Salı, Mart 27, 2012

Yatılı Bakıcı En Çok Babalara Yarıyor

Evden işe gitmek için çıktığım her sabah, Hayriye Hanım sorar: “Şövalye akşama ne yer?”

Nasıl da irrite eder beni bu soru. Bazen ‘ne yerse yesin yahu’ derim ama bu sefer kadıncağız ne yapacağını bilemediğinden her şeyi yapıyor. Ev bal börekten geçilmiyor.

Hayriye Hanım da Şövalye’den geri kalmıyor zaten yemek konusunda. İkisi de boğazlarına feci düşkünler. İkisi de birbiriyle o yüzden feci mutlu.


Hani Hayriye Hanım 20 yaş daha genç olsa, 55 değil de 35 olsa, ikisi beraber, cennetten çıkma bir çift olacaklar. O derece.

Her gün börek, her gün tatlı. Homini gırtlak tipler. Kafalarındaki tek düşünce ne yesek, ne pişirsek. Bir gün de birisi çıkıp ‘Hafiye akşama ne yer’ diye düşünse ya? Bu kızın onlar kadar hızlı metabolizması yok. Yediğine dikkat ediyor. Salata falan yemek ister diye düşünseler ya?

Hem ben de her gün işe gidiyorum. Ben de her gün yoruluyorum. Ben de akşam aynı saatlerde geliyorum. Neden benim ne yiyeceğim sorun edilmiyor da Şövalye’ninki ediliyor?

Şövalye bir de evde yatılı kadın istemem diye kendini yerden yere atmıştı zamanında. Hiçbir şeyi tartmadan muhalefet eder zaten. Oysa farkında bile değil ki Hayriye Hanım en çok kendi işine yarıyor.

Hem ‘modern’ bir karısı var. Eğitimli, çalışıyor, kendi parasını kazanıyor. Karısını koluna taksa, toplum içine çıkarsa utandırmıyor. Üstüne üstlük, Hayriye Hanım sayesinde ‘geleneksel’ bir muameleden de eksik kalmıyor. Evde pastası, böreği açılıyor, hürmeti ediliyor.

Evde yatılı yardımcımız olmasa beni eve çakacaktı. Ben de evden dışarı çıkamayan bir tip olarak sanki onu öyle özgür bırakacaktım? Hayatı ona zindan etme yeteneklerimi kullanamayacaktım?

Ey, yatılı yardımcısı olmasını kadının lüksü gibi algılayan erkekler! Yatılı yardımcının asıl en çok sizin işinize yaradığınızın farkına varın artık. Tıpkı feminizmin en çok sizin işinize yarayıp, toplumu sizin için sadece işe gitmek kadar az ve öz bir beklentiye bağlayıp rahata erdiğiniz gibi.

Salı, Mart 06, 2012

Küçük Çocukla Restoranda

Düella’yı boşuna sevmiyorum. O kendi rahatına düşkün bir insan olduğu kadar empatik de bir insan. Yani aslında kendi rahatını düşünürken aslında benimle empati de yapabiliyor. Şöyle ki:

Çevremdekilerin genellikle çocuğu yok. Tek tük çocuklunun da çocukları melek ve yumoş. Haftasonu beraber dışarı çıkmayı, brunch yapmayı falan öneriyorlar. Hem de Jelibon’la. Onu da getirelimmiş. Özlemişlermiş.

"Ama ama", diyorum. "Öyle kuduruk ki, valla keyifli olmaz. İki kelime edemeyiz."
"Olsun", diyorlar. "Özledik, iyi olur. Biz de ilgileniriz" falan diyorlar. Iyi niyetli ama külliyen yalan olduğunu bile bile mecbur kalıp gittiğimiz oluyor.

Buluşma anı gelince arkadaşlarımızın ilgilendikleri şey yemekleri ve ortamları oluyor. Bizse mama sandalyesine oturmayı reddeden, totosunu koyabildiği maksimum üç dakika süresince de normal sandalyeden düşüp duran, bütün yemekleri mıncıklayıp yere döken ve en iyi ihtimalle onuncu dakikadan itibaren de restoranı ama en çok da mutfağını keşfe çıkan bir bücürle uğraşmak zorunda kalıyorum.

En iyi ihtimalle Şövalye’yle onar dakikalık nöbetler halinde Jelibon’u oyalamaya, daha doğrusu onu mutfaktan ve caddeden uzak tutmaya çalışıyoruz. Garsonlar da diğer müşteriler de etraflarında dolaşıp duran bacaksızı çok sevimli buluyor ama hiçbiri biz yemeğimizi yerden on dakika ona bakmayı düşünemiyor. Ben de garipsenirim diye öneremiyorum.

Düella işte bizle restoranlarda buluşmaya çalışanlar gibi yapmıyor. Bilakis, grup toplanması bile olsa “Jelibon geliyorsa ben gelmiyorum”, diyor. Kendisinin Jelibon’a baktığı falan elbette yok da adamın tüm tahmin edilemez ve önlemez enerjisiyle oradan oraya koşturmasına tahammül edemiyor. Ben de ona hak veriyorum. Bence de dayanılmaz.

Bir kere Jelibon’un bir restoranda bulunmaya ihtiyacı yok. Biz de ayakta restoranı dolaşmaktan ve inatla sokağa kaçmaya çalışan bir ufaklığı zorla masaya yönlendirmekle vakit geçirmekten keyif almıyoruz. Garsonlar da, restoran sahibi de ortalığa coco pops döküp sonra da üstlerinde tepinen bir veletin ardından temizlik yapmaya bayılmıyor olmalılar. Hele yan masalar gürültümüzden ve itiş kakışımızdan bıkmış oluyorlar. E, o zaman? Nedir restorana gitmenin amacı?

Geçen gün Çıtırlarla bu şekilde, önden erken bir saatte brunch için buluştuk. Öğlene doğru kalktık. Biz kalkarken Düella geldi. Jelibon varken gelmeyeceğini günler öncesinden bildirmişti zaten. Biz evimize gittik. Akşam oldu, Jelibon uyudu. Düella’yı tekrar gördüm. Sanki daha o sabah Çıtırlar’la iki saat geçiren ben değilmişim gibi, “Eee, Çıtırlar ne yapıyorlarmış?” diye sordum. Aynı mekanda vakit geçirmiştik ama hayatımızdan birbirimizi haberdar edecek dahi ortamımız olamamıştı. Onlarla yetişkin sohbeti yapabilen Düella sayesinde Çıtırlar’dan haberdar olmuştum.

Perşembe, Şubat 23, 2012

Füzyon Oyuncak

Beşiktaş pazarına ancak iki üç ayda bir yolumuz düşüyor. Ben düşürmeye çalışıyorum en azından. Hem evimize yakın hem de seviyorum ben pazar yerlerini. Geçenlerde oradan bir oyuncak da aldım Jelibon’a. Laptop şeklinde ama klavyelerine basınca alfabe söylüyor, o harfle başlayan isim şehir hayvan söylüyor. Zibilyon tane düğmesi var. Şarkılar, melodiler falan.

Aldım ama çok da incelemedim. Aslında tuhaf bir şeydi. Pembeydi bir kere. Oğlan çocuğu rengi değil. Bende renk seksizmi yok ama Jelibon’un başka akrabalarında var. Neyse ki üzerinde taşıyacağı bir şey değildi, idare ederdik.

Sonra oyuncağın hesapta ekran olan kapağının arkasında yedi bölgeye ayrılmış bir Türkiye siyasi haritası vardı. Bu harita ilkokul boyunca bizim karatahtada asılı kalmıştı. Ondan beridir de gördüğümü hatırlamıyorum. Haritayı görünce bir uyuz oldum oyuncağa. 18 aylık bir çocuk için uygun değil galiba dedim. Ama benim maksadım Jelibon tuşa bassın, şarkı çalsın, el çırpsındı. Böyle birkaç oyuncağı daha vardı ama onlardaki tuş adedi 10-15’I geçmiyordu. Bu pembe laptop’ınkiler sebildi. Çok oyalanabilirdi hani. 18 aylığa uygun değildi ama hangi yaşa uygun olabilir ki bu yedi bölge haritalı melodik laptop?

Oyuncak hepi topu 13 lira olduğu için tuhaflıklarına aldırmadım. Aldım. Zaten Jelibon’a 200 liralık oyuncak da 5 liralık da eşit sürede dayanıyor. Bütün oyuncaklarını kemirip kırana kadar yere çarptığı için oyuncak ne kadar ucuzsa o kadar iyi bizim için. Yaşına uygunmuş değilmiş kısmı hiç sorun bile olmuyor bu yüzden. Nasılsa en geç iki gün içinde kıracak. Yaşına uygun olsa ne olur, olmasa ne olur?

Pili de yoktu içinde oyuncağın, eve gelince taktık. Bir dünya yabancı çocuk şarkısı vardı. Ta bize prepte öğrettikleri ama benim bile unuttuğum şeyler. She’ll be Coming Round the Mountain var. I’ve Been Working on the Railroad var. Ama üstünde Şarkı 1, Şarkı 2, Şarkı 3 yazan tuşlardan değişik fakat tanıdık nağmeler yükseldi.

Birinden Serdar Ortaç çıktı. Binlerce dansöz var eller havaya’sı.
Diğerinden Seninle benim aramda kocaman bir fark var rap’i.
Üçüncüsünden ise Trabzon kolbastısı!

Jelibon da tuttu bu kolbastıya bayıldı. Yüzlerce tuş içinden ezberledi de yerini. Gidip gelip ona basıyor:

Oynayalım uşaklar / Trabzon kolbastısı
Üçtür beştir / Kızlar hoştur / Dünya boştur

Kolbastıyı çalması bir yana tek ayağının üstünde seke seke, kollarını yanlarına aça aça bir garip de dans ediyor Jelibon. Gerçek kolbastıya benziyor dansı. Bu durum beni inanılmaz eğlendiriyor. Böylesine yerini bulamamış, ne yöne baktığı belli olamamış bu oyuncağı çok tuttum. Füzyon oyuncak adeta.

Şövalye asilzadesi ise tahmin edebileceğiniz üzere, oyuncaktan nefret etti. Her kolbastıyı duyduğunda oyuncağı kaldırıp atmayı öneriyor. Çocuğa doğru dürüst oyuncak almıyormuşum diye beni de kınıyor. Ucuz oyuncak aldığım ve kolbastı oynamasına sebep olduğum için kapıcı çocuğu yerine koyduğumu düşündüğü oğlunu ‘Adını Jeliboniha Koydum’ diyerek bağrına basıp üzülüyor.

Bir yandan o da çok eğleniyor, biliyorum. Jelibon o kadar komik dans ediyor ki bu Trabzon kolbastısıyla gülmemek mümkün değil.

"Belki de", diyor Şövalye. "Jelibon geçmiş hayatında lazdı. Ondan böyle dans ediyor?"
Kim bilir? Belki de.

Çarşamba, Ocak 25, 2012

Yemek Seçen Çocuk

Bazen bir şey gugıllarken anne bloglarına rastlıyorum. Anneler annelerin kurduymuş meğer. Ne kadar uzun emzirdilerse o kadar gururlular bir kere. İki yılı geçene madalya takıyorlar. Benim gibi emziremeyenler artık fena rahatsız vicdanlara sahipler. Anneler devam ediyor yazmaya. Diğer anneler gibi işin kolayına kaçmadıklarından bahsediyorlar, çok eğitimli olmalarına rağmen çocuklarının yemeklerine gerekli özeni göstermeyen anneleri kınıyorlar. Çocuklarına yarım kilo pırasa pişiri pişirivermek neden bu kadar zormuş, diyorlar.

Genelde bu tip yazıları okurken çocuk yapınca işini bırakmış eğitimli kadın kokusu alıyorum ben. İşini bırakmışlığının hakkını çocuğuna kimsenin bakamayacağı kadar iyi bakarak veriyorlar. Hadi bu onların psikolojisi de ben kendime bir savunma mekanizması bulamazsam çatlarım.

Pırasa pişirmek bana zor açıkçası. Çünkü ben anne olunca işimi bırakmadım. Bırakabilirdim. Kocamın parasıyla da geçinebilirdik elbette ama ben ömrümde babama bile güvenmedim, kocama hiç güvenemem para konusunda. Yoo, bilakis. Süper verici, düşünceli bir adamdır Şövalye. Parayı sevmez. Kim istese parasını ona verir. Ama ben yine de, şimdi çalışmayı bırakırsam 50 yaşına geldiğimde ve ortada kariyer mariyer de kalmadığında adam 20’lik bir çıtırla kaçıp beni de (alıp almayacağımın bile meçhul olduğu) üç kuruşluk nafakayla ortada bırakırsa diye endişelenmekten kendimi alıkoyamam. Evet, psikoterapi aldım. Hayır, anksiyetemin farkındayım ve onu ortadan kaldıramıyorsam bari kontrol altında tutarak yaşıyorum.

Sonra mesela üç haftadır sık aralıklarla seyahatteyim. İstanbul’da olduğum zamanlarda da karlar yüzünden iyice geberen trafik yüzünden eve geliş saatim marketlerin kapanış saatlerine denk geldiğinden pırasa falan alamıyorum. Alsam da evde pişirebileceğim saatlerde Jelibon uyumuş oluyor.
Ama asıl sorun bu da değil. Çünkü pırasa pişirebilecek bir teyzemiz var evde.
Teyze pişirmiyor mu? Pişiriyor. Yiyen var mı? YOK!

Jelibon cimbiti, psikopatça seçici ve kendi kendine yetmek için paralanan Başak burcu özelliklerini sergilemeye başladı. Kaşıkla beslenmiyor. Çünkü birinin ona yemek yedirmesini sevmiyor. Edilgen olmayı istemiyor. Boşuna yürümedi 9 aylıkken. Adamın kendi işlerini kendi halletmesi gibi bir derdi var çok bariz. Kaşıkla bizzat kendi kendine yemek istiyor ama onu da asla beceremiyor. Kaptaki yemeğin %10’unu dahi ağzına götüremiyor. Yoksa ben razıyım yemeğin %90’ının yeri boylamasına.

Jelibon meyve de yemiyor. Çünkü nemli şeylere dokunmaktan nefret ediyor. Elma dilimine uzanıyor mesela ama hemen sonra ıslanan parmaklarından nefret ediyor. Acilen elini bir yere silmek zorunda hissediyor. Özetle, sadece biberon mamaları ve süt içip katı ve kuru şeyler yiyebiliyor. Coco Pops, Cheerios, mısır gevreği, ekmek, kurabiye, poğaça falan yani. Doktora söyledik, aç bırakın alışsın, dedi. Yani ben gaddar, mürebbiye tipli bir insan olduğum için bana tomas, aç bırakırım ama ne Hayriye Teyzesi ne de babası bu disipline sahip insanlar değiller. Bir damla gözyaşı akıtsa Jelibon, babası ona marketin tüm cocolarını alır. Millet etraftan çocuklarına çikolata verilmesin diye kampanya başlatıyor, Şövalye ise bilakis her yediği şekerli cocolu şey için ‘aferim’ diyor oğluna. Neyle mutlu oluyorsa onu yapsınmış çocuk. Tamamen hedonistik bir yaklaşımı var. Ters köşe.

Bense doğruyu biliyorum ama ne Şövalye’yle ne de Jelibon’la çarpışmaya üşeniyorum artık. Yaşlandım. Yine de Jelibon’un yediklerini düşündükçe sinirlerimin bozulmasına engel olamıyorum. Adam taze meyve sebze yemeyince IQ’su düşer gibi geliyor, endişe basıyor. Sonra da o endişeyi kontrol etmeye çalışıyorum işte. Hayatım bir çerçeve içinde tutmaya çalıştığım karanlık hislerle dolu.  

Çerçeve de şöyle oluyor:
Aman yahu, diyorum. Tundralarda, çöllerde yaşayan tipler meyve sebze mi gördü? Koca Avrupa patatesle adam oldu, diyorum. Mamalarda da bissürü vitamin var, diyorum. Diyorum ki, çocuğunuz pırasa yediği için o pırasayı pişirebiliyorsunuz. Siz önüne pırasa koyduğunuz için değil işte.

Çocuğunuz sizi emdiği için emzirdiğiniz, uslu olduğu için vaktiniz kaldığından bu boş vakitleri kendinize zorlaştırmak adına kafayı bu sefer de onun hijyenine taktığınız gibi.

Mesela Jelibon o kadar kuduruk ki üstü başının temizliğine ya da sokakta yerlerde sürünmemesine dikkat etmek mümkün olamıyor. Mecburen salıyor, mecburen ‘large’ anne oluyorsunuz. Uslu akıllı bir şey olsa cici cici giyinsin, temiz temiz dolansın, antibakteriyel mendilleriyle silinsin diye kasardım heralde. Bu kudurukluk seviyesinde bunlara kasmak fantezi dünyası.

Annelik galiba ne kadar acı çekerseniz o kadar kendinizi değerli hissettiğiniz bir şey. Çocuğunuz melekse kendinize dertler ve emekler yaratıyorsunuz işte. Onu yesin, bunu giysin, şunu oynasın diye kasıyorsunuz. Çocuğunuz azgınsa zaten azgınlık seviyesine göre ekstra dertler ve emekler için hiç vakit kalmayabiliyor. Tüm vaktiniz sadece bari vücudu bütün kalsın diye peşinden koşmakla geçiyor. Pırasayla, hijyenle uğraşacak vakit kalmıyor.

Cuma, Ocak 13, 2012

Sıraya Dizdin Bizi Zaman

Uzun zamandır içmemiştim. Kafam iyi. Hava güzel. Londra’da hava Istanbul’dan daha iyi. Gençlik ateşleri hala yanan junior kurumsal insanlar aleme aktı. Ben tıpış tıpış otelime yürüdüm. Yürürken düşündüm.

Biraz alkol alınca insanın aklına daha  kötüsünü yapmak geliyor. İki küsür yıldır içmediğim sigara geliyor. En son Amerika’da gördüğüm cigaralık geliyor.

Bu cigaralık meselesi de kafama takılmış kalmış bir konudur. Şu hayatta üç ya da dört kez denemişimdir. Onlar da üçer beşer fırtlardan ibarettir. Her seferinde de deli bir paranoyanın içinde bulmuşumdur kendimi.
Perdenin arkasında biri var’dan tutun evimdeki misafirin cüzdanımı çalacağına varan manyak manyak fikirler.
Bünyesi anksiyeteye müsait tiplerde bunlar olurmuş diye okumuştum. Bünyemden anksiyete artık çıkmış mıdır diye merak da ediyorum ama artık tecrübe ederek öğrenme yanlısı değilim. Tecrübe etmeden öğrenme yanlısı da değilim. Tam tersine, öğrenmeme yanlısıyım.
Bir şeyi de bilmeyeyim. Artık o kadar çok şeyi bilmiyorum ki cehaletim gözlerimi yaşartıyor.

Yürürken Marks and Spencer’ın önünden geçtim. Bu şehre ilk geldiğimde buradan herkese çamaşır almıştım. Sipariş üzerine. Hey gidi 14 yıl olmuş.
Kısıtlı bütçemle ne alışveriş manyağı olmuştum ama. Üstüne cüzdanımı da çaldırıp beş parasız dönmüştüm Istanbul’a.
Havaalanı taksicilerine Etiler yönüne giden varsa beni de almak ister mi, diye rica etmiştim. İyi adam olmalılardı. Benimki de nasıl bir cesaretse. Şimdi böyle bir duruma düşsem soramam heralde.

Yürürken köprüyü gördüm.
Jelibon’un ‘London Bridge is falling down’ şarkısını çalan BabyTv klipleri geldi aklıma.
Build it up with wood and clay, wood and clay, wood and clay…
Özledim adamımı.

14 yıl önce ben de gençlik ateşiydim. Yurtdışına çıkmak çok heyecanlıydı.
Şimdi yurttaki küçük adam çok heyecanlı.
Zaman insana formatlar atıyor hakkaten.

Çarşamba, Ocak 04, 2012

Market Alışverişi



Biz artık varımızı yoğumuzu marketlere veriyoruz. Kredi kartı harcamalarımın neredeyse %80’ini market alışverişleri oluşturuyor. Tevekkeli değil, bir ara okuduğum ekonomi haberinde Migros’un bir şey başkanı, hedeflerinin bebekli aileler olduğunu söylüyordu. Bizler bebek yüzünden eve mahkum olduğumuzdan daha çok evde yiyip içip, evde tüketmeye başlıyormuşuz. Marketler de bu ev tipi tüketim malzemelerinin satıldığı yer neticede.

Market alışverişinden de nefret ederim ama işi Şövalye’ye de bırakmak istemem. Çünkü o markete gitti mi dönüşte markette janti ambalaja sahip ne varsa alır. Yer miyiz, içer miyiz, kullanır mıyız, düşünmez. Ambalajına, paketine hayran olduğu şeyi fiyat-fayda gözetmeden alır. Bazen çocuk gibi davranmak zorunda kalırım ona. ‘İyi tamam savurganlık yapabileceğin X liralık hakkın var’ derim markette. Yoksa bıdı bıdı bıdı, beynimi yer. Pintiymişim de. Zevksizmişim de.

Yine böyle bir market anıydı. Söyleniyordu. Tuttu bana “Senin yüzünden beş yıldır et yemiyorum”, dedi.
Yuh, dedim. Yani iki kıpırdasan geyireceğin şey henüz sindirimi bile tamamlanmamış et olur.
Allah kuru iftiradan sakınsın insanları. Bir de bu lafı başkalarına da der. Dediğine duyanı bırakın, kendi de inanır.
Yiyorsun, hem de etten başka bir şey yemiyorsun. Asıl beş yıldır sebze yediğini görmedim ben.

Hikayenin aslı şöyle:

Şövalye’nin canı o an canı kasap reyonunda teşhir edilen bifteklerden istemiş. Satın almaya beni ikna etmek için ise iftira atma yöntemini kullandı.
Koskoca adam bana sormadan iki biftek alamaz mı, demeyin. Bana sormuyor zaten. İnkarla iftirayla dalıp alıyor. Benim ağzımı açmama fırsat bile kalmıyor.
 
Ama içten içe yaptığı şeyin mantıklı olmadığını bildiğinden yapıyor bu çirkefliği.
Çünkü o anda evde henüz pişmiş tonlarca yemek vardı. Alırsak buzluğa girecek olan etleri, neden şimdi alalım, diyecektim.  
“Dondur-çözdür derdi olmadan taze taze alırız sonra. Evimizin dibinde üç tane kasap var” diyecektim.

Bazen bana da onunla uğraşmaktan fenalık geliyor. İyi al, bana ne, diyorum.
Sonra o evdeki henüz pişmiş diğer yemekler çöpe gidiyor, biftek pişiriliyor akşama.
Tüketmiyoruz bile. Tüketmeden döküyoruz.
Marketlerin canına minnet.

Perşembe, Aralık 29, 2011

Değişken Disiplin Yöntemleri

Jelibon’un oyuncaklarını doldurduğu bir sepeti var. Aslında o bir oyuncak sepeti değil. Kalabalık odası ilan edilen pencerelenerek kapatılmış balkonumuzda bir gardrop var. O gardrop yetmiyor kalabalığımıza; tepesine taşıyoruz. Taştığımız şeyleri öyle torbaların içinde tutmak yerine şık şık tıkıştıralım dediğimiz için aldığımız koli sepetlerden biri.

Jelibon işte sabah gözünü açar açmaz o sepete koşuyor. Sepeti ters çevirerek hepsi en ufak parçalarına ayrılmış lego ve şekilli zımbırtı ağırlıklı oyuncaklarını yere döküyor. Sonra da sepetin içine oturuyor. Kendisi sepetten iri ama bir şekilde sıkışarak içine yerleştiriyor totosunu. Sonra da oturduğu yerde bir ileri bir geri totosu üstünde zıplıyor. Tıpkı şu çuvalların içine girerek zıplayarak ilermeye çalıştığınız oyun gibi. O da totosunu sepete sıkıştırıp zıplayarak ilerlemeye çalışıyor. E, yapamıyor ve sıklıkla sepetle beraber devriliyor. Belden aşağısı da sıkışık olduğundan usturuplu düşemeyip kafasını gözünü vuruyor bir yerlere.

İşte böyle garip biçimlerde kendini tehlikelere atıyor Jelibon. Ben de bu tarz oyunları yasaklıyorum ona. “Hayır, Jelibon. Sakın!” diyorum işaret parmağımı havaya kaldırıp.

Öyle kalıyor bir ayağı havada, sepetin tam üzerinde. Gülümseyerek azıcık içine sokar gibi yapıyor. SAKIIIN, diyorum. Geri çekiyor.

Geçen gün Kardeş Hafiye (Şibu) vardı bizde. O zaten Şövalye’yle büyük kafadar. Ne olacakmış canım, ben de amma ota moka hayır diyormuşum. Çocuğun ruhunu sıkıyor, onu gereksiz cenderelere sokuyormuşum. Jelibon’u psikopat yapacakmışım falan, uhuuu, bir dünya bıdıbıdılandılar tepemde.

Mutfağa gitmiştim. Bir döndüm ki salona. Ne göreyim? Arkamı döner dönmez izin vermişler Jelibon’un sepet oyununa. Adam mutlu mutlu zıplıyor sepetiyle.

Aman demeye kalmadan, hacıyatmaz olamadığından sepetle devrilerek kafasını yere gümletti bizim oğlan. Güüüm. İki saniye sessizlik. Sonra tıksırmaya benzeyen bir ses çıkıyor boğazından. Nefes alıyor Jelibon ki bağırmaya güç toplasın. İki saniye kadar daha sonra da uaaaggghh diye ağlamaya giriş.

Gerçekten ‘ben demiştim’ demeyi sevmiyorum artık. Ben var ya ben, herhangi bir konuda haklı çıkayım diye sabahlara kadar damarlarımı şişire şişire tartışabilen ben, bu konularda artık haklı çıkmak istemiyorum. Bu tıpkı Kasparov’un ömründe satranç oynamamış biriyle maça oturmasına benziyor çünkü. Adama challenge’ın tadını bile yaşatmıyorsun.

Musibetle konunun vahametini kavrayan Şövalye, ağlayan oğlunu yerden kaldırdı. Jelibon iki dakika sonra sustu. Üçüncü dakikada yine sepete girmeye çalıştı. Bu sefer sadece Jelibon değil, Şövalye’yle ikisi birden onay almak için gözlerini bana çevirdiler. Şövalye’ye ‘yuh artık’ bakışı fırlattım. Şövalye de döndü çocuğa, “Olmaz, Jelibon. Yok. I-ıhh. Şimdi olmaz,” dedi. Parmak sallama eşliğinde sert bir ‘hayır’dan anlayan Jelibon babasını sallamadan oturdu sepete.

Şövalye bu sefer müdahale edip onu sepetten çıkardı.
“Duruma göre, Jelibon. Duruma göre. Zıplamadan oturabilirsin mesela. Anlaştık mı?”
Jelibon hiç anlamamıştı. Sadece kafası karışmıştı. Bu da ağlamaya kaldığı yerden devam etmesine yetti.

Çarşamba, Aralık 14, 2011

İlk Kelimeler

Önce emiyor mu, sonra yürüyor mu, derken şimdi de herkes buna kilitlendi. Jelibon konuşabiliyor mu?

Hayır, hala konuşamıyor efendim.

‘Anne’ bile demiyor. ‘Anne’ hadi fonetik olarak zor bir kelime ama ‘baba’ da demiyor. ‘Teyze’ diyor. Onu da ‘Tızee’ gibi bir biçimde söylüyor. Hayriye Hanım’a sesleniyor yani. Hayır, ben de kendimi önce ‘anne’ deseydi, hadi olmadı bari bir an önce diyebilsin diye paralamıyorum. ‘Anne’ demiyor ama adımı biliyor. Parktaki bir arkadaşıyla adaşız. Evde de herkes bana adımla seslendiğinden onu da kaptı gibi.

Ama en komiği ‘Azize’ demesi. Bunu çok net söylüyor. Bu da arkadaşının bakıcısının adı. Yani adamın anlaşılır biçimde telaffuz ettiği ilk kelimesinin ‘teyze’, ikincisinin de ‘Azize’ olması bayağı komik. Hadi ‘teyze’ sorununu çözer de ‘Azize’ ne alaka?

Üzülmeyeyim diye de ‘oğlan çocukları geç konuşur’ diyorlar. Erken konuşsa ne olacak ki? Eninde sonunda (bu yönde bir sağlık sorunu yok gibi hani) konuşacak işte.

Erken yürüdüğü için canıma okundu zaten. 9 aylık yürür mü insan? Akıl 9 aylıkken hareket eden bir insan yavrusu etrafındakilerin totosuna yer yüzü göstermiyor. Erken konuşup bari beynimi şişirmiyor işte. Ama konuşursa hareketliliği de azalırmış, konuşabilip derdini anlattığı için rahatlarmış.

Pek de derdinden hareket etmiyor sanki bizimkisi. Daha çok keyfinden hareket eder bir hali var. Mesela, eve biri mi geldi? Antrede tap dance yapar. Sonra koş koş koş. Evi turlar. Bir deliğe saklanır. Sonra ‘cee’ diye çıkar. Sevinirseniz bunu yüz kez yapar.

Bir lokma yemek mi yedi? Koş koş koş. Evi turlar. Tur esnasında gözüne bir nesne kestirir ve onu kemirir. Kapıları çarpar. Evin bütün ışıklarını yakar. Kalkıp söndürürseniz bunu tekrar yapar.

Parkta en yüksekteki kaydıraktan kaymak üzere bütün merdivenleri bir çırpıda çıkar. Ama kaymaz. Geri iner. Onlarca çocuğun arasında gövdesi büyük ama aklı küçük ve kalabalığın tersine hareket eden çocuğu ezdirmeyeyim diye siz de onla çıkıp çıkıp inersiniz.

Merdivenlerle bir aşk ilişkisi var Jelibon’un. Gördüğü her merdivene çıkmak ve hepsinden geri inmek ister. Ama takılır işte. Saatlerce bunu yapabilir. Siz de iki büklüm iner çıkarsınız onunla. Düşerse tutmak için.

Pusetinde asla oturamıyor ne zamandır. Sokağa çıktığında hep yürümek istiyor. Pekala. Yürüsün di mi?

Mümkün değil. Düzgün bir hatta yürümediği gibi elinizi de tutmak istemiyor. Ortama bırakılsın ve aranıp sorulmasın istiyor.

Eeeh, yeter artık diyip pusetine bağlamayı başarırsanız da saatlerce bağırabiliyor. Bazen o pusette bağırırken depar atarak onu sürerseniz hızdan hoşlanıp susabiliyor. 35 yaşında bir kadının sokaklarda ciyuuuv miyuuvv diye bağırarak puset sürmesi de tuhafsanıyor haliyle.

E şimdi ben bütün bu anlattıklarımda bir derdini anlatamamak bazlı bir aksiyon göremiyorum. Adam neşeden içiyor. Kederden değil. Dolayısıyla konuşmayı sökmesinin totosundaki kurtların dökülmesine sebep olacağını sanmıyorum. Bu da alakasız telaffuz edip durduğu ‘Azize’ kelimesi gibi dert bazlı kelam etmediğinin bir başka işareti.

Bir kere ben anladım ki Jelibon sözlü anlamda muhabbet kuşu gibi. İşine yönelik konuşmadığı gibi en çok ‘ce’ ve ‘ze’ seslerini seviyor adam. Tıpkı kuşlar gibi şarkılar dinlemeye bayılıyor. Bir kelime öğreticem diye öldür allah tekrar edip durursanız tepesinde strese giriyor. Bir şeyi öğrendiğinde de susturamıyorsunuz. Şimdilerde nonstop ‘Azize’ kelimesini duyuyoruz kendisinden. 'Cici' de diyor bazen yerli yersiz.

Bir de cevaben ‘gel’ diyor. ‘Del’ şeklinde söylüyor onu da.
Gel diyorsunuz. O da ‘del’ diye cevap veriyor. Gel. Del. Gel. Del. Böyle uzayıp gidiyor. Geldiği falan yok. Arka odadan ‘gel’inize ‘del’ diye cevap verip duruyor.

En azından ses verdiğinde başının belada olmadığını anlıyorum.
Böyle tuhaf bir dil geliştirdik işte kendimizce.

Pazartesi, Kasım 21, 2011

Singapur'da Eğitim

Geçen hafta Singapur’daydım. Konferansımızın olduğu devasa konferans merkezinin içinde binbeşyüz tane daha eşzamanlı konferans vardı.

Hemen yanı başımızda bir kitap fuarı vardı mesela. Her sene Tüyap’a kitap fuarına Şövalye yüzünden mutlaka gideriz. Ortamını bilirim. Singapur’daki ortam Tüyap'la aynı değildi ama benzer yanları da yok değildi.

Mesela her iki fuarda da kitapların çoğu test kitabıydı. Singapur'dakinde 'ders çalışmayı sevmeyen ergeninize nasıl fen çalıştırırsınız', konulu kişisel gelişim kitapları da bolca vardı. Gelişim dertlerinin  de hepsi fen ve matematik üzerineydi. Fuar alanında bir platformda uzman eğitmenler de çocuklarınıza fen ve matematiği nasıl sevdirirsiniz diye ahaliyi bilgilendiriyordu. Üşenmedim inceledim. Fuarda tarih, coğrafya, felsefe falan konularında ders kitabı hiç görmedim.

Singapur, matematik başarısında dünyada ilk sırada. Eğitim sistemi tamamen sınav, özellikle de matematik ve fen sınavları başarısına dayalı bir sistemmiş. Bu sınavlarda en başarılı olanlar süper eğitimlerine devam ederken normal ya da az başarılı çocukların eğitmenleri onlarla daha az ilgilenerek daha da kötüleşmelerine sebep oluyormuş.

Singapurlular kendi geliştirdikleri Singapur Matematiği isimli matematik öğretme sistemini Amerikan sistemine karşı bayağı pazarlamışlar. Israil de bu modeli örnek aldığında öğrencilerinin matematik başarılarının arttığını gözlemlemişler. Tamam, biz de kafayı test başarısına takmış bir millet olabiliriz ama ona da kimbilir nasıl taktıysak ancak 50. falan geliyoruz sıralamada.

Singapur’daki kitap fuarının Tüyap’la bir başka benzerliği de ortalığın çocuktan geçilmemesiydi. Vıcır vıcır. Çığlık çığlık binlerce çocuk. İşte bu elverişsiz ortamda Singapurluların eğitim sistemi üzerine gözlem yapmaya çalışırken bir ara yakınımda bir pusette duran Hintli olduğunu sandığım bir kız çocuğunu fark ettim. Çocuğun oturduğu pusetin sapına o kadar çok ağırlık asmışlar ki bir süre sonra kızcağız pusetle beraber arkaya doğru devrildi ve ağlamaya başladı. O sırada tesadüfen pusetin yanında duran Singapurlu olduğunu sandığım çekik gözlü kadın çocuğu yerden kaldırırken bana da “Hanım, hanım. Çocuğuna bak” dedi. “O benim çocuğum değil”, dedim. Artık ne solaryum ne de güneş banyosu yapmadığım için uzun zamandır Hintli sanılmıyordum. Ortadoğulu, Kuzey Afrikalı ya da Latin sanılıyordum hep. Singapur ortamlarında Latinle, Ortadoğuluyla az karşılaşıldığından en yakın Hintli yakıştırması yapmış olabilir tabii kadın. Normaldir.

Ama şu hiç normal değil.

Konferansta Amerika’dan bir iş arkadaşımla da karşılaştım. Bana Jelibon’u sordu. Resimlerini gösterdim blackberry’den. Senin eşin Caucasian (beyaz ırktan) mı, diye sordu. Jelibon sarı kafa ya. Ondan merak etmiş. Bu adamla altı sene yan yana çalışmışız. Ona bir dünya şey anlatmışım Türkiye’ye dair. Üstelik ofisimizde kumral olan başka bir Türk de vardı. Kendisi bir de Amerika’nın en iyi üniversitelerinden birinden mezun. Dünyayı dolaştığı bir işi var. Üstelik karısı da Çinli. Hani başka kültürlere maruz kalmamış olsa anlayacağım. Uzatmadım. Evet, dedim. Eşim beyaz. Ben kızılderiliyim.

Orada da kalmadı. Türkiye’ye dair bir şaşkınlığını daha anlattı. Geçenlerde Türkiye’nin üzerinden uçmuş. Uçak penceresinden baktığında ne kadar dağlık olduğunu görmüş. Dağlarda da kar görmüş. Türkiye’yi çöl gibi sanıyormuşmuş. Çok şaşırmış.

Sorun eğitimse, çözüm testlerde de değilse nerede acaba?

Cuma, Kasım 04, 2011

Trafiğin Yurdum Hali

Aslında çok şeye uyuzum. Bir heves her birine ayrı ayrı yazılar döşenmek istiyorum ama vakitsizlik ve üşengeçliğe kapılıp sallıyorum. Şurda kısa kısa değineyim bari aklımdan çıksınlar.

Trafiğe de uyuzum. Ona uyuz olmayan yok gerçi ama benim uyuz olduğumu ifade edeceğim durumlar sandığımız şeylerin sandığımız gibi olmamasına dair şeyler.

Yayalar şoförlere uyuzdur ya hep. Bütün ilkokul kitaplarında sokaktan geçerken yayalara su sıçratan pislik şoförler vardı. Bu durum da fakir edebiyatının, ayrımcı, ayrılıkçı zihniyetin şeysiymiş, ben onu anladım. Hoş, artık araç sahibi olmak o kadar da üst sınıf yapmıyor insanı. Hem zenginler de trafikten bayıp yaya takılıyor olabiliyorlar. Şu sosyal bilgiler dünyası suyu kaldırımdaki yayaya sıçratan şoföre uyuzluk belleteceğine sokakta suyun birikmesine takılsa iyi olacak. Bütün sokaklar harita gibi. Dangıl dungul. Suyun sıçramamasına imkan yok. Altyapın düzgünse ne yayanı şoföre ne de şoförünü yayana bileyletmene gerek kalmıyor. Yalnızca eğitim de değil, eğitimin içeriğinin değişmesi de şart.

Ben her gün mesai bitiş saatlerinde Mecidiyeköy cehennemini yaşayanlardanım. Bazen evimi görüyorum ama ona ulaşmam 45 dakika sürüyor. Toplam bir kilometre tutmayan bir yoldan bahsediyorum üstelik. Çoğu zaman trafik polisi de oluyor tıkandığım kavşakta ama durum hiç değişmiyor. Tam Mecidiyeköy meydanında, akmayan trafikte araçlar bitişip dururlar ve kavşağı tıkarlar ya. Bu sebepten benim aracıma yeşil yandığında ben karşıya geçemeyebiliyorum. Bana kırmızı yandığında da geçmemeliyim kural olarak ama işte o zaman da arkamdaki ve yanımdaki araçlar cinnet yaptığından, ben de ışığı duruma göre referans alıp sezgisel olarak bir şekilde itiş kakış geçiyorum.

Ama bazen tam da bana 40 saniyelik yeşil yanmışken bunun son beş saniyesinde yol açılıveriyor. Hemen atılıyorum ama bu sefer de karşıma kendilerine kırmızı yandığı halde sallamayıp yolu geçen yayalar çıkıyor. İşte o zaman onların üzerine sürüyorum arabamı. Üstelik hiç de pişmanlık duymuyorum. İçimdeki cadalozla çok barışığım. Çoğu küfrediyor bana dönüp. Ben de onlara küfrediyorum. Benim orada beş saniyemi haksız yere yerseniz on dakikaya kadar beni oraya bağlama ihtimaliniz var. Oysa yayanın ise zaten ona ait olmayan bir beş saniyeciği gidiyor. Ama yaya, yaya olduğu için mağdur sanıp kendini ezik edebiyatı yapıyor. Bana küfür ederken de bu minvalde sözler sarf ediyor.

Gireceğim sokağı da tıkıyor olabiliyor kırmızıda geçen yayalar. En son yine bir kadının üstüne sürdüm arabamı. Car car car bağırdı. E işte 30 santim ilerlemişmişim hepi topu. Bu kadarcık mesafe için yaptığıma bakaymışım. Dedim kıçım açıkta. Ana caddede. Arkamda da en az on araba. Hep beraber senin toton kırmızıda otuz saniye önce geçsin diye Halaskargazi’yi tıkıyoruz. 30 santim sana 30. Arkama sor bir de. Gerizekalıııı.

En nihayetinde evime gelmişim geçen gün. Tam park ediyorum sokağa. Bir tane adam geldi. Komşum aslında. Tak tak camıma vurdu. Saygısız, diye bağırmaya başladı. Oraya o park edecekmiş de tam, ben yerini kapmışmışım. Ya evet trafik akmıyordu ve park yeri boşluğunun biraz ötesinde bir araçtan bir kadın iniyordu. Ama ne bir dörtlü yakmak ne işaret vermek. Ben sandım ki yolda adam indiriyor. Devam edecek. Üzerine düşünmedim bile. Yok o oraya park edecekmiş meğersem. Dedim işaret verseydiniz. Verdim ya, diyor. Ne verdin? Ben hatırlamıyorum işaret verdiğini. Durmuş olman yeterli değil zira tüm trafik duruyordu. Benim senin oraya park etmek üzere durmuş olduğunu sandığımı sandın. Sandığımı sandığın şeyi sanmadım ben. Lambalar, işaretler bunun için var. Salak.

Tamam, sezgisel bir durum var Istanbul trafiğinde ama bu kadarını sezmek müneccimlere bile nasip olmaz. Hayır bir de bu Istanbul’da park yerini kapan kapana. Otoparklarda bile işaretini verdiğin halde senden daha hızlı davranmaya çalışıp göstere göstere hiç mi park etmediler senin olacağını sandığın yere? Sen üstelik de komşun olan bir kadının penceresini tıklatıp sandığını sandığın şeyi sanmadığı için saygısızlıkla suçlarsan o da avazı çıktığı kadar sana ‘sen’ diye hitap edip üstüne sana ‘salak’ da der. Hiç yapmadığı şeyleri yapar.

Yani bu kadar ağır tahrik altında içimizdeki trafik canavarını uyandırmamaya çalışmak zor. Ben kendisiyle barıştım. Seviyeli seviyesiz. Her türlü beraberiz. Mecburen.

Salı, Ekim 25, 2011

Behzat Ç'nin Filmi

Medyada yönetici kankalar sağ olsun, Behzat Ç’nin sinema filmi, Seni Kalbime Gömdüm’ün galasına gittim dün. Daha önce hiç galaya gitmemiştim. Türk işi milyon tane organizasyon problemi yaşadık ama olsun. Hayalet, Akbaba ve Harun’la janti pozlar çektirdim mi? Çektirdim. Bu bana yetti de arttı.

Behzat’a ulaşmak çok zordu. Bin gazeteci ve kameranın arkasında ona ulaşması çok dertliydi. Zaten ben en çok sevdiğim karakterlerle kareleri kapmıştım. Gerisine kasmadım. Hayalet ve Akbaba gerçekte de süper şeker tiplerdi. Harun ve Cevat ise ukalalardı. Cevat o kadar ukalaydı ki kendisiyle resim çektirmekten bile vazgeçtim. Halbuki kendisine acımayla karışık hisler besliyordum. Bundan sonra hiç acımam.

Filmden pek etkilenmedim açıkçası. Dizide filmden daha iyi bölümler seyretmiştim. Filme biraz daha çok para harcamışlar sadece. Bir araba parçalamışlar. Olay yerinin yeni amiri olaraktan Cansu Dere’yi falan oynatmışlar. Behzat’ı homme-fatal adam yapmaya çalışıp Cansu’yu ondan hoşlanır hale getirmişler. Olmamış ama. Yani ne Cansu polise benziyor ne de Behzat böyle kadınların uğruna kendini parçaladığı bir tip olabilir. Zorlamaya gerek yok.

Filmde dizinin dayattığı kısıtlamalardan kurtulunmuş. Behzat böylece devamlı rahat rahat sigara içiyor. Ofiste zulasından votkalarını çıkarıyor. Daha çok küfür ediliyor. Behzat daha kafayı yiyik bir tip olmuş. Ölmüş kızı Berna’ya dair halüsinasyonları daha sık görüyor. Evinde aslında var olmayan bir tavşanı besliyor.

Filmi diziyi sevdiğim için mutlu mesut seyrettim ama açıkçası bu filmin amacını anlayamadım. Anlayabildiğim kadarı ise çok ticariydi . Televizyondan alamadıkları parayı filmden toplamaya çalışmışlar. Böylece diziyi hiç izlememiş olanlar da filmi izleyebilir kılınarak yeni dizi seyircisi yaratılmış olur. Diziyi inadına beleş mecra internetten takip eden ciddi fan kitlesinden bari üç beş kuruş para da toplanabilir. Dizinin ikinci sezonunun başlangıcı filmin gişesi için iyice uzatıldı. Bu durumda diziyi çok özleyen fanları filme illa gidecektir.

Filmin ticari olmasından yana hiçbir şikayetim yok. Liboşum ben. Şu hayatta neredeyse her şey ticari olmalıdır zaten ama daha adil ticaret adına, bari diziden daha değişik, daha görsel şenlikli, festival tadında bir şey olsaydı. Mesela Sex and the City’nin de filmleri çekildi ama film çekildiğinde dizi biteli kaç yıl olmuştu. Millette karakterlerin hayatlarında neler olduğuna dair bir merak oluşmuştu. Dizi karakterlerinin günümüzdeki halleri ele alınarak bir merak giderilmiş oldu. Behzat ise henüz sonlanmamış, iki sezon arasında kalmış bir dizi. Millet daha ilk sezon finalinde pikte bırakılmış merakını giderememişken bu film dizi izleyicisinin merakını gidermediğinden sadece diziyi izlememiş, dolayısıyla merakı da olmayan sinema izleyicisine anlamlı gelmiştir heralde.

Sex and the City'de, metropolitan kızlarımızın giydikleri, gezdikleri hep fenomendi. Filmde modanın, tasarımın, alemin doruklarına çıkıldı. Baktılar ticari başarı akıyor. İkinci filmde Abu Dhabi’ya gidildi. Değişik egzotik ortamlar sunuldu. Beğendik, beğenmedik, o ayrı ama dizisinden değişikti işte. Dizinin iki bölüm uzantısı olsa evinden kalkıp sinemaya gitmiş, kızları görmek için bir çabaya girmiş insanlara haksızlık olacaktı. Yapımcısı, yönetmeni, oyuncusu, tüm ekibi halihazırda süper bir lezzeti hali hazırda dizide sunarak seyircilerini şımartmışlardı belki. Ama şımardı işte seyirci. Sinemada ya daha değişik ya da aynı lezzetin daha grand halini ister. Yoksa kırdığın hayalle kalırsın. Dizi bitmeden devam filmlerini de çekemezsin.

Pazartesi, Ekim 24, 2011

Yeterince İyi Anne

Geceden sabaha gugıllıyorum. Ha bire etrafımdaki annelerden dinliyorum. Her bilgi birbiriyle çelişiyor. Bu bebek/çocuk deneylerinin kanıtlanmışı var mı allah aşkına? Duruma göre, bebeğe göre, aileye göre, çevreye göre, ona göre, buna göre değişip duran bilgiler ve yorumlar silsilesi her biri. Birine uysan diğerinden gol yiyebileceğin endişesiyle vicdan azabına sürüklenirsin.

Evkadını olsaydım çocuğumla daha çok vakit geçirebilirdim, diyorum. E, bakıyorum. Kendini dünyanın en iyi annesi sanan evkadını annem beni her gün bir sebepten mutlaka pataklardı. Mantık yürütürsek keşke çalışsaydı da evden uzak durmak zorunda kalıp beni dövecek vakti bulamasaydı. Belki benden uzak kalmak zorunda kaldığı için suçlanır hiç dövemezdi. E, o zaman acaba ben daha iyi bir insan mı olurdum? Burada yazacak hezeyanım kalmaz mıydı?

Bazı adamlar tanıyorum. Dokuz kardeşiyle iki göz odada büyümüş. Çamurun içinde yarı aç yarı tok. Dayaksa alası var. Gel zaman git zaman bu adamlar kocaman patronlar olmuşlar. Anne babalarının resimlerini odalarına asmışlar. Hala anacım babacım der gözler doldururlar. O zaman acaba bu adamlarda Stockholm Sendromu mu vardır?

Tamam, benim annem çalışsaydı ya da o adamlar sendromsuz olsalardı belki daha daha daha olurduk. Ama kim ne derse desin ben buna inanmıyorum. Çocukluk travmaları hayata tutunma metodlarınızı keşfetmenizi sağlıyor. Örneğin, ben dayaktan ve akabinde sözlü tacizden kurtulmak için mutlaka evden ayrılmalıydım. Bu da ancak iyi bir üniversitede, uzak bir şehirde olabilirdi. Tek çıkışım oydu. Sevgi dolu bir ev hayatım olsaydı belki daha mutlu olurdum ama belki de şimdiye kadar aldığım yolu alamazdım.

Şimdi devir de akıllar da değişti. Ben de Jelibon’a motivasyon olsun diye bilinçli travmalar yaratamam. Cezadan kaçınma yerine mümkün olduğunca ödül sistemine geçicez mecburen. Ama bunun da günümüz şartlarında motivasyon değerinin düşük olduğunu sanıyorum.

Hem okuduğum her şey birbiriyle çeliştikçe kendime daha sakin şeyleri örnek almaya başladım. Serenity Parenting denen şey mesela. Tembel tarafımı okşadığından belki de tam bana göre. Koy gitsin demek değil bu elbette ama iki yaşından önce televizyon seyretse, az sebze yese, cinnetini çok sallamasam, sümüğü akarak dolaşsa, sayıları saymayı biraz geç öğrense Harvard’a gideceği varsa gidemez olmaz heralde. Sanki günümüz ebeveynleri olarak marjinal fayda katacak şeylere fazlaca yoruluyoruz gibi geliyor bana.
‘Mükemmel anne’ olma yerine ‘yeterince iyi’ olmak da iyi bir seçim.


• Çocuğunu sever ama bütün davranışlarını tasvip etmek durumunda değildir

• Çocuğu her istediğinde yanında olmak durumunda değildir

• Çocuğunun bütün kötü mod ve hislerine engel olamaz

• Kendisinin de birtakım ihtiyaçları vardır ve bu ihtiyaçlar bazen çocuğununkilerle çakışabilir

• Bazen kendini kaybeder

• Durumu tartar ve kendine göre iyi kötü kararlar alır

• İnsandır ve hata yapabilir

• Hatalarından dersler alır

Aslında tüm bunlara isim verip kategorilendirmek bile kafa yorgunluğu. Annemler, anneannemler gibi olmak vardı. Sorgusuz sualsiz. Tartmadan biçmeden ebeveyn olmak. Rahatla biraz’a bile kural koymuş modern dünya.

Salı, Ekim 18, 2011

Ağlatma Metodu

Beş gündür Jelibon’u ağlatma (Ferber) metodu ile uyutuyoruz. Daha doğrusu ben yapıyorum bunu. Bunu yaparken ortamda Şövalye varsa Jelibon’un kapısında nöbet tutuyorum. İçeri girip Jelibon’u psikopat annesinden kurtarmaya yeltenen babasına set çekmek için.

Daha evvel de ağlatma metoduyla uyku düzeni getirmeye çalıştım Jelibon’a. Adam neredeyse 14 aylık. Koca adam oldu. Biz hala her akşam iki saatimizi uyutma çabalarına harcıyoruz. Yeter artık diyip evde sıkıyönetim ilan ederek bir kez daha metodu denemeye karar verdim.

Önceki denemelerimde Jelibon’un odasının önünde Şövalye’yle deve güreşi bile yapmıştık. Şövalye benden uzun ve iri tabii. Bir de zaten içeride ağlayan çocuğa ‘Geliyorum Jeliboncuuum’ diye bağırıp durduğundan içeri girmese de metodun içine ediliyordu. Direnmek faydasızdı. Her seferinde çabalarım heba olduğu bir yana Jelibon da 'yeteri kadar ısrarlı bağırır ve ağlarsa babasının geleceğini ve yatağından çıkarılıp kendisiyle kaç-kovala oynanacağını' öğrenmiş olarak daha yaramaz ve şımarık bir şekilde sahnelere geri dönerek uyku saatini 23:30'lara kadar çekti. 

Şövalye, Jelibon’un her istediğini yapma üzerine kurduğu ebeveynlik felsefesini bana da kabul ettirmeye çalışıp duruyor. Şövalye gibilere müsamahakar ebeveyn deniyor. Çocuğun isteklerine karşılık veren ve fakat ondan hiçbir şey talep etmeyen bir babadır kendisi. Bu tip ebeveynler çok sefkatli ve bağıra basıcıdır. Çocuğun istek ve ihtiyaçlarına hemen karşılık verirler ama onlara disiplin aşılamaz ve düzgün davranış modelleri göstermelerini desteklemezler. Bu da bildiğiniz şımarık çocuklara sebep olur.

İyi güzel, bu da bir yöntemdir, diyebilirsiniz ama Şövalye ebeveynlik felsefesine uygun bir yaşam da sürdürmez. Şımarttığı çocuğa benim saçımı süpürge edercesine koşuşturmamı bekler. Çünkü maalesef kendisi müsamahakar olduğu kadar müsait değildir. Akşam 9’dan önce nadiren eve gelir ve haftasonları da çalışır. Evde olduğu kısa anlarda da benim uygulamaya koyduğum disiplin ve kuralları yerle bir edip üstüne beni despotluk, psikopatlık ve kötü annelikle suçlamakla meşgul olur. Artık Jelibon’un kabarmış taleplerini karşılamak bana kalmıştır. Çünkü benim çok rahat, keka bir işim vardır. İşyerinde bütün gün blog yazıyor, dizi seyrediyor, alışveriş sitelerinde ve facebook’ta dolaşıyorumdur.

Ağlatma metodunun arızalı bireyler yetiştirdiği iddiası ufak da olsa bu riski almak istememenize neden olmasın. Popüler televizyon doktorlarından olan Dr Sears (nam-ı diğer Dr Bill) bu metoda tu kaka, yapanlardan. Çocuk ağlayarak uyuduğunda travma geçiriyormuş da, stress hormonları zekasını küçültüyor, ağır depresyon ve dikkat bozukluğuna meyilleniyormuş, gibi şeyler iddia ediyor. Bu büyük iddialara ben katılmıyorum. Bir kere adı üstünde: iddia. Deney yapılmış ve kesin sonuçlara ulaşılmış bir durum yok. İddiaların kökeni de zaten akşam uyuyabilsin diye 10-15 dakika ağlatılmış çocuklarla yapılmış deneylere değil, uzun süreli ilgilenilmemiş çocuklarla yapılan deneylere dayanıyor.

Yani aynı çocuğu geriye döndürüp ağlatmadan uyuttuğumuzda üstün zekalı, duygu durumu sağlam, sosyal ve çalışkan bir birey olacağını söyleyemeyiz. İkiz çalışmalarının sonuçları da ha bire değişip duruyor. Fal gibi bir şey bu araştırmalar. Biri diğerini tutmuyor. O zaman en iyisi bana en çok uyanıdır diyip devam ediyorum. 

Kendi durumumuza baktığımda Jelibon iki gündür üç beş dakikayı geçmeyen ağlamalarla uykuya dalıp bütün gece de deliksiz uyudu. Gün içinde de daha dingin şimdiden. Bu durumun sürekliliğinden başka bir şey istemem. Tabii ki Şövalye durumu her an sabote edebilir diye bu akşamki iş yemeğime Jelibon uyuduktan sonra gidebilmek için diye ekstra trafik kasarak Jelibon yerine ben ağlayacağım ama olsun. Sonuca bu kadar az kalmışken meydanı boş bırakmak olmaz.