Salı, Ocak 30, 2007

Tartı Telaşı- 2

Bloguma yorum bırakanların kimler olduğunu tahmin edebiliyorum. Yem attım. Tuttular. Süper. Demiştim ya. Tartı cinnetinin kanı yerde kalmaz. Devam ediyorum. Hangi işin peşini bırakmış Hafiye, ha? Hangii?

Gugıl olsun, eşe dosta sormaca olsun, yaptık araştırmalarımızı. Hatta da bu sayede Fatosfatos isimli blogcunun sitesiyle bile tanıştım. Laf arasında, ilk kez kendimden başka birini de beğendim. Şöyleymiş işin aslı: Dijital tartı analog tartıdan ortalama 2 kilo fazla tartıyormuş. Kilo verme prosesini bloglayan Fatoş'un da zaten her iki tartıdan kilo skorları ayrı ayrı listeli. Eş dost da onayladı. Dijital çok çekiyor dediler valla. Para vermeye kıyamadım da bir diji tartım olamadı şimdiye kadar. Ondan bu kadar önemli bir ayrıntıya bu kadar geç vakıf olabildim.

Gene de bırakmadım ucunu. En doğrusu bildiğin kantar da diyen var madem. Yandaki eczaneye gidip bildiğimiz kantarda boyumu, kilomu bir kez daha hesaplattım. 65 işte. Senelerin değişmezi. Kasar 63 olurum. Tutunamaz. Yukarı çıkası gelir. Ama iyi bir şey oldu. Boyumu 1,75 sanıyordum. 1,76 çıktı, iyi mi? 8-10 yıldır boyumu ölçtüğümü hatırlamıyorum. Bazen birisiyle kıyas muhabbetine yanına dikilirdim, hepsi o. Hani üniversitedeyken bile uzamıştım da duyan şaşardı. 30'unda da uzar mı insan? Olmuş bişi artık. Tiroid falan bozulduydu ya bi aralar. Belki ondandır. Neyse yahu.

Hangi densiz şimdi bana şişko diyor? İspat ispat üstüne. 1,76 boyunda 65 kilo birine şişko denmez, tamam mı? Hem bende kas çok. Ağır çekiyor. 'Sporcu'yum ya. Ondan. Eki eki eki...

Cuma, Ocak 26, 2007

Tartı Telaşı

Düella'ya oturmaya gittik bir akşam. DVD'lerini seyrediyoruz işte, ne akşamı, gece olmuş. Ara verdik, banyoya gittim. A, bir baktım tartı. Her gördüğüm tartıya çıkarım ben. Yalnızsam tabii. Özellikle misafir olduğum banyolarda bulduklarımı hiç atlamam. Önce bir ayak hareketiyle bulunduğu kuytudan ortaya doğru iteler, sonra da üzerine yavaşça çıkarım. Hop diye çıkarsam fazla tartar diye korkarım. Çıktım işte Düella'nın ablasınınkine de öyle. Şok şok şok! 67.7'den 68!

Anneciiiiiiim! Diye bağırdım istemsiz. Hemen bir koşu içerden Şövalye'yi getirdim. O sıskalığıyla meşhur ya hani. Onu da çok tartarsa anlıycaz ki bozuk. O zaman rahat edicem. O da çıktı üstüne. Şok şok şok! 87!

O bir yandan ben bir yandan isyan ediyoruz. Evdeki tartıda ben 63, Şövalye 82 çekmekte çünkü. Hadi bugün akşam olmuş, şişmişiz, çok yemiş, çok içmişiz desek bile 5 kilo fark çıkmaz! Hadi ayın sonu olmuş, su tutmuşum kandırmacasını da ekliyim. Yine olmaz.

Düella acı gerçeklere davet ediyor bizi. O da istemezmiş böylesi rakamlara şahit olmayı ama gerçeklermiş ve acıtırmış. Sonra isyanı bıraktık, filme devam ettik. Önümden kareler, içimden liste liste diyet menüleri akıyor. Kendime de kızıyorum. Ulam, Amerika'da yedi sene o kadar kukinin, donatın içinde kilo almadın. Burda hemen cortladın. Amerika bitti disiplin gitti. Bir de o kadar spor yapıyorsun. Yapmasan ne olacaktın. Şişko.

Şövalye de huzursuz. Üstünü boş bırakmadık tabii. Yürüdük. Ben sadece tanıştığımızda 74 kilo olduğunu, beş ayda 13 kilo almış olduğunu söyledim. Bu ivmenin burda sonlanmasının iyi olacağını, aksi takdirde hızla bir tonton ailesine dönüştüğümüzü söyledim, bıraktım. Düella'nın baskısı daha psikoloji çökerteden cinsten oldu. Bütün erkekler manita bulunca salarlarmış zaten. Bizimki güya o kadar outdoor sportif dağcı gezginmiş ama tutmuş sonunda bir pansiyonda göbek büyütmüş, olmuş muymuş. Şövalye benden iyisini bulamazmış. Ama bu göbekle şansını zorluyormuş falan filan. Bir beş dakika geçti geçmedi, adam kalktı banyoya gitti. Ah, dedim. Kesin tartılacak. TV'yi kıstık. Sustuk. Banyo seslerine kulak kesildik. Sifonun ardından tartının itelenirken çıkardığı sürtünme sesini işitir işitmez kahkahalarımız deprem oldu. Şövalye döndüğünde bizi aşırı kıkırdamaktan yerlerde yuvarlanır buldu.

Kilolarıma bahane bulmadan bırakamam elbet. Devamı var bunun...

Perşembe, Ocak 25, 2007

Fişler ve Şişler

Ailecek 'çok yuvarlanma'dan 'hiç yoktan hır çıkarma'ya uzanan geniş spektrumlu ruhiyatımızı doya doya yaşadığımız kış aylarımızın oturma odasında ne zaman belirirse o zaman bilirdim ki evden kaçma zamanıydı. Beliren ne? Üstü kahverengi formika kaplı, demirden çitlembik bacaklı bir yazlıkçı masası. O kadar bu mevsime ait değildi ki açıldığında yazdan kalma kumlar bile serpilirdi halıya. Peki neyin habercisiydi bu masa? Vergi iadesi için yazılacak fişlerin! Arkasında babamın bıyık altı otoriter suratı. Haydi kızım, marş marş.

Annecim, benim sınavım var! Ödevim de var! Yalan. Sömestr tatili olurdu zira. O zamanlar bilgisayar da yok. Bileğine kuvvet yaz babam yaz. Turan Manifatura. Nehir Kundura. Öz Gıda. Oğul Giyim. Şen Kasap. Alt alta yaz ve topla bir de. Benden daha özürlü hesap makinesi kullanan yoktu; hala da olduğunu sanmam. Mesela en son hangi rakamı girdiğimi unuturum. O zaman beşer beşer toplıyim. Yok, üçer üçer daha rahat. Tuh, toplamayı bıraktığım yerin işaretini unuttum galiba. Haydi baştan. Ayy, yanlışlıkla MC tuşuna bastım. Bişi mi sildim demek bu? Öyleyse ne? Offff.

Birkaç gün o masa ve üzerinde o malum fişler, kardeşin üzerlerinde gezinen meraklı elleri ve annemin 'hadi bitir artık'larına rağmen mızıklarım ve babamın umursamazlığıyla kalırdı ortada. Sonuna doğru da illa bir kavga çıkardı. Öyle ya da böyle biterdi ama fişleri yazmam kaydıyla bana vaadedilen vergi iadesi tutarı da yalan olurdu. Harçlığıma bir zırnık iade eklenmemiştir zira.

Fişler gider masa gitmezdi yalnız. Masa, oturma odasının bir parçası olur, TV karşısında ödev yapmanın keyfine varılırdı. Çok uzamadan, okullar açıldıktan en geç bir ay sonra kalksa iyi olurdu yalnız. Aksi takdirde babam bu sefer ilk yazılılarını bana çakardı. Cevap anahtarı burda. Oku bakayım şunları. Kurşun kalemle mizan cetvelleri çizilmiş, karga burga doldurulmuş, paket lastikle tutturulmuş beş rulo çizgili parşömen. Ne anlar 10 yaşında bir velet muhasebeden? 21 yaşında işletme okurken de anlayamadım zaten. Mazimdeki travma yüzünden her muhasebe dersinden çaktım. Tek ders mek ders, ancak öyle bitirdim okulu.

(Uzun lafı gene kısaltamadım. Bayılanlara selametle. Zaten 'donsuz kadın resimleri'ni gugıllayıp her ne hikmetse buraya düşen 20-25 kişiden başka hepi topu üç, bilemediniz beş tirajlık bir blog bu. Onların da keyfine uyamıycam)

Neyse işte, sonu her daim işkenceyle biten fiş doldurma işlemlerinden baba evinden çıktığımdan beri uzaktım. Zaten Amerika'da yoktu bu işkence; fakat kahretsin Joe, ucundan gene yakalandım. Bu sene sonmuş. Ne de olsa excel çıktı, mertlik bozuldu sanmıştım. Yanılmışım. Yıllar içinde paslanmışım. Ne iadeye geçiyor, ne geçmiyor, bilmiyorum bile. Vaktinde de pek başarılı sayılmadım zaten. Babamın zarflarında hep hata çıkardı. Şövalye girdi benimkileri excele sağolsun.

Ha, fişlerin sıralı olmaları gerektiğinden bile bihaber Hafiye, tuttu onları dağıttı mı bi güzel excele girildikten sonra? Öyle verilmezmiş diye de günlerce süründü fişler sehpanın, büfenin, buzdolabının üstünde. Babaevi repeat. Son gün Düella da geldi. Bir tutam fiş verdiler elime, diz tarih sırasına diye. Sadece ay sırasına dizmem gerekiyormuş. Ben gün ve saat bile kastım. Meğer Düella'da da varmış ayrı bir tutam. Önce ayrı ayrı aylara bölecek, sonra ayları birleştirecek en sonunda günlere dizecekmişiz. Ben kafadan günlere dizdiğim için yeniden gene aylara bölmem gerektiği bi yana, dalga da geçtiler.

Madem öyle, işte böyle ben de domuz gibi oturdum. Elimi bile sürmedim. Oradan alacağım 350 yetele'ye de lanet olsun. Şövalye bozuldu. Hiç ilgilenmemişim diye bu sefer o domuzluk yaptı. İşin yoksa bir dolu numarayla gönlünü almaya çalış. Tam alıcam, bir laf ediyor, ben bozuluyorum. Bu sefer o uğraşıyor. Ben domuz. Sonunda hır da çıktı. Babaevi repeat 2. Offff.

Yani. İki sonuca vardım.
Bir. İnsanın yetiştiği ortam geleceğine dair ipuçları veriyor.
İki. Bu fişler insanı şişler.

Çarşamba, Ocak 17, 2007

Filmin Sonunu Merak Etmek

Bilenler bilir. Normalde televizyon seyretmem. Seyretmeye başlasam bile ilgimin sürekliliğini tutturmak zor. Bazen çok heyecanlı bir filmin orta yerinde tuvalete gittiğimde çıktığımda filmi unutmuş, mesela yemeğe ya da alışverişe çıkmaya hazırlanır bulurum kendimi.

Amerika evde film seyretme eğlencesinin cennet mekanı. Bin tane dvd geldi gitti evime zamanında Netflix sağolsun. Öyle kimileri gibi burn edip arşivlemiyordum da klasör klasör. Seyrettim, ettim. Etmedim, selametle. Ha, zamanında Gözde’yle de yaşadık. O ve binlerce dvd ve ben. Baştan sona adam gibi on tane film seyrettiysem en az bin tane de yarım yamalak film var hafizamda. Bazen biri aklıma gelir, sonunu merak ederim. O zaman da bir seyredene sorarım. Bazen seyredenin favori filmlerinden olur sorduğum film. Aa, sonu söylenmez, mutlaka izle diye beni kasar. Kardeşim, söyle yahu. Bir merak ısırığı bu. Kaşı işte. Di mi ama? Çok kastırırlarsa internete bakmaca. Sağolsun
www.themoviespoiler.com . Adı üstünde filmi mahveden. Başındaaan sonuna kadar tuvalette manita kritiği yapan kanka hatunlar gibi detay detay anlatılmış.

Oh be. Sizle mi uğraşıcam bi de?

Salı, Ocak 16, 2007

Mercimeğin Faydaları

Bana neler olduysa dün artık. Eve geldim, kimse yok. Ne dışarda yemek istedim ne de eve sipariş vermek. Canım da mercimek çorbası çekiyor. Şövalye’yi annesi beslemiş mücverle, dolmayla. Benim canım mercimek. Bir mücver-dolma paketi yollanmadı bana valla.

Hadi madem, yapayım oldum. Yemek yapmayı sevmediğimi alem biliyor zaten haliyle hiç öyle alengir malengir kasamam. Arada bir mercimek krizim geldiğinde atarım bir bardak kırmızı mercimeği suya, bir kaşık salça, bir tutam un ve biraz süt. İki karıştır. Kapağını kapat, tamamdır. Kapattım, duşa girdim. En kısık ateşteydi halbuki. Amanın, taşmış. Ocak mahf. Salla.


Zaten Oya gelecek yarın. Ona da iş çıksın. Geliyor heryer temiz. Ooh, kebap. Ortalık dağınık sadece. Bir yığın yapmış küçük odada. Dağınıklığı alıp oraya atıyor. Zamanla yığın oldu koca bir dağ. Eskiden ufak bir masaörtüsü yetiyordu kapatmaya. En son koca battaniyeyi kullanmış kapatmak için. Tabii ‘temizliğin’ üstünden iki saat geçmiyor ki, “euuee, benim siyah kotum nerde, kırmızı tokam nerde, yeşil pabuclarım, bifacilim, aynam, cımbızım...nerde yahuu?” olmıyim. Sonra o yığın dağı açılıyor, açılırken devriliyor ve karman çorman edilerek kayıp eşya bulunuyor. Ertesi hafta Oya yeniden aynı yığını dağ yapıp kırmızı polar battaniyemle kapatıyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Bazen kayıplar kaybolduğu yerde kalsın desem sadece battaniyemi kaldırdığımda bile dağ devrilebiliyor. Nasıl ince bir dengesi varsa bu gavur dağının artık, bilemedim.

Neyse mercimek, diyordum. Yaptım mercimeği. Şövalye içmedi. Annesi doyurmuş onu. Zaten de beğenmedi. Ezmemiş, süzmemişim. Evde blender yok ki. Olsa da uğraşamam. Hiç süzmem ben mercimeği. Bir de işin yoksa blender’ı kur, o yoksa süzgeç üstünde kaşıkla ez. Bir dolu bulaşık çıksın. Peeh. Dişlerimde eziliyor, ağzımda süzülüyor ya. Yeter.

Oya’ya temizlik çıksın istemiştim ya. Ne kötü bir insanım ya da ne sevgili kulu Allah’ın Oya. Bilemedim. Gece yatmadan çorbayı dolaba kaldırayım istedim. Tenceresinin sapı elimde kaldı. Gerisi yerde. Halıda. Kapıda. Duvarda. Turuncu turuncu, yapış yapış. Oya’yı beklemez bu. Aldık artık elimize bezi, süngeri. Ha babam halı sildik, yer sildik, kapı, duvar sildik gece gece. Hayır, evin her tarafının elimde kaldığı yetmiyormuş gibi zaten üç tane tencere tava vardı, onlar da bizlere ömür.

“Bir daha yemek yapma, minno. Yazık, çok yoruluyorsun” gibi tuhaf bir cümle kurdu Şövalye. Gece temizliğinden yorgun düşmüş, uykuya dalmak üzereyken.

Cuma, Ocak 12, 2007

Uyanmış!

Saat 11'de arıyorum. Uykudan uyandırıldığına kızgın bir ses. Başka bir gün öğlen 1'de arıyorum. Aynı kızgın ses. 3'te arıyorum aynı. Derken geçen gün işten çıktım, eve gittim, yemeğimi yedim. Sonra aradım. Akşam saat sekiz. Yine aynı. Eeeh, oldum. Bu ne yahu? O da bana çemkirdi aynen. Bana neymiş. Hiç Hafiye'ye ne, olur mu? Karışmadan yaşayabilir mi?

Geçenlerde bir akşam oturduk CV'sini yazdık beraber. Her gün ısrarla soruyorum. Bir hafta geçti hala bir yere başvurmamış. Kariyer net bozukmuş. Bana yolla, dedim. Ben n'apabileceksem. Uğraşır didinir bulurum nasılsa başka yöntemlerle onu yaymayı. Önce nodüllü nodüllü güldü, sonra da azarladı bir.

Gerçekten ilginç bir hatunmuşum. Neden bu kadar müdahilmişim. E, çünkü içim rahat etmiyor onun düzensiz hayatından. Onun uykuculuğu, tembelliği, uflaması falan bana batıyor. Düzeltesim var. Düzgün bir işe girsin, onbirde uyusun, yedide uyansın. Izgara etli salatalar yesin, bol su içsin, spor yapsın falan istiyorum. Olduu, diyip gülüyor. Sonra yine 'sana ne yahu'luyor. Hakkaten bana ne. Neden haddini bilemiyor bu bünye?

Dün değil evvelsi gün de Levo annanesine yemeğe çağırdı. Bu şapti evde uyuycam, siz gidin diyor. Olmaz ayıp mayıp, incelik yapmış, hırtlık yapma etme, zorla götürdüm. Orda uyuyakaldı bu sefer. Misafirlikte uyuyakalan çocuklar gibi, az kalsın sırtlanıp götürecektik. Eve girer girmez uyudu. Gündüz oldu, işe geldim. Bu sefer kasmadım. Aramadım. Saat 3 gibi biip biip, esemes geldi. "Uyandım" diye mesaj atmış gülücüklü suratla beraber.

E, dedim, manyak kadın. Uyandırmasam da kendini böyle hatırlatıyorsun. 'Beni bugün sen uyandırmadın, aa, hayırdır', gibisinden. Onu boşverdik beni sordu. Anlattım işte. Sabah altıbuçukta kalktım, spor yaptım, banyo yaptım, işe geldim... 'Dur dur dur', dedi. Dinlemeye dahi enerjisi yokmuş. Başının belasıymışım. Sen, dedim, yeni uyanmadın heralde. Öyleyse 16 saattir uyuyor da. Yine kükredi bana. Bu sefer topladı pırtıyı ablaya gitti. Orası ücralığıyla bezginlere daha çok huzur vaadeden bir yer.

İkimizi de okuyan biri zaten ona benden en az beş kilometre uzak durmasını tavsiye etmişmiş. Ahaha, dedim. Evle abla arası sadece 3.7 kilometre. Arabayla giderken ölçmüştüm.

"Umarım kimsenin psikopatı olmazsın. Korkuyorum senden", dedi.

Salı, Ocak 09, 2007

Şöhret Yolunda

Cosmocular benden vazgeçtiler. Röportaj hatun gugıllamış, blog yazan başka kadınlar bulmuş kolaylıkla. Dolayısıyla benim 'resim vermem, isim vermem', sultan kanunlarıma katlanmasına gerek kalmamış. Şu gugıl çok rahatlık, canım.

Ben de gugılladım. Hoş, buna gerek dahi yok aslında. Pansiyon olsun Barışnerede olsun, 'seviyeli' bulduğumuz blog arkadaşlarımız dahi linklemişler kendilerini bunların bir kısmına. Bu kadınların kimilerinin yürekleri suskun bir peri kızı olmuş, kimilerinin kampana sesiyle gizemli tünellerden yalnızlığın başkentine doğru gidesi gelirken kimileri ilk masallarını dedesinin kucağında potinleri(!) yere değmiyorken dinlemiş. Kimileri 'gitmeyi, gezmeyi, görmeyi; hayata bu şekilde farklı açılardan bakmayı seven' kadınlarken kimileri kedili sıcak su torbası bulucam diye yıpranmış. Ve fakat ne olursa olsun pek çoğu gün batımında uçan martılar olsun, farklı ırklardan olmaları itibariyle ten renkleri kontrast yaratan şirin tonton bebecikler olsun, egzantrik mekanlarda uyuklayan kedi yavruları olsun bir yığın pıtırcık kartpostalı scan ederek koymuşlar sayfalarına. Ay çok güzeeel!

İşin birinci tuhafı, arkadaş diye bağrıma bastığım, beni tanıdıklarını sandığım KİMİLERİ ise 'sen bu siteyi çok seversin' diye bana ha bire bunları yollamaz mı? Çıldırıciiim. İşin ikinci tuhafı ise Hafiye iki yıldır uğraş didin, tehditle, şikeyle zoraki arkadaşları blogunu okusun diye kasarken öteki blogların hitleri çoktan yüzbinleri aşmış. Her bir yazıları en az 39 yorum almış. Yorumlar da bambaşka akıl fikir mucizelerine açılıyor elbet. 'Çok güzel olmuş', 'harika yazmışsın, ellerine sağlık', veya 'yüreğine sağlık'tan geçilmiyor ortalık.

Birbirini mütemadiyen alkışlayan, yalayan bir blog camiası var alenen. Bugünlerde bir çıkış arayan Düella dedi ki, bizim arkadaş çevresi yanlış tribünler, bizim asıl bunlara sızmamız gerek. Başka türlü şöhretin kapıları aranmaz. Ben de hala burda size laf anlatmaya çalışarak vakit kaybediyorum. Peeh! Başka blog açtım bile kendime. Oh olsun, yüreğime sağlık.

Cuma, Ocak 05, 2007

Öteden Beriden

Geriden gelmeye devam eden yazarınız aslında bütün gün blogunu toparlamaya uğraştı. Görücüye çıkacak diye. Cosmo dergisi blog yazan kadınlarla görüşmek istemiş. Resimler, röportaclar istemiş. Cosmocu bir röportac soruları yolladı. Eyvah ki ne eyvah! Meşhur olucam, diye önce bir hevesle başladım blogdan argoları, hakaretleri, (Türkler alıngandır hani) yanlış anlaşılabilecekleri ayıkla, uhuu, baktım, olacak gibi değil. Geriye kuş gibi bir şey kaldığı yetmiyormuş gibi tadı da kaçıyor. Salla dedim. Hafiye'nin meşrebi hafif. Görücü usüllük bir kız değil. Toplum hazır değil.

Hoş, Düella kendisininkini kolay ayıkladı. Seyahatname oldu çıktı pansiyon. Edebiynen. Hafiye linkini de söküp atacak sayfasından, görürsünüz. İzi kalmasın diye bu çabalar fakat ömür boyu yıkasa yüreğini çıkmaz bu aşkın lekesi, dedim. İnkar inkar bir yere kadar. O nasıl Yonc'a ültimatom koyuyor kocasının soyadını alıyor, babasınınkini atıyor diye. Aynı şey işte, Düellanım. Kel göründü.

Yonc dedik de... O ayrı bir şaptiye vakası. Şaşmaz. Cosmocu kızları başımıza o yolladı. Vay, bu konuyla ilgili en güzel arkadaşlar bende, gidin onlarla konuşun, diye. Her satırdan bir Yonc fiyaskosu damlayan bu blogları bir insan neden halka açar, ben anlamadım. Özgüvenden değil özbihaberlikten. Blogları okusa zaten böyle bir şeye kalkışmazdı.

Herkes Yonc'un nikahını merak ediyor, biliyorum. Pazar sabahı bize ihtiyacı olur mu, diye sorduk. Yok, dedi. E, dedik bizim de kuaföre falan gitmemiz gerekecek. Hani gelin bir kuaföre gider, düğündeki ağır top kadınlar da onunla gider, saç baş yaptırır. Herkesin paralarını da nikah salonuna götürmek üzere gelini kuaförden almaya gelen damat öder. Buna güvenerek saçımın kesimi geldiği halde bekletmiştim. Düella desen altı aydır tropik orman Jane'i. Saçları kaşlarına kavuşmuş. Pelinat desen Amerika'dan gelmiş. Saç kesimi falan haliyle kötü. Avucumuzu yaladık. Yonc bile evde yaptırdı saçlarını. Damat da duyarsa kriz geçirir diye bu dileğimizi dillendiremedik.

Nikah güzeldi ama. Yonc'un annesi bir cinnetle bütün salonu hizaya soktu, organizasyonu ele aldı. Yonc herzamanki gibi durumu abartmış. Damat geldi ve evet, dedi gayet. Tek protest hali kravatsızlığıydı ki şahsen bana batmadı. Sonra herkes şapır şupur öptü onları. Eğlenmek için de pansiyona yönlendik. Yonc, 30. doğumgünümde evlenerek rüzgarımı çalmaya çabaladı ama ı-ııh, her iki törene katılan kişilere sorun bir, herkes doğumgünümü koca bir kahkahayla anlatacaktır size. O kadar ki hatta, ertesi hafta yılbaşı da pansiyonda olsun diye imzalar toplandı, oylar, sloganlar atıldı.

Perşembe, Aralık 28, 2006

Bekarlığı Yonca'nın

Yazar blokunu nasıl atlatabileceğimi de gugılladım. Herşeyi gugıllıyorum zaten artık. Yaşam koçum gugıl. Ufak ufak yazmam salık verilmiş. Parça pinçik notlar halinde. Bütünleştirmek size kalmış. Hadi bakalım.

Uhhmm...

Türklerin plansız programsızlığına iyiden iyiye alıştım galiba. Yonc da önceden hiç istemediği halde Okan'ın sahnesinde bekarlığa veda etti. Karaoke barından tavernasına kadar hiç bir Istanbul mekanının on küsür kızı kabul edecek bir rezervasyon boşluğuna sahip olmamasının da bunda büyük payı var tabii. Bir millet kendini bu kadar mı sokağa atmaya heveslidir, yarabbim? Biz de tersine bu kadar mı çıkamayız pansiyondan?

Esra'nın dakiklik cinneti ve her nasılsa ekibi korkutmuşluğu olmasa ne Okan ne bişi, pansiyonda bekarlık bırakılırdı ya, neyse. Pansiyon döndüğünde kapıyı duvar bulmasına rağmen Esra ısrarla ikinci buluşma ayarlamaya çalışıyordu. Pansiyon'un alt limiti, Esra'nın üst limiti öğlen 12'de karar kılınmış. 11:45 gibi Pansiyon'u uyandırmaya çabaladım. Hemen akabinde Esra aradı. Yoldaymış, geliyormuş. Tam oniki-sıfır-sıfır'da kapıdaydı. Pansiyon acılar içinde ciyakladı: "Bir kere de pişman ol, vazgeç, gecik be kardeşim". Nafile.

Esra'nın yerinde ben olsaydım süründürürdü beni daha bir iki saat. Kapıdaki Esra olunca asker gibi hazırlandı. Buluşmaları Boğaz'da yürüyüş şeklinde hazırlanmış. Bir de aktiviteli yani. New Orleans'ta uyku muyku, jet-lag, aşırı gece hayatı sorunu dahi yokken on dakika yürüdü diye bana yapmadığını bırakana bakar mısınız? Dinsizin hakkından imansız gelirmiş; ben bunu öğrendim artık. Benim yüzüm çok yumuşak.

Okan'da da her taraf silme hatundu. Hem de dekoltelerine parıltılı sallantılı kolyeler indiren sarışınlaştırılmış balık etli modellerden. Okan'la mekanın gerekliliklerini yerine getirdik. Eller hep havadaydı. Yeni best-friend'i olarak Pansiyon beni ilan etti. Ne zaman aynı fotoğraf karesine sığmaya çalıştıysak Yonca fırlayıp aramıza girdi. Yonca gergin, sinirli. Olsun, üzerine gittik, hatta ağlasın diye kastık, 'Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar'ı söyledik hep bir ağızdan. Üzerine Dilocan lililililiiii diye zılgıt çekince Yonca sinirinden ağladı, evet.

Bir ara sahne molası veren Okan'la gruptaki kızlardan JJ arasında bir istek parça diyaloguna şahit oldum. JJ, Rakkas'ın çalınmasını istiyordu ısrarla. 'Mazisi var, n'olur,' diyor duruyor. Mazidar şarkılar genelde gönül telini titreten şeylerdir ya, 'Rakkas ne alaka?', oldum. Öyle loy loy loy şarkı. Alla allaaa! Mazisi şuymuş ki eskiden tombalakken JJ'in balkonlar da DD'ymiş. Kilolarla birlikte onlar da mazi olmuş. 'Gül memeler çağlasın' diye salladıklarının anısına istinadenmiş istek parça. Okan'ın da bu açıklamaya dahil edilmesi tuhaftı. O da ilgilenmedi istekle mistekle zaten gitti parıltılı hatunlara yazdı. Mola uzadıkça uzadı.Yonca sızdı.

Çarşamba, Aralık 27, 2006

Yazar Bloku

Aslında ne kadar çok şey oldu. Kısacık bir haftada kocaman kavuşmalar, bekarlığa vedalar, nikahlar, doğumgünleri...uhuu. Yazacak o kadar çok şeyim olmasına ve herkesin merak içinde bunları beklemesine rağmen hiiiç mi hiç yazasım yok. Hayır, ne Yonca kocaya vardığı halde ben evde kaldığım için ne de otuz yaşıma girdiğim için bir sıkıntı gazı söz konusu. Gaz hatta hiç yok. Olsa, iki satır şuraya çiziktiririm bari. Bilirsiniz zaten. Gazlardır bu blogun müsebbibi. Bir şey olsun. O şey içimde devinsin, sonra da bu bloga devrilsin şeklinde bir süreci var Hafiye'nin.

Durup dururken 'writer's block' oldum. Neden yarabbim derken, farkettim ki Pansiyon yüzünden! O da zaten bloke olmuş. Hiiiç mi hiç yazası yok.

Yonca'yı çıkardık hayatımızdan, başbaşa kaldık mı iyice? Araya Pelinat da karıştı. Bütün gazlarımızı kalemimizden çenemize yönlendirdik. Söz uçar, yazı kalır ya ( verba volent, scripta manent) Laklak uçtu gitti. Bu sayfa da 'hani bana? hani bana?', demek durumunda kaldı bir süre.

Çok ısrar ederseniz kronolojik bir aktivite raporu yazarım ama geyik, dumur, cinnet, sulu detaylar falan olmayabilir. Zorlasam mı ki kendimi?

*Gugılda 'writer's block' için 'yazar bloku' gibi çeviriler gördüm. Bana bir tuhaf geldi ama sıkıntı yaratmaz inşallah.

Cuma, Aralık 22, 2006

Farkı Farketmek

Üniversite yıllarındaki sosyal hayatımın önemli bir kısmını dört Adanalı erkekle geçirdim. Erken yirmilerinde erkeklerden neler beklenirse işte, onları alın teklifsizlik, küfür yaratıcılığı, acıbibere düşkünlük gibi özellikler ekleyin, bir kafanızda canlandırın. Birkaç yılı king masalarında, abaza geyiklerinde, abeslerde, rakı-kebap sofralarında erkek fatma olarak doğrultmuşluğum vardır.

Sonra ben gittim Amerika'ya. Onlar da askere, işe, güce. Turist yıllarımda bir kahve içmelik vakitleri ancak kotarırdık. Gel zaman git zaman yanlarında kızlar belirmeye başladı. Hanım kızlar. Fatma olmayanlar. Düğünleri oldu. Evlerine tıklım tıklım kültablaları, Zülfikar börekçisinin plastik kapları yerine artistik düzenler geldi.

Geçen gün toplandık. İş çıkışıydı. Öpüştük sarıştık sonra da bakıştık. Mesela, birinin Kazakistan'daki Rus hatunlarıyla maceraları gündeme geldi. Bu sakıza müsait gündem ancak madde olarak kaldı. Amiyane altyazılar döşenemedi. Kapandı. Mesela, ortak cinnet tanıdığımıza yokluğumda iyice sinirlenilmiş. O da ancak bir resmi gazeteye yakışır özet olarak kaldı. En yaratıcısından küfürler dizilemedi. Dutlar dizildi. Tıkandı.

Benden habersiz sıklıkla toplandıklarını da anladım. Kalkarken sordum:

"Beni neden dışlıyorsunuz? Beni beğenmiyor musunuz?"
"Yok, ondan diil"
"Ne peki? Eskiden her türlü abesi yapardınız rahatlıkla. Neden çekingen oldunuz ki şimdi?"
"Çünkü sen artık gömlek giyiyorsun, kolye takıyorsun"

Bana bir şeyler olmuş. Benim hiç haberim olmamış.
Eve dönünce aynaya baktım. Eski fatmalığımı farketmemişiliğim gibi yeni hanımlığımı da hiiiç mi hiç farketmedim.
Ben de benden uzak kalsaydım farkı anlardım belki.

Cuma, Aralık 15, 2006

Compare & Contrast'i Önce Kendine Yapsın

Özlemli günleri açtık bakalım. Bazı halleri çok değişmiş. Bazıları ise hiiiç mi hiç değişmemiş.

Aynılıklara değinirsek, mesela, günlerce banyo yapmadı şapti. Kırmızı polar pijamasıyla yuvarlandı gecesi gündüz, gündüzü gece. Ev yine pansiyon. O yine assolist. Bıcır da bıcır da bıcır. Gelenlere tokat, ardına iki kahkaha. Hadi sen bittin. Mesela kapı çalıyor. Kalkıp açmaya dahi üşeniyor. Ben inat, o üşengeç. Bakışıyoruz. Kapı uzuuun uzun çalıyor. Biz hala bakışıyoruz. Ben açmam, sen aç. Niyeeaah. Bu koltuk çok rahat.

Geldi ya. Gelir gelmez sağlıklı hayatı boşladık. Namlı'dan Pansiyon'a siparişler başladı. İkincisinde tuttuk kolundan zorla bizzat Namlı'ya götürdük. Çok nazlandı ama geldi. En sıkı müşterileri olmasına rağmen sadece sesinden tanınıyor ortamda. Yüzünü bilen yok. Sonra, ne bileyim, sporu bıraktım; sigaraya başladım gibi bir şey oldu. Beni de daha bir hafiye yapıyor. İz sürüyoruz sabah kadar. Sabaha kadar yokluğunda ne oldu, niye oldu, bundan sonra ne olursa neler olur, diye konuş allah konuş, uhuuu. Şövalye şaşkın. Beni prenses peri sanmayı artık bırakmış olmalı.

Değişen şeyler de yok değil. Az ama çok dumur edici gelişmeler var. Mesela, gecenin bir vakti müsaade isteyip istirahate çekiliyorum. Küllükler taşmış, eve-sipariş torbalarından köpükten yemek kutuları, peçeteler, boş kola şişeleri, cips ambalajları sarkmış. Öyle bırakaraktan. Sabah bir bakıyorum ortalık pırıl pırıl. İşi olmadığından böyleymiş. Pek de neşeli. Çalışmaya da hevesli gözüküyor. Bu kısmına hala şaşkınım, bakın. Ne seyahatmiş, allahım! Kaloriferleri kısık, evi Amerikalı soğukluğunda tutmama dahi şikayetlenmiyor. Kırmızı poları daral getirtiyor. Donuyla, tişörtüyle ateşli ateşli oturabiliyor. Kanı mı ısındı, nedir?

Salı, Aralık 12, 2006

Düella Pansiyonda

Beş ay boyunca herhangi bir gün dönebilirdi ama torbanın en dibine girmişgününde geri geldi Düella. Karşılayamadığım gibi akşam oturup da konuşamayacağım bir gidişata gidiyordu ki planları Avcılar'dan bari Çiçi'ye ben götüreyim diye atladım. Yolda fikrini değiştirip pansiyona geldi.Bavullarını fırlattı. Kırmızı polar pijamalarını giydi, oturdu. Karşısına dizildik.

Ben arada iş yemeğine kaçtım. Pahalı koko sosyete restoranda suşimi, karpaçyomu yedim geldim. Düella Namlı'dan sipariş vermiş.

Yonc paltosunu, atkısını dahi çıkarmadan oturdu bütün gece. Daha doğrusu oturur-yatar-akrobasi yapar'a yakın pozisyonlar aldı. Göbeğini saldı.Sokaktan geçen bir kanka eve geldi. Yonc'u yakınen tanımayan kankaya onun çıtır, külotluçorap ve Rıfat zaafları anlatıldı. Yeniden yeniden dinlenen hikayelere gülündü.

Öyle pek detaylı seyahat anıları da anlatmadı. Daha çok bizi yakalamaya konsantre oldu. Yakaladıkça tokatlar attı. Gazımızı aldı. Nemazoşistmişiz yahu. Ne kadar çok dökülesimiz varmış. Pes bize.

"Hiçbir şey değişmemiş ayol. Sanki haftasonu annemlerin yanına gittim de geldim. Onca yaşananlar boşa mı gitti yani?"

Hakkaten boşa gitmiş galiba. Biz sandık ki erecek, dandoldenyüs olacak.I-ıh.

"Halkı selamlamaya çıkarım elbet. Pencereden elimi kibar kibar sallarım. Bana şoför lazım yalnız. Biri beni sürsün"

Sabaha kadar her konuda ufak ufak bilgilendirdim onu. Hatta gönül işleri konusunda irdeye dahi girebildik. O uyurken sinüsümde uykusuzluksızılarıyla işe geldim.Bunu bir fark sansanız da değil aslında. O da gayetuyurdu benim turistik ziyaretlerimde. İşe öğlene doğru mor gözlerlegidebilirdi ama ben biyonik bir kadındım. Yapamazdım.

Bu satırları yazarken kafein hapları ve bol espresso ayakta durmaya çalışıyorum. Bir dolu işim var ama bir an önce pansiyona kaçıp yine onunlamuhabbete oturasım var. Hava yağmurlu da olsa boğaz güzeldir. Özlemiştir.

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Analiz Felci

Bana söyledikleriniz gerçeküstü olmadıkça inanırım. Yardımcı olacağını düşünürsem müdahil dahi olurum. Komik mi yani şimdi bu? Amerika’da yoktu böyle tuhaf kafalamalar; belki de ondan geldim bu kek kıvamına. Dilocan derdi zaten Amerika’da geçirdiğim seneler içinde gittikçe salaklaştığımı. Doğrudur.

Mesela işteyiz. Ogadugu isimli şehri konuşuyoruz.

“Mogadişu’ya yollarız artık seni.“
“Mogadişu değil, Ogadugu,” diyorum. Aradan zaman geçiyor.
“Mogadişu’dan şunu bunu getirirsin artık,” diyor.
“Mogadişu değil, Ogadugu. Bak, Mogadişu doğuda. Ogadugu Batı’da,” diyorum. Coğrafi koordinatlara giriyorum.
“Hala Amerikalısın,” diyor.

Onlar Ogadugu’ya Mogadişu dediksıra analitik düzeltici açıklamalarımla eğleniliyormuş. Bilmiyormuşum.

Mesela sabahın erkeni. İşe gitmeye hazırlanıyoruz.

“İşe gitmek istemiyorum. Daha güneş bile doğmadı. Şu trafiğe bak. Hayat böyle geçer mi?” diyor Şövalye.
“İyi tarafından bak. Bak, aynı yöne gidiyoruz, en azından keyifli böylesi,” diyorum.
“Ya uff. Çalışmak istemiyorum. Bir sene çalışayım, sonra bırakıcam. Dünyayı gezeriz yine, di mi?”
“Ya sonra? Bir bırak bir çalış, bir daha bırak...İstikrar önemli”
“O zaman ben bir sene calışayım. Sonra evde oturayım, sen çalış. Sonra bir sene ben çalışayım, sen otur”
“Olmaz öyle senelik senelik yaşamaca. Daha emekliliği var bunun. Diyelim 60’ında emekli oldun. 90’ına kadar yaşadın. Hani 30 sene geçinecek para? Üstelik sağlık masraflarının çok olacağı uzun bir süreden bahsediyoruz”
“Minno, ya bir ‘evet, ne güzel olur’, de. ‘Yatalım-yuvarlanalım, gezelim-tozalım’, de. Bir ortak ol. Bir eşlik et, yahu. Hayal kuruyoruz şurda. İnsanlar konuşur böyle Pazartesi sabahları. Şikayet ederler çalışmaktan, müdürlerinden, trafikten falan..Bir de ne emekliliği şimdiden? Yuf. Ne Amerikalısın yahu ”

Allahtan Çıtır var. Ona açtım bu sorunumu. Hani bankacı falan ya. Özel emeklilik falan da gelmiş yurda. Bankalar yönetiyor çoğunu.

“Türkiye’de insanlar emekliliklerini düşünmüyorlar mı?” diye sordum.
“Aa, nasıl yani? Herkes emeklilik için kasıyor tabii ki,” dedi. Şövalye’nin hiç o taraklarda bez dolaştırmamış olmasına şaşırdı hatta.

Ama Şövalye Çıtır’ın benden de Amerikalı olduğuna işaret ederek bu savı geçersiz buldu.

Aslında şimdi emekliliğime dair birkaç yıl önce hazırladığım excel tablolarımı buraya yapıştırırsam alacağım tepkilerden korkuyorum. Tablolarda değişik senaryolar var. Kaç çocuğum olacağı ve onların okul masrafları falan da senaryolar kapsamında. Korkuyorum çünkü hala anlamıyorum Karatepelilik mi Amerikalılık mı yoksa sadece sorumlu insanlık mı yaptığımı.

En son Şövalye ‘Beni de katın bari hesaplarınıza’ diyerek tartışmaya son noktayı koydu.

Evet, Şövalye’nin konuya duyarsızlığı mali senaryolarıma öngörülememiş ekstra masraf kalemi olarak yansıyabilir pek yakında.

Cuma, Aralık 01, 2006

Bir Başkadır Benim Memleketim

Adana’dan bahsetmişken susmak olmaz. Geçen ay yıllar sonra ilk kez üstüste birkaç gün kaldığımda bir nostalji fırtınasına tutuldum. Eskiden hayatın bir parçası bildiğim şeylere turist turist bakar buldum kendimi. Turist bakışını en iyi Şövalye yakalıyor. Hafif karışmış ama anlamaya çalışır ama tüymeye de meyilli falan. Kafa öne eğilir ama gözler yukarı bakar gibi bir hal. Eli elimdeyse daha bir sıkı yapışılır hatta. Tam bir yabani yabancı hali. Tam dayaklık.

Neyse yahu. Kademeli memleket darbeleri. İstanbul’un kurtarılmış semtlerinde yaşar giderim ya. Haftasonu-büyük-şehrin-gürültüsünden-uzaklaştım-şekerim pansiyonlarına gecede 100 dolar bayılma otantizmine kapılıp. Adana’da kurtarılmış bir kuytu KÖŞECİK dahi yok. Heryer çukurovalılığın işgali altında. En koko mekanları dahi. Gelmişim o kadar. Kebaba vurucam ya. Dönünce başlarız diyete artık.

İşte mesela Etiler’de Evan’ın sindirim sistemini bıraktığı koko Yüzevler’in Adanadaki en hakiki öz orijinaline gittim. Bekar müşteriye alkol servisi yok! Yarım aklım başımdan gitti, yahu. Amerika’da olsam. Ayrımcılıktan dava etsem. Sonra rasyonel oldum, adamları anlamaya çalıştım. Şimdiii Adana’nın insanı adliyesinden belli. Bekar ya da evli farketmez, hatunlar pek nadir kebapçıya gelip rakıya vurup olay çıkarır. Hedef erkekler. Adamlar da haklı.. DA alkollüyken şiddet eğiliminin genellemesi neden bekar olanlara kesildi? I couldn’t help but wonder... erkekler evlenince daha mı sakin oluyorlar? Kadınlar onları dindiriyor mu?

Sonra Şövalye bir esemesle haber uçurdu. Bir kankası yeni dönmüş Adana’dan. Metreyle kebap yemiş. O da istermiş. Evet, evet. Var öyle bir şey. Gittik, baktık. Kolcuoğlu bu işin piri. Metresi 30 YTL. Yani ben 40 santim yiyebildim ancak, ekmeğini es geçerek. Normal insana 30 santim yeter. Tabii yan masadaki iki toraman hemşerim 3 metre söyledi. O ayrı.

Sokaklarında yürürken bakınıyorum işte Şirin Şirin, lal la la la laaa la. Aa, kiloyla kumaş satıyorlar. Don-fanila falan da.. aynen. Kiloyla! Bütün ölçü birimleri birbirine karışmış. Kiloyla satılması beklenen metreyle, metrelikler kiloyla. Ayrımcılık desen medeni halle.

Yani çok memleketler gördüm. Neler gördüm görmedim. Şu kocaman dünyada. Adana gibisini görmedim.

Bazen bir deli fikir fiştekler ya insanı uzaklara, dünyayı keşfedeceğini sanırsın, değişik şeyler görüp ereceğini sanırsın falan. (Sözüm meclisten dışarda duramıyor maalesef.) Ama sonra yuvana dönersin ve ‘evreka’ olursun. Görüp göreceğim budur işte, diye. Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında. Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında. Enteresanlık mıydı derdimiz? Adana’dan daha enteresan bir yer yokmuş aslında. Bolivya’nın dağları da dahil. O çıplak ayaklı kız çocuğu kardelenler bile var burda. Hem de en sümüklüsünden.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Don't You Know You Need Some Time...All Alone

“Hemmmen anahtarlarımı geri getiriyorsun. Eşyalarını da alıp öyle gidiyorsun. Taksit taksit gidilmez. Gidiyorsan tek celsede git. Hayır, sabah getiremezsin anahtarlarımı. Hayır, kuryeyle de yollayamazsın. Zaten kilidi değiştirmek zorundayım bu durumda. Ama eşyalarını sokakta bulmak istemiyorsan acele et. Peşin peşin, selametle. Hem hem, bu kadar soğukkanlı nasıl olabiliyorsun? Bu krizde nasıl uyuyabiliyorsun? O kadar rahatsın yani? Nasıl? Nasııııl?”


“Minno, ama ben kavga etmek istemiyordum. Beni görmek istemediğini söyledin, ben de gittim. Biraz yalnız kalırsan iyi geleceğini düşündüm. Sinirin geçince geri gelecektim zaten. Böyle ayrılınır mı yahu?”

Daank! Tepeme!

Yani aslında bazen erkekten beterim söyleneni sözlük anlamında algılamakta. ‘Git’ demişim, gitmiş. Bu kadar basit işte. Lakin kimi hareketler var ki- sesli ya da sessiz çekip gitmek olsun, surat asmak olsun, incir çekirdeğinden darağacı dikmek olsun- direk nevr-i Hafiye dönüveriyor. Hadi selametle baş baş’ı bir dakikalık huzursuzluğa tercih eder olmuşum. Tartışmalar kavgaların, kavgalar huzursuzluğun, huzursuzluk mutsuzluğun, o da ayrılığın işareti diye. Tartışma eşittir ayrılık olmuş. Hiç o ara dönemleri yaşamayayım diye. Mutsuz sona fast-forward, please.

Diyeceğim o ki, Karadeniz’in Temel’i varsa Adana’nın da Karatepeli’si var. Karatepe, Kadirli ilçesinin doğusunda, altı köyü kapsayan bölgenin adıdır. Adanalılar, Karatepelilerin hiciv dünyamızda reklamını yeterince yapamamışlar maalesef ama izninizle ben yapıvereyim buradan.

Mesela, Karatepelilerin en önemli özelliği negatif uzak görüşlülükleridir. Şöyle ki:

Karatepeli Kızın Derdi
Ailesiyle beraber bir ağanın yanında çalışan Karatepeli genç kız, bir gün villanın havuzunun etrafını temizlerken, hülyalara dalar. Kendi kendine "Ağa beni oğluna istese, biz evlenince bir oğlumuz olsa, bir akrabası oğlumuza top getirse, oğlan havuzun etrafında topla oynarken top havuza düşse, oğlan topun ardı sıra havuza düşüp.boğulsa, ben ağaya ne derim,diye düşünür ve başlar ağlamaya. Kızın bu halini gören anne koşup gelir, ne olduğunu sorar. Kız düşündüklerini anlatır. Bu kez başlar ikisi birden ağlamaya. Derken sırayla ağabeyi ve babası katılırlar ekibe ve ortalığı bir matem havası bürür. Bu arada bahçeye çıkan ağa durumu görür. Merak edip sorar. Kızın kurduğu hayal yüzünden hepsinin ağladığını öğrenince de küplere binerek hepsini evden kovar.

Pazartesi, Kasım 27, 2006

But Lovers Always Come and Lovers Always Go

Etrafa bakınıyorum. Gittiğine emin miyim? Laptop'ı, ayakkabıları, gömlekleri falan duruyor. Ama kendi yok. Saklanıyor mu acaba diye perdelerin arkasına bile baktım. Telefon ettim. Telefonu evde çalmıyor. Gittiğine böylece inanıyorum. Açmıyor da.

Sinir katsayısı sigara gerektiriyor. Üstüne de Java'yı aradım. Dedim böyle böyle. Gitti.
Java: Valla ablacım. Gene uzun dayanmış. Ben olsam çoktaaan gitmiştim...DE eşyaları ordaysa geri gelir, merak etme.
Hafiye: Ya ne ki şimdi bu? Geri gelsin, geri gitsin. Ne ki bu şimdi? Back to sayko love? İstemeeeem.
Java: Kızım, öyle hadi gittim, diye ayrılınır mı? Önce biri arar. Aramızda o kadar şey yaşandı. Bir daha konuşmamız lazım, denir. Onun hatrına, bunun hatrına bir daha bir daha buluşulunur. Araya girilir falan. Barışılır.
Hafiye: Neden ki? Giden gitmek istemişse gitmiştir. İstemeden niye gitsin?
Java: Sen çok Amerikalı olmuşsun. Algıların değişmiş. Burada süner bu işler. Nazlar olur, niyazlar olur. Tekrar düşünülür. Hadi sen git yat bakiym, merak etme. Barıştırırız sizi. Şşşş. Ne dicem? Amerika'da hadi bay, diyince bitiyor mu?
Hafiye : Evet.
Java: Ya, ne güzelmiş. Ben de gitseydim keşke.


Zevzekliğe başlayan Java'ya tahammülüm yetmedi. Televizyonu açtım. Teması zor tuşlarına geçirdiğim tırnaklarım canımı yaktığı halde kumanda kanalı değiştiremedi. Açıldığı yerde bıraktım. Kuzey Anadolu fay hattı haritasına bakıyorum. Büyük-depreme-kaç-kaldı telaşlı bir oturumcu, büyük-depremi-beklemeyen profesörü halkı korkutsun da reytingler coşsun diye fiştekliyordu. Tahammül bitti.

Tekrar aradım. Bu sefer uykulu bir sesle açmasın mı?


Ben burda cinnet geçirirken sen nasıl uyursun? NASIIIIIIIIILLLLL???

Perşembe, Kasım 23, 2006

November Rain

Pek bir hevesli buluştuk akşam. Çok ama çok mutlu programlar yaptık. Sonra ne oldu? Şapti Şövalye bütün gün işyerinde internette dolaşıp goygoy yaptığından işlerini bitirememiş. Azıcık çalışması gerekiyormuştu. Azıcık oldu sana bütün akşam. Bu adam ki- bana kocakafa, hırs küpü muamalesi yapıyordu, bütün derdi Andlar'da entel bir Hans olmaktı, belgesellerde kendini ifadelemekti. Şuna bakın hele! Aydın Doğan solcusu gibi bir şey çıktı yani.

Söylenmez miyim? Ama kesinlikle tezatlarına parmak basmak bağlamında söyleniyorum. Sen bana kocakafa diyorsun, sen kendine bak, demek istiyorum. Bu şapti hatun kaprisi sandı. Belki de öyleydi. Öyleyse ne var? İlk kez mi oluyor dünyada? Yiyorsa hatun kaprisini dindirsin. Asıl marifet bu. Nenem de bilir sıfır kapris, sıfır sıkıntı, güzel olduğu kadar akıllı (!) da olan mülayim hatunla beraber olmayı. Alla allaaa. Gece saat bin olmuş, kih kih gülerekten sokuldu. Benimle ilgilenmiyormuş diye mızık mı yapıyormuşum, diye bir de soruyor utanmadan.

Niyeeeaaaah! Diye bağırılır.
Çaaaaaaat! Diye küçük odanın kapısı kapanır. Kilitlenir. (Hani şu Düello'nun kalorifer peteğine uykuya dalmadan önce cikletlerini yapıştırdığı oda)
Seni görmek istemiyorumm! Diye kovuşturulur.


Sonrası? Sessizlik.
Bir minik tıkırtı mı duydum? Emin değilim.
Kapıyı açtım.
Gitmiş!

Çarşamba, Kasım 22, 2006

Varoş Minno


Radyodaki kanalları direksiyon üstündeki düğmeye basaraktan ha bire pas geçiyor. Hiçbirini beğenmeyip üfff'lüyor. Derken " Ne söyledim? / Ne söyledim sana? / Ne söyledim ki / Vurdun kapıyı gittin?" diyiveriyor radyoda İbo.

Hafiye: Aaa! Kalsın, değiştirmeeee...Be vicdansız / Be insafsızın kızı / Be nankör kedi / İnsan bir şey söyler! Vu huuu. 10 yıldır dinlemiyordum bunu. Süper!

Hazır trafik de sıkışmışken şokella bakışlarını uzun uzun yüzümde tutabiliyor.

Hafiye: Sevmek dedin sevmedik mi? / Aşka boyun eğmedik mi? / Bütün kötü huyları / Hatta güzel dostları / Senin için terketmedik miiii?
Şövalye: Minno, çok varoşmuşsun.
Hafiye: Varoş sensin. TEM çıkışında trafik sıkıştığında sağda yavaşla, ben bariyerlerden atlarım diyen kim? Hangimiz daha varoş? Ha?
Şövalye: Nesi varmış ki bariyerden atlamanın? Yani nasıl bir şey bu? Hem Amerikalı hem varoş.
Hafiye: Of off... Sen ve tuhaf tanımlı sınıf bilincin. Paşa torunu Şövalyeymiş buuu.

Geldik Takanik'e. Bu sefer Hafiye ve Düella çevresinin başka uçları birbirleriyle kaynaştı. Dilocan, Emre, Çıtır ve Gippi. Hatta Cuma günü Gippi, İtalyanca ödevine yardım etmek üzere Dilocan'la buluşacak.

Gündem belli. Yonc'un nikahı bahis konusu yapıldı. Evlenir mii, evlenmez mi? (Bahisler şu ara 1'e 5 veriyor. Fena değil. Öngörülen tarih yaklaştıkça tahmin ediyorum 100'e çok rahat çıkar) Aradık, yorum/tahmin falan alalım istedik. Tabii ki açmadı. Oysa Dilocan kokocan aslanlar gibi Ağustos 2007 tarihli düğünü için hem para hem mekan hem de emek ayırmış köşeye. 60 bin yuro. Bilmemne Paşa Yalısı. Ben anlamam toptan tüfekten. Sağ eline de tek taşını takmış. Türkiye'de düğünden önce sağ ele takılıyormuş yahu. Ben bunu bilmiyordum. Sanıyordum ki Nil hani tek taşı sola takamıyor damat adayı yok diye. E, bari o yüzden sağ eller havaya, diyor. 'Hıııı' oldum, Dilocan anlatınca. Sonra dedi ki, daha çok parası olsa İbo'yu sahneye çıkarırmış düğününde.

Hafiye:
Hay diline sağlık. Yolda İbo çalıyordu. Ben de aynı şeyi söyledim. Şövalye bana 'varoş' dedi.
Dilocan: Ee, aldın hanım evladını. Çekiceksin. Başlarda Emre de anlamıyordu bizi. Zamanla alışır, merak etme.

İnşallah.


Salı, Kasım 21, 2006

Tesadüfün Sopası

Geldim memlekete. Gece yolculuk yaptık. Ala delisi bizi taşıdı limana sabaha karşı. Şövalye sabahın 6'sında beni karşılamaya gelmiş. Çok özlemişim, yahu. Çok. Bir sevgi yumağıyız. Birer pıtırcıkız. Görenlerin gözleri yaşarır. O derece yani. Sormayın.

Bir kahve içtik. E, sonra Şövalye işe gitti. Leş gibiyim ama eve gidesim yok. Hava da güzel. Boğaz iyi gider. Java'yı aradım yoldan. Hani işsiz güçsüz ya. Haftaiçi de olsa takılır benle, diye. Bugün olmazmış, ödev teslimi varmış. Cumartesi buluşalım, dedi. Tamam. Zaten Şövalye de animasyonda olacak Antalya'da. Takılırız bütün gün, dedim. 'Aha, bak o işlerden çok hatun düşer' diyerekten bıldırcın bıldırcın güldü.

Hemen alarma geçtim. Adam zaten para da almayacağını söyledi bu işten. E, o zaman başka ne motivasyonu olabilir ki? Niye gidiyor ta Antalya'ya günübirlik, kör vakitlerde uyanıp? Ha?

Şövalye, dedim, böyle böyle. Ya ben de gelicem ya da gitme yani. Dinlemedi beni, gitti. Aklım da onla gidiyordu kiiiii Java'nın Sosyetik Dilberi'yle sürpriz doğumgünü partisi detaylarını konuşurken telefonda "Antalya'dayım", dedi. "Şirketin motivasyon toplantısında."

Ne büyüksün Allahım! Yani şöyle: Benim Şövalye, Java'nın Sosyetik Dilberi'nin motivatörü olucak. Antalya'da. Dedim, Dilbercim. Hemmmen başına asker dikiliyorsun benimkinin. Gözünün ucu kaysa bana mesaj çekiyorsun. Tamam, dedi. Sen de benimkine mukayyet ol. Tamam.

Cumartesi bütün gün klinikte aç bilaç check-up yaptırdım. Akşama doğru ancak ayılan Java çıktı geldi. Pansiyona gittik. Uyudu. Uyumadan önce Pansiyon'un dağınıklığına söylendi.

Java: Bir erkeğe hitap edemezsin böyle. Dağınıklığa bak!
Hafiye: E, ama ben burda bile değildim ki. O dağıtmış her yeri.
Java: Olsun, sen toplayacaksın arkasını.

Hafiye: Ama bak, aldım çıngıl çıngıl kolyelerden.
Java: Tamam, güzel işte. Şimdi sıra hamaratlıkta. Adam gelecek akşam. Kalk yemek yap. Hafiye: Ama o ıslak hamburgerle mutlu. Alıyoruz Marmaris Büfe'den işte. Valla güzel yemek yapamıyorum ben. Yaptıklarımı yemiyor zaten.
Java: Deneye deneye ustalaşırsın. Yoksa olmaz yani.
Hafiye: Ne olmaz?
Java: Sonunuz hayır olmaz. Sen sus iki dakka ben bir rüyaya yatayım. Sonunuzu göreyim.

Hala ayılamamış. O uyurken ben de biraz ortalığı topladım bari. Etkilendim mi ne? Şövalye kaçacaktıysa da bu sefer olamadı. Başına adam diktim. Oh, olsun. Dilber sık sık rapor geçti. Motivatörü öpene bin puan verilecek olmasına rağmen Dilber kartal kesilmiş, kimseyi yaklaştırmamış yanına. Yaaa..