Kum rengi bu dev Pontiac’ın en sevdiğim özelliği -koldan vitesli olması sebebiyle olsa gerek- şoförle yolcu arasında vites kutusu ve el freni bölmesinin olmayışına istinaden resmen uzun bir kanepeyi andıran ön koltuklarıydı. İnsan erken yıllarında feci cahil, cehaletinden çıkışlı şuursuz cesaret sahibi de oluyor. 23 yaşındaydık. Gezip görme iştahımız doruktaydı. Laurence’ın acıklı sesler çıkaran arabasıyla uzun mesafe yola da çıkmıştık işte. Arabanın bozulacağı her halinden belliydi. Bozuldu da. O kadar demişlerdi buna Amerikan arabası alma. Üç bin doların altındaki arabalar genelde yüzünden pahalıya gelir diye. Ne gam. Ucuza büyük araba aşkı minnak Fransız kankamı baştan çıkarmıştı. Yol kenarında kalakalmıştık. Kaputu açtık ama bir şeyden anladığımız yok. Baktık şöyle bir.

Georgia’nın kuzey sınırlarında, South Carolina’ya ramak kalmış bir yerdeydik. Kareli gömlekli, kot pantolonlu, kasketli, kamyonetli bir amca durdu yardıma. Şarkılı güney aksanını anlaması pek zordu ama zaten ileteşecek bir durumumuz da yoktu. 'Arabamız bozuldu’dan başka bir bilgi veremiyorduk. O bir şeyler anlattı. Anlamadık ama kafa salladık. Alet çantasını çıkarıp bir iki tangır tungur yaptı. En azından en yakın tamirciye kadar bizi götürecek yamalar yaptı.
En son döndü, Laurence’a, "Where are you from?” dedi.
"France,” dedi Laurence. “I’m from France”.
“Yeah?” dedi amca. “How long is the drive from here?”
---
*Dördü Bir Yerde'nin son analizinden sonra (http://bankis.blogspot.com/2008/03/end-is-beginning-is-end.html) Amerikan halkının vaktiyle bana yaşattığı dumur ve akabindeki ayma sürecimi buralarda saçmaya karar verdim. Birkaç gün devam ederim.













