Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Depresyon Belirtileri

E, gugılda kafayı yemenin yanı sıra biraz depresyona da girdim tabii. 19 Mayıs’ı uzun haftasonu yapıp Kaz Dağları’na gittik Şövalye’yle. Moral olsun diye. Gittiğimiz yeri o kadar çok sevdim ki hep oraya gidebilirim. Şövalye sıkıldı ama ben huzur doldum. Moral nedir ben bilmem, zira orada da blackberry’den gugılladım durdum. Şövalye bunu moral doldurmak olarak görmedi. Oysa ben bir sorunun cevabının peşindeyken en mutluyum. Anlasın artık yahu. Siz de anlayın hatta.


Hamilelikle ilgili başa gelebilecek her ama her bir şeyi o kadar çok okudum ki tıp okusam diye bile düşündüm. 40 yaşına kadar bitiririm bu işi dedim. Tam benlikmiş. Annem haklıymış doktor olmam konusunda ısrarlı tavsiyelerini sıralarken. Hoş, onun tavsiyelerinin ardında yaşlılığında kendisine ekstra ihtimamlı bakılsın isteğiyle karışık küçük şehirdeki doktor kişinin büyük adamlıkla dansı vardı. Benim de doktorla hastaneyle işim olmadı şu yaşıma kadar çok şükür. 1 işim oldu. Onda da anladım ki ha tıp ha astroloji. Yumurtlamayan kadın hamile kaldı. Düşmez denen bebeği düştü. O yüzden zaten hayatım okumakla geçiyorken 40’ına kadar cehennemin dibindeki bir okulda derslere girmek yerine astrolojiyle devam etmeye karar verdim. İkisi de benzer tatminler yaşatmakta nitekim.
Hazır öyle atıp tutma işine girmişken aktarlar ve otlara da bulaştık tabii. Mesela soğan kürü yaptım iki hafta. ‘Kür’ lafı sofistike kaçıyor. Bildiğiniz soğanı kaynatıp suyunu içiyordum. Alt takımları temizler, düzeltirmiş. Şövalye gibi atmosfer insanına dahi sabahın 6:45’inde soğanımı kaynattırdım ve o iki tutam saçlarına sindirdim ya kokuyu. İnanılmaz.

Eminönü’ne aktarlara gidip üremeye yardımcı ve onarıcı çeşitli otlar ve bitkiler de aldık. Beni gavurla evli sanan aktarlar Şövalye’nin Türkçesini çok beğendi hatta."Sağolun", dedi o da. "32 yıldır bayağı uğraşıyorum düzeltmek için".

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Düşük

Kerevit’i kaybettik. Kan içinde yüzmesine rağmen bebekleri doğan kadınlar varmıştı. Herkes neler görmüştü. Şansım yüzde 70’ti ama ben istatistiğin öbür tarafında kaldım.

Süreç içinde iki gün hastanede de yattım. Her gün bana Kerevit’i gösterdiler ultrasonda. Büyüyordu. Hematomum da büyüyordu ama kalp atışı güçlüydü keratanın. Havuç rendelermiş gibi çıkan bu tuhaf ve ürpertici ses ancak bu kadar güzel, bu kadar rahatlatıcı olabilirdi. Son seferinde belkemiğini de gördük. İplikten bir ayağın minik hareketini de gördüm ama hiç kendime yormadım. Kerevit benle oyun oynamıyor. Annesine elini, ayağını sallamıyor. Biliyordum ki bu tehlikeli sulardı. Acıya dayanmak için duygusal bağların olmamalı. Her şeyi teknik bir mesele olarak gördüm. Gördürttüm zorla.

Son ultrasonda kesesini gördüğüm anda kıpırtısının yokluğunu fark ettim. Doktor joystick’i hemen başka bir yere çevirdi. Dudaklarını ısırıyordu. Şövalye hiçbir şeyi anlamıyordu.
"Kalp atışı yok", dedim.
"Yok", dedi doktor.
Hiçbir şey hissetmedim. Dudaklarını ısırdığı için bu doktoru sevdim.

Şövalye ayakkabımı giydirirken ağlar gibi oldum. Sonra vazgeçtim.
Birtakım haplar verdiler. Kasılmalar başladı. Sabahına da ufak bir ameliyatla Kerevit’i aldılar.



Cuma, Mayıs 01, 2009

Annelik Forumları

Subkoryonik hematoma (oluşan plasenta ile rahim duvarı arasında kalmış kan pıhtısı) konusunda gugıl’daki arama sonucunda beliren bütün linkleri okuduğumu iddia ettiğimde herkes buna kayıtsız şartsız inandı. Duke Üniversitesi bilmem ne araştırmasından tutun yurdumun Kadınlar Kulübü forumlarına kadar her şeyi.

Konuyla ilgili bilimsel makaleden çok annelik – gebelik forumlarında sorular vardı. Çoğunun cevabı olmayan sorular. Tipik bir forum dertli bir kadının derdini anlatmasıyla başlıyor. Örneğin, 10 haftalık hamileyim. Geçen gün hoşurt diye kanadım. Kanamaktan kan gölü yaptım. Acile gittim. Bebek yaşıyordu. Bir sonraki randevum iki hafta sonra. Daha önce benzer bir şey yaşayanınız var mı? gibi. Buna cevap yazmak yerine bir başka dertli kadın, A ,ben de 7 haftalığım. Üç gündür pıhtılı bordo/kahve kanıyorum. Sizce nedir bu? diye devam ediyor. Bunlara başka başka dertli kadınlar sorulara sorularla karşılık vererek devam ediyor. Her birinin profillerine tıklayıp bakıyorum. Hepsi sorularını sormuş gitmiş. O bebek doğdu mu, kaldı mı, bilemiyoruz. Bir dert dökme yaşamışız. Hepsi buymuş.

Yine de gelişmiş ülke forumları nispeten daha besleyici. Altıncı çocuğuna hamile ve fakat parasızlıktan bir dünya testi yaptıramayan, karavan parkında yaşayan bir kadın bile olsa güzel güzel derdini anlatıyor. Başı sonu var dediğinin. Kategorik, analitik. Yurdum forumlarının yarısı duayla, iyi dilek ve ’moral’ vermek adına çocuğunda down sendromu şüphesi belirmiş hamile kadına birtakım testleri yaptırmamasını salık vererek geçiyor.

Hoş, her zamanki gibi koyverenin başına birşey de gelmiyor. Benden başka. Ben de hafifsemiştim bu hamileliği başlarda. Hamileliğin kendisini yani. Ağrıya dayanıklı bir tipim. İri yarıyım. Sağlıklıyım. Yurdum kadını kansızlıktan yıkılır, benim arada bir çok gelen kanımı vermem gerekir. Geniş basenlerim bikinide kötü dursa da doğururken işe yarar hani diye. Kerevitler tarlada bile doğuyorlar diye.

Ben koyverdiğim an tıpalar tıpar, kapaklar kapar beni. Kural yine değişmedi. Gel de 'relax' önerilerine kulak ver şimdi.

Salı, Nisan 28, 2009

Çıkışa Yakın

Dr. ArkadaşKocası’na gitmeden önceki doktorsuz geçen ev istirahati günümde plasenta probleminin Subkoryonik Hematoma olduğundan şüphelenmiştim. Gugıl doktoruyum ya ben. Başka bir ihtimal de yoktu ki. Bebeğin kalp atışı vardı ve kuvvetliydi. Her doktora gittiğimizde de gestasyonel (gebelik) yaşına uygun olarak büyüyordu. Bebekte –en azından henüz- bir problem yoktu.

Gebze’deki dev hastane çok Amerikan, çok düzenliydi. Arkadaşım da görüşme fırsatımızdan istifade oradaydı. Kocasının ameliyatını beklerken onla lafladık. Senelerdir görmediğim çocuğu 8,5 yaşına gelmiş. İkinciyi doğurmuş. O da 2,5 yaşındaymış. Vay canına. Yıllar ne çabuk geçiyor dedik ve muayeneye alındık.

Kerevit, nostaljik siyah-beyaz ve karlı bir televizyondan çıkma görüntüsüyle ekranda belirdi. Kameranın doğru görüntüyü arama çabası tam da çatıdaki anteni bir sağa bir sola kıvıran babaya seslenip 'olmadııı, olmadıı, euee, biraz daha iyi şimdi, hah şimdi olduuu' diye bağırmaya benzer cinsten.

Kerevit kıpırtılı. Ohhh, yırttık.

Bir kalbi var minicik. Kıpır kıpır gözüküyor. Saydık da atışını. Normal.
Kafasından poposuna kadar da ölçtük. Buna Crown – Rump Length (CRL) veya Baş-Kaide Mesafesi deniyor. Kaide kalça da demekmiş aynı zamanda. Kadının kaidelisi. Neyse ki bu mesafe de normal çıktı. Bu mesafenin yaşına göre artış hızı matematiği var. Ona uygun büyümesi kalp atışından sonra işlerin yolunda olduğuna ikinci işaret.

Gebeliğin ilk üç ayında gestasyonel yaşı işte bu baş-popo mesafesi belirliyor. Embryolar oturur pozisyonda gibi durduğundan bacak mesafesini ölçmek hassas sonuçlara vardırmıyormuş. Bu yüzden ayaklar yerine popo ölçümüne başvurulunmuş.

Dr. ArkadaşKocası hematomu mühim bulmadı. Aşağıda, dedi Kerevit için. "Bak, rahim ağzına yakın tutunmuş". Son dakikada gitmekten vazgeçmiş ama iyi bir noktada değil. Yukarı çıkmazsa o dar yerde büyüme zorluğu yaşarmış. Kanamalara ve ani erken doğumlara sebep olabilirmiş.

”E, amuda kalksam sık sık? Olmaz mı?” diye ağzımdan çıkagelen ama üç saniye geçmeden saçmasalak duran bir soruyu da sormadan edemedim. Kerevit’in baba tarafı içerde dursun diye amuda kalkmıştım. Kendisi için de amuda kalkarız icabında. Yerçekimini sevmiyor Kerevitler.

Dr. ArkadaşKocası aldı eline bir kadın üreme organları maketini. "Bak", dedi rahim boşluğunu gösterip. "Bu maket diye ortası boş. Buna bakıp aldanma. Bu orta normalde süngersi kaslı bir dokuyla kaplı. Üstelik de yapışık. Gebelik ilerledikçe büyür. Kerevit bir boşlukta durmuyor yani. Sen zıpladıkça o da bunun içinde sağa sola savrulmuyor".

Bu durumda egzersizin Kerevit’e bir zararı olmamalı. Yapışık, tutunuk ve sarmalanmış yani. Egzersizin midenize zarar vermesi gibi bir şey olurdu yoksa.

Neticede yine 'yat' dendi. Yine bekleyelim görelim, haftaya bir daha bakalım dendi mi? Dendi.

Eve giderken kanama sebebimi Kerevit’in dar yeri sanıyordum. Oracıkta büyürken etrafını yoruyordu kerata. Laptop’ıma kavuşur kavuşmaz tabii ki Dr. ArkadaşKocası’nın anlattıklarını gugılladım.

Bahsettiği şey plasenta previa’ymış. Halk arasında ’eşin önde olması’ denirmiş. Bu durum da bayağı saykoya bağlatıcı. Her an plasenta keseden kopabilirmiş. Şakır şakır kanayarak bebeğinizi 6 aylıkken doğurup kaybettiğiniz yetmiyormuş gibi üstüne de kan kaybından da ölebilirsiniz durumu. Bu gibi gebelerin de kesinlikle bir hastaneye taş atımı mesafede yatması ve kaçınılmaz sonun mümkün olduğunca gecikmesini ummaları gerekiyor.

Tamam arıza marıza da gugıl der ki bu dert ikinci üç aylık dönemde ortaya çıkarmış. Öyle 7.5 haftalıkken falan bilinmezmiş. Daha benim plasentam (eş'im) bile yokmuş ki keseden ayrılsın. 12/13. haftalarda oluşurmuş plasenta. Haaa, ama şöyleymiş. Subkoryonik hematomu olanlarda -yani bende- plasentanın keseye yapışma sorunu olabilirmiş. De, yine de bu sanki gelecek ayın derdinin bizi şimdiden germesi durumuydu.

Bu bilgiler ışığında tabii ki ArkadaşKocası’nı sms manyağı yaptım. O da rahim ağzına yakınlığımın kanamamla ilgisi olmadığını, hematomumun (kanamaya sebep olan yer / kan birikintisi) mühim olmadığını, endişelenmememi söyledi.

Kafamda soruların bini bir para yatmaya devam ettim. Bütün kemiklerim kırılmış da alçı bulamamışcasına kıpırdamadan yattım.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

Düşük Tehdidi

Şarapova’ya nedir bu, diye sordum. Abortus Imminens dedi. Türkçesini söylemedi. Böylesi daha sofistike heralde.

Abortus, abortion’dan geliyor olmalı. Imminens dediği de imminent’dan geliyor olmalı. Yani her an düşebilir gibi bir şey. Yoksa eminent’tan mı geliyor? Ama o zaman iyi bir nane olurdu heralde.

Hafiye: Yani?
Şarapova: 3 gün yat. Sonra gel tekrar bakarız.
Hafiye: Yaniii? Neden her an düşebilir? Sebebi ne? Bu dediğiniz bir şeyin sonucu olmalı
Şarapova: Net bir cevabı yoktu. Yormuşsunuzdur kendinizi. Ondan olabilir. Dinlenin işte.
Hafiye: Ama hareket etmenin faydası bile olduğu söylendi bana. Her yerde de yazıyor.
Şarapova: Canım, eskiler boşuna mı düşürmek için kendilerini yorarlarmış? Var bir etkisi.
Hafiye: E, ben eski usul düşürmek için ağırlık kaldırmadım. Kendimi merdivenden aşağı yuvarlamadım. Sadece günde 45 dakika kadar yürüdüm. Hepsi bu.

O haftasonu biraz dolanmış, ev bakmıştık satın almak için. Asansörsüz yerleri indik, çıktık da. Beş gün önce de evdeki bisikletimde en düşük tempoda 20 dakika spor yapmıştım sağlıklı gebelik adına. Ondan mı oldu? Bu kadar pamuk ipliğinde miydi bu bebek? Normalde bunun yüz katı aktif bir insandım ama. Tempomu bayağı bayağı düşürmüştüm.

Eve döndüğümde çılgınlar gibi gugıla verdim kendimi.
Abortus Imminens, daha önce Dr. ÇokMeşgul’ün çok hızlı telefon konuşmasında duyduğum 'düşük tehdidi'nden başka bir şey değilmiş. Aynı şeyin eşanlamlıları, Latincesi, İngilizcesi, her dilcesini sözlükten bulma derdinde değildim ki.

Hamilelikte görülen kanamaların hepsine ’düşük tehdidi’ tanısı konuyor. Bunun da birkaç sebebi olabilirmiş. Polipler, kistler, cinsel yoldan bulaşan hastalıklar, dış gebelik veya plasenta problemleri. Egzersiz falan yoktu sebepler arasında. Geri kalan herşeyi yok sayacak tahlillerim olduğuna göre benimki olsa olsa plasenta problemi olabilirdi. Dr. ÇokMeşgul’ü yine aradım. Yine ulaşamadım. Yine mesaj yolladım. Yine cevap alamadım.

Ertesi gün bütün gün evde yattım. Küçük Ev, artık bizim mahalleye de ev yemekleri dağıtımına başlamıştı. Sağlıklı ev yemeklerini eve sipariş verdim.

Bütün gün gugılda kafayı yemeye devam ederken Düella, Evra’nın da hamileyken kanaması olduğunu söyledi. İkizleri vardı nurtopu. Onunla konuşmak biraz huzur verdi. Geçer, rahat ol. Evde dinlenmenin tadını çıkar, dedi.

Akşamına annem geldi. Yatak istirahatime – ki bu işkencenin adı neden istirahat oluyor anlamadım- destek olma adına. Amerika’dan Rush eski bir arkadaşımızın jinekolog kocasını önerdi. O da havalı bir hastanede, iyi bir doktor. Çok açıklar, çok anlatırmış da. Ben de tanıyordum kendisini ama hiç muayene olmamıştım. Aradım. Ona da ulaşamadım.

Ertesi sabahın köründe kanamam başlayınca Şövalye’ye "Kalk, kalk, kalk", dedim. "Yeter bu kadar iyimserlik. Dr. ÇokMeşgul’e gidiyoruz. Muayenehanesinin kapısında yatarız olmadı. Gelir gelmez üstüne çullanırız.”

Tam arabamıza binmiştik ki Dr. Arkadaş bizi geri aradı. ÇokMeşgul yerine Arkadaş’a, Gebze’ye gittik.

Pazar, Nisan 26, 2009

Kahverengi Alarm

İlk damlacık kahverengiydi. Kahverengi şeyler mühim değildir diye duymuştum da yine de Dr. ÇokMeşgul’u aradım. Telefonu kapalıydı. SMS attım. 3 saat kadar sonra döndü. On kelime kadar konuştu.

Düşük tehlikesi. Su iç. Dinlen. İstersen iki gün sonra gel.

Ben neeaah, düşük mü, tehlike mi, anneciiim, diyerek bir endişe girdabına dahi sürüklenmeye fırsat bulamadan o telefonu kapatmıştı bile. Oysa hasta bilgilerime bakarken doğum yerimi gördüğünde insani bir tepki göstermişti. Hemşeri çıkmıştık, bir bağımız oldu sanmıştım. Yanılmışım.

Sadece ‘hamilesin’ demek için geçen hafta beş dakikada milyarımızı götüren ve daha pantolonumu giyemeden yeni hastasını çağıran Dr. ÇokMeşgul, kurduğu kelime başına kazandığı parayla değme Hollywood starlarının bile önünde olmalıydı.

Akşama doğru artan damlacıklar için bir kez daha aradım ÇokMeşgul’ü. Bir kez daha telefonu kapalıydı. Bir kez daha mesaj attım. Bu sefer sonsuza kadar susmuştu. Akşama işiyle ilgili bir organizasyonda olan Şövalye eve döner dönmez acile gittik.

Acilde Dr. Şarapova hülyalı ve makyajlı bizi kabul etti. Platin saçlı bir eski Sovyet doktor olan Dr. Şarapova müthiş ağırkanlıydı. Sonunda bütün acemi babalığıyla elimi tutan Şövalye'yle ultrasona girebildik.

"Hmm", dedi Şarapova. "Yüzde 50 düşer. Oluyor böyle".

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Az Hamile

Planını, programını yaptığım hiçbir şey ömrümü törpülemeden gerçekleşmediği için bebek sahibi olma işinin de kesinlikle en az birkaç yıl tüp bebek merkezlerinde geçirilen tatiller, tetkikler şeklinde olacağına inancım sonsuzdu. Kafasına göre yumurtlayan yumurtalıklarım, her proje zamanı uzun süreler ortalıkta gözükmeyen periyodum, yüksek kaygı düzeyim, akşamları sadece aklıma gelen her bir şeyi gugıllamakla geçirmeklerim ve her gün TV karşısındaki koltukta erkenden uyuyan kocamın konuya yaklaşımındaki üşengeçlikle birleşince aile kurma işinin zorluğu tüm gerçekliğiyle karşımdaydı. Bu durumda umuda yolculuğa çıkacak bir insan değildim, malum.

İki ay önce yumurtladığımın sinyallerini aldım. Kan tahlilleri, jinekologa ziyaret, vücut ateşimin yükselmesi, salgılarımdaki esneklik ve evde bir mikroskopa tükürülerek yapılan ovülasyon testim de olumlandığında fırsat bu fırsat Şövalye’nin peşine düştüm. Üstelik haftasonuydu da. Son yılların en uygun gezegen açıları bir araya gelmiş olmalıydı.

Dolayısıyla, bebek kaza kurşunu değildi. Planlı bir hamilelikti. Hatta da başı sonu belli olmayan bir adet döngüsüne sahip Hafiye'nin yüksek matematik ürünü oldu bile denebilir. Hamile kalmayı planlamıştım planlamasına yani, ama asla inanmamıştım bu kadar çabuk olmasına. İnanmak şart diil ya hani. En hakiki mürşit ilim olduğundan.

Nitekim çok geçmeden kapağımı taktım.
Hamile olduğumu öğrenmemden 3 hafta sonra, Kerevit*in kalp atışını ultrasonda gördüğüm günün ertesi, ve aşağıdaki yazıyı yayınladıktan** birkaç saat sonra kanamaya başladım.

* Kerevit = Erken hamilelik haftalarında ultrasonda gözüken embryoyu kerevite benzettiğimden
**Yayınladığım yazıyı uğursuz gidişattan dolayı kaldırmıştım ama sonradan 'neyse ne' diyip tekrar yayınladım.

Cuma, Nisan 24, 2009

Hamileyim. Değilsin.

'Bak', dedim. 'Bu testte çıktı işte'.
İşten yorgun argın dönmüş, üstünü değiştirmeye çalışan Şövalye’nin burnunun dibine soktum kasetle yapılan çişli gebelik testini. Bir önceki 27 liralık Predictor’da bir şey çıkmamıştı. 3 liralık jenerik alette ikinci çizgi flu mlu da olsa gözükmüştü.

Tabii ki konuyu Şövalye’ye getirmeden önce araştırmıştım da. Hafiyelik her zaman, her yerde sizinle.

Bi kere Predictor’un hiçbir yerinde mililitrede kaç mIU’luk Hcg’yi tespit edebildiği yazmıyordu. Web sitesinde de yazmıyordu. Oysa jeneriğin kutusunda 20 mIU hassasiyetinde olduğu belirtilmişti. Sırf Predictor’deki tespit seviyesini bilmiyorum diye diğerini de yapmıştım. Gugıla göre 20 mIU’luk testler hassas sayılırdı. Piyasada 100 mIU’yu ancak tespit edebilen anneanne dönemi testler de varmışmış. Fiyat, hassasiyet satın almıyormuş yani. Predictor de Sana yağı gibi bir şey sanırım. Annemizin testi ya da biznıs diliyle konuşursak piyasaya ilk giren avantajının yaşayan abidesi.

Şövalye testi evirdi çevirdi. İnanmadı. 3 liralık teste inanılır mıymış. Hamile değilsindir, dedi.

Pahalı olan güzeldir ekolündendir de kendisi.
Hem çizgi flu olamazmış. Hamileysem adam gibi çizgi çıkarmış. Adiymiş işte bu ucuz test. Net bir şey söyleyemiyormuş.

Sanırsınız hamilelik testi uzmanı. Yanında yüzlerce kez test yapıldı, yaşandı. Belki de? Bak seen?
Öyle mi, ha? Daha önce kaç kez test gördün sen? Söyle bakiym. Söyleeee!

Çarşamba, Nisan 15, 2009

Yanlış Batılılaşma

Gittiği Ortadoğu ülkesinden küçük anılar ve yorumlarla döndü bizimki. Mesela gittiği her ortamda Şeyh Falanfilan’ın resmi asılıymış. İş ortamlarından kafelere kadar her yerde. Bunu neden anlattığını sordum. Yani anlatılmaya değecek nesi vardı bu durumun. Komikmiş.

Tencere dibin kara diye aynen de buna denir heralde. Ne zaman ‘düdük’ ülkelere gitsem illa her ortamda monümental aksesuar niyetine bir devlet adamı portresi mutlaka olur. Beraberimdeki bir Türk de bu durumu mutlaka bana işaret eder ve bu durumla mutlaka alay eder.

Bizde de her yerde Atatürk resimleri yok mu? Bir Amerikalı, bir Kanadalı olsan mesela, bir gün yolun düşse de Türkiye’ye gelsen. Hiç de öyle ücra yerlerine gerek yok. İstanbul’da Maslak’ta iş ortamlarında takılsan, her ofiste aynı adamın değişik resimlerini illa ki gördüğünde bunu tuhafsarsın. Senin ülkende ne kadar değerli olunursa olunsun hiçbir devlet adamının bu kadar fanatiği olmaz. Olsa bile kömün halinde bu fanatizm yaşanmaz.

Aynı Kuzey Amerikalı ertesi gün bir başka benzer ülkeye gittiğinde orada gördüğü bir başka adamın resimlerinden bile bir coğrafi kategori oluşturabilir zaten. Hani düdükten saymıyoruz kendimizi ama her nasılsa düdüklerle ne de çok ortak ritüelimiz var. Bir inkardır sürüp gitmekte. Asıl tuhaf olan bu. Resimler değil. Ben resimlerin sebebini anlayışlamasam da anlıyorum en azından. Ama inkar? Hem anlayışsız hem anlamsız.

İtiraz ediyor, Şövalye. Bihruz Bey olur aslen kendisi.

Bizimkisi fraklı mraklı çok jantiymiş. En azından cool cool gökleri falan işaret ediyormuş. Sarışınmış, havalıymış. Onlarınki neymiş öyle ya poşulu ya bıyıklı ya göbekli. Ya da hatta hepsi birden.


Yanlış batılılaşma konulu tanzimat dönemi edebiyatına 150 yıl arkadan devam etsem olur diyorum. Hala zemini var. Akımın hortlayan temsilcisi ilan ettim kendimi gitti.


Perşembe, Nisan 02, 2009

Carbon Arte

Bu kadar bıdıbıdılanmaya karşılık endişe bulmak müstehak oldu bana. Şövalye Ortadoğu’ya seyahate gitti iş için. Biraz kaotik bir yere gittiğinden annesine Dubai’ye gitti dedik. Onu da ben akıl ettim. Yoksa Yunanistan’a gideceğini söyleyecekti az daha. Dedim haftasonu Yunanistan’a iş için gitmek biraz garip kaçar kulağa. Dubai süper. Hem annenin endişe yapmayacağı cinsten güvenli hem de haftasonu da çalışılan bir yer. Daha inandırıcı olur.

Kalaşnikoflu adamlar tarafından çakma Sheraton oteline bırakılır bırakmaz beni arıyordu Şövalye. 'Esselamün aleyküm ve rahmetullah' veya 'inna tayna kel kevser' diye başlayan bir namaz repliği ya da ortaokuldan yarım yamalak aklında kalan dua girişleriyle açtığı telefonlarla beni güldürüp rahatlatmaya çalışıyordu.

Döndüğünde şeyhin ona hediye ettiği bir telefonu gösterdi. Evirdim, çevirdim. 'Kaç paradır bu?', dedim. 'Bilmeeem', dedi. '500 lira felandır heralde'. Direk gugılladım. 3,000 lira çıktı alet. Fiyatını duyunca sevinçten havalara uçan Şövalye telefonunu Düella’ya göstermek için hemen harekete geçti. Aslında özlediği için onu görmek istediğini asla kelimelere dökemeyeceği için bir telefonla bir telsiz arasındaki farkı dahi anlayamayan Düella’ya telefonunu gösterip hava atacaktı güya.

Ben bu telefonun fiyatının neden bu kadar yüksek olduğunu hiç anlamadım. Ağır bi kere, külçe gibi. Dış kabuğu janjanlı gibi ama ben hazzetmem zaten janjandan. Diyelim ettim, bu basit janjanla fiyat niye bu kadar artsın ki? Birtakım kullanıcı forumlarına baktım aletin. Yorumların çoğu 'havalı, karizmatik, zengin gösteren, düşman çatlatan, fabrikatörlerin telefonu' minvalinde düzenlenmiş. Malzemeye dair bir ufak muhabbet olmuş. Karbon, titanyum, fiber gibi malzemeler kullanılmış da çok modern, çok şık olmuşmuş ama fonksiyonuna dair iddialar ‘arkasına çift tıklayınca saati gösteriyormuş’dan ibaret kalmış. Yani sağa sola tıklayınca görünen saati heralde en son 80’lerde ilginç bulabilirdim.

Şövalye’ye derhal bu telefonu satmasını salık verdim. Hazır bu kadar hayranı varsa iki bine hop diye satılır. Beklenince fiyatı falan düşer böyle şeylerin. Kendi kullansa kel başına şimşir tarak olur. Muhtemelen de çaldırır. Ama efendim, bir daha şeyhle karşılaştıklarında sormaz mıymış telefonunu adam, diye tutturdu.

Hafiye: Yahu trilyon dolarlık adam dakikada on tane hediye ediyordur bunlardan. Hesabını mı tutacak, saçmalama.
Şövalye: Olmaz ama, ayıp olur.
Hafiye: Olmaaz.
Şövalye: Oluur.
Hafiye: Olmaaaz.
Şövalye: Oluuur.

Şövalye inadı. Girdi mi çıkmaz. Bu noktada zeki (veya sevimli, son kertede duygusal) bir karşı argümanla çıkmalısınız karşısına. Eskiden olsa bağırmaya başlardım. Şimdi öğrendim. Evlilik buna yarıyormuş hakkaten. Doğru ayara yani. Bunu bir süre sonra otomatiğe bağlayarak yapıyorsunuz hatta. Böyle bir yandan etrafla konuşurken bir yandan tuşların üzerinde uçan on parmak daktilo kullanan sekreterler gibi. O kadar güvenli ve o kadar aşina.

Hafiye: Çaldırdım, dersin?
Şövalye: Eveeet.

Düşündükçe bir artısını daha buluyor bu yalanın.
Şövalye: Hem böylece belki bir daha aynından hediye eder.

Diyerek telefonunu satılığa çıkarma niyetine yattı. B
u aşamadaki hendek, aklına yatırılanın hayata geçirilmesinin önünde duruyor. Bu kısımda hala zorlanıyorum.

Cuma, Mart 06, 2009

Okul Müdiresi

Ceycey edebiyat mezunu ya, aklıma geldi geçen gün. Yok mu senin öğretmenlik hakkın, diye sordum. Alacakmış birtakım kurslara gidip. Önceleri yeltendiğinde vermemişler. Daha muhtaçları kabul etmişlermiş. Bizimki kocakafa diye ihtiyacı olmaz demişler. Ne olur ne olmaz, diye becerip alacakmış ama yine de. Olacağı Bodrum’da kolejde hocalık. Bizim aklımızdan geçen yani. Layt bir iş hayal ediyoruz. Hem özel okul ücretleri memur maaşından hallice olur. Ayda 3000 lira alsak kral biziz yerli Bodrum’da. İyi bir rakam bu. Ne sürünürsün ne de beynin tecavüze uğrar. Temiz temiz.

Düella da istedi hocalık. Kasaba ileri gelenliği için değerli bir kabul ortamda hoca’nım olmak. Hoş, Bodrum ne kadar kasabaysa artık. Bodrum olmasın. Özel okulu olan başka bir yazlık mekan olsun. Bodrum lafın gelişi.

Dedim, sen ne hocası olabilirsin ki? Siyaset okumuşlar ne hocası olur? Tarih hocası olurmuş. Olur mu ki? Ben bilmiyorum bu işin raconunu, gereğini. Zaten sonra vazgeçti. Resim hocalığında karar kıldı. Böylece sınıf sessiz olurmuş. Huzur olurmuş. Önlerine boyaları alıp susarlarmış. Sormazlarmış. Kendi de boğaz patlatmazmış. Sanki sessiz kalmayı becerebilirmiş gibi.


E, peki ben, dedim. Benden ne hocası olur?
Bir süre durdu.
Düşündü.
Sonunda benden müdür olabileceğini söyledi.



Perşembe, Şubat 26, 2009

Biz Bize Benzeriz

E-mail yollarken outlook’ta ‘okundu’ mesajı isteme opsiyonu var ya. Hiç işim olmadı o opsiyonla şimdiye kadar. Görünen o ki bayağı popüler bir uygulama bu. Bazen karşıdaki kişinin maili okuduğuma dair geri bildirim almak istediği çıkıveriyor penceremde. Hep de ‘hayır’ tuşuna basarım. Uyuz olurum bu duruma. Psikopatlıksa allahı benim ama benim o maili okumamdan çoğu zaman kritik bir sonuç çıkarmıyor olurum ya da bana bir şey soruluyorsa geri dönerim zaten. Düella da aynı şeyi yapıyormuş. Bir düdürük ortak yanımızı daha bulduk böylece. Çok ortak yanımız olduğundan değil. Genelde iş-güç tarzımız benzemese de uygulamaları konusunda benziyoruz. Şövalye mutlaka benzetme yaparak eleştiri yaptığından uyuz olduğu konularda Düella’yla benzer olduğumuzu iddia eder. Nedir bunlar? Ev düzeni, eşya sahiplenmesi, atmosfer geliştirme, yemek pişirme, özetle ev kadınlığı konularında.

Geçen gün Dilocan’la da konuşuyorduk bu olayı. O da bizden biri. Çiçekleri kuruyormuş. Allahtan temizlikçi kadın üstlenmiş de bu görevi kurumaz olmuşlar artık. Evde hazır yemek varken dahi sofra kurmak ona zul geliyormuş. Kuru ekmeğe bir ekşi peynirle akşam yemeği geçiştirmesi yaptığı zamanları özlüyormuş. Koltuklara şöyle bir kumaş attırtıp şıklaştırmak, sehpaya bir biblo koymak ömründe aklına gelmemiş. Nasıl bir empati kurdum onunla, anlatamam. Yonc da aynı böyle. Düella zaten böyle. Biz böyleyiz işte. İyi bir nane diye demiyorum, sadece iletiyorum.

Uzun süreler aileden ayrı, tek başımıza yaşamaktan kaynaklanıyor diye
düşündük. Aykırı örnekleri de var ama. Pelinat ve Ruş da ev bekarıydılar hep ama hamarattılar. E, o zaman ne ola ki?

Şövalye kısa yoldan hepimizi bir gruba toplamayı başardı. Bütün işletme kızları böyle oluyor. Kocakafalıktan başka bir şey görmüyor gözleri. İş psikopatlıklarından evlerini unutuyorlar. Hepsi sayko. Kadının parlaması gereken yer evidir. Dedi.

Derdi başı yemek bu adamın. Her kanaldan fışkıran yemek programlarındaki kadınların pişirdiği her şeye yutkunup duruyor. Ona istediği kadar et yedirmiyorum, özenli sofralar kurmuyorum diye benle de evlendiğine pişmanmış. Kolesterolünü, göbeğini falan bahane ediyorum da yarın filinta olsa, kolesterolü yerlere düşse yine de yemek yapamıcam. En uyuz olduğum şey. Iyyy.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Deliler ve Şok Emiciler

On yılı geride bıraktığım iş hayatında ve gözlediğim politik organizasyonlarda üst yönetime dair gittikçe daha çok farkına vardığım bir mevhum var. Üst yönetim denen şey tepede bir deli ve etrafında da bu deliliğin şoklarını emenlerden oluşuyor. Batıda da doğuda da, kuzeyde de güneyde de, dünyanın her yerinde bu böyle. Deli derken bildiğiniz düşük IQ ve şuursuz aktiviteli deliden bahsetmiyorum belki ama etrafı için kesinlikle bildiğiniz amortisörlerden bahsediyorum.

Lider kişi illa ki güneşe uçmak, kutuplara bahar getirtmek, develere hendekler atlattırmak falan ister. Buna da vizyoner olmak denir. Sesleri yüksek de çıktığı için diyalogları monologlara da çevirir. İş amortisörlerin önüne düşer. Amortisörler de neyin ne miktarda olacağını kestirir, biçtirir, işi olur yoluna, makul sürecine sokar. Bunu yaparken de çok darbe yer. Lider güneşi, baharı, hendek atlamayı göremediğinde bir darbe koyar. Alt kadrosu ise analizine, modeline, sebep-sonuç ilişkisine bağlanmamış şeyleri, bir gün önce ‘öyle’yken bir gün sonra ‘böyle’ olan gidişata ayak uydurmaya çalışırken zorlanıp bir darbe koyar. Amortisör, bu darbeleri altına, üstüne, etrafına, 360 derecesine de yansıtmamaya çalışaraktan içinde tutar. Alttan gelen darbeler nispeten daha kolay emilir. Amortisörler de nihayetinde onlara deli rolü yapıp bu şokları emebilse de nihayetinde amortisör olmak için süper esnek sinirler, çelik yürekler, yumuşak deriler gerekir.

a) İş hayatında olsam olsam bir amortisör olacağımı bildiğimden ve o noktada da aklımı oynatma ihtimalinden;
b) Şövalye’nin tembelliğe dair övgü dolu iknalarından;
c) Birikmiş paramın bir süre hiçbir şey yapmadan öyle saksı gibi durmama yetebileceğinden;
d) Transit halindeki Uranüs’ün başucu noktamdan geçiyor olmasından içimde bütün iş-güç sorumluluklarımdan kaçıp kurtulma hissiyatı belirdiğinden;

e) Yukarıdakilerin hepsinden etkilenerek aklımdan deli deli şeyler geçiyor.

Aklımdaki delilere etraf gerek değil ama. Kendi kendinin patronu olsun.
Kimse şokunu emmesin. Uzayda salınsın.
Belki bir miktar Düella’ya çarpabilir. O da bana ayna çanağı tutup beni daha da delirtir zaten.
O kiiiim, şok emmek kim?

Pazartesi, Şubat 02, 2009

Amerikan Noteri

New York Türk Konsolosluğu’na süresi uzatılsın diye yolladığım pasaportumu kaybetmişlerdi sağolsunlar. Bu ta 2002’de falan oldu. O aralar bir dünya foruma, email grubuna konuyla alakalı nefret mesajları yollamıştım. Konuyu deştikçe kızgınlığım arttığından son kertede konunun başı kıçı kalmamış, sadece hezeyandan ibaret olmuştu mesajlarım.

Pasaportu teslim almadık, dediler. UPS, Mehmet Özcan isimli kişinin zarfımı teslim aldığına dair imzalı belgesini çıkardı.

Özcan’a her gün yüzlerce posta geliyor. Sizinkini UPS vermemiştir geri kalanlarla bir pakete imza atmıştır, dediler. UPS, bu iddiaya karşılık o gün sadece ve sadece benim zarfımın taraflarından konsolosluğa iletildiğine dair raporlar çıkardı.

Bunun üzerine bu binada bizden başka Katar Emirliği de var. Onların postasına karışmıştır, dediler. Katar Emirliği’ni de arayarak bayağı taciz ettim. Onlardan da çıkmadı.

Sonunda bana bedavadan yeni pasaport çıkardılar. Derdim pasaportun parası ve yenisinin çıkması da değildi elbet. Pasaportun içindeki vizeleri çalışma izinlerini falan yeniden çıkarmaktaki badirelere duyulan isteksizlikti.

Bana dediler ki noterden tasdikli nüfus cüzdanı örneği yollayın.

Amerika’da noter duymamışım o tarihe kadar. Ev almışım, iki kez araba almışım. Ama bu nispeten bu büyük alışverişlere dahi hiç noter karışmamış. Noter ofisi falan da görmemişim.

Sahi, bu memlekette noter yok mu, oldum.

Gugılladım. Notary, Atlanta diye. Yüzlerce isim, Mail Boxes Etc adresi döküldü. Bu yüzlerce noterlik hali de beni kuşkulandırdı. Acaba hepsi aynı kifayette mi ki diye düşündüm.Bizim departmanın sekreterine sormaya karar verdim.

Lauracım, dedim. Durum böyle böyle. Benim nüfus cüzdanımın fotokopisinin aslında gerçeğinin aynı olduğuna dair bir damga lazım noterden. Buna uygun en yakın noter nerdedir, dedim.

Ay, canım dur ben basıveriym. Ben noterim, dedi. Çekmecesini açtı. Kalemleri, tutkalları, ataşları biraz sağa sola ittirerek zımbaya benzer bir soğuk damga aleti çıkardı. Kağıdı kıstırıp presledi. İşlemim tamamdı.

Para mara da almadı. Belgenin Türkçe olması da onu enterese etmedi. Zira nüfus cüzdanımın fotokopisi olduğunu görebiliyordu.

Meğersem 18 yaşının üstündeysen, sabıkan yoksa ve İngilizce okuma yazma biliyorsan bir başvuru formu doldurup 30 dolar da yatırdın mı noter oluyormuşsun memlekette. Her bir damgaladığın belge için de 2 dolar civarı bir para alıyormuşsun. Ekstra şahitlik gereken durumlarda da maksimum 4 dolar alabilirmişsin.

Adamların olayı mantıklı. Yani noter dediğinin işsel anlamda yaptığı ne ki zaten? Okuma yazma bilsin, gözleri görsün yeter. Oysa Türkiye’de noterlikten trilyoner olabilirsiniz gayet.

Düşündüm de Türkiye'de de herkese noterlik yolu açılsa sahte belgeciliğin şahıyken şahbazı da olurduk. Kesin.

Salı, Ocak 27, 2009

Overdose Adana

Adanalılık son günlerde gözümüze çok sokulur oldu. Dilber Hala’yla başladı, birkaç diziyle devam etti -ki hiçbirini izlemedim fakat duydum, en son da Yemekteyiz Adana’yla taç taktı. Hemşerilerimin aksanları, ‘ekşi’ ve ‘risk’ kelimelerini ‘eşki’ ve ‘riks’ şeklinde telaffuzları, ‘aboo’ları ‘deel mi?’leri, ikinci dakikada birbirlerine ‘canımsın’ hitabıyla başlayan ricaları, çatalın bıçağın tabak etrafındaki lokasyonlarının yanı sıra içe veya dışa dönük olup olmayışlarına çok da önem veriyormuş gibi yapmaları falan da kesmedi beni.

İlk akşamki yarışmacı çorba mönüsüne tarhanayı koymuştu. Dört misafirin ikisi ilk kez tarhana içtiklerini söylediler. Yarışmacı da ‘yuh’ oldu. Nasıl 50 yaşında bir insan ömründe tarhana gibi klasik bir çorbayı içmemiş olurdu. Bu durum benim ilgimi çekti zira ben de tarhana çorbasını ilk kez 20 küsür yaşımda İstanbul’da bir arkadaş annesinden içmiştim. Restoran mönülerinde de tarhanaya pek rastlanmadığından uzun süre bu tecrübeden uzak kalınabiliyor demek ki. Annemin mutfağında tarhana olmazdı. Sonunda 19’luk cinnettin yarışmacı hatun Selbi, bir açıklama yaptı. Tarhanayı Kozan tarafı bilirmiş Adana’nın. Karaisalılar bilmezmiş, diye. Merakıma cevap gelmişti işte. Bu zilliden de bir şey öğrenmeyi başarmıştım. Karaisalıydık biz. Ondan tarhana bilmiyormuşuz. Adana’nın Karaisalı ilçesi dağlıktır, Kozan ise düz ovadır. O yüzden ovalılar bize ‘dağlı’ da der biraz aşağılamaca babında. Dağlılar da ovalıları tembel olmakla kınar. Böyle birbirleriyle itişir dururlar. Demek tarhana bir ovalı yemeğiydi. Şövalye’ye durumu her nedense anlattım. ‘Aman çok mu otantik Adanalı dağlıymış buuu’, dedi ve beni öptü şapır şupur. Sonra da ‘ben de Karaisalıyım’, diye söylenerek dolabı karıştırmak üzere mutfağa gitti.

Geçen gün zaplarken bir programa daha rastladım. Bu sefer yemekli misafirler arasından ‘ileriye dönük, niyeti ciddi’ manita seçiliyordu. Evlilik programı Dest-i İzdivaç gibi bir şeyin Yemekteyiz’le kombiniydi bu. Akşam kardeş Hafiye de dalgasını geçiyordu. Yemekteyiz’de Dest-I İzdivaç’a Var Mısın Yok Musun? diye.

Bu Adanalılıkla dolu günler bunlarla kalmadı fakat. Geçen haftasonu Adanalılar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Adanalılar gecesine katıldık Şövalye’yle. O gitmek istemedi fakat yiyeceği yemekleri düşününce fazla uzatmadı. Şalgam içtim, bici yedim. Rahatladım. Şövalye sadece kebaplarla ilgilendi. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak tarafından ‘Herşey Adana Demirspor için’ denilerek Fatih Terim’e Adanalı Onur Ödülü verildi. Başlangıç yerinin çok önemli ve hayatta peşini bırakmayacak bir şey olduğunu da böylece öğrendik. Suna Kan ve Yaşar Kemal'e de aynı ödüllerden verildi amma velakin geleneksele dönüşmek üzere ayarlanmış bu gecede önümüzdeki yıllarda kime ne ödül verileceğini kestiremedim
. Kıvanç Tatlıtuğ olabilir mi mesela? Bu arada, Nurhan Damcıoğlu Adanalılığına en şaşırdığım ünlüsüydü ortamın. Ümit Besen'e ise yakıştırdım ama bilmiyordum, taşların yerine oturması babında iyi oldu öğrendiğim.

Fatih Terim baş misafiriyle geceden aynı anda fakat ayrı ayrı çıktık. Onu 34 FT plakalı mercedesinin şoförü karşıladı. Beni de camı kırık arabamızı parasızlıktan otoparktan çıkaramayan kocam. Cüzdanını evde unutmuş. Gece kıyafetine uygun minik çantama cüzdan sığmadığından yanıma sadece ehliyet ve atm kartımı almıştım ben de. Bende de para yoktu yani. Şövalye’ye atm kartımı verdim; gidip bir yerden para çeksin de parktan arabayı alabilsin diye. Ama iş bu kadar uzamasın, ben bir hemşerimden borç alayım gitsin istemiştim aslında ama bizimki çok çekinir böyle şeylerden. O yüzden sonsuz gözüken ciplerle ve yılan arabalarla teker teker mekandan ayrılan hemşerilerime bay bay derken
onlarca dakika atm aramaya çıkmış kocamı beklemek durumunda kaldım.

Perşembe, Ocak 15, 2009

Yemeyenin Malı

Yılbaşı geldi geçti sevgili blogcular. Öyle PR’cı, reklamcı kızlara olduğu üzere Network’tan kazaklar, Lancome’dan kozmetik setleri felan gelmedi bana. Yerine yedi adet ajanda geldi. Türklerin ajanda tutkusunu anlamıyor ben. Hangi ara organize ve dakik ve günleri planlı olduk böyle, ben kaçırmışım. Yazığı günahı bir yana, saykoya da bağlıyorum bunlarla ben. Mesela, Mart’ın 17’sinde elimin altında yeni ajanda bulsam ve ajandayı sadece defter niyetine kullanacak da olsam gidip Mart’ın 17’sine yazılar kondurmam icap ediyor. Bu sefer de önde bomboş kalmış 75 sayfaya üzülüyorum. Herşeyden üzüntü çıkarabiliyorum, napiym. Bari normal defter gibi yapsalar şu ajandaları da uzun vadede de stok yapıp kullansam bunları ben.

80’li yıllarda yılbaşlarında –en azından Adana dolaylarında öyleydi- bir moda başlamıştı. Bütün esnaf duvar takvimi yaptırır, dağıtırdı. Bunlar ikişer ay takviminden altı adet resimli posterimsi kuşe kağıttan oluşurdu. Her sayfasında ayların mevsimlerinin temalandığı manzara resimleri olurdu. Ocak-Şubat’ta karlı bir manzara resmi, Mart-Nisan'da erken bahar, Mayıs-Haziran'da ilk yaz, Temmuz-Ağustos'ta yaz, vs şeklinde. Resimlerle ay tabloları arasındaki orta yerde de Falan Filan Ticaret yazardı. Telefonu ve adresiyle.

Sene sonlarında babam bu takvimlerden paket lastiğiyle tutturulmuş rulolar halinde dolu dolu getirirdi. Bunları açıp ispirtolu kuşe kağıt kokusunu içime çekmeye bayılırdım. Birkaç gün içinde bir bakardık 20-30 tane olurlardı. Üç odalı bir evin bu kadar takvime ihtiyacı olmadığından en güzelini odama, ikinciyi de mutfağa asardım. Mutfaktaki annemin olurdu. Üzerine kabul günlerini işaretlerdi. Geri kalanları da özenle yırtar, dörder parçaya ayırır, çalışma masamın çekmecesine istiflerdim. Karalama kağıdı olaraktan resim arkası boş alanları kullanmak için. Test çözerken işlemlerimi de o kağıtlara yapardım. Kalemin kağıdın kaygan zemininde kaymasına da bayılırdım.

Şövalye pintiliğin dünyanın hiçbir yerinde işe yaramadığına dikkatimi çekiyor. Zavallı Asyalılar yemeyip içmeyip paralarını Amerika’nın dev yatırım bankalarının fonlarında biriktirmişler. Al işte, bu krizle hepsi batmış. Ona inanmıyorsam The Economist'e inanaymışım.

Adam asla okumaz bu makaleleri. Ben okur, ona özet anlatırım. Oradan duyduğunu bana satıyor. Hadi Amerikalılar kazandıklarını biriktirmeyerek zamanında har vurup harman savurarak bu krizi hak etmişler ama pinti Japonlar ve Almanlar hiç kokoluk yapmadıkları halde onlar da eşit mahvolmuşlar.


Neymiş?
Yemeyenin malını yerlermiş.
Şövalye'den bilge notlar size.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Öğretmen Çocuğu

Dün gece Pelinat, Evo ve ben Pansiyon’da yuvarlanıyorduk. Pansiyon’un sahibi Düella uzun zamandır evine uğramıyordu. Yerine biz bakıyorduk. Ta ki en son iki gün önce sabaha karşı işe giderken görülen Düella pattadanak içeri girip hepimizi şaşırtıncaya kadar. Kararmış, iki büklüm ve yorgun haliyle tam bir James Brown’du. Çökerken pelerinini yetiştirdik fakat encore yapamadı. Direk koltukta uyudu. Dar koltuklarına sığamayan sağ kolu için de fiskos masasını kendine çektirip kolunu ona dayayarak sayıklaya sayıklaya uyuyakaldı. 24 saattir açmış da. Yemek çağırdık ve hatta Pelinat ona elleriyle uykusunda Ayvalık tostu bile yedirdi. Yeter, dedi. Çenesi yorulmuş. Bir kahve koyduk önüne. Biraz dikleşti.

Evo Türkiye’yi herkesten iyi çözmüş. Idiot’s Guide’dan doktora tezine terfi etmiş. Son tez konusu da mülakatlar. Bir tanesine girmiş geçen gün. Mülakatı kendi ve bir iş arkadaşı yapıyormuş. Görüşmeye gelen hatun daha önceden de başvurmak istemiş ama kocasının işi için yurtdışına gitmek zorunda kalmış da sonradan da kocası desteklememiş de falan da filan da anlatmaya başlamış her nasılsa. "Neyse", demiş Evo’nun iş arkadaşı. "Şimdi destek sırası kocanda o zaman. Ehue". 'Aynı koca değil', demesin mi hatun? Manasız geçen birkaç saniyeden sonra sadede gelinmeye çalışılınmış.

Evo Türklerin mülakatlarda neden ’too much information’ verdiklerini anlamıyor. Az önce örneğini verdiği durumda mülakatı yapılan hatun ille de söylemesi gerekiyorduysa kişisel sebeplerden daha önce başvurmadım diyip geçemez miymiş? Mülakatı yapanların da neden bu kadar konuştuklarını anlamıyor. Asıl mülakat yapılan kişinin en çok konuşması, mülakatı yapanın sadece soruları sorması gerekmez miymiş?

Bir gözü ancak yarım açılabilen Düella aslında insanların mülakatlarda işe en uygun kişiden ziyade kanka olabileceği kişiyi aradıklarından söz etti. Kendisinin de mülakatı yapan olarak çenesinin düştüğü çok olmuş. "Zaten gelenler tıfıl, sümüklü oğlanlar. Bir soru soruyorsun, iki cümlede cevabı bitiyor. Zaman geçsin diye ben konuşuyorum. Ahaha". Zaman hızlı geçiyorsa da konuşuyordur zaten. Güneşi Koç, ay burcu İkizler. Zodyak’ın en konuşkan kombinasyonuna sahip insan.

A, dedim. Bana da mülakatımda bizim patron babamın mesleğini sormuştu. Üniversite, mastır bitmiş üstüne 10 yıldır çalışıyordum. Öğretmen, demiştim babam. Çok beğenmişti patron cevabı. ’Öğretmen’ cevabı doğru cevap. Bunun doğru olduğunu yeni mezun olduğumda gittiğim mülakatlarda öğrenmiştim. Öğretmen cevabına herkes mutlu oluyor.

Önce bir güldük buna. Sonra bir baktık, odadaki herkes öğretmen çocuğu!
Hikmeti menkul bir şey olmalı ki Düella bundan sonra işe öğretmen çocuğu almaya karar verdi. 'Öğretmen çocuğu'nda idealizm, efendilik ve çalışkanlık vaadi varmış.
Kimbilir, belki de böylece devrilinceye kadar çalışması gerekmez.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Tutmayın Beni

Geçen gün Beşiktaş vapur iskelesinde bir vatandaş ‘Herkese borcum vaaar! Yeter ulayyn!’ diyip suya atladı. Öyle üstünde kazağı ve montuyla vapurla iskele arasındaki bulanık suya attı kendini. Vapur ahalisinden biri bir can simidini yerinden söküp adama fırlattı. Simide tutunan adamı vapura çektiler. ‘Yazık, etme eyleme kendine. Hayat buna değmez konuşmaları’ yapıldı. Adamcağıza yazık olmasına yazık da bu hareketiyle gerçek niyetinin canına kast olduğunu çıkarımlayamadım. Ufak bir cinnetti belki. Hatta sanırım sadece zor durumuna eşinden dostundan empati bekliyordu. Bu kış kıyamette saplıcan olmasaydı bari.

Geçen Pazar gazetelerde ve televizyonlarda da Mardinli Romeo ve Juliet’i izledik. Ailelerinin evlenmelerine izin vermediği aşık bir çift üç katlı bir binanın çatısına çıkmış, atlayacaklarını deklare ederek ya gönülsüz ailelerini tehdit ediyorlardı ya da canlarından bezdiklerinden isyan ediyorlardı. Olayın bundan sonrası her açıdan trajikomedi olmasına rağmen haksızca ulvileştirilecek Romeo-Juliet mertebesine çıkarılmış bir aşk hikayesi okuduk, izledik.

Bir kere yüksek bir yerden atlamaya kalkan ve depresyonun, anksiyetenin dibine vurduğu sanılan bir insanı atlamamaya ikna etmekle görevli kişi öyle dal dal yürüyerek çatının ucunda duran kişiye ilerlemez. Gördüğüm filmlerin hepsinde onu iknalı konuşturmaya çalışılınarak usul usul sokulunur. Aralarındaki mesafe tek hamleye indiğinde belki işte ani bir atılımla eleman çatıdan aşağıya indirilebilir. Burada tahmin edebileceğiniz üzere olmaması gereken durum oldu ve arkasından dal dal ona doğru yürüyen polisi gören Romeo atladı. El ele tutuştuğu için Juliet’i de kendiyle beraber aşağıya çekti. Hiç de öyle beraber falan atlamadılar. Tabii bütün bunlar olmadan bir süre önce aşağıya dev bir hava yastığı getirilmişti. O yüzden kimseye bir şey olmaması sanıldığı bir anda atladı Romeo. Atlamadığı ve fakat çekiştirilerek düşürüldüğü için Juliet ise binayı sıyırdı. Hava yastığı da yeterince pofidik kalamadığından Romeo ve Juliet’i zemine dokundurdu. Tam da öyle zbam diye çakılmadılar sanırım, hızları kesilmişti allahtan. Yani olayda psikoloji bilmeyerek Romeo’ya tehlikeli yaklaşan polis memuru, Juliet’in atlamayıp düşmesi, havası kaçmış hava

yastığı falan hepsi beraber tam da perfect suicide’a doğru gidiyordu ki allah yüzlere baktı. Gençlere de ailenin sempatisinden çok daha fazlası, tüm ülkeninkini kazanacak kadar drama imkanı doğdu. Sadece ikna edilerek çatıdan inselerdi ailelerin sempatisine yetecekti. Yani sonucu kötü de bitse amaç sadece ‘tutmayın beni’ idi.

Ofisim çok kalabalık bir yerde olduğundan devamlı itiş kakışa da sahne oluyor. Özellikle de hemen önümüzdeki caddede herhangi bir zaman diliminde mutlaka en az bir trafik kazası ve dörtlüleri yanıp duran arabaların yanı başında yumruklarını konuşturan adamlar oluyor. Şimdiye kadar birçoğunu izleme fırsatı edindim. Çarpışmanın saniyesinde arabadan inen adamlar hasara bakmaya gerek duymadan otomatikman yumrukları dikip karşı şoföre yönelirler. Güdümlü rokete benzerler o an. Kaskolarının falan olup olmamasının da bir önemi yoktur adeta. Maskatın bağcıyı dövmek olduğundan da emin değilim çünkü etraftan mutlaka taksi şoförleri yetişir ve bunları ilk yumruktan sonra ayırır. Kaza sahipleri tutulmasalardı karşısındakini çok fena benzeteceklerini sıklıkla iddia ederler. Böylece aslında ne sert adamlar olduklarına dair etraflarına mesaj verirler.

Salı, Aralık 23, 2008

Müflis İşadamı

Ortalık kötü. Batan batana. Kocam da battı. Kendisini artık ‘müflis bir işadamı’ olarak nitelendiriyor. Bir ara moral bozmuştu ama bayramda Orta Avrupa'ya gittik. Mevsim tersti mersti, totomuz dondu mondu ama noel süslerini, ağaçlarını gördü; meydanlara kurulmuş panayırlarda sosis, kurabiye ve hamur döner yedi, sıcak şarap içti; noel korolarını (christmas carols) dinledi de düzeldi. Moralsizlikten çıkar çıkmaz dalgamı geçtim. ‘Ben sana dememiş miydim’ledim. Karşı atak icabı beni suçluyor. Ben bıdı bıdılanmasaymış ve onun şahane iş planlarına omuz silkmeseymişim şimdiye çoktan trilyonermişmiş. Başarılı erkeğin arkasındaki kadın ben olamazmışım.

Ben de ne eşşek kafalıyım ki hala analitik açıklamalarda bulunuyorum. Bir kere beni kandırdı. Minimum şu kadar gelir elde etmeden maaşlı işinden ayrılmayacaktı. Yedi bunu. Bir gün bir baktım istifa etmiş gelmiş. Neyse canım, bu konuyu yazmaya kalksam bloglar yetmez. Bu kadar da ipliği çıkarmayalım pazara. Zaten alıcısı yok. Gereksiz taşı-topla, topla-taşı.

Geçmişin hesabını yapmayalım, paşa paşa konjonktüre at bahaneyi gitsin diyorum. Herkes öyle yapıyor. Bu arada beni ayrı düşünceler alıyor. Yani bu havalı yatırım bankacısı elemanlar olsun, avukatlar, mühendisler, reklamcılar, benim gibi ne iş olsa yapıcılar olsun gerçekte ne işe yaramaktayız ki? Yani konjonktür denen şey iyiyken şirketler çamurdan bile olsa para kazanıyorken kötüye gittiğinde iflas ediyorsa varlığımın ve bütüüün işgücünün ekonomik katma değerini sorgulamam icap eder sanki.

Galiba konjonktür mutlak gerçekliğin ta kendisi. Sal kendini ona. Hiçbir şey de yapma. Nefes al yeter. Çırpınsan da batarsıııın, çırpınmasan da .

Cuma, Aralık 19, 2008

Çinlilerin Gözleri Neden Çekik?

Şövalye çok dayanamıyor Törkiş kanallar izlemeye. Ben ısrarla izlemek istiyorum. O ısrarla sıkılıyor. Bir gün yine beni dinlemeyip zaplarken Çin’de bir defileye uğradık. Aa, diyor bizimki. Çinliler de insan. Mankenleri bile var. Düella’nın da buna benzer tepkileri oluyor Çinlilere dair. Onları uzaylı kategorisinde değerlendirmelerini anlayabilmiş değilim. Çinlilerin yaratık, boks maçları izlemenin keyifli, büfe yemeklerini güzel bulmaları ile benim aslan terbiyecisi olduğum konusunda çok hemfikirdaşlar Şövalye’yle.

Şövalye defileyi ilgiyle izledi. Sonra da 'Bu Çinlilerin gözleri neden çekik?' diye sordu. Ben de zamanında bu konuyu araştırmıştım. Açıkladım. Evrimsel teoriler var diye. Birine göre yaşadıkları yüksek rakımlı bozkır coğrafyasındaki hava şartları itibariyle gözlerine ışık ve toz kaçmaması için çekik gözlerin ideal koruyucu olduğu söyleniyor. Bir diğer teori de yüksek oranda pirinç tüketiminin jenerasyonlar sonunda bünyeye bunu yaptığını ama sanki ilk teorinin daha makul olduğunu.

Çok eğlendi. 'Çok mu kocakafaymış buuuu?' dedi bitti. Eminim şimdi sorsanız çoktan unutmuştur açıklamayı. Bakın söylüyorum. Terazi erkeği en büyük sırdaşınız olabilir. Asla sırrınızı paylaşmaz. Çünkü paylaşamaz. Çünkü ne anlatırsanız anlatın, anlattığınız şey ne kadar bombastik olursa olsun, on dakika sonra unuturlar.