Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Bebek Dili

Şövalye, Hayriye Hanım’ın Trakya şivesinden şikayetçi. Geçen gün Jelibon’u salıncağına koyalım, demek isterken salıncak’a ‘sallangaç’ dedi.
Tıpkı Hayriye Hanım'ın konuştuğu gibi.

Avamlığa asla tahammülü olmayan Şövalye kelimeyi yanlış söylediği için kendinden nefret etti. Bu hatasıyla(!) farkında olmadan kullanmaya başladığı diğer kelimeleri de fark etti. ‘Diğeri’ yerine ‘öbürsü’, ‘halen’ yerine ‘elan’, gibi.

Özetle, Jelibon konuşursa Trakya aksanı kapacak diye endişelenen Şövalye, çocuktan önce kendi kaptı o aksanı.

Jelibon sadece yürüyor, koşuyor ve çığlık atıyor. Yaşına girmesine 20 gün kalmasına rağmen ne bay bay yapıyor ne öpücük atıyor. Bir ara atar gibiydi ama artık yapmıyor.

Herhangi bir kelimeyi bebekçe bile olsa söyleyemiyor. Dıgıl dugul bir şeyler diyor devamlı ama nedir, bilemeyiz.

Bir yaşımdayken ben bir dünya kelime söylermişim. Annem, Jelibon’un bu geriliğinden(!) pek şikayetçi. Senin çocuğun şimdiye kadar bülbül gibi konuşmalıydı, diyor.

Bebeklerin gelişimlerinin kendilerine has olduğunu, erken yürümenin ya da konuşmanın bir şey demek olmadığını ona tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Anlatsam da inanmıyor. İnansa da unutuyor.

Onun yerine, “Sadece benim çocuğum olsaydı, evet dediğin olurdu ama o Şövalye’nin de çocuğu işte”, diyorum. 

İstisnasız her gün telefonda annemle bu geyiği yapıyoruz. O hep Jelibon'da bir arıza çıkar diye kafasında kuruyor. Ben de böylece endişelerini bertaraf ediyorum.

Cuma, Ağustos 05, 2011

Kılıbık-mış Gibi

Erkeklerin katılmak istemedikleri bir organizasyona kendilerini davet eden erkek kankalarına ‘hayır’ diyemeyip bahane olarak da yengenin cinnet ve cehennemini ileri sürmelerine alışkınım. Babam da yapardı aynını. ‘İstemiyorum’ yerine ‘valla Yenge Hanım istemiyor’ lafını sıklıkla ederdi . Oysa annemin istemediği ne çok şeyi gayet göstere göstere yapan bir adamdı kendisi.

Alışamadığım şey ise karıları güya totolarını gezdirirken kendilerinin ofis işlerinin yanı sıra ev işlerini de yüklenmiş, mecburen kılıbık olmuş mazlum ayağına yatmaları. Hayır efendim. İşte bunu kabul edemem.

Hayriye Hanım’ın acil bir bürokratik işi çıktı. Memleketine gitmesi gerekti günübirlik. Gittisi geldisi, iş saatlerinde orda olması derken hafta ortası iki gün yoktu. Jelibon’a bakmak için işlerimizden izin almalıydık. Hesapta günleri birer birer bölüşecektik Şövalye’yle. Tabii ki onun çok acil işleri bu sözünü yedirdi ona. İlk gün ofisten bırakın erken çıkmayı gece yarıları, çocuk uyurken döndü.

Söylemesi ayıp, bu antidepresanlar beni feci uyutuyor. Top patlasa uyanamıyorum. Jelibon gece bazen uyanıyor. Su içiriyorsun geri yatıyor. Şövalye de Jelibon’un uyanmasına uyanmış, beni dürttü. Kalk, uyandı, diye. Kendisi su içiremez çocuğa çünkü. Jelibon’a suyunu içirdim, geri yattım.

Ertesi gün de izin alamazdım. Ofiste acil bitmesi gereken bir işim vardı. Jelibon’u öğlene kadar ofise götürecektim. Sonra da Şövalye işten erken çıkıp çocuğun bakıcılığını üstlenecekti. Jelibon’u ofise getirdim. Ortamdaki kablo ve bilgisayar yoğunluğu yüzünden kafayı yedi. Bağıra bağıra ortamı terörize edince topladım götürdüm. İşlerim kaldı. Şövalye’ye dedim ki erken gel mutlaka. İşim var.

Şövalye akşam 8’de geldi. Gün içinde az uyuyan Jelibon’un gece uykusuna ramak kala geldi yani. Hem de gelirken markete uğramış. Evdeki sağlıklı yemekleri beğenmediğinden kendine evde goralı sandviçler yapabilmek için alışveriş yapmıştı. Gelir gelmez goralı yapımına girişti. Üstüne de telefonu çaldı. Aaa. Senelerdir görmediği yurtdışında yaşayan bir kankasına meğer söz vermişmiş akşam için. Kankası bize gelecekmiş o akşam, Jelibon’u ilk kez görmeye ve bizi tebrik etmeye.

Ev nasıl terelelli, tarif edemem. Ortalıkta Jelibon’un milyon oyuncağı. Jelibon yürürken çarpmasın diye sağa sola gelişigüzel çekilmiş mobilyalar. İçinde sadece on kilo olduğu için kesmeye üşendiğimiz bir karpuz olan tamtakır bir buzdolabı. Mühim bir ihale için sabaha mutlaka fedexe verilmesi gereken yarım kalmış bir iş planı.

Şimdi işin yoksa çocuğu giydir, ortalığı topla, birkaç pasta börek, kola bira falan sipariş et ve eminim çok iyi bir insan olan ve fakat yarım kalmış işin yüzünden bir türlü muhabbetine konsantre olamadığın tanımadığın biriyle iki saat muhabbet et. Neden? Şövalye’nin kendi işini benim işimden daha çok önemsemesinin yanı sıra kritik şeyleri de unutup hiç de haber vermemesi yüzünden. Oldu canım.

Topladım laptop’ımı. Evi ve Jelibon’u bıraktım Şövalye’ye. Ne halin varsa gör, dedim. Mamasını pişirdim. Mutfakta. Yedir ve uyut zaten çok uykusu var, dedim. Yürüdüm Starbucks’a. İki saat kadar çalıştım. Tabii Şövalye zırt pırt beni arayıp tezgahın üstünde nal gibi duran mamasının nerede olduğunu, hangi biberona neyi, ne kadar koyacağımızı, hangi bezi takması gerektiğini, yatarken hangi body’sini giyeceğini falan da sordu. Ömründe yapmadı bunları tabii. Nereden bilsin?

Starbucks kapandığında işim daha bitmemiş olmasına rağmen mecburen eve döndüm. Misafirin gitmiş ve Jelibon’un uyumuş olacağını sanıyordum. İkisi de olmamıştı.

Jelibon adeta sarhoştu. Yüzünü nereye bulsa oraya sürtüyordu (uyku hareketidir bu). Uyumamıştı. Çünkü babası onu uyutmamıştı. Üstü değişilmemişti. Maması çok geç verilmişti.

Misafirle tokalaştık. Bana ne dese beğenirsiniz?

“Dünya tersine dönmüş, Hafiye Hanım. Adam kaç yıldır görmediği arkadaşıyla iki laf edemiyor, evde çocuk bakıyor, kadın dışarda”

Vay sen misin bunu diyen? Misafir bunu kendi başına bu şekilde diyemez. Kesin Şövalye attı tuttu.

“Valla maalesef 21. yüzyılda bile dünya aynı kalmış. Tersine döndüğü falan yok. Bilakis kadın hem dışarda hem evde çalışıyor. Adam hala sadece dışarda”

E adam tabii dışarda olacakmış. Türk kadınının masraflarını karşılaması kolay mıymış.
Şövalye de misafiri onaylayan gevreklikte bir güldü.

Niyeeeaaah.

Senelerce çalışmayıp çalıştığı üç beş günün de parasını apır sapır seyahatlerde, zihni sinir girişimcilik projelerinde heba eden, ben değil, Şövalye.
Masraf çıkaran ben değil, Şövalye.
İki gündür işini yapamayan ben.
Çocuğa iki saat bakamayan Şövalye.

Yine tuttum kendimi. Misafire uyuz uyuz konuştum. Kalktı.
O gider gitmez Şövalye’nin beynini yedim. Bir kulağından girdi, öbüründen çıktı kesin.
Ben çok iyi anneymişmişim. Falan filan dedi. Günü kurtardı.

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

Kaynayan Kurtlar

Bir yere gittiğimizde gözüm hep başkalarının bebeklerinde. Milletinki pusetinde oturuyor bütün gün. İki tane oyuncakla takılıyor. Üstelik bu kadarcık aktivite ile çocuklarının hareketli olduğunu iddia ediyorlar.

Oysa Jelibon hareketliden de öte, kuduruk bir oğlan oldu çıktı. Bir saniye yerinde durmuyor. 9 aylıkken, daha akıl yokken yürüdüğü yetmediği gibi hala akıl yokken, 11. ayında da merdiven tırmanmaya başladı. Hatta merdivenler onun en büyük obsesyonu artık. Bu da yetmedi, özellikle önü açık asfalt yol buldu mu uzun soluklu koşuyor da. Kondüsyonu şahane ama yurdumun girintili çıkıntılı asfaltlarında sık sık düşüyor. Dizleri kan içinde kalıyor. Bir dur, bir ağla, di mi? Yok, kalkıp koşmaya devam ediyor.

Artık bebeklerde hiperaktivite var mıdır, diye gugıllamaya başladım. Yokmuş. Bebekler zaten doğaları gereği hareketli olurlarmış. Benim kendimi bunun ‘normal’ olduğuna ikna etmem gerekiyor yani. Baktıkları bebeklere öksürük şurubu verip sakinleştiren bakıcıları anlamaya başladım.

Jelibon, Baby TV’yi bari beş dakika kadar seyredebiliyor. Bu yüzden bir mola istediğimde koyuyorum adamı televizyonun önüne. Bir nefes olsun almak için. Çocuklarınıza TV seyrettirmeyin diyenlerin çocuğu yok kesin.

Hareketliliği bir yana, istediği olmadığında da ciyak ciyak bağırıyor Jelibon. Ben bir höt diyorum, ağlıyor. Sonra susuyor. Ama babası. Ah, o babası. O oldu mu bağırması, ağlaması asla bitmiyor. Çünkü babası eninde sonunda ne istiyorsa yapıyor.

Şövalye, diyorum. Yapma. Şımartma.
Ama çok seviyormuş Şövalye. Dayanamıyormuş. Öyle dudaklarını büzüp titretip gözyaşlarını akıttığında içi kıyılıyormuş.
Ben bütün bu ‘vicdansız’ duruşumla aslında çocuğumu sevmiyormuşum.

Tabii Jelibon babasında işe yaradığını çok iyi bildiği titrek dudaklar eşliğinde gözyaşlarını sıklıkla akıtıyor. Bana da aynından yapıyor ama işe yaraması umuduyla o kadar uzatıyor ki artık yirmi yedinci kez üstü üste babaanne yazlığının yola çıkan bahçe merdivenlerine tırmanmasına izin vermediğim için on beş dakika katıla katıla ağladığında, ‘yeter, Jelibon yeter’, diyip çaaat diye eline vurdum bir tane.

İlk dayağını yedi bizimki. Ben de zamanında şiddete maruz kalmış herkes gibi şiddet uygulamaya başladım. 11 ay sürdü kendimi tutmam.

Ama Jelibon bunu da bir oyun sandı ve şimdilerde bana koşturup vurmam için elini uzatıp duruyor.

PS. 'Maaşallah' diyin tabii. Herkes öyle diyor Jelibon'a. Bence de hareket edebilmesi ne güzel ama bu kudurukluk seviyesindeki aktiviteye neden 'maaşallah' dendiğini inanın ben de anlamıyorum.

Cumartesi, Temmuz 23, 2011

Çocuklu Tatil

Bodrum’da, Şövalyegiller’in yazlığında tatildeyiz. Ayarsızca bağırıp duran, hala katı gıdaları yiyemeyen ve aklı henüz yokken erken yürüyerek kendini oraya buraya atan bir bebekle ancak bir 'ev'e gidilebilirdi. Her sene iş değiştirdiği için yaz tatili de olamayan Şövalye sayesinde ve torunlarını çılgınca özlediklerinden kendilerine misafir gelmemiz için adeta yalvardıkları için bu 'ev' de büyükannelerin evi olsa daha iyi olurdu. Sanki.
  
Bodrum'a arabayla geldik. Birincisi çocukla tatile çıkınca park yatakmış, oyuncaklarmış, mamalarmış derken 150 kiloluk malzeme çıktı. Bu kadar çok eşyayla uçağa binmek hem zor hem masraflı. İkincisi ise kuduruk Jelibon’un daracık uçak koltuklarında bir saat de olsa totosunu kırıp durmasına imkan olmamasıydı. Ama arabada kendi oto koltuğunda durabiliyor. Eline oyuncak falan veriyoruz. Kendi kendine ninni söyleyip dalıyor çoğunlukla.

Ama Jelibon’un sabahın köründeki Bandırma feribotunda çıkardığı arıza fenomendi. Koooskoca feribotta avaz avaz bağıran tek çocuk bizimkiydi. İki saat boyunca da feribotu baştan aşağıya sırayla hepimiz döndük. Jelibon’u da döndürdük. Bana mısın, demedi. Nonstop bağırdı. En azından tek bölgedeki insanların kulaklarını tırmalamamış olduk. Azar azar herkes işkenceden bir parça tattı. İlk haftasonunun sonunda tatilsiz Şövalye Istanbul’a döndü. Biz kalmaya devam ettik.

Şövalyegiller’in evinin bahçesi var. Ama bahçe de ev de cehennemden kopup gelmiş gibiler. Buna rağmen Anne Şövalye, çocuğu üşütecek oluruz diye kapıyı pencereyi kapatıp Jelibon’u içerde tutmaya çalışıyor. Klimanın da insanı, özellikle de küçük çocukları, hasta edeceğine inanan tipik bir Türk kendisi. Saunaya dönmüş evde tutmaya çalışıyor Jelibon'u.

Bahçeye çıkmaya vakıf olursak Jelibon'u salıncağa koyduğumuz dakika babaanne yanımızda bitiyor. Sallanarak Jelibon'un midesinin bulanacağını iddia ediyor. Kendisi sallanınca içi çekilirmişmiş.

Bahçedeki şişme çocuk havuzuna koyunca da yine çocuğun üşütme ihtimaline dikkat çekiyor.

Oyuncaklarıyla yere oturup oynayan Jelibon’a ‘pis’ baktığımız ima ediliyor. Yan komşu teyze de ‘aaa, çocuk yerlerde sürünüyor ayol’ diyerek bizi ayıplayınca daniska oluyor.

Yere düşen oyuncakları ağzına almasına kızıp ‘hayır’ demediğimiz için bu herşeyi ağzına atma huyunun asla geçmeyeceğini söylüyor. Mesela kendi çocukları Jelibon yaşındayken bırakmışmış oyuncakları ağzına götürmeyi.

Jelibon sadece sahildeki kafede mutlu. Derin bir gölgede, denizden esen tatlı rüzgarla sakinliyor. Ama dev brandaların altındaki derin gölgeyle de yetinmeyip 50+ korumalı güneş sütleri sürmemize rağmen çocuk yansımayla yanar diye Anne Şövalye oraya gitmemizi de istemiyor.

Çocuk hala dingildek yürüdüğü için sıklıkla kazaya da uğruyor. Bu da haliyle sorun oluyor.

Özetle, Anne Şövalye, kafasını gözünü patlatmasın, üşütmesin, yanmasın, pis yerlerde oturmasın diye klimayı da açmadan, sadece yönü tavana çevrilmiş bir küçük vantilatörün bulunduğu on metrekarelik bir odada Jelibon’u pusetine bağlayıp kibar bir çocuk da olabilsin diye çocukla 'sakin-sessiz' konuşuyor. Durumdan hiç de hoşnut olmayan Jelibon avaz avaz bağırıyor. 

Anne Şövalye, çocuğun bağırma huyunu da biraz gür sesli olan Hayriye Hanım’a bağlıyor. Hayriye Hanım da ben de tüm olan bitene sadece seyirci olabiliyoruz. Hadi o çalışan bir insan. Ben de huzur kaçmasın diyerek kendi huzurumdan yiyorum. Tatilin bitmesi için saatleri sayıyorum. Arada Düella çıktığı mavi turdan sakin manzaraların resimlerini mesaj atıyor. İçim gidiyor.
 
Her şeye rağmen Jelibon’u Anne Şövalye’nin cıkcıkları eşliğinde birkaç saat önce sahildeki kafeye getirdim. Adam normale döndü. Ben de.

Güya bakıcımız Hayriye Hanım ve babaanne ikilisiyle Jelibon’u sadece arada bir severek ve onunla oynayarak ama şuradaki ağaçların altında göbeğimi kaşıya kaşıya, yanıma aldığım beş kitabı birden bitirerekten bir tatil geçirecektim. Kriz büyümesin diye Hayriye Hanım ve Jelibon’u evden uzaklaştırmaya çalıştığım için her daim yanımda dolaşan Jelibon’un beni görünce aklına gelen türlü şaklabanlıkları yaparak geçti bir hafta.

Offf. Yoruldum valla. Pazartesi olsa da işe gitsem.

Salı, Temmuz 12, 2011

Göteborg'la Eşleşmek


Geçenlerde Göteborg’daydım. Türkler arasında ismi hep komedi unsuru olarak kullanılan bu şehir hakkaten komik. Trajikomik. Daha da gitmem Göteborg’a. Allah göndermesin.

Bizim bir konferans vardı orada. Sabahın köründe başlayan toplantılarım oluyordu. Şehrin en büyük otelinde, konferans salonundaydık. Hadi atıştırmalıklar olmasın salonda. Çayın kahvenin olmadığı gibi su bile yoktu. Parasıyla satın da alamıyordunuz. Kafeteryası, restoranları kapalıydı otelin.

Sadece sabah 10:30’da ve öğleden sonra 15:00’te kahve geliyordu orta bir yere. O da bir fıçı bir şey. Hop diye bitiyordu. İkinci kahve fıçısı gelmiyordu. Toplantın varsa yanıyordun. Bitip de kahve mekanına gidinceye kadar yerinde yeller esiyordu. Bir gün 10:30’da toplantım vardı. Ama bir baktım kahve 10:15’te gelmişti. Koşa koşa koştum. Kupayı elime aldım, tam fıçıdan doldurucam, fıçı başındaki yaşlı garson, “Hayır”, dedi. “Saat 10:30 olmadan alamazsınız”. Ama gelmiş kahve. Toplantım var 10:30’da. Lütfen, dedim. Nooolur, dedim. I-ıhh. Izin vermedi.

Otelin dışına çıkayım, yanı başından bir yerden yiyecek içecek alayım da olamıyordu. Şehirdeki her ama herrrrr yer kapalıydı. Konferans otelinden kaldığım otele yürüyordum kilometrelerce. Taksi olmuyordu. Üşüyordum. Soğuktu da lanet yer. Bir Allahın kulu geçmiyordu sokaklardan. Güya meskun alanlardan yürüyordum. Balkonlarında çocuk bisikletlerinin, bahçe tipi sandalyelerin durduğu bildiğiniz apartmanların olduğu yerlerden geçiyordum. Bütün pencereleri kapalıydı dairelerin. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Şehir adeta acilen terk edilmişti.

İkinci gün dersimi alıp otelde sıkı bir kahvaltı yapmadan çıkmadım. Bütün gün tek öğünüm olacaktı çünkü. Cebime de resepsiyon masasının ucunda duran geniş cam kaselerdeki elmalardan, muzlardan doldurdum. Öyle gittim konferansa. Ama millet açlıktan kırılıyorken elmamı paylaşmam icap etti. Bir katılımcı firma dondurma arabası getirmiş, dondurma dağıttı sağ olsun. Hayrat niyetine, iyi geldi. Duacısı olduk.


Akşama bir müşterimizi yemeğe götürecektim ama açık yer bulabilene aşk olsun. Konferans otelinin çatısındaki restoran akşam 9’a kadar açığım dedi bari. Olsun dedik rezervasyon yaptırdık sabahtan. Akşam 7’de gittik. Toplam 13 kişiydik. Rezervasyonumuz da o kadardı. Sonradan artmadık. Ama bizi restorana almadılar. 13 kişiye iki saat içinde yemek çıkaramazlarmış. Ya daha erken gelmeli ya da önden ne yiyeceğimizi bildirmiş olmalıymışmışız. Bizim ekipten biri arıza çıkarır oldu. Ama hiç oralı olmadılar. Ya bara gidip oturacaktık ya da otele dönecektik. Müşteriye de rezil olduk o ayrı.

Bara oturup soğuk sandviç yeriz bari, dedik. N’apalım. Müşteri de durumu kabullenmiş. O da günlerdir aç. Halden anladı. Ne varsa yeriz, dedik. Tam oturduk, hiç var olmadığını sandığımız bir otel personeli çıkageldi. Montla oturamazsınız barda, dedi. Ya takım elbise ceketi ya da gömlekle oturabilirmişiz. Yani üstümüzdeki kılık ‘spor’ olamazmış. Barın raconu buymuş. Hava buz gibi diye millet yanına ince montlar almış. Gömlek üstü takılıyor. Çıkarsa üşüyecek. Ekipteki kızgın eleman ‘ya Allah bismillah’ dedi kalktı personelin üzerine yürüdü. “Iz dis a cok, haaa?” diye.

Ekip arkadaşımıza engel olduk ama montları da tıpış tıpış vestiyere verdik. Kurallar ülkesi buralar. Maazallah. Bir de karakolluk olmayalım diyip üşüyerek bara tünedik. Bar da bar değil. Güneş batmıyor. Ortalık hep aydınlık. Elimizde kulüp sandviçler. Halimize acıyoruz. Memleketi özlüyoruz.

Meğer yaz ortası festivalleri varmış. O hafta ful tatillermiş. Garsonlar, aşçılar dahi tatil olduğundan kahve bile çıkmıyormuş otelde. Yani bayramda seyranda bizim iller de boşalır ama bu kadar aç bilaç kalındığını bilmem. Marketler illa açık olur bari bir gofret alır yersin.

O kadar sefil oldum ki ben de her gittiği yerde memleketinin nostaljisini yaptığı için uyuz olduğum Türk turistlere benzedim. Zaten memlekete döneli 5 yıl geçti. Ben bayağı, basbayağı Türk oldum artık.

Çarşamba, Haziran 29, 2011

Ne Nefret Et Ne De Acı

Survivor Ünlüler ve Gönüllüler’in finalini izledim ve keşke tamamını dönüp izlemiş olsaydım diye düşündüm. Nihat Doğan’I seyretmek çok keyifliydi. Oturması, konuşması, kurnazlığı, çirkefliği, konuşurken yanındakini elleyip durması. Harika bir elemanmış. Hatta ona oy sms’i bile atacak oldum. Şövalye kızdı. Derya daha efendiymişmiş.

Bu efendilik yarışması mı ki? oldum. Survival yarışması idiyse Nihat daha çok yarış kazanmış dendi. O daha survivor yani zaten Derya’dan. O zaman zaten Nihat kazanmalıydı. Ha, bu fasulyeden hayatta kalma mücadelesiydiyse ve bir şovdan ibarettiyse Nihat Doğan beni bayağı eğlendirdi. O zaman yine onun kazanması gerekti.  I loved to hate him, yani. Bülent Ersoy gibi. Paris Hilton gibi. Hiç tasvip etme ama bak ve eğlen. Eğlendirmek de bir başarı. Efendilik’in ne mücadeleyle ne şovla ilgisi var.

Bir arkadaşım gençlere seyahat bursu veren bir organizasyonun parçası oldu. Seyahat bursuna başvurma şartları genç olmak, öğrenci olmak ve seyahat etmek istemekten ibaret. Ama kazanmak için seyahat etmenin hayatındaki anlam ve önemini belirtmen, idealindeki seyahati tanımlaman ve bunları düzgün ve düzenli bir şekilde yazılı olarak bir blogda tutman gerekiyor. En iyi ifadeler, planlar bursa katkıda bulunan çeşitli seyahatsever tarafından puanlanarak değerlendiriliyor. Toplanan miktara göre artık en iyi 3-5-10 kişi seyahate çıkıyor.

Başvurular arasında ajitasyonu bol tutanlar kimi jüri üyelerinden yüksek puanlar alabiliyor . Hiç seyahatin anlamına, önemine bakılmaksızın ‘yazık, bu çocuğun parası yokmuş’, ‘yazık bu sürünmüş’, ‘yazık bu çocuk bu seyahate çıkamazsa ömründe seyahate çıkamaz zira düşük gelirli olmaya pek müsait’ vs gibi sebeplerle başvuran gencin seyahat olanaklarına bakarak değerlendirebiliyorlar. Oysa bu burs, seyahat etmeye maddi engeli olanlara el uzatma amaçlı ortaya çıkmadı ki. Amacı gençlere özellikle salaşından sırt çantalı seyahati sevdirmek, tek başına uzaklarda olmaya alıştırmak ve bunu az miktarda parayla pekala yapılabildiğini, niyet etmenin yettiğini duyurmak.

Seyahatin anlamına varmış, bunu da çok güzel ifade etmiş ve büyük kitlelere de duyurma imkanı yaratmış gençler daha doğrulardı bence ve onlar için kolej mezunu bu, zaten seyahat eder, demek aslında ortaya çıkarılmaya çalışılan şeyin daha geniş kitlelere yayılmasına engeldi. Zaten aslında bizim ‘imkan’dan kastımız istek, azim ve ifade gücüydü. Bunlar imkanlara sahip kişiler aynı zamanda maddi güce de sahiptiyse bile bu durum jürinin ka’ale almaması gerekirdi. Tıpkı Derya’nın efendiliğiyle hayatta kalma becerisinin alakasızlığı gibi. Pek bahsi geçmese de muasır medeniyetler seviyesine gelememizde de bu amacımızdan kopup duygularımızla hareket etmemiz de geliyor bence.

Arkadaşıma bundan bahsettim. O da aynı benim gibi düşünüyormuş. Bunu da oylarımızın benzerliğinden anlayabiliyormuşuz. Bir de Nurçin bize benziyormuş. Rasyonel arkadaşlarım benim, dedi.

Yonc, mesela, direk en gözü yaşlı olana basmış puanları. Halbuki bir yandan en acımasızımız da odur. Duygu dediğin şey her yöne gidiyor işte.

Pazartesi, Haziran 20, 2011

Huysuz Bebek

Hayriye Teyzemiz haftasonu bir gün yok. Dolayısıyla o gün Jelibon’a full-time biz bakıyoruz. ‘Biz’ derken, çoğu zaman ‘ben’ tabii ki. Şövalye Cumartesi-Pazarları bile çalışır oldu.

Ben Jelibon'a tek başıma bakarken artık o kadar da zorlanmıyorum. Jelibon’un taleplerinin makul olanlarını karşılıyor, makul olmayanlarını duymazdan geliyorum.

Duymamak büyük çaba elbette. Adam öyle bir ciyaklıyor ki bütün apartman titreşiyor. Başlarda şşşştt falan diyordum, aman komşular duyar da rezil oluruz diyordum ama artık sanki kulağıma tıpalar tıkamışlar kadar kayıtsız kalabiliyorum. Kim duyarsa duysun. Ben de kötü anneyim. Bu bebe de huysuz. Napiym.

Jelibon her türlü sabrımı deniyor tabii ki. Öyle kitaplardaki gibi bırakın üç gün ağlasın, bağırsın; dördüncü gün bağırmamayı öğrenir gibi bir durum yok elbette. Bir şey öğrendiği yok. Bağırmaya devam ediyor. Ben duymamayı öğrendim sadece.

Şövalye'nin ise duyması davranması bir yana, Jelibon’un uykusu gelse ‘yazııık’ diyor. Ya niye yazık? Uyusun işte. Biz de uyuyoruz. Tüm insanlar uyuyor. Hepimize yazık o zaman. Yani uykuda geçirilen zamana fikren acıyorsan o ayrı ama adam uyumadığında da Hayriye Hanım ne zaman gelecek diye saatler bakmaktan helak olmuş bir adamın söyleyeceği laf değil ‘yazık’.

Jelibon ona sınırsız şefkatle ve her talebine daha gık demeden karşılık veren bir babaya sahip olduğu için onunlayken şımarıklığın ve huysuzluğun zirvesini yaşıyor. Şövalye, Jelibon'un her huysuzlanmasında bana dönüp ‘bu çocuk sana benzedi’ demekten de geri kalmıyor. Dönüp bebeyi terbiye edeceğine bana çamur atıyor.

Jelibon da tuhaf bir oğlan. Gelişiminde sıra bozukluğu var.
Beş aylıkken kaşıkla beslenir olmuştu. Şimdi ısırılarak yenen katı gıdaları yiyor. Kaşığı reddediyor. Besinlerini ya ısırarak yiyor ya da biberonla içiyor.

Dokuz aylıkken emeklemeden yürüdü. On ayına yaklaşırken emeklemeye başladı. Kafasına göre takılıyor. Yarın ne yapar bilinmez. O yüzden bence bana değil, babasına benzedi.

Perşembe, Haziran 16, 2011

Kapak

Bu aralar vaktim oluyor da biraz bir şeyler okuyabiliyorum.Yaşasın. İşler yoğun değil. Şövalye yoğun. Bu yüzden devamlı aktivite isteyen biri eksik tepemden. Jelibon da mütemadiyen parkta.

The Economist’in geçen haftaki kapağı o kadar iyiydi ki sonradan dönüp bakmak için sakladım. Gevşek gevşek gülen bir Berlusconi fotoğrafının üstünde The Man Who Screwed an Entire Country yazıyordu. Bu kapak beni açıkçası çok eğlendirdi. Oldukça ciddi ve fakat mizahı da bırakmayan bu dergide Berlusconi döneminin bu şekilde özetlenmesi kısa ve öz olmuş.

Bir yandan da bu ‘screw’ kelimesi tercümede kaybolan bir kelime. Ben bu cümleyi Türkçe'ye 'Koca Ülkenin İçine Eden Adam' diye çevirirdim heralde.

‘Ülkeyi kandıran adam’, ‘ülkeyi aldatan adam’, ‘batıran adam’, ‘ .iken adam’ diye de çevirebilirsiniz. Ama o zaman çok etkili olmuyor. Screw kelimesi sanki hepsini içeriyor.

Berlusconi kendisiyle sıklıkla uğraşan The Economist’e ‘The Ecommunist’ diyor. On yıl önce dergiyi dava da etmiş ama kazanamamış.

Salı, Haziran 07, 2011

Erken Yürüyen Bebek

Jelibon yürümeye başladı. Aman nazar değmesin. Daha 9 aylık. Tu tu tu’lar da başladı. Siz de rica ediyorum nazarınızı değdirmeyiniz. Nazarınıza yazık. Değdiğine değmez.

Jelibon küçük bir herkül olur. Belki de azman demek daha doğru. Boyu da kilosu da %97’lik eğrinin üstünde. Adamı pusetinde görenler onu 1.5 yaşında sanıyor ve neden onu yürütmediğimizi soruyordu. Neyse, bundan sonra yürütürüz de gerekirse.

Jelibon iri ya. Böyle atletik tipli. Çok da hareketli. E, erken de yürüdü. Ben de sanıyordum ki kendisinde profesyonel sporcu kumaşı var. O kadar ki spor bursuyla ivy ligde üniversite okur. Aynı zamanda erken yürümek zekanın da göstergesidir de üstüne bir de Fulbright olsun Tübitak olsun hepsinden burslar alır, Harvard’a mı gitse, Yale’e mı diye ikilemlerde kalırız.

Çocuklarda yürüme konusunda biraz okuyunca anladım ki bunların hiçbiri yok elimizde. Her çocuk kendi hızında büyüyor, gelişiyor, aşamaları farklı farklı zamanlarda geçiyor. Erken yürümesiyle sadece risk alabilen bir bebeğimiz olduğunu düşünebilirmişiz. Bebeklerin çoğu aslında fiziksel olarak bu yaşta yürümeye müsait ama totoları yemiyor, denge kaybedip düşmekten korkuyormuş. Erken yürüyenler atılgan tipler. Düşmeyi düşünce düşünenler yani. İhtimalini dert etmeyenler.

Hatta halk arasında ‘erken yürüyen geç konuşur’ diye bir laf da var. Jelibon da hiiiç kelimelere hevesli değil. Onunla istediğin kadar konuş. Göz hizasında şarkılar söyle. Üç saniye bakarsa iyi. Dördüncü saniyesinde sıkılıyor, kendini yere atıp zıplatılmak falan istiyor.

Düella’ya dedim ki bizimki cesur yürek çıktı. Risk alan tonti. O da dedi ki, iyi işte. İş adamı kodaman patron olur, bize bakar.

Dedim risk bu. Her yöne gider. Bizimki sadece aksiyon olsun diye atılıyor. İşleri batırıp emekliliğimizde başımızı sokacağımız küçük sayfiye evimize de yerleşebilir. Sonra ben sigorta emeklisi maaşımdan üç lira biriktirmeye kasıp onun girişimlerine katkıda bulunucam diye ömrümün kışını da totom açıkta geçiririm.

Babasının kayalardan düştüğü, ormanlarda kaybolduğu, paraşütünün yırtıldığı, ıssız ülke sınırlarında soyulduğu, motosikletle taklalar attığı, epeyce ölüm tehlikesi atlattığı, binbeşyüz tane iş değiştirip birkaç girişimi de batırdığı düşünülürse Jelibon’un kime çektiği belli. Teknik olarak yüzde ellisi benden olmasına rağmen katrandan şeker yapamadık maalesef.

Pazartesi, Haziran 06, 2011

Yaramaz Bebek, Meşgul Ortam

Dün Elyanla Levo geldi bize. Yarım saat olmadan karı koca birbirlerine kaş göz yapmaya başladı. Hadi kalkıp gidelim, manasında. Haklılardı gitmek istemekte. Jelibon ortalıkta kıpır kıpır kıpırdanıyordu. Elimden tutun, yürütün, uçtu uçtu yapın, zıplatın, topu atın, topu tutun, gezdirin, hoplatın istedi durdu. Arada acıktı. Kaşıkla yemeyi reddetti. Eliyle yesin diye patates haşlandı. Muzlar soyuldu. Onları bin kez yere attı. Bin kez yıkayıp eline geri verdik. Akabinde ortalık temizlendi. İstedikleri elbette cingarla ifade ediliyordu. Ha bire bir hareket, bir düşmesin bağırmasın stresi. Yordu ortamı. Düella da zaten bu yorulma ihtimali yüzünden sarmısaklı köftelere rağmen bize gelmedi.

Jelibon'la bağımızı kuvvetlendirici fiziksel kontak söz konusu değil. Kucağıma aldığımız saniye itiyor, tepiyor. Yere inmek, yürümek, kaçmak istiyor. Geçen gece uyandı bir ara bağırarak. Kalkıp kucağıma aldım. Başını omzuma dayadı. Mırıl mırıl yaptı. İnanılmazdı. Nadide bir an olduğundan adamı koymadım yatağına. Öyle tuttum dakikalarca. Öptüm. Kokladım doya doya.

Öğlen uykusuna yatmadğı için Jelibon gözünü ovdu durdu. Doktoru, sevmediği birisinin onu yatırmasını söyledi. O kişi de tahmin edebileceğiniz gibi ben oluyorum. Götürüp yatağına koydum. Bir saat boyunca bağırdı, uyumadı. O saatten sonra kaldırmak istemem. Bağırarak iş becerebileceğini sansın istemem. Ama annem ve Şövalye zorla odasına girip onu benden kurtarmaya çalışırken ben de yoruldum. Anneme göre çocuğu sinir hastası yapacaktım. Şövalye’ye göre psikopat. Oysa ben sadece kendi kendine uyusun, oynasın, yemek yiyebilsin istiyorum. Ona bağımsızlığını vermeye çalışıyorum. Elyan da zaten Anne Hafiyeler ve Şövalyeler yüzünden Türk çocuklarının asla uslu Batılı çocuklara benzemeyeceğini açık bir şekilde ifade etti.

Sonra Elyanlar akşama sinema sözü verip gittiler. Gidiş o gidiş. Biz de arkalarından bir daha bize hiç gelmeyeceklerini düşündük. Yani gelip ne yapsınlardı ki? Oturduk Jelibon. Kalktık Jelibon. Başka bir şeye odaklanılamadığından başka bir şey konuşulamadı. Elyan’ın çocuk konusundaki kuşkularını besledik sadece. Sosyal aktivitelerimiz de Şövalye'nin uçurtmalarına, müzelerine, festival ve sergilerine kaldı. Onun canına minnet tabii.   

Perşembe, Haziran 02, 2011

Kamp Tatili

Artık biz de tüm haftasonunu alışveriş merkezlerinde geçirir olmasak da birkaç saatimizi olsun oralarda harcar olduk. Tıpkı suburban Amerika gibi, diyorum. Sanki alışverişten başka yapacak bir şey yok. Üstelik çoğu zaman alacak satacak bir şeyimiz de yokken bir bagaj dolusu malla dönebiliyoruz eve. Yine de alışveriş konusunda Şövalye’ye göre daha kontrollüyüm. Elbette.

Geçen haftasonu n’apsak n’apsak, dedik dedik, Bayrampaşa Forum’a gittik. Hesapta IKEA’da dolaşacaktık. IKEA’ya ayda bir kez olsun yoklama vermezse Şövalye’nin hayat damarı kesiliyor çünkü. Ama IKEA’ya uğramadık bile. Forum’un bahçesindeki Decathlon’da kurulmuş onlarca çadır vardı. Şövalye ateşe uçan pervane misali adeta gözleri kamaşarak soluğu Decathlon’un bahçesinde aldı. Çadır almaya kalktı.

Hafiye: Ya n’apıcaz çadırı? Deli misin?
Şövalye: Ya bak ama kocamanlar. 4 kişilik bir aile bile rahatlıkla kalabiliyormuş.

Hafiye: İyi. Biz 4 kişi değiliz.
Şövalye: Ama bak şimdi bu çadırı alırız. Kırlara kurarız. Bir de kızımız olur. O çadırın önünde Barbie bebeğinin saçını tararken Jelibon da bisikletine biner. Ben mangal yaparım şu köşede cıs cıs, pirzola.

Hafiye: Ben? Kov sürünüp bulaşıkları mı yıkayacağım? Senin kafandaki şu resimleri çıkarıp arşiv yapsalar bütün reklamcılar peşine düşer. Yoo. Yo. Ben bu resimde olamam.
Şövalye: Ya bebim. Nütfeeen. Almalıyız. Çok güzel. Ben dağcıyken yoktu böyle çadırımız.

Hafiye: Ben çadır tatili yapmam, Şövalye. Adam gibi otele ya da yazlığa gideriz. O kadar. Böyle dağa taşa tuvaletimi nasıl yapacağımı düşünüp gece bir kumaş parçasının arkasında ayılara karşı yatamıycam. O kadarlık konforum olsun artık bu saatten sonra.

Beni ikna edemeyen Şövalye son kozu olarak Yonc ve Düella’yı kullandı. Onlar da gelirmiş bizle.

"Hah", dedim. "Doğru dedin. Düella da bayılırdı dağ bayır dolaşıp totosuna diken bata bata uyumaya. Yonc beceriksiz. Düella söylengeç. Bulaşığın üstüne servise de çıkarım artık. Şahken şahbaz olurum.Ya hadi yürüü gidelim buradan artık".

Ne yaptım ettim, olmadı. Adam orada kaldı. Ben onu yalnız bırakıp gidip karşıdaki kafede oturup dergi okudum. Aradan 1.5 saat geçmesine rağmen mağazadan çıkamayan Şövalye’ye bir şeyler mi olduk yoksa diye yanına gittim.

Yedinci çift yürüyüş ayakkabısını almış. Dedim ayağındakilerden ne farkı var bunların? Rengi bile aynı.

Şövalye: Ama bunlar eski.
Hafiye: Ama gayet iyi durumdalar.

Şövalye: Ama sen bunları çok ucuza almıştın
Hafiye: Evet çünkü Amerika’dan ve outletten aldım ama iyi bir marka bu. Burada ucuz değil. Hem ucuza almış olmak bir çift daha aynısından almayı mı gerektirir?

Bir de uçurtma almış. "Mecidiyeköy’de, Maslak’ta uçurursun artık", dedim. Ne diyim?
Antidepresan etkisi var bünyede, fazla üstelemedim. Varsın çarçur etsin bütçemizi. Ne istiyorsan yap diyip uzaklara baktım.

Bari kano almamış. Çadırdan sonra onu tutturmuştu. Neyse, bu da bir şey.

Salı, Mayıs 31, 2011

Antidepresan Kafası

Acıklanmalarım ve öfkem çoğalınca çevremin baskılarıyla doktora gittim. Postpartum depresyon tanısı konuldu ve antidepresana başlatıldım. Önce hemen başlamadım. Bekledim. Bir kere ben makul olan şeyler söylüyordum. Siz benim sesimi kesmek istiyordunuz. Bu ilaçlar, bana yapıştırılan yeni etiketler doğrultusunda yaşamamı ve evde oturmaktan zevk almamı mı sağlayacaktı? Ben ilaç içince babası çocuğunun bakımını da üstlenebilecek, annem yumuşayacak ve yardımsever bir insana mı dönüşecekti?

Yooo. Hiçbiri olmadı. Ben her ikisine de burnumdan gelen lohusalığın acısını çıkarttım. Her fırsatta da çıkartmaya devam ediyorum.

Kocamın salladığını sanmıyorum. Ne yapmaya çalıştığımı anladığını sanmıyorum bir kere. Bir kinaye varmış, kafasına kakılan bir şey varmış. Fark etmiyor. Anlasa da unutuyor on dakika içinde. Cache memory’si çok zayıf onun.

Annemin üstüne gidersem ağlıyor, duygu sömürüyor. Sustuğum dakika ama aslında haklı olduğunu anlatmaya başlıyor ki cinnetim çoğalıyor.

Öyle böyle derken Lustral bende kafa yaptı. Tam bir koy totosuna modu. Herkesi tolere ediyorum. Böyle bir ‘senin ne mal olduğunu biliyorum ama hiiiç uğraşamıycam’ hali.

Trafikte bir saati geçirdiğimde bu ‘çok merkezi’ evimizden de bu hayattan da nefret ettiğimi bağıra bağıra ağlarken şimdi üç saat geçirsem bana mısın demiyorum. Trafiğin yumak haline geldiği Mecidiyeköy cehenneminde arabalarımızın sürtünmesine ramak kalmış halde yan yana durduğum şoförlerin süzgeç bakışlarına ‘Neye bakıyorsun, kardeşim? Al bak, kol’ diyip kolumu uzatarak cevap veriyorum. Sonra da kahkidi gülerek burunlarını sokamasınlar diye önümdeki aracı kılı kılına takip ediyorum.

Artık şu kamyon gelse bana çarpsa da bütün bu eziyet sonlansa diye düşünmüyorum. Bilakis, onu bunu yemeyip 120 yaşına kadar yaşama yöntemlerini okuyorum.

Eğleniyorum da. Canım aleme çıkmak istiyor. İçim kıpır kıpır. Beni de aleme çağırsınlar diye Düella ve Yonc’un ağzının içine bakıyorum.

Akşam yemeğinde Şövalye yine yemek yapamadığımdan dem vuruyor. Ehhhh, çekiyorum.

Tepkime kızıyor. Benimle de hiç konuşulmuyormuş canım. Ne varmış, yemek yapmayı neden aşağılıyormuşum, neden öğrenmeye çalışma ihtiyacı duymuyormuşum.

Diyorum ki senelerdir oturuyoruz yemek yapmadın, kalkıyoruz yapmadın. Bıkmadın mı? Aç mı kaldın? Maaşallah semirip duruyorsun.

Hem aşağılamıyorum. Bilakis, yemek yaptım. Yaparım da. Ama sen benim pişirdiğim sebze yemeklerini yemeyip yine her halükarda sosisli sandviç yiyorsun. Ben de bu durumda yemek yapmayı gereksiz buluyorum.

Kaldı ki yapmazsam da yapmam. İhtiyaç duymadığım şey bir tek bu değil ki. İsveççe de öğrenme ihtiyacı hissetmedim mesela şu hayatta. Neden her akşam bana neden İsveççe öğrenmediğimi sormuyorsun da yemek yapmadığımı soruyorsun?

Bu mantığa hiç girmedi. Onun yerine duygularından bahsetti. O bir şey diyormuş, ben bir şey. İkinci iletişim paslaşmamızda ben mutlaka öfkeleniyormuşum.

İlacımı almayı mı unutmuşum yoksa?

Aile içi şiddete karşı anlayış göstermek üzereyim.
Yürü git ama di mi?
Yok. Oturup açıklıyorum ısrarla.

İlaç beni irrasyonel yapamıyor maalesef. Ortada makul olmayan bir şey varsa hala makul olmadığını anlayabiliyorum.

Sen antidepresanı afyonla karıştırdın herhal. Beni de zaten depresyona sokan sensin.
Bıdı bıdı. Vıdı vıdı...

Perşembe, Mayıs 26, 2011

Babasının Oğlu

Geçen yazıma yorum bırakan Adsız’dan çocuğumu anne bağımlısı yetiştirmemem üzerine bir yazı sipariş geldi madem yazıyorum:

Jelibon anne bağımlısı bir çocuk değil zaten. Teknik olarak bu pek mümkün de değil. Ne ben onu ‘yavruuum’ yapıp bağrıma basıyorum ne de uyurken ağlamasın diye değişik usullerle sallıyorum. Gerekirse uyumak için ağlıyor. Cicibebeli mamasını talep ediyor fakat aç kalmaktan bıkınca sebzesini yiyor. ‘Hayır, Jelibon!’ diye bağırıyorum. Put oluyor. Kabloya yaklaşmıyor.

Ben ne zaman bunları yapsam Şövalye ortalıktaysa yetişip bana küfür kıyamet dalıyor. Oğluşunu benden ‘kurtarıyor’. Allahtan işini değiştirdi, yeni işi de çok meşakkatli de işkolik olmak zorunda kaldığından evde fazla dolanmıyor. Yine de ortamdaysa Jelibon’un her isteğini yerine getirmek misyonundan pek ödün vermiyor.

Sonuç: bilinenin tam aksine, babasına düşkün bir oğlan.

Jelibon babasının sesini dahi duyduğunda elektrik çarpmış gibi hareket etmeye başlıyor. Bağırıp çağırarak sese ulaştırılmayı talep ediyor. Her ne pahasına olursa olsun babasının sesine doğru emekliyor ya da sürünüyor.

Geçen gün yorgun argın işten dönen Şövalye, akşam yemeğini kucak tepsisine koymuş, salonda yemek yemeye koyuldu. O ana kadar salondaki oyun alanında sakin sakin oynadığım Jelibon psikopata bağlanıp Şövalye’ye doğru emekledi. Şövalye’nin dibine gidip ayaklarına kapandı. Yeri yumruklaya yumruklaya ağlamaya başladı. İstiyordu ki Şövalye onunla oynasın. Onu yürütsün, zıplatsın.

Çok aç olan Şövalye ne yapacağını bilemedi. Yardım isteyen gözlerle bana baktı.
“Ben anlamam” dedim. “Sen yaptın bunu böyle. İlgilenmek de sana düşer ”

Komik bir ciddiyet takınıp baş parmağını tıpkı benim Jelibon’a yaptığım gibi salladı. “Hayır Jelibon” dedi. Üstüne de kahkaha attı.

Jelibon da çok anladı. Avazını artırdı. Şövalye Jelibon’u kucağına aldı.

Ama Jelibon’un derdi kucak değildi. Kanepenin bir ucuna bırakılmış kucak tepsisindeki yemeği mıncıklamak istiyordu. Şövalye kıyamadı, tam yemeğini Jelibon'a mıncıklatacaktı ki kaptım oğlanı elinden, yatak odasına götürdüm.

Koridor boyunca bağırdı ama önünde iki oyuncağı birbirine vurdum. Nay, dedim. Noy, dedim. Sustu.
Babası da yemeğini yedi.

Benim aslında iki çocuğum var diye size de söylemiş miydim?

Çarşamba, Mayıs 25, 2011

Deli Eder Adamı Bu Denge

Jelibon büyürken neyi nasıl yaparsak adamın karakterine katkısı, etkisi olur diye konuşurken hep kendi çocukluklarımızdan örnekler çıkarıyoruz Düella ve Yonc’la. Baskılardan özgürlük isyanları ve düşkünlükleri, serbestlikten de topluma aykırı haller tavırlar çıkmış anlaşılan. Hep denge gözetmek şart. Hayat dengede kalmaya çalışmak üzerine yorulmaktan ibaret. Dengeli beslen. Dengeli davran. Dengeli çalış, evine de işine de vakit ayır. Say say, bitmez.

Yonc küçükken yaşadıkları lojman kampüsünde adeta yabani bir kuş misali yaşamış. Salınmış çayıra. Gündüz çalışan ebeveynler akşamları da alemci olunca bizimki tek başına ve fakat bir o kadar da kural tanımaz oluvermiş. Bütün yazını sahilde geçirirmiş mesela. Ya da ağaç tepelerinde. Bazen sabaha kadar bahçede, sokakta.

Oysa Düella denize gidemez; ancak zar zor komşularının 20 yaşındaki aklı başında kızıyla, kısıtlı vakitlerde gidebilirmiş. Hava kararmadan evde olmak zorunda kalır, karanlıkta dışarıda olabildiği tek gün olan Hıdırellez’i iple çekermiş. Düella bu yüzden kapalı ortamlarda tek başına yapılan faaliyetlere yönelmiş. Kitap okumuş, düşünmüş, felsefe yapmış. “Ben de denizde olsam Yonc olurdum. Oturup kitap okuduğum için ben oldum,” diyor bugün.

Ben Yonc’a imreniyorum. Düella da öyle. Yonc kadar iştahlı yaşıyor ki yaşadıklarını. Tıpkı Erol Taş’ın filmlerinde koca bir kuzu budunu eliyle evirip çevirip hapır hupur yiyişi gibi hazla geçiriyor günlerini. İlla mutluluk olmak zorunda değil. Yaşadığı öfkeyse öfke, nefretse nefret. Öyle sulu sulu ısırıyor ki duygularını, kan kırmızı karpuz gibi. O kadar ki, benim de canım öyle öfkelenebilmeyi çekiyor.

Arabasını cart diye park ediyor bir kapının önüne mesela. Pasaja girip işini halledinceye kadar dursun, ne var, modunda. Kapının önündeki dükkan sahibi aracını bekliyormuş meğer. Kendi özel yeriymişmiş. Ne fark eder, Yonc kendisini ikaz eden adamın yüzüne dahi bakmadan yürüyor gidiyor. Döndüğünde bir bakmış benzin kapağı kırılmış ama bizimkinin inadından bir şey yitmemiş.

Nüfus dairesinde yeterince hızlı çalışmayan memurların müdürüne şikayet edip bütün ofisi karmaşaya boğuyor. Onun işini mecburen yapmak zorunda kalan taze zılgıt yemiş memurun yangınına da körük tutuyor. "Hemen basma. Önce bir örnek çıkart bakalım, bakıcam. Öfkeli olduğundan hata yapabilirsin. Doğru yazdığına emin olmalıyım" diyor. Sinir krizi geçiren memur, kaşı gözü oynayarak eline veriyor yeni nüfus cüzdanının metnini. Soy adında bir harfi fazladan yazmış. “Hah”, diyor Yonc. “Bu yanlış. Demedim mi sana? Hadi düzelt bakiym”. Memur düzeltip tekrar uzatıyor. Olmuş mu, diye sorarak. Yonc da “Aferin. Demek önüne konan şeyi yaza da biliyorsun” diye cevap veriyor. Neyse ki dayak yemeden uzaklaşabiliyor ortamdan.

Patronuna hönkürdeyerek cinnet yapıyor düzenli olarak. Adamcağız gözümün önünde ona ‘biz seni çok seviyoruz Yonc’ diyor. Sonra dönüp bana açıklıyor. Düzenli bunu ifade etmesi gerekirmiş Yonc’un gazını almak için. Herkes onun huzuru için seferber.

Geçen gün bir ufak hadise daha çıkardı. Yonc ve Düella beraber bir uzak ülkeye seyahat etmek üzere anlaşmışlardı ama birçok kişiden o uzak ülkenin aslında bir numarası olmadığını duyan Düella vazgeçsek mi diye konuşurken Yonc ayağa kalkarak yıldırım hızıyla ortamı terk etti. İstediği şeyden mahrum kalma ihtimali de neyin nesiydi? Düella zaten terso tipleme. O da ona highway çekti. Önce dövdü, sonra sevdi. Ertesi gün gönlünü aldı. Oysa Yonc bana 19 Mayıs’ı uzun tatil haline getirip beraber bir yerlere gitme vaadi vermişti. Bakıcımızı bile buna göre ayarlamıştım. Bir yere gitmediğimiz gibi Yonc telefonlarımı bile açmadı. Benim tepkim birkaç cümlelik sakin sitemle kaldı.

Özetle, dengeli bir tip olunca da sıkıcı oluyorsunuz. İtirazınız bile tepkilerinizin makullüğü yüzünden kayda alınmıyor.

Cuma, Nisan 22, 2011

İnsanlık Ölse Ya

İnsanlık öldü mü tartışmaları yaşanırken tekrar aklıma geldi. Voluntary Human Extinction Movement (VHEMT) adı verilen, insan ırkının gönüllü yok oluşunu savunan bir akım var. Öyle hadi hep beraber intihar edelim ya da birbirimizi öldürelim demiyorlar. Onun yerine üremeyerek insanoğlunun sonunun gelmesini hedefliyorlar. Onlara göre dünya insansız daha güzel bir yer. Amaçları doğrultusunda da insanlara çocuk doğurmamayı tavsiye ediyor, bu yolda çeşitli kampanyalar düzenliyorlar.

İnsanların neden doğurduklarına dair öne sürdükleri sebepleri tek tek inceleyip bu sebeplerin ardındaki gerçek motivasyonları tespit ederek çözümlerini de listemişler. Buna göre:

1.
Sözde Sebep: Karşı konulamaz biyolojik bir dürtü bu.
Gerçek Sebep: Yeterince araştırılmamış istekler
Çözüm: Biyolojik dürtülerine sahip olamayanlar için çeşitli tedavi merkezlerinde veya hapishanelerde kapılar açık

2.
Sözde Sebep: Annemlere torun vermek istiyorum
Gerçek Sebep: Hala annenin onayını almaya çalışan bir çocuksunuz
Çözüm: Kendi hayatınızı yaşayın. Annenize de hayatını yaşamasını söyleyin.

3
Sözde Sebep: Çocukları çok seviyorum
Gerçek Sebep: İçinizdeki çocuğa da, etraftaki çocuklara da uzaksınız
Çözüm: Evlat edinin. Ana okulu öğretmenliği yapın.

4
Sözde Sebep: Üstün genlerim var. Boşa gitmemeli.
Gerçek Sebep: Ya bu cümleyi söylerken ortaya çıkan oksimoronu anlamamışsınız ya da megalomansınız.
Çözüm: Üstün genlerinizi devredip sizden sonrakilerin yapmasını beklemek yerine siz kendiniz bizzat onlarla harika işlere imza atabilirsiniz.

5
Sözde Sebep: Tarlanızda ya da aile işinizde yardıma ihtiyacınız var
Gerçek Sebep: Ücretli yardım almak konusunda cimri olmayın. Çocuk işçi kanunları da pek uygun değil.
Çözüm: Mekanize olmak ya da teknolojik aletlerden faydalanmak yatırımınızı daha hızlı kara çevirir.

6
Sözde Sebep: Yaşlandığımda biri bana bakmalı.
Gerçek Sebep: Yaşlanma korkunuz ya da bağımlı kişilik bozukluğunuz var.
Çözüm: Para biriktirip emekliliğini garantiye al. Etrafına da nazik davran ki seni ziyarete gelsinler. Sosyal destek ağını genişlet.

7
Sözde Sebep: Hamilelik ve doğum harika yaşam deneyimleridir.
Gerçek Sebep: Hayatınızı yaşama seçenekleri sosyal anlamda beyin yıkamasıdır.
Çözüm: Hamilelik simülatörü alın. Farklı yaşam deneyimlerine kasın.

8
Sözde Sebep: Aile kurmak kariyerinize ve toplum içindeki saygınlığınıza hizmet eder.
Gerçek Sebep: Sosyal güvensizliğiniz var. Sosyal statünüzü güçlendirmek için göstermelik olarak çocuk istiyorsunuz.
Çözüm: Bir cast ajansından gerekli zamanlarda çocuk kiralayın.

9
Sözde Sebep: Eşimle aşkımızın simgesi olarak bir can yaratmak istiyoruz.
Gerçek Sebep: Ego x 2 – hayal gücü = (3+) kişi
Çözüm: Bahçevanlık yapın. Hayvanları koruyun. Aşkınızın adına okul yaptırın.

10
Sözde Sebep: Henüz var olmayan çocuklarımın benim sahip olamadığım şeylere sahip olmalarını istiyorum.
Gerçek Sebep: Çocukluk dönemi isteklerinin karşılanmamış olması
Çözüm: Pişmanlığınızla barışın. Keşkelerle yaşamayın. Mevcut çocuklara yardım edin.

11
Sözde Sebep: Aile ismini devam ettirmek istiyorum
Gerçek Sebep: Babamı memnun etmek istiyorum. Kanın devamı safsatasına inanıyorum.
Çözüm: Dayanıklı bir şey yaratın ve aile isminizi ona verin. Kanınızın devamı için Kızılay’a kan verin.

12
Sözde Sebep: Küçük bir ‘ben’ görmek istiyorum.
Gerçek Sebep: Kendinle fazla meşgulsün. Egonu tatmin edememişsin.
Çözüm: Kendine sana benzeyen bir oyuncak bebek yaptır. Kendinden memnun olmaya çalış.

13
Sözde Sebep: Allah böyle istiyor.
Gerçek Sebep: Daha büyük sürülere ihtiyacı olan dogmacılara körü körüne inanıyorsunuz.
Çözüm: Tanrıdan ne algılıyorsan, onun gerçeğini araştır.

14
Sözde Sebep: Eşim bebek istiyor.
Gerçek Sebep: Partnerinizi kaybetme korkusu yüzünden o ne isterse onu yapıyorsunuz
Çözüm: Gerçek istekleriniz hakkında eşinizle konuşun. Eşiniz belki de tam aksine, sizin bebek istediğinizi sanıyordur. İkna için bebek simülatörü alın.

15
Sözde Sebep: Kendi kanımdan bir çocuk istiyorum.
Gerçek Sebep: Egonuz ve ırk bilinciniz yüksek.
Çözüm: Farklı genetik kombinasyonlara sahip insanlara değer verin.

16
Sözde Sebep: Ruhani bir şey bu benim için.
Gerçek Sebep: Başka sebepler kolaylıkla çürütülebiliyor çünkü. Böyle üfürük bir sebep söylemenizin başka açıklaması olamaz.
Çözüm: Gerçek ruhani deneyimler bulun.

17
Sözde Sebep: Hep çocuk istedim. İnsanlar bunu yapar zaten.
Gerçek Sebep: Sorgulanmamış kültürel şartlanmalara sahipsiniz.
Çözüm: Alternatifleri araştırın. Beklentileri sorgulayın. Evlat edinin.

18
Sözde Sebep: Çocuk, ilişkimizi kuvvetlendirir.
Gerçek Sebep: Başarısız evlilik korkusu.
Çözüm: İlişkinizi kuvvetlendirmek için eşinizle iletişimi sık ve sağlıklı tutun. Evlilik terapilerine katılın.

19
Sözde Sebep: Bebekleri seviyorum.
Gerçek Sebep: Gerçekleri göremiyorsunuz. Bebekler kısa sürede çocuklara dönüşür. Onlar da yetişkinlere.
Çözüm: Oyuncak bebek alın. Bebek bakıcılığı yapın.

20
Sözde Sebep: Anne olmak bir kadın için en yüce mertebedir.
Gerçek Sebep: Biatınızın özgür tercihiniz olduğu konusunda kandırılmışsınız.
Çözüm: Annelik ya da babalık üremeden de yapılabilir. Evlat edinin.

21
Sözde Sebep: Belki de benim çocuğum dünyayı kurtaracak?
Gerçek Sebep: Buna psikolojide Tanrının Annesi kompleksi deniyor.
Çözüm: Eğer bir şeyi düzeltmek/kurtarmak istiyorsanız kendiniz yapın. Kurtarıcıyı doğurmanız gerekmiyor.

22
Sözde Sebep: Bu sefer erkek/kız istiyoruz.
Gerçek Sebep: Yüksek egonuz var. Cinsel kimlik güvensizliğiniz var. Mevcut çocuklarınızla ilgili hayal kırıklığınız var.
Çözüm: Elinizdekilerin kıymetini bilin. Mevcut çocuklarınız cinsiyeti kendilerininkine tercih edilmiş olan kardeşlerine arıza çıkarabilir.

23
Sözde Sebep: Ne biliym. Sadece istiyorum.
Gerçek Sebep: Sadece istiyorsunuz.
Çözüm: Üremeyi seçerseniz ‘sadece istediğiniz’ birçok diğer şeyi yapamayacaksınız. .

24
Sözde Sebep: Beni hep sevecek ve asla terk etmeyecek olan biri olacak.
Gerçek Sebep: Reddedilme korkunuz var. İlişkinizde problemler söz konusu.
Çözüm: Sevgi almak için sevgi vermelisiniz. Değişimi kucaklayın ve kaybettiklerinizle yaşamayı öğrenin.

25
Sözde Sebep: Emeklilerimizin geçimi için ekonomimizin genç çalışanlara ihtiyacı var
Gerçek Sebep: Çocuklarınızı milli ekonomiye feda ediyorsunuz yani?
Çözüm: Otomasyon, ücretli kölelik ihtiyacını azaltır. Doğmamış çocukların doğmama hakkı da vardır. O hakka dokunmamalısınız.

26
Sözde Sebep: Dünyaya bizim gibilerden daha fazla gelmeli. Sayımız azalıyor. (Beyaz Türk söylemleri)
Gerçek Sebep: Elitistsiniz. Yabancı düşmanlığınız var. Soy geliştirmek soykırımdan daha kolay örtbas edilir elbette.
Çözüm: Başkalarını da sizin fikirlerinize katılmaları konusunda ikna edin. Böylece sizden bir fazla, onlardan bir az olur.

27
Sözde Sebep: Neden çocuk yapmayalım ki? Gezegenimizin içine edilmiş zaten.
Gerçek Sebep: Hem nihilist hem doğurgansınız. İlginç.
Çözüm: Masum bir insanın ekolojik bir afet içinde yaşamasının ve ölmesinin etiğini düşünün.

28
Sözde Sebep: Bir çeşit ölümsüzlüğü yakalamak istiyorum.
Gerçek Sebep: Ölüm ve yok olma korkunuz var.
Çözüm: Ölümü kabullenin. Genlerinizi değil, kültürünüzü aktarın. Sokrates’in çocuklarını kimse bilmez ama fikirleri yüzlerce yıldır bilinir.

29
Sözde Sebep: Biyolojik saatim geldi.
Gerçek Sebep: Kadınların 30lu ve 40lı yaşlarında artan cinsel iştahı muhafazakar toplumlarda kabullenilmesi zor bir durumdur.
Çözüm: Toplum tarafından içinize yerleştirilmiş olan o sanal saatli bombayı imha edin. Çocuk yapmadan seks yapmak sorun değildir.

30
Sözde Sebep: Bilmeeeem.
Gerçek Sebep: Hiç düşünmezsiniz. Zihniniz tertemizdir. Cehalet güzeldir.
Çözüm: Üremeden önce düşünürseniz üremekten vazgeçebilirsiniz.

31
Sözde Sebep: Anne olmak için çok geç olduğunda pişmanlık duymak istemiyorum.
Gerçek Sebep: Gelecek korkunuz var.
Çözüm: Her şeyi tecrübe etmek zorunda değiliz. Doğurmadığınız için pişman olmak doğurduğunuz için pişman olmaktan iyidir.

32
Sözde Sebep: (Henüz olmayan) Çocuklarımın var olmanın tadını çıkarmalarını istiyorum.
Gerçek Sebep: Mevcut çocuklarınızın mutsuzluğunu göz ardı ediyorsunuz.
Çözüm: Varlığın mutluluğu yerine mutluluğun varlığını yüceltin.

33
Sözde Sebep: Üremek kadını güçlendirir, ona itibar kazandırır.
Gerçek Sebep: Kendinizi güçsüz hissediyorsunuz. Toplumun annelere gösterip diğerlerinden sakındığını sandığınız itibarı istiyorsunuz.
Çözüm: Anneler itibardan ziyade kuru teşekkür duyarlar. Ailenin kıçını toplamak insana itibar kazandırmaz. Kendinize başka güç ve itibar kaynakları bulun.


Benim çocuk sahibi olmak isterken öne sürdüğüm sebepler 23, 28 ve 31. maddelerle bağdaşıyordu. Ölüm ve gelecek korkum varmış. Doğrudur. Var. Anksiyetelerimin kaynakları bunlar hep.

Yonc da çocuk sahibi olmanın en ve hatta tek iyi yanının 'seni her zaman sevecek biri olması' diye belirtirdi. (Madde 24) Onun da sevgi alışverişini öğrenmesi gerekiyormuş demek ki.

Şövalye ise bebekleri sever. (Madde 19). Ama çoğunlukla bir sebebi de olmaz. (Madde 30) Gerçekleri göremiyor ve pırıl pırıl bir zihne sahip yani. Teyit edilmiş oldu.

Düella ise listeye biraz değişiklikle müdahil oluyor. Kendi emekliliğinin garantisi için bizim ürememizi ister. (Madde 25) Eminim kalan iddiaların hepsine de satır satır katılıyordur.