Tavada kızarmış hamsileri hop diye ağzına atıyor. Kuyrukları dudaklarının kenarında sağa sola bir salınımdan sonra kopuyor. Sonra tabağına diziliyorlar. Kuyruklar! 'Ama, minnom. Sadece kafaları olmasın demiştin. Kuyruk huzursuzlugunu bilmiyordum ki!' O da var. N'olcak. Hem de bu onun kutlama günü. Çok hevesli olmasa da işe girdi. İşsiz güçsüzdü Şövalyem. O yüzden her an her yerde bulunabiliyordu. Omnipresent Şövalye. Seyyahlıktan sonra bir dinlenesi tutmuş. Ancak harekete geçti. Yine de bayramda Malezya, jungle falan sayıkladı. Dedim ben bitli turist diilim sen gibi. Ya konu bu değil.
Konu şu ki kafası gözü baygın baygın serilmiş ızgara balığa bakamam ben. Yiyemem ki onu. Çok vahşi. Göz gözü görmeyince değil ama. İkiliğime aldırmak isterseniz aldırabilirsiniz. Şövalye de tavada mezgit söylemiş madem. Kafası, gözü, kılçığı olmaz, diye. Ama kızartma buu!
Şövalye: Ama, minnom. Ye işte yafu. Bu kadarcık kızartmadan bişi olmaz.
Hafiye: Ya kilo alırsam
Şövalye: Almazsın. Alırsan da al, yafu. N'olcak?
Hafiye: Kilo alırsam beni beğenmezsin. Zaten peşinde bi dolu hatun var. İşe de girdin şimdi.
Şövalye: Ee?
Hafiye: İş çıkışı plazadan kızlar 'hadi bişiler içmeye çıkalım, Şövalye. Bize Peru'daki dalgalarla nasıl boğuştuğunu anlat' falan derler.
Şövalye: Hatta 'aa, yakanda iplik kalmış, dur alayım' falan da derler, di mi?
Hafiye: Evet. Sonra 'şu kızı bir kıstırayım', dersin. Evdeki şişko zaten. Hem yakında bütün gün pijamalarıyla pejmürde dolaşan, evde oturmaktan bunalmış bir evkadını da olucam.Sen yorgun argın eve geleceksin. Ben sana bunalım yapıcam.
Şövalye: Minnom..
Hafiye: Yalan mı?
Şövalye: Canı gerilim mi istiyor, minnonun?
Hafiye: Galiba. Çok huzurluyuz ama yafu. Göster arızanı, dedim. Gösteeeer! Bana daha fazla vakit kaybettirme!
Şövalye: Yok arıza marıza, minno.
Hafiye: Neden hala bekarsın o zaman? Senin gibiler çabuk kapılır. Çerez tabağındaki kaşular gibi.
Şövalye: Sen neden bekarsın?
Hafiye: Ben saf ve cadıyım, ondan.
Şövalye: Değilsin, minno. Hiç cadılığını görmedim senin.
Hafiye: Ufffff. Senle kavga da edilmiyor.
İşte! Parmaklayıp duruyorum bu çarşaf denizi. Üç beş minik haleden ibaret bütün histerik banmalar toplamı. Onlar da silinip gidiyor birkaç saniyede. Bu tuhaf senaryolar yüzünden de kaçabilir, tabii. Hacıyatmaz Şövalye. Bile bile pike uçuşu da yaparım. Dayanamam ki!
Perşembe, Ekim 05, 2006
Çarşamba, Ekim 04, 2006
Ne Dedim Ben Şimdi?
Kıl oldun mu bana iyice? Çok güzelim, çok kokoyum, çok bir taneyim, çok jöntürküm, akıllı bıdığım ve herkesler peşimde diye gözüne gözüne sokuyorum diye her dakka. Bir rahatla, ey şapşi okur! Belki burada histerinin haritasını çıkarıyorumdur. Belki eğleniyorum sadece. Çoğunlukla da dalga geçiyorum. Boş işleri hayatın. Bu blog da boş. Satır aralarına incelikler sıkıştırabiliyorum bazen. Kafam iyiyse.
Pansiyon'a laf sokuyorum. Sokuyorum yani. Kavga etmeyi severim. Gazı da yedim ama devam edemedim şimdi kıstırmışlar falan kızı And Dağları'nda. Bir tekme de ben vurmayayım. Ama bir yandan kaşıntı sonsuz. Ne işin var dağın başında? Hıı? Ne? Burda pansiyonda kozi kozi yaşardık kırmızı polar battaniyemizin altından uzattığımız ayaklar koltuğun kırık yanlarını devirerekten. Aliye'nin yeni sezonuna takılırdın . Çok sosyal içerikli olmuş. Eski feministsin, severdin sen. Kadın sığınma evlerinin falan altı çiziliyor. Koko manken kadın oyuncular var. Çok inandırıcılar o boy pos, makyaj ve süsle varoş kadınlıkları. Armutlu gecekondularında yaşıyorlar rol icabı. Bıyıklı adamlardan dayak yiyip sokağa atılıyorlar dizide. Sonra diziyi tanıtmak için aynı kanalın şapti sokak muhabirleri gelene geçene soruyor. Kadına şiddet hakkında ne düşündüklerini. Herkes çok medeni. Herkes çok uzak şiddete. Yen içinde kalsın utancımız. Dışarıya mis gibi. Miş gibi. Mış gibi.
Sonra Pazar günü. Şövalye'nin kankaları beni duyuyor ama sadece bir gönül eğlencesiysem görücüye çıkmasam da olurmuş. Şövalye'ye dedim. Benle eğlen yani. Ciddi olma. Eğlendir gönlünü. Nesi tu kaka ki bunun? Eğlenemedi galiba. Kalktık buluşmaya gittik . Daha doğrusu, gitmeye kalktık. Yolda araba durup dururken bozuldu. Dibi delinmiş arabanın. Salı günü de park halindeki bir başka aracın sol tarafını biraz azaltmıştım. Özetle 5000 km'ye varmadan arabayı dağıttım. İstanbul'a bu kadar dayanıyor benim direksiyon. Obur-söken derdi anneanne. Azman yani bir nevi. Mal dayanmayan. Çabuk eskitip atan.
Çekici geldi artık. Sorduk abiye. Karşıya geçiyormuş. Biz de! Israrla Şövalye'nin arkadaşlarıyla buluşcaz. Bindik çekici kamyonuna. Tır tır. Haaan. Haaaaan. Karşıya geçtik. Emniyet kemerimi bağlamak istedim. Kemer var ama kilidi yok. Öyle omzuma doladım artık. Bu haliyle çalışır mı diye şöyle bir iki deneme de yaptım kendi kendime. Sanki ani fren yapmışız gibi hoh diye kendimi öne atmalar falan.
'Aldırma, minnom. İlla ki bağlaman gerekmiyor'
Gerekiyor ama gerekiyor işte! Hava güzel, boğaz güzel, yukardan yukardan seyir güzel ama uf işte. Kemer takılı değil, kilit kapalı değil sıkıntısı fena. Çok fena.
Pansiyon'a laf sokuyorum. Sokuyorum yani. Kavga etmeyi severim. Gazı da yedim ama devam edemedim şimdi kıstırmışlar falan kızı And Dağları'nda. Bir tekme de ben vurmayayım. Ama bir yandan kaşıntı sonsuz. Ne işin var dağın başında? Hıı? Ne? Burda pansiyonda kozi kozi yaşardık kırmızı polar battaniyemizin altından uzattığımız ayaklar koltuğun kırık yanlarını devirerekten. Aliye'nin yeni sezonuna takılırdın . Çok sosyal içerikli olmuş. Eski feministsin, severdin sen. Kadın sığınma evlerinin falan altı çiziliyor. Koko manken kadın oyuncular var. Çok inandırıcılar o boy pos, makyaj ve süsle varoş kadınlıkları. Armutlu gecekondularında yaşıyorlar rol icabı. Bıyıklı adamlardan dayak yiyip sokağa atılıyorlar dizide. Sonra diziyi tanıtmak için aynı kanalın şapti sokak muhabirleri gelene geçene soruyor. Kadına şiddet hakkında ne düşündüklerini. Herkes çok medeni. Herkes çok uzak şiddete. Yen içinde kalsın utancımız. Dışarıya mis gibi. Miş gibi. Mış gibi.
Sonra Pazar günü. Şövalye'nin kankaları beni duyuyor ama sadece bir gönül eğlencesiysem görücüye çıkmasam da olurmuş. Şövalye'ye dedim. Benle eğlen yani. Ciddi olma. Eğlendir gönlünü. Nesi tu kaka ki bunun? Eğlenemedi galiba. Kalktık buluşmaya gittik . Daha doğrusu, gitmeye kalktık. Yolda araba durup dururken bozuldu. Dibi delinmiş arabanın. Salı günü de park halindeki bir başka aracın sol tarafını biraz azaltmıştım. Özetle 5000 km'ye varmadan arabayı dağıttım. İstanbul'a bu kadar dayanıyor benim direksiyon. Obur-söken derdi anneanne. Azman yani bir nevi. Mal dayanmayan. Çabuk eskitip atan.
Çekici geldi artık. Sorduk abiye. Karşıya geçiyormuş. Biz de! Israrla Şövalye'nin arkadaşlarıyla buluşcaz. Bindik çekici kamyonuna. Tır tır. Haaan. Haaaaan. Karşıya geçtik. Emniyet kemerimi bağlamak istedim. Kemer var ama kilidi yok. Öyle omzuma doladım artık. Bu haliyle çalışır mı diye şöyle bir iki deneme de yaptım kendi kendime. Sanki ani fren yapmışız gibi hoh diye kendimi öne atmalar falan.
'Aldırma, minnom. İlla ki bağlaman gerekmiyor'
Gerekiyor ama gerekiyor işte! Hava güzel, boğaz güzel, yukardan yukardan seyir güzel ama uf işte. Kemer takılı değil, kilit kapalı değil sıkıntısı fena. Çok fena.
Salı, Ekim 03, 2006
Yakın Markaj Arıza
Öyle bir yerden geldim ki yerlisi bunalımda, ipini koparanı bunalımda, tasını tarağını toplayanı bunalımda. Bunalım yine seksi bir kelime. Bildiğin psikopat. Şövalye'nin tabiriyle 'bildiğin deli'. Atlanta'dan bahsediyorum. Bir daha oradan transit geçmiş birini dahi hayatıma çok dahil edesim yok. Cuma günü hepsini birden ya gördüm ya hepsinden haber aldım. Bu yetti bütün haftasonumu sömürmeye.
Sitemde Şövalye'den bahsediyorum ya. Sen tut. Kıskan. Arkadaşım ayol. Öyleydi yani. Kız arkadaşıyla arasını düzeltmeye çalışıyordum en son. Daha geçen ay. Sarhoş ol ve ara beni tuhaf bir saatte ve eğer Şövalye'den vazgeçersem buralara döneceğini ve benimle olacağını müjdele. Üstüme iyilik sağlık. Biiiir.
Yine sadece Şövalye'yi okudu diye kadrimi kıymetimi anlama başarısından yoksun eski manita benle yeniden iletişme çabasına girsin. Eskisi gibi değilmiş şimdi değişmiş. Her gece barlara gitmez olmuşmuş. Zayıflamış, güzelleşmiş, uslanmış da. Bir işkence de o taraftan. Gelir de uğraşırız diye korkuyordum. Ahaha, komiğim. Abi, Cuma akşam işten geç çıkmışım. Açlıktan ölüyorum. Hemen Şövalye'nin mahalle kebapçısına geçtik çabucak tıkınmak için. Kim orda? Benim eski arıza. Yuf! 12 milyonluk şehirdeki köşebaşı kebapçısında dünyanın öbür ucundan günübirlik gelmiş birini görmek. Bendeki talih kutup ayısına maruz kalmış bedeviden farksız. Allahtan görmedi beni. Ya da görmemezlikten geldi. Neyse. Sinirler oynadı mı? Oynadı. İkiiii.
Çıktık. Gippi aradı. Nişantaşı'nda buluşacaz. Eskiden buralarda top oynardık. Bar namına bir Touchdown vardı burada, yahu, diyen bir anneanne olarak kayboldum dizi dizi barların arasında. Aradan bir çift kocaman yeşil göz. Tanımam mı? O da bir eski Atlantalı. Bir dünyası daha dönmüş. Parmağıyla gösteriyor. Amanın! Parmak ucundakini gözüm bir Cumhuriyet Balosu'nda peşimden ayrılmayan abi olarak hatırlıyor. Üüüüüç. Ertesi akşama yemekler yenecekmiş, kulüplerde zıplanacakmış. Yeterin, yahu, oldum. Ben sizden kaçıyorum. Siz beni buluyorsunuz ısrarla. Gitmedim tabii. Giderim şimdi bir dolu adaptasyon bunalımlı tip. Sever beni bunalım abiler. Yarattığım stresten midir, artık. Bilsem saklamam kendime, bilirsin.
Yani. Sanmıştım ki Şövalye muhabbeti reytingleri artırır. Artırdı ama başka alanlarda. Okuyucu sayısı aynı kaldı, arıza sayısı çoğaldı. Özetle, anlaşıldı ki erkek hayranlarım beni tekrar bekar görmek istiyor. Diğer türlü sapıtıyorlar. Şövalye'ye dedim zaten. Şartlar böyle gerektiriyorsa ayrılmamız gerekebilir. Benim peşimde eski memleketli arızalar, onun peşinde groupie'leri. Bu şehir bana, seyahati de ona yapıştı. Çıkmıyor. Herşey yapışkan. Herrrşey. Gerçekten.
Sitemde Şövalye'den bahsediyorum ya. Sen tut. Kıskan. Arkadaşım ayol. Öyleydi yani. Kız arkadaşıyla arasını düzeltmeye çalışıyordum en son. Daha geçen ay. Sarhoş ol ve ara beni tuhaf bir saatte ve eğer Şövalye'den vazgeçersem buralara döneceğini ve benimle olacağını müjdele. Üstüme iyilik sağlık. Biiiir.
Yine sadece Şövalye'yi okudu diye kadrimi kıymetimi anlama başarısından yoksun eski manita benle yeniden iletişme çabasına girsin. Eskisi gibi değilmiş şimdi değişmiş. Her gece barlara gitmez olmuşmuş. Zayıflamış, güzelleşmiş, uslanmış da. Bir işkence de o taraftan. Gelir de uğraşırız diye korkuyordum. Ahaha, komiğim. Abi, Cuma akşam işten geç çıkmışım. Açlıktan ölüyorum. Hemen Şövalye'nin mahalle kebapçısına geçtik çabucak tıkınmak için. Kim orda? Benim eski arıza. Yuf! 12 milyonluk şehirdeki köşebaşı kebapçısında dünyanın öbür ucundan günübirlik gelmiş birini görmek. Bendeki talih kutup ayısına maruz kalmış bedeviden farksız. Allahtan görmedi beni. Ya da görmemezlikten geldi. Neyse. Sinirler oynadı mı? Oynadı. İkiiii.
Çıktık. Gippi aradı. Nişantaşı'nda buluşacaz. Eskiden buralarda top oynardık. Bar namına bir Touchdown vardı burada, yahu, diyen bir anneanne olarak kayboldum dizi dizi barların arasında. Aradan bir çift kocaman yeşil göz. Tanımam mı? O da bir eski Atlantalı. Bir dünyası daha dönmüş. Parmağıyla gösteriyor. Amanın! Parmak ucundakini gözüm bir Cumhuriyet Balosu'nda peşimden ayrılmayan abi olarak hatırlıyor. Üüüüüç. Ertesi akşama yemekler yenecekmiş, kulüplerde zıplanacakmış. Yeterin, yahu, oldum. Ben sizden kaçıyorum. Siz beni buluyorsunuz ısrarla. Gitmedim tabii. Giderim şimdi bir dolu adaptasyon bunalımlı tip. Sever beni bunalım abiler. Yarattığım stresten midir, artık. Bilsem saklamam kendime, bilirsin.
Yani. Sanmıştım ki Şövalye muhabbeti reytingleri artırır. Artırdı ama başka alanlarda. Okuyucu sayısı aynı kaldı, arıza sayısı çoğaldı. Özetle, anlaşıldı ki erkek hayranlarım beni tekrar bekar görmek istiyor. Diğer türlü sapıtıyorlar. Şövalye'ye dedim zaten. Şartlar böyle gerektiriyorsa ayrılmamız gerekebilir. Benim peşimde eski memleketli arızalar, onun peşinde groupie'leri. Bu şehir bana, seyahati de ona yapıştı. Çıkmıyor. Herşey yapışkan. Herrrşey. Gerçekten.
Cuma, Eylül 29, 2006
Hafiye Erkek Olsa
Bilirsiniz, benim güzelliğim Allah vergisi. Estetiğim yok. Bütün parçalarım orijinal. Parçaları temiz ve arızasız tutmak da çok emekli bir iş. Hele de Türkiye'de böyle orijinal-doğal-emeği kendinden falan takılmak zor oluyor, tahmin edersiniz ki. İlk kez orijinallikten vazgeçicez ve buraya bir alıntı koyucaz. Yine de bana referanslanmış olmasaydı bunu yapmazdım. Buraya koydum çünkü Tarzancım ( http://hydrodictyon.eeb.uconn.edu/people/sezen/) Hafiye'nin tarz-en erkeğini bulduğunu iddialamış. Keşke ben de gerçek sahibini bulsaydım. Google'ın çıkardığı her sonuca atladım. Hepsinde kimliksiz bir halde, kopyalanakalmış duruyordu bu yazı. N'apalım artık. İyi okumalar!
Tarzan: Aklima sen geldin okuyunca, dedim Hafiye de boyle sevio, impresyonist yavru.
BIM DE ESKI SEVGILIYI GORMEK
Bim'e doğru yola çıktım. Zaten iki adım ötesi BIM. Annemin terliklerini giyip çıkayım be dedim, kim iki saat şimdi bağcık bağlayacak. Ama olgun bir erkek insanda eğreti duran şeylerin başında anne terliği geliyormuş canlar, ben bunu anladım.
BIM her zamanki gibi sakindi. Klima çalışıyor ama soğutmuyordu. Nasıl bir klima be bu diyerek incelemeye başladım. Ama görevli beni bali'ci sandı, çünkü ayaklarımda da acayip terlikler altımda çamaşır suyu sıçrayıp da rengi atmış bir pijamayla pek de güzel bir gaspçı havası veriyordum. "Abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. Ama cevap vermedi, işine döndü.
Tam arkamı dönüp gidecekken tanıdık bir ses duydum. Pek bir tanıdık. Sanki bir zamanlar kulağıma "aşkım" ,"seni seviyorum" diyen bir ses. Yavaşça arkamı döndüm. Evet, eski sevgilimdi bu. Bir zamanlar sevdiğim kadındı. Bir zamanlar elele tutuşarak mal gibi gezdiğimiz kadın. Şimdi nişanlısıyla BIM'e gelmiş alışveriş yapıyordu. Bir zamanlar aşık olduğum kadındı bu.
Evet bir zamanlar uğruna canımı verebileceğim kadındı bu.
Ben şaşkınlıktan elimdekileri yere düşürünce bunlar birden irkildi ve hemen arkasını döndü. Ben, beni görmesinler diye hızlıca aşağıya eğildim ama lanet olası BIM'de raf diye bir şey yok ki. Tansaş olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen bim sayesinde saklanamadım.
Peki size sorarım. Siz arkanızı döndüğünüzde, devekuşu gibi saklandığını sanan ama ayağında ufak numara anne terlikleriyle tuvalette oturur gibi çömelmiş ve kıç çatalı gözüken bir adam görseniz ne yaparsanız? Işte onlar da öyle yaptılar. Bastılar kahkahayı. Yavaş ve gurur yıkılmışça ayağa kalktım.
Gözlerine baktım. Bana baktı, mahzun bir bakış görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. Ayaklarıma bakıyordu. Anne terliği giymiş, parmakları ucundan çıkmış bir ayak. Buydum işte. Sen bu adamla bir zamanlar çıkmıştın. Şimdiki sevgilin çok iyi giyinmiş ama bir bak bakayım ona. BIM'de bu şıklık? Sence de biraz samimiyetsiz değil mi? Ben en azından yakışıyorum buraya. Içimden geldiği gibiyim.
Böyle düşündüm ama sonra küfrettim. Adam kapmış kızı, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. Kim naapsın lan beni. "Nasılsın görüşmeyeli?" dedim. "Iyiyim" dedi. "Ne güzel" dedim. "Hıhı" dedi. Gittikçe gerginleşiyordu ortam. Yeni sevgilisi kıllandı mı acaba diye baktım ama "nasıl olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düşüncesi hasıl olduğundan zerre bir tarafında değildim herifin. Adam en ucuz kangal sucuğu seçmekle meşguldu.
"Niye böyle olduk biz?" der gibi baktım. "Ne diyorsun?" der gibi baktı bana. "Niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktım. "Ne diyorsun anlamıyorum" der gibi tekrar baktı bana. "Neyse xtir et" der gibi baktım. Xtir etti alışverişe devam etti. Bir güle güle demeden.
Gözyaşlarımı saklayarak elimden düşürdüklerimi aldım ve kasaya gittim. Bir de peçete aldım, gözyaşlarımı silmek için. Kasadaki görevli yine baliciymişim gibi baktı bana, "paran var mı" der gibi baktı bana, bana bakmasın artık kimse. Al lam paranı der gibi uzattım, para üstü beklemeden çıktım ama sonra hemen geri dönüp şahsiyetsizce aldım paranın üstünü. Tam çıkacakken fiş almayı unuttuğum aklıma geldi. Dönüp onu da aldım. Lanet olsun, bir romantizm de yaşayamadık be.
Eve giderken Serkan geldi yavaşça yanıma. Tek dostum, yoldaşım, üzgün olduğumu anlayabilen tek insan.
"Abi bir şey diycem. Pijamanın arkasında delik var, popon gözüküyor, baya bir büyük"
O günden beri evdeyim. BIM'e de kapıcıyı yolluyorum........
Tarzan: Aklima sen geldin okuyunca, dedim Hafiye de boyle sevio, impresyonist yavru.
BIM DE ESKI SEVGILIYI GORMEK
Bim'e doğru yola çıktım. Zaten iki adım ötesi BIM. Annemin terliklerini giyip çıkayım be dedim, kim iki saat şimdi bağcık bağlayacak. Ama olgun bir erkek insanda eğreti duran şeylerin başında anne terliği geliyormuş canlar, ben bunu anladım.
BIM her zamanki gibi sakindi. Klima çalışıyor ama soğutmuyordu. Nasıl bir klima be bu diyerek incelemeye başladım. Ama görevli beni bali'ci sandı, çünkü ayaklarımda da acayip terlikler altımda çamaşır suyu sıçrayıp da rengi atmış bir pijamayla pek de güzel bir gaspçı havası veriyordum. "Abi bu klima üflemiyor galiba" dedim. Ama cevap vermedi, işine döndü.
Tam arkamı dönüp gidecekken tanıdık bir ses duydum. Pek bir tanıdık. Sanki bir zamanlar kulağıma "aşkım" ,"seni seviyorum" diyen bir ses. Yavaşça arkamı döndüm. Evet, eski sevgilimdi bu. Bir zamanlar sevdiğim kadındı. Bir zamanlar elele tutuşarak mal gibi gezdiğimiz kadın. Şimdi nişanlısıyla BIM'e gelmiş alışveriş yapıyordu. Bir zamanlar aşık olduğum kadındı bu.
Evet bir zamanlar uğruna canımı verebileceğim kadındı bu.
Ben şaşkınlıktan elimdekileri yere düşürünce bunlar birden irkildi ve hemen arkasını döndü. Ben, beni görmesinler diye hızlıca aşağıya eğildim ama lanet olası BIM'de raf diye bir şey yok ki. Tansaş olsa arkadaki adam seni göremez ama raf yerine kolilerde ürün sergileyen bim sayesinde saklanamadım.
Peki size sorarım. Siz arkanızı döndüğünüzde, devekuşu gibi saklandığını sanan ama ayağında ufak numara anne terlikleriyle tuvalette oturur gibi çömelmiş ve kıç çatalı gözüken bir adam görseniz ne yaparsanız? Işte onlar da öyle yaptılar. Bastılar kahkahayı. Yavaş ve gurur yıkılmışça ayağa kalktım.
Gözlerine baktım. Bana baktı, mahzun bir bakış görmek isterdim ama alay ediyordu resmen. Ayaklarıma bakıyordu. Anne terliği giymiş, parmakları ucundan çıkmış bir ayak. Buydum işte. Sen bu adamla bir zamanlar çıkmıştın. Şimdiki sevgilin çok iyi giyinmiş ama bir bak bakayım ona. BIM'de bu şıklık? Sence de biraz samimiyetsiz değil mi? Ben en azından yakışıyorum buraya. Içimden geldiği gibiyim.
Böyle düşündüm ama sonra küfrettim. Adam kapmış kızı, ben de lavuk gibi pijamayla terlikle geziyorum. Kim naapsın lan beni. "Nasılsın görüşmeyeli?" dedim. "Iyiyim" dedi. "Ne güzel" dedim. "Hıhı" dedi. Gittikçe gerginleşiyordu ortam. Yeni sevgilisi kıllandı mı acaba diye baktım ama "nasıl olsa bu lavuktan bir zarar gelmez" düşüncesi hasıl olduğundan zerre bir tarafında değildim herifin. Adam en ucuz kangal sucuğu seçmekle meşguldu.
"Niye böyle olduk biz?" der gibi baktım. "Ne diyorsun?" der gibi baktı bana. "Niye böyle olduk diyorum?" der gibi tekrar baktım. "Ne diyorsun anlamıyorum" der gibi tekrar baktı bana. "Neyse xtir et" der gibi baktım. Xtir etti alışverişe devam etti. Bir güle güle demeden.
Gözyaşlarımı saklayarak elimden düşürdüklerimi aldım ve kasaya gittim. Bir de peçete aldım, gözyaşlarımı silmek için. Kasadaki görevli yine baliciymişim gibi baktı bana, "paran var mı" der gibi baktı bana, bana bakmasın artık kimse. Al lam paranı der gibi uzattım, para üstü beklemeden çıktım ama sonra hemen geri dönüp şahsiyetsizce aldım paranın üstünü. Tam çıkacakken fiş almayı unuttuğum aklıma geldi. Dönüp onu da aldım. Lanet olsun, bir romantizm de yaşayamadık be.
Eve giderken Serkan geldi yavaşça yanıma. Tek dostum, yoldaşım, üzgün olduğumu anlayabilen tek insan.
"Abi bir şey diycem. Pijamanın arkasında delik var, popon gözüküyor, baya bir büyük"
O günden beri evdeyim. BIM'e de kapıcıyı yolluyorum........
Hasetle Hasret
Şu dünyayı gezenlere feci gıcığım artık. Pek bir çoğaldılar. Dramaların dozu da aynı ivmede. Pansiyon karısı da bir tiyatrolar oynamış, yok Cüneyt'le buluşurlarmış belki. Yollar kesişseymiş de. Türkçeler konuşulsaymış da. Ayol senin biletler bile son dakka ne goller yedi. Hangi organizasyonla, nereye gidiyorsun? Kendini aşmış değil bence kendinden geçmişsin. İnsan ne olduğunu bilir. Sen plan mlan yapamayan bir şaptisin, tamam mı? Dağlarda milis kuvvetlerle takılıyorsun diye kendini bilmek erdemliliğinden vazgeçmesen iyi olur.
Senin Meridyen Cüneyt'in trip de artık klişe. Ben sıkıldım millet sıkılamadı. 30-31 yaşındayım, havalı bir işim, janti bir hayatım var ama alıp başımı dünyayı gezicem felan. Gezsin tabii de ereceğini sanmaları falan geçsin yahu. Ben size dedim taa 27 Nisan'daki " Hangisi Ben?" başlıklı yazımda. Üşenirsiniz bakmaya diye buraya bir daha yazıyorum:
Bir sırt çantası takip dünyayı dolaşmaya çıkanından Uganda'ya, Tayland'a yerleşeninden geçilmez oldu ortalık. Yapamayanlar da yapanlara özenip kendi derdine hayıflanıp durduğu bir çarktır döner oldu. Ben size işin aslını söyliyim. Çekip gidenler de mutsuz aslında. Kendilerini keşfe çıkmak gibi bir yüce bir kılıfa sarmalasalar da eylemlerini, gittikleri yer onları en fazla birkaç gün oyalar. Dedim. Gerisi yine aynı terane. Mekan değişikliği sadece ihtiyaç değişikliği yaratır. Örneklerde gidilen yerlerdeki minimize hayatlardan anladığım üzere aslında yapılan şey ihtiyaçları da haliyle azaltmak üzerine. Oysa ihtiyacımız olan şey uzaklaşmak değil, azalmak. Bir yandan da ancak çoğalırken karakterimizin nüansları beliriyor. Azalırken aynılaşıyoruz.
Şövalye de gezenti tayfadan. Hayır, bir de karizma katmış durup dururken. Karılar paso bunun yolunu kesmelerde, mailler atmalarda, tanışmaya çalışmalarda. Niyeaaah, dedim. 14 ülke gezdin diye niye adam oldun ki? Ben 30+ ülke gördüm ama kimse kendini parçalamıyor benle tanışmak için. Sonra da sinir geldi. 'Ben sadece şehir gördüm de köy, kasaba görmedim de Bolivyalı köylü kızının çıplak ayaklarına bakamadım da, bohuuu', diye cinnet sosuyla karışık.
"Aman da minnom,ne kıskançmış buuu! Senle de gezeriz minnom, merak etme sen"
Kıskanç minno,oldum şimdi. Puf!
Şövalye diplomasisi. Emin ol, gezeriz.
Hem sen... yapamazsın başka yerde ne işin var başka yerde?
Buraya gel, dedim. Kima diyorum, kimaaa?
Senin Meridyen Cüneyt'in trip de artık klişe. Ben sıkıldım millet sıkılamadı. 30-31 yaşındayım, havalı bir işim, janti bir hayatım var ama alıp başımı dünyayı gezicem felan. Gezsin tabii de ereceğini sanmaları falan geçsin yahu. Ben size dedim taa 27 Nisan'daki " Hangisi Ben?" başlıklı yazımda. Üşenirsiniz bakmaya diye buraya bir daha yazıyorum:
Bir sırt çantası takip dünyayı dolaşmaya çıkanından Uganda'ya, Tayland'a yerleşeninden geçilmez oldu ortalık. Yapamayanlar da yapanlara özenip kendi derdine hayıflanıp durduğu bir çarktır döner oldu. Ben size işin aslını söyliyim. Çekip gidenler de mutsuz aslında. Kendilerini keşfe çıkmak gibi bir yüce bir kılıfa sarmalasalar da eylemlerini, gittikleri yer onları en fazla birkaç gün oyalar. Dedim. Gerisi yine aynı terane. Mekan değişikliği sadece ihtiyaç değişikliği yaratır. Örneklerde gidilen yerlerdeki minimize hayatlardan anladığım üzere aslında yapılan şey ihtiyaçları da haliyle azaltmak üzerine. Oysa ihtiyacımız olan şey uzaklaşmak değil, azalmak. Bir yandan da ancak çoğalırken karakterimizin nüansları beliriyor. Azalırken aynılaşıyoruz.
Şövalye de gezenti tayfadan. Hayır, bir de karizma katmış durup dururken. Karılar paso bunun yolunu kesmelerde, mailler atmalarda, tanışmaya çalışmalarda. Niyeaaah, dedim. 14 ülke gezdin diye niye adam oldun ki? Ben 30+ ülke gördüm ama kimse kendini parçalamıyor benle tanışmak için. Sonra da sinir geldi. 'Ben sadece şehir gördüm de köy, kasaba görmedim de Bolivyalı köylü kızının çıplak ayaklarına bakamadım da, bohuuu', diye cinnet sosuyla karışık.
"Aman da minnom,ne kıskançmış buuu! Senle de gezeriz minnom, merak etme sen"
Kıskanç minno,oldum şimdi. Puf!
Şövalye diplomasisi. Emin ol, gezeriz.
Hem sen... yapamazsın başka yerde ne işin var başka yerde?
Buraya gel, dedim. Kima diyorum, kimaaa?
Salı, Eylül 26, 2006
Javalı Günler
Hata yaptığımın farkındayım. Java'yı evime aldım. Evsiz ya hani. Atılmaktan kovulmaktan bitap düşümüş. Besle kargayı, oysun gözünü; sen tut, Şövalye'yi de gaza getirmeye çalış. Tembelliğe övgü nameleriyle. Kırkından sonra çok zengin olduğunda çıtır mankenlerin üzerine atlayacağı hayalleriyle. Kıstırdım Şövalye'yi mutfakta. "Hmmm. Bak bozuşuruz, ha", dedim. "Dinlemiceksin onu". Dinlemicek. Benden de güzeli olamazmış zaten. Şövalye bazen gaz alırken abartabiliyor mu, ne? Bir mavi boncuk furyası.
Şövalye'yi yemek almaya gönderdik. Hayret ki Java tok. İftar yapmış yeni. Hala oruç tuttuğuna inanamıyorum. Galiba para harcamamaya odaklı bir aktivite oruç onun için. Hayrı sevabı yakıştıramıyoruz ya ona. Neyse işte Şövalye gider gitmez de atladı.
Java: Süper çocuk bulmuşsun. Çok efendi.
Hafiye : Valla öyle. Tahtaya vur. Tık tık tık.
Vakit ilerledikçe Java abarttı da abarttı. Ne şanslıymışım da. Ne ballıymışım da. Hep ama hep bunu duymaca. Hafiye'yle alıp verilmeyen nedir? Ne balı yahu? Hayır, ben şükürdar bir insanım. İş bularak dönmenin güzelliğini takdir ediyorum her dakika. Ama bana bal atan Java ben kendimi bildim bileli yatıyor. Üstüne üstlük aklı başında ve güzel de olan sosyete dilberleriyle çıkıyor. Oysa "ballı" ilan edilen Hafiye senelerce üç kuruş maaşa en zor işleri yaparak, dünyanın en arıza adamlarıyla, paralarını çaldırarak, tepesine çakılarak, evi soyularak, aşağılanarak, beli kırıldığında dahi yalnız malnız ağlaya uflaya yaşadı. Şu anda da ne geliri ultra prima ne de Şövalyesi Sabancı'nın torunu Brad Pitt yani. Yani öyle, "kendi halinde" algılansın lütfen artık. Ultra prima Pitt falan olsun istemem zaten. Şu günlerdeki huzurum yeter. Banu yüzüme yansıdığını söyledi. Huzurun yansır hali DE varMIŞ.
İşe güce bir dolu kulp takılır; ne iş olsa takılır. Şirket mirket tuhaf çelişkileri hayatın zaten. Ama hayır, Şövalyeme laf yok. Herhangi bir şeye referanslayamam. Nazar değdireceksiniz, yahu. Bakın, şuraya yazıyorum. Bu çocuk kaçarsa arkadaşlarım yüzünden kaçacak. Milletin tacizinden ve bana dair arızaların 'ho ho ho' diye anlatılmasından.
Oysa o beni prenses, peri sanıyo!
Bozmayın, yahu.
Şövalye'yi yemek almaya gönderdik. Hayret ki Java tok. İftar yapmış yeni. Hala oruç tuttuğuna inanamıyorum. Galiba para harcamamaya odaklı bir aktivite oruç onun için. Hayrı sevabı yakıştıramıyoruz ya ona. Neyse işte Şövalye gider gitmez de atladı.
Java: Süper çocuk bulmuşsun. Çok efendi.
Hafiye : Valla öyle. Tahtaya vur. Tık tık tık.
Vakit ilerledikçe Java abarttı da abarttı. Ne şanslıymışım da. Ne ballıymışım da. Hep ama hep bunu duymaca. Hafiye'yle alıp verilmeyen nedir? Ne balı yahu? Hayır, ben şükürdar bir insanım. İş bularak dönmenin güzelliğini takdir ediyorum her dakika. Ama bana bal atan Java ben kendimi bildim bileli yatıyor. Üstüne üstlük aklı başında ve güzel de olan sosyete dilberleriyle çıkıyor. Oysa "ballı" ilan edilen Hafiye senelerce üç kuruş maaşa en zor işleri yaparak, dünyanın en arıza adamlarıyla, paralarını çaldırarak, tepesine çakılarak, evi soyularak, aşağılanarak, beli kırıldığında dahi yalnız malnız ağlaya uflaya yaşadı. Şu anda da ne geliri ultra prima ne de Şövalyesi Sabancı'nın torunu Brad Pitt yani. Yani öyle, "kendi halinde" algılansın lütfen artık. Ultra prima Pitt falan olsun istemem zaten. Şu günlerdeki huzurum yeter. Banu yüzüme yansıdığını söyledi. Huzurun yansır hali DE varMIŞ.
İşe güce bir dolu kulp takılır; ne iş olsa takılır. Şirket mirket tuhaf çelişkileri hayatın zaten. Ama hayır, Şövalyeme laf yok. Herhangi bir şeye referanslayamam. Nazar değdireceksiniz, yahu. Bakın, şuraya yazıyorum. Bu çocuk kaçarsa arkadaşlarım yüzünden kaçacak. Milletin tacizinden ve bana dair arızaların 'ho ho ho' diye anlatılmasından.
Oysa o beni prenses, peri sanıyo!
Bozmayın, yahu.
Cuma, Eylül 22, 2006
Pazarlık Usulü
Dubai'de Doğubank kılıklı bir işhanında ileri geri yürüyorum patronun ardından. Dükkan sahipleri genellikle Hintli. Patron laptop bakıyor. Her gittiği yerde bir pazarlık bir pazarlık. Müthiş zevk alıyor bundan. İzledikçe benim de alışveriş damarım kabardı. Kardeşin de doğumgünü. Şu haspaya bir cep telefonu alayım, hesaplı madem buralar, diye. Dedim, patron ben telefonculara iniyorum, alt kata.
İlk dükkana girdim. Şu telefondan istiyorum, dedim. Zırt alcam. Toplam iki dakika sürmedi işlem. Sonra bir endişe geldi, dedim patronu çağırayım, benim yerime pazarlık yapsın. Bizimki ellerini ovuşturaraktan geldi. Bir pazarlık ki kıran kırana...Pazarlık aralığı küçüldükçe küçülüyor. İne çıka 3 dirhem için- ki 1 dolar dahi etmiyor- ne yeminler edildi ne allahlar çarptı. Sonunda patron, "E, almıyoruz o zaman", dedi. Dükkandan çıkıp gitme tribine başladı.
Hafiye: Patron, n'apıyorsun yahu?
Patron: Alınmaz bu paraya. Başka yerden alırız
Hafiye: Ya şimdi kim oynıycak aynı tiyatroyu başka dükkanda? Sen de eğlen diye çağırdım ben seni. Yapmayın, n'olur. Ben daha yükseğine alacaktım zaten. Üç dirhem için..uhuuu.
Patron: Sen böyle konuşma bakayım burda. Herif arkalanıyor senden. İstediğini belli etme
Hafiye: Ama ama...1 dolar ya.
Patron: Bir mir...olmaz! Bu paraya ol-maaaz.
Satıcıya son bir kez dönüp son teklifini bir daha sesleniyor. Satıcı lanet olsun deyip, çoluğunun çocuğunun rızkından kesmekten muzdarip olduğunu acındırıklıyor. Ben şişiyorum iyice. Satıcı benim hatrıma tamam dediğini söylüyor. Paketleme, faturalama işlemleriyle birlikte geyikler başlıyor. Güzel kadınmışım. Ne kadar da iyi İngilizce biliyormuşum. Patronunki neden iyi değilmiş. Bizi evli falan sanıyor galiba. Patron satıcıyı iyice kafa kola alıyor. Benim annem Amerikalıymış, babam Suudi. Dil anneden, esmerlik babadan yani. Bu arada patronun İngilizcesi gayet iyi. Pazarlık yaparken fenalaştırıyor nedense. Bir tuhaf aksanlar, tripler takınıyor. Racondanmış.
Patron: Bir de Yahudi olduğumu düşünebiliyor musun? Nasıl olurdum o zaman kim bilir?
Hafiye: Düşünmek istemiyorum. Üç dirhem için ayaklarıma kara sular, içime sıkıntılar indirdiğine hala inanamıyorum.
Takılıyor mu, tokatlıyor mu anlamadığım favori repliğini yineliyor:
"Eee. Amerika diil burası, Hafiyanım. Alışman için sana altı ay veriyordum ama galiba bir seneye çıkarmak lazım şimdi"
İlk dükkana girdim. Şu telefondan istiyorum, dedim. Zırt alcam. Toplam iki dakika sürmedi işlem. Sonra bir endişe geldi, dedim patronu çağırayım, benim yerime pazarlık yapsın. Bizimki ellerini ovuşturaraktan geldi. Bir pazarlık ki kıran kırana...Pazarlık aralığı küçüldükçe küçülüyor. İne çıka 3 dirhem için- ki 1 dolar dahi etmiyor- ne yeminler edildi ne allahlar çarptı. Sonunda patron, "E, almıyoruz o zaman", dedi. Dükkandan çıkıp gitme tribine başladı.
Hafiye: Patron, n'apıyorsun yahu?
Patron: Alınmaz bu paraya. Başka yerden alırız
Hafiye: Ya şimdi kim oynıycak aynı tiyatroyu başka dükkanda? Sen de eğlen diye çağırdım ben seni. Yapmayın, n'olur. Ben daha yükseğine alacaktım zaten. Üç dirhem için..uhuuu.
Patron: Sen böyle konuşma bakayım burda. Herif arkalanıyor senden. İstediğini belli etme
Hafiye: Ama ama...1 dolar ya.
Patron: Bir mir...olmaz! Bu paraya ol-maaaz.
Satıcıya son bir kez dönüp son teklifini bir daha sesleniyor. Satıcı lanet olsun deyip, çoluğunun çocuğunun rızkından kesmekten muzdarip olduğunu acındırıklıyor. Ben şişiyorum iyice. Satıcı benim hatrıma tamam dediğini söylüyor. Paketleme, faturalama işlemleriyle birlikte geyikler başlıyor. Güzel kadınmışım. Ne kadar da iyi İngilizce biliyormuşum. Patronunki neden iyi değilmiş. Bizi evli falan sanıyor galiba. Patron satıcıyı iyice kafa kola alıyor. Benim annem Amerikalıymış, babam Suudi. Dil anneden, esmerlik babadan yani. Bu arada patronun İngilizcesi gayet iyi. Pazarlık yaparken fenalaştırıyor nedense. Bir tuhaf aksanlar, tripler takınıyor. Racondanmış.
Patron: Bir de Yahudi olduğumu düşünebiliyor musun? Nasıl olurdum o zaman kim bilir?
Hafiye: Düşünmek istemiyorum. Üç dirhem için ayaklarıma kara sular, içime sıkıntılar indirdiğine hala inanamıyorum.
Takılıyor mu, tokatlıyor mu anlamadığım favori repliğini yineliyor:
"Eee. Amerika diil burası, Hafiyanım. Alışman için sana altı ay veriyordum ama galiba bir seneye çıkarmak lazım şimdi"
Pazar, Eylül 17, 2006
Şövalye Lojistiği
Ben kendimi anlatayım istiyorum, kimselerin umru değilim. Herkes şövalyeyi merak ediyor. Hadi abi kimdir, yakışıklı mıdır, zengin midir, diye sormalar da yok, direk tanışma-kaynaşma analizimiz yapılıyor. Gerçekten tuhafsınız. Peki madem...
Şövalye Bey çok merkezi bir güzide semtte, Gayrettepe'de oturuyor. Arabamı çarptığım yer Gayrettepe idi. Florence Nightingale'in sokağı hemen. Çok da erken bir saatti. Henüz evden çıkmamıştı. Zırt geldi. Belki de bilerek kaza yapmışımdır, diycem ama yok valla bana arkadan çarptılar kırmızı ışıkta. Polis raporu var elimde. İsterseniz scan edip buraya yapıştırayım, sorgu sual hakimleri hanımlar beyler.
Biliyorsunuz, pansiyon da Levent'te. Temizlik için Bezar'ı getirmesi de haliyle çabuk olabiliyor. Gayrettepe taş atımı. Geliyor gidiyor işte. Motor da var. Zırt pırt. Kolay oluyor. Allahtan Maltepe'de falan oturmuyor. Öyle uzak uzak, aramıza boğaz girse belki zor olurdu diycem ama demiyim.Yollar hemşerisi denebilecek kadar gezenti zaten. Hatta bakın ancak rötar yapmış olduğu için size bu satırları yazabildiğim uçağın kapısının önüne kadar beni getirdi. Üşenmedi. Araba kullanmayı sevmiyorum diye.
Şimdi Hafiye Dubai'ye gidiyor. Bütün Beyaz Türkler gördü, bir ben görmemiştim. Eksik kalmasın. 5 gün ordayım. Bakalım neler olacak. Gidesim hiç yok. Olan haftasonlarıma oluyor. Ne güzel Hemşo da gelmişti Paris'ten dün gece. Sabaha kadar muhabbet. Tadı kaldı damakta. Usanmışım yoldan, sunumdan. Bir Arap şeyhinin dikkatini çeksem de çekip alsa beni bu hayattan. Rahat ederdim biraz.
Şövalye Bey çok merkezi bir güzide semtte, Gayrettepe'de oturuyor. Arabamı çarptığım yer Gayrettepe idi. Florence Nightingale'in sokağı hemen. Çok da erken bir saatti. Henüz evden çıkmamıştı. Zırt geldi. Belki de bilerek kaza yapmışımdır, diycem ama yok valla bana arkadan çarptılar kırmızı ışıkta. Polis raporu var elimde. İsterseniz scan edip buraya yapıştırayım, sorgu sual hakimleri hanımlar beyler.
Biliyorsunuz, pansiyon da Levent'te. Temizlik için Bezar'ı getirmesi de haliyle çabuk olabiliyor. Gayrettepe taş atımı. Geliyor gidiyor işte. Motor da var. Zırt pırt. Kolay oluyor. Allahtan Maltepe'de falan oturmuyor. Öyle uzak uzak, aramıza boğaz girse belki zor olurdu diycem ama demiyim.Yollar hemşerisi denebilecek kadar gezenti zaten. Hatta bakın ancak rötar yapmış olduğu için size bu satırları yazabildiğim uçağın kapısının önüne kadar beni getirdi. Üşenmedi. Araba kullanmayı sevmiyorum diye.
Şimdi Hafiye Dubai'ye gidiyor. Bütün Beyaz Türkler gördü, bir ben görmemiştim. Eksik kalmasın. 5 gün ordayım. Bakalım neler olacak. Gidesim hiç yok. Olan haftasonlarıma oluyor. Ne güzel Hemşo da gelmişti Paris'ten dün gece. Sabaha kadar muhabbet. Tadı kaldı damakta. Usanmışım yoldan, sunumdan. Bir Arap şeyhinin dikkatini çeksem de çekip alsa beni bu hayattan. Rahat ederdim biraz.
Perşembe, Eylül 14, 2006
Java'dan Açık Zarf
Java'yı konuşlandığı eve bırakmak bana düştü. Bakın, 'konuşlandığı' diyorum çünkü bir evi dahi yok. Neresi onu misafir ederse orada kalıyor. Bu da ortalama bir haftayı geçmiyor. En son bekar olan ablası sanırım bir ay kadar dayandı ama o da onu başından atmak için bayağı uğraş veriyor bu aralar. Yolda konuşuyor bu gene bıldırcın bıldırcın.
Java: Kızım, sen baya güzelleşmişsin. Seneye kalmaz evlendiririz seni.
Hafiye: Ya ya. Güzellikle evliliğin alakası yok ki. Hem beni kimse beğenmiyor.
Java: E tabii, güzelliğin üstüne biraz da cilve lazım
Hafiye: Ondan bende yok işte. Nasıl yapıcaz?
Java: Ya bak, mesela, bir abiyi beğendin.
Hafiye: Ee?
Java: Mesela, bir grup içindesiniz. Bir başkası konuşuyor. Konuşana değil, abiye bakacaksın şöyle manalı manalı. Sadece kendisi konuşurken bakarsan anlamaz bu erkekler. Kel alaka bir anda bakacaksın. Cıss, olucak. Bir bak bakayım bana.
(Hafiye gözlerini süzer)
Ya ne manyaksın. Öyle Güllü Güllü bakmıycaksın, kızım. Manalı bak, diyorum.
Hafiye: Ya bakışın manası mı olur, yahu? Yüz ifadesi senin dediğin. Dudakları mı kabartcaz, haşin abla mı olcaz? Ne? Nee?
Java: Neyse, çalışırsan düzelir. Bir de, mesela sen konuşurken ona dokunacaksın.
Hafiye: Yuf!
Java: A, tabii ki. Şöyle 'ahahahayyy' diye gülerken dizlerine hafif tokat atacaksın. Muhabbet ilerledikçe elini daha uzun tutarsın dizde. A, bir de bak şöyle, omzuna dokunacaksın. Bi dokun bakiim.
Hafiye: Sapık!
Java: Hehehe. 'A, gömleğine iplik yapışmış' şeysi de iyidir. Şöyle ufaktan yakaya dokunmak.
Hafiye: Ya, uff. Abi bu hareketler erkekten gelmez miydi, yahu? Ne olmuş dünyaya? Ters yüz olmuş
Java: Ee. Öyle korkuttunuz ki adamları, napsınlar. Açık zarf atmazsan olmuyor, anlamıyorlar artıkın.
Java itiraf etti ki, şimdiye kadarki bütün manitalarıyla iletişimi böyle başlamış. Ona kalsa hiiiiç anlamaz ve de harekete geçmezmiş, Hani Rahşan'a inanabilirim ama diğer minik kuzulardan böyle hareketler, hayatta! Rahşan'a bu kadar takmışlığıma taktı o da. Ne herifler Rahşan'a yazarken, o buna hastaymış da. Lisenin en güzel kızıymıştıymış da. Hadi be, dedim. Konya'da lise okumak vardı, o zaman, şansa bak.
Java: Kızım, sen baya güzelleşmişsin. Seneye kalmaz evlendiririz seni.
Hafiye: Ya ya. Güzellikle evliliğin alakası yok ki. Hem beni kimse beğenmiyor.
Java: E tabii, güzelliğin üstüne biraz da cilve lazım
Hafiye: Ondan bende yok işte. Nasıl yapıcaz?
Java: Ya bak, mesela, bir abiyi beğendin.
Hafiye: Ee?
Java: Mesela, bir grup içindesiniz. Bir başkası konuşuyor. Konuşana değil, abiye bakacaksın şöyle manalı manalı. Sadece kendisi konuşurken bakarsan anlamaz bu erkekler. Kel alaka bir anda bakacaksın. Cıss, olucak. Bir bak bakayım bana.
(Hafiye gözlerini süzer)
Ya ne manyaksın. Öyle Güllü Güllü bakmıycaksın, kızım. Manalı bak, diyorum.
Hafiye: Ya bakışın manası mı olur, yahu? Yüz ifadesi senin dediğin. Dudakları mı kabartcaz, haşin abla mı olcaz? Ne? Nee?
Java: Neyse, çalışırsan düzelir. Bir de, mesela sen konuşurken ona dokunacaksın.
Hafiye: Yuf!
Java: A, tabii ki. Şöyle 'ahahahayyy' diye gülerken dizlerine hafif tokat atacaksın. Muhabbet ilerledikçe elini daha uzun tutarsın dizde. A, bir de bak şöyle, omzuna dokunacaksın. Bi dokun bakiim.
Hafiye: Sapık!
Java: Hehehe. 'A, gömleğine iplik yapışmış' şeysi de iyidir. Şöyle ufaktan yakaya dokunmak.
Hafiye: Ya, uff. Abi bu hareketler erkekten gelmez miydi, yahu? Ne olmuş dünyaya? Ters yüz olmuş
Java: Ee. Öyle korkuttunuz ki adamları, napsınlar. Açık zarf atmazsan olmuyor, anlamıyorlar artıkın.
Java itiraf etti ki, şimdiye kadarki bütün manitalarıyla iletişimi böyle başlamış. Ona kalsa hiiiiç anlamaz ve de harekete geçmezmiş, Hani Rahşan'a inanabilirim ama diğer minik kuzulardan böyle hareketler, hayatta! Rahşan'a bu kadar takmışlığıma taktı o da. Ne herifler Rahşan'a yazarken, o buna hastaymış da. Lisenin en güzel kızıymıştıymış da. Hadi be, dedim. Konya'da lise okumak vardı, o zaman, şansa bak.
Çarşamba, Eylül 13, 2006
Sıkılan Adam
Sıkılan Adam'ın demosunu şu sayfadan takip etsin Amerikanya'dakiler merak ediyorlarsa .
Bir adam vardı, canı sıkılan...Canı sıkılan...Canı sıkılan...
Beynim patlayacak bu ıslıklı şarkıdan. Mars Attacks filminde dünyayı istila eden Marslıların kötü bir şarkıyla kafalarının patlaması gibi olacak herşey. Dünya benim istilamdan kurtulacak.
Turkcell-im geldiii, sıkıntı gitti..Sıkıntı gitti... Sıkıntı gitti...
IM'i görünce Hafiye sandı ki Instant Messenger servisi başladı cepten. Mantıklı. Cepleri aracılığıyla da çetleşebilirlerse canları sıkılmaktan kurtulabilir Türklerin. Her daim bir oyuncak olmalıdır ya ellerinde. Misal tespih, misal anahtar çevirme, misal cep telefonu menüleri...Hele de o oyuncak muhabbete yol açıyorsa. Değmesin yağlı boya.
Turkcell-im neydiiii? Cep interneti... Cep interneti... Cep interneti...
Hafiye yanılmış ama birazcık. IM, Internet Mobile'dan gelmeymiş.Cep telefonundan internet servisi sağlamaca işi. Yani aslında zaten giriliyordu internete cepten ama bir paket içerik yapmışlar. Öyle dal dal internete girip n'apıcan? Kafadan yönleniyorsun işte. Ha, içerikler, tam nabzı tutmuş. Bugün, eğlence, müzik, spor, chat ve asistan başlıkları altında. Chat kısmı benim anladığım anlamda IM işte. Instant Messenger. Sıkıntı biter. Kesin. Wapblog diye bir şey de var hem. Blogumu oraya da taşıyasım var. Tirajı artsın azcık.
Ya şimdi böyle hırt hırt konuştum ama adamlar piyasaya uygun güzel şeyler yapmış. Dönüp kendi kıçıma bakıp güleyim hem, zamanının en hızlı klavye kullanan çetçisiydim. Bilirsin. De sadece müziği bu –im'in. İçimdeki devreleri kısaltıyor. Üstelik herkes hep bir ağızdan sevmiş sevmiş ıslıklarken. A, bir de, bu servis için 'ihtiyacım olan herşey' denmesi. Diil. O da yanlış. O kadar ama.
Neden bazı şeyler tarifsizce sinir bozarken bazıları da aynen tarifsizce hoşumuza gidiyor ki? Görece görece, nereye kadar? Genel-geçerleyesi var bünyenin.
Bir adam vardı, canı sıkılan...Canı sıkılan...Canı sıkılan...
Beynim patlayacak bu ıslıklı şarkıdan. Mars Attacks filminde dünyayı istila eden Marslıların kötü bir şarkıyla kafalarının patlaması gibi olacak herşey. Dünya benim istilamdan kurtulacak.
Turkcell-im geldiii, sıkıntı gitti..Sıkıntı gitti... Sıkıntı gitti...
IM'i görünce Hafiye sandı ki Instant Messenger servisi başladı cepten. Mantıklı. Cepleri aracılığıyla da çetleşebilirlerse canları sıkılmaktan kurtulabilir Türklerin. Her daim bir oyuncak olmalıdır ya ellerinde. Misal tespih, misal anahtar çevirme, misal cep telefonu menüleri...Hele de o oyuncak muhabbete yol açıyorsa. Değmesin yağlı boya.
Turkcell-im neydiiii? Cep interneti... Cep interneti... Cep interneti...
Hafiye yanılmış ama birazcık. IM, Internet Mobile'dan gelmeymiş.Cep telefonundan internet servisi sağlamaca işi. Yani aslında zaten giriliyordu internete cepten ama bir paket içerik yapmışlar. Öyle dal dal internete girip n'apıcan? Kafadan yönleniyorsun işte. Ha, içerikler, tam nabzı tutmuş. Bugün, eğlence, müzik, spor, chat ve asistan başlıkları altında. Chat kısmı benim anladığım anlamda IM işte. Instant Messenger. Sıkıntı biter. Kesin. Wapblog diye bir şey de var hem. Blogumu oraya da taşıyasım var. Tirajı artsın azcık.
Ya şimdi böyle hırt hırt konuştum ama adamlar piyasaya uygun güzel şeyler yapmış. Dönüp kendi kıçıma bakıp güleyim hem, zamanının en hızlı klavye kullanan çetçisiydim. Bilirsin. De sadece müziği bu –im'in. İçimdeki devreleri kısaltıyor. Üstelik herkes hep bir ağızdan sevmiş sevmiş ıslıklarken. A, bir de, bu servis için 'ihtiyacım olan herşey' denmesi. Diil. O da yanlış. O kadar ama.
Neden bazı şeyler tarifsizce sinir bozarken bazıları da aynen tarifsizce hoşumuza gidiyor ki? Görece görece, nereye kadar? Genel-geçerleyesi var bünyenin.
Pazartesi, Eylül 11, 2006
Trafik Dili
Sahil yolundan git, dediler. Daha rahat olurmuş. Ya ya.
Başlarda uçtum gittim. Dilocan'a da dedim. Kızım çabuk çık, ben 20 dakikaya ordayım, dedim. Paçaları sıvamışım erkenden. Abla bekler Bebek'te.
Ortaköy trafiğiymiş meğer kitleyen durumu ta Beşiktaş'tan tam 1 saat. Yürüsem 15 dakika sürmez. Ortaköy meydanı geçmemle yolda bir araba kalmadı. Hepsi temizlendi bitti, nereye gittilerse.
Ama orada, tam orada bir yerde höö, diye daldı önüme bir araç. İçinde beş abi. Cam kenarındakilerin kollar sarkmış pencereden. Çarpışmamıza ramak kalmış. Sarkan kolların ezilmesine daha da beter.
Nasıl bir adrenalin yükselmesi yaşadıysa bünye ağzımdan, "What the hell are you doing on my lane!!!?" diye bir nara çıktı. Tamamen istemsiz.
Ben bu kadar korktum ama abilerin kılı kıpırdamamış. Sarkan kollar irkilerek içeri bile kaçmamış. Gayet sarkık sarkık durmaya devam ediyorlar. "Abla turist galiba. Hiç de benzemiyo, bak sen" gibi gevrek cümlelerle başlayan durum değerlendirmesi tuhaf mantık çıkarımlarına doğru yol aldı.
Turistsem ateşli ve nemfomanyakım. Nemfoysam her erkekle her yerde fifi yapmaya hazırım. Onlar da bir erkek olduklarına göre ve tabii ki fifi istediklerine göre bu taleplerini ifade etmeliler. Kaçmaz:
Abi1: Ver ar yu fırom?
Hafiye: Bas git, manyak
Abi1: Abla turist diilmiş, oolum
Abi2: E, niye İngilizce konuşuyo ki o zaman?
Niye ki?
Mesela bu şehirde insanlar çıkabiliyor aniden yollara. Kimin gözü daha karaysa o önce atlıyor memleketi ya. Yok, benimkiler açık valla. Geçsinler. Yine de bir muallak oluyor yol veriyor muyum, vermiyor muyum, diye. Bekleşenlere Hafiye'den bir "Go, go, go", geliyor.
Çünkü trafik dilim İngilizce! İlk kez adam gibi trafiğe çıktığım yer Amerika olunca trafiğe,yollara dair bütün terimler ve tepkiler de Ingilizce olmuş. Aa, oldum. Hakkaten. Bu dil olayı tuhaf hakkaten. Hayatıma sonradan giren herşey İngilizce.
Uçaklar, yollar, Çin yemekleri, Southbeach diyeti...misal.
Başlarda uçtum gittim. Dilocan'a da dedim. Kızım çabuk çık, ben 20 dakikaya ordayım, dedim. Paçaları sıvamışım erkenden. Abla bekler Bebek'te.
Ortaköy trafiğiymiş meğer kitleyen durumu ta Beşiktaş'tan tam 1 saat. Yürüsem 15 dakika sürmez. Ortaköy meydanı geçmemle yolda bir araba kalmadı. Hepsi temizlendi bitti, nereye gittilerse.
Ama orada, tam orada bir yerde höö, diye daldı önüme bir araç. İçinde beş abi. Cam kenarındakilerin kollar sarkmış pencereden. Çarpışmamıza ramak kalmış. Sarkan kolların ezilmesine daha da beter.
Nasıl bir adrenalin yükselmesi yaşadıysa bünye ağzımdan, "What the hell are you doing on my lane!!!?" diye bir nara çıktı. Tamamen istemsiz.
Ben bu kadar korktum ama abilerin kılı kıpırdamamış. Sarkan kollar irkilerek içeri bile kaçmamış. Gayet sarkık sarkık durmaya devam ediyorlar. "Abla turist galiba. Hiç de benzemiyo, bak sen" gibi gevrek cümlelerle başlayan durum değerlendirmesi tuhaf mantık çıkarımlarına doğru yol aldı.
Turistsem ateşli ve nemfomanyakım. Nemfoysam her erkekle her yerde fifi yapmaya hazırım. Onlar da bir erkek olduklarına göre ve tabii ki fifi istediklerine göre bu taleplerini ifade etmeliler. Kaçmaz:
Abi1: Ver ar yu fırom?
Hafiye: Bas git, manyak
Abi1: Abla turist diilmiş, oolum
Abi2: E, niye İngilizce konuşuyo ki o zaman?
Niye ki?
Mesela bu şehirde insanlar çıkabiliyor aniden yollara. Kimin gözü daha karaysa o önce atlıyor memleketi ya. Yok, benimkiler açık valla. Geçsinler. Yine de bir muallak oluyor yol veriyor muyum, vermiyor muyum, diye. Bekleşenlere Hafiye'den bir "Go, go, go", geliyor.
Çünkü trafik dilim İngilizce! İlk kez adam gibi trafiğe çıktığım yer Amerika olunca trafiğe,yollara dair bütün terimler ve tepkiler de Ingilizce olmuş. Aa, oldum. Hakkaten. Bu dil olayı tuhaf hakkaten. Hayatıma sonradan giren herşey İngilizce.
Uçaklar, yollar, Çin yemekleri, Southbeach diyeti...misal.
Cumartesi, Eylül 09, 2006
Temizlik Günü
Oya kaçtı, demiş miydim? Bir akşam aradım. Ertesi gün geliyorsun, di mi, diye. Bir adam açtı telefonunu. "Oya'yı birdaa aramayın bu numaradan. O artık çalışmıyor", dedi. E, ev leş gibi. Enkaz devralmışım zaten. Halıda öbek öbek Pansiyon misafirlerinin içki haritaları. Dağınık köşeler, hiçbir yere sığmayan ayakkabılar, ütüsüz gömlekler. Uf, olmadı bu şimdi. Haftalarca da olamadı. Bir türlü Çiçi'yle (abla pansiyon) koordine olup da bir kadın bulamadık. En son ben buldum, sen arama, dedi. Numarası da şu, dedi. İskoçya'dan dedi. O da ayrı bir gezenti. Kadının bana gelme arifesinde yine teyit telefonu açtım. "Oralar bana çok ters, gelmiyorum ne sana ne Çiçi'ye", dedi. Azarladı. Çiçi'ye de haberin yok, kadın yok, dedim artık.
Ağla ağla ütü yapmaktan helak Hafiye. Bünyesi alışık değil ki. Amerika'da ütü masası çamaşır makinesi kenarındaki ücra yerine monte olmuştu artık senelerce kıpırdamamaktan. Bir de burda millet jilet gibi, anasını satayım. Öyle fıyt fıyt iki kez bastır gitsin, olamıyor. Ağla ağla. Yolun karşısındaki kuru temizlemeye sordum. Gömlek başına 6 YTL, dedi. Gömlekleri 6 dolara almışım ben. Ne diyo bu adam? Ağla ağla.
Zırrr! Sabahın köründe kapı. Picamalı mahmur Hafiye kapıyı açar da ne görür. Bir Şövalye, bir de kıvırcık teyze.
Şövalye: Merhaba, bu Bezar Hanım. 20 yıldır bize temizliğe yardıma geliyor. Sana getirdim.
Hafiye: Hoşgeldiniz. E, peki bunlar ne? (Şövalye'nin elinde viledalar, aceler var. Bir erkek külkedisi adeta)
Şövalye: Sende yoktur, diye getirdim. Temizlik için gerekli olacaktır.
Düşüncelilik tavanı. Kıçımdan haberi olan insan. Evlen benle, diye üzerine atlayasım geldi yine. Yapmadım. Teşekkür ve buyur ettim sadece. Cool kadın olmak çok zor, yahu. Daha ne kadar kasabilirim, bilemiyorum.
Bezar, çok geveze bir teyze çıktı. Hemen hikayelere girişti. Ta Şövalye'nin küçüklüğünden beri onlara gidiyormuş. Onun ne kadar sakin, uslu bir çocuk olduğunu anlattı durdu. Yedisinde neyse yetmişinde de o, anlaşılan. Sakin, dingin insan. Aaaah, oldum.
Ağla ağla ütü yapmaktan helak Hafiye. Bünyesi alışık değil ki. Amerika'da ütü masası çamaşır makinesi kenarındaki ücra yerine monte olmuştu artık senelerce kıpırdamamaktan. Bir de burda millet jilet gibi, anasını satayım. Öyle fıyt fıyt iki kez bastır gitsin, olamıyor. Ağla ağla. Yolun karşısındaki kuru temizlemeye sordum. Gömlek başına 6 YTL, dedi. Gömlekleri 6 dolara almışım ben. Ne diyo bu adam? Ağla ağla.
Zırrr! Sabahın köründe kapı. Picamalı mahmur Hafiye kapıyı açar da ne görür. Bir Şövalye, bir de kıvırcık teyze.
Şövalye: Merhaba, bu Bezar Hanım. 20 yıldır bize temizliğe yardıma geliyor. Sana getirdim.
Hafiye: Hoşgeldiniz. E, peki bunlar ne? (Şövalye'nin elinde viledalar, aceler var. Bir erkek külkedisi adeta)
Şövalye: Sende yoktur, diye getirdim. Temizlik için gerekli olacaktır.
Düşüncelilik tavanı. Kıçımdan haberi olan insan. Evlen benle, diye üzerine atlayasım geldi yine. Yapmadım. Teşekkür ve buyur ettim sadece. Cool kadın olmak çok zor, yahu. Daha ne kadar kasabilirim, bilemiyorum.
Bezar, çok geveze bir teyze çıktı. Hemen hikayelere girişti. Ta Şövalye'nin küçüklüğünden beri onlara gidiyormuş. Onun ne kadar sakin, uslu bir çocuk olduğunu anlattı durdu. Yedisinde neyse yetmişinde de o, anlaşılan. Sakin, dingin insan. Aaaah, oldum.
Salı, Eylül 05, 2006
Koko
Altıma seriliverdi usul usul. Gördüğüm duyduğumu bastırdı. Helikopterin pıtı pıtılarını duymaz oldum. İlk kez İstanbul'a tam tepesinden ve üstelik bu kadar yakından bakıyordum. Bu şehir güzel, yahu. Güzel, anasını satayım. Salyalarımı akıta akıta izledim. Aaa, aaaa!! Helikopterle Çırağan'dan Gebze'ye gitti Hafiye. Formula 1'i Executive VIP localarından izlemeye. Yakıştı, yakışmadı; o ayrı mevzu. Haftasonunda yatıp yuvarlanmak yerine oraya gittiğine memnun olmadı ama. Ne işi olur ki arabayla, motorla? Yarışın sonunda "Michael Abi, sen bizim herşeyimizsin!" sloganlarına katılmaktan başka Schumacher'le. Ne işi? Hiç işi.
Ama bu yüzden Hafiye'ye koko dedi, Çıtır. Helikopter ulaşımlı, sosyetik yarış izleyiciliğimin yanısıra otobüse binmiyorum, evimi kendim temizlemiyorum, sadece belli semtlerde takılıyorum, diye de. Bu işe kafası karıştı Hafiye'nin. Koko olmadığı için terkedildiği günler çok tazeydi ki. Kokoluk tanımının izafi olduğuna aydı aklı. Java için hareketli saçlar, kocaman sallantılı küpelerdi. Çıtır için genel Türk tipi ahaliden kopuk olmak demek ki. Şövalye de biraz hak verdi kokoluğuma. Ona göre de kokoyum çünkü yüz çifte yakın ayakkabım var. Niyeeah, yapınca geri aldı ama. Değilsin, değilsin, tatlıcım, dedi. Çıtır'ın üstüne gidince aksine şahit olmadığı şeyler hakkında yorum yapamayacağını belirtip muğlak muallak bıraktı. Tipik Çıtır. Geldiğinde elime bir toz bezi alsam, biraz Bayrampaşa'da seksem yetecek. Java zaten ne yaptıysam saçlarımdan korkamadı.
Kısacası bütün kokoluk iftiralarını bertaraf edebildim. Değilim, dedim işte. Değilim! Başka semtlere gitmememin sebebi yolları bilmemem. Saatlerce kaybolma potansiyelimi bir tek ben değil, bir tek sen değil, alem biliyor. Gözde'nin tavsiyelerini ayaklar altına alaraktan konuşuyorum burada ama ayakkabıların en pahalısı da 20 dolar. Marshalls, Ross. Hem koko olsam Dilocan'a ne yalvarıcam, iş yemeğim var, beni giydir, diye. Bilin de öyle konuşun. Asıl koko Özlem.
Ama bu yüzden Hafiye'ye koko dedi, Çıtır. Helikopter ulaşımlı, sosyetik yarış izleyiciliğimin yanısıra otobüse binmiyorum, evimi kendim temizlemiyorum, sadece belli semtlerde takılıyorum, diye de. Bu işe kafası karıştı Hafiye'nin. Koko olmadığı için terkedildiği günler çok tazeydi ki. Kokoluk tanımının izafi olduğuna aydı aklı. Java için hareketli saçlar, kocaman sallantılı küpelerdi. Çıtır için genel Türk tipi ahaliden kopuk olmak demek ki. Şövalye de biraz hak verdi kokoluğuma. Ona göre de kokoyum çünkü yüz çifte yakın ayakkabım var. Niyeeah, yapınca geri aldı ama. Değilsin, değilsin, tatlıcım, dedi. Çıtır'ın üstüne gidince aksine şahit olmadığı şeyler hakkında yorum yapamayacağını belirtip muğlak muallak bıraktı. Tipik Çıtır. Geldiğinde elime bir toz bezi alsam, biraz Bayrampaşa'da seksem yetecek. Java zaten ne yaptıysam saçlarımdan korkamadı.
Kısacası bütün kokoluk iftiralarını bertaraf edebildim. Değilim, dedim işte. Değilim! Başka semtlere gitmememin sebebi yolları bilmemem. Saatlerce kaybolma potansiyelimi bir tek ben değil, bir tek sen değil, alem biliyor. Gözde'nin tavsiyelerini ayaklar altına alaraktan konuşuyorum burada ama ayakkabıların en pahalısı da 20 dolar. Marshalls, Ross. Hem koko olsam Dilocan'a ne yalvarıcam, iş yemeğim var, beni giydir, diye. Bilin de öyle konuşun. Asıl koko Özlem.
Cuma, Eylül 01, 2006
Gelen Gelene
Gözde geldi. Aradı da. Geliyorum hemen, bile dedim üstüne. Sonra bir şövalyelik işim çıktığından söz verdiğim saatten daha geç buluştum. Sitemli sitemli kızdı. O da haklı. Özlemişiz. Aylardan sonra ilk kez dört Atlantalı hatun buluştuk! Önce Atlanta dedikoduları bitti. Sonra İstanbul. Sonrası Beyoğlu sokakları. Markası kahkahalarıyla çın çın, yüksek ökçeleriyle çıt çıt, minik eteği ve dekolte t-shirtleri içinde bir sarışın...süslü. Daralından eser yok. Burada mutlu.
Ondaki bu neşe farkını hissedince kendime baktım. Acaba ben burada mutlu muyum, diye düşündüm. Bunu hiç düşünmediysem iki aydır... o zaman. O zaman.İnanmıyorum.Evreka!!! Moravia mı, kim bir yazar çizer işte, diyordu hani, ‘mutlu muyum’ diye sormadığınız zaman aslında mutlusunuzdur, diye. Yani mutlu olcam diye uğraş didin, okullar bitir, paralar kazan, dünyayı gez, manitalar yap, giyin kuşan, ekstrem spor yap. Diyelim tuttu. Sonra da farkına varama!
Yahudiler ama daha bir disiplin sahibi yaklaşmış olaya. Mutluluk nerede olduğunu bilmek ve orada durmak, demişlermişti. Sıklıkla kendimi hala Amerika’da sanıyorum. Özellikle sakin bir anda. Bir koku bir anıya dönüşünce. Eski filmler makaraya sarılıveriyor. Bir tahterevalli durumu. Duygusal anlamda. Bilmek ve durmak kısmı, cık, olmadı. Hadi diyelim iki tanımdan birini tutturduk. Bu da bir başarı. Ama zaten ‘mutlu muyum’, diye sordum, yandım. Soruyorsan mutlu değilsin ya. Hafiye düğümlendi gene. Çıtır’la bir konuşsa iyi olabilir.
Birazdan Moğuz geliyor. Bakalım ne panikle gelecek. Gelmeden nasıl buluşacağız diye bin kez zordu zaten. Hani sanki yılbaşı gecesi Times Square’de buluşacakmışız gibi endişeler. Yonc da hala aramadı. Bu akşam Moğuz’la başbaşa alem yapmak zorunda kalırsak beni yıpratır diye korkuyorum. Ah, kimse vefalı değildir de, dostluk ölmüştür de, o da bel ağrılarıyla yoğrulmuştur da...Bu akşam arayın, dedim!
Ondaki bu neşe farkını hissedince kendime baktım. Acaba ben burada mutlu muyum, diye düşündüm. Bunu hiç düşünmediysem iki aydır... o zaman. O zaman.İnanmıyorum.Evreka!!! Moravia mı, kim bir yazar çizer işte, diyordu hani, ‘mutlu muyum’ diye sormadığınız zaman aslında mutlusunuzdur, diye. Yani mutlu olcam diye uğraş didin, okullar bitir, paralar kazan, dünyayı gez, manitalar yap, giyin kuşan, ekstrem spor yap. Diyelim tuttu. Sonra da farkına varama!
Yahudiler ama daha bir disiplin sahibi yaklaşmış olaya. Mutluluk nerede olduğunu bilmek ve orada durmak, demişlermişti. Sıklıkla kendimi hala Amerika’da sanıyorum. Özellikle sakin bir anda. Bir koku bir anıya dönüşünce. Eski filmler makaraya sarılıveriyor. Bir tahterevalli durumu. Duygusal anlamda. Bilmek ve durmak kısmı, cık, olmadı. Hadi diyelim iki tanımdan birini tutturduk. Bu da bir başarı. Ama zaten ‘mutlu muyum’, diye sordum, yandım. Soruyorsan mutlu değilsin ya. Hafiye düğümlendi gene. Çıtır’la bir konuşsa iyi olabilir.
Birazdan Moğuz geliyor. Bakalım ne panikle gelecek. Gelmeden nasıl buluşacağız diye bin kez zordu zaten. Hani sanki yılbaşı gecesi Times Square’de buluşacakmışız gibi endişeler. Yonc da hala aramadı. Bu akşam Moğuz’la başbaşa alem yapmak zorunda kalırsak beni yıpratır diye korkuyorum. Ah, kimse vefalı değildir de, dostluk ölmüştür de, o da bel ağrılarıyla yoğrulmuştur da...Bu akşam arayın, dedim!
Perşembe, Ağustos 31, 2006
Şövalye Unplugged
Tahminlerim doğru çıktı. Kumral, non-çıtır ama genç. 29-30? Belki...
Minik surat. Şeker. Sonra sakin. Çok sakin. O kadar ki parmaklayıp bu çarşaf denizi hale hale dalgalandırasım geliyor. Yine ‘hööö’ diye anlatıyorum başıma gelenleri. Dalgalanmıyor. ‘Tamam hallederiz’ çakıyor gene.
Telefonum çalıyor. Mütevelli heyeti başkanları, ağır topları. Konuşmam gerek. Hafiye’nin iki ayağı hep ama hep bir pabuçta haftalardır.
Ehliyet, ruhsat, hepsi şövalyede. Polislerle, karşı abiyle o cebelleş.
Hani, güzel kafamı böyle işlere yormıyıp, minik çantamı koluma takıp önden giderken arkadan sihirli değnekler dokunsun isterdim ya kırığıma döküğüme (Bakınız: 27 Ocak 2006 tarihli Kaotik İşleyişler yazısı)
Değnek yerine şövalye kılıcı. Sallıyor polislere, karşı abilere. Ben telefonda mütevelliyle.
Sonra benim de gitmem gerekti. Artık. Bir zahmet. Telefonu kapattım. Sadece tek soru. Polis, eğitim durumumu soruyor!!!!
Türk polisi istatistik mi tutuyor? Profil mi çıkarıyor? Doldurdukları kağıt formdaki bilginin elektronik ortamdaki bir veritabanına aktarılmasına ve bunu düzgün çekebilen, raporlayabilen bir usta ele yapışmasına dair ümidim olsaydı takdir ederdim.Şimdilik etmiyorum. Bir imza, tamam. Raporu iki gün sonra gelip ikinci şubeden almam söylendi.
Hafiye: İkinci şube nerde?
Şövalye: Ben alırım raporu. Sen dert etme.
Hafiye düşünce baloncuğu: Arabam sana feda olsun. Pamuk tarlalarımı üzerine yapayım. Evlen benle Şövalye!
Minik surat. Şeker. Sonra sakin. Çok sakin. O kadar ki parmaklayıp bu çarşaf denizi hale hale dalgalandırasım geliyor. Yine ‘hööö’ diye anlatıyorum başıma gelenleri. Dalgalanmıyor. ‘Tamam hallederiz’ çakıyor gene.
Telefonum çalıyor. Mütevelli heyeti başkanları, ağır topları. Konuşmam gerek. Hafiye’nin iki ayağı hep ama hep bir pabuçta haftalardır.
Ehliyet, ruhsat, hepsi şövalyede. Polislerle, karşı abiyle o cebelleş.
Hani, güzel kafamı böyle işlere yormıyıp, minik çantamı koluma takıp önden giderken arkadan sihirli değnekler dokunsun isterdim ya kırığıma döküğüme (Bakınız: 27 Ocak 2006 tarihli Kaotik İşleyişler yazısı)
Değnek yerine şövalye kılıcı. Sallıyor polislere, karşı abilere. Ben telefonda mütevelliyle.
Sonra benim de gitmem gerekti. Artık. Bir zahmet. Telefonu kapattım. Sadece tek soru. Polis, eğitim durumumu soruyor!!!!
Türk polisi istatistik mi tutuyor? Profil mi çıkarıyor? Doldurdukları kağıt formdaki bilginin elektronik ortamdaki bir veritabanına aktarılmasına ve bunu düzgün çekebilen, raporlayabilen bir usta ele yapışmasına dair ümidim olsaydı takdir ederdim.Şimdilik etmiyorum. Bir imza, tamam. Raporu iki gün sonra gelip ikinci şubeden almam söylendi.
Hafiye: İkinci şube nerde?
Şövalye: Ben alırım raporu. Sen dert etme.
Hafiye düşünce baloncuğu: Arabam sana feda olsun. Pamuk tarlalarımı üzerine yapayım. Evlen benle Şövalye!
Salı, Ağustos 29, 2006
İlk Kaza
Üşendiğimden sağlık sigortası formlarını doldurmayıp patladım gene. Formlarda SSK numarası soruyor mesela. Bende iki tane var. Hangisini yazacağımı bilemeyip, açıp da soramayıp falan işte. Anlatmaktan bile içim şişiyor. Neyse işte, bu sabah doktora gitmek durumunda kaldım. Acilen. Vercez artık parasını. Üşengeç başın cezasını cüzdan çeker. Alıştığım bir durum. Problem yok sadece ateşim var. Titreğim.
Doktordan çıktım. İlk sokaktaki kırmızı ışıkta durdum. Arkamdan baaam diye indirdi bir abi. Istanbul’da ilk kazamı yaptım. Daha doğrusu ilk kazam yapıldı. Ne yapacağımı bilemedim. Hemen şirketten elemanları aradım. Onlar birini aradı. Karşı abi polisi falan. Karşı abi, polise sarı ışıkta durduğumu falan söylüyor. Şirketten abi ikimize birden ceza verileceğini söylüyor. Niyeeaaah!!! Haksızlık tahammülsüzlüğü. İyice titredim. Sinirler laçka.
Kim kurtarır beni? Şövalye! Daha önce haftasonu bana ‘nasıl gidiyor?’ vari mesajlar atmıştı ama bütün haftasonunu iş yüzünden de olsa, Reinalarda, Formula 1 yarışlarında falan geçiriyor olduğumu cevaplayınca şövalye beni koko sanmış olabilir. İmajımızı toplamak lazım. ‘Gene ürkek değil, fakat beceriksiz kız’a dönüştüm. Mesaj attım. Kaza ve mahal bildirdim.
“Şövalye yol destek hattı en kısa zamanda sizinle iletişime geçecektir. Lütfen panik yapmayın ve bulunduğunuz yeri terketmeyin”, diye cevapladı. Uzun ve bol puan kazandıran bir cevap vermesine rağmen ‘bağlaç olan –de’ testine uygun ortamın hala yaratılmamışlığı tek endişemiz.
Neyse...
Beş dakika içinde geldi!
Motoru yoktu. Kaskı da.
Doktordan çıktım. İlk sokaktaki kırmızı ışıkta durdum. Arkamdan baaam diye indirdi bir abi. Istanbul’da ilk kazamı yaptım. Daha doğrusu ilk kazam yapıldı. Ne yapacağımı bilemedim. Hemen şirketten elemanları aradım. Onlar birini aradı. Karşı abi polisi falan. Karşı abi, polise sarı ışıkta durduğumu falan söylüyor. Şirketten abi ikimize birden ceza verileceğini söylüyor. Niyeeaaah!!! Haksızlık tahammülsüzlüğü. İyice titredim. Sinirler laçka.
Kim kurtarır beni? Şövalye! Daha önce haftasonu bana ‘nasıl gidiyor?’ vari mesajlar atmıştı ama bütün haftasonunu iş yüzünden de olsa, Reinalarda, Formula 1 yarışlarında falan geçiriyor olduğumu cevaplayınca şövalye beni koko sanmış olabilir. İmajımızı toplamak lazım. ‘Gene ürkek değil, fakat beceriksiz kız’a dönüştüm. Mesaj attım. Kaza ve mahal bildirdim.
“Şövalye yol destek hattı en kısa zamanda sizinle iletişime geçecektir. Lütfen panik yapmayın ve bulunduğunuz yeri terketmeyin”, diye cevapladı. Uzun ve bol puan kazandıran bir cevap vermesine rağmen ‘bağlaç olan –de’ testine uygun ortamın hala yaratılmamışlığı tek endişemiz.
Neyse...
Beş dakika içinde geldi!
Motoru yoktu. Kaskı da.
Cuma, Ağustos 25, 2006
Meraklısına Detay
Biraz daha merak edin, anasını satiym. Ben daha çok merak ediyorum ki. Burada kuzular gibi bekleşiyoruz telefon başında. Dün gecenin bir vakti mesaj geldi. Kalbim yere düştü, dedim o! Gece şövalyesi! Çıka çıka Gözde çıktı. Amerika için normal bi saat tabii. Anneme aldığım kırışık kreminden Wal-Mart’ta bulamamış, ben nerden bulmuşmuşum, gibi gayet hayallerimi parça pinçik* eden bir şey sormak için hem de.
Hani satır satır anlatmadık diye KupKup arıza çıkardı Caponya’dan. İlle detay. Sonra gelsin ‘vay, Hafiye, çok uzun yazıyorsun, okuycak vaktimiz yok’, şikayetlenmeleri. Kimselere yaranamadım şu hayatta.
Alın, lanet olsun:
Flu bir abi gece çaresizce gişelerdeki minibüs-ofisin yanında elinde telefon sağı solu aradığı halde cevap alamadan bekleşen Hafiye’ye yaklaşır. Yardımcı olmak ister. Hafiye de hemen dökülür. İş yemeği varmıştır da, geç çıkmıştır da, elektrikler kesiktir de, kaybolmuştur da, bu şehrin tabelalarına kafası girse olurmuş da, Levent’te X’in karşısında, Y sokağında oturuyormuş da, gişelerden çıksa bile geri dönmeyi bilmiyormuş da, falan da filan da. Elleri kolları sallayaraktan heyecan içinde, hööö, diye. Abi cool. Bir, ‘tamam, hallederiz, beni takip edin’ çaktı. Olay bitti. Hani ben bi sayfa e-mail yazdım. O bana, ‘ok, call me’ demiş gibi (Sorunuz: Ruşen’in My Book Says, Busy Means A..hole hikayesi)
Şimdi KupKup için teknik detaya giriyoruz. Kendisi yüzyıllardır Caponya’da kaldığından köprülerdeki geçiş bankoları lokasyonlarını ve prosedürlerini unutmuş ya da kafasında farklı canlandırmış olabilir: Avrupa’dan Asya’ya geçerken 1. köprüde gişeler Asya tarafında kalıyor. Gişelere gelince yana çekebileceğin yerler falan var. Oraya gelen araçlar illa ki Avrupa’dan, yani bana göre o anda ‘karşı’dan, gelmek durumunda. Tamam mı? Rahatladın mı? N'olur köprü geçişlerindeki yapısal bozukluklara, nasıl olsa daha iyi olurdu'suna girmeyelim. N'olur. N'olur!
Of be.
Bütün bildiğimi yazdım, diyorum size. Olayın heyecanlı kısmı gizemi zati. Bu abinin hödüğün teki olma ihtimali pek yüksek, biliyorum. Hatırlatılmama gerek yok. Gerçekçi takılmak istediğimde aklıma bir fotoğraftan hikayeler çıkardığım loser’lıklarım geliyor. Bir normale dönüyorum. Otokontrol var yani, benim için endişelenmeyin.
*Adanaca’ya devam ediyoruz. ‘Parça pinçik’, Adana’da ‘paramparça’ anlamında kullanılır
Hani satır satır anlatmadık diye KupKup arıza çıkardı Caponya’dan. İlle detay. Sonra gelsin ‘vay, Hafiye, çok uzun yazıyorsun, okuycak vaktimiz yok’, şikayetlenmeleri. Kimselere yaranamadım şu hayatta.
Alın, lanet olsun:
Flu bir abi gece çaresizce gişelerdeki minibüs-ofisin yanında elinde telefon sağı solu aradığı halde cevap alamadan bekleşen Hafiye’ye yaklaşır. Yardımcı olmak ister. Hafiye de hemen dökülür. İş yemeği varmıştır da, geç çıkmıştır da, elektrikler kesiktir de, kaybolmuştur da, bu şehrin tabelalarına kafası girse olurmuş da, Levent’te X’in karşısında, Y sokağında oturuyormuş da, gişelerden çıksa bile geri dönmeyi bilmiyormuş da, falan da filan da. Elleri kolları sallayaraktan heyecan içinde, hööö, diye. Abi cool. Bir, ‘tamam, hallederiz, beni takip edin’ çaktı. Olay bitti. Hani ben bi sayfa e-mail yazdım. O bana, ‘ok, call me’ demiş gibi (Sorunuz: Ruşen’in My Book Says, Busy Means A..hole hikayesi)
Şimdi KupKup için teknik detaya giriyoruz. Kendisi yüzyıllardır Caponya’da kaldığından köprülerdeki geçiş bankoları lokasyonlarını ve prosedürlerini unutmuş ya da kafasında farklı canlandırmış olabilir: Avrupa’dan Asya’ya geçerken 1. köprüde gişeler Asya tarafında kalıyor. Gişelere gelince yana çekebileceğin yerler falan var. Oraya gelen araçlar illa ki Avrupa’dan, yani bana göre o anda ‘karşı’dan, gelmek durumunda. Tamam mı? Rahatladın mı? N'olur köprü geçişlerindeki yapısal bozukluklara, nasıl olsa daha iyi olurdu'suna girmeyelim. N'olur. N'olur!
Of be.
Bütün bildiğimi yazdım, diyorum size. Olayın heyecanlı kısmı gizemi zati. Bu abinin hödüğün teki olma ihtimali pek yüksek, biliyorum. Hatırlatılmama gerek yok. Gerçekçi takılmak istediğimde aklıma bir fotoğraftan hikayeler çıkardığım loser’lıklarım geliyor. Bir normale dönüyorum. Otokontrol var yani, benim için endişelenmeyin.
*Adanaca’ya devam ediyoruz. ‘Parça pinçik’, Adana’da ‘paramparça’ anlamında kullanılır
Perşembe, Ağustos 24, 2006
Axe
Park yeri buldum. Yukarı çağırsam mı, emin değilim. Bir kahve içmeye çıkmanın farklı çağrışımları var ya, hani. Kuru teşekkür yetmez, geliyor. Bocalama anı. Motorunu hala kapatmamış. Gitmesi gereken bir yer vardır belki.
Uzun boylu, sportmen bir abi. Hareket halinde olmadığı için üzerindeki kalın giysiler rahatsız ediyor olmalı. Yakasının çıtçıtlarını açıyor. Kaskının penceresini kaldırıyor. Gişelerdeki kadar gösteriyor kendini gene.
Kumral gibi sanki. Genç ama çıtır değil. Yine de yaş tahmini güç. Karanlıkta çok da anlaşılmıyor. Tekrar teşekkür ettim. Rica etti. Robocop sesli. Mekanik. Genizden. Gidesi var gibi. Hem canım, ne alakası var şimdi? Gelse, ne konuşucaz, nasıl sonlandırıcaz? Hırlı mı hırsız mı? Belki de evli ve çocuklu. Parmakları eldivenden göremedik, yüzük kontrolü için. Pek geçerli bir analiz değil ya, bu alyans takılmayan memlekette. Hem evliyse sana ne be kızım? Ne önemi var şövalyenin medeni halinin? Hem hem hem evde bir de kardeş var. Örnek mörnek olcaz. Anne yarısı cinnetleri boşa gidecek. Ya yaa. Kuruntu. Daral. Baş baş, yaptım. Pansiyona girinceye kadar bekledi. İçeri girdiğimde motorunun uzaklaşma seslerini duydum.
Bu bir ‘Axe’ anıydı. Gerisini bana bıraktılar. Yalan oldu tabii. Malaksın kızım, sen...
Duş aldım. Hava sıcak. Uyunmuyor. Sıcak olmasa da uyuyamam ya, bilirsin. Insomnia. Maya ekşi.
Özlem’in kırık ve sadece en yüksek devirde çalışan vantilatörü jaluzileri takırdata takırdata dönerken bir ses: bip biiip. Mesaj.
“İyi geceler”
Şövalye'den! Kurtarma anından önce yine yanlış bir yerlere sapıp yitmeyeyim diye numaralarımızı vermiştik birbirimize.
Keşke biraz daha uzun soluklu bir şey yazsaydı da gramer testine tabi olsaydı otomatikman, çaktırmadan. Bağlaç olan ‘de/da’ları da ayırabiliyorsa tamamdı bu iş yani. (Yurdum insanı Kopenhag kriterlerini esnetti, ben bunu esnetemedim. Arızayım, biliyorum)
“Sana da”
Şövalyenin neye benzediğine, nasıl biri olduğuna dair silsileli düşüncelerle uyumaya çalıştım. Hepten hiçten olmadı. E, ne ki bu şimdi? Herif karizma kasıyo. Ben de alet oluyorum. Bin yaşına geldin be, Hafiye. Yuf yani. Kitabını yazdın. Yine de bir merak bir merak. Einstein bile tanımladı bu halini*. Delisin.
*Einstein's definition of insanity: doing the same thing over and over again and expecting a different result.
Uzun boylu, sportmen bir abi. Hareket halinde olmadığı için üzerindeki kalın giysiler rahatsız ediyor olmalı. Yakasının çıtçıtlarını açıyor. Kaskının penceresini kaldırıyor. Gişelerdeki kadar gösteriyor kendini gene.
Kumral gibi sanki. Genç ama çıtır değil. Yine de yaş tahmini güç. Karanlıkta çok da anlaşılmıyor. Tekrar teşekkür ettim. Rica etti. Robocop sesli. Mekanik. Genizden. Gidesi var gibi. Hem canım, ne alakası var şimdi? Gelse, ne konuşucaz, nasıl sonlandırıcaz? Hırlı mı hırsız mı? Belki de evli ve çocuklu. Parmakları eldivenden göremedik, yüzük kontrolü için. Pek geçerli bir analiz değil ya, bu alyans takılmayan memlekette. Hem evliyse sana ne be kızım? Ne önemi var şövalyenin medeni halinin? Hem hem hem evde bir de kardeş var. Örnek mörnek olcaz. Anne yarısı cinnetleri boşa gidecek. Ya yaa. Kuruntu. Daral. Baş baş, yaptım. Pansiyona girinceye kadar bekledi. İçeri girdiğimde motorunun uzaklaşma seslerini duydum.
Bu bir ‘Axe’ anıydı. Gerisini bana bıraktılar. Yalan oldu tabii. Malaksın kızım, sen...
Duş aldım. Hava sıcak. Uyunmuyor. Sıcak olmasa da uyuyamam ya, bilirsin. Insomnia. Maya ekşi.
Özlem’in kırık ve sadece en yüksek devirde çalışan vantilatörü jaluzileri takırdata takırdata dönerken bir ses: bip biiip. Mesaj.
“İyi geceler”
Şövalye'den! Kurtarma anından önce yine yanlış bir yerlere sapıp yitmeyeyim diye numaralarımızı vermiştik birbirimize.
Keşke biraz daha uzun soluklu bir şey yazsaydı da gramer testine tabi olsaydı otomatikman, çaktırmadan. Bağlaç olan ‘de/da’ları da ayırabiliyorsa tamamdı bu iş yani. (Yurdum insanı Kopenhag kriterlerini esnetti, ben bunu esnetemedim. Arızayım, biliyorum)
“Sana da”
Şövalyenin neye benzediğine, nasıl biri olduğuna dair silsileli düşüncelerle uyumaya çalıştım. Hepten hiçten olmadı. E, ne ki bu şimdi? Herif karizma kasıyo. Ben de alet oluyorum. Bin yaşına geldin be, Hafiye. Yuf yani. Kitabını yazdın. Yine de bir merak bir merak. Einstein bile tanımladı bu halini*. Delisin.
*Einstein's definition of insanity: doing the same thing over and over again and expecting a different result.
Çarşamba, Ağustos 23, 2006
Bir İstanbul Şaşkını
İsmi lazım değil bir Afrika ülkesinin meclis başkanı tarafından önce ‘benim gibi güzel bir baayan’ın nasıl oldu da bekar kaldığı üzerine kıstırıldığım, sonra da zannımca arıza bulamayınca (yok elbette, kapa çeneni!) beşinci karısı olmaya layık görüldüğüm dün gece nihayet yemekten kalkarken elektrikler kesildi. Dediler bana, şoför verelim, taksiyle git falan. Dinlemedim. ‘Ahahahay’, yaptım, bir de üstüne. Ben ki tek başına ıssız interstatelerde (Amerikan otobanı) yüzbinlerce miller yapmış bir özgür kadınım, tomas bana, diye bir de ayak çaktım mı? Çaktım. Aferin bana. Neyi unuttum? Burada tabelaların bir referans olarak kullanılmasa daha iyi olacağını.
E-5’te ilerledim. Levent çıkışına girdim. Sol şeritin üstündeki okta Levent, diyor. Solda kaldım. Ne oldu? Levent yerine köprüye çıktım! Birinci köprüye. OGS, KGS, bişi bişi bişili olana. Geçtik mecburen karşıya. (Bilmeyenlere anlatayım: birinci köprüden artık nakit geçiş mümkün değil. Ancak kartlı veya otomatik geçiş sağlayan kontör dolumlu aletlerle mümkün) Geceyarısı. Minik kırmızı elbiseli yine ve yeniden ürkek değilse de beceriksiz kadın gişelerde çekti sağa. Çıtırla Levo demişti geçenlerde, gişeler yanında OGS satıyorlarmıştı uyanık abiler. Hiç bir allahın kulu yok minibüs-ofisli bir abiden başka. O da pek bir beyefendi. Uyanık olsa işimiz görülse ya!
Hafiye: Benim OGS’m yok. Bu konuda bişi de bilmiyorum. Satın alabilir miyim?
Abi: Nasıl olmaz? 34 plakalı arabanız. Nerde yaşıyorsunuz siz?
Hafiye: Bu konuya hiç girmesek? Hikaye uzun ve trajikomik. Araba da kiralık.
Abi: A, kiralık araba için arabanın ruhsatı, imza sirküleri, hede hödö lazım
Hafiye: E, ben geçiyorum o zaman. Nolcak?
Abi: Ceza yersiniz ve üç gün içinde cezayı gelip buradaki (arkasındaki köprü karakolunu işaret edip) bankaya ödemeniz gerek
Hafiye: Başka yere ödenemiyor mu?
Abi: Hayır
Ya uffff. Kim gelcek buraya tekrar üç gün içinde???? Onu o zaman düşünürüz diyip geçsem gişelerden geri dönüşü bilmiyorum. Karşıyı Çıtır bilir, o da açmaz telefonunu. Bir iki numara daha, derken...
Tır tır tır modern-zaman-şövalyesi çıktı geldi karşı yakadan. KGS’sini getirdi. Geçtim. Kendisini takip edip pansiyona döndüm. Escortla eve döndüm yani! Süper havalı. Bakalım daha kaç yüz bin insan sayemde uykusuz her gece, yorgun ölesiye olacak. Göreceğiz.
E-5’te ilerledim. Levent çıkışına girdim. Sol şeritin üstündeki okta Levent, diyor. Solda kaldım. Ne oldu? Levent yerine köprüye çıktım! Birinci köprüye. OGS, KGS, bişi bişi bişili olana. Geçtik mecburen karşıya. (Bilmeyenlere anlatayım: birinci köprüden artık nakit geçiş mümkün değil. Ancak kartlı veya otomatik geçiş sağlayan kontör dolumlu aletlerle mümkün) Geceyarısı. Minik kırmızı elbiseli yine ve yeniden ürkek değilse de beceriksiz kadın gişelerde çekti sağa. Çıtırla Levo demişti geçenlerde, gişeler yanında OGS satıyorlarmıştı uyanık abiler. Hiç bir allahın kulu yok minibüs-ofisli bir abiden başka. O da pek bir beyefendi. Uyanık olsa işimiz görülse ya!
Hafiye: Benim OGS’m yok. Bu konuda bişi de bilmiyorum. Satın alabilir miyim?
Abi: Nasıl olmaz? 34 plakalı arabanız. Nerde yaşıyorsunuz siz?
Hafiye: Bu konuya hiç girmesek? Hikaye uzun ve trajikomik. Araba da kiralık.
Abi: A, kiralık araba için arabanın ruhsatı, imza sirküleri, hede hödö lazım
Hafiye: E, ben geçiyorum o zaman. Nolcak?
Abi: Ceza yersiniz ve üç gün içinde cezayı gelip buradaki (arkasındaki köprü karakolunu işaret edip) bankaya ödemeniz gerek
Hafiye: Başka yere ödenemiyor mu?
Abi: Hayır
Ya uffff. Kim gelcek buraya tekrar üç gün içinde???? Onu o zaman düşünürüz diyip geçsem gişelerden geri dönüşü bilmiyorum. Karşıyı Çıtır bilir, o da açmaz telefonunu. Bir iki numara daha, derken...
Tır tır tır modern-zaman-şövalyesi çıktı geldi karşı yakadan. KGS’sini getirdi. Geçtim. Kendisini takip edip pansiyona döndüm. Escortla eve döndüm yani! Süper havalı. Bakalım daha kaç yüz bin insan sayemde uykusuz her gece, yorgun ölesiye olacak. Göreceğiz.
Salı, Ağustos 22, 2006
Alaylı Olamamak
Hastabakıcı turist rehberi Hafiye, Evan’ın kolundan serumunu çekip oteline yerleştirdikten sonra nihayet akşam dokuz buçukta muhitine varır. Dikine park yerleri doludur, yalnızca bir araçlık paralel park yeri müsaittir. Esnaf heyecanla ayakta, 90. dakikada penaltı atışına kilitlenmişcesine bekleşir. Nefesler tutulmuştur. Nınınınımmm. Hafiye’nin sağ dikiz aynası, öndeki arabanınkiyle hizaya gelecek şekilde yakınlaşır. Sağa kırar, arka kapıdan itibaren sola kırar ve goooool!!! Ustalık kokan hareketlerle park etmiştir. Zafer kazanmış komutan edasıyla arabadan çıkar. Lale devri kapanan esnaf şaşkınlığını üzerinden atamaz atamaz bakarken Hafiye, sıradan-bir-gün adımlarıyla eve yönlenir. Kapıdan içeri girer girmez, sol dizini yere indirirken sağ kolunu göğe kaldırır. ‘Yessss’, der. Balkona çıkar ve parkeserine gururla bakarken bir bira dahi kaldırır şerefine.
Hafiye, zaferini iki araç arasına paralel parketmeyi teorik olarak anlatan web sitelerine borçludur. Biraz baktı, analiz etti, olay bitti. Her mutlu anına limon sıkmaya meyilli bünyesi ekşisini gene buldu velakin. O, hiçbir zaman bir alaylı olamayacaktı. Teorisini, analizini, nedeni, niyesini iyice kavramadan hayata geçiremeyekti hiçbir şeyi. Etrafında onca insan, abidik ülkelerdeki şantiyelerde olsun tarlada, çiftte çubukta toprağa bata çıka olsun, sezgisel mezgisel, ampirik mampirik yordam öğrenirken, o sadece okuyarak yolunu bulacaktı. Hafiye’nin fistanı bile alaylı olamazdı (bkz Saçlardan Korkmak)
Hafiye bugünlerde çok oturur, çok çay içer, yudum yudum özgeçmişine dair alaylılardan ince alaylar dinler. Mesela, teşekkür eder. Karşılığında neden teşekkür aldığını anlamamış cevaplar duyar. Yanlış batılılaşmış naif tanzimatçılardan biridir o. İdealler süper ama realite zayıftır, yani kağıt üstü süper ama altı bağlar gazelidir. Memleket gerçeklerine aykırıdır. Onca ameleliğine rağmen hem de. Tuhaf, di mi? Oysa su götürmez Türklüklerini alaylı gözler göremez. Konduramadıklarından mı, nedir? Bilirsin, o pek münzevi değildir.Kokusunu alırsın tez zamanda.
Hafiye, zaferini iki araç arasına paralel parketmeyi teorik olarak anlatan web sitelerine borçludur. Biraz baktı, analiz etti, olay bitti. Her mutlu anına limon sıkmaya meyilli bünyesi ekşisini gene buldu velakin. O, hiçbir zaman bir alaylı olamayacaktı. Teorisini, analizini, nedeni, niyesini iyice kavramadan hayata geçiremeyekti hiçbir şeyi. Etrafında onca insan, abidik ülkelerdeki şantiyelerde olsun tarlada, çiftte çubukta toprağa bata çıka olsun, sezgisel mezgisel, ampirik mampirik yordam öğrenirken, o sadece okuyarak yolunu bulacaktı. Hafiye’nin fistanı bile alaylı olamazdı (bkz Saçlardan Korkmak)
Hafiye bugünlerde çok oturur, çok çay içer, yudum yudum özgeçmişine dair alaylılardan ince alaylar dinler. Mesela, teşekkür eder. Karşılığında neden teşekkür aldığını anlamamış cevaplar duyar. Yanlış batılılaşmış naif tanzimatçılardan biridir o. İdealler süper ama realite zayıftır, yani kağıt üstü süper ama altı bağlar gazelidir. Memleket gerçeklerine aykırıdır. Onca ameleliğine rağmen hem de. Tuhaf, di mi? Oysa su götürmez Türklüklerini alaylı gözler göremez. Konduramadıklarından mı, nedir? Bilirsin, o pek münzevi değildir.Kokusunu alırsın tez zamanda.
Pazartesi, Ağustos 21, 2006
Rakı Güzel, Kebap Güzel...
Birleşik Devletler’in güneyi gibi dünyanın en kıpırtısız yerinde dünyanın en kaosları beni bulurdu. Hatırlarsın. Istanbul’da en azından tezat olmazdı. Olursa Istanbul’a yakışırdı zaten. Beklediğin taşın başına düşmesi çok koymuyor adama. Gerçekten. Hani koptuk oralardan, konduk buralara ama oranın kaosu ellerini üzerimden çekemedi yahu. Şöyle ki:
Eski işten bir arkadaşım, Evan, geçen hafta dedi ki, Italya’da toplantım var. Haftasonu Istanbul’a geleyim. Pazartesi döneyim. Uyar mı? Dönerken herkeslere ‘beni ziyarete gelin, anacım’, demişiz. Gelme, denmez. Ayıp. Geldi. Haydi Hafiye gene Dolmabahçe Sarayları, Sultanahmetler, Ayasofyalar takıldı bu haftasonu. Bi kanka sağolsun, bizim için abisinin vedalı tekne turuna da yer açtı, Evan içine boğaz havası da çekti Cumartesi gecesi. Evan gıcır. Ben sabır. Bilirsin, iyi çocuktur çok ama sıkar beni nedense. Yedi yıldır işinden bıktığını söyler, şikayet eder, hep istifa etmek üzeredir. Sonra artık süpermodel gibi hatunlarla çıkmaktan sıkılmıştır, mesela. Bunları dinlemekten bay gelir işte. (Yalanı ve mübalağayı sevmediğimi belli ettim burada. Takdir et beni)Yoksa en demokrat, en liberal Amerikalıdır o. Çok da enteldir. Aman neyse, iki günde Evan-aşımından ölmeyiz ya.
Pazar gecesi Levo’yla aldık bunu Yüzevler’e götürdük. Adana’nın en şanlı kebapçısının Etiler şubesi. Ortam koko. Mehmet Okur falan yan masada, o derece yani. Hoş, onu da Levo söylemese farketmezdim ya, neyse. (Farkedince de bişi olmadı zaten. Bana bişi ifade etmiyor ama ortamın kokoluğu açısından önemli bir detay. Bugün boş konuşma günüm, idare et) Evan Adana kebabı yedi işte. Yanında acılı ezmeler, sumaklı soğan salataları, içliler falan da yedi. Rakı da içti. Elbette.
Evan şu dakika hastanede, anacım. Sabah banyoda iptal oldu. Zorla havalimanına getirdim. Dura dura. TEM’lerde kusa kusa. Tutturdu İtalya’ya gitmem gerek. Yanlış bilet kestirmiş zaten. E, Türkler de becerip düzeltemedi. Gidemedi. Şimdi yukarda, havalimanı hastanesinde serumlar bağlı. Oradan alıp bitişikteki Airport Otel’e yerleştiricem. Italya yalan oldu. Sabah Amerika’ya dönecek. Yani...’ne kestim koç, ne yedim hiç’ günlerim geri geldi. Bir aşağı bir yukarı, ne iş yapabildim ne endişe giderebildim. Şirkettekiler de helak oldu.
A yani. Yüzevler’den koko bir kebapçı mı var memlekette? Sokaktan tantuni dürüm yaptırsaydık heralde çoktan mefta olmuştu. Kebap geni eksikliği böyle bişi olsa gerek...neme gerek. Bu son. Bir daha Amerikalılara sadece sezar salatasından, McDonalds'dan başka bir şey yedirilmeyecek. Budur.
Eski işten bir arkadaşım, Evan, geçen hafta dedi ki, Italya’da toplantım var. Haftasonu Istanbul’a geleyim. Pazartesi döneyim. Uyar mı? Dönerken herkeslere ‘beni ziyarete gelin, anacım’, demişiz. Gelme, denmez. Ayıp. Geldi. Haydi Hafiye gene Dolmabahçe Sarayları, Sultanahmetler, Ayasofyalar takıldı bu haftasonu. Bi kanka sağolsun, bizim için abisinin vedalı tekne turuna da yer açtı, Evan içine boğaz havası da çekti Cumartesi gecesi. Evan gıcır. Ben sabır. Bilirsin, iyi çocuktur çok ama sıkar beni nedense. Yedi yıldır işinden bıktığını söyler, şikayet eder, hep istifa etmek üzeredir. Sonra artık süpermodel gibi hatunlarla çıkmaktan sıkılmıştır, mesela. Bunları dinlemekten bay gelir işte. (Yalanı ve mübalağayı sevmediğimi belli ettim burada. Takdir et beni)Yoksa en demokrat, en liberal Amerikalıdır o. Çok da enteldir. Aman neyse, iki günde Evan-aşımından ölmeyiz ya.
Pazar gecesi Levo’yla aldık bunu Yüzevler’e götürdük. Adana’nın en şanlı kebapçısının Etiler şubesi. Ortam koko. Mehmet Okur falan yan masada, o derece yani. Hoş, onu da Levo söylemese farketmezdim ya, neyse. (Farkedince de bişi olmadı zaten. Bana bişi ifade etmiyor ama ortamın kokoluğu açısından önemli bir detay. Bugün boş konuşma günüm, idare et) Evan Adana kebabı yedi işte. Yanında acılı ezmeler, sumaklı soğan salataları, içliler falan da yedi. Rakı da içti. Elbette.
Evan şu dakika hastanede, anacım. Sabah banyoda iptal oldu. Zorla havalimanına getirdim. Dura dura. TEM’lerde kusa kusa. Tutturdu İtalya’ya gitmem gerek. Yanlış bilet kestirmiş zaten. E, Türkler de becerip düzeltemedi. Gidemedi. Şimdi yukarda, havalimanı hastanesinde serumlar bağlı. Oradan alıp bitişikteki Airport Otel’e yerleştiricem. Italya yalan oldu. Sabah Amerika’ya dönecek. Yani...’ne kestim koç, ne yedim hiç’ günlerim geri geldi. Bir aşağı bir yukarı, ne iş yapabildim ne endişe giderebildim. Şirkettekiler de helak oldu.
A yani. Yüzevler’den koko bir kebapçı mı var memlekette? Sokaktan tantuni dürüm yaptırsaydık heralde çoktan mefta olmuştu. Kebap geni eksikliği böyle bişi olsa gerek...neme gerek. Bu son. Bir daha Amerikalılara sadece sezar salatasından, McDonalds'dan başka bir şey yedirilmeyecek. Budur.
Cuma, Ağustos 18, 2006
Şıracının Şahidi
Bunların 5 +1 evleri vardı Şişli’de. Salon aslında bir dans pistiydi. Eskinin biz diyelim müzikholünden, siz diyin pavyonundan bozma bir ev. Dev evde kalan 5-6 adam. Net sayıyı ben de hatırlamıyorum. Onların da hatırladıklarını sanmıyorum. Hatırladığım şey evdeki telefondu. Telefon, evden de yaşlıydı ve parmağını delikli rakam dairelerine sokup numarayı çevirdiğin cinstendi. (Amerikancada buna ‘rotary phone’ denir ama Türkçesini bilmiyor ben). Telefonun bir başka işkence fonksiyonu da kablosundaki temassızlık yüzünden neredeyse ahizeyi telefona yapıştırmak durumunda eğilip büküldüğünüz konuşma halleriydi. Tahayyül edebildin mi, bilmiyorum.
Neyse, gel zaman git zaman, küçük beylerin kimi evlenir, kimi askere gider, kimi artık palazlandığı için tek başına oturmaya karar verir, kimi Amerika’ya mastıra gider, vs. Yavaş yavaş evden çıkarlar. Önce çıkanlar ‘nasılsa son çıkan evsahibine haber verir’; son çıkan ise ‘nasılsa öncekiler haber vermiştir’ mantığıyla hareket eder. (Yakında yayınlamayı düşündüğüm ‘Alışamadım’ isimli eserimde Türklerin iletişim sorunu ana tema olmaya adaydır; hep birlikte göreceğiz.) Ersin, arabasını satmış, parasını fonlar alsın satsın diye bankacı Taş’a teslim etmiş, askere gitmiştir. Daha evvel Taş’a birkaç kez uyarı mektupları cinsinden şeyler gelir ama kaale almaz. Ta ki maaşına haciz konana kadar. Telaşla aradığı insan kaymaklarından, ödemediği kira borcuna dair mahkemenin haciz kararını uyguladıklarını öğrenir. Henüz askerde üçüncü gününde, ortamına adapte olamamış Ersin’e telefon eder ve paralarına el koymak durumunda olduğunu çünkü kira borcu ödeyeceğini bildirir. Bu işe bozulan Ersin, ödemek yerine mahkeme kastırır. Ayakları her daim masada duran ve argo el kol hareketlerinde usta, malın gözü bir avukatla konuşulur.
Avukat: (Parmaklar içe bükülmek suretiyle avucunun içini Ersin’e ileri geri göstererek) Sizden o paraları çatııır çatırrr alırlar, ooolum.
Ersin: Ama ama ama...yapabileceğimiz bir şey yok mu?
Avukat: Sen git o evi morospularla, mezevenklerle doldur. Evsahibinin başına bela olsunlar. Adam kurtulmak için paradan caysın. Tek çaren o.
Ersin’in o sektörde de tanıdıkları vardır ama Taş’ın sağduyusuna yenik düşer. Evsahibi kiranın üstüne eve zarar verdikleri için de suçlar bizimkileri. Haklıdır sahip aslında. Evarkadaşlarının biri çok fena aşık olmuştur. Aşkını odasının duvarlarına, tavanlarına yazmıştır. Evsahibi boya badana masrafından yılmıştır. Ersin mahkemede- bu sefer- yalan söylemeyi becerir. “Valla billa yazı yazmadık duvarlara, Hakim Bey” der; fakat -bu sefer de- işe yaramaz. Öyle ya da böyle avukat haklı çıkar. Kira borcunu çatır çatır öderler. Hem de ekibin geri kalanına ulaşamadıklarından beşe değil, ikiye bölerek.
Sen onları tanımadığından bu hikaye sana anlamsız gelebilir. Ben gülmekten ağladım oysa. Trajedilerimize kahkaha atmayı kaçırmışım. Arayı çok açmış olsam da yetişmeye çalışıyorum işte koşar adım.
Neyse, gel zaman git zaman, küçük beylerin kimi evlenir, kimi askere gider, kimi artık palazlandığı için tek başına oturmaya karar verir, kimi Amerika’ya mastıra gider, vs. Yavaş yavaş evden çıkarlar. Önce çıkanlar ‘nasılsa son çıkan evsahibine haber verir’; son çıkan ise ‘nasılsa öncekiler haber vermiştir’ mantığıyla hareket eder. (Yakında yayınlamayı düşündüğüm ‘Alışamadım’ isimli eserimde Türklerin iletişim sorunu ana tema olmaya adaydır; hep birlikte göreceğiz.) Ersin, arabasını satmış, parasını fonlar alsın satsın diye bankacı Taş’a teslim etmiş, askere gitmiştir. Daha evvel Taş’a birkaç kez uyarı mektupları cinsinden şeyler gelir ama kaale almaz. Ta ki maaşına haciz konana kadar. Telaşla aradığı insan kaymaklarından, ödemediği kira borcuna dair mahkemenin haciz kararını uyguladıklarını öğrenir. Henüz askerde üçüncü gününde, ortamına adapte olamamış Ersin’e telefon eder ve paralarına el koymak durumunda olduğunu çünkü kira borcu ödeyeceğini bildirir. Bu işe bozulan Ersin, ödemek yerine mahkeme kastırır. Ayakları her daim masada duran ve argo el kol hareketlerinde usta, malın gözü bir avukatla konuşulur.
Avukat: (Parmaklar içe bükülmek suretiyle avucunun içini Ersin’e ileri geri göstererek) Sizden o paraları çatııır çatırrr alırlar, ooolum.
Ersin: Ama ama ama...yapabileceğimiz bir şey yok mu?
Avukat: Sen git o evi morospularla, mezevenklerle doldur. Evsahibinin başına bela olsunlar. Adam kurtulmak için paradan caysın. Tek çaren o.
Ersin’in o sektörde de tanıdıkları vardır ama Taş’ın sağduyusuna yenik düşer. Evsahibi kiranın üstüne eve zarar verdikleri için de suçlar bizimkileri. Haklıdır sahip aslında. Evarkadaşlarının biri çok fena aşık olmuştur. Aşkını odasının duvarlarına, tavanlarına yazmıştır. Evsahibi boya badana masrafından yılmıştır. Ersin mahkemede- bu sefer- yalan söylemeyi becerir. “Valla billa yazı yazmadık duvarlara, Hakim Bey” der; fakat -bu sefer de- işe yaramaz. Öyle ya da böyle avukat haklı çıkar. Kira borcunu çatır çatır öderler. Hem de ekibin geri kalanına ulaşamadıklarından beşe değil, ikiye bölerek.
Sen onları tanımadığından bu hikaye sana anlamsız gelebilir. Ben gülmekten ağladım oysa. Trajedilerimize kahkaha atmayı kaçırmışım. Arayı çok açmış olsam da yetişmeye çalışıyorum işte koşar adım.
Perşembe, Ağustos 17, 2006
Boşanma Şahidi
Dün akşam kimler yoktu ki! Ersin, Taş, Yılankaya ve tabii ki vazgeçilmezim Java. Taş’ı mezuniyetten hemen sonra bir kez görmüştüm. O zamandan beri adamın başına gelmedik kalmadı ama bütün buluşma çabalarımı nafileye çeviren kendisidir. Şimdi şöyle:
Asmalımescit’te bir tahta masadayız. Ersin ve benden başkasılar işsiz. Taş, risk yöneticisiyken, havalı bir bankacıyken tarih masterına, Yılankaya da mühendisken, havalı bir danışmanken motosikletle dünyayı dolaşmaya başlamış. Java malum...zaten hiçbir şey değilken hiçbir şey olmaya devam etmiş. Abiler Akbillerini ve sırt çantalarını gösterip eğlendiler. Ha, kafalar da kel olmuş. Toplu taşımada pasoları mutlaka soruluyor. E, amca öğrenci olmak da zor. Ersin bombabomba.com lacilerle geldi aramıza. İki şirketin birden genel müdürü olmuş, göbeğinden belli. Türkiye’nin en büyük ağda distribütörü. Mallarını kendi üzerinde de deniyor. Kollarının kimi yerlerinde kılsız alanlar göze çarpıyor. Zirzopların bekar evlerini garsoniyer niyetine kullanma planları yaparken bana bıyık altı gülüyor. Kızınca şaka, diyor. 4 aylık hamileler, n’aber?
Yokluğumda yaşanmışların en babası Taş’ın boşanma duruşması için Ersin’in şahitliği, bir sonrasında evsahibiyle yine bir başka mahkeme hikayesi. Bunları anlatmadan geçemicem.
Taş boşanırken Ersin’i şahit yazar. Mahkemede hakim karşısında Ersin dut yemişe döner. Sonradan açılsa da bir işe yaramaz. Ersin, hakime Taş ailesinin anlaşamadığını söyler. Hakim açıklık getir, der.
Ersin: Euuee. İşte hatun kapris yapıyor çok
Hakim: Geeç, geç kaprisi maprisi. Taş eşini dövüyor mu? Eşi, Taş’a ‘mezevenk’ diye bağırıyor mu, mesela?
Ersin: Eueee eueee. Yok, dövmüyor.
(E yani, o zaman anlaşıyorlar demek, adam boşamazsa ya?)
Ersin: Şeyy, benim yanımda pek kavga etmiyorlardı galiba
(E o zaman neye şahitlik ediyosun?)
Hakim: Çekil git, otur şuraya. Töbe tööbeee
Diğer şahit çıkar. Tanıklığı sırasında Ersin oturduğu izleyici sandalyesinden fırlar. Suyun kaldırma gücünü bulmuş gibidir.
Ersin: Bir keresinde evlerinde kırık cam gördüm!!!
Hakim: Sus ulan. Sana 50 kere sorduk, bi cevap veremedin doğru dürüst. Tanıklar konuşabilir sadece. Sus, otur yerine.
Ersin’e rağmen sağ salim boşanılır ama Ersin’e rağmen evsahibinden yırtılamaz.
Bugünlerde hem taksitçi ve fakat nihayetsiz Hafiye bu hikayenin gerisini getirir mi, bilinmez.
Asmalımescit’te bir tahta masadayız. Ersin ve benden başkasılar işsiz. Taş, risk yöneticisiyken, havalı bir bankacıyken tarih masterına, Yılankaya da mühendisken, havalı bir danışmanken motosikletle dünyayı dolaşmaya başlamış. Java malum...zaten hiçbir şey değilken hiçbir şey olmaya devam etmiş. Abiler Akbillerini ve sırt çantalarını gösterip eğlendiler. Ha, kafalar da kel olmuş. Toplu taşımada pasoları mutlaka soruluyor. E, amca öğrenci olmak da zor. Ersin bombabomba.com lacilerle geldi aramıza. İki şirketin birden genel müdürü olmuş, göbeğinden belli. Türkiye’nin en büyük ağda distribütörü. Mallarını kendi üzerinde de deniyor. Kollarının kimi yerlerinde kılsız alanlar göze çarpıyor. Zirzopların bekar evlerini garsoniyer niyetine kullanma planları yaparken bana bıyık altı gülüyor. Kızınca şaka, diyor. 4 aylık hamileler, n’aber?
Yokluğumda yaşanmışların en babası Taş’ın boşanma duruşması için Ersin’in şahitliği, bir sonrasında evsahibiyle yine bir başka mahkeme hikayesi. Bunları anlatmadan geçemicem.
Taş boşanırken Ersin’i şahit yazar. Mahkemede hakim karşısında Ersin dut yemişe döner. Sonradan açılsa da bir işe yaramaz. Ersin, hakime Taş ailesinin anlaşamadığını söyler. Hakim açıklık getir, der.
Ersin: Euuee. İşte hatun kapris yapıyor çok
Hakim: Geeç, geç kaprisi maprisi. Taş eşini dövüyor mu? Eşi, Taş’a ‘mezevenk’ diye bağırıyor mu, mesela?
Ersin: Eueee eueee. Yok, dövmüyor.
(E yani, o zaman anlaşıyorlar demek, adam boşamazsa ya?)
Ersin: Şeyy, benim yanımda pek kavga etmiyorlardı galiba
(E o zaman neye şahitlik ediyosun?)
Hakim: Çekil git, otur şuraya. Töbe tööbeee
Diğer şahit çıkar. Tanıklığı sırasında Ersin oturduğu izleyici sandalyesinden fırlar. Suyun kaldırma gücünü bulmuş gibidir.
Ersin: Bir keresinde evlerinde kırık cam gördüm!!!
Hakim: Sus ulan. Sana 50 kere sorduk, bi cevap veremedin doğru dürüst. Tanıklar konuşabilir sadece. Sus, otur yerine.
Ersin’e rağmen sağ salim boşanılır ama Ersin’e rağmen evsahibinden yırtılamaz.
Bugünlerde hem taksitçi ve fakat nihayetsiz Hafiye bu hikayenin gerisini getirir mi, bilinmez.
Pazartesi, Ağustos 14, 2006
Hatır Bünyeye Karşı - 1
Tutturdu. Cumartesi sabahı benle ‘Afrika Dansları’na gel, diye. Hem Cumartesi hem de sabah da olsa, tamam, dedim artık. Haftasonu maftasonu farketmez, öyle uzun uzun uyuyamam, bilirsin. Hem onu mu kırıcam? Dayanamam. Nerde ve tam olarak kaçta, peki? On buçukta Galata’da olucaz. Tamam.
Sağdan soldan duymuştum. Cihangir dolaylarında küçük tiyatrodur, orkestradır, sanatçı arkadaşlar apartman dairelerinde gösteriler yapıyorlarmıştı ufak seyirci gruplarına. Hani sandım ki bu Afrika Dansları şeysi de öyle bir şey. Yani bir nevi Off-Broadway. Off-Beyoğlu. Ancak o saate yer ayarlanabilmiş sandım. Sabah gider, izleriz. Öğlene çıkar, güzel bir yemek yeriz. Gerisini de gerisinde planlarız, dedim. Ne kadar naif bir düşünce.
Sabah sabah Afrika dansları kursuna gitmişiz meğer!!!
Hatır uğruna mecburuz, dansedicez artık. Ekip küçük. Tahta boncukları ve afroya yakın kıvır saçlarıyla New York’tan taze dönmüş bir hatun hoca, sevgilisi üstü çıplak taşovski zenci Sean, form tutmak ümidinde iki abla, aradığı bünyevi ifadeyi İstanbul’da da yakalayabilme ihtimaline karşı heyecanlı bir Çıtır ve dünyadan bihaber dışarı kılığında bir Hafiye.
Hoca önce bir yarım saat yoga-pilates yaptırdı. Orada ben bitmiştim zaten.. Sonra bir buçuk saat figürler figürler. Öyle adabıyla giyinmediğim için pantolonumun çıtçıtları, fermuarları, çeşitli sarkangaç zımbırtıları bacaklarımı deldi geçti. Sutyenin kopçası porttu*. Bunlar neyse. Dans diye öğretilen şey poponun her daim çıkık durması icabetli zıp zıp figürler bütünü. Tek tek neyse ama hayatta biraraya getiremiyorum figürleri. Kareografi fiyaskosuyum. Hoca sonunda dayanamayıp beni ve form tutmak isteyen ablanın birini ayırdı. Diğerleriyle devam etti. Sonra bize tekrar ayrıca yeniden gösterdi. Biz yine adım kaçırarak, şaşırarak, asenkronize asenkronize zıpladık. Ekibin geri kalanı tarafından 'önemli olan katılmaktır'-vari alkışlandık. Nihayet bitti. Çıkıyoruz.
Ders ücreti 20 YTL’ymiş. Hiddetim burnumda, acım kaslarımda. Bir de üstüne para mı vericem? Çıtır ısmarladı artık. Adını ‘ısmar’ koymasak daha iyi olacaktı ya, neyse. Kelimenin pozitif bir anlamı var sanki çünkü.
Devamı sonra.
*Size Adanaca öğretmeye devam ediyorum. Yine bir Adanalıya soruverin.
Sağdan soldan duymuştum. Cihangir dolaylarında küçük tiyatrodur, orkestradır, sanatçı arkadaşlar apartman dairelerinde gösteriler yapıyorlarmıştı ufak seyirci gruplarına. Hani sandım ki bu Afrika Dansları şeysi de öyle bir şey. Yani bir nevi Off-Broadway. Off-Beyoğlu. Ancak o saate yer ayarlanabilmiş sandım. Sabah gider, izleriz. Öğlene çıkar, güzel bir yemek yeriz. Gerisini de gerisinde planlarız, dedim. Ne kadar naif bir düşünce.
Sabah sabah Afrika dansları kursuna gitmişiz meğer!!!
Hatır uğruna mecburuz, dansedicez artık. Ekip küçük. Tahta boncukları ve afroya yakın kıvır saçlarıyla New York’tan taze dönmüş bir hatun hoca, sevgilisi üstü çıplak taşovski zenci Sean, form tutmak ümidinde iki abla, aradığı bünyevi ifadeyi İstanbul’da da yakalayabilme ihtimaline karşı heyecanlı bir Çıtır ve dünyadan bihaber dışarı kılığında bir Hafiye.
Hoca önce bir yarım saat yoga-pilates yaptırdı. Orada ben bitmiştim zaten.. Sonra bir buçuk saat figürler figürler. Öyle adabıyla giyinmediğim için pantolonumun çıtçıtları, fermuarları, çeşitli sarkangaç zımbırtıları bacaklarımı deldi geçti. Sutyenin kopçası porttu*. Bunlar neyse. Dans diye öğretilen şey poponun her daim çıkık durması icabetli zıp zıp figürler bütünü. Tek tek neyse ama hayatta biraraya getiremiyorum figürleri. Kareografi fiyaskosuyum. Hoca sonunda dayanamayıp beni ve form tutmak isteyen ablanın birini ayırdı. Diğerleriyle devam etti. Sonra bize tekrar ayrıca yeniden gösterdi. Biz yine adım kaçırarak, şaşırarak, asenkronize asenkronize zıpladık. Ekibin geri kalanı tarafından 'önemli olan katılmaktır'-vari alkışlandık. Nihayet bitti. Çıkıyoruz.
Ders ücreti 20 YTL’ymiş. Hiddetim burnumda, acım kaslarımda. Bir de üstüne para mı vericem? Çıtır ısmarladı artık. Adını ‘ısmar’ koymasak daha iyi olacaktı ya, neyse. Kelimenin pozitif bir anlamı var sanki çünkü.
Devamı sonra.
*Size Adanaca öğretmeye devam ediyorum. Yine bir Adanalıya soruverin.
Cuma, Ağustos 11, 2006
Özlem'in Yerine
Geçen hafta Levo’nun doğumgünündeyiz. House Café- Ortaköy. Bir dolu insan. Levo tanıştırıyor beni ortama:
Levo: Euee, Amerika’dan arkadaşım. Yeni döndü.
Biri: A, sen de mi New York’taydın?
Hafiye: Hayır. Atlanta’daydım.
Biri: ?
Levo: Ama ben Türkiye’deyken tanışmıştık.
Hafiye: Aslında Levo’yla Amerika’da eşzamanlı pek yaşamadık
Biri: ??
Levo çabuk ve etkili bir çare bulur:
Levo: Yauu. Özlem var ya hani dünya turuna çıkan..
Biri: Hıı.
Levo: Hafiye işte Özlem’in yerine bakıyor.
Evet. Özlem’in evinde, Özlem’in eşyalarıyla, arkadaşlarıyla, ortamıyla böyle tanışıyoruz. O eczaneye gitti. Dönecek yakında. Ben duruyorum dükkanda. Dükkanın ışığını gören geliyor. Ama mesela, ben daha ikramperverim, allah için. Kahve yoksa çay, hiç olmadı bir bardak kolayı ellerimle getirip koyuyorum önlerine. Özlem gibi, ‘Mutfağa git. Ne varsa onu yap. Gelirken bana da getir’, diye emirlemiyorum. Henüz.
Bu ikame yorumunu daha derinlemesine işledi Mutlu: "İkinizde de müthiş bir sosyal zeka var ama ikiniz de iki uca kolaylıkla gidebiliyorsunuz." Yani diyor ki, aynı anda hem kakara kikiri hem de karanlık olmak gibi bir hadisemiz varmış. Vaaay. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Aklım sonradan yetiştiği için anında cevap veremeyip 'sosyal zekayla duygusal zeka farklıdır' diye sms attım. Şişti sanırsam. Bu kadar analize şişmese şaşardım.
Özlem’in küçük odada geceleri kitap okur vaziyette uyuyakaldığı yatağına uzandım dün. Tersine, memlekete döndüğümden beri hiç kitap okumadığımı farkettim. İkirciklendirdi bu durum beni. Cadde kızlarına dönüşme yolunda olduğum fikriyle panikledim. Sıkıntıyla diğer yana döndüm ki ne göreyim? Kalorifer vanasında kurumuş bir sakız. Dağıldı sıkıntı. Güldüm çok. Alem kadınsın, Özlem.
Artık kendimi analiz etmek istemiyorum, Özlem. Sen de vazgeç. Gel, dedim. Özledim.
Levo: Euee, Amerika’dan arkadaşım. Yeni döndü.
Biri: A, sen de mi New York’taydın?
Hafiye: Hayır. Atlanta’daydım.
Biri: ?
Levo: Ama ben Türkiye’deyken tanışmıştık.
Hafiye: Aslında Levo’yla Amerika’da eşzamanlı pek yaşamadık
Biri: ??
Levo çabuk ve etkili bir çare bulur:
Levo: Yauu. Özlem var ya hani dünya turuna çıkan..
Biri: Hıı.
Levo: Hafiye işte Özlem’in yerine bakıyor.
Evet. Özlem’in evinde, Özlem’in eşyalarıyla, arkadaşlarıyla, ortamıyla böyle tanışıyoruz. O eczaneye gitti. Dönecek yakında. Ben duruyorum dükkanda. Dükkanın ışığını gören geliyor. Ama mesela, ben daha ikramperverim, allah için. Kahve yoksa çay, hiç olmadı bir bardak kolayı ellerimle getirip koyuyorum önlerine. Özlem gibi, ‘Mutfağa git. Ne varsa onu yap. Gelirken bana da getir’, diye emirlemiyorum. Henüz.
Bu ikame yorumunu daha derinlemesine işledi Mutlu: "İkinizde de müthiş bir sosyal zeka var ama ikiniz de iki uca kolaylıkla gidebiliyorsunuz." Yani diyor ki, aynı anda hem kakara kikiri hem de karanlık olmak gibi bir hadisemiz varmış. Vaaay. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Aklım sonradan yetiştiği için anında cevap veremeyip 'sosyal zekayla duygusal zeka farklıdır' diye sms attım. Şişti sanırsam. Bu kadar analize şişmese şaşardım.
Özlem’in küçük odada geceleri kitap okur vaziyette uyuyakaldığı yatağına uzandım dün. Tersine, memlekete döndüğümden beri hiç kitap okumadığımı farkettim. İkirciklendirdi bu durum beni. Cadde kızlarına dönüşme yolunda olduğum fikriyle panikledim. Sıkıntıyla diğer yana döndüm ki ne göreyim? Kalorifer vanasında kurumuş bir sakız. Dağıldı sıkıntı. Güldüm çok. Alem kadınsın, Özlem.
Artık kendimi analiz etmek istemiyorum, Özlem. Sen de vazgeç. Gel, dedim. Özledim.
Çarşamba, Ağustos 09, 2006
Istanbul Roller, Ben Coaster
“Bak baştan söyliyim. Bebek Yokuşu’ndan beni hiçbir kuvvet çıkaramaz. Kaptırıp gideceğim garantiyse sorun yok ama önümde zınk duruyorlar. Sonra kayar mayarım. Yarım debriyaj, el freni, gaz senkronizasyonu, o bu. Dayanamaz bünye”, dedim Hisar’dan Çıtır’ı evine bırakmak isterken nasıl bir rota izleyeceğimize dair tartışırken. Aşiyan’dan çıkmaya karar verdik. Yalnız Boğaziçi’nin kapısından aşağı BÜMED’e inen yokuşu taşlamışlar çıkık çıkık. Eski Romamsı duruyor. Görünüş pek nostaljik lakin takır takır yokuş aşağı inerken bir yandan da çene çalmak olamadı. Dilimi ısırdım birkaç kez. Bu çok şeyi aynı anda yapma yetimi mi kaybettim, nedir?
Hisar’ın arka sokaklarında ilk posta kaybolduk. Çıtır’ı evine bırakmak üzere bu seferki engelimiz Uçaksavar’ın aşağısında bir yerde hööö bir yokuşu çıkmak idi. Ya uff mevkiyi bilemiyorum. Ben sadece sürüyorum arabayı. Bazen insanlar TEM trafiğime çareler olmak için işte atıyorum Bağcılar’dan çık, E5’e bağlan, sonra Kağıthane’den tekrar TEM’e girersin gibi laflar ediyor. Hiç kaale almıyorum. İşe giderken havalimanı işaretini, dönerken de Kadıköy/Ankara işaretlerini takip ediyorum sadece. Oklar beni nereye götürürse. Bazen biri arıyor. Şöyle diyaloglar yaşıyoruz:
-Nerdesin, Hafiye?.
-Yoldayım. TEM’de.
-Neresindesin?
-Eueee...Bilmeeem. Karşımda iki tane mavi yüksekçe apartman var mesela. Bildin mi?
-Hay...uff
-Salla
-E, mecburen
Ne diyordum? Hööö yokuş işte. Bebek’ten kaçıp buna tutulduk. Tam olarak yerini bilmiyorum. Çıtır önceden uyarmıştı. Ben bir kaptırmak. ‘Aaaaaaa’, diye de bağırıyorum bir yandan tırmanırken. Caponya’da binemedik ama burda roller-coaster efektini yaratmak mümkün böylece. Aaaaaaa! Çıtır’ı gülmekten hıçkırık tuttu. Tarif edemez oldu yolları. Üç-hık-üncü-hık-sol-hık. Kontrolcü kişiliği bundan rahatsız. Araba kullanmayı bilmediğimi sanar oldu iyice. Yaya geçiyor, yavaşla. Kırmızı yanacak, bekle, gibi uyarılar uyarılar.
Neyse, Çıtır'ı evine ulaştırdım. Dönüşümü de tarif etti. Yalnız gerçekten kaşıntılıyım. Hani başıma gelen her ama herrrşeyden ben sorumluyum. Kabul artık. Kardeşim, paşa paşa git di mi tarife uygun. Yok, acaba su sokak buraya bağlanır mı, o mu bu mu derken kendimi Levent içlerinde bir dassdaracık sokakımsıda buldum. Arabam zor sığıyor. Bütün sokağı kaplıyorum. A, bir de ne göreyim. Bir güvenlik görevlisi çıktı karşıma kollarını çaprazlayarak sallıyor. Giremezsiniz, niyetine. Durunca da ‘geri git’, niyetine kışkışladı elleri. Anarya* yaparsın da..sokağın bittiği yerde yamuk yumuk park edilmiş araçların arasından anarya çıkmak. Olmadı tabii ki. Bir abi koşturdu artık. Verdim arabayı. Çıkarsın diye. Şirket arabası. Çalınırsa çalınsın. Hehe. Fakat geceyarısı. Karanlık bir yol. Mini etekli yalnız bir kadın. Ürkek değilse de beceriksiz.
Aldım cebi elime. 1 ve 5’i tuşladım. Abi saldırırsa 5’e basıcam, 155’e tamamlanacak da telefon sinyallerinden yerim tespit edilecek de kurtarmaya gelecekler. Diye. Güya. Amerika’da 91’i tuşlayıp her an 1’e basmaya hazır koşmaya çıktığım vakitlere dayanmışım. İşte Amerika’dan kalma alışkanlıkları, diyorum, terketmek acılı mı olacak acısız mı olacak, kanlı mı olacak kansız mı olacak, hep beraber göreceğiz.
*Anlamını Adanalılar’a sorun.
Hisar’ın arka sokaklarında ilk posta kaybolduk. Çıtır’ı evine bırakmak üzere bu seferki engelimiz Uçaksavar’ın aşağısında bir yerde hööö bir yokuşu çıkmak idi. Ya uff mevkiyi bilemiyorum. Ben sadece sürüyorum arabayı. Bazen insanlar TEM trafiğime çareler olmak için işte atıyorum Bağcılar’dan çık, E5’e bağlan, sonra Kağıthane’den tekrar TEM’e girersin gibi laflar ediyor. Hiç kaale almıyorum. İşe giderken havalimanı işaretini, dönerken de Kadıköy/Ankara işaretlerini takip ediyorum sadece. Oklar beni nereye götürürse. Bazen biri arıyor. Şöyle diyaloglar yaşıyoruz:
-Nerdesin, Hafiye?.
-Yoldayım. TEM’de.
-Neresindesin?
-Eueee...Bilmeeem. Karşımda iki tane mavi yüksekçe apartman var mesela. Bildin mi?
-Hay...uff
-Salla
-E, mecburen
Ne diyordum? Hööö yokuş işte. Bebek’ten kaçıp buna tutulduk. Tam olarak yerini bilmiyorum. Çıtır önceden uyarmıştı. Ben bir kaptırmak. ‘Aaaaaaa’, diye de bağırıyorum bir yandan tırmanırken. Caponya’da binemedik ama burda roller-coaster efektini yaratmak mümkün böylece. Aaaaaaa! Çıtır’ı gülmekten hıçkırık tuttu. Tarif edemez oldu yolları. Üç-hık-üncü-hık-sol-hık. Kontrolcü kişiliği bundan rahatsız. Araba kullanmayı bilmediğimi sanar oldu iyice. Yaya geçiyor, yavaşla. Kırmızı yanacak, bekle, gibi uyarılar uyarılar.
Neyse, Çıtır'ı evine ulaştırdım. Dönüşümü de tarif etti. Yalnız gerçekten kaşıntılıyım. Hani başıma gelen her ama herrrşeyden ben sorumluyum. Kabul artık. Kardeşim, paşa paşa git di mi tarife uygun. Yok, acaba su sokak buraya bağlanır mı, o mu bu mu derken kendimi Levent içlerinde bir dassdaracık sokakımsıda buldum. Arabam zor sığıyor. Bütün sokağı kaplıyorum. A, bir de ne göreyim. Bir güvenlik görevlisi çıktı karşıma kollarını çaprazlayarak sallıyor. Giremezsiniz, niyetine. Durunca da ‘geri git’, niyetine kışkışladı elleri. Anarya* yaparsın da..sokağın bittiği yerde yamuk yumuk park edilmiş araçların arasından anarya çıkmak. Olmadı tabii ki. Bir abi koşturdu artık. Verdim arabayı. Çıkarsın diye. Şirket arabası. Çalınırsa çalınsın. Hehe. Fakat geceyarısı. Karanlık bir yol. Mini etekli yalnız bir kadın. Ürkek değilse de beceriksiz.
Aldım cebi elime. 1 ve 5’i tuşladım. Abi saldırırsa 5’e basıcam, 155’e tamamlanacak da telefon sinyallerinden yerim tespit edilecek de kurtarmaya gelecekler. Diye. Güya. Amerika’da 91’i tuşlayıp her an 1’e basmaya hazır koşmaya çıktığım vakitlere dayanmışım. İşte Amerika’dan kalma alışkanlıkları, diyorum, terketmek acılı mı olacak acısız mı olacak, kanlı mı olacak kansız mı olacak, hep beraber göreceğiz.
*Anlamını Adanalılar’a sorun.
Çarşamba, Ağustos 02, 2006
Saçlardan Korkmak
Java’dan kurtuluş yok. Ablasını havalimanına bırakmaya gelmiş. Garibandır diye yedirdik, içirdik artık. Öğle saatinde de gelmiş. Yüzsüz. Oturur oturmaz tokat atmaya başladı:
-Saçlarını, mesela, şöyle şöyle kestirmelisin. (Ellerini yukarıdan aşağıya kısa ve sert hareketlerle indiriyor. Katlı kesim tarif ediyor zannımca) Korkutmalı insanı.
-Saçlardan nasıl ve neden korkar ki insan?
-Ya, kızım, anlamıyorsun. Saçların çok düz.
-E, benim saçlarım düüüz.
-O anlamda değil. Saçların hareketli değil. Saçların. Çok doğal yani. Üniversitedeki gibisin ya. Çok doğalsın.
-Ee? Bu problem mi? Ne güzel.
-İşte o yüzden korkmuyor erkekler senden.
-Ya ben saçlarımdan korkan bir erkek istemiyorum. Manyak mısın?
-Hem bu ne böyle üstündeki?
-Nesi var?
-Böyle krem gömlek falan.
-Corporate ortam. Mecburen.
-Yok. Pembeler, maviler giymelisin.
-Çocuk yuvasında çalışmıyorum, Java.
-Bi de Yargıcı’dan şöyle boncuk boncuk, çıngıl çıngıl kolyelerden al, tak. Bu ne böyle? Küpe mi bu. Bir damla. Şöyle omuzlarına inenler var ya. Süreyya küpeleri. Onlardan takmalısın
-Corporate. Alo. Türkbükü değil burası. Bi karizmamız var. Hem zaten bıkmışım bu muhabbetten. İsmi lazım değiller sağolsun. Bu ne ya? Hem ben classy bi kadınım. Grace Kelly gibin. Süreyya sizin gibilerin olsun. Bakıp bakıp korkun. (Sessizlik) Hem hem..Rahşan’ın bir tutam kınalı tavuk saçı çok mu hareketliydi de senelerce korktun?
-(Bıldırcın gülüşü) Sen var ya sen. Hem safsın hem cadı. Bu en kötü kombinasyon.Ya şeytan ve cadı olacaksın ya da saf ve uysal.
Bari, sonunda hikmetli bir laf etti. Sonra ne iş yaptığımı öğrendi. Akabinde de, “E, biz şöyle bir şirket kuralım. Size destek verelim. Çok canavar çocuklar var elimde. Komisyon alalım. Bir 10 bin dolarınızı alırız”, cümlesini kurdu. Çok aşina. Çoook.
-Sen gideli ne kadar oldu?
-Yedi sene
-Sanki hiç gitmemiş gibisin. (Ona da aşina geldi anlaşılan)
-Seviyom seni
-Ben de seni.
-Yine gel
-Gelmem mi, bedava yemek...
-Defol
-E haydi, madem. Baş baş.
-Saçlarını, mesela, şöyle şöyle kestirmelisin. (Ellerini yukarıdan aşağıya kısa ve sert hareketlerle indiriyor. Katlı kesim tarif ediyor zannımca) Korkutmalı insanı.
-Saçlardan nasıl ve neden korkar ki insan?
-Ya, kızım, anlamıyorsun. Saçların çok düz.
-E, benim saçlarım düüüz.
-O anlamda değil. Saçların hareketli değil. Saçların. Çok doğal yani. Üniversitedeki gibisin ya. Çok doğalsın.
-Ee? Bu problem mi? Ne güzel.
-İşte o yüzden korkmuyor erkekler senden.
-Ya ben saçlarımdan korkan bir erkek istemiyorum. Manyak mısın?
-Hem bu ne böyle üstündeki?
-Nesi var?
-Böyle krem gömlek falan.
-Corporate ortam. Mecburen.
-Yok. Pembeler, maviler giymelisin.
-Çocuk yuvasında çalışmıyorum, Java.
-Bi de Yargıcı’dan şöyle boncuk boncuk, çıngıl çıngıl kolyelerden al, tak. Bu ne böyle? Küpe mi bu. Bir damla. Şöyle omuzlarına inenler var ya. Süreyya küpeleri. Onlardan takmalısın
-Corporate. Alo. Türkbükü değil burası. Bi karizmamız var. Hem zaten bıkmışım bu muhabbetten. İsmi lazım değiller sağolsun. Bu ne ya? Hem ben classy bi kadınım. Grace Kelly gibin. Süreyya sizin gibilerin olsun. Bakıp bakıp korkun. (Sessizlik) Hem hem..Rahşan’ın bir tutam kınalı tavuk saçı çok mu hareketliydi de senelerce korktun?
-(Bıldırcın gülüşü) Sen var ya sen. Hem safsın hem cadı. Bu en kötü kombinasyon.Ya şeytan ve cadı olacaksın ya da saf ve uysal.
Bari, sonunda hikmetli bir laf etti. Sonra ne iş yaptığımı öğrendi. Akabinde de, “E, biz şöyle bir şirket kuralım. Size destek verelim. Çok canavar çocuklar var elimde. Komisyon alalım. Bir 10 bin dolarınızı alırız”, cümlesini kurdu. Çok aşina. Çoook.
-Sen gideli ne kadar oldu?
-Yedi sene
-Sanki hiç gitmemiş gibisin. (Ona da aşina geldi anlaşılan)
-Seviyom seni
-Ben de seni.
-Yine gel
-Gelmem mi, bedava yemek...
-Defol
-E haydi, madem. Baş baş.
Salı, Ağustos 01, 2006
Rastgele
Bip biip. Mesaj geldi. ‘En öndeyiz. Sahnenin solunda. Gel’, diyor Java. İlk kez halka karışıyordum bir konserde. Alışmak rahata, fena bir şey. Ihh-pardon-afedersiniz, derken bir yerde tıkandım. İlerleyememe noktamda kızın biri elindeki sigarasını sağa sola sallayarak, ‘Burada durabileceğini sanıyorsan yanılıyorsun’ladı beni dublaj Türkçesiyle. Konserdeyiz. Binlerceyiz. Nasıl yani? Ben durmasam boşluğumu bir milisaniyede dolduracak yığınlara baktım. Haklısın, dedim ya. Kah o beni, kah ben onu ittirerek kaldım orada inat. Zaten konserlerde de bir eğlenememe gelir üstüme. İzlemeyi severim. Kalabalığın ortasından sahneye baktım işte. Etten duvarlar zıplarken sahne boğaza paralel değil de dik olsa daha iyi olmaz mıydı ki, diye düşündüm. Falan yani. Çekilmem. Hiç.
Çıkışta bari Java, dedim. Bul beni. Önce Binboa’nın önü, dedi. Sonra tekne, dedi. En sonunda cadde, dedi. Ulaştığım her noktadan Java’yı arıyorum. Bir başka noktaya yönlendiriliyorum. Ha, bir de azar işitiyorum üstüne. A, bir baktım Dilo ve Emre. Kurtarıcılarım diye boyunlarına sarılıp Java’nın yüzüne kapadım telefonu. Taksi bulmak mümkün değil. Otobüs ya da herhangi bir başka taşıt. Unutun. Araba ummuştum ama meğer Dilolar da motorla gelmişler. Motor dediysek, scooter.
Java’ya Bebek’e gidiyoruz, oraya gel, dedik. Ültimatom. Bizi gördüğündeki dehşet anında şunları döktü ağzından: Anaaa, koca koca müdürler, direktörlersiniz bi de.
Niye mi? Scooter’a 3 kişi bindik çünkü! Kuruçeşme’den Bebek’e, dondurma yemeye tır tırr. Tehlikeli de olsa hayatımın en samimi, en eğlenceli, en manzaralı yolculuğunu yaptım ki! Java’nın bize atfettiği ‘koca koca’ sıfatlarını da geçelim. Kendisi bir işsiz güçsüz, ipsiz sapsız olduğu için bizi bir şey sanıyor. Ama dedim ona da. Bak ne hoş abisin. Eğitimin de güzel. Bi de elin ekmek tutaydı yazılırdık sana. O da intikamını yaşlı ve şişko olduğumu söyleyerek aldı. Bu artık kanıksadığım bir tokat. Buranın olayı da bu galiba. Allahtan Özlem kırmıştı o üçlü koltuğun yaslanma kolunu. Bilmeden oraya oturan Java’nın kafasına üç dikiş gerektiren hareket benden çıkmak zorunda kalmadı. Allahın sopası yok!
Çıkışta bari Java, dedim. Bul beni. Önce Binboa’nın önü, dedi. Sonra tekne, dedi. En sonunda cadde, dedi. Ulaştığım her noktadan Java’yı arıyorum. Bir başka noktaya yönlendiriliyorum. Ha, bir de azar işitiyorum üstüne. A, bir baktım Dilo ve Emre. Kurtarıcılarım diye boyunlarına sarılıp Java’nın yüzüne kapadım telefonu. Taksi bulmak mümkün değil. Otobüs ya da herhangi bir başka taşıt. Unutun. Araba ummuştum ama meğer Dilolar da motorla gelmişler. Motor dediysek, scooter.
Java’ya Bebek’e gidiyoruz, oraya gel, dedik. Ültimatom. Bizi gördüğündeki dehşet anında şunları döktü ağzından: Anaaa, koca koca müdürler, direktörlersiniz bi de.
Niye mi? Scooter’a 3 kişi bindik çünkü! Kuruçeşme’den Bebek’e, dondurma yemeye tır tırr. Tehlikeli de olsa hayatımın en samimi, en eğlenceli, en manzaralı yolculuğunu yaptım ki! Java’nın bize atfettiği ‘koca koca’ sıfatlarını da geçelim. Kendisi bir işsiz güçsüz, ipsiz sapsız olduğu için bizi bir şey sanıyor. Ama dedim ona da. Bak ne hoş abisin. Eğitimin de güzel. Bi de elin ekmek tutaydı yazılırdık sana. O da intikamını yaşlı ve şişko olduğumu söyleyerek aldı. Bu artık kanıksadığım bir tokat. Buranın olayı da bu galiba. Allahtan Özlem kırmıştı o üçlü koltuğun yaslanma kolunu. Bilmeden oraya oturan Java’nın kafasına üç dikiş gerektiren hareket benden çıkmak zorunda kalmadı. Allahın sopası yok!
Cuma, Temmuz 28, 2006
Spora da Başladım
Depresyona da iyi gelir diye yeniden parkurlara kondu naçizane uçan adımlarım. Yanıma bir de geyik buldum hem de bu sefer. Mutlu! İlk gün hiç abartmadık. Ortaköy’den Hisar’a kadar koştuk sahil boyunca. Sonra da geri döndük. 9 km kadar bir mesafeydi. Şimdi koşuyoruz ya. Çıplak tene bi fanila bi don. Bi de pabuçlar. Maksat bünyeye spor yaptırmak. Paraya pula rağbet etmemişiz. Hacılar gibi turluyoruz. Ama yolda çok şey var dikkat dağıtan. Midye tavacı, mısırcı, dondurmacı, helvacı...Ohoo, her gördüğünden can çekiyor. Mutlu yanına 1.5 yetele para almış sağolsun. Su alırız, diye düşünmüş. Mantıklı. O koskoca bi profesör. Durduk midye tavacının önünde. Bulduğu her paraya atlayıp bakkala koşan çocuklar gibiyiz. Terlemiş avuçlarımı açıp bir buçukluğu gösteriyorum tavacıya.
-Birader, buna ne olur?
Bir çokoprens bir de sakız olur. Demedi tabii.
-5 tane midye olur.
Para bitti orada beş midye onbeş saniyede. Su mu içemedik. Kuruduk. Dal dal eve döndük. Akşama vatka kralı, sosyete dulu, butik işletmecileriyle bir balık bir boğaz yaptık. Amsterdam’a gidiyorlar koşmaya. Dedim yurtdışına tövbe ben. Karadeniz olsun, Marmara olsun ya. Mutlu gidiyor ama. O bir profesör. Gider. Tatili bol.
Neyse. Hergün koşamam. Bir gün ara verdim. Öbür gün işten önce işe başladıysam da akşamına koşcaz diye Mutlu’yu kıstırdım. Yine don paça çıktık. Pek bir azimliyiz. Bebek’e inicez. Oradan sol tarafa kaptırıcaz işte. İndik de. Koştuk da. Hisar’dayız. Dayanamadım. “Ya ben acıktım”,dedim. Tost yiyelim,dedi. Paramız yok ki, dedim. Varmış.
Mutlu öngörüsü yanına bu sefer tam 35 YTL almış. Oturduk Kale’ye. “Mutfak senin. İstedigini ye” dedi. Bir koca ayran da içtik mi yanına. Şiştik tabii. Koşamadık. Yürüdük biz de madem. Olsun, o da spor.
Bebek’e geldik. Aa, Mini Dondurma! Ya iki toptan bişi olmaz. Olmaz. Üzerine fıstık. Banalım topları çikolataya da, tamamdır.
Yokuştan yukarı çıktık. Marketten su alıcaz. Sular soğuk değil diye attık buzluğa. Bekliyoruz soğusun ama dayanamayıp bir kola açtım, çşloss. Lık lık.Hıçkırık. Gözlerimi açınca karşımda şişe şişe acılı şalgamlar gördüm. A, dedim alcaz. Alcaz. Kola şekerli geldi. Tuzlu içeyim. Ver şalgam. A, bu şalgam susattı. Uzat suyu.
Eve varıncaya kadar paracıklar da bitti. Davuldan farksız dalağımı, acıyan karnımı, nerede dinlendirsem bilemedim. Duş biraz rahatlattı ya. Hemen bozmak lazım. Gecenin köründe Yeniköyler’de çay eşlikli kaşarlı simitlerle cila da yapıldı.
Yarın yine koşucaz. Bu sefer yeminle yanımıza para almak yok. Taam mı, hemşerim hocam? Amerikan disipliniyle yoğrulmuştuk, hani? Hemen Adana özüne bağlandık. Çukurovalılık dominant genler olmalı illa ki de bu kadar saman alevli olduğuma inanmak istemiyorum. Bari bi süre..cik.
-Birader, buna ne olur?
Bir çokoprens bir de sakız olur. Demedi tabii.
-5 tane midye olur.
Para bitti orada beş midye onbeş saniyede. Su mu içemedik. Kuruduk. Dal dal eve döndük. Akşama vatka kralı, sosyete dulu, butik işletmecileriyle bir balık bir boğaz yaptık. Amsterdam’a gidiyorlar koşmaya. Dedim yurtdışına tövbe ben. Karadeniz olsun, Marmara olsun ya. Mutlu gidiyor ama. O bir profesör. Gider. Tatili bol.
Neyse. Hergün koşamam. Bir gün ara verdim. Öbür gün işten önce işe başladıysam da akşamına koşcaz diye Mutlu’yu kıstırdım. Yine don paça çıktık. Pek bir azimliyiz. Bebek’e inicez. Oradan sol tarafa kaptırıcaz işte. İndik de. Koştuk da. Hisar’dayız. Dayanamadım. “Ya ben acıktım”,dedim. Tost yiyelim,dedi. Paramız yok ki, dedim. Varmış.
Mutlu öngörüsü yanına bu sefer tam 35 YTL almış. Oturduk Kale’ye. “Mutfak senin. İstedigini ye” dedi. Bir koca ayran da içtik mi yanına. Şiştik tabii. Koşamadık. Yürüdük biz de madem. Olsun, o da spor.
Bebek’e geldik. Aa, Mini Dondurma! Ya iki toptan bişi olmaz. Olmaz. Üzerine fıstık. Banalım topları çikolataya da, tamamdır.
Yokuştan yukarı çıktık. Marketten su alıcaz. Sular soğuk değil diye attık buzluğa. Bekliyoruz soğusun ama dayanamayıp bir kola açtım, çşloss. Lık lık.Hıçkırık. Gözlerimi açınca karşımda şişe şişe acılı şalgamlar gördüm. A, dedim alcaz. Alcaz. Kola şekerli geldi. Tuzlu içeyim. Ver şalgam. A, bu şalgam susattı. Uzat suyu.
Eve varıncaya kadar paracıklar da bitti. Davuldan farksız dalağımı, acıyan karnımı, nerede dinlendirsem bilemedim. Duş biraz rahatlattı ya. Hemen bozmak lazım. Gecenin köründe Yeniköyler’de çay eşlikli kaşarlı simitlerle cila da yapıldı.
Yarın yine koşucaz. Bu sefer yeminle yanımıza para almak yok. Taam mı, hemşerim hocam? Amerikan disipliniyle yoğrulmuştuk, hani? Hemen Adana özüne bağlandık. Çukurovalılık dominant genler olmalı illa ki de bu kadar saman alevli olduğuma inanmak istemiyorum. Bari bi süre..cik.
Çarşamba, Temmuz 26, 2006
İstanbul, Muhabbetler Beşiği
-Herşey ama herrşey. Şu anda durmaya hazırlanan belediye otobüsünün ciyaklayan freni ve kalkarken tıslaması, mesela. Yan odada çalan telefon. Telefona cevap veren ince sesli kibar Türkçeler. Sallama demli çaylarda nedense ağır eriyen şeker. Sıcaklığı az olmalı. Ondan.Paşa çayı seven bünyeme bir nimet. Ama şu şekerin erimemesi. Ona dair düşünceler silsileniyor. Uzun uzun. Çıkıdık şıkıdık kaşıkla beraber. Herşeyi duyuyorum. İçime süzüyorum. Çok az tortu kalıyor geriye. Herşey kaydoluyor. Arşivler arşivler.
-Ne zamandır bu böyle?
-Son bir senedir belki- dozu artıyor. Sonra mesela ben. Sevmem bu kamera çok oynasın yerinden. Çok huzursuz eder beni. Her şehir değiştirdiğimde bir kısa devre yapar illa ki.
-Senin gibi seyahat etmeyi seven biri için tuhaf bir yorum.
-Değil. Belki de. Belki de doğama aykırı işte yaşadıklarım. Evden dışarı çıkmayan bir sürü kedili kızkurusu olmam icabetmiştir. Belki de inadına içimi dinlemediğimden, tercih edilmesi gereken bu olduğundan, daima gerekeni yapan görev adamlığımdan.
-Ya göründüğün gibi olmak ya da olduğun gibi görünmek?
-Alçakgönüllülük babında birşey o. Durumumla ilgisi yok.
-Başka anlamlara da çekebilirsin.
-Hayır. İstemiyorum. Çünkü o zaman disipline bağlanıyoruz. Ya görüntüme ya olduğuma müdahaledir bu.
-Kendini anlamaya mı çalışıyorsun?
-Bir kitap okuyup ya da bir yorum dinleyip aymam söz konusu değil. Anlamaya değil, anlamlandırmaya çalışıyorum.
-Bir yere vardın mı?
-Yok. Patinaj yapıyorum. Sürekli ıkınma halindeyim ama hiçbir şey doğuramıyorum. Sanki birşeyin saplanmasını bekliyorum. O şey beni yaracak ve filmler ortalığa dağılacak. Mutlu ya da mutsuz, farketmez, bir nihayet olacak.
-Uyku, yemek düzenin nasıl?
-Bir düzenden bahsedemeyiz. Ama bundan fiziksel rahatsızlık duymuyorum. Bunların düzenine dikkat etmek de çok anlamsız geliyor. Daraldığım anlarda bunları yapmak suçlu bile hissettiriyor bana kendimi.
-Nasıl suçlu?
-Sanki doğurmaya yoğunlaşmam gerek sadece gibi bir şey. Onun dışında herşey mübah. Cezai.
-Depresyondasın.
-Biliyorum. Bunun bu kadar basit bir açıklaması olmasından da rahatsızım.
-Depresyonun ne olduğunu biliyor musun?
-Bilmediğim beş vakit namaz. Ahahaa. İçine kapanma, kederli algılar, üzüntü, nedensiz ağlamaktan göz çıkarma hali. Bunu yenmem için de daha çok sosyalleşmem, spor yapmam falan gerek. Bir kulübe üye olmalı, sevmeli, sevilmeli, erken yatıp erken kalkmalıyım. Hatta verin boş reçeteyi, yazayım kendime bir SSRI.
-Bilinçli hasta gibisi yok.
-Bunların hepsini yapıyorum zaten.
-E, o zaman?
-Ama düşünün ki mayam bozuk belki. Hiç yok mu örneği? Sağlığına, sıhhatine, ruhuna çok özenli bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanamaz mı erken yaşta? Pek tabii ki istatistik konuşursak ihtimal azaltırız ama sıfırlayamayız.
-Önce istatistikleri zorlayalım biz. Sen de beni zorlama, bakiym.
-Benim olayım zorlamak.
-Belli oluyor. Yordun beni gönülçelen.
-Sen de mi, Brutus?
-Başkaları da mı var?
-Okyanusta bir damlasınız, desek?
Sonra Çıtır’a anlattım durumu. Sağolsun kolunu attı. Yine, yine! “Yardımcı olamaz ki doktorlar buna. Sen onlardan daha parlaksın.”
Sadece bizden daha parlak biri mi cilalayabilir peki bizi? Hemmmen o anda hızır gibi atlamadım düşünmeye. Önlüklü bir delikanlı bahçeyi suluyordu. Çalılardan seken üç beş damla tenime çarptı, yukarı çıkardı. Boşverdim. Boğaziçi Pastanesi’nin aşina huzuruna daldım. Sonra Çıtır’ın tuhaf evliyagil abilerine. Alternatif eğitim gönüllüleri mi ne? O ne be? Yok yok, o bildiğimiz 'Home Schooling' insanları da değil. Sonra bir de neydi? Özel-hassas insan doğduklarına inanan narinler. Hani şu içlerinde çocuk varmış da, çocuk büyümemiş de, büyümesine izin vermemiş de, cart curt bu çocuğa atıfta bulunup duran tipler gibi geldi kulağa. Bir dolu tip türedi. Depresyon felan hiçbişi. Valla biz en normalleriyiz.
Ohh, bi çay alabilir miyim? Demli olsun.
-Ne zamandır bu böyle?
-Son bir senedir belki- dozu artıyor. Sonra mesela ben. Sevmem bu kamera çok oynasın yerinden. Çok huzursuz eder beni. Her şehir değiştirdiğimde bir kısa devre yapar illa ki.
-Senin gibi seyahat etmeyi seven biri için tuhaf bir yorum.
-Değil. Belki de. Belki de doğama aykırı işte yaşadıklarım. Evden dışarı çıkmayan bir sürü kedili kızkurusu olmam icabetmiştir. Belki de inadına içimi dinlemediğimden, tercih edilmesi gereken bu olduğundan, daima gerekeni yapan görev adamlığımdan.
-Ya göründüğün gibi olmak ya da olduğun gibi görünmek?
-Alçakgönüllülük babında birşey o. Durumumla ilgisi yok.
-Başka anlamlara da çekebilirsin.
-Hayır. İstemiyorum. Çünkü o zaman disipline bağlanıyoruz. Ya görüntüme ya olduğuma müdahaledir bu.
-Kendini anlamaya mı çalışıyorsun?
-Bir kitap okuyup ya da bir yorum dinleyip aymam söz konusu değil. Anlamaya değil, anlamlandırmaya çalışıyorum.
-Bir yere vardın mı?
-Yok. Patinaj yapıyorum. Sürekli ıkınma halindeyim ama hiçbir şey doğuramıyorum. Sanki birşeyin saplanmasını bekliyorum. O şey beni yaracak ve filmler ortalığa dağılacak. Mutlu ya da mutsuz, farketmez, bir nihayet olacak.
-Uyku, yemek düzenin nasıl?
-Bir düzenden bahsedemeyiz. Ama bundan fiziksel rahatsızlık duymuyorum. Bunların düzenine dikkat etmek de çok anlamsız geliyor. Daraldığım anlarda bunları yapmak suçlu bile hissettiriyor bana kendimi.
-Nasıl suçlu?
-Sanki doğurmaya yoğunlaşmam gerek sadece gibi bir şey. Onun dışında herşey mübah. Cezai.
-Depresyondasın.
-Biliyorum. Bunun bu kadar basit bir açıklaması olmasından da rahatsızım.
-Depresyonun ne olduğunu biliyor musun?
-Bilmediğim beş vakit namaz. Ahahaa. İçine kapanma, kederli algılar, üzüntü, nedensiz ağlamaktan göz çıkarma hali. Bunu yenmem için de daha çok sosyalleşmem, spor yapmam falan gerek. Bir kulübe üye olmalı, sevmeli, sevilmeli, erken yatıp erken kalkmalıyım. Hatta verin boş reçeteyi, yazayım kendime bir SSRI.
-Bilinçli hasta gibisi yok.
-Bunların hepsini yapıyorum zaten.
-E, o zaman?
-Ama düşünün ki mayam bozuk belki. Hiç yok mu örneği? Sağlığına, sıhhatine, ruhuna çok özenli bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanamaz mı erken yaşta? Pek tabii ki istatistik konuşursak ihtimal azaltırız ama sıfırlayamayız.
-Önce istatistikleri zorlayalım biz. Sen de beni zorlama, bakiym.
-Benim olayım zorlamak.
-Belli oluyor. Yordun beni gönülçelen.
-Sen de mi, Brutus?
-Başkaları da mı var?
-Okyanusta bir damlasınız, desek?
Sonra Çıtır’a anlattım durumu. Sağolsun kolunu attı. Yine, yine! “Yardımcı olamaz ki doktorlar buna. Sen onlardan daha parlaksın.”
Sadece bizden daha parlak biri mi cilalayabilir peki bizi? Hemmmen o anda hızır gibi atlamadım düşünmeye. Önlüklü bir delikanlı bahçeyi suluyordu. Çalılardan seken üç beş damla tenime çarptı, yukarı çıkardı. Boşverdim. Boğaziçi Pastanesi’nin aşina huzuruna daldım. Sonra Çıtır’ın tuhaf evliyagil abilerine. Alternatif eğitim gönüllüleri mi ne? O ne be? Yok yok, o bildiğimiz 'Home Schooling' insanları da değil. Sonra bir de neydi? Özel-hassas insan doğduklarına inanan narinler. Hani şu içlerinde çocuk varmış da, çocuk büyümemiş de, büyümesine izin vermemiş de, cart curt bu çocuğa atıfta bulunup duran tipler gibi geldi kulağa. Bir dolu tip türedi. Depresyon felan hiçbişi. Valla biz en normalleriyiz.
Ohh, bi çay alabilir miyim? Demli olsun.
Pazar, Temmuz 02, 2006
Izin
Bir New York yapmam gerek. Pasaport islemleri. Sonra Turkiye. Hafta ortasini bulurum heralde. Ne bilgisayarim var ne baglantim. Agustos'a kadar da olmayacak muhtemelen. Japonya izlenimlerini de kagida dokturup artik atariz buraya gec de olsa.
Biliyorum, bensizlik zor ama yazariniz mecburi izinde. Yillik izin de degil bu, ne olsun adi? Hmmm...Donemlik, omurluk izin. Bir daha bu kadar izin yapamam heralde. El etek cektim herseyden. Bir de kendimden ceksem.
Cek. Cek. Fisimi lutfen.
Biliyorum, bensizlik zor ama yazariniz mecburi izinde. Yillik izin de degil bu, ne olsun adi? Hmmm...Donemlik, omurluk izin. Bir daha bu kadar izin yapamam heralde. El etek cektim herseyden. Bir de kendimden ceksem.
Cek. Cek. Fisimi lutfen.
Cuma, Haziran 30, 2006
Sonunda Son Kez Atlanta
Meraklariniz icin tesekkur ederim. KupKup'u arayamadan terkettim Caponya'yi. Son dakikada yer oldugunu haber aldigim Houston ucagina bilet alip kosturmam icabetti. Sonra orada da kaldim. Kal gelmemisti. Ama kaldim. Uyudum. Hep uyudum.
Otel odasinda, aklimda Mrs Dallowayler, Olmeye Yatan Ayseller. Hikayelerin benzerligi ve hikayelerin kapsami.
Gozlerim agriyor.
Otel odasinda, aklimda Mrs Dallowayler, Olmeye Yatan Ayseller. Hikayelerin benzerligi ve hikayelerin kapsami.
Gozlerim agriyor.
Cuma, Haziran 23, 2006
Tokyo Umurlari
Zeynep Oral elime su dokebilir miymis? Siz Japonya'yi benden dinleyin.
Kupkup ve Sayuri isimli bir hanim arkadasi sabah nefis bir hareketle Rifat'in- achtebahn ya da rollercoaster, kendi uydurdugumuz Turkcesiyle, 'eglence treni'- planini bertaraf etti. Yagmur yagarsa aleti calistirmazlar diyerekten. Ne yagmur yagdi ne bir sey ve tren yerine tapinaklar, bahceler gormeye gormeye gittik.
New York'ta basimiza gelen, o gittigimiz yerin tadini cikarmak yerine cilginca fotograflarini cekmek illetine yine yakalandik. Rifat'a kitaplarimi guvendim de ta Japonya'ya getirdim hani benim yerim yok, o yazin Turkiye'ye tasisin diye ama fotograflarimi guvenemiyorum. Guven dedigin sey azar azar gelisiyor. O da bana guvenemiyor anlasilan, makinelerimizi degistirdik. Ben onu cekiyorum, o beni. O artist, ben ondan artist. Digital kamera cikti, mertlik bozuldu, kimse turist degil, herkes artist. Sayuri onunde poz poz resim cektigimiz tahta oymanin ta 1300'lu yilllara uzanan hikayesini anlatmak icin kendini helak ederken biz coktan bir baska mizanseni yaratmaya kosmus oluyorduk.
Susilerimizi de yedikten sonra Rifat hediyelik esyalar dukkanindan kendine karatecilerin, aikidocularin kafasina bagladigi bantlardan aldi. Duz, beyaz bir bez, uzerinde 'bir numarayim' yaziyor Japonca. Kendimizi cekik dunyasina da rezil ettikten sonra sehre donerken trende karsimiza oturan herhangi bir Japonun seyahati boyunca ne yapacagini tahmin etme oyunu oynadik. Ya beyaz ve de mutlaka kapakli ve ucundan bir cizgi film karakterinin maskotu sarkan cep telefonlarini cikarip kucuk ekranina kitleniyorlar, ya uyuyorlar ya da cizgi roman okuyorlar. Dorduncu bir secenek asla yok.
Aksama Rifat'in Alman is arkadaslarini da saflarimiza katarak Tayland restoranina gitmek uzere oteline geldigimizde Rifat'in buram buram sucuk kokan odasinda tarifsiz bir jetlag7e yenilerek uyuyakaldim. Onlar gitti, ben kaldim. Gece uyandigimda hala donmemislerdi. 32. kattaki Tokyo manzarasini pencerede bacaklarim karnima cekili izleyerek Lost in Translation tribi yaptim. Donduklerinde onlar uykulu ben cin gibiydim.
Boyle agir(?) hikayeler bizi bozar. Bizim tayfaya magazinsel haber lazim. Soyle ki: Sayuri, Rifat'in Japonya seyahatlerinde arkadasi oluvermis ama sabah saatlerinde alenen Rifat'a yazan kiz bunun gun icindeki saklabanliklarindan sonra ondan sogudu. Son dakikada da kendini aksam planindan cikardi. Bakalim bugun ne olacak? Bildiricem mutlaka.
Kupkup ve Sayuri isimli bir hanim arkadasi sabah nefis bir hareketle Rifat'in- achtebahn ya da rollercoaster, kendi uydurdugumuz Turkcesiyle, 'eglence treni'- planini bertaraf etti. Yagmur yagarsa aleti calistirmazlar diyerekten. Ne yagmur yagdi ne bir sey ve tren yerine tapinaklar, bahceler gormeye gormeye gittik.
New York'ta basimiza gelen, o gittigimiz yerin tadini cikarmak yerine cilginca fotograflarini cekmek illetine yine yakalandik. Rifat'a kitaplarimi guvendim de ta Japonya'ya getirdim hani benim yerim yok, o yazin Turkiye'ye tasisin diye ama fotograflarimi guvenemiyorum. Guven dedigin sey azar azar gelisiyor. O da bana guvenemiyor anlasilan, makinelerimizi degistirdik. Ben onu cekiyorum, o beni. O artist, ben ondan artist. Digital kamera cikti, mertlik bozuldu, kimse turist degil, herkes artist. Sayuri onunde poz poz resim cektigimiz tahta oymanin ta 1300'lu yilllara uzanan hikayesini anlatmak icin kendini helak ederken biz coktan bir baska mizanseni yaratmaya kosmus oluyorduk.
Susilerimizi de yedikten sonra Rifat hediyelik esyalar dukkanindan kendine karatecilerin, aikidocularin kafasina bagladigi bantlardan aldi. Duz, beyaz bir bez, uzerinde 'bir numarayim' yaziyor Japonca. Kendimizi cekik dunyasina da rezil ettikten sonra sehre donerken trende karsimiza oturan herhangi bir Japonun seyahati boyunca ne yapacagini tahmin etme oyunu oynadik. Ya beyaz ve de mutlaka kapakli ve ucundan bir cizgi film karakterinin maskotu sarkan cep telefonlarini cikarip kucuk ekranina kitleniyorlar, ya uyuyorlar ya da cizgi roman okuyorlar. Dorduncu bir secenek asla yok.
Aksama Rifat'in Alman is arkadaslarini da saflarimiza katarak Tayland restoranina gitmek uzere oteline geldigimizde Rifat'in buram buram sucuk kokan odasinda tarifsiz bir jetlag7e yenilerek uyuyakaldim. Onlar gitti, ben kaldim. Gece uyandigimda hala donmemislerdi. 32. kattaki Tokyo manzarasini pencerede bacaklarim karnima cekili izleyerek Lost in Translation tribi yaptim. Donduklerinde onlar uykulu ben cin gibiydim.
Boyle agir(?) hikayeler bizi bozar. Bizim tayfaya magazinsel haber lazim. Soyle ki: Sayuri, Rifat'in Japonya seyahatlerinde arkadasi oluvermis ama sabah saatlerinde alenen Rifat'a yazan kiz bunun gun icindeki saklabanliklarindan sonra ondan sogudu. Son dakikada da kendini aksam planindan cikardi. Bakalim bugun ne olacak? Bildiricem mutlaka.
Çarşamba, Haziran 21, 2006
Tokyo'da Ilk Gun
Uzun zamandir sesim cikmiyor diye beni merak ediyorsunuz, biliyorum. Lakin isi gucu biraktim. Aylin'in evdeki dial-up baglanti da asiri kastirdigi icin bu alemden tatile cikardim kendimi. Bugun Tokyo'ya geldim. Acaip. Gercekten. Asiri asiri teknolojik bir yer. Herkes cep telefonunun basinda bisiler yapiyor. Beyaz janjan telefonlarinin ucundan puskuller, ziller sarkan sessiz insanlar ulkesi.
Kupkup'un evdeyim. Eniste karpuz kesti. Yiyorum simdi. Hani o kadar kastirdi ya buranin cilegi, muzu diye . Yok, anacim. Diyarbakir karpuzu kesinlikle daha iyi. Acik ara. Damak tadi bozulmus cocugun burda 10 yildir. Rifat'a da ugradik aksam. Kupkup, Rifat'a sucuk siparis etmis Almanya'dan. O da dun gece acikinca siparise hiyanet edip cig cig yemis odasinda. Bir de sigara icilen oda ayarlamis sekreter diye aglak yapiyor. Yok sigara falan koktugu. Sadece sucuk kokuyor. Butun kati sucuk kokuttugu yetmiyormus gibi mutemadiyen odasinda unuttugu anahtar kartiyla resepsiyon gorevlilerine iskence ediyor. Kibarim Japonumlar arkasindan odasina kostur kostur bir hal oluyorlar. Hala da sikayet ediyor otelden. Boyle musterim olsa kovardim ben olsam. Yarin da tutturdu 'achtbahn'a gidelim Fujitsu'ya. Dedim o ne? Ne bicim Alman olmussun sen, pis. Roller-coaster oldugunu ogrendik dedigi seyin. O da bana giydirdi, tabii. Ben de Amerikan olmusum- hakkaten de ne bu aletin Turkcesi? Butun gece dusunduk, bulamadik.
Hepinizi hasretle kucakliyoruz. Kulaklarinizi cinlatiyoruz. EN cok da Yonca'nin. Butun resimler o catlasin diye cekiliyor Rifat'la sarmas dolas. Hehe.
Kupkup'un evdeyim. Eniste karpuz kesti. Yiyorum simdi. Hani o kadar kastirdi ya buranin cilegi, muzu diye . Yok, anacim. Diyarbakir karpuzu kesinlikle daha iyi. Acik ara. Damak tadi bozulmus cocugun burda 10 yildir. Rifat'a da ugradik aksam. Kupkup, Rifat'a sucuk siparis etmis Almanya'dan. O da dun gece acikinca siparise hiyanet edip cig cig yemis odasinda. Bir de sigara icilen oda ayarlamis sekreter diye aglak yapiyor. Yok sigara falan koktugu. Sadece sucuk kokuyor. Butun kati sucuk kokuttugu yetmiyormus gibi mutemadiyen odasinda unuttugu anahtar kartiyla resepsiyon gorevlilerine iskence ediyor. Kibarim Japonumlar arkasindan odasina kostur kostur bir hal oluyorlar. Hala da sikayet ediyor otelden. Boyle musterim olsa kovardim ben olsam. Yarin da tutturdu 'achtbahn'a gidelim Fujitsu'ya. Dedim o ne? Ne bicim Alman olmussun sen, pis. Roller-coaster oldugunu ogrendik dedigi seyin. O da bana giydirdi, tabii. Ben de Amerikan olmusum- hakkaten de ne bu aletin Turkcesi? Butun gece dusunduk, bulamadik.
Hepinizi hasretle kucakliyoruz. Kulaklarinizi cinlatiyoruz. EN cok da Yonca'nin. Butun resimler o catlasin diye cekiliyor Rifat'la sarmas dolas. Hehe.
Salı, Haziran 13, 2006
Yazısız
Memlekete dönmeden Amerika'ya has ne kadar yemek, daha doğrusu zararlı yiyecek varsa hepsini gömme usulü yaşıyoruz günlerdir. Aylin'e diyorum, bana çanak tutma. Yeter artık. Kızarmış ballı çin tavukları yemekten suratımda ergenlikte dahi belirmeyen kırmızı kabarcıklar oluşmaya başladı. Her akşam buffet'deyiz. Yiyebildiğin kadar, hadisesinin Amerikancası. Açık büfe yani. Bir Amerikan, bir Meksika, bir Çin büfesine dönüşümlü olarak gidiyoruz. Neden, niye yiyebildiğimiz kadara kasıyoruz, bilemedim. Öğlen zaten Waffle House'da omletler, waffle'lar, sildik süpürdük. Öğledensonra az biraz eşya taşıdık ya dışarı, çok spor yapmış sayıp kendimizi, akşama da açık büfeye gitme hakkını verdik kendimize.
Ortamdaki en ince insanlar olarak Aylin'le tabakları tepeleme doldururken bir amca bana 'futbol maçı kaç kaç bitti?' dedi. Meksikalı sanıldım gene. Yok, dedim, izlemedim, bilmiyorum. Sanırım Amerikalılar'da da bir futbol merakı başlıyor ufaktan. Oturduk ama bir yiyeyeme halindeyiz. Et ve salata yiyelim hani, karbonhidrat uzak durursa kendimizi iyi hissedicez. Didik didik bıraktik, kalktık. Konuştukça midemden çıkan sular boğazıma hücum ediyor. Aylin, diyorum, ben kusucam galiba. Koş, dedi, evin etrafında, bahçede. Gecelik, ben ve kediler. Turla. Turlayama. Aylin karşıma geçip sigarasını tuttururken squat yap, dedi. Havada oturup kalkma egzersizi. Bacak çalıştırıyor, mideyi bastırır mı, bilemem. Böyle egzersizleri yapamıyorum ben. Gücüm, kondüsyonum yetmediğinden değil, bir denge sorunum var. Zaten bisiklete binmeyi ancak 16 yaşında öğrenebildim- ki bisiklet sürmek unutulmayan bir motor öğrenmeymiş ya, yok öyle bir şey, ben unuttum bile. Sadece koşmayı bilirim. Zaten gene az kalsın çakılıyordum betona kafa üstü. 'Gene', diyorum çünkü çakılmışlığım var. Uzun ve eski bir hikayedir, belki sonra anlatırım.
Alışverişten de hızımı kesemedim. Gittikçe artan yükümü fedexlesem mi, kargolasam mı bilemeden ve bu bilememe beni yıpratırken, çözelim diye her dışarı çıktığımızda kendimizi yağlı yemekli bir restoranda buluyoruz. Yedikçe rahatlasam, hadi neyse. Yok, bir anksiyete, pür anksiyete. Bir de kendime dahiyane hedefler koyuyorum. Türkiye'ye gidince sağlıklı yemekler yenecek, spor yapılacak, sigara içilmeyecek. Tabi tabi. Pide ve dumanlı mekan cenneti. Bu sabah tartıldım, kilo almamışım. Aylin'e sevinç yaptım. O da bütün kiloları kendisi aldı sanıyor şimdi.
Ortamdaki en ince insanlar olarak Aylin'le tabakları tepeleme doldururken bir amca bana 'futbol maçı kaç kaç bitti?' dedi. Meksikalı sanıldım gene. Yok, dedim, izlemedim, bilmiyorum. Sanırım Amerikalılar'da da bir futbol merakı başlıyor ufaktan. Oturduk ama bir yiyeyeme halindeyiz. Et ve salata yiyelim hani, karbonhidrat uzak durursa kendimizi iyi hissedicez. Didik didik bıraktik, kalktık. Konuştukça midemden çıkan sular boğazıma hücum ediyor. Aylin, diyorum, ben kusucam galiba. Koş, dedi, evin etrafında, bahçede. Gecelik, ben ve kediler. Turla. Turlayama. Aylin karşıma geçip sigarasını tuttururken squat yap, dedi. Havada oturup kalkma egzersizi. Bacak çalıştırıyor, mideyi bastırır mı, bilemem. Böyle egzersizleri yapamıyorum ben. Gücüm, kondüsyonum yetmediğinden değil, bir denge sorunum var. Zaten bisiklete binmeyi ancak 16 yaşında öğrenebildim- ki bisiklet sürmek unutulmayan bir motor öğrenmeymiş ya, yok öyle bir şey, ben unuttum bile. Sadece koşmayı bilirim. Zaten gene az kalsın çakılıyordum betona kafa üstü. 'Gene', diyorum çünkü çakılmışlığım var. Uzun ve eski bir hikayedir, belki sonra anlatırım.
Alışverişten de hızımı kesemedim. Gittikçe artan yükümü fedexlesem mi, kargolasam mı bilemeden ve bu bilememe beni yıpratırken, çözelim diye her dışarı çıktığımızda kendimizi yağlı yemekli bir restoranda buluyoruz. Yedikçe rahatlasam, hadi neyse. Yok, bir anksiyete, pür anksiyete. Bir de kendime dahiyane hedefler koyuyorum. Türkiye'ye gidince sağlıklı yemekler yenecek, spor yapılacak, sigara içilmeyecek. Tabi tabi. Pide ve dumanlı mekan cenneti. Bu sabah tartıldım, kilo almamışım. Aylin'e sevinç yaptım. O da bütün kiloları kendisi aldı sanıyor şimdi.
Cumartesi, Haziran 10, 2006
Hafiye Selamı
Parasını almış olmama rağmen Megan kızımız henüz gelip arabasını almadı. Kurtlu bakla olduğum için de arabayı son dakikada hacamat ederim korkusuyla kullanmıyorum, öyle duruyor işyerimdeki otoparkta. Her an teslim edilmek üzere. Aylin'in eski yedek bir arabası var. Onu kullanıyorum birkaç gündür. Araba tam 400 bin kilometrede. Dünyayı 10 kez dolanmış yani. Takır takır gidiyor. Kliması bile çalışıyor. İnanılmaz. Öyle sandığınız gibi 79 model bir şey değil. Nispeten yeni. 95 model bir Nissan Altima. Burada mesafeler uzun, yollar rahat diye bu kadar çok çalışmış. Yine de 400 bin. Dile kolay. Japonlar yapmış, aabi. Neyse işte, arabanın maaşallahı var diye tahtalara vurmaktan bir halken sonra o tahtalar bize vurdu. Tabii ki.
Dün hava ben diyeyim 40, siz diyin 50 dereceyken ve fakat feci trafikli kızgın asfaltta 60 derece gibi hissedilirken, otobanda en yakın çıkışın getto olduğu bir yerde araba hararet yaptı. İbrenin H'ye doğru ilerlemesine paniklemenin yanısıra çıkışa kadar idare eder mi edemez mi diye muhasebeleri beceremedim ve cepten hemen bilirkişi abileri aradim. Dediler ki kaloriferini çalıştır üç beş dakka. Araba oldu mu bir yamyam kazanı. Çıkıştaki ilk benzin istasyonuna çekmeyi başardım. Arabalardan yükselen baslar, ortalıkta işi gücü olmadan bekleşen abiler. İçeri girdim. Tezgahın etrafi Mısır orijinli baharatlar falan dolu. Sahipler de ortadoğulu görünümlü. A, dedim 'aleyküm selam'. Afganmış biri, gençten. Anlattım arabam böyle böyle. Yanındakine anlattı durumu kendi dilinde. Gülüştüler. Ya evet, beceriksiz karılar yolda kalmış, ne komik, ne ego tatmin edici. Bir kova su aldı arkadan getirdi boşalttı radyatöre. Yanımdaki arabada ürkek bakışlı sarışın bir kız gördüm. Bu sıcakta camları kapatmış, araba çalışmıyor. İçerde pişiyor olmalı. Onun da arabası hararet yapmış. Korkuyormuş dışarı çıkmaya. Benden cesaret çıktı. Baktik onunkine de. Şu pompası kırılmış. Bir arkadaşını bekliyor.Trafik çok, uzun zaman alır gelmesi. Korkmasın diye yanında bekledim artık.
Afgan çocuk İstanbul Cafe'yi biliyor musun, dedi. Biliyorum, a tabii, dedim. Atlanta'nin Türk restoranı. Biraz muhabbet ayaküstü. En az on tane başka abi de geldi, bakıyor. Neye, niye, belli değil. Çantama mukayet olma telaşı sardı beni. Sarışının arkadaşı da geldi zaten. E, ben de gittim. Benzinciden sonraki ilk ışıkta yanıma yine zıplangaç bir araba durdu. İçinde beş abi. Aç aç, diye tempo tutmaca. Ben açmayınca ıkınarak önümdeki arabanın görüşüne girmeye çalıştılar. Ordaki teyzeye de aynı muhabbet. Aç aç. Teyze yarı beline kadar sarkıp bir kelimesini bile anlamadığım tükürüklü bir tartışmaya girdi. Yeşil yandı, sıvıştım.
Hikayeyi sonradan anlatıyordum. İşte ne akilane bir şekilde, din birliğimizi kullanaraktan abilere radyatör bakımı yaptırdım, sorunu çözdüm falan diye. İçeri giren 'selamün aleyküm' der. 'Aleyküm selam, değil', dedi. A, doğru ya. Abiler şaşkalozluğuma acıdılar yani. Hepsi o. Hafiye kendini cingöz sanmaya devam etsin bakalım daha.
Dün hava ben diyeyim 40, siz diyin 50 dereceyken ve fakat feci trafikli kızgın asfaltta 60 derece gibi hissedilirken, otobanda en yakın çıkışın getto olduğu bir yerde araba hararet yaptı. İbrenin H'ye doğru ilerlemesine paniklemenin yanısıra çıkışa kadar idare eder mi edemez mi diye muhasebeleri beceremedim ve cepten hemen bilirkişi abileri aradim. Dediler ki kaloriferini çalıştır üç beş dakka. Araba oldu mu bir yamyam kazanı. Çıkıştaki ilk benzin istasyonuna çekmeyi başardım. Arabalardan yükselen baslar, ortalıkta işi gücü olmadan bekleşen abiler. İçeri girdim. Tezgahın etrafi Mısır orijinli baharatlar falan dolu. Sahipler de ortadoğulu görünümlü. A, dedim 'aleyküm selam'. Afganmış biri, gençten. Anlattım arabam böyle böyle. Yanındakine anlattı durumu kendi dilinde. Gülüştüler. Ya evet, beceriksiz karılar yolda kalmış, ne komik, ne ego tatmin edici. Bir kova su aldı arkadan getirdi boşalttı radyatöre. Yanımdaki arabada ürkek bakışlı sarışın bir kız gördüm. Bu sıcakta camları kapatmış, araba çalışmıyor. İçerde pişiyor olmalı. Onun da arabası hararet yapmış. Korkuyormuş dışarı çıkmaya. Benden cesaret çıktı. Baktik onunkine de. Şu pompası kırılmış. Bir arkadaşını bekliyor.Trafik çok, uzun zaman alır gelmesi. Korkmasın diye yanında bekledim artık.
Afgan çocuk İstanbul Cafe'yi biliyor musun, dedi. Biliyorum, a tabii, dedim. Atlanta'nin Türk restoranı. Biraz muhabbet ayaküstü. En az on tane başka abi de geldi, bakıyor. Neye, niye, belli değil. Çantama mukayet olma telaşı sardı beni. Sarışının arkadaşı da geldi zaten. E, ben de gittim. Benzinciden sonraki ilk ışıkta yanıma yine zıplangaç bir araba durdu. İçinde beş abi. Aç aç, diye tempo tutmaca. Ben açmayınca ıkınarak önümdeki arabanın görüşüne girmeye çalıştılar. Ordaki teyzeye de aynı muhabbet. Aç aç. Teyze yarı beline kadar sarkıp bir kelimesini bile anlamadığım tükürüklü bir tartışmaya girdi. Yeşil yandı, sıvıştım.
Hikayeyi sonradan anlatıyordum. İşte ne akilane bir şekilde, din birliğimizi kullanaraktan abilere radyatör bakımı yaptırdım, sorunu çözdüm falan diye. İçeri giren 'selamün aleyküm' der. 'Aleyküm selam, değil', dedi. A, doğru ya. Abiler şaşkalozluğuma acıdılar yani. Hepsi o. Hafiye kendini cingöz sanmaya devam etsin bakalım daha.
Perşembe, Haziran 08, 2006
Ayrılık Draması
Kaç gündür zırıl zırıl ağlamaktan artık surat muşmulaya döndü. Hayır, bi de o rimel illa sürülecek. İnsan kendini bilir, di mi? Ağla ağla. Akmaz dedikleri en el yakanı bile is karası bulaştırıyor göz etrafından yanaklara yol yol. Neye mı ağlıyorum? Mesela, bana, 'bugün hava ne güzel, di mi?' diyin, ben oturup ağlıyim. Bak, havası da güzel de çok özliycem de, diye. Ya da 'çok hoşsun bugün' diyin. Uhuu, buralarda güzelim, memlekette vasat olucam, diye ağlıyim. (Hafiye'nın attığı taş baş yarmaz) Güya bugün evimin satış sözleşmesi yapılacaktı. O da yattı. Anahtarları elimde kaldı. Araba da bende hala, parasının yarısı da bankada. Ne evime gidebiliyorum ne arabamı kullanabiliyorum. Bir korkma hali. Son dakikada yapışır da çıkamazsam, diye.
En son sevdiğim bir amirim geldi. Gideceğimi duymuş. A, 'senin gibi birinin yeri nasıl dolacak', a 'ne akıllı Türk kızları ama neden kaybediyoruz hep', a 'biz sensiz naparız, çok özlıycez' demeler. Hoydaa, ben ağla ağla. Ne olur, uğrayın İstanbul'a, misafirim olun, ben de sizlersiz bir hiçim, demeler, hıçkırıklar. Koridorda İtalyan sıkıştırdı. İstanbul çok güzel, dedi. O da buraya gelmiş şimdi ama nasıl alışılırmış, ben neler hissetmişmişim. Ona yedi sene özeti anlattım ayaküstü. Anlatıyorum ağlıyorum. Ağlıyorum anlatıyorum ama.
Sonra bir paket geliyor. Unutmak istediğim herşeyi bana hatırlatıyor. 'Dışarıda üşüyen bir haziran, kalbimde yılların tufanından artık bir hazan' kesiyor ortalık. Fırk fırk. Bir paket geliyor. Özlediğim şeyleri sevinçle vaadediyor. Korktuğumdan biraz da. Deli cesaretli ödlek Hafiye, emin olmak için iyice yokluyor. Atıyor. Kırıyor. Bile bile kırılacağını. Kırılırsa gene. Fırk fırk. Sağlam kalırsa rahatlar belki.
Dur bakalım daha neler yapacak bu şapti diye düşünmeye gerek yok. Bunun için Pansiyon bir tahmin yaptı bile:
"Biz var ya biz, adam olmicaz, Hafiyecan. Mokumuzla kavga edip, uğraşıp didinip ölüverecez. Bak bunu da şuraya yazıyorum"
Ben de. Yazıyorum. Buraya.
En son sevdiğim bir amirim geldi. Gideceğimi duymuş. A, 'senin gibi birinin yeri nasıl dolacak', a 'ne akıllı Türk kızları ama neden kaybediyoruz hep', a 'biz sensiz naparız, çok özlıycez' demeler. Hoydaa, ben ağla ağla. Ne olur, uğrayın İstanbul'a, misafirim olun, ben de sizlersiz bir hiçim, demeler, hıçkırıklar. Koridorda İtalyan sıkıştırdı. İstanbul çok güzel, dedi. O da buraya gelmiş şimdi ama nasıl alışılırmış, ben neler hissetmişmişim. Ona yedi sene özeti anlattım ayaküstü. Anlatıyorum ağlıyorum. Ağlıyorum anlatıyorum ama.
Sonra bir paket geliyor. Unutmak istediğim herşeyi bana hatırlatıyor. 'Dışarıda üşüyen bir haziran, kalbimde yılların tufanından artık bir hazan' kesiyor ortalık. Fırk fırk. Bir paket geliyor. Özlediğim şeyleri sevinçle vaadediyor. Korktuğumdan biraz da. Deli cesaretli ödlek Hafiye, emin olmak için iyice yokluyor. Atıyor. Kırıyor. Bile bile kırılacağını. Kırılırsa gene. Fırk fırk. Sağlam kalırsa rahatlar belki.
Dur bakalım daha neler yapacak bu şapti diye düşünmeye gerek yok. Bunun için Pansiyon bir tahmin yaptı bile:
"Biz var ya biz, adam olmicaz, Hafiyecan. Mokumuzla kavga edip, uğraşıp didinip ölüverecez. Bak bunu da şuraya yazıyorum"
Ben de. Yazıyorum. Buraya.
Salı, Haziran 06, 2006
Arabası Hafiye'nin
Arabamı da bugün elden çıkarıyordum. Güya. Bin kez söylediğim halde burunlarının dikine iş yapıp vaktimi çaldıkları zaman, iste o zaman bir kriz hanım oluyorum. Bazen ama. Bugün, mesela, çok sakindim. Bir haftadır arabayı teslim almaya gelirken banka çeki getirmelerini, aksi takdirde arabayı ve ruhsatını veremeyeceğimi söylemiştim. Ne oldu? Geldiler. Kişisel çekleriyle. Amerikan Güzeli anne-kiz. Lojistik problemleriyle bir saatimi çaldılar. Neticede arabam hala bende.
Arabayı kimyayı yeni bitirmiş ve Ağustos'ta Utah'ta master'a başlayacak olan Megan adında 22 yaşındaki kız satın alıyor. Öğrenci olduğu için aile çıkıyor paraları. Anne çocuk psikologu. Dünyanın en rahat insani. Daha önce arabayı görmeye, arabayı tamirciye göstermeye, vs gelirken bana verdiği randevuların hiçbirini tutamamıştı. Hep bir gecikme, hep bir erteleme halinde. Arabadan gelen acıklı sesleri bile 'farkedemeyen' bir tamirci seansından sonra ben dayanamayıp yaptırdım artık. Hatun müthiş memnun herşeyden. Vakit kaybı da dahil. Hiç acelesi yok zira. Beni tutun, tersyüz edin. İşte anne o. Sevimli tombiş bir bedeni, dünyaya sağır bir çift de kulağı var. İlk anne ile Megan geldi arabayı görmeye. Sonraki gün baba ile Megan. Anne, arabayı tamirciye baktırırken kendi arabasını bana bırakmıştı. Şirkete. Park edeyim istedim. Sonradan banyo yapmazsam öleceğim geldi. Arabanın içinde kıllar, tüyler, yumaklar, kokular, çöpler serpili. Yapış yapış bir direksiyon...iyyykk. Baba zıttı, janjan. Yunanmış. Bayağı bir rakı-şiş muhabbeti yaptık. Yakışıklı bi abı. Düzgün, seri, doğru soruları soruyor. Çıkardığım kontratı düzeltiyor. Nezih.
Sürpriz olamayacağı üzere anne ile baba ayrı. Megan, babasının üçüncü nikahına katılmak üzere Kaliforniya'ya gideceğinden arabayı teslim alamadı çünkü geçen hafta. Önden ilk kaporayı anne, diğerini baba verdi. Bugün geldiklerinde de geri kalanın yarısı babanın çekinde, diğeri annenin. Kişisel çek olmaz, banka çeki, dedim. Ya da EFT. Daha önceden dilimiz yanmış, Pamuk'u öyle kaybetmişiz. Amerikan bankaları kadar uyuz, müşteri hizmeti falan bilmeyen başka millet bankaları var mıdır acaba? Bundan 9 sene evvel ben kendi küçük Garanti hesabımla fonlar alıp satip, EFT'ler çekiyordum internetten ziuvv ziuvv. Burada öyle şeyler hala yok. Ellerinle formlar doldurup imzalayip öyle. Hadi anne, gider bir saat uzaklıktaki bankasından yollarmış ama hesabın yarısının sorumlusu baba balayında ve telefonunu kapalı tutuyor. Anne üşeniyor bankasına gidip EFT yapmaya. Sana verelim bu çekleri, sen arabayı verme, kalsın, biz sonra gelir alırız, diyor. Hani o anda gerçekten bu kadının saf ve masum olduğuna inanıyorum. Hayır, bir de demişim bunlara, ben yurtdışına taşınıyorum, diye. Ya alıp paraları gitsem ben? Güvendiğinden değil de sanki saflığından bütün bunlar. Diyorum da ona zaten. Ya bana bir şey olursa da paranızın karşılığını alamazsanız? Hafiye yine en kötüsünden tuttu mu hadisenin ucunu? Annemle ne kadar çok vakit geçirirsem o kadar çok en kötüsüne gidiyor aklım.
Megan, erkek arkadaşından istiyor parayı bu sefer. Oğlan çıkarıyor yolluyor. Bana da telefonun ahizesini kapataraktan "Annesi CPA. Çok parası var onun," diyor manitası için. Bir yanım çik çik'liyor durumu, öbür yanım 'abi söyle bi hatun olamadık, bi telefon aç manitaya, 12 bin dolar yatırsın hesabına' diyor. Ki bu kız bacağım kadar.
Yarına gelicek bakalım paralar. Arada ben de bayağı bir Amerikan ailesi dinamikleri görmüş bulundum. Lakin araba da, ruhsatı da hala bende. Ne kontrat var ne bir şey. Bu kadar olur.
Arabayı kimyayı yeni bitirmiş ve Ağustos'ta Utah'ta master'a başlayacak olan Megan adında 22 yaşındaki kız satın alıyor. Öğrenci olduğu için aile çıkıyor paraları. Anne çocuk psikologu. Dünyanın en rahat insani. Daha önce arabayı görmeye, arabayı tamirciye göstermeye, vs gelirken bana verdiği randevuların hiçbirini tutamamıştı. Hep bir gecikme, hep bir erteleme halinde. Arabadan gelen acıklı sesleri bile 'farkedemeyen' bir tamirci seansından sonra ben dayanamayıp yaptırdım artık. Hatun müthiş memnun herşeyden. Vakit kaybı da dahil. Hiç acelesi yok zira. Beni tutun, tersyüz edin. İşte anne o. Sevimli tombiş bir bedeni, dünyaya sağır bir çift de kulağı var. İlk anne ile Megan geldi arabayı görmeye. Sonraki gün baba ile Megan. Anne, arabayı tamirciye baktırırken kendi arabasını bana bırakmıştı. Şirkete. Park edeyim istedim. Sonradan banyo yapmazsam öleceğim geldi. Arabanın içinde kıllar, tüyler, yumaklar, kokular, çöpler serpili. Yapış yapış bir direksiyon...iyyykk. Baba zıttı, janjan. Yunanmış. Bayağı bir rakı-şiş muhabbeti yaptık. Yakışıklı bi abı. Düzgün, seri, doğru soruları soruyor. Çıkardığım kontratı düzeltiyor. Nezih.
Sürpriz olamayacağı üzere anne ile baba ayrı. Megan, babasının üçüncü nikahına katılmak üzere Kaliforniya'ya gideceğinden arabayı teslim alamadı çünkü geçen hafta. Önden ilk kaporayı anne, diğerini baba verdi. Bugün geldiklerinde de geri kalanın yarısı babanın çekinde, diğeri annenin. Kişisel çek olmaz, banka çeki, dedim. Ya da EFT. Daha önceden dilimiz yanmış, Pamuk'u öyle kaybetmişiz. Amerikan bankaları kadar uyuz, müşteri hizmeti falan bilmeyen başka millet bankaları var mıdır acaba? Bundan 9 sene evvel ben kendi küçük Garanti hesabımla fonlar alıp satip, EFT'ler çekiyordum internetten ziuvv ziuvv. Burada öyle şeyler hala yok. Ellerinle formlar doldurup imzalayip öyle. Hadi anne, gider bir saat uzaklıktaki bankasından yollarmış ama hesabın yarısının sorumlusu baba balayında ve telefonunu kapalı tutuyor. Anne üşeniyor bankasına gidip EFT yapmaya. Sana verelim bu çekleri, sen arabayı verme, kalsın, biz sonra gelir alırız, diyor. Hani o anda gerçekten bu kadının saf ve masum olduğuna inanıyorum. Hayır, bir de demişim bunlara, ben yurtdışına taşınıyorum, diye. Ya alıp paraları gitsem ben? Güvendiğinden değil de sanki saflığından bütün bunlar. Diyorum da ona zaten. Ya bana bir şey olursa da paranızın karşılığını alamazsanız? Hafiye yine en kötüsünden tuttu mu hadisenin ucunu? Annemle ne kadar çok vakit geçirirsem o kadar çok en kötüsüne gidiyor aklım.
Megan, erkek arkadaşından istiyor parayı bu sefer. Oğlan çıkarıyor yolluyor. Bana da telefonun ahizesini kapataraktan "Annesi CPA. Çok parası var onun," diyor manitası için. Bir yanım çik çik'liyor durumu, öbür yanım 'abi söyle bi hatun olamadık, bi telefon aç manitaya, 12 bin dolar yatırsın hesabına' diyor. Ki bu kız bacağım kadar.
Yarına gelicek bakalım paralar. Arada ben de bayağı bir Amerikan ailesi dinamikleri görmüş bulundum. Lakin araba da, ruhsatı da hala bende. Ne kontrat var ne bir şey. Bu kadar olur.
Pazartesi, Haziran 05, 2006
Hafiye Artık Burada Oturmuyor
Dün evimden taşındım. Babam son gece doldurdu pınarları ama açmadı çeşmeleri. Anneme dedim ki sen yanında ol onun. Ben içeri gidip son kez yatağımda uyudum. Uyuyamadım. Uyuduğumu sandim. Ne duygulandım ne nostalji yaptım. Meşhur yumruk geldi gene oturdu boğazıma. Sonradan çekilmek üzere iki gün kadar orada kaldı. Sonra bu sabah uyandığımda yoktu. Geceyi Tombiş'le geçirdim, bacaklarımda bir sıcaklık. Bir çaydanlık fokurtusu. Bir Şero hatırası. Bu sabah uyandığımda bütün geçmişim ve bütün geleceğim de hüzünlüydü sanki.
Hadi hadi, çok efkardan öldük yahu. Taşınma günü cinneti, diycektim.
Bir baktım kapı çalıyor. Bir teyze. Kaşlarının yarısı turuncuya boyanmış, diğer yarısı kalemle kiremit rengi çizilmiş. Dedi ki, çöp atamazsınız çöp kutularına. Yer kalmıyormuş başkalarına. Ha bire zımbırtı boşaltıyoruz ya. Koca sitede dev çöp bidonu yok. Yan sitedekine götürücem ama tahmin edin ne oldu? Arabam bozuldu. Sattığım araba bozuldu, abi. Tamircide alıkondu taşınma günü. Üç tane minnak plastik çöp bidonuna kaldık. Hemen doluveriyor. Dedim ki, çağırıcam çöp departmanını belediyenin. Gelip alırlar. Yok, dedi. Ancak Çarşamba akşamı çıkarırsam çöpleri olurmuş o. İndik aşağıya, çöpleri gerisin geri eve taşımaya. Hop, gey dedelerden ufak tefek olanı geldi. Allaaa, dedim, yandık. Yok, yanmamışız. Dede kadınla kavga etti. Beni savundu. Hieyt, be, aslan parçası komşum benim. Hem seviyor hem dövüyor. Akdenizli mi acaba? Sonra döndü bana. Dedi ki, "Ben vergisini ödeyen bir vatandaşım". Yok, Amerikalı. Silme Amerikalı. Vergisini ödediği için daha işlevsel çöp atma hakkına sahipmiş. Sonra eyaletimizi aşağıladı Kaliforniyalı dede. Buralılar çok muhafazakar ve salakmış. Meraklı da. Kim taşınıyor evine, diye sordu. Şimdi lezbiyen yaşlı bir çift desem, endişe yapar diye ürktüm. Emekli iki baaayan, dedim. Yakasını silkti. Uff, buraya da hep yaşlılar taşınıyor, dedi. Sanki kendi 20 yaşında gibi.
Sonra bize iyilik yapası geldi. "Çöpleri getirip benim evin önüne koyun. Arabanız gelince atarsınız burdan. Yukarı taşıyıp yorulmayın." dedi. Olur, dedim. Teşekkür ettim. "Dikkat edin ama," dedi. Üç minik bidonda antifriz, araba camı suyu gibi şeyler vardı kapısının önündeki merdiven boşluğunda. "Onları yanlışlıkla atmayın çöp sanip". Tamam, dedim. Atmayız. Ayıp ettiniz. Dikkat ederiz.
İki saat sonra çöpleri atmak üzere gittiğimde bir baktım, dede o araba sularını taa merdiven boşluğunun en uzağına yerleştirmişti bile. Atmiycaz, dedik ama, ne olur ne olmaz diye pimpiriğinden boşandı anlaşılan. Ne güldüm. Ama ne.
Hadi hadi, çok efkardan öldük yahu. Taşınma günü cinneti, diycektim.
Bir baktım kapı çalıyor. Bir teyze. Kaşlarının yarısı turuncuya boyanmış, diğer yarısı kalemle kiremit rengi çizilmiş. Dedi ki, çöp atamazsınız çöp kutularına. Yer kalmıyormuş başkalarına. Ha bire zımbırtı boşaltıyoruz ya. Koca sitede dev çöp bidonu yok. Yan sitedekine götürücem ama tahmin edin ne oldu? Arabam bozuldu. Sattığım araba bozuldu, abi. Tamircide alıkondu taşınma günü. Üç tane minnak plastik çöp bidonuna kaldık. Hemen doluveriyor. Dedim ki, çağırıcam çöp departmanını belediyenin. Gelip alırlar. Yok, dedi. Ancak Çarşamba akşamı çıkarırsam çöpleri olurmuş o. İndik aşağıya, çöpleri gerisin geri eve taşımaya. Hop, gey dedelerden ufak tefek olanı geldi. Allaaa, dedim, yandık. Yok, yanmamışız. Dede kadınla kavga etti. Beni savundu. Hieyt, be, aslan parçası komşum benim. Hem seviyor hem dövüyor. Akdenizli mi acaba? Sonra döndü bana. Dedi ki, "Ben vergisini ödeyen bir vatandaşım". Yok, Amerikalı. Silme Amerikalı. Vergisini ödediği için daha işlevsel çöp atma hakkına sahipmiş. Sonra eyaletimizi aşağıladı Kaliforniyalı dede. Buralılar çok muhafazakar ve salakmış. Meraklı da. Kim taşınıyor evine, diye sordu. Şimdi lezbiyen yaşlı bir çift desem, endişe yapar diye ürktüm. Emekli iki baaayan, dedim. Yakasını silkti. Uff, buraya da hep yaşlılar taşınıyor, dedi. Sanki kendi 20 yaşında gibi.
Sonra bize iyilik yapası geldi. "Çöpleri getirip benim evin önüne koyun. Arabanız gelince atarsınız burdan. Yukarı taşıyıp yorulmayın." dedi. Olur, dedim. Teşekkür ettim. "Dikkat edin ama," dedi. Üç minik bidonda antifriz, araba camı suyu gibi şeyler vardı kapısının önündeki merdiven boşluğunda. "Onları yanlışlıkla atmayın çöp sanip". Tamam, dedim. Atmayız. Ayıp ettiniz. Dikkat ederiz.
İki saat sonra çöpleri atmak üzere gittiğimde bir baktım, dede o araba sularını taa merdiven boşluğunun en uzağına yerleştirmişti bile. Atmiycaz, dedik ama, ne olur ne olmaz diye pimpiriğinden boşandı anlaşılan. Ne güldüm. Ama ne.
Cuma, Haziran 02, 2006
Kitaplar Toplanırken
Kitaplarımı kutulama faslında da bayağı bir vakit kaybettiğimi tahmin edersiniz. Aa, sunu şu zaman okumuştum. Aa, bunu bitirememiştim. Arada annem de atlıyor. Bunu ben sever miyim? Şunu? Ya bunu? Annelerin kitap zevkleri bir garip. Bu olgun anne-kadınlar sanırsınız ki kadın kuşağı programlarının uzantısı şeyleri sever ya da ne bileyim, içsel meseleler, hissiyat debelenmeleri gibi şeyler ilgilerini çeker. Hayır, güzelçim. Öyle değil. Banu'nun annesi Amerika'ya geldiğinde, kızı gündüz işteyken sıkılmasın diye ona Türkçe kitaplar götürmüştüm. Fikrimin İnce Gülleri olsun, Sevgili Arsız Ölümler olsun. Öyle şeyler. Teyze bir de hızlı okuyucu çıktı. Bitiriverdi hepsini çabuk çabuk. Evde gerisi var getireyim, oldum. "Gündelik şeylerden bahsediyor bu getirdiklerin yalnız. Böyle olmasın. Dedektifli, katilli, polisiye şeyler varsa getir," dedi. Banu'nun annesi aksiyon merakıyla, benimki de okuduklarına verdiği tepkilerle beni dumurdattı.
Kendimi savunmak zorunda bırakmayın burda. Biliyorum ki müzik zevkim arada bir çöpleşiyor. Olabilir. Şu gerçek sevgiyi bulma yolunda ayağa batan pıtırakları anlatan kitapları da sevmem ama her nasılsa bulunur evde. Yüreğinin Götürdüğü Yerlere Gitmeler, Doğmamış Çocuğa Mektuplar'dan bahsediyorum. Okumuşluğum yok. Valla yok. Ne? İnanmazsanız inanmayın. Diyelim ki kitap zevkim de çöp. Amaaan, çok da bir tarafımdaydı. Neyse işte, annem sen tut, oku bunları. Bir sinirlen bir sinirlen. Eve geldim, surat asık. Gül gibi kadıncağız neler çekmiş de bu erkek milletine güven olmazmış da en güzeli tek başına yaşamakmış da. Söylem 180 derece değişmis. Yaklaşık 10 saat kadar önce, yani işe giderken tam tersi şeyler söylüyordu. Dedim anne, bırak okuma ya bunları. Hem dur, ben sana başka şeyler bulayim. Yok, dedi, ince diye okumuş bunları zaten. Çabuk çabuk bitiyormuş. Nedir bu nesil annelerin çabuk çabuk bitirme telaşı, anlamadım. Belki her daim böyle değillerdir. Gündüzleri sıkılmaktan oluyor, olabilir. Bilemiyorum.
Asıl söyleyeceğim şeyi söyleyemedim. Gene kayboldum konudan. İşte kitapları yerleştirirken, annemle olan mücadelem bittiğinde, Çıtır'ın hediyesi TS Eliot'in Four Quartets'ini buldum. Okumaya daldım. Birazcık daha aydınlattı baba beni. Little Gidding kısmından şöyle bir şey gördüm. Özlem, aç kulaklarını:
We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.
Sonra bir de minik bir karta basılmış bir not çıktı kitaptan. A, ben görmemişim bunu. Sürpriz! : "Joy, joy. If you can say it, you can have it", diyor. 'Say' kelimesine tükenmez kalemle bir çarpı atılmış; yerine 'write' kelimesi eklenmis. Yani, "Joy, joy. If you can write it, you can have it". Gene gözleri doldurdum. Bu Çıtır'ı ne yapsam, bilemedim.
Kendimi savunmak zorunda bırakmayın burda. Biliyorum ki müzik zevkim arada bir çöpleşiyor. Olabilir. Şu gerçek sevgiyi bulma yolunda ayağa batan pıtırakları anlatan kitapları da sevmem ama her nasılsa bulunur evde. Yüreğinin Götürdüğü Yerlere Gitmeler, Doğmamış Çocuğa Mektuplar'dan bahsediyorum. Okumuşluğum yok. Valla yok. Ne? İnanmazsanız inanmayın. Diyelim ki kitap zevkim de çöp. Amaaan, çok da bir tarafımdaydı. Neyse işte, annem sen tut, oku bunları. Bir sinirlen bir sinirlen. Eve geldim, surat asık. Gül gibi kadıncağız neler çekmiş de bu erkek milletine güven olmazmış da en güzeli tek başına yaşamakmış da. Söylem 180 derece değişmis. Yaklaşık 10 saat kadar önce, yani işe giderken tam tersi şeyler söylüyordu. Dedim anne, bırak okuma ya bunları. Hem dur, ben sana başka şeyler bulayim. Yok, dedi, ince diye okumuş bunları zaten. Çabuk çabuk bitiyormuş. Nedir bu nesil annelerin çabuk çabuk bitirme telaşı, anlamadım. Belki her daim böyle değillerdir. Gündüzleri sıkılmaktan oluyor, olabilir. Bilemiyorum.
Asıl söyleyeceğim şeyi söyleyemedim. Gene kayboldum konudan. İşte kitapları yerleştirirken, annemle olan mücadelem bittiğinde, Çıtır'ın hediyesi TS Eliot'in Four Quartets'ini buldum. Okumaya daldım. Birazcık daha aydınlattı baba beni. Little Gidding kısmından şöyle bir şey gördüm. Özlem, aç kulaklarını:
We shall not cease from exploration
And the end of all our exploring
Will be to arrive where we started
And know the place for the first time.
Sonra bir de minik bir karta basılmış bir not çıktı kitaptan. A, ben görmemişim bunu. Sürpriz! : "Joy, joy. If you can say it, you can have it", diyor. 'Say' kelimesine tükenmez kalemle bir çarpı atılmış; yerine 'write' kelimesi eklenmis. Yani, "Joy, joy. If you can write it, you can have it". Gene gözleri doldurdum. Bu Çıtır'ı ne yapsam, bilemedim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)