Cuma, Mayıs 30, 2008

Çocuk Disiplini Yöntemleri

Bugünlerde ebeveynler –en azından etrafımdakiler- neden çocuklarını dövmez oldular? Neden bundan çekinir oldular ki? Çocukken her azdığımda annem bir güzel pataklardı beni. Sonradan bu durum hakkında konuşup analiz manaliz de yapmazdık tabii ki. Time-out cezam da yoktu. Time-out’un ne olduğunu da ancak kolejde öğrendim. Kendisi bir ceza çeşidi olur. İzole bir yerde bir süre tek başına, aktivitesiz, stimulansız kalma halidir. Sınıfta azınca öğretmenin yolladığı ufak, loş, boş bir odada dikilirdik işte birkaç saat. Bana hiç de tomastı. Sadece üç time-out bir gün uzaklaştırmaya mı sebep olurdu, öyle yani sarı kart gibi bir şeydi. Kırmızı karta giden yol olması icabıyla huzur bozardı. O zamanlar Adana’nın kebap şişi, döner bıçağı, meydan dayağı meşrebine pek uzak kaldığından anlaşılması güç olmuş olabilir tabii bu Amerikan icadının.

Şimdilerde kimin bebesi varsa evlerinde bir time-out köşesi var. A, etrafı mı pislettin, sütünü mü fırlattın, ablaya mı vurdun, koş bakiym köşene. Çocuk gider. Birkaç dakika sonra, ‘geçti’ diye bağırır. O köşede o kadar çok bekleşilmiştir ki köşenin duvarı kirlenmiştir.

Çocuk büyüyünce köşe cezası odaya kapanma cezasına dönüşüyor. En güzeli. Oh, gelsin dvd’ler gitsin wii’ler, ohh msn chatler. Harika fikir valla. Eliniz değmişken bir de psikologa götürün onları. Götürün ki size ne kadar kötü anne-baba olduğunuzu söylemek yerine dikkat eksikliği ya da hiperaktivite bozukluğu teşhisi falan koysun.

Çocuk dediğine azdı mı biraz acı çektirmek lazım. Böyle yapmazsanız kendi pisliğini toplamasını söylediğinizde size 'hayır’ der çıkar işin içinden. Kaldı ki, bu o kadar da kötü bir şey değildir. Yetişkin hayatını bir küpte veya ışıksız bir ofiste patronlarını zengin etmek için bilgisayar ekranı karşısında rapor yetiştirmek ve sunum hazırlamakla geçireceği için onu geleceğine hazırlamış da olursunuz. Hadi diyelim küçük yaramazın hayatı sizin kontrolünüzde. Onu laboratuar ortamında, harikalar diyarında yetiştirdiniz. Dış dünyaya kontrolünüz yetmediğinden gerçek hayata karıştığında ayarı alacak, o zaman başınız iki misli ağrıyacak. Ama nedir, mesela Finlandiya’da yaşıyorsanız gerçek hayat da steril olduğundan bunu yapabilirsiniz. Yani sözüm gerçek sosyal demokrat ülkelerden dışarı. En kötüsü bizimki gibi müslüman mahallelerde gavur yöntemleridir. 0-10 yaş arası Beyaz Türk çocukları neslinin bu memlekette ilerde neler yapabileceklerini görmeyi heyecanla bekliyorum şahsen.

Bugünün çocukları kendilerini adam sanmaktadırlar. Siz de burada devreye girip gerçekten kuralları kimin koyduğunu onlara göstermelisiniz. Çocuğunu pataklamayı bilmeyen ebeveynler için birkaç tekniği paylaşmak istiyorum:

1- Osmanlı Tokadı: 'Ön uyarı’ manasına gelen bu tokat azıntı devam ederse sağlam köteğin geldiğinin habercisidir. Parmaklarla yanağa değil de elin ayasıyla şakak kemiklerine vurularak icra edilir. El ve kolun omuz hizasında açısız hareket etmesi şarttır. Sarsıntılı bir tokat olması yüzünden çok tesirlidir. Ancak sonu gelmeyecek olduğunu tahmin ettiğiniz ciddi arızalar için kullanınız.

2- Seri tokat: Mesela markettesiniz ve sizinki onu isterim, bunu isterim diye tutturdu. Önce küçük, sıradan bir tokat atın. Beş saniye kadar bekleyin ki ağlamaya başlasın. Ağlamaya başlayınca biraz daha şiddetli vurun. Ağlama devam ederse tokadın şiddeti artarak devam etmeli. Tokat-viyak-tokat-viyak-tokat...şeklinde. Burada amacımız ağladıkça daha çok dayak yediğini ve yiyeceğini çocuğa anlatmak.

3- Oklava: Annemin favorisi olan oklavalar hala çalışan anne mutfaklarında bulunur mu bilemedim. Bulunmuyorsa da bulundurun fakat en iyisi bile 3-4 seansta kırılır. Önden toplu almakta fayda var. Sırt ve bacak kötekleri için idealdir.

4- Terlik: Tüm zamanların favorisi. En ideali ağır plastikten yapılma olanlardır. Eskiden her yaz mutlaka alınan poliüretan tabanlı Esem terlikler bu iş için idealdir. 38 numara kırmızılarının mazisi bende derindir.

5- Çimdik: Tek elle, iki parmakla yapıldığından kalabalıkta çaktırmadan da yapılabilir. Etraftakiler çocuğunuza işkence ettiğinizi anlamaz. Pratiktir. Arabayı kullanırken dahi tek elinizle arka koltuğa uzanıp bacakları sıkıştırıp yolunuza devam edebilirsiniz.

6- Kafaya tokmak hareketi: Çocuğunuz öğrenme güçlüğü çekerse bu hareketi deneyin. Her okuyamadığı harfte veya anlamadığı cümlede kafası kapıymış da siz de kapıyı çalıyormuş gibi yapabilirsiniz.

7- Baston: Eğer düşünüp taşınıp ancak bin yaşına geldiğinizde çocuk sahibi olursanız bastonunuzu da disiplin aracı olarak kullanabilirsiniz. Çocuk koşarken bastonla çelme takabilir, kalkmaya çalışırken arbedede üç beş kez ittirebilirsiniz de.

Çarşamba, Mayıs 28, 2008

Cennetten Çıkma

Geçen gün Yeşilköy sahilde oturduk Yonc ve Elyan’la. Yemek yedik. İşte işten güçten bahsettik. Kimin işyerinin olayları en şaka gibi diye yarıştırdık. 30 küsürlerinde ancak evlenebilmiş biyolojik saati de ilerlemiş taze evli kadınlar olaraktan çocuk konusunu da konuştuk haliyle. Hep konuşuyoruz bunu zaten. Konuşmakla kalıyor. Kimi bu düttürü dünyaya çocuk getirmek istemez, kimi çocuğa bakacak sabır ve enerjiyi bulamaz, kimi pahalı bulur. Hepsine de verecek cevabım var. Belki doğuracağın çocuk kansere çare bulacak, yok işte işe güce daha çok enerji harcıyorsun, Allah rızkını verir misali gitmesin kardeşim özel okula üç yaşından itibaren. Bak bize. Özel okula mı gittik? Kötü mü olduk? (Şeyyy, ben gittim. Ama ailem tutturmuştu. 10 yaşında ben kendi kendime yazılmadım heralde. En azından ilkokula falan özel gitmedim)

Çocuk yetiştirmenin zorluğunu biliyorum. Etrafımda yaşantılarını gözlemlediğim çok anne var. Özellikle ilk zamanlarında hayatın bütün akışı tamamen çocuğun etrafında kuruluyor. Bu etraf oldukça düzensiz, uykusuz, yorgun ve bol tuzaklı, kaotik bir etraf. Bilincimizin doruklarda olduğu şu yaşlarda ve konumlarda elalemin doğal halinde dangıl dungul yuvarlandığı bu yoğun kaos ortamına biz girsek mi girmesek mi bilemiyoruz. Özeti bu.

Çocuk yetiştirmekten bahsederken çocukken yediğimiz dayaklardan da konu açıldı. Hesabı ödemiş ve kalkmak üzereydik oysa ki. Travmalarımızı dışa vurasımız gelmiş olmalı ki iki saat daha oturduk yeni kahveler söyleyip. Ne acılı çocukluklar yaşamışız yarabbi. Mesela benim 13 yaşıma kadar annemden yemediğim sopa kalmamıştı. Her sopanın sebebi de birbirinden tuhaftı. Yemeğimi yemezsem, sofrayı kaldırmazsam, sakarlık yapar da bir şey kırarsam, ev işlerine yardım etmezsem mesela anında çimdik-tokat-terlik üçlüsü vücudumda yerini alırdı. Taze pişirdiği sıkmayı (Çukurova’ya has sacda pişirilen acılı, soğanlı peynirli dürüm) yemek istemedim diye sıkmanın açıldığı oklava sırtımda kırılmıştı jübilemde. Oklava kırıldığı için, oklavasız kalmıştık da dağ başındaki evde, bir süre sıkma yiyememiştik Allahtan.


13’ümde tombalak bir kız çocuğuydum. Regl olmaktan feci korkuyordum. 1.60 boylarında 72 kiloydum. Ergenleşiyordum. İri cüssemden de utanıyordum. Zaten senelerdir annem de boğazımı keseyim diye söyleniyordu. Söylenmekle de kalmayıp şişkoluğumla alay ediyordu. E, ben de işte artık yemiyordum. Sevmediğimden değil vallahi. Olsa şimdi bir tepsi sıkma yerim patlayana kadar. Diyet yapıyordum. Neyse işte, durum şudur ki ben o gün sırtımda kırılan oklavanın sebebini hala anlayabilmiş değilim.

O yıllarda kızların ebeveynleriyle en büyük sorunu oğlanlar idiyken benim davalarım hep böyle eften püften ve de çoğunlukla anlamlandıramadığım şeylerden olmuştur. Velhasıl benzer travmalardan paylarını almış arkadaşlarıma bakıyorum. Hepsini çok seviyorum. Hepsi iyi insanlar. Başarılılar. Ne bileyim, keşke böyle çocuklarım olsa. Ebeveynlerinden bir fiske dahi yememiş arkadaşlarım da oldu. Onlar da iyiler hoşlar ama çok da içten yanmalı hırs insanları olduklarını söyleyemeyeceğim. Potansiyellerini zorlamama halindeler. Bu onları huzurlu yapıyor ama hedefe kilitlenememe sorunları olduklarını söyleyebilirim. (Mesela Dak)

Birkaç aydır
ted.com'a giriyorum. Geçen yazımın yorumuna da Ted’den bir link bırakılınca tavsiye etmek aklıma geldi. Orada yazarın biri yaratıcılığın formülünü analizliyordu. Çocukluk travmalarını yaşama tutunma çabasına sebep oldukları için yaratıcılıkta önemli bir katalizör olduklarını anlatmıştı. Tamam hiçbirimiz sanatçı üstat falan değiliz de, yine de yaratıcı yöntemlerle tutunma mücadelesindeki asıl sebep anne tokadı olabilir mi? Çok takdir de ediyorum bu mücadeleyi bir yandan. E, o zaman çocuk yetiştirmede eski usule yeni nüanslarla devam edebiliriz sanki. Öyle çocuk nereye biz oraya da olmayacağımız için cennetten çıkma ürünümüzle çocuk yetiştirmek de kolaylaşır da belki doğurmaya karar veririz iyice tohuma kaçmadan.

Çarşamba, Mayıs 14, 2008

Dizi Senaryosu Yazmak

Pazartesi günü Çağan Irmak’ın yeni dizisi başlamış Kanal D’de. Çağan Bey’in dizileri genelde tutar diye Düella’yla pansiyonda oturup dizinin senaryosunun matematiğini çıkaralım dedik. Hani biz de dizi yazıcaz ya büyüyünce. Dersimizi çalışalım niyetine. Çıtır da elektrik faturalarının otomatik ödendiğini sanan bir insanken yanılarak karanlıkta kalmış bir birey olarak sığınmış pansiyona.

Kapıdan içeri girmemle Çıtır’ın ciddi, sakin profesör sesi bilmemne management projesinin getirisi götürüsü falan diyordu. Düella da karşısına geçmiş miş gibi yapıyordu. Onun bir ifadesi vardır. Siz bilmezsiniz. Sanki dişleri bir kilit de tırnağı anahtarmış gibi döndürür parmağı ağzında. Seni dinliyorum ve önemsiyorum ama aklımdan bir hinlik de geçiyor demektir o. Bu hareketten sonra genellikle tumturaklı yorumlar yapar. Dedim bırakın bu ne ya? Konferansa mı geldik? Bunu niye konuşturuyorsun böyle bilmiş bilmiş? Dizimiz nerede? Kağıtlar kalemler çıksın, notlar alıcaz.

Çıtır görsel yönetmenimiz olduğu için dizideki görsel mesajları bulup not almak onun göreviydi ama Londra’daki manitasıyla dizi sırasında Skype sohbetini tercih edince biz onu katip bilip söyledik, “Yaaaaz. Salondaki büfenin üstündeki aile fotoğraflarına zum. Mutlu aile mesajı.”. “Yaaaaz. Kırılmış kurabiye adama zum. Aldatan kötü baba. Parçalanmış aile mesajı,” diye. Diyaloglar karakterlerin yaşından ve tecrübesinden beklenmeyecek kadar olgun, tuhaf, iyi dikilmemiş, oturmamış geliyordu. Konu desen aldatılan kadın çocuğuyla doğduğu Ege kasabasına döner şeysi. Babam ve Oğlum'la Aliye kırması. Sonu belli. Ne bileyim, bize bir olmamış geldi. Belki ilk bölüm garipliğidir. Zamanla geçer.

Dizinin orta yerinde Kuzen Larry geldi. O tam anlamadı aslında ne yaptığımızı. Diziye dair notlar alırken görünce bizi yardım etmek istedi meşrebince. 'A, bu adam çok kötü rol yapmış. Yazsanıza. Deniz aslanı gibi, ne tipsiz' dediğinde kaç dakika güldük hatırlamıyorum.

Sonra da cıvıdı zaten herşey. Çözecek matematik falan yoktu. Vardıysa da çözüverdik hemen bitti. Dümbelekçe olacak ama matematik profesörüne dört işlem göstermek gibi bir 'geçelim’ hissiyatından bahsediyorum. Lost değil, ne bileyim David Lynch filmi de değil ki izlediğin, izleri birleştirip evrekaya ulaşasın. Bir bilgelik, bir mesaj kaygısı da yok. Biz böyle pffftt yaptık ya, kesin tutar bu dizi. Ben söyliyim şimdiden. Biz de bütün tembel dümbelekliğimizle fakir fukara hayatımıza devam ederiz. Ya zaten ben hep söylüyorum, biz yazamayız böyle nabız tutan hikayeler. Çıksa çıksa sit-com çıkar bizden. Seinfeld tarzı daha çok. O da niş olur miş olur ama bizden ve uğraştığımız tuhaf ve de anlatılması zor hallerden ancak öyle bir şey kotarılabilir.

Salı, Mayıs 13, 2008

Cennet Mekanı*

Handan Hanım bakıcı kadının kolunu destek alarak üçlü kanepenin sağına yerleşti. Salon henüz dolmamıştı. Nermin Hanım’ın kızının telaşlı sesi mutfaktan duyuluyordu. Çatal bıçak sesleri arasında ne dediği anlaşılmıyordu.

Başındaki mevlüt örtüsünün ucundaki oyalara gözü takıldı. Minik leylak oyaları kırk yıl evvel kendisi işlemişti örtünün bir yanına boydan boya. O zaman bile çok zorlanmıştı işlerken. O vakitlerde yakını iyi görmez olmuştu. Kırk yıldır eksiliyorum, diye düşündü. Eksilmek için, her geçen gün daha güçsüz olduğunu bilerek yaşamak için uzun bir süre olduğunu fark etti. Leylak sırası bir yerde boşalmış mı ne? İyice sökülmeden örtüye yeniden dikmek lazım, dedi içinden telaşla. Akıl defterine not eder gibi tekrarladı da. Unutmayayım bunu. Aslında sökük kalsa da olur diye de geçirdi aklından hemen. Belki de zaten son kez takıyordu örtüyü. Nermin de gitti. Son arkadaşı da gittiğine göre başka ölüm sırasız olurdu. Allah korusa ama yine de olsa cenazeye, duaya gidemezdi. Bu merdiveni inemez, o merdivenleri çıkamazdı.

Nermin’le bu koltukta ne çok vakit geçirmişlerdi. Evden çıkmaları iyice zorlaştığından beri karşı kapılarda karşı komşulardan öte can yoldaşları da olmuşlardı. Her kuşluk ve her ikindi vakti bu koltukta birbirlerine eskileri anlatmışlar, uzak memleketlerdeki torunlarını, torun çocuklarının yaramazlıklarını gururla anlatıp durmuşlardı.

Genizden gelen sesiyle hoca Kuran okumaya başladığında gözleri yanındaki sehpanın üzerindeki çerçevelerden siyah-beyaz bakan Nermin Gelin'e, Paşa Bey Damat'a, madalyalara, fonda gri duran kırmızı bayraklara takıldı. Gözleri boşaldı, boğazı düğümlendi. Leylakları örtüye dikmemeye karar verdi.

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Kendine Ait Hayat

Kimi insanlar rutinlerinin değişmesine tahammül edemezler. Geçen gün Esincan’la da onu konuşuyorduk. Herkesin dilindeki ‘kendine ait hayat’ alanından. Amerikalıların meşhur ‘space’inden yani. Mesela bir arkadaşı ona hadi gel, buluşup muhabbet edelim, sağa sola gidelim dese, yok çamaşır yıkamam lazım, yok kışlıkları kaldırmam lazım, yok evi temizlemem lazım, zırt dizisi izlemem, pırt kitabı okumam, tırt mp3’ü indirmem lazım falan diyemezmiş. Bütün bunlar nasılsa başka zaman, boş ve gereksiz bir akşam, plana programa gerek kalmadan yapılabilirmiş. Bu durumda benim bir hayatım yok mudur, diye sorguluyor. Daha doğrusu başkalarının ‘hayatım’ diye sahiplendiği bu gündelik ritüelleri ve onların programlı akışı ona tuhaf geliyor. Herkesin kutsal emanet gibi yapıştığı ve başkalarını bundan fellik fellik uzak tuttuğu ‘kendine ait hayat’ hepi topu bir çizelge midir, diye.

Ben de biraz Esincan gibiyim. Bizim kendimize ait hayatlarımızda ancak teslim günü yaklaşmış ciddi bir proje, feci trafik ya da 48 saatlik uykusuzluk gibi şeyler sevdiğim birine kapıyı kapayabiliyor. Ne yalan söyleyeyim, bu rutin işler bazlı sebepler biraz bahane gibi de geliyor.


Amerikalılar da böyleydi (genelliyorum). Onların bu gündelik rutinlerini, çok daha keyifli geçirilme ihtimali olan alternatifler pahasına önemsemelerini hiçbir zaman anlamadım. Mesela Pazartesi sabahlarının klasik sorusu olan ‘haftasonu neler yaptın?’a ben ‘hiiiç’ cevabını verirken onlar ‘arabamı yıkadım, çimleri biçtim, kardeşimle telefonda konuştum, televizyonda maç izledim’ cevabını verirlerdi. Ben de benzer şeyler yapmışımdır aslında ama bütün bunlar benim için ‘hiç’ken onun için iletmeye değer aktivite mi oluyordu, ne bileyim. Ancak arkadaşlarla sağa sola gitmişsek, seyahat etmişsek raporlamaya değer buluyordum ben şahsen.

Güneyde yaşamanın etkisi de olabilir tabii şimdi Amerika’dan Sex and the City kankaları bir laf etmeden ben bu yolu da tıkayayım.

Pazartesi, Mayıs 05, 2008

Sekiz Dakikada Meditasyon

Midem gaz yapıyor. Simetikon bazlı anti-gaz haplarından alınca düzeliyor ama hap almadan önce mesela, her akşam istisnasız en az beş aylık hamileyim.

Sonra sırtımın alt tarafında, belimin civarında bazen çok şiddetli ağrılarım oluyor. Bunun için çok kez doktor kapısını aşındırdım. Hatta MR’lar falan bile çektirdim binlerce dolara da domuz gibi olduğumu öğrenmek için. Doktor Simit’e de danışmıştım da ‘evlen geçer’ demişti. Evlendim ve geçmedi işte.

Etrafımda meditasyon yapan insanlar var. Kime dertlerimi anlatsam detoks diyor meditasyon diyor. Ben de meditasyonu yogayla özdeşleştirip olabilir diyordum ama yoganın zayıflatanından, popo, göbek küçülteninden isteyip 'ommm’ları ve ayak sevmelerini istemeden. Hımk mımk gülerim ben. Bir de asla düşünmeden duramam. Tilkiler ölmez. Fakat internette karşıma çıkan çakra testinde* kök ve göbek çakralarımın tıkalı olduğunu ve bunun da bel ağrılarına ve gazlara falan sebep olabileceğini öğrendiğim gibi Çıtır’a 'beni meditasyona götür’ diye yapıştım. O da eğer gülmezsem beni beraberinde götürebileceğini söyledi. Şimdi ona bu sözü vermenin ağırlığını tartmakla meşgulum. Tutulmayacak sözü vermiyim, çocuğu da ortamında rezil etmiyim diye.

Geçenlerde Hemşo da geldi Paris’ten o da demez mi meditasyon diye. Sen de mi Brutus, olmadım değil. Adanalı bir hırttır kendisi. Böyle egoyu bırakmaklar, sakinlemek dizginlemekler ona göre değil. Allah allah demeye kalmadı yeni hobisini açıkladı. Krav Maga isimli İsrail askerlerinin savunma taktiklerinden oluşan bir yakın dövüş sporumsusu. Sporumsu, çünkü kuralı yok. Isırmak, çırmalamak, saç çekmek, belden aşağı vurmak falan serbest. Ha, tamam, şimdi Hemşoluk oldu. Kavga gürültü mevcut yani. Adam böyle medite oluyormuş. Nasıl gözleri parlıyor anlatırken, şaşarsınız. Fight Club olmuş. Kavga ederek ermiş. Çıtır tabii daha pasifist, sufi, Mevlanavari bir yerde dururken Hemşo dayak arsızı olmuş. Her ikisi de meditasyon diyor yaptıklarına. Bana da serotonin salgıladığım sürece ne yaparsam adı meditasyon olacakmış gibi geliyor madem.

Derken Hemşo bildiğimiz anlamda bağdaş kurup oturmalı ve konsantre olmalı meditasyonu denediğini ve bunun için de Most American Form of Meditation isimli bir kitaptan faydalandığını söyledi. Oradan çektiği kelimeleri kullanarak konuşan Hemşo beni derin düşüncelere sevk etmedi değil. Efendim, Hemşo 'Aha! moment’ ını bir türlü bulamamış bu normal meditasyonda ama Krav Maga esnasında birkaç kez 'Aha!' olmuşmuş.

Kitabın ismi aslında 8 Dakikada Meditasyon. 'Meditasyonun en Amerikanı’ ise tagline’ı sadece. Amerikalı Amerikalı herkesin bildiği ama ifadeleyemediği veya ifade etmeye yeltenmediği şeyleri kategorize etmiş, numaralandırmış ve hap niyetine vermiş. Tibet’te bin sene daha geçse 8 dakikada meditasyon teknikleri, mutlu olmanın 20 kuralı, sağlıklı iletişimin 35 yolu falan gibi pazarlama taktikli, kısa yoldan harikalar yaratabileceğimizin gazı verilmezdi heralde.

Kitabın kendini bilmesi erdemliliğine de hasta oldum. 'Meditasyonun en Amerikanı’ lafını kitap için Time’daki bir eleştiride kullanmışlar ilk. Aslında ufaktan bir ayar da var bu lafta ama çok beğenip reklamın iyisi kötüsü olmaz diye düşünüp aynen kullanmış olabilirler tabii. O kısmını anlamadım. 8 dakikayı da Amerikan televizyonlarındaki iki reklam kuşağı arasındaki süreden yola çıkarak belirlemişler. Modern toplumun ortalama bireyinin şartlandırıldığı konsantrasyon süresi olaraktan yani. Yazarı da hatta "Eğer sekiz dakika CSI seyredebiliyorsanız meditasyon da yapabilirsiniz" diyor dahil edici bir tavırla.

Bir başka kulvardaki arkadaşım ise hipnozu irdelemekte. Bu konuda da kafam meditasyon konusundaki gibi epey karışık.


* Bahsi geçen çakra testinin linki burada: http://www.eclecticenergies.com/chakras/chakratest.php

Cumartesi, Mayıs 03, 2008

Herkes Raymond'ı Sever

Herkesin sevdiği dizileri, filmleri ortaya döktüğü bu blog günlerinde ben de akıma uyaraktan en sevdiğim dizi olan Everybody Loves Raymond'ı (ELR) açıklamak isterim.

İki yıl evvel Gözde'nin televizyonsal anlamda commitmentphobic (bağlanma fobisi sahibi) olduğumu teşhis etmesinden de anlaşılacağı üzere öyle konu takibi gerektiren ve her hafta belli saatlerde ekran karşısına geçme zorunluluğuna sevk ettiren dizi izleyiciliğinden uzak duruyorum. ELR de bu fobime dokunmadan geçinen bir sit-com şovu.

Özetle dizi, Long Island'da yaşayan Ray Barone isimli İtalyan kökenli Amerikalı bir spor yazarı ve ailesinin etrafında gelişen olayları anlatmaktadır. Ray, karısı Debra, kızları Ally ve ikiz oğulları Michael ve Geoffrey'le beraber yaşar. Ray'in ebeveynleri ve abisi Robert, Ray ve Debra'nın hayatlarını zehir edercesine yaşantılarına müdahildirler. Ray, bu zehiri şikayetler silsilesi olarak karısı Debra'dan da devamlı dinlemektedir. Özellikle Debra, Ray'in pasif-agresif annesi Marie'yle sık sık sıkıntılı anlar yaşarken Ray de bütün bu sorunların ve didişmenin ortasında yerini alır. Abisi Robert da Ray'in daha çok sevilen evlat olduğunu düşünerekten arıza çıkarır. Babaları Frank duygularını belli etmeyen sert ve vurdumduymaz bir adamdır.

Sorunlar yumağı olarak ilerleyen dizide arızalar çoğunlukla Ray ve Debra'nın yatak odasında başlayan durum değerlendirmeleriyle başlar. Yolun karşısında yaşayan Ray'in ailesiyle araya mesafe koymak da pek mümkün değildir. Robert dizinin ilerleyen bölümlerinde Debra'nın arkadaşı Amy ile evlenir. Amy'nin de ailenin tuhaf dinamiğine alışması zor olur.

Cumartesi günü sabahın yedisinde işi gücü olmadan uyanan bir insan olarak kendimi bu diziye vurdum. Aşağıdaki klibi yeniden izlediğimde 'kendi kendime kahkahalar atmayalı ne kadar olmuş yahu' da dedim hatta.


Çarşamba, Nisan 30, 2008

Necefli Maşrapa

Haftasonu Esincan burdaydı. Herkes hararetle soruyor. Ne yaptınız, ne yaptınız, diye. Ayol biz ne yaparız? Sadece laklak. Kızcağız bir çarşı pazar ve hatta ev kılığıyla geldi. Tabii ki sırt çantasında kokoları vardı ama değiştirmeye fırsat ve de ihtiyaç olmadı. Biz süklüm ve de püklüm halimizle pek koko ortamlarda yemeğimizi yedik. Eve gelip muhabbete devam ettik. Esincan, Düella, Çıtır, Şövalye ve ben. Sabahlara kadar konuşacak ne buluyorsunuz diyenlere cevap niteliğindeydi muhabbet. Ölüm, din, felsefe, quantum fiziği, cinsellik, kıskançlık, sufizmden tutun signature’ımız olan karakter ve durum analizlerine kadar her şeyden bahsettik.

Eve girdiğimizde önce ev pek bir sessiz gelmişti. Televizyonu açıverdim sessizlik kırılsın diye. Zaplarken de TRT 4’te bir Sanat Müziği konserine denk geldim. Tanıdık bir şey çalıyordu. Orada bıraktım. Fonda radyo sanatçıları şarkılamaya devam etti. Arada Boş Çerçeve şarkısı çaldı. Aaaah, olduk. Hülya Koçyiğit miydi, Filiz Akın mıydı bunu hıçkıraraktan söyleyen falan derken yine dikkatimiz muhabbette yoğunlaştı. Derken derken TRT 4’te İstiklal Marşı başladı. Kapanış niyetine. Yani 15-20 yıldır bu sahneyi gördüğümü hatılamıyorum. Kimse hatırlamıyor. Dumur olduk, ekrana kitlendik. Hala 24/7 olmayan kanal mı var? Varsa da İstiklal Marşı’yla mı kapanır?

Marşın klibi değişmiş. Eski klipte Anıtkabir önünde açıklı koyulu üniformalarıyla askerler bayrak taşırdı. "Tüfeeeeek omza! Selaaaaaam dur! Çeeek!" derler ve marşla beraber getirilen bayrağı göndere çekerlerdi. Yeni klipte askerlerin bayrak töreni yok. Dalgalanan bayrak önde, arka fonda Anıtkabir, Millet Meclisi, Atatürk resimleri gibi görüntüler akmaktaydı. İstiklal Marşı bitince yine aynı sürekli dııııt sesiyle beraber ekranda o damalı karenin içinde yine damalı dairenin olduğu görüntü çıktı.

Dumuru atlattıktan sonra televizyon nostaljisi muhabbeti başladı. Teknik arızadan dolayı ekrana giren necefli maşrapayı hatırlayıp hatırlamadığımızı sordu Esincan. A, evet evet. Necefli maşrapa.

Çıtır anlamadı. "Ne, ne, ne?" diye sordu. Biz de kelimeleri duymadı sandık. Tane tane "Necefli maşrapa" diye tekrarladı Düella.

Çıtır da “Yahu tamam da, necef neee, maşrapa ne? Ne diyorsunuz siz?” diye sorduğunda yerlerde bulduk kendimizi.

Esincan açıkladı. Necef, boncuklu moncuklu süsler işte. Maşrapa da metalden sürahi gibi bir şey.

Yani şimdi bu 80’li oğlanla aramıza kuşak mı girdi, bilemedik. Maşrapayı hatırlamaya yaşı tutmadıysa bile dedemin ’filhakika’, ’veilla’ falan diyerek konuşmasında yaşadığım gibi hisler mi yaşadı? Zamanında Türkçe derslerinde her ders yılının ilk haftasının değişmez konusu olan İstiklal Marşı’nın anlamının çözümlemesi gibi dersler mi gerektirdi bu durum?

Ben çok severim şiir çözümlemesini. Hafiyelik icabı. Bir fihristimiz olurdu bu Türkçe derslerinde bilmediğimiz kelimeleri yazmak için. Okul başlarken kırtasiye alışverişine de dahil olan. İstiklal Marşı nerede Osmanlıca’ya dokunduysa fihristte baş harfinin olduğu sayfada bir açıklaması olurdu.

Garp = Batı
Afak = Ufuk
Serhad = Sınır

Dünyada hepi topu 60 yıl öncesine ait metinlerini elinde sözlükle takip eden başka millet var mıdır acaba?

Perşembe, Nisan 24, 2008

Idiot’s Guide to Dating in Turkey

17 yıldır yaşadığı Amerika’dan üç ay önce dönen Evo ile geçirdim 23 Nisan’ı. Hayatının yarısından çoğunu, kendini bildiği yaşlarının hepsini orada geçirdiği için Evo herşeyden önce bir Amerikalı’ymış. Bunun dozunu da yeni farkettim. Üzerine biraz da paldır küldür konuşunca kaoslardan kaos beğenin. Evo’nun adaptasyon sürecinde başına gelenlerle neşe dolduk valla bu 23 Nisan'da da.

Akıllı, zeki kız elbet. Tüm ülkeyi olmasa da kendi etrafındaki düzenin işleyişini anlamış üç ayda ama sebeplerini anlamamış. Onu biz de anlamadık valla ama en azından anlatmaya çalıştık.

Evo: Adam bana ’hayatım’ dedi??? Ama daha bir haftadır tanışıyoruz ve sadece iki kez yemek yedik? Nasıl hayatı olabilirim ki?

Cevap: Türkiye’de tanıştığınız abiyle bir hafta içinde samimi olmak hızlı değildir. Abi size ilk bir iki gün içinde 'hayatım’, 'canım’, 'bi tanem’ diyebilir. Bunda bir abes aramayın. Hatta bu hoşunuza gitmeli zira ying ve yang olayı. Türk kızları da bundan sever ve bundan ister. Abi size kendince değer verdiğini, niyetinin ciddiyetini gösteriyor. Bir keresinde evden doktora gitmek için çıkan annem, muayenehanenin bekleme salonunda tanıştığı birtakım kadınlarla 15 dakikada 'best friend’ olup sohbete çay ve böreklerle devam edebilmek için onlarla beraber eve dönmüştü mesela. Samimiyet doruklarda yaşanır bu topraklarda.

Evo: Adam beni ertesi gün aradı ve her gün arıyor da. İnsan her gün ne konuşur yahu? Uyandım, dişimi fırçaladım, yemek yedim falanı mı raporlayacağız?

Cevap: Amerika’da telefonunu verdikten 3 gün sonra aranırsın fakat burada vakit kaybedilmez. Hem dedim sana. Ying-Yang. Kızlar her gün aranmazsa arıza çıkarır diye bildiğinden devamlı arıyordur o da belki. Belki onun da gerçekten arayası ve rutin işlerinizi raporlayası yoktur ama Amerika’da kural nasıl 3 gün olageldiyse burada da kural bu farz et. 3 gün kuralı ne kadar mantıklı ki bu ne kadar mantıklı olsun? Bençmarkları at kafandan.

Evo: Eue, peki benim hoşlandığım bir abi (Abi-2) daha var. Abi-2’yi kahve içmeye çağırmak isterim. Biz Abi-1’le sevgili miyiz şimdi? Bu durumda bu Abi-1’i aldatmış mı olurum?

Cevap: Teknik anlamda hayır ama artistik anlamda evet. Bakışmaya ve cilveli konuşmaya başladığınız andan itibaren sevgilisinizdir artık. Burada 'date’ kavramı yok. Kafadan ya sevgilisinizdir ya değilsinizdir. Üç beş vakit 'date’ edip sonra da birbirinize L-word’lar (yani ‘I love you’) veya artık ’exclusive’iz (yani ’senden başkasıyla görüşmüyorum’) demeniz gerekmiyor illa ki. Böyle sözlü birtakım durum değerlendirmesi ifadelemeleri falan yok burada. Zaten seviyorsun ve zaten de başkasıyla görüşmüyorsundur. Bence sen Abi-2’yle iç kahveni ama bundan Abi-1’e bahsetme. İlişkilere bodoslama girildiği gibi kavga gürültü çıkılır da.

Salı, Nisan 22, 2008

İllallah Dedirtmek

Bu aralar hakkımda usançla konuşuluyor. Herkeslerce. Her yerde. İş ortamı malum. Doğruyu düzgünü söyle söyle söyle, eksiği gediği kapat kapat kapat sonra patla ve sus model. Kimseyle konuşmak isteme. İki yaş çocuklarının gözlerini kapatınca kimselerin onları görmediğini sanmasından bana da gelse diyorum. Gözlerimi kapatınca yok olmak hissinden.

Gözleri kapatınca rüyalar başlıyor. Melo başlattı, ben de sabahları uykuyla uyanıklık arası o flu anda yanı başımdaki deftere not ediyorum. Balık. Tren. Boncuk kolye. Diye. Bu sembollerine ne anlama geldiğini karıştırıyorum sonra. Genelde rüyalarımda bir yere yetişmeye, bir iş yetiştirmeye çalışıyorum ama işler hep sarpa sarıyor. Mesafeler uzuyor. Rötarlar oluyor. Falan. ‘Kaygı düzeyi yüksek insan’ın günlük yaşantısının uykuya yansıması yani özetle. Üzerine bir de sembol takınca moralim bozuluyor. Balık görmek iyi ama benimkiler bulanık denizde ve küçükler. O zaman balığın kısmeti az ve sıkıntılı oluveriyor. Trenle yolculuk yapmak hayırlı uğurlu bir şey mesela ama rüyamda trene bir türlü binemiyorum ki rötar üstüne rötar yiyor. Boncuk kolye küçük ve değersiz olaylar silsilesine işaretmiş. Falan.

Düella da işte yaka silken illallahçılardan. Onun işlerine biraz fazla burnumu soktum galiba. En deli olduğu şey. Onu al bunu alma. Onu ye bunu yeme. Onu yap bunu yapma. Derim ben. Çoğu zaman da demek için derim. Tavsiyeler yumağı.

Komşu bloglardan da tepki geldi ya Şövalye’yi yollasam da iki tek atıp açılsa diye. Kuruturum ben adamı.

Düella da Şövalyeci. 24 saat kesintisiz çekilemeyeceğim için 3’e 5’e bölünmemde fayda varmış. Şövalye’ye de ona da mola niyetine gerekirmiş bu parçalılık. Paslaşılıyorum aralarında.

Blog da işte bu molalardan biri nihayetinde. Siz de bana iyi bakın bu aralar, tamam mı?

Perşembe, Nisan 17, 2008

Cahil Vicdanlar

Gebze'de tecavüz edilerek öldürülen İtalyan sanatçı, Barışın Gelini Pippa gibi naif buluyor beni Şövalye. Ona yazık olmuştu barbarlara güvendiği için. Bana da kafama zorla geçirilecek bir türbanla yazık olabilirdi. Laboratuar demokratıyım ve laboratuar ortamında herkes aynı, herkes eşit, herkes suçsuz ya. Hani dağdaki çobanla ben aynıyım çünkü ortak paydamız insan olmak ya. Ben ondan daha çok kitap okudum, o benden daha çok ampirik tabiat bilgisine sahip ya. O kadar ya.

Ben ‘o kadar’da bırakıyorum ama Pippa vakasında dünyaya rezil olduklarından muzdarip aydın Türkler orada bırakmıyor. Pippa’nın katili odur budur, iğrençtir, pisliktir. Tamam, tamam. Bence de. Her ne gazına gelinmiş olunursa olunsun bir canlıyı öldürmek noktasına gelindiğinde adını koyamadığım ama belki de ‘vicdan’ denen şeyin devreye giremediği durum aklıma sığmıyor. Peki vicdan öğrenilebilir mi? Beslenip büyütülebilir, değişik formlara sokulabilir mi? Kesinlikle. Doğduğunuz andan itibaren şimdiki ‘iyi’ ve ‘kötü’lerinizden, ‘doğru’ ve ‘yanlış’larınızdan farklı şeylere iyi-kötü, doğru-yanlış denseydi sizin de vicdanınız bu yeni kavramlara göre şekillenirdi. Aklınızı yeterince eğitmeseydiniz, muhakemeniz zayıf kalsaydı bunlar yine etkilenir, değişirdi.

Pippa’nın katilinin vicdanının nerede bizimkilerden başkalaştığını tahmin edebiliyorum. Senelerce gazetelerde, filmlerde yabancı kadınların bozuk meşrepli, önüne gelenle yatan tipler olarak görmedik mi? Turist kızlar Türk erkekleriyle yatabilmek için koşmadılar mı sahillerimize? Tabii ki tecavüz edilebilir onlara. Çünkü aslında onların istedikleri şey de bu. Yine tarihimizde, tarihi filmlerimizde hin ve cin fikirli Katerinalar, Bizans kadınları Kara Muratların, Tarkanların kuyusunu kazmaya çalışmadılar mı? Onlar da bu kadınlarla sadece yatıp kalkıp gerektiğinde vurup kaçmadılar mı?

Sizin entellektüel vicdanınız bütün bunlarla eğlenmenize sebep olurken cahil vicdanlar bunlara gönülden inanıyor işte. Bu memlekette hala filmlerde kötü karakteri canlandıran oyuncular sokakta dayak yiyor. O yüzden bu kadar geniş cahil kitlelerin olduğu bu ülkede ne yazıp çizdiğinizin, ne sunduğunuzun çok hassas vicdani süzgeçlerden geçmesi gerek. Bu kitlelere cinselliği erkeğin zaferi olarak pazarlayarak -güya- kendilerini önemli hissettirtecek, onların Batı ve Batılılar karşısındaki ezik egolarını –güya- bu gazlarla giderecek bu medyanın günah listesi oldukça kabarıktır. Medyanın çarpık sunumlarının içselleştirilmesine sebebiyet veren geniş cehaletin sorumlusu bu sistemin savunucularının ise yatacak yeri yoktur.

Çarşamba, Nisan 16, 2008

Amerika'da Pompacı Olmak

Düella benden önce davranıp yazdı bu Balat gezisini. Arada söylemeyi unuttuysa ben söyliyim. Kendisi Balat sakinlerinin et değil de tavuk yemesinin ardındaki gerçeği anlayamadığı gibi, onlar da bizim Türk olduğumuz gerçeğini anlayamadılar. Ömrümde ilk kez Türkiye’de turist sanıldım. Hadi Hans kılıklı Şövalye’nin yanında yürüyordum diye sanılmış olayım ama yine de beni turist sanmak zordur yahu. Düella, Şövalye ve ben, dağcı rüzgarlıkları, kargo pantolonları, postacı çantaları içinde yürürken yanından geçtiğimiz banklardan çocuklar bize ’hello hello’ diye el salladı.

Gezi esnasında karşısına çıkan mangallardan, çekirdek dağlarından, türbanlardan ve küfürlü konuşmalardan rahatsız olan Beyaz Şövalye, Anglosakson bir ülkeye göç etme kararı aldı. Ayol iş kurdun daha burada yeni. Orada n’aaparsın, olduk. Hata bizde ki hala her söylediğini ciddiye alma eğilimindeyiz. O da ciddiye alıyor aslında ama üç dakika sonra unuttuğundan tutarlılığını kaybediyor ama o üç dakika boyunca gerçekten çok azimli ve kararlı duruyor. Orada da iş kurarmış. Vay, bizim lafımızın üstüne laf, ha? Biz de ona oralarda bu düdük mallarla para mara kazanamayacağını hatırlattık. Çtakk. Burası düdük olduğu için az biraz eli yüzü düzgün işlerle karnını doyurabileceğini ama Anglosakson rekabetinde yok olup gideceğini de ekledik. Hala susmuyor. Benzincide pompacılık yaparmış, daha iyiymiş. Yahu her Türk’ün Amerika’da 'en kötü' pompacılık yapması da ne klişe bir kurgudur. Evet, benzincide kasada kantinde falan çalış da pompacılık bir tuhaf. Bir Oregon’da bir de New Jersey’de pompacı vardır. Diğer her yerde kendi kendine doldurursun benzinini.

Benzin konusuna girdik madem. Gerçek kadınlar kendi benzinlerini kendileri doldurmazmış. Pelinat’ın Amerika’da ilk ayları, ablasıyla beraber takıldığı zamanlardı. Uzun mesafe yola çıkmış, Birmingham’dan bana, Atlanta’ya geliyorlardı. Bir benzin istasyonuna girmiş, arabada pompacı bekleşmişlerdi de ne gelen olmuştu ne giden. Hadi Pelinat neyseydi de ablası bir senedir oradaydı ve düzenli de araba kullanmaktaydı fakat gerçek bir kadına yapılması gerektiği gibi, benzini boşalmasına yakın kocası arabayı götürür, doldururdu. Neyse işte bizim şapşiler işin başa düştüğünü anlayıp kendi kendilerine benzin doldurmaya çalışırlar. Pompanın tetiğine basarlar ama bir şey akmaz. Hadi bu pompa bozukmuş diyip ikinci pompaya arabayı sürerler. Onda da aynı hikaye. Üçüncü pompa, dördüncü pompa derken pompa istasyonunun üstündeki bir kolu yukarı da kaldırmadan bu işin olmayacağını gösteren kocaman işaretin farkına varırlar da nihayet benzine kavuşurlar. O gün bu gündür gerçek kadın bilirim ben ablayı. Pelinat da gerçek kadındır aslında. O da az kalmadı sokaklarda benzini biterekten.

Şövalye ise inadına ışığı yanasıya kadar sürer arabayı bana bırakmadan önce ki ancak 25 km sonra yoluma düşen istasyona panik içinde kendimi zor atayım. Zaten bünye adrenalini fazlasıyla salgılıyor. Körüğe gerek yok. Anlatamıyorum.

Perşembe, Nisan 10, 2008

Şarkılar Bizi Söyler

Düella’nın doğumgünündeki karaoke muhabbetimizi anlatmayı içim elvermedi. Bu, geçen yaz Bodrum tatilimiz gibiydi. İyi niyetli ve mutlu başlayan ama tek tip eğlence dayatmasıyla güllerimizi solduran bir şeydi yani. Her ikisinin de organizasyonunda Yonc imzası vardı. Pratiklik ön planda. Detaylar hiç sorulmamış.

Bodrum’a katılamayanlar çatlasın diye durumu dışarıya ballandıraraktan yansıtmıştık. Hatta aynı havuz başı şemsiyesinin altındaki aynı demir masamızda, açık büfe öğle yemeğindeki camızlığımızın acısı aynen midelerimizde, herkesin aynı içecekleri elinde (Düella kahve, Yonc kola, Sawyer bira, Hafiye diyet kola), Düella’yla Sawyer’ın aynı belden aşağı ifadeli çığlıklarıyla şak şuk tavla oynanırken, içimize çöken tatil sıkıntısını blackberry’mden Amanda’ya yolladığımız ‘woow, çılgınız, wow şöyle eğleniyoruz, böyle kopuyoruz’ emailleriyle gidermeye çalışmıştık.

Karaoke’yi de aynen Bodrum tatili gibi lanse ettik. Gelmeyenlere ne biçim eğlendik dedik. Ama eğlendik aslında. Sadece ilk 15 dakikasında. Kapalı oda sormak Yonc’un aklına gelmemiş. Açıktaydık ama olsun, başlarda bar nispeten boştu. Bol bol şarkılayabiliyorduk. Sonra sonra bar kalabalıklaştıkça mikrofon bize az ulaşır oldu. Ulaştığında da nakaratı kulağa eğlenceli ve basit gibi gelen ama söylemeye kalktığında feci kasandra şarkıları seçmiş bulunduğumuzdan rezil olduk özetle. Bir oğlan geldi bara sonlarımıza doğru. Yakışıklı, güzel bir oğlan. Tek başına barda oturmaktaydı. Gül Döktüm Yollarına’yı söylemek için mikrofonu bizden aldı. Tarkan halt etmişti bu oğlanın yanında. Param olsa prodüktörü olucam oğlanın, o derece. Yalnız çifte standart varmış. Haberimiz yokmuş. Biz söylerken süper kısık tutulan mikrofonun sesi o söylerken bangır bangır açıldı resmen. Oğlanın sahnesi de iyiydi. İyice ezildiğimizden mekanı terk etmeye artık çok yakındık.

Karaoke sayesinde yanlış bildiğimiz bazı şarkı sözlerininin doğrularını öğrendik bari. Serdar Ortaç’ın Mesafe şarkısındaki iki sohbet aralı / bütün mesafemiz kısmındaki mesafeyi ‘iki gofret arası’ sanmaktaymış Şövalye hep. Ben de Mirkelam’ın Tavla’sındaki şeşicar ve pencüse / severim güzeli gencüse dizesindeki şeşicar ve pencüse’yi 'kişi car ve bencilse' diye biliyordum. Öyle bildiğimin de farkında değildim tabii. Şarkı modayken duyduğumda tuhaf gelirdi tabii bu dize, kel alaka haliyle. Meğersem usta tavlacıların lafıymış bu. 'Şeş cihar' ve 'penc-ü se' imiş aslının aslı. Şeş cihar 6-4, penc-ü se ise zarların 5-3 gelmesi haliymiş ki güzel kapı aldırırmış. Ben anlamam ki tavladan.

Seval’in de üniversite yıllarında moda olan Yaşar’ın Onun Vedası şarkısındaki dünya küçük / aşkım büyük dizesini 'dünya küçük / aklım büyük' diye söylediğine de şahit olmuştum. O gün bu gündür ne zaman biri ‘dünya küçük’ dese içimden aklımın büyüklüğü geçer.

Pazartesi, Nisan 07, 2008

Yıldız Haritası

Astrolojiye feci sarmış durumdayım. Annemin ve teyzemin hafızasını kazıya kazıya yükselenimin Yengeç olduğunu üzülerek de olsa teyit etmiş bulunmaktayım. En azından enerji birikimimin huzursuzluğa evrilmeden kafayı takacak yer bulma halimin kaynağını anlamış olduk. Astroloji de ‘kafayı takacak yer’ ba’bında sakin bir liman. Kimseyi manipüle etmiyorsun, etliye sütlüye karışmadan kendi kendine haritalar çizip duruyorsun. Diyordum ki Pazar günüm herkesin yıldız haritasını çıkartıp yorumlamakla geçti.

Kimdi bu herkes? Java ve Yonc.

Java ısrarla yükseleninin Aslan, Yonca da Yay olduğunu iddia edip durdu. Internetteki doğum saatinizi çok kabaca 2 saatlik dilimlere böldürerekten yükselen bulduran sitelere güvenmemelisiniz, dedim. Bir kere doğdunuz yer de önemli. Enlem boylam meselesinden. Mesela benim doğduğum günde 16:12’de doğsaymışım yükselenim İkizler olacakken 16:13-18:32 arasında doğaraktan Yengeç’i bulmuşum. Böyle hassas saat hesapları daha doğru olmakta işte. Bu durumda Java da ucundan Başak olduğunu öğrenince tepesi attı. Hayır, efendim Aslan’mış o. Neresi Aslan adamın ayol? Bu Aslan burcuna duyulan sonsuz itibar niyedir hiç anlamam. Ormanların Kralı ayağına bir haşmetli algısı var, eyvallah ama Aslan’a sen aslansın kralsın de, pohpohla kandır gayet. Öyle de alıktır. Görüntüsü var kendi yok yani. Başakları severim ben. Toprak toprak. Munis munis. Söylengeçtirler ama çok da arıza çıkarmazlar. Uyumludurlar. Kötü bir şeymiş gibi. Java bu enlem meselesinde tuttu aslında Konya’nın Bilmemne Köyü’nde doğduğunu, bu durumda belki de aslında hala Aslan sayılabileceğini ispata soyundu. Bilmemne Köyü’nün coğrafi koordinatlarını hesaplamaya kasamadığımdan boşverdim. Zaten de öyle iki mahalleyle değişecek kadar da ramak değildi durumu. Zaten bu kadar detay kasması bile onu bir Başak yapmaya yetiyordu.

Yonc’un yükseleni de Yay değil, Akrep çıktı. Bence de yani. Yay’dan çok Akrep o. Böyle bir ‘yapılanı yanına koymazlık’, ‘bana bulaşmayın, oyarım’ havası falan var onun. Yani bize yok da. İş yerinde gördüm onu, orada var. Yay yükselen gibi her konuda fikri yoktur. Yonc da Yay olmak istermişti ama onunki ramak mamak da değildi alenen tam orta yerinden Akrep’ti.

Java’nın senelerdir beklediği voliyi vurmasına hala seneler olduğu ve ancak moruğa kaçtığında çok zengin olacağı çıktı ortaya. Aradaki bütün hayatı hayhuyla geçerken yukarı sosyal statüden biriyle evlilik de çıktı. Dedim işte Sosyete Dilberi’yle evlen. Kız hem güzel hem akıllı hem de munis. Bize munismiş. Ona cabbar. Evlenmek mevlenmek de istemiyormuş. Şövalye de arada ’evlendim de mahvoldum’ tripli evrensel erkek söylemlerini katıp Java’ya verdi ha verdi coşkuyu.

Yonc’un haritasındaki tek ve sürekli çıkan arızası hep sevilmek istemesi üzerine. Annesi sevmezse arkadaşlarından sevgi talep etmesi ve bunsuz kalamaması, kalırsa depresyonlara girecek kadar bir sevgi/şefkat açlığı söz konusu. E, bunu biliyoruz. Asıl bomba şu ki Yonc’un haritasında uçurtma çıktı. Bu ballı börekli başarının işaretidir. Okulu arka kapıdan bitirmiş olsa da okul birincisinden çok para kazanacak, ünlü starlarla yan yana duracak, savsaklasa da kucağına kısmetler düşecek yani. Java bu duruma gıcık oldu. Şaşı bakıp şaşıraraktan kendi haritasındaki birtakım işaretleri uçurtmalara benzetmeye çalıştı ama olmadı.

Çarşamba, Nisan 02, 2008

Didişme

Bize temizliğe artık Beyza gelmiyor. Beyza sigortalı iş bulup gitmişti. Anne Şövalye’nin tavsiyesi üzerine yerine Nuriye’yi aldık. Hatta da haftada bir aldık. Ev zaten minik. Halısı, avizesi falan da yok. Nuriye geldiğinde üç saat kadar takılıyor. Nevresimleri değiştirip ütü yapıp 65 YTL’sini alıyor. Bu 'az' işe 'çok' para verme hali hem Şövalye’ye hem de bugünlerde Istanbul’da olan anneme dert olmuş durumda.

Nuriye iki haftada bir geldiğinde gerçekten ütülü gömlek sıkıntısı çekebiliyoruz. En giymek istediğimiz şeyin kirli ve ütüsüz olma ihtimali büyük. Haftada bir geldiğinde de paramız çıksın diye hiç olmadığımız kadar azıp sağa sola fırlatıyoruz her şeyi. Yine de iş yükü üç saati geçemiyor. Annem de hazır buradayken temizlik günü evde tuttuk onu geçen gün. Maksat annem Nuriye’ye ince iş yaptırtsın. Israrla silmeyi reddettigi iki metrekarelik yolluğun ucunu sildirsin. Beş saat çalıştırsın diye. Nuriye yine reddetmiş yolluğun ucunu silmeyi. Halı silmezmiş. Dip köşeyi süpürmemiş çünkü koltukları çekemezmiş, ağır gelirmiş. Aslında yemek de yapmazmış ama benim hatırım için yapıyormuş. Yine üç saatte gitmiş ve aslında başka yerlerden 80 YTL aldığını iddialayıp anneme cinnet geçirtmiş kısacası.

Annemin bu tarz cinnetleri çokçadır. Babam çiftçilik yaptığından annemi buyday tarlalarına götürmesi pek sıkıntı olmuyor haliyle. Açık hava anneme de iyi gelir diye hatta sık sık götüresi bile gelir. Başka bir ortaklaşa aktivite teklifini 37 yıllık evliliklerinde babamdan duymadığından olsa gerek annem de tevekkül eder, gider. Fakat her gittiğinde annem Hamdi Yüzbaşı model aylaklık yapanları yakalama baskınına çıktığından tarla işçilerinin çapayı küreği bırakıp işi bırakmaları rutinimiz olmuştur. Akşamki karı-koca kavgası da rutinin uzantısıdır. Babam işinin düzenini bozdu diye anneme çıkışır, annem babamı iş bilmezlikle suçlar, vs. Artık kazık kadar olduk tabii, her ikisini susturma görevi bana düşer. Yıllardır yanlarında olmamak da yakayı kurtartmıyor, telekonferansla da olsa duruma illa ki bağlandırıldığımdan artık bitap düştüm bu arabuluculuktan. Kendimi bildim bileli bu ikili başka bir sebepten kavga etmedi. Bir başka konu olsa da biz de eğlensek ayol. 30 yıldır aynı dava.

Nuriye asıl cinnet gazını anneme ‘doğulu’ diyerek vermiş. Pişirdiği köftenin annem gibi ‘doğulu’ bir tanıdıklarının da yaptığını söylemiş sanırsam. O minvalde geçmiş muhabbet. Vay sen misin anneme ‘doğulu’ diyen? Bıdır da bıdır da bıdır konuştu bi sürü. Aman annee, ya doğusu batısı mı var, vatan bölünmez diyordun. Kafanda bölmüşsün. Bölmüşsünüz.

Ne memleketler sevdim aslında bütün de değillerdi durumu.

Cuma, Mart 28, 2008

Algıda Değişiklik

Amerika tuhaf bir yer. Yani bana o zamanlar normal gelen herşey şimdi geriye doğru düşündüğümde müthiş tuhaf gelmekte. Mesela, Şükran Günü’nde, Noel’de falan herkes ailesinin yanına gider. Birçoğunun ailesi başka şehirlerde, eyaletlerde olduğundan mahalle sakinleriniz gençse ortalık ıssızlaşır, yaşlıysa yine ıssızlaşır zira zaten herkes hayalet gibi sessiz takılır.

Hiç anladığım şey değildir ama, Amerikalıların ya çıtı çıkmaz ya da evlerinin izolasyonu mükemmeldir. İki pinponun evinde dört yetişkin evladı, bunların dört yetişkin eşleriyle, ikişer üçer veletlerinin misafir bulunmasına rağmen bu kadar ortalığın sütlimanlığı izolasyon olasılığını güçlendiriyor. Ama onu da aklıma sığdıramıyorum zira o kartondan Milliyet evleri misali kontrplak kutularda değil gürültünün, soluğunun bile komşunda duyulması lazımdır sanki. Oysa Istanbul’da gözümle görsem, belki, ama sesini duysam şıp diye tanıyacağım alt kat komşumun bütün dramasını yazabilirim size. Hatta kapısını çalıp o hayırsız oğluyla baş etme taktikleri bile veresi var bu karışkan ruhumun.

Amerikalıların göl manzaralı kocaman balkonları olabilir ama asla balkona çıkmazlar. Türkler sever ya suya bakmayı, bir dönem balkonuma bir kanepe, iki sandalye atmış, bir de küçük portatif televizyon çıkartmış, kendime güzel bir yaşam alanı yaratmıştım. Üstüne bir de telefonda hahahahihihi konuşaraktan bütün siteye Türklerin şamatasını ispat da etmiştim. Binlerce daireli sitede bir ben olurdum balkonda. Ortalık o kadar sessiz olurdu ki sesim yankılanırdı, nereye çarpıp dönüyorsa artık. O yankıdan zaman zaman utanır, içeri kaçardım. Oysa Türkiye'de bana ‘sessiz sakin’ diyebiliyorlar mesela. Herkes cayır cayır, kavga kıyamet ‘iş’ yaparken benim her ses yükselmesinde ayarım kaçıyor. Sesin bana yükselmesi gerekmiyor. Hatta arıza da olması gerekmiyor. Biri telefonda zırta fatura yollama işini, uçak bileti alma işini, ‘hadi yemeğe gidelim’ mızığını biraz yüksek sesli yapsa içim çöküyor. Bunca işin bu kadar velveleli yapılmasına takılıyorum aslen. Hepi topu kargo paketini takip ediyorsun. Bağırmadan. Ne olur. Hatta bu yüzden, yani bağırmadığınız için bu önemsiz şeylere, biraz pısırık algınız da olabiliyor. Ya da paspas. Oysa ben çok önemsediğim şeylere panter kesilirim ki. İş olsun aşk olsun. Burada sesin kadar algın var. Ne kadar yüksekse o kadar yüce. Kargo paketi olsun trilyon dolarlık proje olsun aynı cazdan yapmanız gerek fakat. Bir öncelik ve önem sırası mevzu bahis değildir.

Yine de sanmayın ki ölüyorum mutsuzluktan. Öyle bir şey yok. Hala öğreniyorum fakat. Hala hayret ediyorum çok şeye. Demek istediğim, taş yerinde ağırdır. Buranın sıfatlarıyla oranınkilerin, buranın şartlarıyla oranınkilerin alakası yoktur.

Hem muhabbet ve yemek %80'i ya hayatın. O 80'lik kısım gerçekten efsane burada. Bu akşam mesela, Düella'nın yeni yaşını bir karaoke barda kutlayacağız bin kişi. O hep şarkıcı olmak isterdi. Onu en son düğünümde dinlemiştim çok kısa. Uzun uzun dinlemeyeli ise oldu bir 10 yıl. O zamanlar güney kampüste sahne alırdı geceleri. Körler saz heyetiyle. Nostaljik yıldızımızın yıllara meydan okuyacağını tahmin ediyorum fakat ve bu geceyi iple çekiyorum şahsen.

Pazartesi, Mart 24, 2008

Arabayla Ne Kadar Sürer?

Kum rengi bu dev Pontiac’ın en sevdiğim özelliği -koldan vitesli olması sebebiyle olsa gerek- şoförle yolcu arasında vites kutusu ve el freni bölmesinin olmayışına istinaden resmen uzun bir kanepeyi andıran ön koltuklarıydı. İnsan erken yıllarında feci cahil, cehaletinden çıkışlı şuursuz cesaret sahibi de oluyor. 23 yaşındaydık. Gezip görme iştahımız doruktaydı. Laurence’ın acıklı sesler çıkaran arabasıyla uzun mesafe yola da çıkmıştık işte. Arabanın bozulacağı her halinden belliydi. Bozuldu da. O kadar demişlerdi buna Amerikan arabası alma. Üç bin doların altındaki arabalar genelde yüzünden pahalıya gelir diye. Ne gam. Ucuza büyük araba aşkı minnak Fransız kankamı baştan çıkarmıştı. Yol kenarında kalakalmıştık. Kaputu açtık ama bir şeyden anladığımız yok. Baktık şöyle bir.

Georgia’nın kuzey sınırlarında, South Carolina’ya ramak kalmış bir yerdeydik. Kareli gömlekli, kot pantolonlu, kasketli, kamyonetli bir amca durdu yardıma. Şarkılı güney aksanını anlaması pek zordu ama zaten ileteşecek bir durumumuz da yoktu. 'Arabamız bozuldu’dan başka bir bilgi veremiyorduk. O bir şeyler anlattı. Anlamadık ama kafa salladık. Alet çantasını çıkarıp bir iki tangır tungur yaptı. En azından en yakın tamirciye kadar bizi götürecek yamalar yaptı.

En son döndü, Laurence’a, "Where are you from?” dedi.
"France,” dedi Laurence. “I’m from France”.
“Yeah?” dedi amca. “How long is the drive from here?”


---

*Dördü Bir Yerde'nin son analizinden sonra (http://bankis.blogspot.com/2008/03/end-is-beginning-is-end.html) Amerikan halkının vaktiyle bana yaşattığı dumur ve akabindeki ayma sürecimi buralarda saçmaya karar verdim. Birkaç gün devam ederim.

Cuma, Mart 21, 2008

Memleket Meseleleri

Geçenlerde bir arkadaşın arabasındaydık. O kullanıyor, ben oturuyordum. Trafik de sıkışık. Sırf saatte 0,0001 km daha hızlı akıyor diye hödükçe bizim şeride dalan bir arabaya küfretti. Memleket hıyardan geçilmiyor, dedi. Evet, evet, dedim. Doğru. Geçilmiyor. Sonra arkadaş tuttu emniyet şeridinden saldı kendini. Aman canım, n’olcakmış, diye. Bunu neden anlatıyorum? Bu memlekette haksızlık bize yapılınca herkesi hıyar ilan edip, haksızlığı biz yapınca 'aman canım'lıyoruz diye. Herkes kendine müslüman olduğu gibi herkes kendine de demokrat. Şu son gündem bunu iyice teyit etmekte lakin ben de kime kızacağımı şaşırmış durumdayım.

Büyük partimizin kapatılma davasına kızıyorum çünkü büyük ya da küçük, ne fark eder, herhangi bir partinin kapatılmasına kızıyorum. Büyük partinin bunu demokrasi ayıbı ilan etmesine kızıyorum çünkü aynı partinin küçük partiler kapatılsın istenirkenki kayıtsızlığına da kızıyorum. Büyük partinin tuhaf kanunlara yapışıp olmadık sebeplerle iyi kötü, doğru yanlış, marjinal radikal, ne fark eder, onu bunu dava etmesine, dava edilmesine sebebiyet vermesine, aykırı ilan ettirmesine kızıyorum. Bir yandan aynı kanunların dönüp bu sefer onları tırmalamasındaki tuhaf çelişkiye de kızıyorum. ‘Hukukun üstünlüğü’ ne demek ben bilmiyorum. Burada herkesin hukuku kendine üstün. Kendine yarayan hukuk en üstün olduğu gibi kendine dokunmayan hukuk da bin yaşasın gibi bir şey var. Hem çok yaşa, hem adam sen de, boşver.

Laboratuar demokrat faresi olaraktan ben herkese kızıyorum. Ukala dümbeleği olaraktan da diyorum ki çekilin şaptiler, ben yazayım şunları yeniden. İsteyen türban taksın, isteyen yemeni, isteyen toka, isteyen peruk. İsteyen muhafazakar İslam’ı yaşasın istemeyenin dini imanı olmasın. Herkes ne istiyorsa onu yaşasın, yaşadığı her neyse ekmeğini, itibarını, makamını etkilemesin. Yeter ki öldürmesin, dolandırmasın, kandırmasın, çalmasın çırpmasın, doğayı, çevreyi, asayişi bozmasın. Özü bu yani. Gerisi magazinden başka bir şey değil. Bu kadar mı zor yani, allaam? Deli olucam. En aklı başında, en okumuşu bile işin özünden uzak, ha bire son halinin bir kertesinden alıyor değerlendirmeye. Normalde bunu ben yaparım. Kel alaka bir ucundan tut ve sündür harekatını yani. Laf salatasına sebebiyet veriyor da yazacak bir şeyler çıkıyor diye. Millet benden yetenekli bu konuda. Sakızı bol. Sündür sündür çiğne. Yutmadan ağzını oyala.

Memleketin bir yemeği güzel bir de muhabbeti. Başka da bir şeyi işe yaramaz. Ben söyliyim. Unutanlara not ba’bında.

Çarşamba, Mart 19, 2008

Blog Kardeşliği

Dün akşam bir ilki gerçekleştirip bizi bizden başka birilerinin de ka’ale aldığının ispatı http://bankis.blogspot.com/ 'dan Melontheroad'la tanıştık. Kavun Kız’ı al, liseye koy, olur yani. O derece çıtır duruyor bizim Çıtır’dan bile büyük olmasına rağmen. Birbirimize fiziksel olarak hiç benzemiyoruz. O sarışın ve minik, ben esmer ve zebellayım ama hatunla toprak çıktık. Daha bir ısındık. Kütüklerimiz aynı ilçede. Üç beş nesil öncemiz beraber at koşturuyordu Çukurova’da muhtemelen.

Herbert ve Horatio’yla ilgili de müthiş dedikodular yaptık. Ne Herbert’in mavi boncukçuluğu kaldı ne Horatio’nun şoparlığı. Farkında olmadan onlara koyduğum taşların güzelliğinden gözlerim doldu hatta. Girl Power’ın temelleri çoktan atılmış canım. Düella evinde parti verecek yakında. Hepsini davet edip bir röntgenlerini alacağız bakalım. Kavun Kız’ı bu şapşilerle bir başına bırakmaya niyetimiz taze bitti. Düellonun başına gelenler ve diğer blog olay örgülerine dair açıklamaları yaptık, soru işaretlerini temizledik. Başımıza gelenler, blogda bahsi geçen vakalar gerçek efendim. Evet, biz birbirimizle kavga da ediyoruz. Herkes ateş parçası, arada yumruklar kavuşuyor, n'apalım. Yazdığım herşey doğru fakat magazincilerin paragraftan cümle çekip yayınlamasına benzer bir durum olabilir. Genelde olayda takıldığım şey olayın bütünü olmuyor zaten. Bir yerinden yakala ve oradan sündür mantığında ilerlediğim için ve bunu tüm etrafıma da yaptığım için geçmişim arızalarla dolu.

Yalnız kim nerde çalışıyor, nereden mezun, ne iş yapıyor gibi detayları tanışmadan biliyorduk. Blogu yakından takip edip arada geri sarıp okuyunca kimi şeyleri, herşey birbirine bağlanıyor. Bu anlamda tehlikeli bulundu bu blog işleri de kim buna bizden başka bu kadar mesai harcar bilemedim. Hepimiz psikopatız, hepimiz hafiyeyiz valla.

Cuma, Mart 14, 2008

Alışveriş Alerjisi

Alışverişe çıkmaktan, en beteri de bir alışveriş merkezine gitmekten nefret ediyorum. Ayaklarım o kadar geri geri gidiyor ki bir şey almayı becerebilsem de hayrı olmuyor. Bir pantolon almıştım mesela Akmerkez’den. Baktım her daim yüksek topuk giymiyorum, ‘paçası kısalsa iyi olur’a geldi. Bir ay kadar evde bir torbanın içinde, paçasının yapılması için götürülmeyi bekledi. Sonra Şövalye’ye dedim sen bunu götürüp kısalttırsana. O da saçma buldu mağazaya gidip ‘karımın pantolonunu ucundan acıcık kısaltır mısınız?’ demeyi . Haklı çocuk.

Gel zaman git zaman o torbanın ortalıkta sürünmesine sinir oldum. Bir gün torbadan çıkarıp giydim. Şövalye’den de paça boyunu iğnelemesini istedim. Ölçsün de götürsün bari diye. Evde iğne ne gezer? Kaldığım otellerden yürüttüğüm iğne iplik kitlerini tıktığım zulalardan çıkarıp Şövalye’nin eline tutuşturdum. İğnelerin incelik ve kısalıklarıyla Şövalye’nin beceriksizliği birleşince ölçü almada muvaffak olamadık. Şövalye bu halimizi de saçmalık olarak nitelendirip ısrarla artık iki dakika karşıya geçip şu pantolonu mağazada ölçtürüp biçtirmemi dikte etti . Yine haklı çocuk. Birkaç gün içinde ancak kıvama geldim. Ha gayret götürdüm, giydim, ölçtürdüm. Geri alamadım bu sefer de, iyi mi? Aradan iki hafta daha geçti. Zaman aşımından pantolona el koysalar yeridir hani. 1,5 aydır aynı pantolonla uğraşıyorum. Fiziksel bir uğraşmadan bahsedemeyiz, doğru ama ruhumun bir yanı buna düzenli olarak mesai harcayıp yoruluyor.

Akmerkez bize taş atımı mesafede. Hatta binamızdaki satılık dairenin ilanında ‘Akmerkez manzaralı’ olduğu yazıyordu. Sırf bu yüzden iki katı kira ödüyoruz ama akşamları balkonumuzda ışıklarını seyre çıkıp rakı sefası yapıyoruz. Töbe töbee. Normal kadınların alışverişinden öte yaşamlarının da merkezi olan bu bina benim için evime yaklaştığımı gösteren bir nirengi noktasından ibaret. ('Landmark' demek istemiştim ama araya ha bire İngilizce kelimeler sıkıştırıp ukala durmayayım diye sözlüğe baktım, 'nirengi noktası' dedi. ‘Nirengi’ kelimesini ömrümde ilk kez duyuyorum, öyle diyim). Anormal bir kadın olduğumdan değil. Amerika’da ömrüm alışverişte geçti. Can sıkıntısındandı belki. Başka eğlence yoktu. Kafa rahattı. Ne biliym? Burada alışveriş merkezi alerjisi gibi bir şey oluştu bende. Biraz da ondan bu internetten alışverişleme gazı. Girdiğim mağazadaki ürünleri çoğunlukla pahalı buluyorum. Türkiye’deki fiyatlara hala alışamadım. (Kendini alıştırmazsan alışamazsın işte) Satıcıların ‘buyrun ne bakmıştınız?’ diye dibimde dolanmalarından da hoşlanmıyorum. İndirim günlerindeki izdiham da beni göçertiyor. Kesin dönüş zamanı 20 adet kot pantolon istifleyerek gelmişim mesela. Sadece 2’sini giyip dursam da kalan 18’inin varlığı da boğucu. İşte bütün bu bunaltılar yüzünden alışveriş merkezlerine gidesim gelmiyor. Duvarımızdaki deliğin ruhuma verdiği hasara benzer bir sıkıntı içimde büyüyor da büyüyor.

Yeri gelmişken, duvar konusunda da şöyle bir gelişme oldu: Baktım Şövalye kapatmıyor deliği, ben de kağıt yapıştırdım üstüne selobantla. Daha kitsch bir görüntü olamasın da rahatsız olsun diye abi. Olmadı ama. Olamadı. Adam yine de tınmadı. Bütün o atmosfer odaklı çiçekler, böcekler, güzellikler arayışı da ev kapsamı dışında çıktı adamın. Hafiye’nin şansına.

Çarşamba, Mart 12, 2008

Gittigidiyor'un Ürün İadesi

18 Şubat 'ta Gittigidiyor.com'dan meric2006 isimli satıcıdan bir elbise satın aldım. Ürünün sayfasında iade kabul etmediğini belirten bir ifade yoktu. Sıkı bir Gittigidiyor.com müşterisiydim ve o ana dek iade etmek isteyeceğim bir durum olmadığı halde ne olur ne olmaz diyerek iade almayan satıcıdan asla ürün almıyordum.

Ürün elime geçtiğinde elbisenin bedeninin yanlış ifadelendiğini ve yaka modelinin resimdekinin aynı olmadığını farkettim. Markalı bir ürün olduğu için sahte olabileceğinden şüphelendiğim halde gerçekten de yaka kısmının da tuhaf ve resimdekiyle alakasız durmasından dolayı 24 saat geçmeden ürünü satıcının adresine kargoyla geri yolladım. Sahte marka durumundan çok da emin olmadığım için kimseyi rencide etmek istemediğimden hileli ürün olarak raporlamadım ve bedeni yanlış diyerekten onay da vermedim. Durumu Gittigidiyor.com'a da bildirdim.

Ben de okuyucularımı tanıyorsam ‘internetten elbise mi alınır’ diye bıdıbıdılayacağını biliyorum. Markasını ve kesimini bildiğim bir elbiseyi alırım. Daha önce defalarca yaptım ve hep de memnum kaldım çünkü. Çok spesifik elbise modelleri oluyor bana çünkü. Elbisenin sadece bedeni tutmasa –ki çok da tuttuğunu söyleyemeyeceğim- yine iade etmez, birine hediye ederdim ki vardı iş arkadaşlarımdan talibi zaten. İş ki elbisenin yakası olsaydı. Fotoğrafta usturuplu bir şeydi, gerçeğini Paris Hilton bile giyemez, öyle diyim size. Elbisenin yakası alenen yoktu çünkü. İçine tişört giyilebilir türden de değil üstelik. Kokoş bir elbiseden bahsediyoruz.

Satıcı iade isteğime önce mırın kırın etti. Kargoladığınız adres doğru değil dedi, fakat kargo size geri dönerse bana geri yollayın tekrar, dedi. Sonra kargo gelince haber vereceğim demesine rağmen iade aldığını kendisi onaylamadı. Yerine Gittigidiyor.com'un Destek Hattı elbisede ter lekeleri olduğunu, elbisenin kullanıldığını ve bu yüzden satıcının iade almak istemidiğini söyledi. Ben de bu sefer asıl hikayeyi anlattım. Elbisenin sadece üç dakika denenmek amaçlı giyildiğini ve zaten üzerime olmayan bu ürünü giymiş olamayacağımı, ürünün aslında fotoğrafındaki ve açıklandığı gibi de olmadığını söyledim. Bu sefer de Destek Hattı yetkilisince tutarsızlıkla suçlandım.

Birincisi, satıcı iade almadığını söyleseydi zaten bu ürünü almazdım. İkincisi, ürün %100 açıklandığı gibi olmamasına rağmen hile bildirecek kadar agresif olmadığımdan tutarsızlıkla suçlandım. Üçüncüsü, satıcının ifadesinin benim ifademden daha yeğ tutulmasındaki sebebi anlamıyorum ve Destek Hattı elemanının benle bu tarzda konuşmasını hiç profesyonel bulmuyorum. Destek Hattı satıcıyla anlaşmazsam bu işin çözülmeyeceğini ifade etti fakat satıcının anlaşmaya niyeti olmadığında bu işin nasıl çözüleceğine dair bir süreçleri de yoktu. Param bloke olarak onlarda kalıyordu ve hatta da bu yüzden bu işten en karlı onlar çıkıyordu.

Hadi dedim satıcıyla uzun uzadıya konuşayım, dertleşeyim. Türkler böyle anlaşıyor madem. Bunu yapar yapmaz yumuşadığım falan mı sanıldı nedir, kabalığın, çamurun bini bir para oldu. Alenen yakası olmayan bir elbiseyle memeler dışarda alem yapmışlığıma geldi olay. Elbisede buram buram ter kokusu varmışmış da, nasıl satarmış da bu ürünü bir daha. Biraz ağlak, biraz öfke. Bu yani. Konuşa konuşa geldiğimiz yol bu.

Satıcıya paramı istemediğimi fakat satıştaki başka bir ürününü alabileceğimi önermiştim. İki hafta daha zaman geçmesine rağmen ne üründen ne satıcıdan ne gittigidiyor'dan, kimseden haber çıkmadı. Tekrar Destek Hattı'na sordum. Probleme çözüm önerisi olarak ürünün satıcıya iadesinin ancak ürünün yarısının parasının benden kesilerek mümkün olacağını söylediler.

Ürünün fiyatı 129 YTL idi. Elbiseyi kullanarak(!) iade ettiğim için cezam da yaklaşık 65 YTL. Alırken ve iade ederken olmak üzere iki kez de 15 YTL'lik kargo ücreti ödedim. Neticede iade kabul alan bir satıcıdan aldığım ve 24 saat içinde de iadesini gerçekleştirdiğim, üstelik de sahte olması kuvvetle muhtemel bu ürünü satıcıya iade edip 80 YTL de ceza ödeyeceğim bir senaryo dayatıldı. Neden gittikçe daha çok mağdur edildiğimi gerçekten anlamadım. Kamera şakası gibi geliyor bana.

Yurtdışındayken senelerce Ebay'in de sıkı müşterisiydim. Ebay ismine güvenerek burada da devam ettiğim bu web alışverişinin burada bu ciddiyetsizlikle konumlandırılmasına gıcık oldum. Türkiye'de internet alışverişinin neden geride kaldığını artık daha iyi anlıyorum. Bir daha asla Gittigidiyor.com'dan alışveriş yapmayacağım gibi kimseye yapmasını da tavsiye etmem. Gittigidiyor'dan geçen yıl 1.000 YTL üzerinde alışveriş yaptım. İnternetten alışverişi çok da pratik bulurum üstelik, fakat bütün bu olan bitenden sonra bir daha internetten ürün almaya çok çekiniyorum açıkçası. İlk kez bir ürünü iade etmek istedim. Başıma bu geldi. İyi oldu, belki de ders almam gerekiyordu. Gelen malı kabul ettiğiniz sürece internetten alışverişin bir sakıncası yok sanırım. Biraz da ne çıkarsa bahtınıza. Gelen şey sunulan şey olmasa da almak zorunda olmanız kandırmaca değildir de nedir?

Herşey bir yana, Gittigidiyor’un platformdan başka bir şey sağlamadan, yani birtakım kurallar, korumalar, yönetim ilkeleri, proses, adı her neyse o ‘sistem’ dediğimiz şeyden olmadan bu kadar başarılı olmasını anlamıyorum. Yani 'artık' anlıyorum. Yeni teknoloji ortamlarında da başarılı olmanın eski usullerden farklı olmadığını, yani düzene müzene dayanmadığını, herşeyin göle maya çalarak ama o mayanın da alternatifsizlik ya da en iyi ihtimalle tüketicinin bilinçsizliği yüzünden bir şekilde tuttuğunu ve bu yoğurtların benim gibi saf salaklardan başka kimseyi ekşitmediğini artık öğrendim. Bütün naifliğimle web sitelerinin sağ üstündeki ‘ebay’ ibaresini görünce kendimi Amerika’da sandım galiba.

Bu vesileyle Şövalye olsun Düella olsun girişimciliğe girişen herkese sesleniyorum: Bırakın plan mlan yapmayı. Duymak istemiyorum. Bu memlekette müşteriyi dövsen gene de para kazanıyorsun. Hiç kasmaya gerek yok. Salın gitsin ya.

Just Do It yani. Do whatever.

Salı, Mart 04, 2008

Çok Muhabbet Tez Ayrılık

Aslında bir daha Düella’dan bahsetmeyip intikamımı ondan bu şekilde almayı planlıyordum ama okuyucularıma neden böyle davrandığımı da açıklamam gerekmekte. Şimdi efendim, olaylar şöyle gelişti:

Cuma akşamı iş çıkışı Düella bize geldi. Aslında bizde buluşup dışarı yemeğe gidecektik ama gelmesiyle dışarı çıkmaktan vazgeçmesi bir oldu. Yemeksepeti’nden pizza söyledik eve artık. Çok vır vır ettim diye Victoria’s Secret pijamalarımdan uzak duruyor artık. Şövalye’nin eşofmanını giydi, koltuğu yatağa çevirdi ve salona kuruldu. Bu kurulum 24 saat aralıksız sürdü. Tuvalete bile oldukça cimri davranarak gitmek dışında bir kıpırtı göstermedi. O koltukta konuştu, muhabbet etti, Lost seyretti, Lost’un Bermuda Şeytan Üçgeni gibi bir sırrı olabileceğini düşünüp üçgeni internette araştırdı, blog yazdı. Çaylar, kahveler, salepler, tostlar yedi. Adeta orada yaşadı.

Şövalye maaşlı işinden istifa etti ve arkadaşlarıyla yeni bir iş girişimine girişti. Bunu yapacağını biliyordum elbet. Düğün sonrasına ayarladı ki annemler beni işsiz adama vermekten imtina etmesin diye. Bu durumun ağır bir hali kaldı üstümüzde. Daha doğrusu benim üstümde. Neden? Çünkü planlar değişti. Ev almamız ertelendi. Çünkü evin geliri belli değil oldu. İyi tarafından bakarsam bana da fırsat çıkmış oldu, evi ben geçindiriyorum havalarına girip günlük işleri ona yıkıyorum. Eve gelince de ‘ay bi yarım saat konuşmayalım, beni kendi halime bırak, biraz kafa dinlemek istiyorum’ falan diyebiliyorum. Fena diil yani. Sevdim bu aile babasının ev hanımı karısını ittirip kaktırma halini. Hoş, bizimki rahatsız olmaya başladı sanırsam. Corporate işi olmaması para kazanmadığını göstermiyormuş. Bana her harcamamızı EFT’lemeye başladı. Dedim yapma. Ben söylenebilme hakkını tercih ediyorum. Para mara istemiyorum. Parasıynan söylenmek istiyorum.

Gece bir ara ben lafcambazı oynamaya dalmıştım, ev halkından izole olmuştum. Düellocu’nun sesi yavaş yavaş yükseldi; yükseldiği yerden de paldır küldür devam etti bir saat kadar. Şövalye’nin yeni işinden çağrışan bir memleket meselesini tartışıyorlardı. Düella da tüm amazonluğuyla neredeyse orada can verme uğruna Şövalye’ye laf anlatmaklardaydı. Şövalye laftan anlamaz ki. Hem adamı bağıttırır hem de ‘aa adam bağırıyor’ diye tuhafsar. Düella o kadar boğaz patlattı ama Şövalye’ye sorsak aklında sadece Düella’nın ses tonu kalmıştır. Kulağındaki titreşimler falan. Adamın içerikle alakası yok. Onun derdi atmosfer. Çiçekler olsun, tatlı diller, güzel kızlar ve adamlar, hamaklar, tatiller, çayır çimen kelebekler, tonton tatlı bebekler, mırıl mırıl sohbetler olsun. İşinin parası, pulu, kariyer olanaklarından ziyade ofisinin manzarası, dekorasyonu, iş arkadaşlarının tipi falan daha önemlidir onun için mesela. Tam terazi burcu insanı. Düella da çıkmış gelmiş, üzerinde kantin kokusu, kriz çözmekten düğüm olmuş amele haliyle Şövalye’ye halkını savunmakta. Umarım Şövalye’nin lakabındaki tezatın farkındasınızdır. Kendisi Şövalye’den ziyade bir prens. Yordu işte Düella’yı. 'Aman aman. Hadi seni öpüyor möpüyor, kalbini kazanıyor; ben başağrımla kalakalıyorum' diyerek gitmelere kalkıştı. Yalvar yakar ikna ettik. Oturdu.

Gerçekten gitme zamanı geldiğinde işte saçını başını düzeltmesini falan söyledim. Ben derim hep böyle şeyler. Höööytt, diye daldı. Bana manipülatif, dedi. Şövalye’yi de, kardeşimi de manipüle ediyormuşum. Ama kendini edemezmişim. Buna izin vermezmiş. Bir süre görüşmeyelim, dedi. Tamam dedim ben de. Uyuz uyuz ayrıldık. O evine gitti, biz de goralı yemeye giderken Düella'ya da hak verme tribine giren Şövalye’yi kıstırdım bu sefer. Ben ne yapıyorum sana, ha? Ben seni manipüle ediyor muyum? Bak doğruyu söyle bak söylemezsen daatırım burayı, falan diyordum ki çıktı geldi bizimki. Hiçbir şey söylemedi. Öyle oturdu yanımızda arkadaşıyla buluşuncaya kadar.

Bu kadar çok vakit geçirince aynı tıkışık ortamda ister istemez hırtlaşıyoruz işte. Yine durumdan karlı çıkan Şövalye oldu. Düella’dan soğumamı derinden temenni eden insan olaraktan bu işte İngilizvari bir parmağı olduğunu düşünmekteyim.

Salı, Şubat 26, 2008

Gençlik Başımda Duman

Eski çıtır büyüdü, 28 oldu. Artık yeni bir çıtırımız var. 22’sine taze girdi. Neo-Çıtır. O da bir şeyler yazıyor çiziyor. Hadi ben biraz şoparma, biraz deşarj olma, biraz da onu bunu kışkırtma dürtüsüyle yazmaktayım. Düella da içini organize etmek için yazacakmışmış. İçini organize edeceğine önce evini organize etse iyi olacak. Gene bütün dolapların içindekiler dışarda. Kendileri bomboş. Malzemeleri ortalıkta. Neyse işte. Ben sakinliyim, o organize olsun isterken Neo-Çıtır bu işi daha ciddiye alıyor. Gibi geliyor bana en azından. Kaleminden çıkanları önemsiyor, onları geliştirmeye çalışıyor, eleştirilsin istiyor falan filan. Şarkı yarışması jürisi ağzıyla, güzel bir enerjisi var işte oğlanın. Bir elektrik alabiliyorsunuz. Bir ışığı var. Fakat sanki bu eleman 22 yaşında değil de 32 yaşındaymış gibi davranmaktan da geri kalmadan ha bire aparkatlar indiriyoruz, cık olmamış, cık iyi durmamış diye diye bir hal olduk. Hadi bunlar tokadı olsun işin. Düella'nın en sevdiği tarafı yani İŞ’in. Bu İŞ mayadaki kendini bilmezlik, ikilik ve hipokrisiyle birleşince ortaya şahane bir eser çıktı. Aparkatların üzerinden daha 15 dakika geçmeden hem de.

Bizimki 20 yaşındayken bir aşk romanı yazmış. Daha doğrusu bir chapter yazmış 20 sayfa kadar. Bir telli metot defterine eliyle, mavi tükenmezle. Beyaz Dizi serilerine taş çıkartır, best seller olur cinsten. Onu da tutmuş saklamış. Yüksek sesle ben okudum, beraber güldük. Yazarken bile gülüyorum hala.

Hikaye çok sürükleyici. Üniversiteden yeni mezun kızıl saçlı, yeşil gözlü genç kızımızın acilen iş bulması gerekir çünkü mutfak tezgahının üzerinde ödenmeyi bekleyen faturaları vardır. Citybank’ta (yanlış yazılmış da olabilir, kurgu bir banka da olabilir) işe girmeyi kafasına koymuştur. İş görüşmesine giderken külüstür arabası çalışmayınca 'yapma bebeğim, lütfen’ diye inler(!) İlk maaşıyla ona bakım yaptıracağına söz vermesi üzerine araba çalışır. Bankaya vardığında oldukça gecikmiştir ve çarçabucak arabasını fıstık gibi bir spor arabanın önüne park eder. Görüşmenin olduğu kata vardığında asansörden inerken yere kapaklanır. Önce bir çift siyah pabucu görür gözleri. Kafasını yavaşça yukarı kaldırırken lacivert gözlü esmer adamın gömleğini yırtarcasına duran gelişmiş kaslarını fark eder. Bu adam aslında bankanın genel müdürüdür ve aşağıda önüne park ettiği spor arabanın da sahibidir.

Genel müdür tescilli güzellerle flört eden, karizmatik ama küstah bir adamdır. Genç kızımız ise sade bir güzelliğe sahip, akıllı, çalışkan ve biraz da sakardır. Genel müdürün küstahlığı karşısında kavga gazına da gelir. Hatta okulda gittiği Aikido kursunda öğrendiği birkaç figürü genel müdüre uygulamayı içinden geçirdiği sahnede o kadar ağladım ki gülmekten, anlatamam. Tam da bu tokat mı seri tokat mı, dayak mı kötek mi, diye düşündüğümüz sırada isabet olmuştu yazarın kurguya bu agresif katkısı. Diyorum işte insan 7’sinde neyse 70’inde de o. Hem beyaz dizi hikayesi yazacak kadar naif ol hem de içine kemik çatırtısı koymak isteyecek kadar hırt. Allah seni n’apsın?

O kadar ısrar ettim. Öyle Tetteh’le Metteh’le olmaz bu iş. Asıl reyting bu romanı yayınlamaktan geçer, dedim. Dinletemedim. Bir yanı mahsun, utangaç prenses ya bunun. Küçücük bir yanı canııım, abartmayın. İşte o yanı çok utanıyor olmalı. Madem benim blog da Düella'ya araç oldu. Buradan biraz da siz ısrar edin madem.

Salı, Şubat 19, 2008

İsmi Ne Olsun?

Düella yine çok çalışmaklar içinde debeleniyordu geçen hafta. Oradan da iş seyahatine gitti. Bir haftadır görmüyordum kendisini. Bünye de alıştı kaşınmaya. İşi gücü varsa var, uyandırdım da, kapısına da dayandım da. Bekledim ona buna bağırdı telefonda. Sonra işte klasik, beraberce şaştık saşırdık insanların nasıl oluyor da bu kadar demotive, iş sahiplenmekten uzak ve şapşi olduklarına. Bizim tipik ukala dümbeleği sohbetleri yani. Kuzen dayanamadı, gitti. Karda kışta ancak yürüyerek ulaşsa da arkadaşlarının evinde dvd seyretmede buldu mutluluğu. Çocuk akıllandı tabii. Biraz daha kalsa o da yiyecekti üç beş tokat.

Düella yeni blog açmaya niyetlendi niyetlenmesine de işte isim bulamadık siteye. Bütün önerilerime burun kıvırdı. Bütün akşam ıkınaraktan tavanlara bakıp isim düşündüm. Blogun ismi kendini tanımlayan bir şey olsun ama bu tanımda hoş sohbeti, sivri dili, tokat atma aşkı, çalçenesi, uğrak mekanı oluşu, vesairesi hepsinden izler bulunsun istiyor. Bulamadık, anasını satayım. Düella'yı anlatan ‘üç sıfat bul’ analizinden başladık, Çalıkuşu’ndan çıktık. Hayır, diyorum bana vermeyin böyle challenge’lar. Psikopata bağlıyorum. Hayır, bir nane de çıkmıyor. Pek yaratıcı olduğumu da söyleyemem. Allahın analistinden ne beklersiniz?

Gece eve döndüm. Şövalye’ye anlattım tüm olan biteni. Şaptiler sizi, dedi. Yattı uyudu. Karanlıkta aklıma bir şey geldikçe doğrulup doğrulup Düella’ya blackberry messenger’la yolladım. Allahtan blackberry kullanmaya başladı da telefon masrafımız azaldı. Hem sohbette zaman, mekan tanımaz bir yöntem. Herkese tavsiye ederim. Dün gece Şövalye şağ yanımda ilk REM uykusunu geride bırakırken Düella'yla bizim şöyle diyaloglarımız oldu:

Hafiye: Dayakci.com? iyibirnane.com? seritokat.com?
Düella: Off, bu mudur? Seri tokat mı? Hey allaam, is that me?
Hafiye: (Evet, osun ama farkında değilsin) E, yaratıcılık bu kadar benden.
Düella: Seri tokat. Hmm.
Hafiye: Ya aynen. Bir kenarda dursun. Yine düşünmeye devam edelim
Düella: Yazma isteğim kaçtı.
Hafiye: Hoppalaaa.
Düella: En iyisi senin siteden anket yapalım. Millet de bu minvalde şeyler söylerse ben bir daha kimseyle görüşmiyim
Hafiye: Seri tokat sitenin içeriğine uygun olabilir bari. Bir de animasyon koyarız. Bir el, bir o yanağa şaplak atar, bir bu yanağa. Şak şuk, şak şuk...
Düella: Şakşuka nasıl? Şaka da şukaaa
Hafiye: Tokat hissi şakaşuka’da var. Şakşuka’da değil. Bir de bol ’ş’ harfi var. Türkçe karakter zorlaması. İsmi saksuka.com falan olucak. Hem şakşuka da sen değilsin ki. Bak seritokat.com. Söylenişi çok güzel.
Düella: Off, yat hadi manyak

Beş dakika sonra bir daha mesaj attım, ’bu son, bu son’ diyerekten. ”Kuruttun beni kadın, tam bir görev insanı” dedi ve siteden de yazmaktan da vazgeçtiğini tekrar deklare etti.

Ben yine de vazgeçmedim ve uyuyana kadar bu konuyu düşündüm. Güzel bir şey çıkarırsak yazmaya başlar, diye. Bana neyse? Ne, hakkaten? Ne?

Bir de siz düşünün. Benim gibi sol beyinli bir tiplemede bitmesin bu mücadele.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Aile Planlaması

Ottan moktan sebeplerle, bazen sebep dahi yokken bana çiçekler yollayan Şövalye bu sevgililer gününde bu faaliyette bulunmamıştı. Ofisteki kızlara sırasıyla buketler yağdı. Direktörümüz kalpli pastalar yolladı falan. "Ee", dedi, iş arkadaşının biri. "Nerde senin çiçekler? Hıı? Abicim, erkekler böyledir. Evlenene kadar. Hihohaa."

Zırt, esemes yolladım.
Şövalye, benim çiçeklerim nerde? Evlilik çiçeği öldürüyor mu?
Zırt telefon.
Şövalye istifa edecekmiş. Ona kıl olmuş. Buna kıl olmuş. Hem benim de öyle çiçek istememem lazımmış. İstenir miymiş. Çok ayıpmış.

Ofiste her kime kıl olduysa artık, hıncını esemesimden aldı. Boşanmaya bile kalktık. Kapattık. 15 dakika geçti. Tekrar telefon. Boşanmak istemiyormuş. Ama ben hala istiyordum. Nazlandım tuzlandım. Sonra ikna oldum. Neyse, hala evliyiz.

Akabinde, öğle yemeğine çıktık takımca. IT’den bir arkadaş bizi görmüş, masamıza geldi. Karısının karnı burnunda. Ben hamilelik nasıl, doğum normal mi olacak, hangi hastanede olacak, bebek odası tamamlandı mı, gibi sorular sorarken Şövalye’ye yolladığım esemesin müsebbibi iş arkadaşı futbol muhabbeti açıyordu ısrarla. Ben neler hissettiğini sorarken, o birtakım futbolcuların transferlerine dair yorumlarını istiyordu.

Bebek daha önemli bir gündemdi anlaşılan eleman benim sorularımla daha çok ilgilendi. 38 yaşında baba oluyormuş ama bilseymiş bu hissin bu kadar güzel olduğunu daha erken evlenir, daha erken baba olurmuş. "Sen de elini çabuk tut", dedi.
"Biz daha geçen ay evlendik", dedim.
O da evleneli bir yıl olmamış ama işte çocuğu doğuyormuş. Ne varmış.

Bebek zamanlaması geyiğine iyice dalmıştık ki muhabbetlerin kamberi iş arkadaşı lafa girdi. “Boşver tavsiyeyi mavsiyeyi sen. Ben Hafiye’yi tanıyorsam bebeğin ne zaman doğacağını planlamış, bir business modelini bile oluşturmuştur çoktan. Sen hiiiç nefesini tüketme” dedi.

Hiç alakamın olmadığı, asla özel muhabbetler yapmadığım bir iş arkadaşımın beni bu şekilde tanımasının nasıl mümkün olduğuna takılmış durumdayım. Daha geniş anlamda etrafıma bıraktığım algıyı çok merak ediyorum. Çok saklı olduğumu sanıyordum. Anlaşılan değilim. Nedir beni ele veren o ipuçları yahu? Meraktan ölücem.

Cuma, Şubat 08, 2008

Hastayız Biz

“15’er dakika sürecek”, dedi hemşire iki şişe serumu getirirken. Biri antibiyotik diğeri ateş düşürücüymüş. “Siz şöyle uzanın”
Kolumu sıyırdım. Avucumu sıktım. Hemşire dirseğimin içinde iğneyi batıracak damar ararken Şövalye’nin suratı kireç oldu ve fena oluyorum diyerek kaçtı gitti.
Florence Nightingale’deki acil serviste yüksek ateşle pişerken kolumdaki serumla tek başıma yatakaldım.
Sabahtan beri Şövalye’nin işten çıkıp beni doktora götürmesini de burada tek başıma kalayım diye mi beklemiştim? Yanımda geldi getirdi ya buraya kadar. Koca mı, koca işte. Buna da şükür.

İlk serum 15 dakika sürmedi. Şapşi hemşire damarıma inen borunun birine sekiz çizdirmiş. Sıkışan borudan sıvı geçemeyip sıkışıyordu. Yattığım yerden kalkıp durumu düzeltememek de sinirlerimi bozdu.
Ya neden herkesin her işinin sadece arızalı tarafını görüyor bu gözler? Hay allahım.
Vakit de geçmez böyle. Damlayamayan bir serum. Öksürüklü ciğerler. Ağır grip. Yüksek ateş. Kayıp koca.
Ha gayret telefonuma uzanıp Düella'yı aradım.
O da pek kocakafa bu aralar. İşyerinde sabahlıyor. Son durumumu anlattım ona.
Tek başına acilden ben arıyorum onu. O beni aramıyor.
Gönlünü gün edeni sevmez sevda ister hep onu üzeni.
Ben onu merak ediyorum. O beni etmiyor.
Şövalye’yi çekiştirdim ona. Klasik.
Dedim yarın bir gün doğurursam sen gel benle doğum odasına. Bizimki bir iğneye fena oluyorsa doğum görse kendisi hastanelik olur kesin.
Doğumu bırakır onunla ilgileniriz artık.
Tamam, dedi o da. Sever öyle kan görsün, acı görsün.

Sonra Şövalye geldi. Biraz hava almış, kendine gelmiş.
Çikolata da almış. Doktora çaktırmadan bana yedirme tribinde. Yasak falan değil de sanki yasak bir iş yapıyormuşuz gibi çaktırmıyoruz. Bu da bizim eğlencemiz işte. Evcilik oynar gibi.
Zaten hastayken kilo alan tek insan olarak tarihe geçicem.
Moralim düzelsin diye adam dayadı muzlu rulo, dayadı börek çörek.
Ben diyorum sebze çorbası, o diyor boşver.

Eve geldik. Ben düzeldim. Şövalye hastalandı.
Bu hafta evde nöbetleşe işe gidemeyip nöbet tuttuk.
Yalnız Şövalye hastayken çok isyankar çıktı. Su içmiyor, terleyince üzerini değiştirmiyor.
Ateşi de çok çıktı. Damarını delecekler diye korkusundan doktora da gitmedi.
Siberkondriyakım ya, internetten baktım. Ateş düşürmek için soğuk kompres yapmak işe yararmış. Kafasına, ensesine buzlu torbalar tuttum.
Bağırdı, çağırdı. Her seferinde annesini aramakla tehdit ettim. Sustu.

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Venedik Civarındaki Adalar

Venedik’te lokal tatlar bulmak adına civardaki adalara gidelim dedik. Balıkçılar yaşarmış oralarda. Ne güzel de ben istemedim tur mur almak. Turlar uyuz eder beni. Şövalye istedi.

Murano-Burano ve Torcello mi ne üçlü ada turu. Bir grup İspanyolla bir tekneye bindik. İlk durak el yapımı cam eşyalarıyla ünlü Murano adasıydı.


Biz adanın normal limanına değil de hangar gibi bir yerin iskelesine yanaştık. Hoop, hangardayız. Bir cam atölyesi burası. İçerde camdan atlar, kuşlar yapan bir amcayı seyrettik üç dakika kadar. Sonra bizi üst kata aldılar. Kocaman bir mağazayı zorla dolaştırdılar. Tuvalete kaçtım. Kapısında söylendim durdum. Bir kumpastı bu tur. Paramızla zorla camdan zımbırtılar almaya getirilmiştik tur kisvesi altında. Tabii ki suçlu Şövalye’ydi.

Torcello’da in cin top oynuyordu. Adadaki bütün evler satılıktı. Vaktiyle Hemingway’in kaldığı bir otel-ev de kapalıydı. Bir saatimiz vardı fakat 15. dakikada iskeleye geri dönmüştük bile. Şövalye her yerde olduğu gibi burada da ev alma fikrine kapıldı. O iskeleye asılmış ev ilanlarına bakarken ben 45 dakika boyunca dergi okudum bari. Allahım, ne sıkıcı. Hep Şövalye’nin yüzünden.

Burano’yu çok sevdik. Tam bir balıkçı ada köyüydü. Düğün, cenaze ve doğum ilanlarını astıkları bir meydan vardı. Öyle aman aman ilan yoktu. Bir avuç yerdeki bir avuç insandan ne kadar çıkarsa o kadar. Sokaklarında çocuklar top oynuyordu. Tonton teyzelerin bigudiden çıkma kahverengi kıvrık kısa saçları pencere önünde sallanan koltuklarında bir görünüp bir kayboluyordu.

Hadi iyisin dedim Şövalye'ye, neyse ki burası geldiğimize değdi de yırttın bu geceki çenemden.



Salı, Şubat 05, 2008

Venedik-Roma Treni

Venedik-Roma treninde bizim yerimizi yanında iki kızıyla seyahat eden İtalyan bir teyzeye de satmışlar. Teyze arıza çıkardı. Şövalye’ye anlamadığı halde nasıl bıdır da bıdır konuştu. Allaam, şu kadın sussun yeter ki diye kaçtık gittik. Kondüktörün bize gösterdiği düdük yere oturduk.

Türkiye’de ne arızaysa 'elalemde de arıza, hııı hadi bakiym', yapıp kötü hali o kadar kötü değilmiş gibi gösteren bir zihniyet vardır ya. 301’e benzer yasalar mesela, Almanya’da Portekiz’de, Danimarka’da falan da varmış diye bas bas ispatlıyordu kanalın biri geçen gün. 'Onlar kendini köprüden atsa, sen de mi atıcan?' da denebilir bunlara. Tabii onlar için bu sadece 'bir yasa var uzakta’dan ibaret. Sormak lazım en son kim ne zaman yargılanmış bundan diye. Yasaymış. Yemişim yasasını. Kendini asla iyi ifade edemeyen bir millet, hele de yazılı olarak asla ve kat’a ifade edemeyen bir millet, neden yazılı dursun ister kuralları ben anlamadım. Hepsine de çok güzel uyuluyormuş gibi. Yasa da kesmez, anayasaya da yazmak gerekir. Anayasaya bakıp giyinicez ya artık. Belki dişlerimi nasıl fırçalamam gerektiğini, tırnaklarımı ne renge boyamam gerektiğini de söyler belki bana anayasa. Başucu kitabı yaparım. Hayatı kullanma kılavuzu.

Bilet satışı hatasından çıktık işte geldik yine aynı muhabbete dadandık. İtalyanlar da şaptilikte bizden geri kalmadıkları halde nasıl oluyor da onlar müreffeh biz değil geyiğine. En azından adamlar tarihi binalarını yıkıp yerlerine çirkin binalar dikmemişler. 500 yıllık apartmanlarda oturmaktan gocunmamışlar. Şimdi yan gelseler turizmden istiflerler parayı. Ocak’ın ortasında dahi dağ taş turist kaynıyordu ortamda. Belki de tembellikten yapmadılar, kim bilir? Keşke biz de tembel olsaydık.

Türkiye’de görev yapan bir batılı yönetici ortamdaki enerjiden bahsediyordu geçende. Hani Batı’da asla olmayan cinsten bir enerji. Ben de aynen farkındayım bu enerjinin fakat maalesef çoğu izolasyonsuzluktan havaya karışıyor bu ‘enerji’nin. Uzay boşluğuna. Herkes bir uğraş didiş içinde koçlar keserken sofralara ancak hiçler kalıyor. Enerji kaybı. Kaybı bile değil, zararı hatta. Bazen büyük uğraşlarla bindiğimiz dalı da kestiğimiz oluyor. Allah boy vermiş; gerisini koyvermiş gibi. Bir neyi niye yaptığını bilmemedir, nelere sebep olacağını öngörememedir gidiyor. Deli olucam. Balayında mıyım, stres mülakatında mı belli değil.

Üç dükkanın ikisinin ayakkabıcı, birinin dondurmacı olduğu Roma bünyeye biraz olsun iyi geldi bari. Layt layt takıldım. Oh be.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Venedik'te Balayı

Oda hamam gibi oluyor diye pencere kındırık uyuyorduk bu Venedik otelinde. Taş köprü merdivenlerinden bir indirilip bir çıkarılan tekerlekli el arabalarının tak tak tak sesleriyle uyanıyorduk her gün. Şehirde yaşam tam bir işkence. Burda oturuyorsav evine masa alsan sorun. Bir kasa meyve alsan sorun. Eline, beline, tabanına kuvvet. Bisiklet bile kullanılamıyor.

Bir güzel koku geliyor burnuma. Şövalye’ye sokuluyorum. Koku çoğalıyor sanki. Bu adam kek gibi, kurabiye gibi kokardı da börek gibi koktuğunu hiç bilmezdim. Uyku sersemi miyim? Aç mıyım? N’oluyor? derken o da bana döndü, ‘Bu güzel koku da ne?’, diyerekten, soraraktan.

Ayıldık baktık dışarı. Çapraz altımızda bir pizzacı var. Fırınını yakmış, kokusunu da sokağa salmış. Sabah sabah canımız çekti, çok fena. Gidip yiyemiyoruz da.. Bu dibi yanık, ince çıtır ekmekli pizzaların malzemeleri üzerlerinden düşüyor. Tadı da ehhh. Ben İtalyan yemeklerini İtalya dışında seviyorum, diyim. Amerikanize edilmiş Çin yemeklerini özgün Çin yemeklerinden daha çok sevdiğim gibi. Hatta özgünü mümkünse yemiyim. Pizza dediğinin, mesela, bence hamuru yumuşak olur, kalın olur ve bol domates soslu olur. Öyle ki malzemeler hamura gömülü olur. Dilimi eline aldığında kayıp gitmez.

Hava soğuktu. Dolaş dolaş kara sulu bacaklarla daha da soğuk oluyordu. İkide bir bir kafeye gidesim geliyor. Şöyle yayılayım, ısınayım, bir dergi falan karıştırayım. Sen Starbucks istiyorsun, diyor Şövalye. İlla Starbucks olması gerekmiyor, canım. Bir koltuk veya rahat bir sandalye. Bir de kahve. Yok. İtalya’da Starbucks yok. Muadili yayılmalık lokal kafeler de yok. Varsa yoksa ayakçı birahaneleri gibi ayakta iki tek espresso attıkları düdük dükkanlar. Hayır, ayakta duracaksam kahve içmem zaten. Kahve içmek bahane. Dinlenmek şahane bana. Dinlenemedim. O oldu. Ağla ağla dolandım bu açık hava müzesi şehirde.

Dolayısıyla Venedik’e bayıldım, diyemem. Enteresan bir yer, evet, ama ben müze sevmediğim için her yeri müze gibi olan bu şehri de sevmedim. En düşük sezonda gittiğimiz için belki de ortalığın sessizliği de bu müze hissine katkıda bulunmuştur ama cıvıltılı olsaydı da sevmezdim muhtemelen. Zira turistten, turizmden başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığı yerleri sevmiyorum. Öyle lokal insanlarla kaynaşayım, otantik yerler göreyim derdim yoktur. Kaynaşmak becerebildiğim bir şey değil zaten. Onu Düella yapar. Gözlemlemektir benim derdim. Etrafı seyretmektir. Gerçekten orada yaşayanların ne hızda yürüdüklerini, hangi caddede buluştuklarını, neler giydiklerini, süpermarketlerini, o sene hangi model ayakkabının moda olduğunu, trafik polislerinin tipini, duruşunu, okul çocuklarının üniformalarını merak ederim mesela. Aradığım antrolopojik tatları bulamadığım gibi Şövalye de beni sanat ve tarih düşmanı ilan etti durdu.


Neyse ki Roma gerçek yaşantısıyla daha başarılıydı.