Cuma, Kasım 09, 2007

Düğün Dramaları


Ay bir hassasiyet yapmışız. Farkında mıyım? Yooo. Altına okuyucu yorumları geldi ya, vay ben ne güzel insanmışım da helalmiş de falan. Ne oldu bu sefer? ‘Mağdur edilmiş naif, güzel insan’a dönüştük. Bana fikrimin ince güllerini toplatanlar da acımasız, ‘zalim insan’ oldu galiba okuyucu gözünde. Fakir edebiyatına dönüştü, tribüne oynanmış gibi oldu falan.
Açıklamam gerekirse:

Düğünü yaza sarkıtmak istemedim.

Birkaç sebebi var bunun. Birincisi, Şövalye’yle istemiyorum da istemiyorum dememe rağmen bir baktık beraber yaşıyoruz. Ben de heyheyli hatunum. O da en ufak bir ses yükselmesine gelemiyor, kaçıyor. Yarın incir çekirdeğinden bir sebeple ayrılırız falan. İnsan evlenince kıçını kırıyor, göz üstünde kaştan sebeplerle –nadiren- ayrılıyor. Adamdan memnunum ben ama var bir ‘karanlık tarafını bulucam bunun’ diye kaşınma hallerim. Ben kaşındıkça yumak oluyor herşey. Evlenelim de rahatlayalım, dedik. Ev alıcaz mev alıcaz bahara, plan yapıyoruz. Sevgiliyle ev alınır mı, allasen? Vaktiyle az kazık yemedim. Bir de beterin beteri var. Ne hikayeler duyuyoruz.

İkincisi, yurtdışında yaşayıp da yazın memlekete gelenlerler arasına ‘bir daha yaz tatilinde buraya gelmiycem, lanet olsun’ diyenler oldu. Kimileri de düzenli olarak yazlar yerine kışları sömestr tatilinde geliyor. E, Noel de yılbaşıyla birleşip güzel bir tatil yaratıyor. Döner ayak Istanbul duraklarında da bir düğüne uğrayıverirler, diye de düşündük Ocak’ın ilk haftasonusunu.

Üçüncüsü, Türkiye’de üç ay sonrasına düğün tarihi kararlaştırmak bile süper plancılık, programcılık sayılıyor. Bunu tek başıma ben ayarlamıyorum. Öyle olsaydı plancıdan çok pratikçi olduğum için hazır herkes burdayken Bodrum tatilimizde nikahı kıyardım. Şövalye gibi bir kararsızlık abidesiyle beraber çalışmak işleri sürüncemede bırakabiliyor. Hayır, evlenme konusunda kararsız değil. Yöntemi konusunda kararsız. Daha önce de belirtmiştim ama yöntemlerine getirdiği tuhaf çözümler yüzünden bu sefer asıl kararından da şüphelenip birinci nedenimize geri dönebiliyorum. Bu da bir sarmala giriyor haliyle.

Düğün olayına takılmayalım, dedim.

Çünkü gerçekten zerre umrumda değildi ‘düğün’ olması. Ama olacaksa da bari optimum tarih bulunsun diye kasıyor insan. Bunun kaçarı yok. E, olacaksa da bari kankalarım olsun isterim. Annanneler mutlu olsun, diye yapılıyor eyvallah ama yan ürünü olaraktan hani bari ben de biraz mutlanayım diye düşünüyor insan. Eşe dosta darısını dileyelim falan. Mahkeme duvarı takınacak halimiz yok.

Hipokritik meselesine gelince de her kankamın düğününe atlayıp gitmişliğim yok, eyvallah. Lakin ’en en en can kanka’ kategorisinin çok kalabalık düşünülmemesi gerektiğini de düşünüyorum. Daha düdük sebeplere dahi en az bu çabayı gösterdiğimi ben biliyorum. Bu bana yeter. (Takdir beklemiyorum hatta duymaktan bile hoşlanmıyorum, hatta takdirlik bir durum bile göremiyorum ama hipokritikliği reddediyorum)

Olayları halk meclisine taşımışlığım da yok. Senelerdir yazıyorum. Tarz da değişmedi. Sarkastik çamur atmadığım- kendim de dahil- kimse kalmadı. Kimsenin ismini açıkça telaffuz da etmiyorum. Kimse kimseyi bilmiyor. Yine de rencide olmuşlardan, olanlardan ve olacak olanlardan özür dilerim. Ama olayım budur. Bu olmasa ben de açardım bir yemek ya da fotograf blogu, hep beraber ellerimize yüreklerimize sağlıklayıp dururduk. Ha, böyle demem dahi tuhaf. Hepi topu 3-5 kişi okuyor şu blogu. O da sen, ben, bizim oğlan yani. Vaktiyle emaillerinize yolladığım yazıları okuyaydınız başınıza bunlar gelmezdi.

Özetle,
Neyse ne, güzellerim. Oldu bir kere. Bir daha da açıklamam. Yoruldum zaten bütüüün bu düğün zımbırtılarından ve dramalarından ve travmalarından. Hiçbir şeye karışmayacaktım ama başımdaki kabak patlaklarıyla dolanıyorum günlerdir. Düğünüme isterseniz gelirsiniiiiz, istemezseniz gelmezsiniz. Gelmeniz beni mutlu eder, gelmezseniz de yıkılmam.
---
Oh, herşeyin suçunu da Şövalye’ye yıktım. Garibim yine güler oturur en çok. İyi dayanıyor valla. İşte o yüzden bazen diyorum acaba bu çocukta algılama problemi mi var? Herkes bana alınıp küserken bu sarılıp öpüyor. İyi tarafından bakarsan abi ‘aşmış’. Kötü tarafından bakarsan zaten uhuuu, düşünmek bile istemiyorum.

Magazin bülteni gibi yazı oldu bu da. Ne gıcık. Yazmasam rahatlamazdım ama. Terapi bu, terapi. Terapi.

Perşembe, Kasım 08, 2007

Arkadaşı Kıskanmak

Şu facebook çıktığında bir iki oynayıp bırakmıştım. Sonra eski manitalarıyla fotoları tag’lenen Şövalye de gazabımdan korkup bıraktı aleti. Tam üç haftadır elini sürmüyor. Geçenlerde millet ‘fotolarını göremiyoruz bana limitli profil mi koydun?’ diye arıza çıkarmaya başladı. Alla allaa, oldum. Hayır, listemdeki 200 kişinin hepsine de kapım sonuna kadar açık değil. Yarısını ilkokul mezuniyetinden beri görmüyorum zaten. O yüzden ‘tanıdık’ların profillerini limitledim ama ‘arkadaş’lara açıktı valla billa. İşin tuhafı, limitlenmeye bozulanların ‘arkadaş’ olmalarıydı. Hani yani zaten blog’dan röntgenimi bile çekiyorlar daha neyi merak ederler, ben de bilmiyordum ama anladım ki ben bir albüm yaratmışım ama içini boş bırakmışım. Hadi doldurayım bari dedim. Onu da bunu da derken saatler geçirdim facebook’ta.

Facebook’ta ‘compare friends’ diye bir aplikasyona rastladım. Listenden iki profili rastgele önüne çıkarıyor. ’Ali mi daha akıllı Veli mi?’ Yok, ’Ayşe mi daha seksi Fatma mı?’ diye sırayla soruyor. Onunla mı yatardın bununla mı, öbürüyle mi yaşardın berikiyle mi, bu mu daha teknolojik şu mu falan gibi bir dolu karşılaştırma sorusu cevapladığınız bu anket bitince değişik listelerden katılımcıların da toplam sonuçlarından en akıllı bıdığı, en gönlü bolu, en cazibi, en tatlıyı falanı seçiyor. Hadi şu anketi yapayım dedim. En son 11 yaşında vedalaştığım tiplemeyle 10 yıldır görmediğim bir başka tiplemeyi nasıl karşılaştıracağımı bilemediğimden bir çok soruyu atladım ama bir yerde kilitendim.

Anketin, ’Hangisini daha çok kıskanırsınız? Düella mı Yonc'u mu?’ diye sorduğu yerde gülme krizi geldi. Diğer bütün soruların- zeka, cömertlik, cazibe, ne olursa olursa olsun'a dair- cevabı Düella olurdu. Fakat bu sorunun cevabı Yonc! Yani pozitif bütün sıfatlarda açık ara önde giden Düella yerine ben Yonc’u kıskanıyorum. Ben Yonc gibi olmak istiyorum.

Hemen soruyu yolladım tayfaya. Açık oturum emaili halinde. Şövalye var olmayan 'Hiçbiri, en çok beni kıskanıyorsun’ hakkını kullandı, yandı ama Çıtır da Düella da benim adıma 'Yonc’ doğru cevabını bildi. Bizim tayfa analizi felç ettiği için yorumlara da geçilmiş:

Çıtır, cevabın tabii ki Yonc olduğunu, Düella'yı kıskanmadığımı ama ona sahip olmak istediğimi belirtmiş. Düella da bu ’sahip olmak isteme’ meselesine bi açıklık getirmesini istemiş. Çıtır lafı kıvırmış ve yerine artık yalnız yaşamaya başladığı evinde yaktığı tütsülerden ve okuduğu transandantal kitaplardan bahsetmiş. Ben de ona kızdım böyle ’sahip mahip’ lafları edip Düella’yı kaçırtacak diye.

Bu arada, evet. Cevap doğru. Yonc'u kıskanıyorum. Düella'yı değil. Düella'yı gözlemek hoşuma gidiyor ama Yonc olmak isterdim. Kafa rahatlığı yüzünden. Biz bütün bunları tartışırken mesela, o da cc’liydi. Tınmadı bile. Hiçbir e-mailine geri döndüğünü bilmem zaten. Telefonlara da çıkmaz. Bazen siz ararken sessize almaya çalışırken telefonu açar, ortam seslerini dinletir size. 'Ya ufff, kapatamadım galiba’, da der üstüne. Çoğu zaman zaten ulaşılamaz, kapalıdır telefonu. Bazen işyerinin santralinden falan bağlatıyorum kendini. Ancak o zaman numarayı göremiyor da iki satır iletişilebiliyor kendisiyle. Ha, bizi görmek istemiyor demek değil bunlar. Sorsanız bizsiz bir hiç ama nasıl bir umursamazlıktır bu, biz anlamadık. Bu blogu da okumadığından ohh, hakkında rahat rahat atıp tutuyorum, ne güzel. İşin komiği, şapti hatun geçen sene bu aralar yine bu sayfalarda hakkında feci konuşurken blogumu iş ilişkisi olduğu bir kısım medyaya çıkarmaya çalışmıştı da kendi elleriyle kuyusunu kazdığını farkettirip ben vazgeçittirmiştim onu bu sevdadan.
Şimdi düşünüyorum da, keşke de çıksaymışım. Belki şöhret neyim olurdum. Bol ziyaret edilen 'başarılı' blogların samimiyet krizli hallerine kaldı meydanlar işte. Ahh, ah. Keşke ben Yonc gibi olsaydım da ona buna ne olacak diye dertlenip millete şemsiyeler tutmasaydım. Kadrimi kıymetimi ’most generous’ kategorisindeki kıtırpiyoz sanal takdirlere bırakmasaydım.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Küstüm

Yahu bir Amerika’ya gittim ya, direk nizama kaydı aklım. Buradaki herşeye daha bir hoyrat bakar oldum. Bunda pms’imin de, düğün hazırlıkları stresinin de, midemin ve medyanın gazının da etkisi var tabii. Eskiden bir gülümseme takıp dinlediğim saçmasapan diyalogları dinlemiyorum mesela. Yerine söyledikleri cümlelerdeki binbir çelişkiye parmak basıp konuyu orada yarım bırakıyorum. Yani bir yumaktan ne gibi bir selamet çıkabilir ki? Konuyu uzatmaya gerek yok. Mesela Amerikalıların iki buçuk milyon Iraklıyı öldürdüğünden başlıyor teorisini geliştirmeye. Yahu bu ülkenin nüfusu kaç ki, diyorum. Onda birini kıydılar mı yani? Üstelik -bildiğim kadarıyla- öyle halka tepeden bomba atma falan da yok. Dört buçuk yıldır ordalar deseeek, günde yaklaşık binbeşyüz Iraklı öldürülüyor yani orda. Ciddi bir kıyım. İki atom bombasında dahi ikiyüzbin ölmüştü. Orda zırt diyor zurna. Daha orda. En başında.

Amerikalıların Irak’ta olmasını ne destekledim ne ettim. Yine de mantıklı bir diyalog hasretim bu abartı katliam rakamını görmezden gelmeme engel olamaz. Tabii millet onu da yanlış anlayıp hazır orda yaşamışlığım da varken Amerikancı olduğumu düşünüp, bunu da ifadeleyip beni iyice şişirmekteler. Ben artık hırlıyorum valla. Gerzek diyaloglara kulaklarım tıkalı. Vaktim de yok. Ha, bu konuyu da 'asıl kendilerinin dibi karayken Ermeni tasarısını nasıl destekleyebilirler’e bağlayacakmış eleman. Yani artık savunmamızı böyle yapacaksak bizim başımıza daha çoook çoraplar örülür. Şövalye sosyal zekamın olmadığını iddia ediyor. Zaten ben de bayilerle samimi ortam yaratıp onlara mal satmıyorum. İçim yeterince şişik. Hem sözlük hem mecazen. Yeterin yahu. Hoydaa, bu da beni vatan haini ilan etti. Herkes etsin abi. Aman geyikmiş ne varmış, he hıı diyip bırakaymışım diyor Şövalye. Aylardır dinlemiyorum. Dinlemediğimi açıkça gösteriyorum da. İki satır yorum dahi yapmıyorum. Onların sosyal zekası varsa şayet kendilerini dinlemeyen adama yapışmazlar heralde ısrarla geyiğini gidersin diye. Alla allaaa...

Mantığın bittiği yerler de var ama. Mesela düğünüme en en en can kankalarım gelmiyor. Gelirler sanmıştım. Kendilerince var sebepleri ama ben onları duyamıyorum bile. Çünkü ben olsam iki saatliğine dahi giderdim dünyanın öbür ucuna. Daha önce yaptığım hareketlerdi bunlar. Kendi yapabileceklerimi başkalarından görmediğimde hayal kırıklıkları yaşamayayım diye kendi yapabileceklerimi indirmek gibi çözümlerden de çok mutsuz oluyorum. Ben kendi yapabileceklerimden ve yaptıklarımdan da mutlu olabiliyorum çünkü.

Düella beklentileri indirmekten bahsediyor. 'E yani, ne önemi var ki?' diyip beni kızdırıyor bir de üstüne. Hatta bu konuyu konuşmak, aslında dertleşmek için aradım onu. Ofisteydi. Müsait misin, dedim. Toplantıya gidicem, dedi. OK. Önemsiz zaten. Sonra konuşuruz, dedim. Yo yoo, söyle, dedi. Anlattım iki satırda. ‘Vay da benim işim var da. Senin bu salak gündeminle mi uğraşıcaz da hede höt’ yaptı. Gitti. E, ben önemsiz demiştim zaten.

Bir saat sonra aradı.

Düella: Küstük mü?
Hafiye: Yooo ama ben ‘önemsiz’ demiştim zaten. Sen dinlemek için ısrar ettin. Bir daha seni ofisinden aramıycam. Tam bir sayko oluyorsun işyerinde
Düella: (Nodüllü kahkahalar) Allahtan duygusuz bir kadınsın da alınmıyorsun. Bak bu duygusuzluğun bazen işe yarıyor.

Sonra lafladık işte. Beni geçen gün dolduruşa getiren kanka, düğünüme gelmeyen kanka, gerzek diyalog sahipleri, vs derken herkesle takışmışım. Nasılsa koca bulduğum için herkesle küsmek için doğru bir zamanmış. Dert etmeyeymişim.

Bu akşam iş dönüşü evine gittim. Köşede çingene çiçekçi vardı. Bütün sokak şahane kokuyordu. Şuna iki demet kır çiçeği kaptım. Herkesle küstüğüm için elinde kalan son kankaya yağ çekiyorum olarak algıladı bunu.

Manyak kadın.

Çarşamba, Ekim 31, 2007

Ev Hediyesi

Bir baktım Cadde’den geliyor elinde kocaman bir hediye paketiyle. Ne zaman başı boş kalsa hediye alıyor Şövalye, hem de en antin kuntininden. Evde koyacak yer yok. Mesela 60 metrekarelik evimizin 4 metrekarelik banyosunda bin tane plastik oyuncaklı zımbırtı var. Yok öpüşen kurbağalar, yok sevimli ahtapotlar. Yani bana tomuyor. Hevesi kırılmasın. Koysun koymasına da. Evin biraz büyümesini beklese iyi olur. Sıkış tepiş herşey içime sondaj yapıyor çünkü. Bir delik açıyor. En kocamanından. Tıpkı salonun duvarındaki gibi.

Hani bir klima hikayemiz vardı ya sıcak yazdan kalma. Güya Pansiyon’a gol atmıştık. Salonumuz klimalıydı. Adamlar bizi kandırdı. Bugün yarın. Sonra yetkili servisin görevlendirdiği ustanın evi yandı. Babası öldü. Yasını bekledik. Kardeşim, dedik. Üzgünüz adamcağız için de, koskoca İstanbul’da bir tane mi klima ustası var, anasını satiym? Bu sefer ahanda yoldayım, on dakkaya ordayım dahi dediler. Bizi evde direk ettiler de gelmediler. Tam bir ay sürdü bu işkence. Sıcaklarla beraber sabrımız da bitmişti artık. Sadece ustayı da beklemiyorduk Şişli’deki devvv beyaz eşya, kombi, klima tesisat ıvır kıvırı satan mağazadan aldığımız klimanın kendisi dahi yoktu ortada. Sağa sola şikayet edeceğiz tehditleri aşamasına geldiğimizde paramızı iade ettiler. Klima hala yoktu.

Klimayı sıcaklardan çok duvardaki delik kapansın diye istiyordum. Duvardaki delik içimde de aynen yerini almış kapkara kararmış her dakika boşluğuna itiyor çünkü beni. Öyle böyle bir takıntı değil. Kimse anlamıyor beni. Ev sahibi evi boyarken, kartonpiyer falan döşerken nasılsa klima da taktırırım diyip duvarı delmiş, içine boruyu döşemiş, sonra da bırakmış. Bize siz taktırın, kiradan düşün demişti. Yoksa ben o delikli duvarlı mekanı istemezdim bunca janjanına rağmen. Kaç klima denendi, tek markanın borusu tuttu iç döşeme borusuna. Nihayetinde o da olamadı zira duvarın içinde kalan boru kırılmış meğersem. Ya duvarı kıracaktık ya klima başka yere takılacaktı. E, iade de almazlar. Başka yere takıldı mecburen. Eski delik aynen kaldı.
Şövalye bin yemin etti o deliği kapatacağına. Aradan 3 ay geçti. Hala sözler ortada. Delik içimde. Bir yandan deliği o kapasın da istemiyorum. Bu perdeler kafamıza onun matkap deliklerini yanlış ölçümlemeleri yüzünden indi mesela. Bu deliği de kapatır ama yamru yumru kabartı kalırsa ya? Bu sefer delik kapanır, çıban çıkar. Bir usta getirmeye de karşı. Adam çözümsüzlük abidesi. İnat. Ama o kadar sevimli ki kızamıyorsun. İçine atıyorsun. Kara delikte uzay çöpleri fıldır fıldır girdaplı.

Üç aydır arada bir bu deliğe dellenip dellenip oturdum. Sakinleşmek için aklıma Pınar’ı getirdim. Herkesin başında bu, dedim. Beterin beteri var dedim. Geçenlerde yeni mutfağının resimlerini yollamış. Hayırlı olsun. Aklıma da getirdi. Evini aldığında eski mutfağı yenileme işini kocası yapacaktı. Çok da becerikli adamdı, allah için. Amerika gibi yerde ustaya, mimara verdiğin şey, o büyüklükte yeni mutfak 35 bin dolar-cık. En azından kapakları biraz zımparalasa, yeniden boyasa bir süre daha idare edecekler. Adam çıkardı o kapakları. Evin bodrumuna taşıdı. Tam 6 ay. Dile kolay tam ALTI ay boyunca kapaklara elini sürmedi. Pınarcağız kapaksız dolaplarda yaşadı. Tabaklar, tencereler açıkta. Altıncı ayın sonunda Pınar bodruma indi, el değmemiş kapakları geri mutfağa taşıdı ve hepsini yerine taktı. Aklının selameti için bunu yapması gerekiyordu. O tabaklar gözünün önünde üst üste içine diziliyordu çünkü.

Şimdi konuyu hediyeye bağlıycam:

Hediye kocaman. Dikdörtgen. Dokundum. Geçen gün bu eve tablo lazım diyip duruyordu. Tablo bu! Dedim. Hatta tabloyla deliği kapatmayı önermişti. Yüreğim hopladı. O delik o kadar yukardaydı ki. Tablo konacak yer değil. Köylü evi gibi demişti annesi. Kapat şu deliği oğlum. Tablo mablo asılmaz o kadar yukarı. Ama inat ya bizimkisi. Yapmıştır dedim. Keşke delikle yaşasaydım. Ağzımı açmasaydım. Ne kadardı ki sanki? Tenis topu kadar hepi topu. Yaşardım ben onlan. Bu dev tepe tablosu. Uff. Şimdi hediyeyi beğenmemek de olmaz. Bu durum erkekleri kadına hediye almaktan soğutur derler. Hoş, bizimki soğusa fena olmaz. Evin içi rahatlar biraz. Ama hediyeyi değil de fonksiyonu beğenmemek konusunda n’apıcaz?

Abi hediyeyi hemen açmamak konusunda da bir titizlik sahibi, sormayın. Eve kadar yüreğim kabardı. Neyse ki paspasmış aldığı. Üzerinde çizgiden çöpten bir adam, bir kadın, bir de kedinin olduğu. Welcome diyen bişiy. Çok sevimli çok da kalite. ‘Dışarda mı kalacak bu?’ dedim. ‘Çalarlar’. Amele, dedi bana. Bana. Bana.

Salı, Ekim 30, 2007

Hafiye'nin Heyheyleri

Ardı arkası gelmeyen seyahatlerim bir yandan düğün hazırlıkları öbür yandan. Hazırlıklar derken, yanlış anlaşılmasın, daha niyet aşamasındayız. Şövalye’ye karar verdirtmeye çalışıyorum. Deveye hendek atlatmaktan beter bir iş takdir edersiniz ki. Bu arada yazacak bin tane şey çıkıyor. Not alıyorum hepsini. Sonra da işte bugünkü gibi bir cinnet geçirip hepsini bir taraf atıp bunun hakkında yazıyorum okuyunca kikirik yapacağınız yerde hoydaa olunuz diye.

Bugün Düella yurtdışından döndü. Zorla gittik oturduk yanına. Uyuyacaktı. Izin vermedik. Bıdı bıdı bıdı. Konu dayandı tabii son günlerin yükselen milliyetçiliği, medyanın gazı, doldur-boşalt bir millet oluşumuza, facebook bayraklarını milyon yapıp sesimizi dünyaya duyurma çabası trajikomedisine falan filan. Bütün bu olanlara birisi cinnet düğmeme basmışcasına kızıyorum. Kızdığım şeylerin listesi kabarık ötesi. Konuşulamayan, tartışılamayan konuların hepsine kızıyorum. 25 yıldır devam eden şeyin bir taktiği, stratejisi olup olmadığını da merak ediyorum. Birisinin de çıkıp neden ‘neden’ diye soramadığına kızıyorum. O kadar kızıyorum ki kızgınlığımdan kendimi ağlar buluyorum. Bunca duygu ne hoş, ne sevimli ne Akdenizli ne oryantal bir tat bir doku da biraz mantık da katsak, biraz öngörü, biraz analiz, rapor, ders alma, örnekler bulma, falan? Benim anladığım vatana hizmet bu. Bir oğlun fedaysa öbür oğlunu da feda etmeden, ey şehit babası, ne olur bir kez oğlunun neden öldüğünü, gerekli donanımda olup olmadığını, doğru konumlandırılıp konumlandırılmadığını sorar mısın?

Sonra bütün dünyanın işi gücü bırakmış bize komplolar kurduğunu sanmamıza kızıyorum. Amerika’da yaşadığımı öğrenen bir polis memurunun orada Türklere nasıl davrandığını sorduğunda genelde Türkleri ve Türkiye’yi bilmiyorlar. Avrupa’daki gibi bir hor görme yok dememle onların bunları pisliklerinden yapıyor olmalarını bağırması bir oldu. Amerikalılar pisliklerinden bilmiyormuş gibi yapıyormuş. Nasıl bilmezlermiş 600 yıllık Osmanlı’yı. Bırak okyanusun ötesini, güzel abicim, senin ayakların Roma İmparatorluğu’nun tam üstünde şu dakika. Biliyor musun onları? Susuyorsun tabii. Polisle tartışmasam iyi olur diyorsun. Hele ki tartışma böyle alakasız bir yöne girmişken. Bir tek tarihimiz var yapıştığımız. Sadece çok partili döneme kadar okutulan hani okullarda. Sonrasını öğrenmeye de geleceğe dair projeksiyonlara baz olmasına da gerek duymadığımız. O tarihi de alırsan elimizden, ne kalır bizde?

Sonra eğitimimize kızıyorum. İlkokulda yaşadığım travmalara. Bir dikdörtgen mi üçgen mi ne meselesi vardı. Anlamamıştım da her yanlış cevapladığımda soruyu öğretmenimin beni tahtaya kaldırıp kafama silgiyi tokmaklayışını hatırlıyorum. Sonraki sorularda mecburen yanımdaki arkadaşımdan kopya çekişimi. Ve aslında bu öğretmene çocuğunu verebilmek için ailelerin çırpınışını. 'Şehrin en iyi öğretmeni’nin çocukları sindirmesini. Anlamasa da anlamış gibi yapan nesiller yetişmesine kızıyorum. Bugün hala işte toplantılarda bunları yaşıyorum. Anlat anlat anlat. Anladım diyor. Gidiyor. Bekliyorsun. Adam öyle bir şeyle dönüyor ki hiçbir şey anlamamış. Anlamadım diyemiyor ama. Derse aşağılanır diye belki. O adama da kızamıyorum. Öğretmenime kızıyorum. Ben mesela, çok basit sorular soruyorum anlamadığım yerler hakkında. Bazen birkaç gülüşme çıkıyor sorduğum sorunun basitliğinden ama herkes yine de pür dikkat cevabı bekliyor. Ben bunu Amerika’da öğrendim. Basit sorular sormayı. Bir çocuk gibi, onun kadar basit sorular sorabilmeyi. O kadar aydınlatıcı oluyor ki. O kadar rahat ediyorum ki. O kadar verimli ki.

Sonra gözlemlediğim bir dünya eksik var sektörümde. Raporlar haline getirip binlerce kez sunduğum ta bu işin en üst düzey bürokratına kadar. Çoğunlukla hı hıı deniyor, uzay boşluğuna gidiyor. Bunları sunmaya ısrarla devam ediyorum. Sisyphus’un kaderi gibi.

Amerika’da bütün biriktirdiklerimi buraya getirdim. Yeni işimde yurtdışına bilgi satıyorum, parasını memlekete getiriyorum. Eski ve hala bir şekilde devam eden ikinci işimde yurtdışından bir dünya para kazandırdım, yönlendirdim buraya. Bir yerleri süpürmediğim kaldı. Insan kaynakları da oldum yeri geldi, finansçı da pazarlamacı da. Ne oldu ama? Bugün bir kanka -ismini vermiyorum, o kendini biliyor- bana yeterince çabalamadığımı söyledi bu memleket için. İstesem yaparmışım. İstesem o ısrarla yaptığım sunumları çözümlere kavuştururmuşum. Kendisinin dilinden bir ’sosyal sorumluluk’ lafıdır düşmez ama bir faaliyetini henüz görmedik. Türkiye’de vergi vermeyen bir irtibat bürosunda çalışıyor. Geliri İngilizlerin oluyor.

Tamam ulan, dedim. Atatürk de olucam ben. Bir o kalmıştı. Beş işten vakit kalınca onu da yaparım. Ha, neden? Ben böyle hırt hırt konuşuyorum ya. Duygum eksikmiş benim. Bu memleketin yeterince duygusu var canım kardeşim. Mantığı yok. Bu 'sen yap o zaman’ mantığına da kılım ya. 'Sen yapabilirsin'e de. Herşeyden de ben anlayamam ki! Elimden geleni yapıyorum zaten anasını satiym.

Dip not: Şimdi kankaya öfkeden gelip evde bir saat uzay mekiğinde koştum falan. Hıncımı alamadığımdan bir de yazmaya başladım. Geliri, sermayesi nereye ait olursa olsun her türü ekonomik faaliyetin faydalı ve kutsal olduğuna inanıyorum. Sonuçta ekonomik devinim ve çarpan etkisi (multiplier effect) falan olayı var. Biliyoz. Biraz da ben duygusal ve şapşalca takılmak istedim. Duygu duygu dediniz madem. Nedense biraz şaşkalozlukla geliyor bu Duygu kardeş.

Pazar, Ekim 28, 2007

Alışveriş Hatırası

Hafiye'de büyük değişiklikler var. Ortamı boyalı basına çevirmeye karar verdim. Herşey reyting için. Video falan var aşağıda. Okumaya üşenenler için.

Yalnız bir açıklama yapmak istiyorum. Sesim elektronik kayıtlarda bir tuhaf, bir özenti çıkıyor yahu. Yani birisi benle bu tonla konuşsa topuklayıp kaçmak isteyebilirim. Gerçekte böyle bişi yok. Valla billa yok. 'Hülya Avşar'ın selülitleri de aslında ışığın yansıması. Hı hıı. Tabi canııım, tabii' de diyebilirsiniz. Ne diyim? Magazine yaklaştıkça böyle polemikler olacak artık. Mecburen.


Pazar, Ekim 21, 2007

Bavullar Kapanırken

En son nişanımda ‘Bilsen bilsen sen bilirsin. Benim doğum saatim ne?’ diye teyzemi kıstırdım. Annem gece 10 gibi doğdun, çok uzun ve zor bir doğumdu, saatlerce doğumda kaldım der; babam yok canım, akşamdı, 8 falan olmalıydı der. Annem acılarının o kadar kısa olmadığını iddia eder, babam aksini söyler, ohoo, bu böyle sürer giderdi. Anneme kalsa Başak yükselen, babama kalsa Aslan yükselen bir insan oluyordum. Aslanlık yanımdan geçmez. Başak belki. O kadar titiz değilsem bile hani var bir köle ruhluluk bünyede. Teyzem de demesin mi, hayır, güneş henüz batıyordu diye. Doğum tarihimde, doğduğum koordinatlarda güneşin kaçta battığını araştırdım hafiye hafiye. Bu durumda yükselenim Yengeç. Bir bilinmezi veya kayıp bir şeyi ararken en mutluymuşum. Aradığım şey önemli bir şey olmak durumunda değilmiş. Hafiyelik işte. Yıldız haritamdaki evlerin mevlerin yeri bayağı değişti böylece. Anlamları da. Bitap düşmek benim kaderimmiş mesela. Çok iş, çok yorgunluk, çok az getiri. Ha pek hayırsız ama çok doğru. Şöyle ki:

Ben buraya alışverişe geldim sanıyordum ama paso çalıştım, paso süründüm. Unutmuşum bu Amerikalıların ne kadar erken horoz olduklarını. Sabah 8’de toplantı mı başlar be? Otelde kalmiyim, bana kiralık araba verin yerine dedim. Pelinat’a konuşlanıp laklak yapıcaz hesapta. Pelinat’ın eviyle toplantı arası 1,5 saatti. İlk gün bir de höngür höngür tropikimsi yağmurlar inmesin mi? Her sabah 7’de evden çıkıyorum. Düzenli olarak yarım saat gecikiyorum. Israrla ve gözlerine baka baka. Şirin şirin özürlenerek. N’apiym? Akşam eve en erken 10’da giriyorum. Alışveriş için çok geç haliyle. Sabah 4’e kadar laklak. 2,5 saat uykuyla yeniden aynı terane. Uykusuzluk, hazımsızlık, günde üç saat yol, jetlag, alışveriş takvimimin ağır ilerlemesinin verdiği endişe, Şövalye’nin devamlı değişen düğün mekanı önerileri, Şövalye’nin devamlı değişen hangi arabayı alsa fikirleri birikti birikti Pelinat'ın tonton yeğeninin zıplangaçının bir köşesinde çökercesine uyuyakalmamla neticelendi. Dönüşe-iki-gün-kala’yı da Nuşin’in (Pelinat’ın ablası) evinde uyuyarak geçirdim. Abla bana pijama niyetine bir tişört verdi. Annecim! Ortaokuldaki tişörtüm. Amerika’ya taşınırken Istanbul’da bırakmıştım. Pelinat’tan ablasına, sonradan o da Amerika'ya taşınan ablasından bilimum eyaletlere taşına taşına varlığını sürdürmüş. 17 yılda bir tülbent inceliğine gelmiş ama elden çıkmamış. İşte, Nuşin de bir yengeç. Stokçu ruh. Benim gibi. Mesela beş paket diş ipi varken altıncısını, yedi adet deodorantı varken sekiz ve dokuzuncusunu alır mı insan? Ben aldım. Ayakkabı stokunu sayamıyorum bile. (Yeni aldığım 11 çift ayakkabıyı Esincan'a ithaf ediyorum)
Wal-Mart kapısından da geçtim bir gece vaktiydi. Alışveriş tuttu elimden benim. O ne azamet. O serinlik ve nemli kutu kokusunu içime çekerlen gözlerim doldu adeta. Çok özlemişim. Ne güzel ki 24 saat açık. Toplantı geç bitse kimin umrunda? Gece 4’e kadar kaldık mı içerde? Dışarısı 30 derece, biz içerde hırkalarımızla Dayquiller, Nyquiller, vitaminler, pişik kremleri, Türkiye’de var olduğu söylenen ama bir türlü rastlayamadığım pişirme yağı spreyleri, kurutma makinesi yumuşatıcısı gibi şeyler neyse de kağıt mendil bile almaya neden meylettim, bilemedim.

Ne yaptıysam son gün yaptım. Bir fırtına gibi estim. Malları toplayıp Pelinat’a döndüm. Küçük odasına yaydım. Bavulumu o yaptı allahtan. Bana kalsa sabaha kadar yığının ortasında oturur, yerleşemiycem diye ağlar dururdum. Bavulları kapattık. E, tartmak da lazım. Hınca hınç oldular. Tartısı yokmuş! Yani bir insan bu kadar kilo takıntılı olup nasıl tartı sahibi olmaz? Tartı manitasıymış. Bir tutup kaldırıyor şak diye biliyormuş ağırlığını bavulların. Hay allaam. El yordamına göre limitteyim kısacası. Her ihtimale karşı Pelinat’ı yanımda götüreceğim limana. Fazlalık varsa düğünüme (?) gelirken getirmek üzere ona vericem.

Az önce oturduk Pelinat’la laptoplar kucakta. Internette dolanıyoruz. Bana feysbuktan bir arkadaşını gösteriyor listesinden. ‘Bunu tanıyor musun?’ diye soruyor. ‘Yoo’, diyorum. ‘Kim?’ O da bilmiyormuş. ‘E, ne işi var listende?’ dedim. Ya işte friend request yollamış. Reddedememiş. Bakmış aynı üniversitedenler, iki üç de ortak arkadaşları var. Tanışıyor olmalıyız, diyor. Öyle selam verdiğini arkadaş ekleyen bir tipe benzemiyor kızcağız. Kesin vaktiyle muhabbetleri vardı. Bizim balık hafıza unuttu. Ya da hiçbir zaman öğrenemedi. Bir haftadır nostalji yapıyoruz zaten. Bu hikayesini anlatmadan geçemiycem. Bir gün elinde mikrofon, ardında kameraman bir eleman bizimkini yolda durdurur. O dönem Oya Aydoğan’la Banu Alkan feci kavgalıdır ve magazin dünyasının gündemini oluşturmaktadırlar. Eleman bu kavgada Oya Adoğan mı haklı, Banu Alkan mı diye bizimkine sorar. Bizimli de ”Oya Aydoğan kim?” diye bütün samimiyetiyle sorar. Bilmez. Bilse de unutur ki. Daha sonra bu mini anket yayınlanırken Pelinat’ın bu samimi sorusu, ”Oya Aydoğan da kim oluyor ki? Kendini ne sanıyor ki?” şeklinde çarptırılarak yansıtılır halkın nabzı olarak. Bizim kel alakayı bile bu kadar alet ettilerse ben Hülya Avşar’a falan inanıyorum valla.
Çok uykum var. Çok saçmalıyorum. Bu gece uyumayıp uyku hapıyla uçakta uyumayı hedefliyorum. İner inmez işe gidicem çünkü. Karşılığı az mı az olan çok mu çok işim ve birkaç gün içinde bir uzak seyahatim daha var. Olsun ama yeni cicilerimle ofise dönüşüm muhteşem olacak. Millet yüksek belli pantolonlarıma kahkahalarla gülmekteydi. Umarım bu alışverişimde Törkiş modasına uyguna yaklaşmışımdır.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Kızınız Hafiye'yi Oğlumuz Şövalye'ye İstiyoruz



Beni babamdan istediler. O da verdi gitti. Böylece bu yüzüğe genelgeçer bir açıklamam da oldu diyordum ki yüzükler çoğaldı. Parmaklarıma sığmaz oldu. Hangisinin nereye takılacağı konusunda da bir konsensüs olamadı. Şöyle ki:

Bir tektaşım vardı ya hani, söz mü, teklif mi, nişan mı ne olduğu belli olmayan ama evlenecek bir adamı buldum’u simgeleyen. Onun üstüne bir de isteme seansı akabinde kullanılmak üzere kırmızı kurdele ucunda duran, adetin yerini bulduran altın yüzükleri değiş tokuştuk. Üstüne bir de Anne Şövalye beş taşlı alyans taktı. Şimdilerde Barış Manço gibi dolaşmaktayım. Bir de her kafadan bir yorum çıkmakta. Hayır düz alyans sağ ele, tek taş sol ele, yok beş taş sola değil sağa. Ama üste halka, alta beştaş. Şövalye de tam tersine, bir altın halka takıcak hepi topu. En modern tipli en mat beyaz altından bir yüzük aldık kendine. Takmamak için ne bahaneler, yarabbim. Yok parmağına takmasa da boynuna kolye yapsa olur muymuş, cüzdanında taşısa olur muymuş, parmağına yüzük biçimli dövme yaptırsa olur muymuş diyerekten yaratıcılığın sınırını zorlamakta. En son biçimsiz parmaklarını bahane etti de sıkıyor diye takmamaya karar verdi. Bahaneler adı üstünde bahane. Adam utanıyor evli olmaktan. Hiç karizmatik diil tabii onun gibi outdoor bir abinin halka takıp kıçını kırması. Arkadaşları takmıyormuş efendim. Tamam dedim, evli arkadaşlarıyla bir sosyalleşme öncesi. Gidip bakalım. Çoğunluk takıyorsa takacaksın. Tamam, dedi. Bir baktık hepsi takıyor. Bu sefer senede bir tesadüfen karşılaşırsa sus pus yanyana oturduğu ve de üstelik benim arkadaşımın kocası olan Oğuz’u ‘arkadaşı’ ilan etti. O takmıyormuş efendim.

Bir iki didiştim. Sonra bıraktım. Benim takıntım bir başka takacak şey bulana kadar sürüyor, malum. Amaaan, dedim. Takmazsan takma. Neyse allahtan şu feysbuk çıktı da relationship status’umuzda nişanlı olduğumuzu deklare ettik. Arkadaşları da böylece duydu nihayet. Diğer türlü beş çocuklu aile babası olsa millet bekar sanacak. Listesinde ta ilkokuldan beri bütün eski manitaları gülümsemekte en janti, en bikinili pozlarıyla. Bari bir stoper görevi görür bu resmiyet- diye düşünüyorum en azından. Hoş, bunlar kadınları kamçılaya da bilir. İsterlerse buyursunlar alsınlar. Akacak kan durmasın bari. Erkenden. Ben de ekliycem eski manitaları diyorum. Ekleee, diyor. Adamın umru değil. A, bir de..nişanda çok beğenmiş beni. Saçımı fönletmiş, makyaj yapıp topuklular giymiştim çünkü. Ne zaman bunları yapsam kokoş sevmiyorum, sevmiyoruuummm diye yırtınıyordu. Daha neyi sevdiğinin farkında değil.

Neyse efendim, nişandan sonra İstanbul’a döndük. İşteki bekar kızlar kurdelemden bir parça getirmemi istemişlerdi. Bilmiyordum böyle bir gelenek olduğunu ama anlaması zor değil. Gelin teli, gelin ayakkabısı altına yazılan isim muhabbeti gibi bir şeydir diye. Hayır, efendim. Yediler kurdeleyi. Minik minik kırpan suyla beraber yuttu kurdelemi. Bağırsakları düğümlenecek kadar çok kurdele yutmuş olmalarına rağmen ben ilk kez şahit oluyordum böyle bir şeye.

İlişkiye resmiyet gelmesi tuhaf bir hal imiş. Nişandan sonra bayram geldi ya. Şövalyegiller’e ziyaretler Şövalyegiller’le yemekler, davetler tam iki gün sürdü. Çekirdek aile dışındaki akrabalar tarafından sorguya çekildim. Şimdi birkaç işte birden çalışıyorum ya. Evliliğe nasıl vakit ayıracağımı sordular. Akşam yedi ile dokuz arası dedim. İçimden. En iyi hangi yemeği pişirdiğimi sordular. Fırında karnıyarık dedim. Şövalye’ye ‘bir fırınımız bile yok’ bakışları atarken. Euee, biz pratik şeyler pişiriyoruz. Ne gibi? Euee, Marmaris Büfe’den ıslak hamburger ve dilli kaşarlı tost gibi. Evimiz küçük ya. Çocuğumuz olunca ne yapacakmışız. Başka eve çıkarız. Bir de dünürcü gelirken getirdikleri gümüş tepsinin modelinin devamı gümüş çatal bıçak ve gondol takımını almam önerisi var. Annem o tepsiyi bulaşık makinesine koymamamı, bulaşık süngerinin telli kısmını dokundurmamamı, üzerine bardak koyarken çizilmesin diye dikkat etmemi söylediğinde dahi içim şişmişti. Bu kadar fonsiyon dışı bir alet neden bu kadar değerli diye.

Bizim ev ve gümüş takımlar. Böyle bir tezat olamaz. Şövalye cimrilikle karışık IKEA katalogu hayranlığıyla 9,95’e perde almıştı da ikinci haftada kafamıza inmişti. Öyle kırık dökük durmaktalar hala camda. 29,95’lik halımızın üstündeki 19,95’lik sehpanın üzerinde 1,499’luk bir gümüş gondol hayal ediyorum da. Kayınvalidem-to-be bize geldiğinde kriz geçirecek diye bir korku sardı içimi. Şövalye bişi olmaz diyor ama hep sonradan patlıyor onun bişi diil’leri. Mesela, ben bizimkilerle biraz kavga ettim, iki gün küstüm. Chamonix’de dağlarda kendi kendimize evlenme fikrini kabullendiler. Bu fikri yayan kendisi olmasına rağmen annaane mürüvvet görsün diye düğün salonları bakıştırıyor şimdi. Olan benim aile içi sözlü şiddetime oldu.

Şimdilerde hem organizasyon şirketi kiralamak gerektirmeyen hem de hiiiiiç klişe olmayan, yani maytap püskürükleri arasından nikah masası tahtına yürütülmeyen, fiyonklu sandalye kılıfları olmayan, pasta keserken ’Love and Marriage’i çalmayan ortamlar sunan bir düğün salonu arıyor. Daha en az birkaç yıl arar. Ben böyle diyince de bana çemkiriyor. Fikrim varsa söyleyeymişim. Bana farketmez dedim ya. Merdiven boşluğunda bile olur dedim ya. Yetmiyor adama. İlla düğününde prenses olmak isteyen bir yetişkin Barbie istiyor bu adamlar. İstesen suuuç, istemesen suç.

Yurtdışında evlenmek sanki klişe değil. Bütün sosyete, magazin dünyası birkaçıncı evliliğini böyle yapıyor. Kaldı ki dönünce anneler görsün diye bir ufak parti de verirmişiz. Bunun adı ’düğün’ işte bildiğin. Niye iki parçaya ayrılayım? Paris’te evlenicez diye kış günü gelinliğimle yağmur altında taksi ararken, üzerime sular fışkırırken düşünüyorum da. O dakika olmaz bu nikah. Sırf ’farklı’ olucaz diye zatürre olmanın ne alemi var?

Baba Şövalye su altında evlenin bari, dedi. O da yapıldı. Havada da evlenildi. Paraşütle atlanırken. Ben zaten gıcık oluyorum böyle yapanlara. Evlenmenin kendisi klişeyken yöntemine ali cengiz yapıcaksın da n’olucak? E, o zaman niye evleniyorum diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çünkü ben sıradışı olmaya çalışmıyorum. Kaldı ki evlenmek bir dünya şeyi pratikleştiriyor. Mesela, tek başıma bu minnak evi ancak kiralayabilirken evliyken çift gelirle güzel, geniş bir daire satın alabiliriz. Ne bileyim, gecenin bir vakti susadığımda kocam bana su getirebilir, hastalandığımda bana bakabilir. Eskisi gibi belimi kırdığımda evde saatlerce yardım beklemem gerekmez. Çocuk yapıp ya bakımını ya geçimini, en iyi ihtimalle ikisini birden onun üstüne yıkabilirim. En şahanesi çocukla beraber kendimi bile yıkabilirim. Tek başıma TV karşısında kucak tepsisinde bir düdük salata yemek yerine daha özenli sofralarım olabilir. Akşamları çene çalabilmek için Düella'nın insafına- yani moduna veya yeni arkadaşlarıyla buluşmamış olmasına- kalmam. Ayrılsak bile, ’yaşadıklarımız güzeldi ama buraya kadarmış kendine iyi bak’ gibi ’medeni’ takılmak yerine mahkemede donuna kadar heeerrr bir şeyini alıp hıncımı çıkarabilirim. Yani. Daha ne olsun?

Durumumu özetlersem: Resmi nişanlıyız. Bu kışa da evlenmeyi planlıyoruz. Daha doğrusu Şövalye planlıyor. Benim şimdi işim çıktı da Dallas’a gitmem gerekti. Bu uzuuun uçak yolculuğu sayesinde bu uzun yazıyı yazabildim. Bir hafta burdayım. Bomboş iki bavulla geldim. Yanıma yedek çamaşır bile almadım. 75 kilo malla dönücem inşallah. Dolar da bu kadar yerlerde sürünürken bir alışveriş furyası beni bekler. Neyse, işte Şövalye bu bir hafta süresince günde beş kez değişen kararlar alır, debelenir. Ben döndüğümde bir cinnet, iki telefon, bir salon ayarlarım görmeden etmeden. Artık maytap mı olur, fiyonk mu olur, papyon sosis tabağı mı olur, çiçekler ne renk olur umrumda olmadan. Ne varsa ondan.

Perşembe, Ekim 04, 2007

Kız İsteme

Şövalyegiller beni istemeye gelecek demiştim geçen gün laf arasında. İşte bu yüzden Anne Hafiye'yi ekstrem telaşlar içinde her akşam mutlaka beni ararken buluyorum. Benim de ya iki ayağım bir pabuçta oluyor ya da öfkem burnumda. Bu telaşını anlayamaz olup aldırmazlığa seyirtince bana gıcık oluyor. Anlamsız geriliyoruz. Dünürcüleri ilk akşam yemeğe mi alsa yoksa hemen 'dakka 1' samimiyet yapmasa mı, kız evi naz evi olsa mı diye bana soruyor. Bu İstanbulluların da bir tipik adeti yok ki, canım. Canın ne istiyorsa onu yap, diyorum. Sonra sonra acaba boncuklu bir bluz mu giyse, şöyle yaldır yaldır diye de sordu. Canın ne istiyorsa onu giy, diyorum. En sonunda bana da karıştı. Satın alırken ne gibi bir ruh halinde olduğumu bugün asla anlayamadığım, ışığa göre kah mavi kah eflatun tafta olması yetmiyormuş gibi, boncuk işlemeli bir üste, koskocaman paskırık ve de saray merdivenlerinden alt kattaki salona kuğu gibi inerken arkamdan süzülsün diye upuzuuun tutulmuş kuyruklu bir eteğe sahip olan elbisemi giymemi istedi benden. Hem de Şövalye damat adayı kotla çıkar gelirken. Az önce bavulumu yaptım ve en fazla siyah kumaş pantolonun üstüne bir edepli gömlek yapabildim ki o bile ağır kaçacak damada. Artık annem debdebesiz bavulu gördüğünde beni kolumdan tutup Adana fotoğraf stüdyolarının vitrinlerinden hülyalı bakan taze nişanlı kızların elbiselerinin satıldığı mağazalara sürükler mi, bilemem. Keşke bir gün önceden gitmeseydim. Sanki napıcaksam evde, annemin telaşının orta yerinde?

Bu durumla en çok babam eğleniyor. Hala evleneceğime inanmıyor. Beni kim n'aapsınmış. Kadınlık bilmezmişim. Zaten yüzyıllardır beni alacak birinin çıkamayacağını, es kaza saf bir oğlan düşürebilirsem de ona peşin peşin nasihat vereceğini söyler dururdu. Sonra eniştesi ona arkasından söylenmesin diye. Oğlum, diycekmiş. Henüz geç olmadan kaç kurtul. Bu kız senin önüne bir tepsi börek koyamaz, çocuklarına tiril tiril bakamaz, her işini kendin yaparsın. E, bu kızla o zaman n'aparsın? Diycekmiş. Gerçekten o diyeceğini iddia edip durduğu şeylere bu kadar yaklaştıkça merakım da artmakta. Bakalım nasıl getirecek punduna.

Hala ne zaman ve ne formatta evleneceğimiz konusu muallak. Daha doğrusu her gün değişen kararları(?) var Şövalye'nin. Geçen gün Pansiyon'a da yaptı aynı yamuktan. Her hoşuna giden şeye atlıyor. A, bir baktım Baltalimanı'nda kiralık villa aramaya çıkmışız. Neymiş, cümbür cemaat oturacakmışız. Hem adam başı kira masrafı ucuza gelirmiş hem de şık olurmuş, havuzu varmış, bahçesi varmış. En alt katı da ofis yapıcaklarmış. Ne iş yapacakları da meçhul. Kardeşim, evleniyor muyuz, öğrenci hayatına geri mi dönüyoruz belli değil. Millet bayramda Barcelona'ya, Sharm'a felan gidiyor. Bizimki Istırancalar'da çadır kurup kamp yapalım, diyor. Ben çadırda madırda kalamam, dedim. Ayılar, kurtlar tebelleş olur. Tuvaletin sorun, yemeğin sorun. Aaa. Biraz uzadım bunların muhabbetten ama baktım iş çığrından çıkıyor el koydum artıkın. Adama güzel ortam göster gelsin zaten. İyi kaçırmadılar bunu küçükken çikolata falanla kandırıp.

Noel süsleriyle bezeli şirincik karlı sokaklar görebilsin diye Fransa'nın dağlarında 15 Aralık gibi evlenmeyi düşünüyoruz bugünlerde. Ama yarın ne düşünürüz, bilemem. Şimdilik bu fikre ben de yakınım; tarihi yakın diye zira, yoksa ne Fransa'yla ne dağla işim olur. Sonuç odaklıdır Hafiye. Merdiven boşluğunda bile evlenebilirim, hiç tomas. Diğer türlü allah muhafaza bahara, yaza falan kalırsa bizim iş, gına gelebilir, cinnet geçirebilir ve ayrılabiliriz. Ha bire değişen bir ajandaya bir yedi sekiz ay daha dayanır mı bu plan-proje-taahhüt ruhum, gözüm kesmiyor. Ondan.

Pazartesi, Ekim 01, 2007

Sisyphus'un Görevi*

Neredeyse bir aydır yokum buralarda. Olduğumda da evde değildim. Yine de bir şekilde evde abdal çalmış, çingene oynamıştı. (Kimsenin etnisitisine laf yok. Çukurova'da darmadağın, karmakarışık ortamlar için böyle derler)

Mesela yatağın üstünden bir dünya zımbırtıyı yere atıp uyuyorum. Sabah aynı dünya zımbırtının üzerinden atlayarak, kimileri ayağıma takılarak, sivri olanları ayaklarımı keserek, kimilerinin üstüne basıp kırarak, en nihayetinde hepsini yeniden yatağın üstüne atarak güne başlıyorum. Küçücük çamaşır sepetine sığamayan kirliler kurutma makinesi üzerinde devleşmişler. Oradan da taşıp küçük odadaki masada partilemekteler. Bir makine dolusu başka çamaşır grubu da çamaşır sepetinin içine tortop edilip, sığsın diye hatta üzerine basılarak tıkıştırılmış. İçinden bir kot pantolun çektim. Koskoca pantolunun bir lastik top ebatında ve formuna nasıl geldiğini anlamaya çalıştım. Kafama silah dayasan beceremem yahu.

Çamaşır kurutma zımbırtısının düzeneği de açılmış. Üzerindeki en az on kilo çamaşırdan dengesi şaşmış. Bu demir aletten nefret ediyorum. Bir kere odanın yarısını kaplıyor. Çamaşırlar tellerin şeklini alarak kuruyor. Sonra işin yoksa herrr bişiyi ütüle. Bir de boşuna mı aldık kurutma makinesini? Tişörtler falan mis gibi ütüye ihtiyaç duymadan çıkıveriyor içinden. Kırk defa söyledim, açılmasın bu diye. Yok. Yine açılmış. Şövalye çevre bilinci söylemiyle karışık elektrik tasarrufu etmek istediğinde, bir de ben de yoksam ortalıkta, kesin çıkarıyor bu çamaşır asma aletini ortalığa. Çıkarıyor ama çamaşırlar kuruyunca toplayıp kaldırmıyor, çıkardığı yerde bırakıyor. E, madem öyle ben de bunu atmaz mıyım?

Özetle dolaplarda atılması gereken kutular, çantalar maksimum yer kaplayacak şekilde yer alırken büyün giysiler evin her yerinde değişik formlarda yuvarlanmaktaydı. Bir aydır olmayan haftasonuma da bunlarla uğraşmak üzere başladım yani. Uğraş didin. Ancak dört saatte çamaşırlar ortadan kalktı.

Gündeliğe hangi kadını alsam kaçıyor. Kimi köyüne geri dönüyor, kimi sigortalı iş buluyor. Ev hepi topu 60 m2. Acaip merkezi bir yerde. Ben evde yokum. Evde halı yok, perde yok, avize yok, buzdolabı boş, yemek pişmediğinden mutfak her daim gıcır. Camları da silmenize gerek yok diyorum zaten. Bir tek çamaşırları katlayıp ütüleyip yerlerine yerleştirme işi var. O kadar. Gelen kadın en fazla üç saatte işini bitirip dönebilir. Milletin taa şehir dışındaki üç katlı ve oymalı kakmalı mobilyalarla dolu evlerine bile aynı paraya gidiyorlarmış. Deliricem yahu.

Şövalye hep bir kadın bulacak da bulacaktı. Bulmadı.
Kardeş hep eşyalarını toplayacak da toplayacaktı. Toplamadı.

Cinnet 'geliyorum' dedi ve de geldi nitekim. Açtım telefonu. Önce Şövalye'ye bağır bağır bağır. Bir dinlence günüm vardı, onda da çamaşırlarınıza boğulduk beyfendi. Hani kadın bulacaktın? Hani? Haniiii? Beyza'nın çok para isteyen kardeşiyle pazarlık yapıcam dedin üç beş lira için bütün haftasonum maaafoldu. Bohuuuu, diye de bir ağla üstüne.

Sonra kardeşe bağır bağır bağır. Evde hiiiç bir eşyasının olmadığını iddia etmesin mi? Hemmen topladım. Bir koca bavul, dört koskocaman dev torba dolusu eşyasını kapının önüne koydum. Madem sana ait değil, bana da değil. Hah, hadi bakiym, diye. Çıktı geldi. Topladıklarımı açıp ayıklamasın mı?

-Aa, bu benim mi?
-Evet senin. Bak, senin bedeninde.
-Bee, bunun tarihi geçmiş mi?
-Bak üstüne. Hadi ama. Hadi amaaa.

Şövalye de döndü o arada, canım ne yapmışmışım ki, yapmasaymışım, çıkıp dolansaymışım. Kardeşi de geriyormuşum.

"Beyfendi", dedim. "Bakınız, bu dolapların içini tamamen boşaltıp düzenlerinde yapısal değişiklikler yaptım. Mesela eskiden içi boş olarak şurada duran bu çantanın kapladığı alanla şimdi içinde eskiden ortalıkta dolanan zırt malzemelerini taşıyarak burada bulunması arasında en az yirmi santimetreküplük bir hacim kazanımı söz konusu. Sonra mesela..."

Kafasını yastığa gömdü ve bir daha plan proje duymak istemediğini haykırdı.
A, bi de makbule geçmiyor, iyi mi?

Nasıl yurdum erkeği askerden yırtmak için yurtdışında master peşine düştü, ben de ev işi yapmamak için kariyer yaptım diyebilirim. Bir de maalesef yaptığınızın asla anlaşılmadığı ve takdir edilmediği ama yapmadığınızın fazlasıyla sorun yarattığı bu işleri hayatım boyunca yönetemediğim gibi içimde huzursuzluğuyla yaşadım durdum. Bundan böyle evden çalışıyor olacak olmam yüzünden ev işlerini de üzerime almam icap ediyor-muş gibi duruyor ya. İşte ona da feci takığım. Sırf bu yüzden daha az paraya plazalarda sabahlayana kadar çalışabilirim. Dönüp dolaşıp bana yapışıyor bu işler yahu. Bir çare diyen çıkar mı aranızdan? Ya da gündelikçisini bana paslayan?

* Pek az iş Sisyphus'un görevine sonsuzca tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır; o hiçbir şey yapmaz, sadece şimdiyi sürükler."
-Simone de Beauvoir

Sysphus fanilere verilen ilahi sırlara ihanet ettiği için Tanrılar tarafından yuvarlak bir taşı bir tepeye taşımakla cezalandırılmıştır. Tepeye ulaşan taş, Sysphus'un bütün çabalarına rağmen, tepeyi aşmamakta ve aşağıya geri yuvarlanmaktadır. Bunun üzerine Sysphus taşı tekrar tepeye taşımaktadır. Bütün amacı ve görevi taşı tepenin öbür tarafına itmektir ama, bunu bir türlü başaramamaktadır. Ölmesine bile izin verilmemektedir Sysphus'un. Bu görevi tekrarlamasından başka yapacağı birşey yoktur.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Kontrol Kaybı

Acılarımdan bir demet sunmak istemem ama hayat söylenmeden geçmiyor. Şifayı kapmışım bir yerde. Düzelemiyorum. Şuracıktaki Stockholm’den dokuz saatte, bir terleyip bir üşüyerek döndüğüm için, haftalardır kimselerle görüşemediğim için, işyerinde sabahladığım için ve tüm bu durumdan ultra memnuniyetsiz Şövalye’nin bende yarattığı vicdan huzursuzluğu için olabilir mi? Yahu diyorum, bekleme beni. Özlemiş ama. İçim parçalanıyor. Hiç sesi de çıkmıyor. Bir şey söylediği yok ama bütün o sessiz mutsuzluğu ve benimle bir balıkçıya gidip oradan da eve gidip yuvarlanmaya amade duruşuyla içimi buruyor.

Bütün bu çileli yoğunluğun, tıkalı kulakların, sırt ve boyun ağrısının, geçmeyen nezlenin de son günlerindeyiz. Bundan sonra evde onu bekliyor olacağım ve belki aynı tripleri ben ona yapacağım. Bütün gün akşamki minik muhabbetimizi iple çekip umduğumu bulamayınca belki ben de ona duygusal baskılar yapacağım. Zaten artık evdeyken bile devamlı bilgisayar başında, devamlı ekranda bir şeylere söyleniyor, öfkeleniyor. İşini sevmiyor, kendi işini kurmaya çabalıyor. Bana döndüğünde yüzünde bunlar yok. Hala çok sevimli penguen. Yine de böyle huzursuzlanabildiğini görmek beni huzursuzlandırıyor. Ben onun çarşaf denizliğini seviyordum. Ya fırtılanalanır durursa bundan böyle? O notebook ekranına, ben de TV dizilerine sargın çile doldurur gibi yıllar geçirirsek? Gelecek hafta beni istemeye gelecek Şövalyegiller. Bu sefer törkiş stil gerçek nişanlılar olacağız. Yoğun seyahat ve tempolu iş günleri azalmaya yüz vurdukça hayatımın özeline çomaklar sokmaya başlarım artık. Buna da dayanırsa bir bakmışız evlenmişiz.

Hem yokluğumda değişen başka şeyler de var. Kardeş Hafiye galiba sanat bazlı bir meslek sahibi olmaya karar verdi. Ben onu elektronik mühendisliğinden bari kurtarıp endüstri mühendisliğine oturtmuşken şu hale bakın! Üstelik bundan benim haberim de yok. Çünkü aklından geçenleri onaylamayacağımı düşünüyor olmalı ki Düella'yı yeni ablası seçti bu konuda. Esincan’ın kardeşi drama okumak istediğini söylediğinde bir kriz yaşamıştık hep beraber. Eli ekmek tutamazsa ya? Yani hangimiz ayna karşısında saç fırçasını mikrofon yapmadık ki? Ya da prenses, hemşire gibi rollerde dramatik evcilikler oynamadık? Onların uzantısı hülyalı bir istek mi, temeli olan bir niyet mi? Önemli olan bu, diye diye. Yoksa illa evladım doktor, mühendis olsun diye kasanski değilim. Öyle miyim?

Bu bendeki sorumluluk hissi var ya, bir de bu kontrol arızası. İşte onları aldırasım var. Herşey biraz daha relaks olmam için alarm verirken bu koca kafamı duvarlara vurasım var.


Take it easy, take it easy
Don't let the sound of your own wheels
Drive you crazy

Pazartesi, Eylül 24, 2007

Tomruk Adacığı

Stock, tomruk demekmiş. Holm de adacık. Tomrukların suda giderken kendilerini buldukları adacığın ismi de Stockholm olmuş zamanla.
Feci gribim. Dün gece Düella'nın evindeki Benical'i alayım, dedim. Vermedi. Bugün azap olmuş ona hastalığım, iyi oldu. Sosyopattan itinayla vicdan azabı çektirilir.
Havanın soğuk olduğunu söylememe gerek yok. İşim de umarım işkenceli olmaz. Nerem kırıldı bilmiyorum ama bugünlerde işe feci sarabiliyorum. Buranın sendromunu kapmadan dönmek lazım. Sağ ve salim.

Cuma, Eylül 21, 2007

Memleket Molası

Birkaç günlüğüne Istanbul’a döndüm. Aa, kış gelmiş. Evimin sokağında kazı ve kaldırım döşeme çalışmaları başlamış. Otoparkım iptal olmuş. Bir de çılgın bir iş temposu, çılgın bir misafir trafiği içinde buldum kendimi. Bir gün, sadece bir güncük işten mantıklı bir saatte çıktım. Ki eve gidip çalışma niyetindeydim. Pijamalar içinde. Daaan, arkadan gene girdiler arabaya TEM’de. Üç ayda bir düzenli biri dalıyor arka tampona. E, kenara çektik. Bir trafik polisi aracı geldi. Bizi otoyolun dışına çıkardı. Emniyet şeridinin de sağında toprak zeminli bir inşaat alanına çektik. Sonra bize bekleyin dedi, gitti.

Bekle allah, bekle. Ne gelen var ne giden. 155’i arıyoruz. Tabii ki düşmüyor. Evde beni bekleyen Şövalye iki kez numarayı düşürmeyi başardı. Anında iki kez trafik polisi geldi. Yavaşladı. Yavaşladı derken tamamen durmadan hızlanarak uzaklaştı her ikisi de. Kaza ufak. Bişi diil. Ufak kazayı gören polis vakit harcamıyor bizle. Beklerken zaten 100 metre ötemizde sağlam bir kaza oldu. Bir minibüsle bir kamyonet kucaklaştı. Trafiği de tıkıyor tabii o kaza. Bize kimse aldırmıyor.

Çarpan abi efendi bir oğlana benziyor. Hem kazanın küçüklüğü hem de iftar saati yakınlığı yüzünden polisin çok gecikeceğini söyledi de söyledi. E, dedim, n’apiym. Para vermeyi önerdi. Ya ben bilmem ki nasıl olur? Araba benim değil, şirketin. Zaten yok kullanım hatası, yok zırt çiziği ha bire maaşımdan kesip durulan araba masraflarına gıcığım. Şimdi bu parayı alırım, gerçek masraf çok daha fazla derler, patlarım. Arıyorum araç sorumlularını. Şuncacık hasara en az 500 YTL eder, diyorlar. Efendi kaza abi 100 YTL diyor. E, madem. Bekledik de bekledik. Bekliyoruz diye gıcık oluyor değilim fakat. O keşmekeşte ben polis olsam ben de beni iplemem. Şeritler tıkanmış, kavgalar edilirken biz efendi iki tip yol kenarında blackberry’lerimizle sağa sola emailler atıyoruz sakin sakin.

İki saat sonra bir trafik polisi aracının önüne kendimi attım mecburen. “Durmam. Beni takip edin”, dedi. Ettik. İlerdeki minibüs-kamyonet kazasına gidiyormuş. Biz de gittik. Sağa çektik. Dışarı çıkıp izledik bütün olan biteni. Minibüsle kamyonet birbirlerini yiyor. Tekmeler, yumruklar havada uçuşuyor. Yaka paça bir tarafa gitmiş. Namusuna laf söylenmemiş aile ve ecdat kalmamış. Bizim Memur Bey bıdık ve çok komik bir adamdı. Ayırdı bunları bi güzel. Barıştırdı. Raporlarını yazarken minibüsle kamyonet birbirlerini abi-kardeş ilan etmiş, öpüşüyorlardı. Türklerin yanar dönerliğine anlam verememekle beraber seyretmesi müthiş zevkli.

Derken iftar saati geldi. Polisler hemmen sigaralarını yaktılar iftar niyetine. Elemanlardan biri gitti bir şehirlerarası otobüs durdurdu. Muavinden kaşla göz arasında bir şişe su ve plastik bardaklar yetiştirdi. Sonra bize alkol muayenesi yaptılar. Sonra klasik sorular başladı.


Geçen yıl yine bu zamanlarda böyle bir anımı paylaşmıştım sizlerle. Kaza raporlarında eğitim durumu soruluyor. Lisansüstü, dedim. Bizim polis meraklı. Hangi bölüm, nereden, diye sordu. Söyledim. Bana çarpan abi, ‘aaa, ben de’ dedi. Farklı bölümler ama yıllar yakın. Sorular birbirini kovaladı. Bir dünya ortak kankamız çıkmasın mı? Parayı alıp gitmeyip onu iki saat orada dikelttiğim için bana kıl olan abiyle aramızda bir samimiyet doğdu ister istemez.

”Yaaani. İki saat bekleşirken konuşmadınız da rapor anını mı beklediniz? Pes valla,” dedi Memur Bey.
Haklıydı. Biz uyuz Türklerdendik. Bizi seyretmesi hiç eğlenceli değildi. İki saat boyunca paraya bağlasak da dağılsak veya ertesi sabah X karakolunun önünde yeni kaza yapmış gibi yapsak da öyle rapor tuttursak muhabbetleri dışında herkes kendi arabasında uslu uslu oturdu. Kimse kimseyi merak etmedi.

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Seyahat Sıkıntısı

Magrip’ten direk Kuzey Almanya’ya geçtim. Sıcaklığın 30 derece düştüğü yetmiyormuş gibi dökülmüş yaprak tozlarından yeni bir allerji krizine tutuluyordum ki hap destekli uykulu dönemi tercih ettim. Buraların anlatılacak bir yanı yok. Mal toplıycaz diye çıkarttı patron fazlalıkları bavuldan. Yanımda sadece bir hırka var. Yüzde yüz yün ve kalın olmasına rağmen ısıtmıyorken, etraf da vinçlerden, çok dakik trenlerden, gri gökyüzünden ve uyuz Almanlardan ibaretken haliyle uyumayı dolaşmaya tercih ettim. (Bkz. Otel odamın darlangaç manzarası)

Magrip’te başarılı yemek yoktu. Yani sen Arap ol ama mutfağında soslar, baharatlar, salçalar olmasın. İki tane domates doğranmasın. İnanılır gibi değildi. Zaten global sermayenin yeme içme kısmına karşılarmış. Uluslararası fast food zincirleri yok. Tuzsuz iki dilim ekmek arasındaki köftemsiden ibaret hamburgere talim. Almanya da kendi mutfağından ibaret olsaydı midem de kulak-burun-boğaza dahil olup ek bir krize sebep olabilirdi ama Allahtan Çin'i var, Japon'u var, Big Mac'i var. Hepsinden önemlisi dönercileri var. Seyahat süresince yemeklerden zerre zevk almayıp açlık giderme namına patates kızartması ve burgere verince bünyeyi kilo da aldım korkarım. Pantolonumun beli sıkmakta. Bari kebapla, börekle, muzlu ruloyla alsaydım ya şu kiloları anıyla şanıyla.

A bir de en büyük sıkıntım su. Bir litre pet şişeye 5 yuro ver ver, nereye kadar? Gazsızından bulmak sıkıntı zaten. Restoranda kafede su istediğinde de çalkalamalık miktarda ama çok havalı İtalyan markalara sofistike kokteyl parası kadar bayılmak gerekmekte. E, dedim madem. Ben de musluğa dayarım avucu. Avuca dayarım ağzı yani.
Hani o kadar bezmişim ki yemekten içmekten bile bahsettim. Olacak şey değil.

Perşembe, Eylül 13, 2007

Ben Solcu Muyum? - 2


Sonra mesela 'bunlar' nikahsız yaşarlarmış, çocuklarına aşı yaptırmazlarmış. Ayaklarına(!) kadar belediyeden nikah memuru götürmüşler ama yine de resmi nikahlanmamışlar. Doktor götürmüşler ama çocuklarını aşıya getirmemişler. Yani sorun bu gibi servislerin yaşadıkları yerde olmaması değilmiş – hani Aklımagelmişken göçün en büyük sebeplerinden biri olarak göstermişti de ücradaki sağlık yetersizliklerini. Değilmiş. Sorun yine bunların hayvanlıkları. AKP bunlara para vererek oylarını almış bir güzel. O yüzden %50’lere varmış oyları. "Siz onların seviyesinde konuşmuyorsunuz, sizin söylediklerinizi anlamıyorlar”, dedim. ”Resmi nikahın, aşının ne olduğunu, ne işe yaradığını bilmiyorlarken diplerine kadar gelmeniz hiçbir şey ifade etmiyor onlara. Tersine, ürküyor bile olabilirler. Çocuk gibi düşünün onları. Kara cahil olmak böyle bir şey. Bu servisleri onları bilinçli sanarak gözlerine sokuyorsunuz hatta, kimbilir ne dürtükle. Doğru yöntem bu değil”, demiştim. Burada bir kavga yok, 'taraf' yok bence ve olsa dahi 'taraf' da tutmuyorken, sadece soru soruyor olmam bile şeriatçi, hadi bilemediniz en iyi ihtimalle 'saf' ilan edilmeme sebep olması durumu trajikomik.

Burada Düella çözüme şefkatle girilmesinden yana. 'Onlar’ı sevmeden, kabullenip bağra basmadan iyileştirilemeyeceklerini düşünüyor. Bu çok Düellaca. Böyle mıncır mıncır, kucak kucak, kokulu kokulu. Ben ’sevgi şart’ demiyorum. ’Saygı şart’ diyorum. Köpekleri sevmeniz gerekmiyor haklarını aramak için. Düella'nın da Çinlileri sevmesi gerekmiyor onların yaşamalarına göz yummak için :) O şimdi bu örneği konu dışı bulacaktır. İtirazı hatırı için kabul edildi. Benim için ise hala bir referans teşkil etmekte.

Durup dururken insanların 'yok birbirimizden farkımız, aslında hepimiz kardeşiz'e varacağına inanmıyorum. İnsanoğlunun özünün iyi olduğu varsayımıyla yola çıkmak naif geliyor bana. Bu büyük varsayım doğru olsaydı zaten sosyalist, komünist rejimler çok daha başarılı sonuçlar verir, çok daha sürekli olurdu. İşte o yüzden daha mekanik, daha analitik, daha sistematik yaklaşılsa cahil zihinleri bilinçliliğe taşımak tamamen mümkün olmasa bile başarılı olunacağını düşünüyorum. Sevmesek de saysak, hadi sayamadık da diyelim, herşey için beceriyoruz da buna da bari '–mış gibi' yapıyor olsak bana yeter.

Evet, bir babanın kızını okula ayda 300 YTL kazanmak niyetiyle göndermesi bizim için ayıp. Ama o babanın o düşük bilinç seviyesinde kalmasının ayıbı bizde. Babanın artık taşa dönmüş önyargılarını veya bildiği yolu değiştirmek zor. Bırak kalsın o öyle. Parayla da olsa göndersin kızını okula. Sen de adeta bir hafiye gibi düş peşine gün be gün. Kaç gün okula geldi kızı diye. Ne kadar okula devam ettiyse, o kadar para ver. Tamam, Etiler’in göbeğinde bile yüksek öğretim aslanın ağzındayken devamsızlığının takibiyle ittir kaktır eğitim almaya devam eden kızların belki hiçbiri doktor, mühendis, reklamcı, modacı, şirket yöneticisi falan olamayacak. Eğitim illa ki meslek edinmek için değildir. Kaçımız eğitimini aldığı meslekteyiz ki sanki? Diyelim o kız ilkokuldan sonrasına devam etmedi ve yine de gitti köyünden/varoşundan bir adamla evlendirildi, evinden ortamından hiiiç dışarı çıkmadı. Olsun. Türkiye’de en az ilköğretimi bitirmiş kadınların çocuk doğurma oranının gelişmiş Batılı devletler kadınlarınınkiyle aynı olduğunu biliyor muydunuz? O kızlar o kimbilir nelerden yoksun o okullara gitmekle meslek sahibi olmasalar bile 10’ar çocuk da doğurmayacaklar yani. O 10 çocuk da 10’ardan karanlıkları katlamayacaklar. Bakın, çok matematik. Kontrol mekanizmalarınızı biraz daha sıkı yaparsanız en azından ’onlar’ın doğurganlıkları 'biz'lerinkine indirgenip en azından 'ne kadar çoğaldı bunlar, uff' demeyecek, kurtarılmış yaşam alanınızda kendinize benzerlerle daha mutlu olacaksınız. Böylece CHP’nin oyu da hiç olmazsa %20’nin altına inmeyebilecek. Yaşasın, di mi?

Salı, Eylül 11, 2007

Ben Solcu Muyum?

Geçen gün Kerem yollamıştı Radikal’deki Gökhan Özgün’ün yazısını. Türkiye’ye döndüğümden beri düzenli bir şekilde gazete okuduğum söylenemez. Genelde bulmaca ekine dalıp gazeteyi unutuyorum. İnternetten bile takip etmez oldum. Bilinçli bir eylem değil bu. Zaten bir uzun zamandır internetten okumaya alışmışım herşeyi. Gazete kağıtlarının öyle rengarenk halleri tuhaf geliyor. O hallerini görünce web sayfalarından da soğudum belki de. Bilemedim. Arada bir birisi X’in yazısını oku bak ilginç derse gidip bakıyorum, gitmişken biraz sağına soluna da tıklıyorum, o kadar.

Gökhan Özgün’ün yazısı türban meselesiyle ilgiliydi. Çok sevdim de. ( http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=232235
) Arşivine dadandım adamın. 'Haaa hah! Ayyynen’ diye diye bittim okurken. Beğendiğim bir yazar daha çıktı. Radikal’e gelişiyle gazetenin solculuğu pekişmiş diye yorumlar da gördüm kendisini gugıllarken. Düşündüm de, ben de solcu muyum? Kendime şimdiye kadar bir siyasi tanım yapmamış olmam tuhafıma gitti. Yani zaten memleketteki sağ ve sol başka yerdekilere benzemiyor. Hatta dünyada bile anlamları şaştı denebilir. Gerçek tanımlarını çok uçalrda olmadıkça anladığım da söylenemez ki saplamalarına aklım ersin. Mantık silsilesine giriştim. Amerika’da dertler başka tabii. Mesela şu son savaştan yanaydıysan sağcıydın, değilsen solcu. Kürtajdan, gay evliliğinden, kök hücre araştırmalarından yanaysan solcu, değilsen sağcı. Ama zaten 'demokrat' kelimesi orda solcu manalardayken memlekette sağcı. Kelime hasbelkader her iki ülkede de farklı yönlerde de olsa parti isimlerine mal olduğundan mıdır, bilmem. Memlekette en halkçı söylemler sağ partilerden çıkma idi -ki zaten son zamanlarda sağ-sol değil, türban-laik tartışılıyor. Sanki biri diğerinin tezi-antiteziymiş gibi.

Düella MSN’e geldi de ona sordum. Ben solcu muyum, diye. Daha geçenlerde benim ne olduğuma dair o da düşünmüş. O kesin solcu zaten de ben değilmişim. Sosyal adalet duygum gelişmiş ama beni ancak 'refah ülkesi demokratı' olarak tanımlayabiliyor. Onu da eksik kalmış şefkat güdümden çıkarıyor muhtemelen. Sosyal, duygusal olgulara bile matematik problemiymiş gibi yaklaşmamdan. Hoş, Şövalye de bana 'laboratuar demokratı' diyor. Steril bir toprağın, Olmayan Ülke'nin demokratı. Gene tek kelimeye sığamadık, iyi mi?

Geçenlerde 'Atatürkçü' bir teyzeyle tartışaraktan tansiyonunu yükselttim de masanın. Aslında ben hiç tartışmadım. Sadece soru sordum. Hatta konu türban bile değildi. 'Cahil ve yoksul kesime nasıl ulaşırız' idi. Aslında ulaşmaktan amaç o kesimin AKP’ye oy vermemesini sağlamak imiş. Ben sonradan anladım. O da sorduğum sorulara sinir olup 'senin gibi biri bile böyle düşünüyorsa şeriat gelsin de o zaman görürüm ben seni', dedi. Hayır, ne dedim ki ben şimdi, oldum.

Kendisi beyaz olur. Sivil toplum kuruluşlarında takılır. Hatta kız çocuklarını okula gönderme kampanyalarında aktif görevler almış. O kampanya nasıl yönetildi, bilmiyorum lakin bana anlatılanca uygulaması şöyle olmuş: Adam kızını okula göndermiyor, ama bakıyor ki kampanyadan ayda 300 YTL para alacak, kızını okula göndermeye başlıyor. Parayı düzenli olarak her ay alırken kızın okula devamlılığı azar azar azalıyor. Sonra sonra hiç kalmıyor. Adam paraları almaya devam ediyor. Adam hayvan ilan ediliyor. Bu paraları dağıtırken neden bir kontrol mekanizması kurmadıklarını sordum. Yani adamın kızını okula para için yollaması kötü, tamam ama bulmuşsunuz doğru motivasyonu. Kaynağınız da var madem. Neden kızın okula devamlılığı takip edilmiyor o zaman? Her gittiği gün başına para alsın mesela. Hayır, bilmiyorum işleyişi. Soruyorum sadece. Ama adamın hayvanlığına takılmışız, gözümüz başka şey görmüyor. Sorun, benim adamı suçlamamam.

(Bu konu çok uzun. Hakkında çok şişkinliğim de var. O yüzden burada kesiyorum. Devamını yarın bir gün yazacağım)

Pazar, Eylül 09, 2007

İkilik

Akdeniz dedim, toprak dedim ama ayarı çok fena oldu. Bodrum’dakinden daha beter bir allerji krizine burda da tutuldum. Akdeniz’in olduğu yerde çoraklık da var tabii. Çoraklığın olduğu yerde de toz toprak. Bünyem çıktığı yeri reddediyor alenen. Amerika’da baharlarda, o arabaların gerçek rengini dahi anlayamayacağınız kadar çok polene boğulduğu zamanlarda Claritin kurtarıcımdı. Buralarda işe yaramıyor. Selpak’ı kutudan çekip burnuma götürene kadar geçen süre bile çok geç oluyordu oluğa dönüşmüş burnuma. Baktık çaresi yok bir doktor geldi de başka bir allerji hapını dayadı. İsmini duymadım ama ayık tutanından (non-drowsy) değildi. Bir uyudum, pir uyudum. Öğleden sonra güç bela uyandım.

Turistlikten emekliliğimi uzun zamandır istiyordum ama sanki buralara gelip de öyle otel odasında CNN seyredip internette dolaşmak dayak yemiş gibi hissetmeme rağmen çok büyük uyuzluk ve kınanma sebebi olduğundan zoraki kalkıp etrafı dolaşmaya çıktım. Acıkmıştım da. Otelin yemekleriyle aram da iyi değildi. Daha doğrusu iletişememekten muzdaribiz mutfak personeliyle. Benim Fransızcam onların İngilizcesi’yle bir olup Tarzanca da olsa bir dil edemiyor. Şekersiz çay istersin 10 şekerli gelir (burada çaylar kafadan şekerlidir, öyle tabağa küp şeker bırakılsın da miktarını sen ayarla değil yani), kepekli ekmek yok, karidesin kabuklarını ayıklayın, balığın kafasını istemiyorum dersin antenleri, gözleri iyice şişmiş baygın baygın önüne gelirler. Eti, balığı severim ama hayvanın bütününü tabağımda ölü gördüğüm anda vejeteryan olasım gelir. Nasıl ikilik ama. Kötü tarafını ört bas et, iyi tarafını bana bırak. Artık sadece hamburger-cips yiyorum, kola içiyorum. Supersize me yani. Onlarda sıkıntı yok. Amerikalılar bir dil yaratmışlar işte. Problemsiz.

Şu meşhur çarşılarına gittim nihayet. Yöresel hediyeliklerindeki Batılı efektler ilginçti. Bu sefer unutmayıp yanımda fotoğraf makinemi de getirmiştim. Rezalet bir fotoğrafçıyım, hani şu karelerde parmağı gözüken, resimlenmek istenen nesnenin karenin bir ancak bir ucundan gözüktüğü ve alakasız bir boşluğun karenin gerisini doldurduğu resimleri çeken benim işte. (Bloga da bu rezaleti koyucaz madem talep o yönde. Siz kaşındınız) Yine de bir özenti gelmiş bulmuş. Barışnerede ve Pansiyon Bolivya’daki çıplak ayaklı sümüklü kız çocuklarının resimlerini çektiler, üzerine de duygu dolu yazıp çizdiler ya. Bir baktım çarşı meydanındaki fıskiyede aynen Bolivya usulü bir hırpani kız çocuğu sularla oynuyor. Aman ne otantik bir görüntü dedim, şu bitli turistlere bir gol atayım diyip deklanşöre yeltenirken kızcağız kaçtı. Akşam makinemdekileri bilgisayara aktarırken farkettim ki ‘yoksulluğuna rağmen basit şeylerde mutluluğu bulan kızcağız portresi’ yerine fıskiyenin arkasında bir annenin haylaz oğlunu ulu orta pataklama görüntülerini yakalamışım ister istemez.

Bir geniş bulvarı var bu şehrin. Sanırsınız Paris. Art Nouveau tarzı binaları, sokak kafeleri sıra sıra. Oturmamla ay ne hoş, aman ne sıcakkanlılar dediğim Akdenizli erkekler yapıştı. Şövalye’nin tek taşını ters çevirince alyansa benziyor. Ben de taş gözükmesin, bir gasp olayına kurban gitmiyim diye ters takıyorum yüzüğü bilmediğim yerlerde. Böylece evli sandılar bari de yırttım. Evlilerin peşini bırakmaları da büyük erdem nitekim. Belki de niyeleri ciddiydi ve evlenmek istiyorlardı ya da maço koca potansiyelinden endişe ettiler, bilemedim. Baktım ufaktan burnum da akmaya başlıyor kalktım; bir alışveriş merkezine gittim. Alışveriş merkezleri de hep aynı biçim. Nerede olduğunu anlamana imkan yok. Ha Akmerkez ha burası. Hatta İstanbul’daki Mango’nun indiriminde bedenimin kalmadığı şortu buldum, aldım. Allerjim de kendiliğinden geçmişti bu arada. Kapalı yerlerde düzeliyor resmen.

Sıcak, tatil yöresi gibi bir yerdesin. Deniz ürünleri bol sofra. Basit oyunlarla mutlu olan çocuklar. Sıcakkanlı insanlar. Daha ne? Tüm bunlardan romantik-otantik hazlar almak isterdim elbet. Millet bunun için pılı pırtıyı satıp sahil kasabalarına yerleşmiyor mu? Ama eksisini de yok sayarak olamıyor ki bunlar. Zaten alternatif hayata rest çekmiş bünye. Mall da ister, plaza da ister, fast food da ister standart standart. Ben n’apiym? Zorla olmuyor ki.

Bu ikilik hayatıma o kadar sinmiş durumda ki Hafize Hanım’ın seyahat öncesi havaalanında mutlaka yanına aldığı iki derginin ikisi de bambaşka yönlere bakıyor. Biri The Economist, diğeri en bol resimli ve en klişe resim altı yazılarından ibaret bir magazin dergisi. A, bir de psikopatça, kafamı kaldırmadan çözdüğüm bulmacalar. Biriniz bu Pazarki bulmaca eklerini benim için saklar mı lütfen? Döner dönmez dadanıcam da.

Perşembe, Eylül 06, 2007

Bir Mekandan Diğerine

İlk kez Akdeniz’e güneyinden bakıyorum ya da ilk kez o benim kuzeyimde kaldı. Hangisi daha kolay anlaşılırsa o. Sağlamasını da yaptım denebilir artık bu denizin; her tarafının birbirine benzediğini görmek çok huzurlu. Güvenim bilimsellik kazandı. İnsanına da bulaştırmış kendini. Şöyle ki:

Otele gelirken yolda bir kırmızı ışıkta durmuştuk. Sokak lambalarını izliyordum. Ne kadar alçak olduklarına takılmışım. Patlak ampülleri kolaycana değiştirebilsinler diye olabilir mi ki, diye düşünürken elinde tablasıyla bir adam yanaştı şoföre. Şoför bozuk para uzattı, tabladan bir sap ucunda minik tomurcuk demeti olan bir şey aldı, bana verdi. Hediye. Üçüncü dil ya da daha doğrusu ikinci yabancı dil çok yalan. Çok zorlama duruyor. Araya hep birinci yabancı karışıyor. Çok tuhaf. Tutuk Fransızcam şoförün çok hoşuna gidiyor. Öğretmen edasıyla daha bir samimiyet yapıyor. Bu nedir, dedim tomurcukları koklarken. Yasemin kokusunu almamla ‘yasmin’ demesi bir oldu. Yaseminler Çukurova’da müstakil evlerin bahçe duvarlarından sarkan çalımsı ağaççıkların beyaz çiçekleriydi. Toplanıp demet yapıldığını bilmem. Dalları falan olmaz ki. Sadece çiçeğe yeltenirsin, onu da koparmanla elinde parçalanır gider. Bu sapın ucundaki tomurcuk demeti yaseminlerin kıvrılıp yuvarlanmış halleri. Etrafını ince bir iple bağlayıp demetlemişler. Dibine de limon yaprağından bir çanak yapılmış ki hangi bitkiye ait olduğu belli olmayan sapla demetin bağlantısı gözükmesin diye. Sapı da yaprağı da yaseminleri de ayrı ayrı Akdeniz kokuyor bu ‘yasmin’in.


Bir de ne oldum dememeli. Üç gün önce Bodrum’da Şövalyegiller’de Akdeniz’e veda etmiştik. Sezonu kapadık sanmıştık. Hatta belime yapışan denizanasının yakıcı acısı yazın bittiğinin de acılı habercisi olmuştu. Yaz sonu mahlukları koydaki bütün anneanneleri sudan kışkışlamıştı. Şövalye ısrarla o koyda 15 yıldır denizanası görmediğini iddia edip belimdeki kırmızı kabarıklı acıyı allerjiye yormuştu onunla biraz daha yüzeyim diye. Ki yüzmekten hiç hoşlanmam. Acıdan da. Ama onu kırmak da olmazdı. Sonra eve dönerken karşılaştığımız teyzelerden biri denizanası yapışmış bir arkadaşının gördüğü kortizon tedavisini korkulu sesiyle anlatıp cesaretimizden şaşkın bizden sahil raporu almaya çalıştığında Şövalye’ye dik dik baktım. Ertesi gün bütün site ahalisi denizanası hikayeleri anlatıyordu birbirine. Denize giren insan sayısında gözle görülür bir azalma olmuştu. Yine de o siteyi ve koyunu sevdim. Geçen yıl Türkbükü’nde taş sosyete çıtırları arasında kendimizi şişko, yaşlı ve demode hissederek feci ezilmiştik. Bende hiçbir değişiklik olmamasına rağmen bu yıl ortamın en taşı, en genci ve en jantisi bendim. Ruhuma çok iyi geldi.

Bazen çok uzaklara gitseniz de herşey aynı kalırken taş atımı mesafede bütün algılarınız değişebiliyor…gibi bir ifadeyle anafikrimi yazmadan edemedim zira yazmadan anlaşılmıyor. Sadece Hafiye’ye çağrışıyor.


Bu seyahate tahminimden daha erken çıkmak zorunda kaldığımdan Kerem'le bir kez daha oturup tartışamadık şu çember meselesini. Akdenizlerimizden döndüğümüzde belki karşılaşırız da biraz daha beyin yıkayabilirim. Bilenler bilir, olayım gittiğim yere kankaları toplamaktır. Bir grubu Amerika'ya almıştık da şimdi geri getirmek gerek. Memleketin muhabbeti ve yemeği güzel. Kankalarla daha bir güzel oluyor :)

Salı, Eylül 04, 2007

Kendin İçindeyken Kafan Dışındaysa

Bugünlerde kendimi iyi anlatamıyorum sanırım. Hiçbir şeyden pes etmiş değilim. Sadece önüme daha iyi olduğunu düşündüğüm bir fırsatı değerlerlendirmek üzere harekete geçtim. Aynı hareketi Amerika'da da yapardım, Japonya'da da. İşi bırakmamın Türkiye'de çalışmakla bir alakası yok yani. Başıma trajediler gelmiş de kendime istifa yolu falan çizmiş değilim. İşyerimden kötü ayrılmadım ve hatta tamamen ayrıldığım da söylenemez. Bana yapılan 'haksızlıklar' aslında her 'bordro mahkumu'na yapılan cinsten. Yani bir kurumda çalışmak böyle bir şey. Beyninizi satıyorsunuz. Gramla değil ki, halka açık borsası yok ki piyasa fiyatı bilinsin. Türkiye'de fiyatınızın sistemli değerlemesi yok. Hem Amerika'da hem de Türkiye'de performans değerlemesi ve buna göre yaratılmış range'ler, skalalar falan vardır ama bu kitaplara Amerika'da daha çok uyulur. Bu yüzden Amerikan şirketi en verimli çalışanlarını bile esneyemediğinden elinden kaçırırken Türkiye'de verimli eleman gitme tribi yaptığında olmadı bir ünvan uydurulmak suretiyle bir terfi yaratılarak çaresi bulunur. (Genelliyorum, istisnai olaylar dinlemeye niyetim yok). Avantaj gibi gözüken 'esneklik' ipinin ucu kaçtığında kaosa dönüşür işte. Hep derim. Her şeyin başı ayar. Sağlığın bile.

Aynı hislere senelerce ben de kapıldım Şükücan. Türkiye'de rüzgar esse, 'ay orası rüzgarlı, ben en iyisi hiiiç dönmiyim' derdim. Ay ortalık fecaat, trafik kötü, evler düdük, kadınlar frapan kokoş, insanlar kaba, vs vs. Bahaneler bitmezdi dönmemeye. Sonra sonra işte, bu bahanelere ne gerek olduğunu da çok düşündüm. Yani neden 'dönmek istemiyorum işte', demiyordum da 'dönmek isterim ama engel sebepler listesi kabarık' diyordum, onu da bilmiyorum. Olduğun yerde huzurlu, mutlu olmak suçmuş gibi. Diil, cancan. Hiiiç diil. Bir de 'mutlu olmak' mekandan bağımsız yahu. Savaşın göbeğinde bile mutlu olabilirliği var bu insanoğlunun. O yüzden mutlu olmak anlamında orası vs burası kıyası çok elmayla armut kalıyor.


Kerem gelmiş tatile Amerika'dan. Onunla da konuştuk. O da aynı şeyleri söyledi. Çok istermiş dönmek ama trafik, kabalık, kaos, ofisteki egolar, dedi. "Bunlara takılıyor musun?" dedim. 'Yani bunlara takılıp gününü mahvedebiliyor musun?" Elbette, dedi. Yani insan başka neye takılabilirmiş, daha ne olsunmuş. Ben ki öylesine söylenmiş bir kelimeden en karanlık, en nevrotik manaları bulup çıkarırım, bunlara şizofrenik senaryolar yazıp uykularımı bölecek kadar takarım, Kerem'in dediklerine bir türlü takamıyorum. Öfkelenebiliyorum, hatta bağırıp çağırıyorum da ama üç dakika sonra geçiyor. Zaman zaman boğazıma şeytan kaçtığını ama tuhaf bir şekilde hemencecik çıktığını söylüyor Şövalye.


Dün gece pijamalarımla atladım Pansiyon'a gittim. Şövalye tutturdu üzerime bir hırka falan alayım diye. Bu sıcakta? Deli mi ne? Arabaya binene kadar hasta taklidi falan yaptım bari. Görenler yadırgamasın pijamalarımla sokağa çıkışımı diye. Pansiyon bir söylendi ortama dair. Şapti düzeni, dedik. Zincirin her halkası şapti. Konuştukça farkettim ki kabullenmekmiş meğer benimkisi. Devrimci, hadi olmadı isyancı bir ruhum falan yok yani. Susup başka şeylerle oyalanıyormuşum. Olmadı uzaklara, doğaya falan bakıyormuşum. Ara sıra beliren öfke nöbetlerinin niteliği çok analitik, yüksek perdeden derslerden ibaret zaten. Biz de tüm şaptiliğin farkında ayrı bir cins şaptileriz. Ukala dümbelekleri olarak bu coğrafyada yaşarız. Hepinizi bekleriz.

Pazar, Ağustos 26, 2007

Açıklamalar

İşi bırakmam beni yakinen tanıyanlara sürpriz olmadı. Bir senedir anlatıp durduğum bir hikaye hayata geçti sadece. Öyle işimde yaşadıklarım canıma tak etti de lanet olsun dedim de yumruklu istifamı koydum masaya da, üstüne de tripli son iki haftamız başladı gibi bir durum ASLA yok. Kimseyle dargınlığım, gıcığım falan da yok. Görünüşe göre yorumcular benden daha çok alındılar üstlerine. Durumu bilmeyenler için yavaaaş yavaş anlatıyorum:

14 ay önce yedi yıl yaşadığım Amerika’dan döndüm ve ilk kez Türkiye’de bir kurumda çalışarak yaşamaya başladım. Başıma gelecekleri dönenlerden, yaşayanlardan, genç yaşımdaki staj mtaj, mülakat deneyimlerimden az biraz duydum, dinledim, hatırladım. Ben işini hayatı yapmayan bir insan olmuşum. Hiçbiri tomadı açıkçası. Yani döndüğümde baktım ki yerli yeni işimin bir makine düzeni yoktu; planlaması, stratejisi, toplantısı, giyimi kuşamı, ofis dinamikleri, performans tanımı ve değerlendirmesi, herşeyi ama kurumsal hayata ait heeer bir şeyi bambaşkaydı. Kaotikti. Bu kaosun da bir düzeni olduğunu ve kendinizi çok da zorlanmadan teflon kıvamına sokabileceğinizi unutmayın sakın. Zaten son birkaç yıldır kurumsal hayatın yalan olduğuna, ofiste yaşananlara takılmanın akla kar bir şey olmadığına, işi özel ve sosyal hayatınıza da konuk edecek kadar sahiplenmenin getirisinin çok marjinal olduğuna ve bu arada iş üzerinden kendinizi tanımlamamak gerektiğine ermiştim. Bu erginliğe vardığınızda zihniyetiniz ne menşeili olursa olsun her ülkenin her kurumsal ortamında mutlu olabilirsiniz. Aynı durumu başkaları ‘hırslı olmamak’, ‘beklentileri olmamak’, ‘loser olmak’, ‘aldırmamak’, vs şeklinde de tanımlayabiliyor; fakat hırs, beklenti, kazanmak-kaybetmek, aldırmak-aldırmamak gibi ifadelerin de Hafiyece’de tanımları farklı.

‘Amerikan’ zihniyetli birinin kaos düzende dikiş tutturması zordur ve hatta zaman zaman trajikomik sahnelere dahi yol açabilir. Bunu bilen iş insanlarının bu tiplere kuşkuyla yaklaştıkları da bir gerçek. Bana da öyle bakıldı önceleyin. Zaman içinde ‘tuhaf bir hatun ama kafa bir tipe benziyor’a terfi ettim. Hafiye zihniyeti orijinden bağımsız. Sadece gözlesin, öğrensin, bunlar içini kıpırdatsın, bunlar ona yetsin zihniyeti ve şu da bir gerçek ki Türkleri gözlemlemek Amerikalıları gözlemlemekten çoook daha eğlenceli. ‘Bakın da gülün hallerine’ anlamında söylemiyorum. Daha çok aksiyon var bir kere. Daha çok kan, ter, gözyaşı var. Drama dozu daha yüksek. Bir keresinde Amerika’da, hiç hatırlamıyorum neye üzülmüştüm ofiste, gözlerim dolmuştu da tuvalete kapatmıştım kendimi, orda sessiz sessiz üç dakikada iki damla dökmüştüm. Sonra hiçbir şey olmamış gibi çıkıp masama dönüp işimi yapmıştım. Burada rahat rahat ağladığımdan değil (hala beceremem herkesin içinde ağlamayı), ama ofis ortamında ağlayan, cinnet geçiren, tersine neşe krizine de giren insanlar var ki seyirlerine doyulmuyor. Onlar gibi direksiyonu duygularıma bırakmayı ne çok isterdim. Bu kontrollülüğü mesela -Amerika’dan mı kaptım yoksa doğuştan mı vardı hiç bilemiyorum- burada da çok güzel kullanabilirsiniz. İfadesiz suratla, sabit ses tonuyla konuşmanız gereken ve pattadanak değil de büyük lafı çiğneye çiğneye yumuşatarak konuşmanız gereken pazarlık ortamları için nimet olursunuz mesela.

Neyse, dönmek isteyenlere iş ortamına dair biraz nasihatlar verdim ben de kendimce. Bir önceki yazımda söylemek istediklerimin yorumlarda çok farklı anlaşıldığını ve hatta en son bir hakaretimsi yorumdan sonra o yazıyı çekmek durumunda kaldım. Kimseye öfkem yok. Eski işyerimle köprüler yakarak ayrılmış da değilim. Serinim yani. Lütfen siz de öyle olun. Kaldı ki yeni işim hazır bile. Neredeyse hazır yani. Kesinleşince bildireceğim.

***
Bir diğer konu da şu ki bu yazıları beni şahsen de tanıyan ve fakat dünyanın dört bir yanına dağılmış bulunan çekirdek kanka grubuma yazıyordum. Hatta da ilk formatı her kankanın kendi post’unu yazabileceği bir platform şeklindeydi. Sonra baktım benden başka yazmaya iştahlı kimse yok, bugünkü haline dönüştü. Kanka grubumu okur kitlem diye düşündüğümden biraz özel hayatımı da seriyor olabilirim. Bunda bir sakınca görmüyorum. Dışarıdan da takip edilmeye başlandığımı farkedince gerçek isimler yerine lakaplar kullanarak devam ettim. Yazı yazarken o kadar keyif almaya başladım ki uzun zaman yazmadığımda kaşınmaya başladım. Yeni işimden dolayı önümüzdeki günlerde yazılarımı, blogu ve hatta daha başka yeni denemelerimi yapısal değişikliklerden geçirmeye ve geliştirmeye vaktim kalacak diye umuyorum. Hatta yeni işimi biraz da o yüzden istedim.

Böyle yani. Herkese iyi Pazarlar!

Çarşamba, Ağustos 15, 2007

Adam Çalıştıramama

Beyza gelecek diye erkenden uyanıp evi topladık. Şöyle her şeyi olduğu yerden kaldırıp altını silip sonra da aynen aldığı yere bırakmak yerine nesneleri kategorize ederek yerlerine yerleştiren bir temizlikçi hayaliyle yaşıyorum. Sorsan önemli bir şeyin yerini değiştirmiş olmaktan çekiniyor. Oya ne güzel, herşeyi tıkardı üst üste çekmecelere. Sığmadığı anlarda da bir köşeye. Üzerine de bir battaniye. Tamam. Battaniyeyi açmanla nesneler devrilirdi ama olsun. Nasılsa bir dahaki haftaya gelip yeniden bu denk yapılırdı küçük odaya, gözlerden uzak bir yere.

Bir de Beyza her geldiğinde sigaram yok, diyor. Birkaç kez ona sigara buldum bıraktım. Ama bu sabah da aynı şeyi iddia eder diye geçen hafta Abu Dhabi'den Düella'ya getirdiğim bütün duty-free sigaralarını topladım. Toplanırken Ruş'un Düella'ya getirdiği kahve kremaları gün ışığına çıktı. Onu da kattım arabaya indireyim diye dev poşet yaptım kapı önüne. Düella Hanım'ı ne zaman görebilirsek artık, vericez emanetleri hazır Beyza'dan kaçırırken malları. Yalnız kaçırdık hadi, eyvallah da sigara sorarsa ne diycem ben Beyza'ya? Bu basitlikte bir şey isteyen birisine 'hayır' demek o kadar zor ki ama bir, iki, üç derken bu sefer Beyza'ya sigara bulundurmak görevim oldu. H atta evde sigara yoksa bir gün öncesinden stres yapmaya başladı bu durum.

"Tamam o zaman", dedim Şövalye'ye Beyza'nın olası sorusuna ne cevap vereceğime dair prova yaparken. "Ben de derim ki, 'Her gelişinde sigaran olmadığını söylemen sence bir tesadüf mü Beyza?'"

Böyle prova yaptığıma da bakmayın. Anı geldiğinde Allah bilir açıcam duty-free paketlerini.
Şövalye bacaklarını karnına çeke çeke güldü bir beş dakika. Nefesini toplamayı başarınca da "Yo, yoo. Şöyle de: 'Senin sorunun ne biliyor musun Beyza? O lanet kıçının kafandan büyük olması. İşte senin sorunun bu ahbap' de". Hi ho hooo! Hiii ho haaa!


Çok Amerikanmış bu tavrım. Direk sert çıkışıp kaşlarımı çatmam gerekirmiş. Ama nasıl ya, nasıl? İşte de bütün odacı, şoför, fotokopici, muhaberat, sekreter, idari işler insanlarına bir işi yaptırmayı beceremiyorum zaten. Rica etmemem gerekiyor. Kendi kendilerine hatalarını farkedip düzeltmelerine yönelik ipuçları verip çakmalarını beklememem gerekiyor. Bu memlekette sadece cinnet çözüyor düğümleri. Ki o da sadece bir anlık.

Pazartesi, Ağustos 13, 2007

Siberevham*

Nasıl olduysa ilk kez duyduğum şu 'cyberchondria' olayını da cyberchondriacvari bir biçimde internetten okudum, öğrendim. Kendime tedaviler falan araştırıyorum. Şekerim düşüyor, evet. Bulgularım çeşitli tahlillerle sabittir. Mide gazı yapmaz yani bu şeker düşüklüğünü. Manyaklar sizi! Özetle, kanser değilim. İlerde diyabete temayülü olan bir hipoglisemi vakası. Uzun süre aç kalmamam, şekeri ani yükselten basit karbonhidratlardan uzak durmam falan gerekmekte. Yani bir muzlu rulom vardı günahım. O da gitti. N'apalım.

MR çektirmedim, tomografi de çektirmedim. Multiscan diye bir alet çıkmış. Onun çıktısına ne deniyorsa artık, ondan çektirdim. Teknoloji anlamında gerçekten Amerika'nın önündeyiz, kim ne derse desin. Herşeyin en son modeli burda. MR bir tüpken bu bir simit şeklinde. Tepeden tırnağa iki dakikada tarıyor adamı. MR eski tip printer gibi satır satır ilerliyor ya on saat. Bu şip şak.

Yalnız doktorları gibi teknisyenleri de bir tuhaf bu ülkenin. Alete girmeden damarınıza bir sıvı enjekte ediyorlar. Tabii ben sormadan bırakmadım. Bu sıvı nedir, nedendir, ne işe yarar, diye. Bu sıvı en kılcal damarlarıma bile hızla dalıyormuş. Daha iyi görüntüleniyormuşum böylece. Yalnızca biraz iğnesi kalın, acaba nerenizden batırsak derken elimin üstündeki damarları inceliyordu. Anneciiiiim, oldum. Doktor** koştu geldi . Korkma kızım'lar yaptı. Bu alet biraz moral bozar, haklısın, dedi. Yok, alet diil, kalın iğneler içimi şaapıyor, dedim. Doktor daha 'yoook bişiy, yoook bişiy', yaparken teknisyen bir çam daha devirdi. İğneyi yapıcaz, sonra yalnızca üzerinize haşlanmış su dökülüyor gibi bir his olacak. O kadar. Neeeeeee, oldum. Kalın iğneleri zarif bileklerime daldırmaya çalışmalar, haşlanmış su dökmeler. Bir moral, bir teskin, sormayın gitsin.

Yani neticede, evet, iğnesi kalıncaydı normalden ve de bir sıcaklık kapladı içimi hemen sonra ama o kadar. Teknisyen öncesinde öyle bir çekti ki beklentileri aşağı, sandım ki işkence görücem. Geçenlerde Mango indirimi gününde kasa sırasında 72 kadının olduğu (üşenmedim, saydım) iğnenin yere düşmediği ortamda arka dibimde duran kadının ayağına bastım. O anda o mağazada özürsüz mahçupsuz dakikada en az on iki ayağa basılıyordu ki ben yine de özür diledim. Ayağımı ayağının üstünden iki saniye içinde çekmeme ve üstelik lastik pabuçlar giymiş olmama rağmen kadın o kadar ciyakladı ve o kadar zırladı ki basiretim bağlandı. Ayağı kırıldı sandım. Birkaç kez özür dilememe rağmen hakarete ramak kalan sözler de söyledi. Utancımdan çıktım gittim mağazadan. Bakmayın burada car car yaptığıma. Çok ezik bir insanım aslında. Kavga edemem hiç.

Diyeceğim o ki, ayağına basılmasına bu kadar ağlayan bir millet varsa teknisyen de haklı olabilir bu tarz teşbihlerinde. Ha, ayrı bir küpe olarak şunu da takın ki bu topraklarda bir kez özür diledin mi cani ilan ediliyorsun. Hiç aldırmasan kimsenin bir şey dediği yok. Vergi beyannamesi gibi. Bir kez bildirdin mi yandın. İşini kapatsan, evini satsan bile sorumlu ilan ediliyorsun.

Yani neymiş? Biiiir. Röntgen teknisyenleri de dahil herkes acıları abartırmış. İkiiii. Kimseden özür dilemeyecek, kimseye bir şey beyan etmecekmişiz.

* Bu kelimeyi ben Türkçeleştirdim ya da Türkçeleştirir gibi yaptım. Her hakkı mahfuzdur.
** Uzun hikaye ama doktor Prof UC diil. UC son dakika nefes almaya yurtdışına gitmeye karar vermiş, tabii ki randevusunu iptal ettiğini bana söylemeye gerek duymamış. E, koskoca vergi rekortmeni adam, benim vaktimi neden ka'ale alsın? Ben de Cuma günü bir kere işten çıkmış bulunduğum için bitişikteki alışveriş merkezini gezdim. Yerine Cumartesi günü bir arkadaşımın babasının doktorluk yaptığı daha mütevazi bir hastaneye gittim. O beni bu cihazlara soktu işte.


Pazartesi, Ağustos 06, 2007

Psi psi-ko-pa-tım

Gece 4'te çaat diye ışıkları açıp Şövalye'yi dürterek uyandırdım. Ben hastayım. Çok hastayım. Yani hastaymışıııım. Bohuuu, diye. O uyumuştu gece 1 gibi. Benim uykum yoktu. Sen uyu, dedim. Ben biraz şu tahlil sonuçlarımın nelere işaret olduğuna bakıcam internetten. Uykusu varsa veya karnı acıkmışsa hiçbir incelik beklemeyin Şövalye'den. Ama sandım ki bu durum ciddi diye farklı davranır. Yok. Geçirdim onu internetin başına. İnsulinomalar, pankreas kanserleri, neler neler gösteriyorum. Gösterirken anlatıyorum. Böyle benim anlatışım vardır ya heyecanlıyken eller, kollar, tüm vücut muhabbete. Gözlerini ovuşturdu durdu sadece. Sonra da anlattıklarımı anlamadığını söyledi. Pankreasın çok güzel senin tontonum, dedi gitti yattı!!!
Senelerdir bir tuhaf kan şekeri problemim var. Ailede diyabet gırla olduğu için birçok doktorun kapısını zaman içinde zaten defaatle aşındırdım. Tahliller tahliller. Şeker yüklemesi yapılır. Benim şekerim yükselmez. Yani yükselir de normal insanlarınki kadar. Normalde diyabet teşhisi öyle konuyor. Gerisine bakılmıyor bile. Oysa benim şekerim yüklemeden 3 saat sonra patada diye öyle bir düşüyor ki, öyle 'karnım acıktı'yı 'şekerim düştü' şeklinde tanımlamaktan çok uzak bir şey. Bayılmak üzere olma hali. Bir şey yemezsem kan çıkar hali. Yer yemez rahatlarım. Herşey düzelir. Kandaki glukozun taban değeri 70-75'ken benimki 50'ye, hatta 40'a düşüyor.


Daha önce gittiğim doktor bir diyetisyene yolladı. Diyetisyen de bana bir not kağıdına 10 madde yazdı. Bal yeme, pirinç yeme, beyaz ekmek, makarna yeme, şekerli meşrubatlar içme vs vs. Bana basit karbonhidratları anlatmaya kalktı. Ben ondan daha çok şey biliyordum haklarında. O kadar çok Atkins ve Southbeach diyeti zımbırtısı okumuşum ki yiyeceklerin glisemik indeksini ezbere biliyordum, lif oranlarıyla beraber. Zaten bu saydıklarını da yemiyordum. Yani arada pasta, börek götürmüyor muyum? Evet. Ama senelerdir pirinç, beyaz makarna, beyaz ekmek, normal kola falan tüketmiyorum. Çayıma şeker splenda'dır. Spor yap, diyor. Haftada üç gün yarım saat hızlı yürü, mesela, diyor. Kardeşim, ben o kadar koşuyorum bile. Sporu azaltiym mi? Bu mu? Ezberlemişler dıt dıt dıt dıt bıt bı bıt herkese aynı reçete. Bir bak, bir dinle, bir düşün. Karşındaki herkes aynı mı? Birinin ihtiyacı, sıkıntısı farklıdır belki. Benim derdim zaten bana onu yeme bunu yeme, spor yap demeleri yerine mekanizmayı anlatmalarını istemem – ki Türk doktorları o noktada ağır alınganlıktan feci ayarcı oluyorlar. Sanki bilgilerine, kariyerlerine hakaret etmişim gibi. Soru soruyorum sadece ayol. Olmazsa olmaz vücuduma dair sorular sormamın nesi yanlış?


Kan şekerim yükselmiyorsa, neden bana diyabet diyeti veriyorsun, mesela? Şövalye de merak ediyor bunu. İlerde diyabet riskine işaret dedim. Onu da ben dedim. Internetteki medikal sitelerden öğrendim. Doktordan değil. Tamam, dedi, madem ilerde diyabet olacaksın. Olana kadar vur patlasın çal oynasın, o zaman. Hadi gidip Mevlam Pastanesi'nden muzlu rulo pasta yiyelim! Şimdiden neden diyabetmişsin gibi yaşıyorsun ki? Evet yahu. Neden?


Ben tuttum kendim okudum okudum. Durumu ve tahlillerimi Harvardlı doktor Şükü'ye de raporladım. Bana pankreas tomografisi çektir dedi. Ben devam ettim okumaya. Sonra tamam, dedim. Pankreasımı urlar bastı. Şövalye'yi kastım. Şövalye psikologa gitmemi önerdi. Obsesifmişim. Korkutuyormuşum artık onu. Akabinde Düella'yı kastım. O da eğlendi benle. Amaaan, ölürsen ölürsün, bu kadar kasmaya ne gerek, dedi. Hayatı sevme bu kadar, dedi. Ölüceksem ölürüm de bir an önce öğrenmek benim derdim. Asıl anlamazsam ölürüm. Hafiyeyim ya.


Daha beter hırs yaptım. Zıvanadan çıktım. Hastaneden doktorun telini alıp Pazar günü adamı aradım durumu anlattım. Pazartesi de yakasına yapıştım. Önce, ooo, yaşıyorsun bakıyorum hala, diye eğlendi. Sonra da sana internet yasak, dedi. Git diyetini yap, sonra konuşalım, dedi. Oldu. Hem anlatma, hem okutma, hem sordurtma. Sus ve güzel ol bu memlekette.

İşe geldim. Doktora gidicem, gecikicem demiştim sabah. Dönünce soranlara anlattım. Öylesine anlatmıştım. Ta patrona gitmiş durum. Patron bir de üstüne alınmış. Ağır torpiller koyup Prof Dr UC'den randevular almış. Israrla pankreasımın tomografisini alıcak. Şimdi hangimiz obsesif? Dedim bu doktor neci? Bilmem, dedi. Gugılla bir. Sen tut koko hastaneler zincirinin sahibini ara, 'en güzel masanızı ayırtmak istiyorum' der gibi, en baba doktorunuza randevu alayım, de. Prof UC'nin prof'luğundan ziyade vergi rekortmenliği çıkıyor gugıl sonuçlarında. Uzmanlık alanı da endokrinoloji diil. Şimdi 'gitmem' de diyemem. Ayıp olur galiba.

Bu tomografiyi duvara asmıycam heralde. Yorumlanması da gerek. Şövalye sakın bunu asıl doktoruna götürme, endokrinologların kara listesine gireceksin, diyor. Uff. Ufff.