor, çaktırmadan kaloriferin üstünde sabaha kadar kurutuyordum. Her şeye ama her şeye Şövalye’ye iyi bakılsın diye dayandım ama rutin bir gebelik kontrolüm çıkışında cinnet geçirerek tası tarağı toplayıp evime döndüm.

Rutin kontrolden çıkmış, Şövalye’yle beraber bir şeyler yemiştik bir büfede. Öğleden sonra da detaylı ultrasona girecektik. Benim iş günümdü ve iki doktora gitmek gibi bir problem yüzünden ofise gidemeyecektim. Ofiste bir mesele vardı ve blackberry’mden mailler atıp durmam gerekiyordu. O esnada Şövalye başka bir şey yemek isteyip istemediğimi sordu. İstemem, dedim. Sonra arada bir iki defa daha sormuş sanırım, ben koptum duymadım. Mailime konsantre olmuştum. Sen Şövalye, bunu saygısızlık olarak gör, kalk git. Ben de arabaya gitti sanıp tıngır mıngır büfeden çıktım. Arabanın yanına gittim baktım yok. Meğer taksiye atlayıp annesine dönmüş. Arabamın anahtarını da yanına alarak üstelik. Annesinin evi önümdeki yokuşta. Yağmur yağmaya başladı. Bende de altı kayan babetler var.Taksi falan geçmez. Ağlaya ağlaya, duvarlara tutuna tutuna yokuştan inip anahtarımı alıp, eşyalarımı toplayıp, 'delirdin mi sen'ler arasında evime döndüm. 5 aylık hamileydim. Bir buçuk aydır bir bavulda, sağda solda yaşıyordum. Hormonlarım tepemdeydi, ellerim ayaklarım şişiyordu. İstemeden sağlıksız besleniyordum. Üstelik ofiste yeni bir projenin içinde inanılmaz yoğun çalışıyordum. Üstüne de çalıştığım için, kilo aldığım için, cevap vermiş olduğum soruya tekrar cevap vermediğim için ha bire eleştiriliyordum. Tam bir Kakılmış olmuştum. Buna dur deme zamanı gelmişti.

Şövalye de domuz gibiydi. Her anlamda öyleydi. İyiydi, ağrıları bitmişti. Yarası kapanmıştı. Annesinin konforlu, börekli evini pek sevmiş, gak dese su gık dese kek getirilmesine pek hasta olmuş, beni ve Jelibon’u unutmuş, evine dönmeyi reddeder olmuştu. Serzenişlenmenin de faydası yoktu. Her seferinde ‘ama ben ölüyordum ya’ diyerek konudan sıyrılıyordu. Ölmeye yaklaşmış olduğu için şımarma hakkı kazanmıştı.

Cumartesi, Nisan 03, 2010

Analar Çeker Yükü

Doktorumuz hastalığı üzerine konuşmadığı gibi Şövalye'nin ameliyatı üzerine de pek konuşmadı. İyi geçti, dedi; o kadar. A, bir de 3-4 güne çıkar, demişti. Şövalye yoğun bakımdan çıktı. Normal odasına geçti ama 3-4 gün içindeki taburculuk beklentilerimiz suya düştü. Şövalye korkunç ağrılar çekiyordu. Ağrının sebebini ameliyata bağlayamadılar. Migren tipi olduğunu söyledi bir nörolog. Şövalye ışıktan ve sesten rahatsız oluyordu çünkü. Karartma yapılmış hasta odamızda elimdeki derginin sayfasını dahi çevirmeye tedirgin olarak dokuz gün geçirdik. Bu süreçte Anne Şövalye hep oradaydı. Hastanede uzun kalmamamı tavsiye eden doktorum sebebiyle akşamları Anne Şövalye refakat ediyordu. Ben de böylece Ataşehir’de yaşayan kankalarda, biraz Yonc’da biraz da Çıtır’da kaldım geceleri.

Yonc’un aslında annesi Nilay Teyze Ataşehir’de oturuyor. Yonc, kocaya uyuz olup annesine yerleşmişti o ara. Yonc, uzun zamandır mutsuzdu. Şövalye de ameliyattan sağ salim çıkınca özel hayat meselelerine dalabildik de oturup uzun uzadıya konuşup strateji geliştirebildik. Nilay Teyze hiç bizim yanımızda durmadı. Gitti küçük odada dizisini seyretti özellikle bizi yalnız bırakarak. Benim annem olsa her lafı dinler, gayet burnunu sokar, onu yap bunu yap diye söylenir dururdu.

Ertesi sabah Yonc işe erken gitti de biz Nilay Teyze’yle keyif çayı içtik kahvaltıda. Ona ne düşündüğünü sordum Yonc konusunda. Çok üzüldüğünü söyledi. Kızının evliliğinin geldiği noktaya değil de kızının üzüldüğüne çok üzülüyormuş. O nasıl mutlu olacaksa öyle yapsınmış gibi çok baba laflar etti gözleri dolaraktan. Ben de şimdi biraz üzülmesinin ömür boyu sürecek bir mutsuzluktan daha iyi olduğunu ve bu süreçte kızının üzülmesine çok takılmamasını tavsiye ettim ama kadıncağızın hali çok dokundu bana.

Çok dokunaklı yerlerde barınamam ben. Kalktım Şövalye’nin yanına geldim. Onun da gece boyunca ağrısı çok şiddetlenmiş. Anne Şövalye kapı önünde ağladı, ağladı. Ona da, “Geçecek, geçmek zorunda. Bir sürü gugılladım bu ameliyat sonrası ağrıları. Tıp makaleleri bile okudum. Geçici olduğu yazıyor. Lütfen üzülmeyin,” dedim.



Bütün annelere üzülmemelerini, evlatlarının ruhi ve fiziki ağrılarının geçici olduğunu söylemiştim.

Ağrısıyla sızısıyla da olsa Şövalye’nin taburcu oluşunun ertesi gün işe giderken yolda radyoda Emre Aydın’ın yeni çıkan albümünün hit şarkısını çalıyoruz dedi DJ. Nakaratı şöyleydi:

Bak burdayım, ölmedim hala
Tutunuyorum uçurum kenarına
Senin için, unutmak için.
Annem için, annem için.

Annem için kısmını nasıl içli söylüyor oğlan. Böyle genç ama acı çeken, acısından intihar noktasına gelmiş bir oğlan çocuğunu anlatıyor sanki şarkı. Ramak kalmış kendine kıymasına ama annesi üzülmesin diye bir tereddütte gibi. Ben bir üzül, bir ağla. Araba gider, şarkı çalar, ben ağlar. Sanki Jelibon büyümüştü, acı çekiyordu ve benim elimden bir şey gelmiyor gibiydi. Ben nasıl kotarırım bu durumu? Hasta olsa, dersleri kötü olsa, ıspanak yemeyi reddetse çaresini bilirim gibi geliyor ama böyle hayata karıştığında içi acısa ne yaparım?

Şu on günde akıttığım yaşı ömrümde akıtmamışımdır. Neyse ki çoğunu kimse görmedi. Artık yumoş bir insan oldum denebilir mi? Aslında bir şeyler hissediyorum gerçekten, empati de kurabiliyorum galiba ama hissettiğim şeyler sevinç, hüzün, kucaklamak, öpmek gibi davranışlara dönüşmüyor. Böyle yumruk yumruk boğazıma diziliyor. Buz gibi serin duruyorum. Eskiden sağda solda böyle taşıp ağlamazdım da. O kısmı hormonlardan olsa gerek.

Cuma, Mart 26, 2010

Saçlarım Yerinde Duruyor Mu?

Altı saat uzun bir süreydi ameliyattaki hastamızı beklemek için. Yonc da vardı mekanda. Annesinin de başından geçmiş zaten beyin tümörü ameliyatı. Ortada annesiyle alakalı bir konu yokken dahi konuyu bir şekilde annesine bağlamayı beceren Yonc, bizzat kendi başından geçmiş bu olay karşısında altı saat boyunca Nilay Teyze’den başka bir şeyden bahsetmedi. Nilay Teyze’nin İsviçre’ye taşınan ameliyatı için elde avuçta ne varsa satıp savan ailesine rağmen annesinin kardeşlerini nankörlükle suçlamasını, erken teşhis edilmiş meme kanseri tedavisi esnasında bekleme salonunda kempoterapisini beklerken bir sıkımlık canı kalmış terminal durumdaki ileri derece kanser hastalarının yanında ‘niye beni bu hastalık buldu’ diye ağlayıp feryat etmelerini, sakinleştirilmeye çalışılınılırken ‘hasta olmama rağmen bana kızılıyor’ diye küsmelerini, sülalesinde uzaktan akraba bir albay emeklisi amcanın annesinin trajedisine ağlamadığı için adamcağızı defterden sildiğini bütün detaylarıyla, Şövalye’nin bütün akrabalarıyla beraber dinleyerek öğrendik.

Kocakafa Düella zaman zaman duygusallaşıp ağladı. Onu teselli ettim. İlla ki onunla görüşmek isteyen müşterilerini ekememiş, hastaneye çağırmış. İki saat kadar da iş toplantısı yaptı. Bu duruma da çok sızlandı.

Çıtır ve eşi sevimli çifti pırasalı börekler açmışlardı. Bekleyenlere dağıttılar.
Elyan sessizdi çok. Aklından zaman zaman bir şey geçiyor, akabinde tahtalara vuruyordu.

Altıncı saate doğru bir haber almak uğruna nöroşirurji hemşirelerinden birini bulma umuduyla asansöre bindiğimde Şövalye’nin ameliyatına asiste eden oğlanla burun buruna geldim. Ne oldu, durum nedir, diye sordum bir çırpıda. İyi geçti, dedi. Uyanıyor bile. Hemen asansörü durdurup bekleyenlerin yanına koştum.

Şövalye uyanmış bile! İyi geçmiş! İyiymiş!!!

diye anons eder etmez ellerim ve ayaklarım karıncalandı. Bir sandalyeye attım kendimi. Ağlamaya başladım. Bir sinir boşalması şeklinde hem güldüm hem ağladım. Anne Şövalye ve Düella’yla ağlaya ağlaya kucaklaştık.

Sonra ailecek yoğun bakım katına çıktık. Yirmi saniye kadar ameliyattan yoğun bakıma getirilen Şövalye’yi kapıdan seyrettik. Uyanıktı. Kafasında fileler ve sargılar vardı. Yüzü de şişti ama iyiydi.

Doktoru sadece bir kişinin iki dakika yanına girebileceğini söylediğinde Anne Şövalye ile göz göze geldik. Oğul vs koca. Can vs canan. Kaynana-gelin çekişmesinin en can alıcı noktasındaydık. Kapıdan da olsa görmüştüm, Şövalye’yi. İyiydi ya, iyi olduğunu bilmek bana yeterdi. Siz girin dememe kalmadan ‘eşi girsin’ dedi kaynanam. Kıyamam. Annem olsa çoktaan kimseye sormadan, kimseyle bakışmadan dalmıştı bile odaya. Hemen yeşilleri takıp, hijyenik jeller sürünüp sıra sıra perdelerle çevrilmiş salonun sonunda yatan Şövalye’nin yanına gittim.

Şövalye beyaz ince boruların geçtiği termal bir örtünün altında her tarafı bağlanmış ve her tarafına iğnelere takılarak yatmıştı. Uykuluydu. "Çok iyi görünüyorsun. Geçmiş olsun. Ağrın var mı çok?” diye sordum. Yarı baygın durumdaki Şövalye soruma cevaben saçlarının yerinde olup olmadığını sordu.

Biz aşağıda öldük öldük dirildik. Yemişim saçlarını. Yani narkozdan ayılırken bunları diyorsa bunları düşünerek gitti kesin ameliyata. Sanki lepiska saçları vardı da gitti diye endişe edicez. Adama da kızılmaz ki şu ortamda. Töbe töbe.

-Duruyor tatlım. Hatta neredeyse hiç traş etmemişler.
-Saat kaç?
-Dört.
-Temizlemişler mi?
-Evet, bir şey kalmamış. İyi huyluya benziyormuş zaten tahmin ettikleri gibi.
-Sen iyi misin?
-Ben çok iyiyim. Sen de iyi ol.

Bir yandan hafıza yerinde mi diye ufaktan yoklamak istedim.

-Çok mu seviyorum?
-Ben?
-Hayır, ben.

-Şapti miymiş?
-Sen?
-Hayır, sen.

Tamam. Günlük tekerlemelerimizi hatırlıyor, oyunu aynen oynuyor. İyi bari.
Şu meşhur unutkanlığı da belki böylece düzelmişti ama onu test edecek ortam yoktu. İki dakika ziyaret sürem çabucak doldu.

Çarşamba, Mart 24, 2010

Ameliyat Başlıyor

Anne Şövalye aradı. Şövalye’nin önden düğmeli pijaması olup olmadığını sordu. Ay bilmiyorum ki, oldum. Şövalye tişörtleriyle yatan bir adam. Ben de tişört koymaya kalkmışım başından ameliyat olacak adama. Kafasını ittir kaktır sokuşturabilecekmişiz gibi. Gidip penye, yumuşak, önden düğmeli ve kısa kollu iki çift pijama almış. Kollar özellikle kısa. Kateterler rahat takılsın diye. Anneler ne çok şey biliyor. Bir de kadına söylemeyecektik ameliyatını.

Ameliyat gününden bir gün önce hastaneye yattık. Şövalye’yi hemen MR’lara, iğnelere başlattılar. O gün Jelibon’un 16. haftasıydı. Dörtlü testlerini bir hafta ertelemiştim ama yine de moral olsun diye o hastanedeki bir kadın doğumcudan randevu alıp ultrasonda görmek istedik. Jelibon erkekti. Fazlasıyla gelişmiş, dört gün geriden gelen velet bir hafta öne gitmişti. Erkek olduğunu ispatlarcasına poposunun ve bacaklarının arasındaki çıkıntının bir deste fotoğrafını bastılar. Öylece uğurlandık.

Kerevit de erkekti. Jelibon da. Kafası rahat adamın oğlu olurmuş zaten. Şövalye’nin kafası rahattı hakkaten. O yüzden nerden çıktı bu tümör, anlamadık. Duyan da çok şaşırdı zaten. Hiç konduramadılar ona. Hani, benim kafamda çıksa kimse şaşırmaz. Bu kaygı düzeyiyle bir yerinde bir yumru çıkması daha kabul gören bir şey sanki.

Şövalye’nin o gün bir dünya ziyaretçisi oldu. Hatta ofisinden otuz kişi birden, hatta ta Bahçeşehir’de oturanlar bile iş çıkışı onca trafiğe rağmen Kozyatağı’ndaki hastaneye uğramış da hemşireler içeri almamışlardı. Şövalye onları koridorda selamlamak durumunda kaldı. Ne kadar çok seveni varmış kocamın. Bana olsa üç kişi belki bizzat gelirdi. Belki elemanlarım çiçek falan yollardı, o kadar.

Geceyi onun hasta odasında geçirdik. Refakatçi yatağını hasta yatağına yapıştırıp el ele uyuduk. O az biraz uyudu ama ben pek uyuyamadım. Ortalık aydınlanmaya başladığında o da uyandı. Sonra ben biraz çaktırmadan ağladım ama gördü; duygularım var diye de sevindi. 7’de annesi ve babası geldi. 8 gibi önlüğünü giydirdiler. Bir de beyaz uzun çoraplarını. Sonra sedyesine koyup götürdüler onu. Giderken ona el salladık asansöre kadar. Gülücükler, öpücükler attık. Kapı kapanır kapanmaz odasına döndük. Anne Şövalye katıla katıla ağladı.

Dayanamayıp aşağıya, giriş katındaki kafeye indim. Düella, Yonc, kardeş Hafiye, Elyan, abi ve elti Şövalyeler ve bir dolu hala, amca, kuzen, hep beraber ömrümün en uzun altı saatinin geçmesini bekledik.



Cumartesi, Mart 20, 2010

Şov Hırsızı

Şövalye ilkokul birin ilk günündeki çocuklar gibi doktorları maaile dolaşmaktan hoşlanmıyordu. Ama biz öyle yaptık. Bir hocaya daha gittik. Artık konumuzu o kadar çalışmıştık ki, o adam da ağzını açmadı. Biz öyle oldu, böyle oldu, dedik. O da ‘evet, doğrudur’dan başka kelam etmedi. Son kez Uğur T’ye gidecek ve ajandasına girecektik artık. Bu randevuya Düella da geldi.

Uğur T, Şövalye’nin kafasını nasıl keseceğini anlattı. Saçın da azmış senin, saçlarının arasında kalırdı iz normalde ama neyse, dedi. Şövalye’nin bütün derdi buydu. Panik oldu. Neresinde iz kalacak, ne kadar derin olacak, ne kadar sürede iz geçecek, diye sormaya başladı. Şövalye’nin estetik dertleri vardı.

Düella da “Aman canııım. Bu yaştan sonra kime beğendireceksin kendini, olsun kafan yamuk kalsın” dedi. Yerine “zekasında falan bir sorun çıkmaz, di mi doktor bey?” diye sordu. Düella’nın entellektüel dertleri vardı. Şövalye onun bu dertlerine normalde ne kadar katkıda bulunuyordu, o ayrı mevzu. Ama tümörünün alınmasından sonra adamın sivri zekalı birine dönmesi umuduyla sormuş olabilirdi.

Ben de huyu suyu ve unutkanlığı konusunda tekrar değindim. Benim de davranışsal dertlerim vardı. Sessiz direniştir kocam. Ben de cadılaşıyorum bu huyuna tepki olarak. Ama Şövalye her şeyi on dakika içinde unuttuğu için ‘50 First Dates’ gibi bir hayatımız vardı. Her gün sil baştan. Tümörü unutkanlığına sebep oluyorduysa mesela, artık her şeyi hatırlayan birine döndüğünde biz mümkün değil, geçinemezdik.

Dönüş yolunda Şövalye ölmek üzere olan bir adam olduğundan oraya buraya şuraya gidip, onu bunu şunu yemeyi önerdi. Düella da ölürse eğer çocuğuna baba olacağını ve sırf bu yüzden ölmese iyi olacağını hatırlattı.
Hastaneye yatmamıza üç gün vardı. Önümüz haftasonuydu. Toplaşıp kırlarda mangallar yakıp Şövalye’nin son arzularını yerine getirdik. Adam ölümüne sucuk ve pirzola yedi. Benim de son arzulara ayak uydurma çabaları neticesinde yeme içme konusundaki tüm hamilelik titizliğim dağıldı. Pre ve post hastane süreçlerinde mecburen junk food yemeye başladım. Artık kimse benle ve Jelibon’la ilgilenmiyor, aç mıyız tok muyuz, doktor randevumuz nasıldı, ikililer dörtlüler nasıl çıktı diye umursamıyordu. Şövalye alenen şovumuzu çalmıştı.

Perşembe, Mart 18, 2010

Üç Buçuk

Başka doktorlara da gitmek isteyen Şövalye’nin kalan beynini de yedim. Tamam, git ama şimdi üçüncü doktor ameliyat gerekmez dese, tamam diyip oturacak mıyız? Bu adam iyi işte. Başka doktora gitsek bile ajandasına girseydik ya ameliyat için. Sonra fikrimizi değiştirirsek değiştirirdik ?

Arada Düella’ya da haber verdim. Bu da ameliyat diyor ama bizimki başka doktorlara da gidecekmiş, diye. Düella yine klasik bana kızdı. Şövalye’nin hayatıymış da, tabii ki gidecekmiş de. Ben nasıl böyle atlıyormuşum da ameliyat kararına da.

Abicim, kocaman bir şey var adamın kafasında. Sağ tarafının damarları o şeyin etrafından dolanıyor. Sol tarafı gıcır. Bir nane var işte. İnkara ne gerek var? Bu adam da en iyisi. Başka beyin cerrahları bile ona yönlendiriyor. Daha n’apabiliriz ki?

Yine bana çemkirilindi. Benim düşen bebek Kerevit için gitmediğim kadın doğumcu kalmamışken nasıl olur da Şövalye’yi iki doktorla bırakırmışım. Şövalye de normalde Düella’yla takışır didişir. Haydiiii, bir kaynaştılar bunlar, ben düşman oldum. İnsan kendi hayatından kendi sorumluymuş da, ben karışamazmışım da, bu Şövalye’nin vereceği kararmış da. Da da da.

Ben kimseyi iki doktorla bırakmıyorum bir kere. Adamın ajandasına bir girseydik diyorum. Sonra yine kimi görürse görsün Şövalye. Kaldı ki Kerevit’e hamileliğim boyunca kanama episodları yaşadığımda x bir hastaneye koşturuyordum. Nöbetçi doktor kimse, adını bile o dakika öğrenip ona görünüyorduk. Maksat ultrasona girip Kerevit yaşıyor mu diye bakıp merak gidermekti. Hiçbiri dünyanın top bilmem ne jinekologu değildi. Çoğu da uyuzdu hatta. Şimdi bunu gündeme getirip konunun çarpıtılmasına ne gerek varsa? Zaten herkes çemkir çemkir çocuğuma. Kimse istemiyor onu. Şövalye de istemedi hiç. Ben hep ittir kaktır becerdim ne becerdiysem. Jelibon doğsun büyüsün de bu yazıları okuyup onu çok muhtemelen çikolataya ve oyuncağa boğup hayatı harikalar diyarı gibi gösterecek adamın aslında ne kadar inkarcı ve umursamaz olduğunu anlasın.

Yine aracılar ricacılarla bir üçüncü doktordan daha randevu aldık iki gün sonra, sabahın 7’sinde. Adamın 8’deki ameliyatının hemen önüne. Hemen akabinde bir başka doktordan daha. Aynı gün içinde beyin cerrahı manyağı olalım da Şövalye ikna olsun diye.

Bu arada kaynata Şövalyeler’e de durumu anlatmak lazım gelir, dedim. Şövalye direndi. Ameliyat olsun, herşey iyi geçsin, iki gün sonra söylermiş. Endişelendirmemeliymişiz onları da. Eğer onlara söylersem benden boşanmakla tehdit etti beni.
Kendi çocuğumun kafasında tümör olsa ve bana söylenmese ne kadar sinir olacağımı düşündüm. Hem Allah korusun Şövalye’nin başına bir şey gelse kendi başınıza iş yaptınız olur, suçlu ben olurum bu sefer. Zaten beraber yemeğe de çıkacaktık ertesi akşam. Önden gittim söyledim. Ameliyat gerektiğini ama korkulacak bir durum olmadığını, isterlerse ertesi sabahki randevularına bizimle gelmelerini ve durumunu doktordan kendi kulaklarıyla duymalarını söyledim.

Anne Şövalye biraz ağladı. Baba Şövalye bir beyin cerrahı arkadaşlarını aradı. O da Uğur T’yi tavsiye etti.
Şövalye gelince konudan bahsetmemeye karar verdik. Yemeğe oturduk.
Gece evlere dağılırken sabah bizi 6:30’da evden alacaklarını söylediler. Şövalye çaktı durumu. Kızdı kızdı kızdı. Ben gelmiyorum, dedi. Benle de küstü.

Şövalye'yi öptüm okşadım. Yalvardım, malvardım. Ertesi sabah Dr NP’ye gittik hep beraber. Hastayla beraber en fazla iki kişi alabiliyorlarmış muayene odasına. İçeri kanuni olarak en yakını olduğum için beni aldılar. Bir de babasını. Hoca 60'larında tombul bir adamdı. Kibar konuşuyordu. Biz de saygılıydık. Ameliyat, dedi anında. Ne duyacaktıysak başka?

Sonra soru-cevap fasıllarına geçildi. Riski nedir, diye sordum ben de. Klasik.
Sanki bu soruyu sormamamız gerekiyormuş gibi terslendim hemen. Gelen giden bana çemkiriyor, ha. Çocuğun kafasını açıp, beynini kaldırıp altından tümör temizleyeceksin. Ucunda ölüm kalım var, felç var. Tabi sorucaz heralde. İnsan camlarını sildirecek kadına bile daha çok soru soruyor. Alla allaaa.

“Yau”, dedi. “Ben şimdi bel fıtığı ameliyatına giricem. Bel fıtığı der önemsemezsin ama her fıtık ameliyatında bile benim g.tüm üç buçuk atıyor, adamın o sinirine mi girdim, bu damarını mı çektim, diye,” dedi.
Hem de yumruğunu yan gösterip avucunu sıkıp bırakarak g.tünün üç buçuk atmasının animasyonunu bize izleterek. Sonra da kendi işinin zorluklarından, sabahtan akşama kadar hastanede olmasından yakındı.

Bu adama ameliyat olmayacaktık. Uğur T’de iletişim bozukluğu var diyorduk, hale bak, gelen gideni arattı. NP’den sonra adam gözümde iyice büyüdü. En azından muhabbeti kendine çevirmedi. Deli mi ne?