Cumartesi, Mart 13, 2010

İnat Beyinde Başlar

Aylar önce Şövalye’ye bir mesele yüzünden kızmıştım. Kızarken de biraz öfkeyle gardrobun kapağını kapamışım. Kapak yamuldu. Bizim evde hiçbir şey tamir edilmediği için yamulduğuyla kaldı tabii. Berlin’deyim. Zaten buz gibi havada bin tane toplantıya koşturuyorum. Bizimki bana mesaj attı. Bu gardobu da kırdın da, hiç hoşuma gitmiyor da, hede hödö.

Hikayenin eskiliği bir yana, hamileyim de. Hamileleri üzmemek, yormamak gibi genel bir yaklaşım vardır toplumlarda. Ne zaman hamile kalsam kuzu Şövalye canavar kesiliyor. Yolda yürürken Obama’ya rastlasa bile on dakika sonra unutup, kimdi o? diyebilecek adam beş ay önceki kızgınlığıma takıp bundan sonra sakin biri olmam konusunda bana trip yapıyordu. Bir kere beni niye kızdırdığını hatırlarsa haklı olduğumu tekrar ve tekrar ispatlayacağım haberi yok. Ona sakin diyenlere de yeterin diyesim var haliyle. Sessiz direniştir kendisi. Sakin olan inadı.

Dedim yeter. Bana bir daha mesaj atma. Senle dönene kadar konuşmuyorum.
Ertesi gün bir dünya şşşş, bak ne diycem içerikli mesajlar attı messenger'dan. Hiçbirine yanıt vermedim.
Döndüm, hiçbir şey yokmuş gibiydi. Eski muhabbet.
Ertesi sabah uyandık, kahvaltı yapıyoruz.

Şövalye: Burnumdaki deviasyon için tomografi çekmişlerdi.
Hafiye: Eee?
Şövalye: Doktor beyninde bişi gözüküyor, dedi.
Hafiye: Eeeee?
Şövalye: Beyin MR’ı çektir, dedi
Hafiye: Çektirdin mi?
Şövalye: Evet.
Hafiye: Eeeee?
Şövalye: Ya bilmem, çok işim vardı gidip almadım. Bişi olsa arar, söylerlerdi heralde.

O dakika kalkıp MR’ını aldık hastaneden. Bir dünya MR yığının arasından günlerdir teslim alınmayan dosyayı çıkarttık. Hiç kimsenin kontrol edip bizi aramışlığı falan yoktu tabii ki. Bir ön tanı vardı dosyasında rapor niyetine. Beyninde 4,5 * 2,2* 2,6 cm büyüklüğünde bir kütleden bahsediyordu. Teratoma, meningioma ya da epidermoid falan olabilirmiş. Kulak burun boğazcısına koşturduk hemen. Adamı beklerken deliler gibi blackberry’mden bu tip tümörleri gugılladım. Doktor, “Beyninde tümor gözüküyor”, dedi. “Bir beyin cerrahına görünmenizi tavsiye ederim”.

Cumartesi’ydi. Hastanede muayene için beyin cerrahı yoktu. O hastaneyi bu hastaneyi aradım ve Maslak’ta bir beyin cerrahı hocadan iki saat sonraya randevu alabildim.

Şövalye, hava güzel diye cerraha gitmek istemedi; onun yerine gezmek tozmak istedi. Pazartesi öğreniriz nasılsa, dedi. Bu güzel günü mahvetmek istemiyormuş. Anı yaşamalıymışız konulu şeyler attı tuttu. Bir de ben Berlin'deyken onunla konuşmadığıma uyuz olup karşılığında doktora gitmeme konusunda inat etti mi? Tam oldu.


İstemediği hiç ama hiçbir şeyi yapmadığını söylemiş miydim? Kimin iyiliği için olursa olsun. Yapmaaaz. Ama bir cinnet herşeyi çözdü. Hastanenin önünde ufak bir sinir krizi geçirdim. Sakin bir insan olmam konusunda uzun nutuklara yine ve yeniden başladıysa da bebeğe bir şey olmasın diye zorla benle doktora geldi bari.

Salı, Mart 02, 2010

Bir Şey Diyeceğim

Bu sefer dedim ki Jelibon’u (karnımdakinin adı) kimseler öğrenmesin 12 hafta doluncaya kadar. Madem racon buydu. Nazar değerdi falan. Kerevit’in (düşen bebek) düşmesinin sebebi nazar olamazdı, zira üç set kromozomluydu kendisi. Yani daha döllenme anında hasarlıydı. Öyle 6. haftada Ayşe Fatma duydu da nazarları değdi durumu teknik olarak imkansızdı. Daha ben bile hamileliğimi bilmezken olan bir olaydan nazar çıkarımı yapmak mantığıma tersti ama hadi peki, dedim. Sustum.

Düella inanmadı üç ay boyunca suskun kalacağıma ama ben sustum Allah için. Sustuğum halde olay çok yerinden patladı.

Jelibon’u öğrendikten dört gün sonra Ruş nişanlandı. Ağustos’ta düğün yapıcam DC’de, dedi. Hayııııır, oldum. Nisan-Mayıs gibi yap. Ağustos’ta gelemem. Nedenmiş? İşteee’ymiş. Olamadı tabii. Dedim ya erken yap ya da burda evlen. O zaman 8 aylık bir devken Amerika’ya gelemem ve senin düğününü görmem şart. Böylece Ruş, Jelibon’u öğrendi.

Beraber yumurtlama günlerimizi takip ettiğimiz bir iş arkadaşımla aynı gün hamile kalmayı becerdik. O bana çot diye söyledi durumunu ama yanımda hamilelikten bahsetmemeye, konudan kaçınmaya çalıştı 1-2 hafta böyle ben üzülmiyim diye acılar çekti. Baktım ona da yazık, dedim salla, ben de hamileyim. Gerginlik bitti.

6. haftada iş seyahati için BKAÜ’ye gittim. Oradaki iş arkadaşlarımın evlerinde kediler köpekler gırlaydı. Alkol ve sigara da. Akşam iş yemeği esnasında üzerime türlü hayvan atladı. Toksoplazma negatif. Dokunmamam lazım hayvanlara, ciyaaak kalkın üstümden diye kendimi atıp, normalde arada bir benim de içip onlara eşlik edebildiğim sigaradan öğüre öğüre tuvalete koşturmaktan ve önüme konan alkollü içkiyi ısrarla reddetmekten millet anladı. Hamile misin, allaaaşkına söyle, allaaaşkına denirken, diilim denebilir miydi ki? Evet dedim, rahatladım. Sigaralar söndü. Kedi köpek hapsedildi.

Sonra haftasonu oraya Yonc geldi. Her yemek yiyişimiz olaydı. Şirazemden çıkmışçasına hamburger-patatesi güpletirken durumumu tuhaf bulduğunu söyledi. Ben normalde hiç kalorili yemekler sipariş vermez, hamburger yesem de yanında kızarmış patates yerine domates falan istermiştim. Şoförümüzün ter ve ucuz parfüm karışık kokusundan öğürmekten bitap düştüğümde ona durumu açıklamak zorunda kaldım. Yonc da öğrendi böylece.

Şövalye 5. ve 7. haftada çekilen Jelibon’un ultrason fotosunu salonumuzda duran çerçeveli gelin-damat fotomuzun önüne sıkıştırmış. Öyle bir sevimlilik yapmış. Ben de dokunmadım. Yedinci haftada bir akşam evde ağır uyku bastırmış yatarken çottadanak Çıtır geldi. Gelir gelmez TV’nin yanında duran Jelibon fotosunu gördü. Bu neeee, diye heyecan yapıp koşturup sarılmasın mı? Çıtır da öğrendi. Hatta aynı durumu 11. haftada Elyan da yaşadı. O geldiğinde Jelibon’un fotosu 9 haftalıktı. Bir an onu Kerevit sandı. Töbe tööbe, dedi. Gaza gelelim de bebek yapalım diye koymuşuz sanmış. Hiç konduramadı, e daha birkaç gün önce beraberdik ve Jelibon’u söylememiştik. Elyan akşamına Esincan’a anlatmış durumu. Ertesi gün Esincan aradı Ankara’dan. Eyooo, sizde Jelibon varmış, diye.


10. haftada Evo’yla buluştuk. Yonc da gelecekti. Gelir gelmez selamlaşırken de ‘bakiym göbeğine, büyümüş mü?’ dedi. Böylece Evo da öğrendi. Biz Evo’yla bir saat kadar sohbet etmiştik Yonc gelmeden ama Jelibon konusu geçmemişti. Neyse artık.

Cuma, Şubat 26, 2010

Couvade Sendromu

Elyanlar'la yediğimiz yemekte yeni evimize ne zaman taşınacağımızı, ne gibi eşyalara ihtiyacımız olduğunu ve bunları nerelerden temin edeceğimizi konuşuyorduk. Şövalye de ben de bu ultra modern showroom kılıklı ev modasından hoşlanmıyorduk. Böyle yatıp yuvarlanacağımız, pofidik ve mümkünse kire kör, dayanıklı mobilyalar arıyorduk ama acelemiz de yoktu. Yeni eşyalarımızın arasına da antika olmasa da eski birkaç parka eşya serpiştirmek isteriz dedik, mesela. Levo da, Horhor’a gidin, dedi. Elyan da Horhor’un aksesuar için iyi olacağını, baz mobilyalar için uygun olmadığını belirtti – ki kendisine aynen katıldım ben de.

Ertesi gün Şövalye tutturdu, Horhor’a gidelim diye. Yahu daha mobilyalar yokken aksesuar alamayız, anlamsız olur, dedim. İtiraz edince beni sanat düşmanı ve sıkıcı bir insan olmakla suçlamalarına başladı. Klasik. Ağrım, sızım ve iğrentilerime rağmen -2 derece havada Nişantaşı’nda dolanmaya ikna olabildi bari. Evden çıkmazsa olmaz zira o saatten sonra. Bir yere gitmeniz şart. Ama bu yerin neresi olabileceğine dair pazarlık yapabilirsiniz.

Saray Muhallebicisi'nde çorba içmek, tatlı yemek Nişantaşı’nda her dolanmaya gittiğimizde yaptığımız bir rituel olageldiğinden gezintimizin sonunda oraya da girdik. Bu kazıntı ve iğrenti karışık mideyle yemek için ne sipariş vereceğimi bilemedim. Ne varsa söyledim. Tavuk suyu çorba, kıymalı börek, tavuklu pilav, salata, ayran, meyveli tart. Şövalye de döner istedi.

Gelen her şeyden birer kaşık alıp bıraktım. Biri tiksindirdi, öbürü acındırdı, diğeri ekşitti. Tabakta bırakılmaz felsefesini sebzeler için nedense uygulayamayan Şövalye salata dışında bütün siparişleri afiyetle yedi. Çıktık biraz daha yürüdük. Yarım saate kalmadı ben yine acıktım. Haliyle bir şey de yememiştim. Bu sefer Şövalye ‘öküz gibi yiyorsun, bu gidişle çocuk doğana kadar 30 kilo alacaksın’, demesin mi?

“Alırsam ne olacak?”, dedim. “Boşayacak mısın, aldatacak mısın?”
Hoşlanmazmış şişko karısı olmasından. Vay vay vay. Sen misin bunu diyen. Bir güzel kavga ettik arabada.

Şövalye’nin ben hamileyken devirdiği çamların haddini hesabını unutmayayım diye buraya yazıyorum. Yazmaya da devam edeceğim.

Neredeyse 13 haftalık hamileyim. Henüz 1 kilo aldım. O da kabızlıktan oldu bence. Şövalye ise şimdiden 4 kilo aldı. Nedense bana diye aldığı çikolataları kendisi yiyor, benden daha erken uykusu geliyor v
e sıklıkla midesi rahatsızlanıyor. Erkeklerin de karılarıyla beraber hamilelik semptomlarını yaşadığı Couvade sendromundan geçirdiğini düşünüyor. Ettiğini bulsun diye ben de hiç aldırmayıp acilen 3 kilo vermezse her fırsatta ondan boşanacağımı dile getiriyorum.

Fakat her nasılsa Couvade’ına rağmen evde ha bire kokulu sucuklar pişirip, geçenlerde hamile karısını da yalnız bırakıp çıplak popo görmeye Rio’ya karnavala gidebiliyordu.

Pazartesi, Şubat 22, 2010

Seeking

Aramak. İlgi duymak. Ortaya çıkarmak. Merak etmek. Araştırmak. Doğrusu tam da bu kelimeler değil. Yine kifayetsiz bir Türkçe kelimeye çarptım. İngilizcesi ‘seeking’. Duramıyorum. Durduramıyorum kendimi.

Bazen yemek yemek, uyumak gibi en temel ihtiyaçlarımı bile elektronik bilgi araştırmaya feda ediyorum. O kadar büyük bir iştahla merak ediyorum ki bazen toplantılarda masa altından blackberry’mde google search yapıyorum. Tuvalette CNN’in, Bloomberg’in haberlerine giriyorum. Aslında hiç önemsemediğim şeyleri de googlelayabiliyorum. Mesela trafik sıkıştığında radyoda birkaç dakika önce çalan şarkının hangi yılda piyasaya çıktığını araştırabiliyorum. Şövalye blackberry’mi elimden bırakmazsam benden ayrılmakla beni tehdit edebiliyor. Küsüyor, kızıyor, ben dur durak bilmiyorum.

Tabii yine aynı kaşıntılı ‘seeking’ ihtiyacından bunun nedenini de araştırdım. Çok bilimadamı çok şeyler yazmış çizmiş. Panksepp isimli bir nörolog, 'seek' etmenin bütün sistemlerin anası olduğunu söylemiş. Bizi her gün yatağımızdan kaldıran, fareleri deliklerinden, ayıları mağaralarından dışarı çıkartan şey işte bu. Bütün memelilerin motivasyon motoru olan şey. Hatta zoolog Grandin deneylerinde geniş, kontrollü kafeslere konmuş hayvanların kendi yemeklerini kendilerinin aramayı tercih ettiklerini, yemeklerinin önlerine hazır konulmasından hoşlanmadıklarını görmüş.

İnsanlardaki araştırma ihtirası sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil elbet. İnsanlar soyut ödüllere de somutlar kadar meraklı. Fikir fırtınaları, entellektüel temaslar, ruhani anlamlar peşindeyken de beyninde yanıp sönen bir sürü devre insanı doyurabiliyor. Bu devrelerin can damarı dopamin. Dopamin heves katan ve hedefe kilitleyen bir nörotransmiter. İnsanların sevdiği bir hal bu. O kadar iyi geliyor ki dopamin insana, bu sistemi hep dorukta tutan aktivitelerin, maddelerin peşine düşebiliyoruz. Mesela kokain bunlardan biri.

Bazen bilgisayarda gördüğüm son filmin bir detayını googlelarken search search’ü açıyor ve bir bakıyorum bir saattir search yapmışım. İşte bunu sağlayan dopaminmiş. İç saatimi dopamin yönetiyor. Dış saati susturarak. Devamlı googlelamak insanı kısa kısa hap bilgilere yöneltip uzun metinleri okuyamaz hale sokup dikkat bozukluğunu tetikleye de biliyor. O yüzden devamlı değişen bilgi setleri önümüze akmalı, devamlı yeni searchler peşinde koşmalıyız gibi geliyor.

Beynimizde 'istek' ve 'haz' yerleri farklıymış. Haz duyduğumuzda dopamin değil, opioi
d sistemimiz uyarılıyormuş. Doğal afyon sistemi yani. Haz sisteminde salgılanan afyon insanı mutlu bir salak yaparken istek sistemi elemanı dopamin insanı acaip hareketli ve dikkatli yapabiliyormuş. Normal bünyelerde ‘istek’ dopamini devreye soktuğundan hedefe kilitlenip istediğimiz şeyin peşine düşüyoruz. ‘İstek’ objesi elde edildikten sonra opioid devreye girip hazzı tetiklerken, haz da tatminkar bir durgunluğu getiriyor; böylece en azından bir süreliğine ‘istek’ eylemi bitiyormuş.

Fakat beyinlerimiz haz duyup oturmaktan ziyade stimüle olmaya daha müsaitmiş. Hazdan ziyade ihtiras peşinde koşarmışız. Bu da evrimsel anlamda mantıklı bir açıklama. Afyon yutmuş hazzına doymuş yaratıklar motiasyon yitirip kısa ömürler sürebilmekteler. Yani aslında doğa bizi aramaya, keşfetmeye, merak edip ‘seek’ etmeye kodlamış, tatminsiz yaratıklara dönüştürmüş ya da genlerimiz öyle olageldiği için hayatta kalmışız.

Dopamin sistemi bozulmuş deney fareleri yine yürüyor, yiyor, içiyor ama burunlarının dibine konmuş yemeğe dokunmayıp açlıktan ölüyorlarmış. Dopamini artırılan fareler ise ucunda yemeğin bulunduğu labirentleri normal farelerden çok daha çabuk çözebiliyorlarmış. Ama yemeği bulduktan sonra aldıkları haz, normal farelerinkinden çok daha azmış. Dopamin sisteminde tatmin denen şey yok yani. Bazen bu durum bizi mantıksız ya da aşırı isteklere de yöneltebiliyormuş işte. Böylece bilginin önemsiz olduğunu ve aslında durmamız gerektiğini bildiğimiz halde kendimizi bir google searchten diğerine amaçsızca bırakıyormuşuz.

Aslında facebook, twitter, email olsun bütün elektronik haberleşme araçları aynı arayış motivasyonunu tetkleyen şeyler. Dur durak bilmeyip çabuk sıkıldığımız için bu aletler bize aramak ya da istemek sistemimizi coşturan fırsatlar sunmakta. Dopamin sistemi umulmadık bir şeyi bulmak beklentisiyle aktive olurmuş. Eğer bu beklenti bir email, bir sms ya da bir facebook update’i ile olursa iyice kendimizi kaptırabiliyoruz. O yüzden blackberry’nin lakabı ‘crackberry’ zaten.

Bu yeni aletler beni bu dünya düzeninde artık bir araştırma makinesi haline getirmiş durumda. Zoolog Grandin, lazer kaleminin ışığını odanın içinde döndürmekle bir ev kedisini neredeyse kafasını gözünü patlatıncaya kadar koşturabildiği halde vahşi kedilerin bu gereksiz hareketlere girişmediğini keşfetmiş. Doğadaki kedi fareyi yakalamak ister, sonsuz çemberlerde kovalamaca oynamak istemezmiş.

Dünkü kahvaltıda elime blackberry’imi aldım, bir şeyler karıştırıyordum ki, nöroloji kongresinden taze çıkmış Düella, çok google search yapmanın beyindeki dopamin sistemini bozduğunu ve bunun için dopamin düzenleyici haplar verildiğini söyledi. Ama bu hapları alanların bir kısmında yan etkiler anlamında cinselliğe aşırı düşkünlük ya da eşcinsellik görülebiliyormuş. Tabii ki konunun uzmanı bu geyikleri duysa bin tane laf eder bize ama masadakilerle konuyu bayağı sulandırdık. Şimdi de dopamin azaltımının neden eşcinsellik yaratabildiğini merak ediyorum. Googlelamamak için zor duruyorum.


Perşembe, Şubat 11, 2010

Kırık Dökük

Kapımızın zili ne apartman girişinden ne de daire kapımızın yanındaki düğmeden çalışıyordu. Her yemek siparişi teslimat zamanı zilsizlik işkenceye dönüşüyordu. Su siparişi verdiğimiz adam bile artık telefonda, ‘Abla, tam 15 dakika sonra gelicem, otomata basın, sonra apartmana birinin girmesini beklemek zorunda kalıyorum’ diyordu. Ben de telefondayken otomata bir basıyordum ama tabii adam gelene kadar giren çıkan oluyor, kapı yeniden kapanıyor, adamcağızın gelişini tutturmak zor oluyordu. Telefonu kapadıktan beş dakika içinde zaten suyu da siparişi de çoktan unutmuş oluyorduk.

Mutfakta tezgahın üstünde iki ayrı noktada ipinden çekince yanan ince uzun lambalar vardı. Ne işe yarar tam bilemem ama Şövalye onları hep yakar. Mutfağa romantik bir hava veriyor zahir böyle yarı loş. Ama iki kişinin dahi sığamadığı ortamdaki o loşluk bana daha çok mağara kısılı kalmış madenci hissi verip afakan efekti yaratıyor. Akşamları bu lambaları illa yakmak zorunda olan Şövalye bir gün birini yakmaya çalışırken, ipini çekti ve tüm alet, duyu, yuvası, telleri melleri aşağıya indi. Tıpkı 9,90’lık IKEA perdelerimizin bir çekilişlerinde kafamıza inemeden penceremizde verev duruşu gibi lamba ve zımbırtıları tam da aşağıya inmedi, öyle yarı indi, durdu. Bu dediğim yeni oldu sanmayın, aylar önce oldu. Şövalye’nin romantik mutfağı orada sona erdi. Kırık lamba ve materyalleri öyle yarıya çekilmiş bayrak misali yanık duyunun yönü bize dönük olarak aylarca asılı kaldı.

Geçende yine bir seyahatten yorgun argın eve dönmüştüm. Rahat edicem derken oturma odası koltuğumuzun ayak uzatma nesnesinin kırılmışlığını fark ettim. O nesne olmadan eni 30 cm olan koltukta oturmak adeta bir işkenceye dönüşüyor. Koltukta uzanılamıyor da. Vücudumun yarısı dışarda kalıyor. Bir haftadır kırıkmış meğersem. Hepi topu vidası çıkmış ama o vidayı sıkmak için koltuğu ters çevirmek gerek. Tabii ki Şövalye’nin kalemi değil öyle tersler yüzler. Ben de mecburen yatak odasında takılmaya başladım. Yatakta yiyor, içiyor, internette dolaşıyor, resmen orada yaşıyordum bir süredir. Uzun vakit geçirilen yerde arıza kaçınılmazdır. Dar alanda rahat etmek zor. Bir ara öfkeme yenilip raydolabın kapısını şırrraaak diye ittirdim. Dolabın yan vidaları hafiften ayrıldı. Çekmeceleri açıldığı anda yıkılıyor şimdi bu ayrıklıktan dolayı. En üst raf da boşa çıktı. Ayrılan kısım benim giysilerimin olduğu taraftı. Ben de raftaki kazaklarımı alıp Şövalye’nin tarafa dizdim. Onunkileri de küçük odaya attım. Mık mık ettiğinde tamir edilsin de yerime dönerim, dedim. Tamirci çağıracağına erken yaşta göçmeyi tercih ettiğinden ses etmedi. Onun eşyalar küçük odada birtakım kutularda duruyor şimdi.

Kombiye üç yıldır bakım da yaptırmadığımızdan geceleri aleti açık bırakıp uyumak beni huzursuz ediyor. Bakım için birkaç kez girişimde bulundum ama hepsini Şövalye bertaraf etti. Adamlar da demiyor ki şu saatte geliriz diye. Çarşamba geliriz, saat veremeyiz, diyordu. İşten izin alıp bütün gün tamirci bekleyemezdik. Bunu diyen yetkili firma. Öyle zozo kombiciler hemen koşturup geleceklerdi. Baktım olacak gibi değil, onlara iyi gelin bari, demiştim artık ama Şövalye istemedi. Yetkili servis olmazsa olmazmış. Ben zaten soğuğa dayanıklı bir tipim. Bana tomas diyip çaat kapatıyorum kombiyi gece yatarken. Sabah 5’e de saati kuruyorum. Şövalye kalkıp kombiyi ve mutfak minik penceremizi açıyor, sonra dönüp saat 7’ye kadar geri yatıyor. Yani bu işkenceyi her sabah çekiyor ama ne yetkisiz servis çağırıyor ne de yetkililerle anlaşma yoluna gidiyor. Ne zaman pes edecek diye bekleye bekleye neredeyse bahar geldi. Yakında kombiye ihtiyacımız da kalmaz.

Banyo musluğumuzun da minik filtresi yarılmış. Suyu açar açmaz sanki hortuma parmak sokup tazyik yapmışsınız gibi akıyor. Her taraf ıslanıyor. Elinizi koysanız acıyor. Sesi de sinir bozuyor öyle pıhhhgghh diye bir şey sabah sabah yüz yıkarken. Şövalye her gün ben yaparım, bunun için tamirci çağrılmaz dedi durdu. Bu da bir ay kadar sürdü.

Digiturk de gitmiş, sinyal seviyesi bir haftadır sıfırdaydı.

Kombinin borusundan bir senedir kirli sarı bir su akıyor. Altına kap koyuyoruz.

Salonun duvarındaki tuhaf kablolar üç yıldır asılı durmaktalar.

Banyonun duş musluğundan akan suyun ısı ayarı da senelerdir bozuk. Bir kaynar su akıyor bir buz gibi. Duşta doğal saunayı tecrübe ettikten sonra buza atlayan hasta Finliler gibi ani soğuk su şoku yaşamanız kaçınılmaz.


Şikayetlensem,
kadın-erkek farkı yokmuştuymuş hani niye ben yapmıyormuşmuşum tamirleri, diye karşı argümanına başlıyor. Ben sanki yemek yapan, sofralar donatan bir kadın mıymışım ki ondan tamir bekliyormuşum.

Hepi topu tamirciye telefon edilecek. Ne kadını, ne erkeği? Hangi cinsiyet rollerinden bahsediyorsun? Ben ne zaman telefona yeltensem, yok yok ben yaparım, ufak bişi zaten, diye atlayıp engelleyen kim? Ya yap ya çağır. Benden sadece cinnet kaldı geriye.
Bavulumu topluyorum. Çekip gidiyorum. (Kış depresyonunda kendi başına kalası olan) Düella beni evine alırsa alır, almazsa da otele yerleşicem. Tamirler bitene ve ev yaşanılası olana kadar da eve gelmiyorum.

Cinnet herşeyi çözdü. Ev normale döndü. Hem de hepsi bir günün içinde halloldu. Hepsi demeyeyim yine, büyük bir kısmı düzeldi. Hem su hem elektrik hem mobilya hem ısıtma hem televizyon, her tür arızayı çözecek çok yönlü tamirci bulamadık henüz. Susmama yetecek kadar hallettik tamirleri, buna da şükür.


Yasal Uyarı: Yazdıklarımda şaka payı vardır. Beni zaman zaman delirtse de Şövalye süper bir insandır. Ben de onu çok seviyorum.

Perşembe, Şubat 04, 2010

Nünük

İyi bir dizi seyircisi olmayı hep istemişimdir. Düella o kadar iştahla sarar ki bir diziye, özenirim bu sarmaya. Tıpkı gayet tokken yanınızda birinin iştahlı iştahlı bir şey yemesinin sizi de acıktırması gibi bir şey. Düella'ya yerli ya da yabancı dizi de pek fark etmez. Kapanır eve, günlerce uyumadan yerinden kalkmadan 80 bölümü arka arkaya seyreder rahatlar. Ben de ne zaman böyle dizi maratonuna kalkışsam daha ilk sezonda havlu atarım. Köste eskiden bana 'non-commitment TV seyircisi' teşhisini koymuştu zaten.

TV karşındaysam ve zaten başka kanallarda daha iyi bir şey yoksa, izlediğim bir iki yerli dizi var. Yerli dizileri zaten üç beş haftada bir izlesen de olur, konudan kopmazsın. Bu diziler reklamlarıyla beraber üç saate yakın da sürdüğünden genelde sonlarına doğru uyuyakalırım. Nasılsa ertesi hafta özetini yayınlarlar. Çok mu merak ettim? Diziport var internette. Genelde peşine düşmem ama çok istersem açıp izleyebileceğimi bilmek rahatlatır beni.

Dün de TV karşısında diziye takıldığım bir gündü. Artık eni konu bir işkolik olan Şövalye, şirketinin karına kar katacak şeyler öğrenmeye çalışırken ben de Yaprak Dökümü’nü izlemeye koyuldum. Kötü kadın Ferhunda sonunda hapse düştü. En azından aksiyonlu bir bölümdü. Yan sahnelerin birinde birtakım çocuklar isim-şehir oyunuyordu. Bir tanesi kalkıp babasına ‘n’ harfi ile başlayan hayvan ismi sordu. Babası bilemedi falan.

Bir kere artık çocuklar akşamları kümelenip isim-şehir oynamıyor. Senarist 80’lerde kalmış kalmasına da ‘n’ ile başlayan hayvan bulunmaması sorunsalına yeniden parmak basılmış olmasına güldüm.

-'N' ile başlayan hayvan var dedim, vaaar. Nünüüük.

TV karşısında sesli sesli dizi karakterleriyle konuşmayı da Şövalye’den kaptım. Körle yatan şaşı hesabı.

Hihohaa, diye gülerek kalktı yerinden bizimki. Bir kulağı da bendeymiş meğer. Nünük de neymiş, kıroluğum tutmuş gene, diye konuşmaya başladı.

Ne zaman bilmediği bir kelime söylesem Adanaca sanıyor. Halk dilini de, yöresel kelimeleri de ‘kıro’ buluyor bizim saraylı paşazade.

-Nünük bir hayvandır. Biz N harfinde hayvan kategorisine hep nünük’ü yazardık. Zamanla herkes nünük'ü öğrendiğinden ve başka hayvan da bulunamadığından herkese 5'er puan düşerdi.

Ben konuştukça güldü. Nünük’ü fonetik olarak komik buldu. Ondan.

-Nasıl bir hayvanmış peki bu?

Bir çeşit deniz salyangozu diye duymuştum ama, diyip gugılladım.
Evet, kayalarda yaşayan deniz salyangozuna maalesef sadece Çukurova yöresinde ‘nünük’ deniyormuş.

Perşembe, Ocak 28, 2010

Evlilik Ne İşe Yarar?

Evlilik stabil hayat sağlar, daha düzenli yaşama sebep olurmuş. Bu sayede depresyon ve intihar eğilimi azalırmış. Evlilik daha az aleme aktırdığından daha az alkol aldırtır, haliyle geceleri tekinsiz yerlerde daha az dolaştırdığından soyguna, tecavüze veya mok yoluna kurban gitmeyi azaltırmış. Daha çok para kazandırtır, kazandırdığı parayı da daha çok biriktirtirmiş. Eşin sağlığıyla bir ikinci göz daha ilgilendiği için çiftleri daha sağlıklı ve uzun ömürlü yaparmış.

Kendi adıma evliliği değerlendirirsem şayet; ben zaten karanlık bir tipim, bekarken de evliyken de eşit depresiftim. Her iki dönemimde de alkol almaz, aleme akmazdım. Eşit sıkıcıydım. Şövalye’nin para kazanmama zerre etkisi olmadığı gibi biriktirmeme bin tane iş kurup kapattığı ve maaşlı işleri çekilmez bulduğu için negatif bile etkisi olmuştur. Benim sağlığımla ilgilenmez, bilakis bir ağrım sızım olsa ben hemen tetkike tahlile koştururken o, merak etme bişi yoktur, bişi yoktur, der. Yani gözümün içinde yara çıkmıştı da, şımarıklık yapıyorum sanmıştı hatta o derece. Ama evlilik en çok bakıma muhtaçken, elden ayaktan düşmüşken işe yarıyormuş, anladık. Tabii ben yine alan değil, veren taraftım.

Ben BKAÜ’deyken Şövalye de kaymaya gitmişti. Gitmeden ona dedim ki, Bak artık köfte bir adamsın. Gençlik ateşi tripleri yapıp akrobasi felan yapayım deme. Dikkatli ol.

Sanki ben bunu hiç dememişim gibi snowboardda ne kadar büyük bir usta olduğunu arkadaşlarına kanıtlamak isterken daha beşinci kaymasında omzunu çatlatmış. Bir de o ağrısına sızısına rağmen iki gün daha kalmış dağda. Döndüm baktım kolu askıda. Hem de sağ kolu - ki sağlaktır kendisi.

Yemeğini yiyemiyor. Ben minik parçalara kesip önüne koyuyorum.
Ayakkabısını giyemiyor, giydiriyorum.
Getiri, götürü, bulaşıkları, çamaşırları, alışverişleri, su getirmekten tutun mesaj yazmaya kadar her işine koşuyorum.

Bir de üstüne ağrı kesici içmeme tribinde. Her dakika ıhh mıhhh, ahh uhh.

-Ne varsa bu ağrı kesicide? Millet leblebi gibi yutuyor. Omzun çatlamışken iç işte. Gelişigüzel içsen de ağrıkesici müptelası olsan anlıycam hadi. Şimdi içmeyeceksin de ne zaman içeceksin? İçmiyorsan mıklanamazsın.

-Ama hani hastalıkta, sağlıktaydı?

-Ya o maddeyi ‘hastalıkta ilaçlarını alırken’ olarak düzeltelim. ‘Huysuzlukta ve şaptilikte’ diye bir maddeyi onayladığımı hatırlamıyorum ben.

***

-Kadın gelsin haftada iki üç gün madem. Ben yetişemiyorum.

-Yok, ben kadın istemiyorum evde.

-Bir kere senin ihtiyaçların mekanik. Niye, ortalığı ben toplayınca daha mı nefis oluyor? Amele gibiyim günlerdir. Yeteeer.

***

Kime dert yansam beni kınıyor. Yaşlılıkta adama bakmayacağım belli olmuşmuş. Sanki o yaşlanınca ben genç kalıcam. Üstüne bir de kar yağdı ve iyice eve kapandık mı? Tez zamanda kendimi sokaklara atasım var. Hem o da iyileşir iyileşmez iş seyahatine gidiyor olacak uzun uzun. Evliliğe mola veririz. İyi olur. Sultanlığı özledim.


Yasal Uyarı: Yazdıklarımda şaka payı vardır. Beni zaman zaman delirtse de Şövalye süper bir insandır. Ben de onu çok seviyorum.

Pazar, Ocak 24, 2010

Sürpriz Seyahat

İş için iki günlüğüne gittiğim Bu Kuzey Afrika Ülkesinde (BKAÜ) neredeyse iki hafta kalmak durumunda kaldım. Aradaki haftasonunda eve dönebilirdim ama Şövalye'nin şirketi onları kayağa götürüyordu. Evde koca yoktu. Gidip dönmeye üşendim. Bana bir de şoför verdiler haftasonu kalırsam sağı solu gezdirsin diye. Düella'ya dedim, sen gel, gezeriz diye. İşim var dedi, istemedi. Ben de Yonc'a söyledim. Uçarak koşarak geldi o da.

Yonc'u huzursuz etmeyi iyi bilen Düella, önce Yonc'un kıskançlık damarına şerbeti akıtır. İlkin teklifin kendine yapıldığını, Yonc'un aslında ikinci tercih olduğunu işler. Yonc'un bu durumla barışık olması üzerine, onun cebindeki akrepe çalışır. Aslında kendinin çıkacağı seyahate çıktığı için ona en az yüz dolarlık bir hediye getirmesini emreder. Bu hediye, ne Yonc'un anlık beğenisini ne de benim fonksiyon düşkünlüğümü yansıtmalıymış. Arası bir şey olmalıymış.

Yonc'un gelmesiyle çöl sessizliği bozuldu haliyle. Her zamanki gibi konuyu Düella'yla açtı. Rahatına düşkünlüğü doruk yapmış bizimkinin hatta da hamile pantolonu almışmış, sırf beli lastikli ve rahatmış diye. İşin gerçeği o pantolon asla satın alınmadı ve o hikaye de geyikti ve çok eskiydi ama bişi demedim, bayağı eğlenceliydi konuşması. Bıraktım devam etti.

Yonc'un Düella'dan sonra en çok konuştuğu konu ofis hikayeleri. Ama onları da mutlaka çocukluğuna bağlar. O anlamda çok psikanalitiktir bizimki. Ofiste birine dalmış. Haklıymış ama. Suçu buna yükleyemezlermiş. Zaten ne kadar dallama da bir çocukmuş. Annesi nefret edermiş bu huyundan. Bir gün bütün okulun karşısında şiir okuyormuş. Sonra okuduğu şiiri unutmuş. Hala bütün okulun karşısında mikrofondayken, kendisi de aynı okulda öğretmen olan annesine dönüp 'Anneeee, ben sana demiştim, elime kağıdı ver diyeee. Bak senin yüzünden unuttum işteee', diyerek bütün okulu dumura uğratmış.

Saçlarını Sezen Aksu model kestirtip kırmızılarını giyip çıkarmış hep mikrofona. Her çıkışı ayrı bir şenlik de olsa illa çıkarmış o sahneye.

Ben saçlarımı kestirdiğim gün okula gitmeye çekinirdim, Yonc. Herkes bana bakacak, herkes saçıma yorum yapacak, diye. O gün görünmez olmayı dilerdim hep.

Yonc, bütün doğumgünlerinde gelinlik giyermiş. Renkli renkli dev gelinliklerden. Hatta yakın arkadaşı Aslı'nın doğumgününde de saçlarına bigudilerle lüleler yaptırıp süper kabarık bir gelinlik giyip gitmiş de doğumgünü çocuğu Aslı bizimkinin yanında sönük kaldığından saatlerce ağlamışmış.

Benim saçlarımı annem dibinden kestirirdi tararken ağlardım diye heralde. Surat da sevimli değil ki, herkes erkek çocuğu sanardı beni. Erkek kafaya bırak gelinliği, elbise de yakışmazdı. Bermudalar şortlar, öyle dolandım. Hiç gelinliğim olmadı benim. En azından bu kadar kavga dövüş ettiğin annen istediklerini de sana vermiş. Hiç mıklanma. Böyle anlarda bize hak verip annesinin aslında iyi bir anne olduğunu anlıyor. En azından anlıyor gibi yapıyor.

Düella'ya 'yüz dolarlık hediye' bakma turumuza birtakım kapalı çarşılarda devam ederken Yonc'un ilkokulda cebirle çözdüğü havuz problemlerinden, memleketindeki Atatürk köşkünde Atatürk'ün ayakkabılarını giydiğini, 39 numara olduklarını görünce üzüldüğünü, çocuk kafaya dev olarak empoze edilen minyon adam gerçeğini kabullenememekten heralde, adamın ayaklarının küçüklüğünü o zamanlar dert edindiğini de dinledim.

Alışveriş turu neticesinde Yonc'u çöl adamlarının giydiği keşiş kıyafetini satın almaktan alıkoyamadım ama tuhaf mücevherlerden uzak tutabildim. Düella'ya gümüşten bir Hz.Fatma'nın eli figüründen kolye aldık. Mümkün olduğunca yüz dolarlık dursun d
iye en kocamanından aldık tabii ki.

Istanbul buz gibi dondururken biz tatlı bir baharda, Yonc'un non-stop yorum ve hikayeleriyle güney Akdeniz sahillerini dolanmış olduk. Şoför kötü kokuyordu. İçimi bulandırıyordu. Mönülerde krep, pizza ve hamburgerden başka bir şey yoktu. Karbonhidrattan uzak diyetime hiç uymuyordu. Yonc'a şoförün kokusu gelmediği gibi mutlulukla günde üç öğün nutellalı, muzlu krep yiyordu.

BKAÜ'de geleneksel nane çaylarına dolmalık çam fıstığından koyuyorlar. Yonc da pek severmiş bu fıstıkları. Türkiye'de kilosu 300 lira dedi, gittik aldık yarım kilo 5 liraya. Benim daha önce hiç satın almadığım bir maddedir kendisi. Etli dolma severim ben. Ona da fıstık konmaz. Zaten kendim dolma da yapmadığımdan malzemesi de derdim olmadığından ben almadım tabii ki. Yonc, İstanbul'a döndükten sonra dolmalık fıstıktan ekstra iki üç
kilo daha almam için haber yollattı. Gidip satacakmış baharatçılara. "Kızım, manyak mısın?", dedim. "İnternetten de baktım. Sen gidip Makro'dan miniş paketine trilyon ödüyor olabilirsin ama toptanının kilosu 75 lira falan. Şurda 150 lira kazanıcaz diye hangi baharatçıya, nereye gidiyorsun?"

Şövalye'nin 'normal' arkadaşım olmadığı konusundaki serzenişleri haklı galiba.

Çarşamba, Ocak 13, 2010

Yılbaşı Gecesi

Yılbaşı gecelerinde eğlenmeyi bırakalı çok oldu. En son 2000’e girerken bir heyecan olmuştu. Milenyum dönümüydü. İlk kez Vegas’taydım. Her taraf ışıl ışıldı. Henüz gençtim. Kanım kaynamaktaydı. Duygusaldım da o zamanlar. Bellagio Oteli’nin önünde arya eşliğinde dans eden fıskiyeler gözlerimi doldurtmuştu, hiç unutmam. Kimbilir hangi sümüklü oğlanı hatırlamıştım. Yani fil hafızamdan silinmedi elbet kime ağladığım ama evli barklı kadınım şimdi. Şövalye arıza çıkarır o konulara da girersem. Zaten de artık komik geliyor gençlik hezeyanları.

O seneden beridir yılbaşlarında ne yaptığımı hatırlamam bile. Koltukta uyuyakalmak sıklıkla yaşadığım bir aksiyonudur yılbaşı gecesinin. Gecenin beklentisi de bitti gitti işte. Bu da yaşlanma belirtisi mi derler, ne derler bilemem ama ben halimden memnunum. En kötü ihtimalle halimle barışığım.

Bu yılbaşında da, bari uyuzuz, birimizin evinde toplanalım, dedik ama kimin evinde toplanacağımız konusu günlerce havada kaldı. Yonc’un ve bizim evimiz on metrekare falan. Ne yemek masamız var herkese yetecek ne tabağımız. Düella’nın evinde de ekipman sorunu var. Onun yemek masası bile yok. Koltukları da mancınık gibi. Ancak yerde oturulabiliniyor. Mutfağındaki tuz, şeker, yağ, süt, peçete, deterjan oranı falan durumlarını da önden yoklayıp akabinde dev bir market alışverişiyle belki durumu kurtarabilirdik ama öyle olsa bile yerde mi oturucaz be, diyip vazgeçtik. Kılçık zaten karşıda ve taze bekar olduğundan onun da evi ekipman sorunluydu.

Orta yaşlı olduk ama hala şöyle önce oturma grubunda oturup çerez yiyebileceğimiz, sonrasında yemek masasına geçebileceğimiz, önden çorbaların arkadan hindilerin gelebileceği bir evimiz, bir düzenimiz yok maalesef. Hiçbirimizde yok hem de. Buna ve yaşımıza rağmen kurulu düzen yerine bambaşka şeyler istedik yeni yıldan.

Namlımız’da yemek yedik bari. Sonuna doğru da sırayla dilek açıklaması turu attık ve her beyan edilen dileği Düella'nın tenkitleri doğrultusunda düzeltip yeniden ifadelendirdikten sonra kadehimizi gerçekleşmeleri için kaldırdık. Tam seyirlikti. Şövalye bu yıl öküz gibi yemek yiyip kilo almamayı diledi. Yonc, spor yapıp taş olmayı, cazibeli olmayı diledi. Kılçık stabil hayat ve stabil manita, Düella entellektüel açılımlar, ben de tabii ki çoluk çombalak ve yeni aldığımız evimizin bu yazki dekorasyonu esnasında Şövalye’yle boşanma aşamasına gelmemeyi diledim. Dileklerden anlaşılacağı üzere Şövalye ve Yonc tamamen body conscious istekleriyle motivasyon farklarını ortaya koydular.

Her sessizlik anını değerlendiren Yonc, çocukluğunun yılbaşlarını anlatmaktan geri kalmadı. Çocukluğunda ailesiyle beraber bir ordu evindeki eğlenceye katıldığı bir yılbaşında bir hediye çekilişi yapılmışmış. Yonc’un çektiği numaraya da büyük hediye çıkmış. Bizimki sahneye çağrılmış. Bütün salon, ‘aa çocuğa çıkmış hediye’ diye bizimkini işaret ederken Yonc, alacağı hediyenin heyecanından adeta uçuyormuş. Yabancı alkol ve sigaranın zor bulunduğu günlerde büyük hediye meğersem koca bir kutu sigara ve içkiymiş. O tarihte henüz ilkokul öğrencisi olan tıfıl Yonc’a bu uygunsuz hediyenin yaşattığı hayal kırıklığını aradan geçen otuz yıla rağmen hala yüzünden okuyabilirdiniz. Annesi ve teyzesi hediyeye bayılmış bitmiş. Mutlulukla hediyeyi aralarında pay ederken bizimki mahsun mahsun kalakalmışmış.

Bizim de her okazyona uygun bir çocukluk travmamız var, ha. Belki de ondan hala hırt hırt yaşıyoruz, kim bilir?

Baktık uykumuz geliyordu, Şövalye’nin de ertesi sabah işi vardı, biz kasmayıp eve gittik. Düella bu uyuzluğu kendine yediremeyip geri kalanları toplayıp en yakın bar neresi diye garsonlara sormakla başladığı alemlere daldı. Ertesi gün öğrendiğime göre tekno barlarda sabaha kadar dans etmişler 18’liklerle. Taş çıkardıklarını iddia ettiler ama artık bilemiyorum. Yine de helal ettim takdirimi.

Salı, Ocak 12, 2010

Düğün Masrafları

Bir memleketin yabancısı olma olma dilemması, özgürlük ve kardeşliğe indirgenebilir. Özgürlüğün keyfine karşı bir yere ait olmanın keyfi. Evinde kalan ait olmanın keyfini sürerken gurbete giden özgürlüğün sefasını sürer ve beraberinde gelen cefasını çeker, demiş bir akil adam. Amerika’daki cefalardan biri de kimsenin elalemle bir işi olmamasına rağmen düğün masrafının abarmışlığıdır.

Amerika’dan bir iş arkadaşım vardı. İki kızı vardı. Eşi üçüncüye hamileydi. Yoldaki bebeğin de kız olacağını öğrendiğinde gidip kızları için bir düğün fonuna girmişti. 20-30 yıla en az günümüzün 100 bin doları kadar para biriktirmesi gerekiyordu. Bana fon işini anlattığında dumur olmuştum. Ben de ona benzer yaşadığım bir durumu üçüncü dünya ölçeğinde anlatmıştım. Onlar bayılırdı benim bu oryantal hikayelerime. Ben de hiç germez, onları eğlendirirdim böyle. Annem bana ilkokuldayken Jumbo çatal-bıçak seti almıştı çeyiz olaraktan, dedim. Jumbolar memlekette yeniydi sanırım, çok değerliydi. Salondaki büfede kağıtlarına sarılı olarak kilitli kaldılar senelerce. On sene sonra piyasada çatal bıçak bolluğu oldu da annem kıyıp kendi kullanmaya başladı bunları. Yani aslında o kızlar büyüyene kadar belki düğün ve masrafları konusu tarih olur, dedim. Fonu boşuna fonlarsın o zaman, demeye getirdim.

Ruş’u da Amerika’da evereceğiz. İnşallah yaza. Önce bir mutlu olduk duyunca nişanı. Sonradan aranjmanına takıldık. Geyiğini de yaptık. Ciddiyetini de. Orta büyüklükte bir düğün planlayacaklarmış Virginia’da. Pablo’nun ailesinin yaşadığı şehirde, '60 kişi kadar'lık bir düğün.

O ne be? Orta büyüklük mü bu şimdi? Manular’ın ‘küçük davet’ dediği düğünde bile 100 kişi vardı rahat. Doğum günü partisi gibi 60 kişi. Sana Türkiye’den bile rahat 30 kişi gelir Ruş. Düella, Yonc, Kılçık, Dilocan, Ceycey, Manu ve kocası, Pelinat ve kocası, ben ve Şövalye. Annen, baban, iki kardeşin, üç beş akraban. O, bu, şu.

E, tamam işte, dedi. 30 kişi de Pablolar.
Zaten çocuğun çekirdek ailesi 5 kişi, Ruş. 50 yıldır oturdukları yerde akraba ve çevre toplamı 25 kişi mi?

Ya hayır, düğünün kocaman olması gerekmiyor elbette. Ama bizim durumumuzda bilinçli bir küçük tutulma durumu yok. Zaten geleceği varsa gelecek olan insan sayısı bu. Amerika’da herkes ıssız adam. Aileler de ıssız aile. Zaten daha kalabalık olmasa da iyi olur zira düğünler pahalı. Bu küçük şehirdeki miniş düğün bile 30 bin dolara çıkabilirmiş. Yuh, dedim ama şaşırmadım. Normalde kızın aile öder ama bizimkiler kendileri beraber ödeyecekler. Kıyma dedim. Ön ödeme yaparsınız o parayı evinize. Biz burda bakalım size düğün ayol. Hem bak kişi başına bir çeyrekten 100 kişi gelse 90*100=9000 liradan 6000 dolar eder. Orda altın da takmazlar hem. Beni dinler mi bilemem ama ben ona bir ön fiyat çalışması yapacağım*.

(Şöyle güzel manzaralı küçük bir mekanda, uygun fiyat olması açısından Ramazan ayında da yapabileceğimiz, 60 kişilik bir Istanbul düğünü aranjmanı çalışıyorum. Konuya dair fikirleriniz mühimdir.)

Cuma, Aralık 25, 2009

Gardırop Detoksu

Gardırop gibi daha layt mevzulara geri dönmek isterim. Mevzu layttı ama senenin en mühim olayları listesinde top 10’e girerdi bence.

Okura hatırlatmak için çıkan kısmın özeti şöyleydi:

Gardırobunun beyaz gömlek, siyah pantolon ve takım elbiselerden ibaretliğinden Hafiye’ye gına gelmişti. Modaya da nispeten uygun ve biraz daha hareketli kılıklar satın almak üzere birkaç mağazaya gitmiş, beni donatın, demiş ve fakat ya kıyafetlerin absürdlüğünden ya da satış temsilcilerinin beceriksizliğinden kendine bir türlü taze kılıklar dizememişti. Bu süreçte Şövalye onunla 'İkoncan mı olucakmış buuu?' diye de dalga geçmişti.

***

Ofise yakın olan İpekyol’a gidene kadar gardırobumu yenileyebileceğime dair umutlarım tükenmek üzereydi. Ofise-yakın-İpekyol dev bir mağazaydı. Kimseler olmazdı içinde. Cup-tıs-cup-tıs’ı sonuna kadar açıp beyninizi de ütülemezlerdi. İçerisi ne sıcak ne de soğuk olurdu. Alışveriş merkezinde değil, düz ayak, kendi başına bir dükkandı. Önünde de bir dolu otopark yeri olurdu. Konforu şahaneydi yani.

İçeri girdiğimde iki satış temsilcisi kız yan yana duruyordu. 'Kesin beceremezsiniz, biliyorum, ama işte sormuş olayım diye soruyorum' edasıyla
yaklaşıp ezber cümlemi söyledim. Beni donatın, dedim. Şu tarz bu tarz da demedim üstelik. Kalın yünlü kazak istemem, kaşındırıyor ve menopoz yapıyor, dedim. Öyle satenimsi elbiseler de istemem. Hem statik yapıyor hem de göbekli gösteriyor, dedim. Hepsi o. Başka da ağzımı açıp bir şey demedim.

Kızların biri gitti, öbürü geldi. Bir saatin içinde dayanıp döşenmiştim. Giydiklerime baktıkça gözlerim gözlerim doluyordu. Ne eksikse anlıyorlar; fuları, kemeri, kolyesi, her şeyi tamamlıyorlardı. Onlar tamamladıkça evdeki gardırobum gözümde canlanıyor, ‘nedense hiç giymiyorum’ diye düşündüğüm kıyıda köşede kalmış kılıklarımın aslında sadece bir kemere veya bir kolyeye ihtiyacı olduğunu da anlıyordum.

Kasada ufak bir servet ödedim ama pintiliğime rağmen yaptığımdan hiç pişman olmadım. Yepisyeni yirmi parça kıyafetim vardı ama birbirleriyle uyumu sayesinde rahatlıkla 60-70 değişik kılığa ulaşabiliyordum.

Eve döndüğümde gardırobumu açıp yenilere yer açmak adına eskileri bir bir çıkardım. Çıkarılanların en başında Amerikan takım elbiselerim vardı. Ne kadar marka da olsalar dökümsüz duran, tuhaf belli, geniş basenli ve biraz da kısa olan pantolonlara artık veda ettim. Gerisine de ‘bir sene’ kuralı koydum. Bir senedir giymediğim şalından çorabından kadar heeeer bir şeyi toplayıp yardımcımız kadına verilmek üzere kenara ayırdım.

Hala herşey ‘tamam’ değildi. Azıcık ağır kılıklarım tamamdı ama spor kıyafetlerim eksikti. Onları da artık ufaktan kaptığım doğru kılık tespiti tekniğiyle zaman içinde birkaç mağazadan topladım. Üzerine Amerika’ya gitmek zaten spor kıyafet alışverişindeki son noktayı da koymuştu. Gardırobumun fonksiyonel hafifliği adeta içimi de hafifletmişti. Bu durumdan o kadar memnundum ki herkese gardırop detoksunu öneriyordum.

DC kankası Ruş’un evinde misafir olduğum günlerde evinin dar geldiğini, dolaplarının yetmediğini ve daha büyük bir yere çıkmak istediğini söyleyip durdu. Amerikan evleri dolap ve giyinme odası cennetidir. Bu sızlanmayı anlayamıyordum. Bir akşam Ruş, dedim. Hadi başlıyoruz.Teker teker kıyafet öbeklerini çıkarıp yatağa dizdik. Teker teker açtık. Ruş teker teker giyindi.

Tek bacağında dev bir kaplan deseni olan kot pantolon mu dersiniz, kıçı başı ayrı oynayan, renk cümbüşü olan elbiseler mi dersiniz, neler yoktu ki.
Bir tane mini kot etek çıktı öbekten. David People marka. Hala yaşar mı bu marka, bilemedim. Ruş, Pelinat ve ben ne giymiştik o eteği 12-13 yıl evvel. Birkaç dakikalık kahve molamızda nostaljisini yaptık eteğin.

"Tamam, üstüne oluyor da Ruş, on yıldır giymemişsin. Hem böyle şeker mini şeyler erken 20’li yaşlara ait. Biz artık büyüdük. Yakışmaaaaz".

Zor çıkardı elden bizimki.

Bir dünya penye tişörtü vardı. Atmaya kıyamayıp ‘pijama’ ilan ediyordu. Sonunda pijama niyetine 15 tişört çıktı.

"Sen her gün giydiğini yıkayan titiz bir kadınsın. Bir insan evladının 15 pijaması olmamalı. Zaten sıra gelmez bunları giymeye. Aaaat", diyorum. Yapışıyor. Zorla atıyorum.

Sonra en az yirmi tane kot pantolon attık. Ruş, bunları giydikçe kilo aldım dedi dövündü. "Güzelim", dedim. "Kilo milo almadın. BMI 20'lerin şişkoyum hezeyanlarını bırak. Ben seni bildim bileli 52-55 kilo arası takılıyorsun. Eskiden böyle dar alırdık kotları ayol. Yatağa uzanıp, karnımızı iyice çeke çeke, ıkına sıkına fermuarını kapatırdık, hatırlamıyor musun? Ben de kilo falan almadım mesela ama 29 beden bir 501’im vardı eskiden. Ihlayıp tıslayarak içine girerdim. Sırf 29 bedene giriyorum hissiyle dolaşmak içindi bu. Sonra belim, kalçam falan morarırdı bunları giydiğimde. Zaten bu sıkılıkla bel üstünde de koca bir simit pörtler. Şekil şemal iyice kaçar. 30’a rahat sığsam da son birkaç yıldır germiyorum 31 beden alıyorum rahat rahat. Ohh püfür püfür".

Sonra giyinme odasını yeniden yerleştirdik. Tam göz önü yere birtakım sırt çantaları dizmiş. "Ruş, bu ne?", diye sordum.
"Şubat’ta Meksika’ya giderken kullanıcam bu sırt çantasını", dedi.
"Şubat’a daha çok var", diyip bir bavulun içine hapsettim çantayı.
"Az kullandığın şeyleri prime noktalara koymamalısın. Gardırop detoksu tamam ama yeni düzeni de mühim".

Sabaha kadar süren Ruş’un gardırop detoksu operasyonunda tam dokuz adet battal boy çöp poşeti torbası dolusu kıyafet attık. Atmadık aslında. Muhtaçlara verilmek üzere ayırdık. O kadar yorulmuştuk ki ayakkabılara sırayı getiremedik. Ruş, onları daha sonra elden geçireceğini iddia etti. Umarım yapmıştır.

Nedir sonuç? Ayakkabı dolabına detoks yaptın mı? Kaç ayakkabı çıkardın elden?

Cuma, Aralık 18, 2009

Mutluluğa Erişme Hakkı

Birleşik Devletler'in bağımsızlık bildirgelerinin içine bile konmuştur Amerikan Rüyası. Bildirgenin 2. maddesi der ki, “Tüm insanlar eşit yaratılmışlardır. Yaradanları tarafından onlara bağışlanmış, belli bazı vazgeçilemez haklara sahiptirler; yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişme hakları da bunların arasındadır”. Ben senelerce hastası oldum bu maddenin. En çok da mutluluğa erişme hakkının. Böylesine derin bir mevzunun bu basitlikte anlatılışına ve herkesi, her derdi, her dönemi ve durumu kucaklayıcı duruşuna hala hastayım.

Genelde soğuk, katı ve okunması zor bu tarz metinlerde insanların haklarının kapsam ve durumlarını geniş geniş de olsa tanımlamak yerine ‘mutluluğa erişme hakkı’ demiş bırakmış adam. Yalınlığa bakar mısınız? Kıvraklığa? Bunun üstüne ne slogan geldi bu dünyaya, ne motto, ne de marka. Vaktiyle belki de bir gaz verilmek istendi savaştan bitap düşmüş, nüfusu kavruk ve dağınık kalmış topluma. Gazların en büyüğüdür ya mutluluk vaadi. Devlet politikası bile olabilir haliyle.

Mutluluğa erişim vaadinin çıkış sebebi her ne idiyse öyle kalsın ama konuyla ilgilenen Amerikan Rüyası romanlarını okumayı severim. Orta öğrenim boyunca bize dayatılmış olmalarından da olabilir. Belki de devletin toplumları gaza getirmelerine ya da uyutmalarına uyuz olan aydınların yazdıkları yüzünden olsa gerek bu romanlarda bu rüyalar illa ki kabusa dönüşür. Her an her şey ters gidebilir hisleriyle yaşayan benim gibi Kriz Hanımlar için büyük dersler çıkarılır.

Bu romanların en bilinenlerinden Fareler ve İnsanlar’da çocuk zekasına sahip iri bir adam olan Lennie ile akıllı bıdık sıska bücür arkadaşı George çiftliklerde çalışıp duran ırgat kankalardır. Hayatta birbirlerinden başka kimseleri yoktur. Yatıp kalkıp bir gün kendi çiftliklerinin sahibi olduklarını hayal ederler. Çiftlik sahipliği onların mutluluk noktasıdır ve bir gün bir çiftliğin sahibi olma umuduyla yaşarlar. Lennie sık sık George’a hayallerindeki çiftliklerini anlatmasını söyler. George da sık sık alır sazı eline, ağacını, toprağını, hayvanını masal gibi anlatır ‘mutlu’ yerini.

Gel zaman git zaman, iri ve geri olan Lennie, sırf oyun oynamayı ve yumuşak şeylere dokunmayı sevdiğinden çiftlik sahibinin gelininin saçlarını okşamak isterken kızın panik olmasına panik olup ayarsız kuvvetini kullanarak kızı istemeden öldürür. Çiftlik sahibi artık görüldüğü yerde Lennie’yi linç ettirecektir. Lennie’nin ayarsız kuvveti, iyi niyetine rağmen herkes için, George için de bir tehdittir artık. George, Lennie’yi herkesten önce bulur. Lennie'ye yeniden mutlu çiftlik masalını anlatırken, tam da hayal kurarken, George arkadaşını vurur. Başkasının ellerinde linç edileceğine onu kendisi öldürmeyi tercih eder. Arkadaşını vururken aslında hayallerini de vurmak zorunda kalır. Lennie ölürken George’un yanına gelen bir başka ırgat üzüntü ve kederden şoka girmiş olan George’a teselli niyetine, ‘”Bunu yapmak zorundaydın, George,” der. “Bunu yapmak zorundaydın”. Bu replikten de aslında yaşama tutunmak için hayallerimizi öldürmemiz gerekebildiği hatırlatılır.

Romanın ismi Robert Burns’un To A Mouse isimli şiirinden çıkmıştır. Şiirde, bir tarla faresinin kendine yuva yapmak için uğraşırken bir yandan da geleceğindeki mutlu günlerinin hayalini kurduğunu öğreniriz. Fare, o yuvayı en ince detayına kadar düşünmüş ve planlamışken bir gün tarla sahibinin sabanı ile yuvası dağılır. Farenin trajedisini de 'Farelerin ve insanların en ince planları çoğunlukla ters gider' mısralarında anlatır. Fare de planlarını öldürebilmiş olsaydı bu trajediyi aslında yaşamayacaktı.

İki şeyi çok istedim. Elde ettiğimde resmen başım göğe erecekti. Bunlar için uzun ve çok çalıştım, çok plan, çok strateji yaptım. Hak ettiğime de inandım; hem zor şeyler bile değillerdi. Birçoklarının farkında bile olmadan elde edebildikleri, bir çoğunun da hatta ‘aman be’ diyip aldırmadığı şeylerdi. İkisi de terso gitti. İlkini öldürdüm. Hala içim sızlar, hala ‘acaba’ der sorgularım. İkincisinin de bir ayağı çukurda. Bu yazı ondan. Hoş, hayaller öle öle yaşamın tadından yana bir şey de kalmıyor.

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Çemberin İçi Dışı

Kesin döneli 3 yılı geçti. Bu süreçte iki kez ziyarete gittim Amerika’yı. İlkinde daha bir oralıydım sanki ama bu gittiğimde Türk’e daha yakındım. Kesinlikle. Ruş araba kullanırken sola dönecekti mesela. Left only şeridine vaktinde giremedi. Sok burnunu ayol şuraya, n’olcak, dedim. Hadi sokamadın. Boşver. Düz şeritten dönüver. N’olcak, dedim dedim, olan oldu. Polis sireniyle arkamızda belirdi. Ruş’a ceza yazılırken biraz vicdan yaptım. Hakkaten polis devletiymiş burası dedim. İçinde büyürken değil, dışarıdan gelince anlıyorsun.

Ne bileyim ayol. Benim iş yeri çıkışımdaki ışıklı kavşakta polis olur hep. Polisin gözünün içine baka baka sağ şerit sola döner. Sol şerit de sağa. Hepsi ortada kavuşur. Biraz hır gür, küfür olur. Nasıl olursa olur, sihirli bir andır o. Hiçbir araba birbirine girmeden çözülür yumak. Bir sonraki ışıkla dönüş yumağı yeniden sarılıncaya kadar.

Işığa genelde saygılılar Istanbul'da, Allah için. Bu sağa sola dönüşler sıkıntılı. Ben eskiden hep kurallı kurallı takılmaya çalışırdım ama burada trafik öyle bir şey ki, sel gibi. Birazdan sağa sönücem, sağ şeritte kalmalıyım diye kassanız bile akıntıya kapılıp sol şeritte bulursunuz kendinizi. Gel zaman git zaman, direnmenin lüzumsuzluğunu anlarsınız.

Amerikanize edilmiş Uzakdoğu yemekleri yedirip durdular bana Ruş ve Amanda. Tam özlediğim gibi. Pablo da geldi, biz nereye, o oraya. Yazık, çocuk aksıyordu. Geçen gün futbol oynarken tendonunu koparmış. Ayağı ‘pop’ etmiş. Bunu da maçın kenarına çekmişler ve maça devam etmişler. Pablo’yu alıp acile götürmek Ruş’a kalmış.

Amanda da, Ruş da Pablo’nun kenara çektirilip maça devam edilmesini çok Amerikalı, iş fokuslu ve insanlık dışı olarak algılarken Amerikalı çocuk bunu gayet normal buluyordu. Turnuva falan mı vardı, dedim. Yoo, dedi. Arkadaşlar kendi aralarında oynuyorlarmış ama ciddi oynuyorlarmış. Halı saha muhabbeti yani. O yüzden yarasıyla kendi başına kalması biraz acımasız durmakta hakkaten.

Dedim ben bir minik taş düşürdüm geçenlerde, bütün ofis benimle hastaneye geldi. Hatta acil kısmında doktor pantolonumu çıkartıp karnıma bastırırken de etrafımda birkaç kişi vardı. Ağrılar dindiğinde son uzman doktora muayeneye girerken ‘yalnız girmek istiyorum, izin verirseniz’ demek durumunda kaldım artık. Allahtan o gün giydiğim çorabım, çamaşırım falan contiydi de karizmam çizilmedi. Çok da bağırmadım. Olabildiğince leydi gibi çekmek durumunda kaldım acımı. Ertesi gün ofiste çaycısından genel müdürüne herkes taşımı merak edip soruyordu. Tezata bak sen.

Perşembe, Kasım 26, 2009

Türk Dilinin Vedası

Türkiye’de bayram, Amerika’da bayram. Süper denk geldi. Şükran Günü’nde gravy soslu hindimi, tatlı patatesimi, cevizli turtamı, kızılcık sosumu, çeşitli ekmek topçuklarını yiyeceğim diye nasıl sevindim, anlatamam. Önden iki kilo verdim de gittim. Bünyede yer açaraktan.

DC’de gay adamların evinde Şükran Günü bir başka güzel geçmekte. Sofranın düzeni, sunumu yıkılır bir kere. Hepsi birer mutfak perisidirler. Mutfakların hepsi son modeldir. Evlerin hepsi de stil sahibidir. Bayramlardaki mecbur aile kavuşmalarındaki dramalar yoktur burada. Yerine müzik, dans ve muhabbet vardır. Bir çoğu ailesinden fiziksel ya da duygusal olarak uzak olduğundan arkadaşlar aile olmuştur. Bizi de kattılar aralarına sağ olsunlar. Dag’ın evine misafir olduk.

Yemeğin bir yerinde fırından taze çıkmış ekmeği ağzına atan Amanda bana ekmek çok iyi yaa, dedi. Yanımda oturan Cerom gülmeye başladı. Ne olduğunu anlamadım. Gülmekten boğazına takılan yemeği çıkarmak için sırtına iki kez helal diye vurdum. Kendine gelince söyledi.

"Türkçe nasıl bir dil yahu? Bebek konuşması gibi", dedi.
Aek-mac-chok-eee-yaa diyerek Amanda’nın ‘ekmek çok iyi yaa’sını tekrar etti.
Bizi de gülme tuttu bu sefer.

Alex de atladı. "Evet, evet. Turkish sounds like baby talk", dedi.
"Huh-dee-by-by var bir de", dedi
Hadi, bay bay yani.
Buna koptuk.

Dan, "Hadi bay bay, ne demek?" diye sordu.
Good-bye demek, dedik.
"Peki goo-lay-goo-lay ne demek, o zaman?" dedi.
Güle güle. O da good-bye dedik.


Bir dilde kaç tane good-bye olabilir yahu, diye sordular.
Vay canına diyip saymaya başladık.
Hoşçakal, allahaısmarladık, güle güle, bay bay, ...

Alex, "Yeterin", dedi. "Sonsuza kadar hoşçakal diye bir kelime yok mu? Bir seferde bu vedalaşma işkencesi bitsin diye".
Bir sessizlik oldu.
Ruş, ‘elveda’ dedi.
Gülmekten artık geberdik.


Alex, "Bu çok dramatik oldu", dedi. "Bu, dramatik bir kelime midir?"
Sonsuza dek vedalaşmanın fonetiği de yoğun tabii.
Ruş özellikle hissiyatlı söylemedi ama kelime ağızdan öyle çıkıyor hakkaten. Dram yüklü.
Bu da İngilizce karşılığı olmayan bir kelime.
Dramaların topu birden bizim dilde. Somut, net, katı, gerçek pek bir şey yok Allah için.

O günden beri etrafımı dinler oldum. Amma çok ‘hadi baybay’ diyoruz, farkında mısınız?

Her duyduğumda da Alex’in oyuncaklı Amerikan aksanlı huh-dee-by-by’ı geliyor aklıma.

Gülüyorum.

Hadi bay bay.

Pazar, Kasım 22, 2009

Vancouver'ın Yağmuru, Yaşı

Herkesin güzelliğini öve öve bitiremediği Vancouver’dan ben bir şey anlamadım. Orada geçirdiğim beş full gün içinde yağmurun yağmadığı bir on dakika olamadı. Öyle çisil çisil şeyler de değil üstelik, bildiğin ıslatan yağmur üzerimizden eksik olmadı. Taksi şoförleri, çeşitli esnaf ve otel yetkilileri son üç haftadır yağmursuz gün geçirmediklerini söyleyince artık bir kısa öğleden sonra molasında yağmura yaşa rağmen kendimi meşhur Stanley Park’a attım. Beş sene evvel Vancouver’la aynı iklimli Seattle’a gittiğimde hava günlük güneşlikti. Bana her şey normal gelmişti. İnsanları biraz tuhaf bulmuştum ama. Sokaktan geçerken beni durdurup ‘hava ne muhteşem değil mi?’ diye illa ki söylemek ihtiyacındalardı. Güney insanı bütün olan bitene bu güne kadar anlam verememişti. Şimdi çaktı.

Turistik kartpostallarda Stanley Park’tan şehrin güzel görüntüleri yakalanmıştı fakat bana sudan çıkmış yamaca yerleşmiş şehir manzaraları yerine gri bulutlar ardında hayaletlerden ibaret şehrimsi figürlerle yetinmece kaldı. Üstelik makinem de ıslandı. Yahu, dedim. Senenin iki ayı pitoresk (picturesque’nun Türkçesi buymuş) diye burada on ay çile çekilmez. Allah sakinlerine bağışlasın diyip Vancouver’ı nemiyle baş başa bırakıp kendimi kankaların kollarına, Washington DC’ye attım. Bu atılış için de yedi saat uçak yolculuğu gerekti. Gelmişken dediğiniz yerle uğrayayım dediğiniz yer arasında direk uçuşu olmayan 4000 km’lik bir mesafe vardı ama sanki Amerika kıtasına ayak basınca bana her yer komşu kapısıydı. Vaktiyle kimi teyzeler bana ‘Chicago’da yeğenim var, Mehmet. Tanır mısın?’ diye sorduğunda boşuna dumurlanmışım. Ben de onlardanmışım.

Daha gelmeden Düella’ya benim havayla işim olmaz demiştim. Yani işte kış geldi diye, çok karanlık oldu diye Düella da dahil tüm etrafım depresif olur, yok sıcak memleketlere yerleşme hayali kurar. Ben bunları çok anlayan bir tip değildim. Şimdi düzeltme ihtiyacı içindeyim. Soğuğa, karanlığa dayanırım ama kuru olmak kaydıyla. Kadın çantası bile çok gelirken bir de şemsiye tutuşturamayacağım elime. Yük ayol.

Perşembe, Kasım 19, 2009

Uzun Mesafe Yolculuk

Kapıdan kapıya toplam 26 saat süren bir uçak yolculuğunun ardından yazmaktayım. Normalde 10 saat kadar daha kısa sürmesi gerekirken Heathrow'da aktarma yapmak ve British Airways ile uçmak gafletinde bulunduğumdan adrenalini ve sürüncemesi bol bir seyahat oldu.

Heathrow'a çok gelip gittim ve her seferinde lanet okudum ama ilk kez buradan aktarma yaptım ve her türlü işkence listesinde Heathrow aktarmasının açık ara lider olabileceğine kanaat getirdim. British'in kendi gecikmesi yüzünden kaçırdığım aktarmamın yeni rotasına uygun olarak değiştirilebilmesi ve bavulumun bulunabilmesi için bir terminalden diğerine yollandım. Terminaller arası otobüsle ulaşım 20 dakika sürüyor ve her terminalde illa ki yeni baştan güvenlikten geçiriliyordum. Her geçen dakikayla da makul bir rotayla seyahatimi tamamlama şansımı da kaybediyordum.

Bilet kesici olsun, rota belirleyici, bavul arayıcı olsun konusunun ehli kimseyle karşılaşmadım. Sanki dünyanın en kalabalık limanlarından birinde aktarmasını kaçıran ilk yolcu bendim. 45 dakika kuyrukta bekledikten sonra karşılaştığım müşteri temsilcisine 'Uçağım İstanbul'dan geç indi. Aktarmamı kaçırdım. Yeni rezervasyon yapabilir misiniz?' kadar basit bir soru sordum. Kafasını kaşıdı, çenesini sıvazladı. Beş dakika kadar çıkı çıkı klavyede bir şeyler yaptı. "Bu çok zor", dedi. "Ne yapacağımı bilemiyorum". Neler yapılması gerektiğini bilen ve tarifeleri de ezbere bilen biri olarak şu şu saatte bilmem nereye uçak var. Ona koyun, oradan da şuraya bağlayın, dedim. Sakin ol, dedi bana. Panik yapma. "Ta cehennemin dibindeki terminalden bir sonraki uçağın kalkmasına 40 dakika kaldı. Hadi be adam", dedim. "Hadiii". "Tamam", dedi. Bir şeyler print etti. Üzerine imzasını attı. Bununla gidebilirsin, dedi. Onunla gidemeyeceğimi biliyordum. Köylü kurnazlığı kafası bu. Boarding pass yerine hamili kart yakinimdir, gibi bir şey verdi bana. Ama adamın kırık İngilizcesiyle ve Aladağlar kadar serin duruşuyla başa çıkamadım. Dağarcığı yüz kelime olan adama rezervasyon tekniklerini anlatamazdım. Çaresiz torpilli kartımı denemek üzere d,ğer terminale gittim ve nitekim uçağa alınmadım. Otuz dakika sonra aynı terminale geri dönmüş ve 45 dakikalık kuyruğa tekrar girmiştim.

Bir terminalde güvenlikten resmen fanilamla ve yalın ayak geçtim. Güvenlik belasını bildiğimden zaten seyahat ederken üzerime metalli bir şey giymem. Pabucum da lastik olur. Geçtiğim kapı da ötmedi zaten. Tahmin ediyorum ki acelemden hiperventile olduğumdan kenara çekip mıncık mıncık üzerimi aradılar. "Ötmedi ki alarm", dedim. "Neden üzerim aranıyor?" Öyle işte kıvamı bir şey dedi kız. Kırık İngilizce'yi duyunca yine cevap vermekten vazgeçtim.

Uçağa almayanın da İngilizcesi yüz kelimeydi. Sıramı kıran adamınki de. Londra'da değil Polonyo'da, Endonezya'da, İspanya'daydım sanki. İngiltere'de İngiliz kalmamış. O, bu ve şu da oldu; çeşitli rende ve silindirlerden geçerek en nihayetinde Vancouver'a geldim. Burada da durum aynıydı. Muhtemelen sorunlu bir seyahatim olduğu için çok kişiyle muhatap olduğumdan batıda batılı kalmamışlığı ilk kez bu kadar gözüme çarptı. Sınırlar açılsın, göçler serbest kalsın dalgasının güya daha başındayız. Ben bu işin sonunu çok merak ediyorum. Varyete kaosunu da getiriyor. Bu potada politik ya da ekonomik olarak çoğunluk belki yukarda ama operasyon ve iş kültürü anlamında aşağıda bir yerde eriyor. Ya da göçler ucuz işçilik getirdi. Bu sayede seyahat etmek ucuzladı da ben de böylece zırp pırt dünyanın öbür ucuna gidebiliyorum.


Onu bunu bilmem. Adrenalinim dinmediğinden duruma saydırma kısmındayım ben hala.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Türkiye'nin Tadı

O kadar liberal, toleranslı, aman eşitlikçi özgürlükçü ayağına yatarım ama dil ve onun kullanım biçimlerine, aracı olduğu mesajlarına dair içimdeki faşizme engel olamıyorum. Mesela uçağa bindiğimde Skylife dergisini karıştırmamla içimdeki faşist uyanıverir. Sol sütununda Türkçe, sağ sütununda İngilizcesi bulunan makalelerin, röportajların her iki dildeki versiyonlarını okumadan duramam. Okudukça öfke basar. Hakir görme basar. Metinlerde çoğu zaman çeviri hataları olur. Ona da kılım ama hadi olsun da en en uyuz olduğum şey çeviri hatasından ziyade oynanılan hedefe yakışılmadığıdır. ‘Uluslararası' tribine girmiş bir markaysan, ‘uluslararası’ okuyucunun da olacağını düşünüp ona göre konular seçer, ona göre adamlarla röportaj yapar, ona göre sorular sorarsın, di mi? İzleyicinin kim olduğunu bilmek esastır. Örneğin dünyaca tanınan biriyle röportaj yaptığında ona törkiş klişesi anket defteri zamanından kalma röportaj soruları sormasan iyi olur. Bu durumda çevirin gramer olarak doğru dursa da non-törkiş kişinin aklına giremeyebiliyorsun.

Skylife’ın sene başındaki sayısında Kevin Costner’a sorulan bilmemne filminde bilmemne rolünü oynamak nasıl bir duygu sorusuna adam paşa paşa işini yaptığı cevabını vermişti. Adam nerden bilsin bizde kimi oynarsan içten içe o olduğuna dair fikirler doğar. Oyunculuk şizofrenik bir yerdedir bu topraklarda. Sonra adama Atatürk'e dair sorular sorulmuş. O da ne desin, ancak geçen yıl geldiğinde Atatürk’ün kim olduğunu öğrendiğini ve bir ulusun tarihi liderine dair bir asrı devirmiş coşkulu gururuna hayret ettiğini söylemiş. En sonunda da Hidayet ve Mehmet Okur’u nasıl bulduğu sorulmuş. Kafadan onları tanıyor olmalı elbet. Onlar Amerika’nın ennn meşhur insanları zira. Röportaj kötü mötü de hani belki Türkçe’de sırıtmıyor o kadar. O kadar alıştık. Çevir bunu İngilizce’ye. Dilini değil ama, aklını da çevir. Bir İngilizsin. Bir Amerikalı. Batılı olma hadi. İngilizce bilen bir Afrikalı ol. Çinli ol. Öyle oku bakayım. Anladın mı bir şey?

Bugün Köln’e geldim. Uçaktaki dergide yine aynı terane. Istanbul’da aktarma yapmanın cazibesine dikkat çekilirken connect from Istanbul şeklinde yanlış edatlar kullanılmıştı. You connect IN Istanbul'dur halbuki. Aman canım, anlaşılıyor işte demeyin. Bize anlaşılır geliyor ama yabancıya değil. Connect from ibaresinde bir mesafe kat etme, Istanbul’dan ayrılma iması var. Bu durumda yönelmesi de, yani to’su da, olmalı. Oysa yazıda anlatılmak istenen A noktasından Istanbul’a gelinip aktarma yapılıp B noktasına gitmek. Connecting in Istanbul kısaca.

Bagajımı almak üzere banda yürüdüğümde dev Türkiye billboardları gözüme girdi. Beş dakika kadar anlamaya çalıştım ilanların mesajını. Bir fındık kasesinin üzerinden üstünde Taste Model of Turkey yazan bir kırmızı kuşak geçiyordu. Bir gıda fuarının bilmem kaçıncı koridoru Türkiye ürünlerine aitmiş. Taste model’i gelin görün vs diyor ilan. Sol altta Istanbul Ticaret Odası amblemi. Arkada bir başka ilan. Orada da bir buz küpündeki kirazın üstünde aynı kuşaktan vardı. Keşke resmini çekseydim. Gugıllar bulurum nasılsa dedim, bulamadım. Sonradan çaktım köfteyi. Best Model of Turkey gibi demek istiyordu. Best Model of the World yarışmasına istinaden heralde, taste model diyordu. Fonetik olarak da benziyor diye kullanmış olmalılar. O kuşak da dereceye girene takılan şeydi. İyi de, Best Model yarışmasını dünyada kim biliyor da uluslararası ortamda reklam konseptimize referans yaptık? Best Model of the World, Erkan Özerman isimli şahsın 22 yıldır düzenlediği ve hep Istanbul’da yapılan global ölçekte ufak çaplı bir yarışma. Ha pardon, ilk kez bu yıl Bulgaristan’a taşınmış. Hala küçük, hala bilinirliği sınırlı. Bir yabancının bu ilanlara bakıp bu kadar çağrışımı zincirlemesi hala imkansıza yakın.

Bir çıkıp dışardan bakamıyoruz kendimize. Bir uydu görüntümüzü alamıyoruz. Dünya para ve emeği değirmende su niyetine dövüyoruz bir de. Think globally, act locally prensibi bizde tersine, think locally, act globally olarak işliyor. Bu ilanların hazırlanmasında işveren derneklerden tutun, ajansına kadar zincirdeki hiç kimse lokal kaldıklarının farkına bile varamıyor. Bunu fark etmek için ne gerek? Yurtdışında yaşamış olmak mı? Yurtdışı yayınlarını, haberlerini, rakiplerini takip etmek mi? Senin bildiğini herkesin kafadan bilemeyebileceğinin farkına vardıran sorgulayıcı yaklaşım mı? Düşündüm düşündüm, 'kesinlikle şu' dediğim bir şeyi çıkaramadım. Ya yukarıdakilerin hepsi ya da bilmediğim başka bir şey. Belki de eğitim sisteminden girip adaletten çıkmak gerek gene.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

Gardrop Yenileme

Mevsim değişirken fark ettim ki gardrobum acaip demodeydi. Demode diyerek kendime haksızlık etmeyeyim hadi, de sırf sabahları ne giysem diye dertlenmemek motivasyonuyla oluşturduğum gardrop milyon beyaz gömlek ve siyah pantolondan oluşuyordu. Gündeliklerim ise Amerika’dan aldığım kısa, polo yaka şeylerle 501 ya da o kesimde kotlardan ibaretti. Klasik ötesi bir gardrop. 50 yıl önceye de ait olabilir, 50 yıl sonraya da. Her iki dönemde de ne batırır ne çıkarır. Zaten serde pintilik var, bir yıldır da hamile kaldım kalıcam diyip kendime doğru dürüst bir şey de almamıştım.

Baktım vitrinlerde bol uzun tunikler ve salkım saçak hırkalar var. Bir rahat gözükmekteler. Göbek büyüse bile giyilirler. Hem de şu penguen görüntümden beni çıkarırlar düşüncesiyle ciddi bir gardrop yenileme sürecine girdim. Bu süreç mümkün olduğunca kısa, etkin ve etkili olmalıydı fakat. Alışverişten nefret ettiğim için öyle haftasonu alışveriş merkezlerinde dolaşarak kendime adım adım bir şey oluşturamazdım. Evimin dibindeki birçok mall’a bile üç beş kez ancak -o da sinemasına minemasına- gitmişimdir. Hangisinde ne mağazası var bilemezdim. İndirimleri de takip edemezdim. Mümkünse tek mağazadan birbiriyle uyumlu her şeyimi alıp çıkmalıydım.

Hal buyken geçen haftasonu Massimo Dutti ile işe başladım. İngiliz asılzade tripli olur muydum, olurdum. Fark etmezdi. Konuya hakim olduğunu sanan Şövalye de benle geldi. Bana güzel kombinasyonlar buldu Allah için. Tezgahta öyle duruyorlardı en azından. Soyunma kabininde hezeyanlar yaşandı fakat. Pantolonlar bir tuhaf durdu. Koca balon popolu, plili ama dasdaracık paçalı pantolonların üstüne uzun gömlek olamadı, kısa gömlekler de tipsizdi. Şövalye bana şişko dedi. Oysa basenim geniş benim. Puf popolu pantolon kaç kıza yakışır zaten? Sen kendi göbeğine bak, dedim. Biraz atıştık. Yargıcı’ya geçtik.

Yargıcı vitrinindeki mankenin üstündeki bir gömlek-hırka-pantolon kombinasyonu fena durmuyordu. Hepsini getirin dedim mağaza görevlilerine. Gömlek o kadar kısaydı ki göbeğim gözüküyordu. Hırka da dardı. Pantolon da kısaydı. Boyunuz uzun ondan, dediler. Ya başka bir şeyler getirin o zaman, dedim. Donatın beni. Bu sefer upuzun bir tunik geldi. Şu kemerle kalçadan bağlanan cinsten. Sanki hacı dede geceliğini giymiş gibi oldu. Onun altına dar pantolon gerek. Onun da 40 bedeni yoktu. 38’ine sığdım ama ıhhhh model bir sığma.

Ya sezon başı daha. Tane tane mi yapıyosunuz şu pantolonlardan? Nasıl 40’ı olmaz Ekim ayında? Tekrar donatın, dedim.

Öyle aval aval yüzüme baktılar. Fıtık ettiler adamı. Bu mağaza görevlisi tayfa zaten satın almak üzere kasaya götürdüğünüz ürünü elinizden alıp size güleryüz yapıp etiketi scanner’dan geçirme insanları. Donatma falan bilmiyorlar. E, ben de bilmiyorum. Bilsem zaten gardrobum siyah-beyaz olmazdı. Satışçı olacaklar bir de. Mal verin, alıcam diyen adamı boş yolluyor dallar.

Söylene söylene çıkıp eve döndük. Şövalye, çok mu İkoncanmış buuu? diye beni öpüp okşayarak güya rahatlatmaya çalıştı ama yine de hırsım geçmemişti.

Perşembe, Ekim 08, 2009

Anlaşmalı Boşanma

Sayısı üçü beşi geçmeyen evli arkadaşımdan birisi daha boşandı. Oturduk konuştuk tabi önden. Boşanma dilekçelerinin verilmesinden davaya kadar olan süreçte. Muhabbetin başında işte bir post-mortem analizi yapılıyor ilişkinin. Bakıyorsun bir kankan stabil mi diye. Ona göre muhabbetin yönü belirleniyor. Muhabbetin sonunda evliliğin felsefesine muhakkak giriyoruz. Gereksiz ilan ediliyor hep evlilik. Arkadaşım da mecburiyet gibi görmüşmüş evlenmeyi. Askerlik gibi. Okula gitmek gibi. Sorgulamamış zamanında. Şimdi sorguluyor.

Kankalarım eşleriyle kavgasız dövüşsüz ayrılıyor. Bir şeyler bitti mitti, sıkıldık, farklıydık falan feşmekan. 'Anlaşarak' boşanıyorlar yani. Boşanma kararına rağmen birisi ayrı ev tutup düzenini kuruncaya kadar beraber oturuyorlar. İşte tam da bunu benim aklım almıyor.

Şu hayatta üç günlük flörtümsüden bile kan çıkmadan, kafaya isabet ettiremediğimden duvarda bir şeyler patlatmadan ayrılamamış biri olarak bunu anlamaya ihtiyacım var. Belki de benim her zaman haklı olma ihtiyacımdan kaynaklanan bir durum bu. Sonunda canımın daha çok sıkılacağını, daha çok zarar göreceğimi bilsem dahi kendimi doğrulamadan ve yaptıklarımı doğrulatmadan oradan ayrılamıyorum. O noktada haliyle karşımdaki de beni anlamama ya da sarkastik bir hak verme tribine girdi mi tamamdır. Etrafta kesici ve delici alet olmasa iyi olur. Aslında o anda haklı olduğumu atmosfere sindirip uzayacağım. Hepsi o. Diğer türlü kontrolümü kaybetmem çok zordur.

Geçenlerde bir alacak verecek hikayesi çıktı. Eski hikayedir de biraz gelişmeler oldu durumda. Şövalye’ye anlatamıyorum böyle şeyleri. Paradan konuşamaz o. Öyle para yüzünden kalp kıramazlığından değil sadece, bildiğiniz muhasebe, finans terimlerini dahi iletişemezsiniz. Bünyesi almıyor. Şu kadarlık ev almamız için bankadan şu kadar vadeyle ayda şu kadar ödenen mortgage kredisinden çekmemiz gerek cümlesinde dahi beni paragöz ilan ediyor, konu hakkında konuşmayı reddediyor, sonra ben gereksiz uzun açıklamalara giriyorum, en nihayetinde ayarım kaçıyor.

Düella var Allahtan. Ağzım dolu dolu anlattım ona hikayeyi. Paragöz müyüm ben, diye ona da sordum. Evet
paragözsün, dedi. Ama haklısın, diye de ekledi. Kızdım mı? Yoo. Haklıydım ya.

Çarşamba, Eylül 30, 2009

Mutluluk Oyunu

Zürih’e gider gelirdim arada iş için. Bir numarası olmazdı. İki yıl kadar önce gittiğimde Basel’e de geçmem gerekiyordu. Yolu da uzattı bizi ağırlayan tayfa. Dağlar göller. Bir yere geldik ki cennet halt etmiş. Sessiz mi sessiz. Bir tek ineklerin çıngırakları duyuluyor. Heidi oldum. Bayırdan salındım. Ne güzeldi, yarabbim. Buralara da yazmıştım hatta o vakitler. Neyse, o gün bu gündür hep İsviçre'nin dağına bayırına gitmeyi istemiştim. Bayramı kısmet bildik. Gittik.

Memleketi o kadar sevdik ki ilk birkaç gün musmutluyduk. Her penceresinden çiçekler fışkıran bu sevimli yerlerde hayata karıştıkça ayarlar aldık tabii.

Her gittiğimiz yerin emlak piyasasını araştırmadan edemiyoruz biz. Hani uygunsa her yere yerleşebiliriz misali. İsviçre’de de bir şale alma ya da kiralama sevdasına düşüp emlak kataloglarına, emlakçı vitrinlerine bakındık. Memleket o kadar dudak uçuklatıcı pahalıydı ki içtiğimiz kahveyi düşünen ayransızlar olarak nasıl bir tahtırevan rüyası görüyorduk bilemiyordum. Şövalye’nin aa bak, uygun bir şale diye gösterdiği ilana heyecanla eğildim. Güzel bir bina vardı resimde ama meğersem sadece park yeri satılıkmış. Fransızca ilanları anlamıyor bizimkisi. Üff, dedik, oturduk. Memlekette 80-100 yıllık mortgage’lar varmış da ondan fiyatlar uzaya gitmiş.

Paso fondü yedik yemesine de dağın başında bir tencereye peynir eritip içine ekmek banma öğünü için adam başı 75 liradan aşağı çıkamamayı anlamadık. Neticede kuru ekmek peynirin fantezisine bu paralar çoktu. Bir yerden sonra ağır peynir kokusundan da bulantı gelmeye başladı zaten. Gerçek Heidi bu ağır yemeği yiyip hiç sekmeden bayır yukarı koşabilirdi ama ben yemekten sonra 200 metre bile yürüyemez hale geliyordum. Hatta fondü peynirlerinin kalori cetvelindeki gerçeğine ağır beyaz ekmekleri bandığımı da düşündüğümde bir fondü öğününün tüm günlük kalori ihtiyacıma bedel olduğunu hesapladım. Gözlerim ağlama öncesi titredi de günün geri kalanında aç kalmaya kalkıştım ama başaramadım.


Kaldığımız evin önü dev bir tarlaydı. Gece zifiri karanlıkta adeta Signs filmi gibi, uzaylılar tarlaya konup sonra da kapıları, çatıları tırmalıyorlardı. Yani aslında hava soğurken mobilyadan, beyaz eşyadan çıkan çıtırtılardı bunlar ama benim aklıma çok oyun oynattılar doğrusu.

Evden ayrılırken çöpleri çıkarmamız gerekiyordu. Bize tarif etmişlerdi. Bilmem nerede çöp bidonu varmış. Çarşamba günleri oraya atacakmıştık. Dedikleri yerde bir şey bulamadık. Çöp arka koltukta gittik saatlerce de atacak yer bulamadık. Sonra onları bir benzincide benzin alırken pompa yanındaki küçük ve de kapaklı çöp kutusuna tıkıştırdık ve hemen oradan uzaklaştık. Sınıra çok yakındık. Bir an önce kendimizi yollara vurmalıydık. Kameralar bizi çekmiş, kiralık arabamızın plakasını tespit etmiş ve en az 100 yuroluk yanlış yere yanlış çöp atma cezası yazmış olabilirdi. Ama sonra yolu karıştırarak kendimizi yine aynı benzincinin aynı sokağında bulmuştuk. Suçlular suç mahalline mutlaka geri dönermiş. Bir türlü çıkamadık o sokaktan.

Akşam olmuştu. Yoldaydık. Daha çok olmamıştı ama. Saat 8 olmuş, olmamış. O kadar taze bir akşam. Hem de hava muhteşem. Leman gölünü turluyoruz. Evian’dayız. Hani şu ünlü suyun yerinde. Bayağı bir şehir gibi gözüküyordu kendisi ama bir Allahın kulu yoktu sokaklarında. Şirketin genel merkezi en ortalık yerdeydi, havalı bir binaydı ama gene ıssızdı. Sonra bir Carrefour gördük. Girip su, bisküvi falan alalım dedik. Otoparkında rüzgardan uçuşan yapraklar girdaplar çiziyordu. İçeriden zayıf bir ışık sızıyordu ve gene kimseler yoktu. Restoran tabelalarının restoranları da karanlığa gömülüydü.

Nihayet ortamın en meraklısı Şövalye’ye afakan bastı. Eeeh, dedi. Yaşamam ben burada. 2025’te dünyayı saran virüs filmleri gibi. Bu ne be? Herkes öldü, bir biz kaldık sanki. Anladım ben. Burada çiçeği dikiyor, sonra iki mum ışığında evinde oturuyormuşsun.

Şövalye'nin zigzaglarını yorumsuz bırakamam ben de. Medeniyet böyle bir şey, dedim. Ne kadar az ortalıktaysan o kadar çok kendi başınasın. Kendini eğlemek için de mecburen artık okursun, yazarsın, ekersin, biçersin, keser, diker, gelişirsin.