Pazartesi, Şubat 19, 2007

Hafiye'nin Farkı

Özlempansiyon olsun, Barışnerede olsun, Cüneyt360 olsun, bu tip insanlar böyle bloglar bloglar tutadururlar. Sonra da seyahatleri bitince zirvedeyken jübile ayaklarıyla bloglarına ara verirler. 10 ayda 14 ülke gezmişiklerini anlatıp durdukları eski defterlere bakıp durursunuz. E, aferim. Ne oldu? Hafiye kadın 12 günde 12 ülke gezerek seyahatlerini de bloglarını da ellerine tutuşturdu bunların.

Efendim, onların haberleri çıka çıka Cosmo’nun, Kelebek’in kıyısında köşesinde çıktı. Benimkiyse ekonomi bültenlerine manşet oldu. Onlar yüzleri gözleri toz toprak içinde dolanırken benim özel İngiliz uşağım vardı. Her işime koşturdu. Dudağım çatladı krem, gömleğim kırıştı ütü yetiştirdi. Çıplak ayaklı köylü kızlarını görmedim ama Paris’te, Milano’da, Dubai’de, manzaralı, jakuzili odalarımda binlerce yuroluk şarap kadehlerindeki dudak izlerinin sahibi oldum. Yalnız bütün zarafetimle ayrılırken eşantiyon sabunları, jelleri toplamayı bilhassa unutmadım. Hatta o kadar çok otel armalı havlu terlikleri oldu ki Şövalye’nin, sevinci ömre bedeldi.

Ha, arada Şövalye’ye arızalandım, o ayrı. Bu şapti oğlan ben gidince beni unuttu resmen. Önceden ‘ne şeker, tıpkı bebekler gibi’ diye size anlattığım şey döndü dolaştı beni tırmaladı yani özetle. Adam aramaz, sormaz oldu yahu. Köşeyi dönmemle varlığım bilincinden silindi alenen. Cicim aylarımız bitti galiba onlan. Ayrılırsak haber veririm, Muratçım. Ben zaten buralarda zor durucam gibi. Beni yanına, Chicago’ya aldırırsın artık. Öyle Amerika’ya Türkiye’den getirilme gelinlere de benzemem. Bana yol yordam öğretmen gerekmez. Hazır yapılmış bir hatunum. Rahat edersin.

Bir tenis topu gibi fırlatılırken bir ülkeden diğerine, arada bir Murat krizi çıkmış. Size çok kızdım sevgili hırt arkadaşlarımdan ibaret okurlarım. Yahu neden okur yelpazemin genişlemesi çabama tıpa oluyorsunuz ki? Ben topluma mal olmak, herkesin sevgilisi bir yazar olmak peşindeyim. Arada şehirli kadın çıkışları yapıp Ayşe Arman’ın tahtını sarsan kadın olmak isterim. Beni paylaşmaya açık olun çok rica ederim. Bağlaç olan de’leri ayıramayan da, birtakım deyimlerin farkında olmayan da okusun, lütfen ya. Çok rica ediyorum.

Salı, Şubat 13, 2007

Sevgililer Günü Hediyesi

Nerden takıldı dilime, anlayamadım. Canlarım, süper sizsiniz. Nııı-nıy-nıy-nıynıy-nınınım-nınınım. Süper Fm. Yol insanı bu hale getiriyor. Hafıza hangi dehlizlerinden geçti, bilemedim. Bu Murat şeysine de amma takılmış okurum. Yorum yapıcam dedim ama gece saat 2’de Stockholm’de kralın buzlu sarayına bakarken pek de bir şey olamadı. Arada Dubai’ye falan da gittim. Bünye bu. Makine diil nihayetinde. Yorum namına çıka çıka bu çıktı işte: 'Canlarım, süper sizsiniz'

Burada herkes ne kadar da Şövalye’ye benziyor. Özlemek bile tuhaf bir hal aldı. Kuzeyli gövdede Akdenizli kucakmış o. Sarsa da uyusak. Burada böyle çöpleri çıkarmaya uğraşmasak gözlerden.


Dün gece birkaç saatliğine uğradığım İstanbul’da biraz saydırdım ona. Olacak o kadar. Özlemenin sıkıntısından, diyelim. Hadise şöyle:

Bende alışveriş yapacak hal yok. Görev icabı uçaktaki duty-free’den bir traş makinesi kaptım ona. Amsterdam’daki otelden de godivaları yürütmüştüm. İğrenç bir naylon poşette verdim bunları ona. Al, sana manitalar günü hediyesi, diye. Ya zaten iki saatçik görüşüyoruz. Bu çocuğa hediye falan vermemek lazım. Sevindirik şirin gibi gitti traş oldu gecenin köründe. Ay, allaam. “Eee”, dedim. “Hani senin hediyen?”. “Çok ayıp”, dedi. Romantik romantik vericekmiş o. Hem zaten daha manitalar günü gelmemiş. “Ama”, dedim, “ben burda değilim ki 14’ünde. Bunu öngörerekten hediyeni sana erkenden aldım verdim. Senin de öyle yapman gerekirdi” Söylenmezmiş böyle. Neden ki? Çok güldü bana. Oysa ben her erkeğin rüyasıyım sanırdım. Odun odun işte, ne güzel. Al, ver. Tamam. Bir kucaklaşalım, bitsin. Rahat rahat.

Analiz bitmez. Neden de niye de, uhuu. Sanırsınız ki almış bir şeyler ama atmosferine kasıyor. Sonunda anlaşıldı ki adam daha hediye mediye almamış. Öyle çabuk(!) karar veremiyordu ya. Doğruuu, oldum. Bunu atlamışım. Böyle de bir huyumuz vardı. Hangi pantolonu alsa iyi oluru üç hafta düşünen biri var karşımızda. Bense üzerime giymeden takım elbise bile sipariş verebiliyorum internetten.


Ben kullanışçılık ve çabukluk, o ise estetik ve atmosfer kasarken nasıl bir arada olabiliriz endişesine kapıldım şimdi. Çöpler. Çöpdemirler. Şu seyahat bitse de rahatlasak.

Salı, Şubat 06, 2007

İzahnamem

Murat isimli okuyucumun gerçekliğine inandım ve onun yol açtığı birtakım içsel devinimler yaşadım. Bir elektrik aldım. Bir elektrik veresim geldi. Empresyonistiz ya hani. Anlatıym bari. Şimdi şöyle ki:

Murat kızmış bana. Bir yorum yaptık. Yapmaz olaydım. Hale bak, diye. Haklı.

Birincisi, o kadar inanmıyorum ki tanıdığım birkaç kişinin dışında blogumu okuyan olduğuna, hemen kuşkucu bir yaklaşımla, bi dakka bi dakka, oldum. Hafiyelik yapıp hatta, kimin bit yeniği bu diye araştırmalar bile yaptım. Bazen birisi beni beğense, flörtöz sebeplerle olsun, entellektüel sebeplerle olsun, insani sebeplerle olsun, ne sebeple olursa olsun, bir reddetme hali yaşamaktayım. Türkiye’de herkesin diline pelesenk olmuş Gaffurca tabirle, ‘beni beğenmiyor musun?’ hali. Beğenmiyorum, efendim. Hırt oluyorum karşılığında. Şövalye dediğimiz manita şahısın yerinde başkası olsa çoktaaan uzamıştı hatta. Onunla şu kısacık geçmişimizde dahi, binyediyüzyirmiyedi kez ayrılalım-bitirelim-farklıyız-bu iş yaş falan oldum. Allahtan o bir sabır taşı. Israrla stres testine devam ediyorum. Bakalım ne zaman çatlayacak?

İkincisi, kimse okumayacaktıysa neden halka açık bir blog var karşımızda, diye sormuş. Gene haklı. Gene açıklamasını yapayım. Kendimi anlatma telaşım hiç bitmesin: Biz bir kankalar grubuyduk. Dünyanın dört bir yerine dağıldık. Gel zaman git zaman, kendi adıma kesif yalnızlıktan kaynaklandığını düşündüğüm bir yazı yazma aşkı belirdi bende. Blog yazılarına benzer şeyleri emaille yolluyordum hepsine. Uzun yazıyorsun, dediler. Meşguluz, dediler. Mırın kırın ettiler. Bir web sayfası yap kendine, inbox’larımızı meşgul etme, dediler. O yüzden bu blog çıkageldi.

Muratcan. Keşke Atlanta’ya yolun düştüğünde bana bir not bıraksaydın da senle buluşsaydık. Bir kahve falan içseydik. Olmadı madem, tatilinde Türkiye’ye geldiğinde not bırak bari. O zaman görüşelim. Hırtlaşsam da kaçma. Aslında iyi bir insanımdır. DC’ye yolun düşerse Ruş'a da not bırak. Ha, bak o daha hırttır benden. Belki de ona baka baka karardım, bilemem. Ama korkma, o da yemez. Ne olur Hafiye'yi okumaya devam et. Bize biraz anlayış gerek, hepsi bu. Di mi Şövalye?

Bugünkü toplantılarım da bitti. Birazdan gym’e gidip yediğim sufleleri öğütücem. Yarın Amsterdam’a geçiyorum. Bilenler bilir. Orada paranoyam coşarsa daha karanlık şeyler saçabilirim buraya. Korkmayın. Nihayetinde acı patlıcana bişicikler olmuyor.

Umrumda Değil

Hala üç beş kankamın, onların da üç, hadi bilemediniz beş kankasının dışında bir okuyucum olmadığına inandığımdan bloguma yorum bırakan Murat isimli kişinin gerçekliğine inanasım gelmiyor. Eğer bu abi tanıdığımız biri olmasına rağmen sadece ortalığı karıştırmak adına bir mahlasla ortaya çıktıysa bu hareketini çok zekice buluyorum. Özellikle de Ruş'a, ‘bey’ demesini. Bizim seksi dansözümüzü erkek sanmasını sandırmamız gerçekten çok başarılı. Tebrik ediyorum. Yok, gerçekten Murat ise o zaman 20 Ekim 2006 tarihli Hafiye’nin Karakterleri yazımı okuyup Ruş'a dair fikir edinmesini rica ediyorum.

Gündüz toplantılar, akşam yemekler şeklinde ilerliyorum. Az önce haftalar önceden rezervasyonumuzun alındığı koko bir Fransız restoranına gittik. Menüyü anlayana aşkolsun. Hadi benim eski Parizyenliğim sayesinde çözdük. Masadaki bir iki kişiye yardımım da dokundu. Lakin ortamda sigara içilmeyişi çoğunu bozdu. Beni de üç saatten önce çıkamayacağımız. Kalkalım isterseniz, köşedeki bağrış çağrış sesleri takip edelim. Pubdaki gençlerin eğlencesine akalımı önerdim. Aa! Anında kabul gördü. Ama garsonumuz, pardon, le serveur’ümüz, Fransız aksanıyla rezervasyon iptali paramızı isteriz diye tutturunca oturduk yerimize.

Bir saat geçti. Sadece suyumuz ve şarabımız vardı masada. Su da sparkling su. Soda. Normal su getirin yahu. Bin kez söyledim. ‘Regular water’, diyorum. Servör yüzünü ekşitiyor. ‘Still water’ diyorum. Geliyor. Su bardağımda köpüklü sudan var. Hemen yanında boş bir şarap kadehi. Köpüksüz olanı ona koyuyordum ki servör koşaraktan gelip bana kızdı. Birileri de gelmişti kodaman kodaman. Şarap kadehine su koyamazmışım. Kardeşim sana ne. Yanımdakilere dönüp ‘amma lordlarmış bunlar da’, dedim.

Yanımdakilere hürmet sonsuz yalnız. Şaraptan mı, artık rezil olduk bir kere daha kötü ne olabilir hissinden mi bilemedim. Bir rahatlık var üstümde. Birine, ‘Ne iş yapıyordunuz?’, diye sordum. Masada bir sessizlik oldu. Adam meğerse önemli bir üst düzey bürokratmış. Ne bileyim ben?

‘Ben’ dedim. ‘Hiç bilmem Türkiye’deki önemli insanları. Kusuruma bakmayın’
‘Önemli değil,’ dedi. Kusur bir yana, yüzüme de bakmadı.
Çok da umrumdaydı. Gibi bir şey.
Yani...
Benim umrumda değil ama masadakilerin umruydu galiba. Bu bağlamda dolaylı olarak umrumda olsa iyi olur gibi gelmesi gerekirken yine de olamamasından yana bir sıkıntı oldu bende.

Pazar, Şubat 04, 2007

Penguen

İstanbul’a karlar serpişirken burada yani güneşli ve mutlu Londra’da otel odamda oturası gelmekten başka bir şeyi gelmeyen bir uyuzum. Uyuzluğumdan da bloga yazıyorum. Başka bir şey değil. Çık gez, di mi? Nereyi ve niye? Geç saatlerde otel odamda yığılmaktan baska düşüncem pek az. Son sekiz yılım yollarda geçtiğinden kendimi sokağa atma hevesim de en az o kadar. Az.

Hani kıskançlığım sonsuz ya şu Andlar’daki sümüklü kız çocuklarının çıplak ayaklarını görenlere. Büyük şehirlerin koko otellerinden onlara nispet yapabilir miyim bilemem. Ama onlardan birini burnumun direği sızlayaraktan özlüyorum. Lokmalar da büyük geliyor ayaklarım da ağır. Etrafım bana o kadar aşina geliyor ki zamanın burasında asılı kalmaktan korkuyorum. Senelerce asılı kalmışlıktan birikmiş düğümlerimi hatırlıyorum.

Resimlerine bakıyorum penguenlerle çekilmiş. En az penguenler kadar sevimli, onlardan daha bebi yüzüne. Sanki okula yeni başlamış bir çocuğum. O bebek penguene yapışmak istiyorum. Tıpkı annemin eteği gibi. Önümden kaldırılıp arkama konmasıyla yokolacak sanıyorum. Tıpkı bebeklerin sandığı gibi.

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Tartı Telaşı Londra'da

Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ben çok anlattım. Çok da ağladım. Ağladığım için hor da görüldüm. Birçokları için havalı ortamlarda kolayından James Bondçuluk oynuyorum çünkü. Hain bir kurguda başrollerden biri bana düştü. Londra’da, yatırım bankacılarının arasına zembille indim. Dizi dizi minik küplerinin içinde beş ayrı ekranda royterz moyterz grafikler yanıp sönen adamlar ve kadınlar. Ama en çok adamlar. Akşamları yemeğimi yerken ne kadar da kibirliler. Herşeyi bilirler. Ben de biliyorum herşeyi ama benim bir şey bilmediğimi sanmalarına gıcık oluyorum. Özetle az gelişmiş ülkenin az bilinçli şapşalı muamelesine maruz kalıyorum. Eskiden savaşlar verirdim bu gibi hallerde aklımı fikrimi ortaya koymak için. Aklımsıra milli kimliğime laf getirmeme kasıntısı. Bir çeşit eziklik belki. Oturup onlara memleketi Levent-Etiler-Nişantaşı üçgeninden anlatacak değilim. Öyle yapanlara da gıcığım. Sallamıyorum artık. Hıı. Hıı. Whatever. Hava güzel allahtan. Piccadilly’deki koko otelim de güzel. Akşamları beş çayına gelen pinpon teyzeler de. Peki gözleyecek ve dolduruşa getirecek bunca şey varken ben ne yaptım?

Tartı telaşına yenik düştüm tabii ki! Banyomda bir tartı. Aman allahım. Ne kadar dijital. Fütüristik bir tarzı var. Şeffaf camımsı gövdesinin içinden parlak metalik şeritler geçmekte. Markası da Soehnle. Daha önce Soehnle markayla tartıldığımı hatırlamıyorum. Çık bakayım üstüne. Haaah. 66.2. Dur biraz da şu tarafa çekeyim. 64.7. İskandinav çağrışımlı ismine ve cismine baksan işten anlar duruyor ama pek deterministik çıkamadı alet. Hangisi doğru ki şimdi? Sonuca göre minibardaki koko çikolatayı yiyecektim fakat en kötüsüne çalışan aklım yüzünden yemedim.

Akşam Gippi’nin çıtır ve haliyle çok enerjik sevgilisinin peşinden bar bar dolaştım. O alkole vurdu, ben diyet kolaya. Sabah da uyanır uyanmaz spor yapmaya indim aşağı. A, orda da tartı. Kantar usulu. Kaçmaz. 64. Bu bağlamda bir kilo verdim galiba nihayet. Banyo yap, saç kurut, toplantıya yetiş derken öğledensonra olmuştu ama hala yemek yememiştim. Çılgınlar gibi kendimi etraftaki restoranlara attım. Birinden diğerine. Diğerinden öbürüne. Yemek yok! Junk yemiycem diye kastığımdan tabii, yoksa burger olsun pizza olsun gani gani.


Özetle, koskoca Londra’nın göbeğinde aç kaldım. İkibuçukta öğle yemeği servisleri bitiyormuş. Sevsinler. Gözünü sevdiğim memleket. Gözünü sevdiğim Amerika. Otele döndüm. Orada da aynı hikaye. Barmene yalvardım en son. Mutfaktan iki tike tavuk getirdi. Titreyen ellerimle çatalı bıçağı beklemeden Erol Taş misali yumuldum. Abiden meraklı bir ‘where are you from?’ geldi; o tikeler de boğazımda kaldı.

Salı, Ocak 30, 2007

Tartı Telaşı- 2

Bloguma yorum bırakanların kimler olduğunu tahmin edebiliyorum. Yem attım. Tuttular. Süper. Demiştim ya. Tartı cinnetinin kanı yerde kalmaz. Devam ediyorum. Hangi işin peşini bırakmış Hafiye, ha? Hangii?

Gugıl olsun, eşe dosta sormaca olsun, yaptık araştırmalarımızı. Hatta da bu sayede Fatosfatos isimli blogcunun sitesiyle bile tanıştım. Laf arasında, ilk kez kendimden başka birini de beğendim. Şöyleymiş işin aslı: Dijital tartı analog tartıdan ortalama 2 kilo fazla tartıyormuş. Kilo verme prosesini bloglayan Fatoş'un da zaten her iki tartıdan kilo skorları ayrı ayrı listeli. Eş dost da onayladı. Dijital çok çekiyor dediler valla. Para vermeye kıyamadım da bir diji tartım olamadı şimdiye kadar. Ondan bu kadar önemli bir ayrıntıya bu kadar geç vakıf olabildim.

Gene de bırakmadım ucunu. En doğrusu bildiğin kantar da diyen var madem. Yandaki eczaneye gidip bildiğimiz kantarda boyumu, kilomu bir kez daha hesaplattım. 65 işte. Senelerin değişmezi. Kasar 63 olurum. Tutunamaz. Yukarı çıkası gelir. Ama iyi bir şey oldu. Boyumu 1,75 sanıyordum. 1,76 çıktı, iyi mi? 8-10 yıldır boyumu ölçtüğümü hatırlamıyorum. Bazen birisiyle kıyas muhabbetine yanına dikilirdim, hepsi o. Hani üniversitedeyken bile uzamıştım da duyan şaşardı. 30'unda da uzar mı insan? Olmuş bişi artık. Tiroid falan bozulduydu ya bi aralar. Belki ondandır. Neyse yahu.

Hangi densiz şimdi bana şişko diyor? İspat ispat üstüne. 1,76 boyunda 65 kilo birine şişko denmez, tamam mı? Hem bende kas çok. Ağır çekiyor. 'Sporcu'yum ya. Ondan. Eki eki eki...

Cuma, Ocak 26, 2007

Tartı Telaşı

Düella'ya oturmaya gittik bir akşam. DVD'lerini seyrediyoruz işte, ne akşamı, gece olmuş. Ara verdik, banyoya gittim. A, bir baktım tartı. Her gördüğüm tartıya çıkarım ben. Yalnızsam tabii. Özellikle misafir olduğum banyolarda bulduklarımı hiç atlamam. Önce bir ayak hareketiyle bulunduğu kuytudan ortaya doğru iteler, sonra da üzerine yavaşça çıkarım. Hop diye çıkarsam fazla tartar diye korkarım. Çıktım işte Düella'nın ablasınınkine de öyle. Şok şok şok! 67.7'den 68!

Anneciiiiiiim! Diye bağırdım istemsiz. Hemen bir koşu içerden Şövalye'yi getirdim. O sıskalığıyla meşhur ya hani. Onu da çok tartarsa anlıycaz ki bozuk. O zaman rahat edicem. O da çıktı üstüne. Şok şok şok! 87!

O bir yandan ben bir yandan isyan ediyoruz. Evdeki tartıda ben 63, Şövalye 82 çekmekte çünkü. Hadi bugün akşam olmuş, şişmişiz, çok yemiş, çok içmişiz desek bile 5 kilo fark çıkmaz! Hadi ayın sonu olmuş, su tutmuşum kandırmacasını da ekliyim. Yine olmaz.

Düella acı gerçeklere davet ediyor bizi. O da istemezmiş böylesi rakamlara şahit olmayı ama gerçeklermiş ve acıtırmış. Sonra isyanı bıraktık, filme devam ettik. Önümden kareler, içimden liste liste diyet menüleri akıyor. Kendime de kızıyorum. Ulam, Amerika'da yedi sene o kadar kukinin, donatın içinde kilo almadın. Burda hemen cortladın. Amerika bitti disiplin gitti. Bir de o kadar spor yapıyorsun. Yapmasan ne olacaktın. Şişko.

Şövalye de huzursuz. Üstünü boş bırakmadık tabii. Yürüdük. Ben sadece tanıştığımızda 74 kilo olduğunu, beş ayda 13 kilo almış olduğunu söyledim. Bu ivmenin burda sonlanmasının iyi olacağını, aksi takdirde hızla bir tonton ailesine dönüştüğümüzü söyledim, bıraktım. Düella'nın baskısı daha psikoloji çökerteden cinsten oldu. Bütün erkekler manita bulunca salarlarmış zaten. Bizimki güya o kadar outdoor sportif dağcı gezginmiş ama tutmuş sonunda bir pansiyonda göbek büyütmüş, olmuş muymuş. Şövalye benden iyisini bulamazmış. Ama bu göbekle şansını zorluyormuş falan filan. Bir beş dakika geçti geçmedi, adam kalktı banyoya gitti. Ah, dedim. Kesin tartılacak. TV'yi kıstık. Sustuk. Banyo seslerine kulak kesildik. Sifonun ardından tartının itelenirken çıkardığı sürtünme sesini işitir işitmez kahkahalarımız deprem oldu. Şövalye döndüğünde bizi aşırı kıkırdamaktan yerlerde yuvarlanır buldu.

Kilolarıma bahane bulmadan bırakamam elbet. Devamı var bunun...

Perşembe, Ocak 25, 2007

Fişler ve Şişler

Ailecek 'çok yuvarlanma'dan 'hiç yoktan hır çıkarma'ya uzanan geniş spektrumlu ruhiyatımızı doya doya yaşadığımız kış aylarımızın oturma odasında ne zaman belirirse o zaman bilirdim ki evden kaçma zamanıydı. Beliren ne? Üstü kahverengi formika kaplı, demirden çitlembik bacaklı bir yazlıkçı masası. O kadar bu mevsime ait değildi ki açıldığında yazdan kalma kumlar bile serpilirdi halıya. Peki neyin habercisiydi bu masa? Vergi iadesi için yazılacak fişlerin! Arkasında babamın bıyık altı otoriter suratı. Haydi kızım, marş marş.

Annecim, benim sınavım var! Ödevim de var! Yalan. Sömestr tatili olurdu zira. O zamanlar bilgisayar da yok. Bileğine kuvvet yaz babam yaz. Turan Manifatura. Nehir Kundura. Öz Gıda. Oğul Giyim. Şen Kasap. Alt alta yaz ve topla bir de. Benden daha özürlü hesap makinesi kullanan yoktu; hala da olduğunu sanmam. Mesela en son hangi rakamı girdiğimi unuturum. O zaman beşer beşer toplıyim. Yok, üçer üçer daha rahat. Tuh, toplamayı bıraktığım yerin işaretini unuttum galiba. Haydi baştan. Ayy, yanlışlıkla MC tuşuna bastım. Bişi mi sildim demek bu? Öyleyse ne? Offff.

Birkaç gün o masa ve üzerinde o malum fişler, kardeşin üzerlerinde gezinen meraklı elleri ve annemin 'hadi bitir artık'larına rağmen mızıklarım ve babamın umursamazlığıyla kalırdı ortada. Sonuna doğru da illa bir kavga çıkardı. Öyle ya da böyle biterdi ama fişleri yazmam kaydıyla bana vaadedilen vergi iadesi tutarı da yalan olurdu. Harçlığıma bir zırnık iade eklenmemiştir zira.

Fişler gider masa gitmezdi yalnız. Masa, oturma odasının bir parçası olur, TV karşısında ödev yapmanın keyfine varılırdı. Çok uzamadan, okullar açıldıktan en geç bir ay sonra kalksa iyi olurdu yalnız. Aksi takdirde babam bu sefer ilk yazılılarını bana çakardı. Cevap anahtarı burda. Oku bakayım şunları. Kurşun kalemle mizan cetvelleri çizilmiş, karga burga doldurulmuş, paket lastikle tutturulmuş beş rulo çizgili parşömen. Ne anlar 10 yaşında bir velet muhasebeden? 21 yaşında işletme okurken de anlayamadım zaten. Mazimdeki travma yüzünden her muhasebe dersinden çaktım. Tek ders mek ders, ancak öyle bitirdim okulu.

(Uzun lafı gene kısaltamadım. Bayılanlara selametle. Zaten 'donsuz kadın resimleri'ni gugıllayıp her ne hikmetse buraya düşen 20-25 kişiden başka hepi topu üç, bilemediniz beş tirajlık bir blog bu. Onların da keyfine uyamıycam)

Neyse işte, sonu her daim işkenceyle biten fiş doldurma işlemlerinden baba evinden çıktığımdan beri uzaktım. Zaten Amerika'da yoktu bu işkence; fakat kahretsin Joe, ucundan gene yakalandım. Bu sene sonmuş. Ne de olsa excel çıktı, mertlik bozuldu sanmıştım. Yanılmışım. Yıllar içinde paslanmışım. Ne iadeye geçiyor, ne geçmiyor, bilmiyorum bile. Vaktinde de pek başarılı sayılmadım zaten. Babamın zarflarında hep hata çıkardı. Şövalye girdi benimkileri excele sağolsun.

Ha, fişlerin sıralı olmaları gerektiğinden bile bihaber Hafiye, tuttu onları dağıttı mı bi güzel excele girildikten sonra? Öyle verilmezmiş diye de günlerce süründü fişler sehpanın, büfenin, buzdolabının üstünde. Babaevi repeat. Son gün Düella da geldi. Bir tutam fiş verdiler elime, diz tarih sırasına diye. Sadece ay sırasına dizmem gerekiyormuş. Ben gün ve saat bile kastım. Meğer Düella'da da varmış ayrı bir tutam. Önce ayrı ayrı aylara bölecek, sonra ayları birleştirecek en sonunda günlere dizecekmişiz. Ben kafadan günlere dizdiğim için yeniden gene aylara bölmem gerektiği bi yana, dalga da geçtiler.

Madem öyle, işte böyle ben de domuz gibi oturdum. Elimi bile sürmedim. Oradan alacağım 350 yetele'ye de lanet olsun. Şövalye bozuldu. Hiç ilgilenmemişim diye bu sefer o domuzluk yaptı. İşin yoksa bir dolu numarayla gönlünü almaya çalış. Tam alıcam, bir laf ediyor, ben bozuluyorum. Bu sefer o uğraşıyor. Ben domuz. Sonunda hır da çıktı. Babaevi repeat 2. Offff.

Yani. İki sonuca vardım.
Bir. İnsanın yetiştiği ortam geleceğine dair ipuçları veriyor.
İki. Bu fişler insanı şişler.

Çarşamba, Ocak 17, 2007

Filmin Sonunu Merak Etmek

Bilenler bilir. Normalde televizyon seyretmem. Seyretmeye başlasam bile ilgimin sürekliliğini tutturmak zor. Bazen çok heyecanlı bir filmin orta yerinde tuvalete gittiğimde çıktığımda filmi unutmuş, mesela yemeğe ya da alışverişe çıkmaya hazırlanır bulurum kendimi.

Amerika evde film seyretme eğlencesinin cennet mekanı. Bin tane dvd geldi gitti evime zamanında Netflix sağolsun. Öyle kimileri gibi burn edip arşivlemiyordum da klasör klasör. Seyrettim, ettim. Etmedim, selametle. Ha, zamanında Gözde’yle de yaşadık. O ve binlerce dvd ve ben. Baştan sona adam gibi on tane film seyrettiysem en az bin tane de yarım yamalak film var hafizamda. Bazen biri aklıma gelir, sonunu merak ederim. O zaman da bir seyredene sorarım. Bazen seyredenin favori filmlerinden olur sorduğum film. Aa, sonu söylenmez, mutlaka izle diye beni kasar. Kardeşim, söyle yahu. Bir merak ısırığı bu. Kaşı işte. Di mi ama? Çok kastırırlarsa internete bakmaca. Sağolsun
www.themoviespoiler.com . Adı üstünde filmi mahveden. Başındaaan sonuna kadar tuvalette manita kritiği yapan kanka hatunlar gibi detay detay anlatılmış.

Oh be. Sizle mi uğraşıcam bi de?

Salı, Ocak 16, 2007

Mercimeğin Faydaları

Bana neler olduysa dün artık. Eve geldim, kimse yok. Ne dışarda yemek istedim ne de eve sipariş vermek. Canım da mercimek çorbası çekiyor. Şövalye’yi annesi beslemiş mücverle, dolmayla. Benim canım mercimek. Bir mücver-dolma paketi yollanmadı bana valla.

Hadi madem, yapayım oldum. Yemek yapmayı sevmediğimi alem biliyor zaten haliyle hiç öyle alengir malengir kasamam. Arada bir mercimek krizim geldiğinde atarım bir bardak kırmızı mercimeği suya, bir kaşık salça, bir tutam un ve biraz süt. İki karıştır. Kapağını kapat, tamamdır. Kapattım, duşa girdim. En kısık ateşteydi halbuki. Amanın, taşmış. Ocak mahf. Salla.


Zaten Oya gelecek yarın. Ona da iş çıksın. Geliyor heryer temiz. Ooh, kebap. Ortalık dağınık sadece. Bir yığın yapmış küçük odada. Dağınıklığı alıp oraya atıyor. Zamanla yığın oldu koca bir dağ. Eskiden ufak bir masaörtüsü yetiyordu kapatmaya. En son koca battaniyeyi kullanmış kapatmak için. Tabii ‘temizliğin’ üstünden iki saat geçmiyor ki, “euuee, benim siyah kotum nerde, kırmızı tokam nerde, yeşil pabuclarım, bifacilim, aynam, cımbızım...nerde yahuu?” olmıyim. Sonra o yığın dağı açılıyor, açılırken devriliyor ve karman çorman edilerek kayıp eşya bulunuyor. Ertesi hafta Oya yeniden aynı yığını dağ yapıp kırmızı polar battaniyemle kapatıyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Bazen kayıplar kaybolduğu yerde kalsın desem sadece battaniyemi kaldırdığımda bile dağ devrilebiliyor. Nasıl ince bir dengesi varsa bu gavur dağının artık, bilemedim.

Neyse mercimek, diyordum. Yaptım mercimeği. Şövalye içmedi. Annesi doyurmuş onu. Zaten de beğenmedi. Ezmemiş, süzmemişim. Evde blender yok ki. Olsa da uğraşamam. Hiç süzmem ben mercimeği. Bir de işin yoksa blender’ı kur, o yoksa süzgeç üstünde kaşıkla ez. Bir dolu bulaşık çıksın. Peeh. Dişlerimde eziliyor, ağzımda süzülüyor ya. Yeter.

Oya’ya temizlik çıksın istemiştim ya. Ne kötü bir insanım ya da ne sevgili kulu Allah’ın Oya. Bilemedim. Gece yatmadan çorbayı dolaba kaldırayım istedim. Tenceresinin sapı elimde kaldı. Gerisi yerde. Halıda. Kapıda. Duvarda. Turuncu turuncu, yapış yapış. Oya’yı beklemez bu. Aldık artık elimize bezi, süngeri. Ha babam halı sildik, yer sildik, kapı, duvar sildik gece gece. Hayır, evin her tarafının elimde kaldığı yetmiyormuş gibi zaten üç tane tencere tava vardı, onlar da bizlere ömür.

“Bir daha yemek yapma, minno. Yazık, çok yoruluyorsun” gibi tuhaf bir cümle kurdu Şövalye. Gece temizliğinden yorgun düşmüş, uykuya dalmak üzereyken.

Cuma, Ocak 12, 2007

Uyanmış!

Saat 11'de arıyorum. Uykudan uyandırıldığına kızgın bir ses. Başka bir gün öğlen 1'de arıyorum. Aynı kızgın ses. 3'te arıyorum aynı. Derken geçen gün işten çıktım, eve gittim, yemeğimi yedim. Sonra aradım. Akşam saat sekiz. Yine aynı. Eeeh, oldum. Bu ne yahu? O da bana çemkirdi aynen. Bana neymiş. Hiç Hafiye'ye ne, olur mu? Karışmadan yaşayabilir mi?

Geçenlerde bir akşam oturduk CV'sini yazdık beraber. Her gün ısrarla soruyorum. Bir hafta geçti hala bir yere başvurmamış. Kariyer net bozukmuş. Bana yolla, dedim. Ben n'apabileceksem. Uğraşır didinir bulurum nasılsa başka yöntemlerle onu yaymayı. Önce nodüllü nodüllü güldü, sonra da azarladı bir.

Gerçekten ilginç bir hatunmuşum. Neden bu kadar müdahilmişim. E, çünkü içim rahat etmiyor onun düzensiz hayatından. Onun uykuculuğu, tembelliği, uflaması falan bana batıyor. Düzeltesim var. Düzgün bir işe girsin, onbirde uyusun, yedide uyansın. Izgara etli salatalar yesin, bol su içsin, spor yapsın falan istiyorum. Olduu, diyip gülüyor. Sonra yine 'sana ne yahu'luyor. Hakkaten bana ne. Neden haddini bilemiyor bu bünye?

Dün değil evvelsi gün de Levo annanesine yemeğe çağırdı. Bu şapti evde uyuycam, siz gidin diyor. Olmaz ayıp mayıp, incelik yapmış, hırtlık yapma etme, zorla götürdüm. Orda uyuyakaldı bu sefer. Misafirlikte uyuyakalan çocuklar gibi, az kalsın sırtlanıp götürecektik. Eve girer girmez uyudu. Gündüz oldu, işe geldim. Bu sefer kasmadım. Aramadım. Saat 3 gibi biip biip, esemes geldi. "Uyandım" diye mesaj atmış gülücüklü suratla beraber.

E, dedim, manyak kadın. Uyandırmasam da kendini böyle hatırlatıyorsun. 'Beni bugün sen uyandırmadın, aa, hayırdır', gibisinden. Onu boşverdik beni sordu. Anlattım işte. Sabah altıbuçukta kalktım, spor yaptım, banyo yaptım, işe geldim... 'Dur dur dur', dedi. Dinlemeye dahi enerjisi yokmuş. Başının belasıymışım. Sen, dedim, yeni uyanmadın heralde. Öyleyse 16 saattir uyuyor da. Yine kükredi bana. Bu sefer topladı pırtıyı ablaya gitti. Orası ücralığıyla bezginlere daha çok huzur vaadeden bir yer.

İkimizi de okuyan biri zaten ona benden en az beş kilometre uzak durmasını tavsiye etmişmiş. Ahaha, dedim. Evle abla arası sadece 3.7 kilometre. Arabayla giderken ölçmüştüm.

"Umarım kimsenin psikopatı olmazsın. Korkuyorum senden", dedi.

Salı, Ocak 09, 2007

Şöhret Yolunda

Cosmocular benden vazgeçtiler. Röportaj hatun gugıllamış, blog yazan başka kadınlar bulmuş kolaylıkla. Dolayısıyla benim 'resim vermem, isim vermem', sultan kanunlarıma katlanmasına gerek kalmamış. Şu gugıl çok rahatlık, canım.

Ben de gugılladım. Hoş, buna gerek dahi yok aslında. Pansiyon olsun Barışnerede olsun, 'seviyeli' bulduğumuz blog arkadaşlarımız dahi linklemişler kendilerini bunların bir kısmına. Bu kadınların kimilerinin yürekleri suskun bir peri kızı olmuş, kimilerinin kampana sesiyle gizemli tünellerden yalnızlığın başkentine doğru gidesi gelirken kimileri ilk masallarını dedesinin kucağında potinleri(!) yere değmiyorken dinlemiş. Kimileri 'gitmeyi, gezmeyi, görmeyi; hayata bu şekilde farklı açılardan bakmayı seven' kadınlarken kimileri kedili sıcak su torbası bulucam diye yıpranmış. Ve fakat ne olursa olsun pek çoğu gün batımında uçan martılar olsun, farklı ırklardan olmaları itibariyle ten renkleri kontrast yaratan şirin tonton bebecikler olsun, egzantrik mekanlarda uyuklayan kedi yavruları olsun bir yığın pıtırcık kartpostalı scan ederek koymuşlar sayfalarına. Ay çok güzeeel!

İşin birinci tuhafı, arkadaş diye bağrıma bastığım, beni tanıdıklarını sandığım KİMİLERİ ise 'sen bu siteyi çok seversin' diye bana ha bire bunları yollamaz mı? Çıldırıciiim. İşin ikinci tuhafı ise Hafiye iki yıldır uğraş didin, tehditle, şikeyle zoraki arkadaşları blogunu okusun diye kasarken öteki blogların hitleri çoktan yüzbinleri aşmış. Her bir yazıları en az 39 yorum almış. Yorumlar da bambaşka akıl fikir mucizelerine açılıyor elbet. 'Çok güzel olmuş', 'harika yazmışsın, ellerine sağlık', veya 'yüreğine sağlık'tan geçilmiyor ortalık.

Birbirini mütemadiyen alkışlayan, yalayan bir blog camiası var alenen. Bugünlerde bir çıkış arayan Düella dedi ki, bizim arkadaş çevresi yanlış tribünler, bizim asıl bunlara sızmamız gerek. Başka türlü şöhretin kapıları aranmaz. Ben de hala burda size laf anlatmaya çalışarak vakit kaybediyorum. Peeh! Başka blog açtım bile kendime. Oh olsun, yüreğime sağlık.

Cuma, Ocak 05, 2007

Öteden Beriden

Geriden gelmeye devam eden yazarınız aslında bütün gün blogunu toparlamaya uğraştı. Görücüye çıkacak diye. Cosmo dergisi blog yazan kadınlarla görüşmek istemiş. Resimler, röportaclar istemiş. Cosmocu bir röportac soruları yolladı. Eyvah ki ne eyvah! Meşhur olucam, diye önce bir hevesle başladım blogdan argoları, hakaretleri, (Türkler alıngandır hani) yanlış anlaşılabilecekleri ayıkla, uhuu, baktım, olacak gibi değil. Geriye kuş gibi bir şey kaldığı yetmiyormuş gibi tadı da kaçıyor. Salla dedim. Hafiye'nin meşrebi hafif. Görücü usüllük bir kız değil. Toplum hazır değil.

Hoş, Düella kendisininkini kolay ayıkladı. Seyahatname oldu çıktı pansiyon. Edebiynen. Hafiye linkini de söküp atacak sayfasından, görürsünüz. İzi kalmasın diye bu çabalar fakat ömür boyu yıkasa yüreğini çıkmaz bu aşkın lekesi, dedim. İnkar inkar bir yere kadar. O nasıl Yonc'a ültimatom koyuyor kocasının soyadını alıyor, babasınınkini atıyor diye. Aynı şey işte, Düellanım. Kel göründü.

Yonc dedik de... O ayrı bir şaptiye vakası. Şaşmaz. Cosmocu kızları başımıza o yolladı. Vay, bu konuyla ilgili en güzel arkadaşlar bende, gidin onlarla konuşun, diye. Her satırdan bir Yonc fiyaskosu damlayan bu blogları bir insan neden halka açar, ben anlamadım. Özgüvenden değil özbihaberlikten. Blogları okusa zaten böyle bir şeye kalkışmazdı.

Herkes Yonc'un nikahını merak ediyor, biliyorum. Pazar sabahı bize ihtiyacı olur mu, diye sorduk. Yok, dedi. E, dedik bizim de kuaföre falan gitmemiz gerekecek. Hani gelin bir kuaföre gider, düğündeki ağır top kadınlar da onunla gider, saç baş yaptırır. Herkesin paralarını da nikah salonuna götürmek üzere gelini kuaförden almaya gelen damat öder. Buna güvenerek saçımın kesimi geldiği halde bekletmiştim. Düella desen altı aydır tropik orman Jane'i. Saçları kaşlarına kavuşmuş. Pelinat desen Amerika'dan gelmiş. Saç kesimi falan haliyle kötü. Avucumuzu yaladık. Yonc bile evde yaptırdı saçlarını. Damat da duyarsa kriz geçirir diye bu dileğimizi dillendiremedik.

Nikah güzeldi ama. Yonc'un annesi bir cinnetle bütün salonu hizaya soktu, organizasyonu ele aldı. Yonc herzamanki gibi durumu abartmış. Damat geldi ve evet, dedi gayet. Tek protest hali kravatsızlığıydı ki şahsen bana batmadı. Sonra herkes şapır şupur öptü onları. Eğlenmek için de pansiyona yönlendik. Yonc, 30. doğumgünümde evlenerek rüzgarımı çalmaya çabaladı ama ı-ııh, her iki törene katılan kişilere sorun bir, herkes doğumgünümü koca bir kahkahayla anlatacaktır size. O kadar ki hatta, ertesi hafta yılbaşı da pansiyonda olsun diye imzalar toplandı, oylar, sloganlar atıldı.

Perşembe, Aralık 28, 2006

Bekarlığı Yonca'nın

Yazar blokunu nasıl atlatabileceğimi de gugılladım. Herşeyi gugıllıyorum zaten artık. Yaşam koçum gugıl. Ufak ufak yazmam salık verilmiş. Parça pinçik notlar halinde. Bütünleştirmek size kalmış. Hadi bakalım.

Uhhmm...

Türklerin plansız programsızlığına iyiden iyiye alıştım galiba. Yonc da önceden hiç istemediği halde Okan'ın sahnesinde bekarlığa veda etti. Karaoke barından tavernasına kadar hiç bir Istanbul mekanının on küsür kızı kabul edecek bir rezervasyon boşluğuna sahip olmamasının da bunda büyük payı var tabii. Bir millet kendini bu kadar mı sokağa atmaya heveslidir, yarabbim? Biz de tersine bu kadar mı çıkamayız pansiyondan?

Esra'nın dakiklik cinneti ve her nasılsa ekibi korkutmuşluğu olmasa ne Okan ne bişi, pansiyonda bekarlık bırakılırdı ya, neyse. Pansiyon döndüğünde kapıyı duvar bulmasına rağmen Esra ısrarla ikinci buluşma ayarlamaya çalışıyordu. Pansiyon'un alt limiti, Esra'nın üst limiti öğlen 12'de karar kılınmış. 11:45 gibi Pansiyon'u uyandırmaya çabaladım. Hemen akabinde Esra aradı. Yoldaymış, geliyormuş. Tam oniki-sıfır-sıfır'da kapıdaydı. Pansiyon acılar içinde ciyakladı: "Bir kere de pişman ol, vazgeç, gecik be kardeşim". Nafile.

Esra'nın yerinde ben olsaydım süründürürdü beni daha bir iki saat. Kapıdaki Esra olunca asker gibi hazırlandı. Buluşmaları Boğaz'da yürüyüş şeklinde hazırlanmış. Bir de aktiviteli yani. New Orleans'ta uyku muyku, jet-lag, aşırı gece hayatı sorunu dahi yokken on dakika yürüdü diye bana yapmadığını bırakana bakar mısınız? Dinsizin hakkından imansız gelirmiş; ben bunu öğrendim artık. Benim yüzüm çok yumuşak.

Okan'da da her taraf silme hatundu. Hem de dekoltelerine parıltılı sallantılı kolyeler indiren sarışınlaştırılmış balık etli modellerden. Okan'la mekanın gerekliliklerini yerine getirdik. Eller hep havadaydı. Yeni best-friend'i olarak Pansiyon beni ilan etti. Ne zaman aynı fotoğraf karesine sığmaya çalıştıysak Yonca fırlayıp aramıza girdi. Yonca gergin, sinirli. Olsun, üzerine gittik, hatta ağlasın diye kastık, 'Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar'ı söyledik hep bir ağızdan. Üzerine Dilocan lililililiiii diye zılgıt çekince Yonca sinirinden ağladı, evet.

Bir ara sahne molası veren Okan'la gruptaki kızlardan JJ arasında bir istek parça diyaloguna şahit oldum. JJ, Rakkas'ın çalınmasını istiyordu ısrarla. 'Mazisi var, n'olur,' diyor duruyor. Mazidar şarkılar genelde gönül telini titreten şeylerdir ya, 'Rakkas ne alaka?', oldum. Öyle loy loy loy şarkı. Alla allaaa! Mazisi şuymuş ki eskiden tombalakken JJ'in balkonlar da DD'ymiş. Kilolarla birlikte onlar da mazi olmuş. 'Gül memeler çağlasın' diye salladıklarının anısına istinadenmiş istek parça. Okan'ın da bu açıklamaya dahil edilmesi tuhaftı. O da ilgilenmedi istekle mistekle zaten gitti parıltılı hatunlara yazdı. Mola uzadıkça uzadı.Yonca sızdı.

Çarşamba, Aralık 27, 2006

Yazar Bloku

Aslında ne kadar çok şey oldu. Kısacık bir haftada kocaman kavuşmalar, bekarlığa vedalar, nikahlar, doğumgünleri...uhuu. Yazacak o kadar çok şeyim olmasına ve herkesin merak içinde bunları beklemesine rağmen hiiiç mi hiç yazasım yok. Hayır, ne Yonca kocaya vardığı halde ben evde kaldığım için ne de otuz yaşıma girdiğim için bir sıkıntı gazı söz konusu. Gaz hatta hiç yok. Olsa, iki satır şuraya çiziktiririm bari. Bilirsiniz zaten. Gazlardır bu blogun müsebbibi. Bir şey olsun. O şey içimde devinsin, sonra da bu bloga devrilsin şeklinde bir süreci var Hafiye'nin.

Durup dururken 'writer's block' oldum. Neden yarabbim derken, farkettim ki Pansiyon yüzünden! O da zaten bloke olmuş. Hiiiç mi hiç yazası yok.

Yonca'yı çıkardık hayatımızdan, başbaşa kaldık mı iyice? Araya Pelinat da karıştı. Bütün gazlarımızı kalemimizden çenemize yönlendirdik. Söz uçar, yazı kalır ya ( verba volent, scripta manent) Laklak uçtu gitti. Bu sayfa da 'hani bana? hani bana?', demek durumunda kaldı bir süre.

Çok ısrar ederseniz kronolojik bir aktivite raporu yazarım ama geyik, dumur, cinnet, sulu detaylar falan olmayabilir. Zorlasam mı ki kendimi?

*Gugılda 'writer's block' için 'yazar bloku' gibi çeviriler gördüm. Bana bir tuhaf geldi ama sıkıntı yaratmaz inşallah.

Cuma, Aralık 22, 2006

Farkı Farketmek

Üniversite yıllarındaki sosyal hayatımın önemli bir kısmını dört Adanalı erkekle geçirdim. Erken yirmilerinde erkeklerden neler beklenirse işte, onları alın teklifsizlik, küfür yaratıcılığı, acıbibere düşkünlük gibi özellikler ekleyin, bir kafanızda canlandırın. Birkaç yılı king masalarında, abaza geyiklerinde, abeslerde, rakı-kebap sofralarında erkek fatma olarak doğrultmuşluğum vardır.

Sonra ben gittim Amerika'ya. Onlar da askere, işe, güce. Turist yıllarımda bir kahve içmelik vakitleri ancak kotarırdık. Gel zaman git zaman yanlarında kızlar belirmeye başladı. Hanım kızlar. Fatma olmayanlar. Düğünleri oldu. Evlerine tıklım tıklım kültablaları, Zülfikar börekçisinin plastik kapları yerine artistik düzenler geldi.

Geçen gün toplandık. İş çıkışıydı. Öpüştük sarıştık sonra da bakıştık. Mesela, birinin Kazakistan'daki Rus hatunlarıyla maceraları gündeme geldi. Bu sakıza müsait gündem ancak madde olarak kaldı. Amiyane altyazılar döşenemedi. Kapandı. Mesela, ortak cinnet tanıdığımıza yokluğumda iyice sinirlenilmiş. O da ancak bir resmi gazeteye yakışır özet olarak kaldı. En yaratıcısından küfürler dizilemedi. Dutlar dizildi. Tıkandı.

Benden habersiz sıklıkla toplandıklarını da anladım. Kalkarken sordum:

"Beni neden dışlıyorsunuz? Beni beğenmiyor musunuz?"
"Yok, ondan diil"
"Ne peki? Eskiden her türlü abesi yapardınız rahatlıkla. Neden çekingen oldunuz ki şimdi?"
"Çünkü sen artık gömlek giyiyorsun, kolye takıyorsun"

Bana bir şeyler olmuş. Benim hiç haberim olmamış.
Eve dönünce aynaya baktım. Eski fatmalığımı farketmemişiliğim gibi yeni hanımlığımı da hiiiç mi hiç farketmedim.
Ben de benden uzak kalsaydım farkı anlardım belki.

Cuma, Aralık 15, 2006

Compare & Contrast'i Önce Kendine Yapsın

Özlemli günleri açtık bakalım. Bazı halleri çok değişmiş. Bazıları ise hiiiç mi hiç değişmemiş.

Aynılıklara değinirsek, mesela, günlerce banyo yapmadı şapti. Kırmızı polar pijamasıyla yuvarlandı gecesi gündüz, gündüzü gece. Ev yine pansiyon. O yine assolist. Bıcır da bıcır da bıcır. Gelenlere tokat, ardına iki kahkaha. Hadi sen bittin. Mesela kapı çalıyor. Kalkıp açmaya dahi üşeniyor. Ben inat, o üşengeç. Bakışıyoruz. Kapı uzuuun uzun çalıyor. Biz hala bakışıyoruz. Ben açmam, sen aç. Niyeeaah. Bu koltuk çok rahat.

Geldi ya. Gelir gelmez sağlıklı hayatı boşladık. Namlı'dan Pansiyon'a siparişler başladı. İkincisinde tuttuk kolundan zorla bizzat Namlı'ya götürdük. Çok nazlandı ama geldi. En sıkı müşterileri olmasına rağmen sadece sesinden tanınıyor ortamda. Yüzünü bilen yok. Sonra, ne bileyim, sporu bıraktım; sigaraya başladım gibi bir şey oldu. Beni de daha bir hafiye yapıyor. İz sürüyoruz sabah kadar. Sabaha kadar yokluğunda ne oldu, niye oldu, bundan sonra ne olursa neler olur, diye konuş allah konuş, uhuuu. Şövalye şaşkın. Beni prenses peri sanmayı artık bırakmış olmalı.

Değişen şeyler de yok değil. Az ama çok dumur edici gelişmeler var. Mesela, gecenin bir vakti müsaade isteyip istirahate çekiliyorum. Küllükler taşmış, eve-sipariş torbalarından köpükten yemek kutuları, peçeteler, boş kola şişeleri, cips ambalajları sarkmış. Öyle bırakaraktan. Sabah bir bakıyorum ortalık pırıl pırıl. İşi olmadığından böyleymiş. Pek de neşeli. Çalışmaya da hevesli gözüküyor. Bu kısmına hala şaşkınım, bakın. Ne seyahatmiş, allahım! Kaloriferleri kısık, evi Amerikalı soğukluğunda tutmama dahi şikayetlenmiyor. Kırmızı poları daral getirtiyor. Donuyla, tişörtüyle ateşli ateşli oturabiliyor. Kanı mı ısındı, nedir?

Salı, Aralık 12, 2006

Düella Pansiyonda

Beş ay boyunca herhangi bir gün dönebilirdi ama torbanın en dibine girmişgününde geri geldi Düella. Karşılayamadığım gibi akşam oturup da konuşamayacağım bir gidişata gidiyordu ki planları Avcılar'dan bari Çiçi'ye ben götüreyim diye atladım. Yolda fikrini değiştirip pansiyona geldi.Bavullarını fırlattı. Kırmızı polar pijamalarını giydi, oturdu. Karşısına dizildik.

Ben arada iş yemeğine kaçtım. Pahalı koko sosyete restoranda suşimi, karpaçyomu yedim geldim. Düella Namlı'dan sipariş vermiş.

Yonc paltosunu, atkısını dahi çıkarmadan oturdu bütün gece. Daha doğrusu oturur-yatar-akrobasi yapar'a yakın pozisyonlar aldı. Göbeğini saldı.Sokaktan geçen bir kanka eve geldi. Yonc'u yakınen tanımayan kankaya onun çıtır, külotluçorap ve Rıfat zaafları anlatıldı. Yeniden yeniden dinlenen hikayelere gülündü.

Öyle pek detaylı seyahat anıları da anlatmadı. Daha çok bizi yakalamaya konsantre oldu. Yakaladıkça tokatlar attı. Gazımızı aldı. Nemazoşistmişiz yahu. Ne kadar çok dökülesimiz varmış. Pes bize.

"Hiçbir şey değişmemiş ayol. Sanki haftasonu annemlerin yanına gittim de geldim. Onca yaşananlar boşa mı gitti yani?"

Hakkaten boşa gitmiş galiba. Biz sandık ki erecek, dandoldenyüs olacak.I-ıh.

"Halkı selamlamaya çıkarım elbet. Pencereden elimi kibar kibar sallarım. Bana şoför lazım yalnız. Biri beni sürsün"

Sabaha kadar her konuda ufak ufak bilgilendirdim onu. Hatta gönül işleri konusunda irdeye dahi girebildik. O uyurken sinüsümde uykusuzluksızılarıyla işe geldim.Bunu bir fark sansanız da değil aslında. O da gayetuyurdu benim turistik ziyaretlerimde. İşe öğlene doğru mor gözlerlegidebilirdi ama ben biyonik bir kadındım. Yapamazdım.

Bu satırları yazarken kafein hapları ve bol espresso ayakta durmaya çalışıyorum. Bir dolu işim var ama bir an önce pansiyona kaçıp yine onunlamuhabbete oturasım var. Hava yağmurlu da olsa boğaz güzeldir. Özlemiştir.

Pazartesi, Aralık 04, 2006

Analiz Felci

Bana söyledikleriniz gerçeküstü olmadıkça inanırım. Yardımcı olacağını düşünürsem müdahil dahi olurum. Komik mi yani şimdi bu? Amerika’da yoktu böyle tuhaf kafalamalar; belki de ondan geldim bu kek kıvamına. Dilocan derdi zaten Amerika’da geçirdiğim seneler içinde gittikçe salaklaştığımı. Doğrudur.

Mesela işteyiz. Ogadugu isimli şehri konuşuyoruz.

“Mogadişu’ya yollarız artık seni.“
“Mogadişu değil, Ogadugu,” diyorum. Aradan zaman geçiyor.
“Mogadişu’dan şunu bunu getirirsin artık,” diyor.
“Mogadişu değil, Ogadugu. Bak, Mogadişu doğuda. Ogadugu Batı’da,” diyorum. Coğrafi koordinatlara giriyorum.
“Hala Amerikalısın,” diyor.

Onlar Ogadugu’ya Mogadişu dediksıra analitik düzeltici açıklamalarımla eğleniliyormuş. Bilmiyormuşum.

Mesela sabahın erkeni. İşe gitmeye hazırlanıyoruz.

“İşe gitmek istemiyorum. Daha güneş bile doğmadı. Şu trafiğe bak. Hayat böyle geçer mi?” diyor Şövalye.
“İyi tarafından bak. Bak, aynı yöne gidiyoruz, en azından keyifli böylesi,” diyorum.
“Ya uff. Çalışmak istemiyorum. Bir sene çalışayım, sonra bırakıcam. Dünyayı gezeriz yine, di mi?”
“Ya sonra? Bir bırak bir çalış, bir daha bırak...İstikrar önemli”
“O zaman ben bir sene calışayım. Sonra evde oturayım, sen çalış. Sonra bir sene ben çalışayım, sen otur”
“Olmaz öyle senelik senelik yaşamaca. Daha emekliliği var bunun. Diyelim 60’ında emekli oldun. 90’ına kadar yaşadın. Hani 30 sene geçinecek para? Üstelik sağlık masraflarının çok olacağı uzun bir süreden bahsediyoruz”
“Minno, ya bir ‘evet, ne güzel olur’, de. ‘Yatalım-yuvarlanalım, gezelim-tozalım’, de. Bir ortak ol. Bir eşlik et, yahu. Hayal kuruyoruz şurda. İnsanlar konuşur böyle Pazartesi sabahları. Şikayet ederler çalışmaktan, müdürlerinden, trafikten falan..Bir de ne emekliliği şimdiden? Yuf. Ne Amerikalısın yahu ”

Allahtan Çıtır var. Ona açtım bu sorunumu. Hani bankacı falan ya. Özel emeklilik falan da gelmiş yurda. Bankalar yönetiyor çoğunu.

“Türkiye’de insanlar emekliliklerini düşünmüyorlar mı?” diye sordum.
“Aa, nasıl yani? Herkes emeklilik için kasıyor tabii ki,” dedi. Şövalye’nin hiç o taraklarda bez dolaştırmamış olmasına şaşırdı hatta.

Ama Şövalye Çıtır’ın benden de Amerikalı olduğuna işaret ederek bu savı geçersiz buldu.

Aslında şimdi emekliliğime dair birkaç yıl önce hazırladığım excel tablolarımı buraya yapıştırırsam alacağım tepkilerden korkuyorum. Tablolarda değişik senaryolar var. Kaç çocuğum olacağı ve onların okul masrafları falan da senaryolar kapsamında. Korkuyorum çünkü hala anlamıyorum Karatepelilik mi Amerikalılık mı yoksa sadece sorumlu insanlık mı yaptığımı.

En son Şövalye ‘Beni de katın bari hesaplarınıza’ diyerek tartışmaya son noktayı koydu.

Evet, Şövalye’nin konuya duyarsızlığı mali senaryolarıma öngörülememiş ekstra masraf kalemi olarak yansıyabilir pek yakında.

Cuma, Aralık 01, 2006

Bir Başkadır Benim Memleketim

Adana’dan bahsetmişken susmak olmaz. Geçen ay yıllar sonra ilk kez üstüste birkaç gün kaldığımda bir nostalji fırtınasına tutuldum. Eskiden hayatın bir parçası bildiğim şeylere turist turist bakar buldum kendimi. Turist bakışını en iyi Şövalye yakalıyor. Hafif karışmış ama anlamaya çalışır ama tüymeye de meyilli falan. Kafa öne eğilir ama gözler yukarı bakar gibi bir hal. Eli elimdeyse daha bir sıkı yapışılır hatta. Tam bir yabani yabancı hali. Tam dayaklık.

Neyse yahu. Kademeli memleket darbeleri. İstanbul’un kurtarılmış semtlerinde yaşar giderim ya. Haftasonu-büyük-şehrin-gürültüsünden-uzaklaştım-şekerim pansiyonlarına gecede 100 dolar bayılma otantizmine kapılıp. Adana’da kurtarılmış bir kuytu KÖŞECİK dahi yok. Heryer çukurovalılığın işgali altında. En koko mekanları dahi. Gelmişim o kadar. Kebaba vurucam ya. Dönünce başlarız diyete artık.

İşte mesela Etiler’de Evan’ın sindirim sistemini bıraktığı koko Yüzevler’in Adanadaki en hakiki öz orijinaline gittim. Bekar müşteriye alkol servisi yok! Yarım aklım başımdan gitti, yahu. Amerika’da olsam. Ayrımcılıktan dava etsem. Sonra rasyonel oldum, adamları anlamaya çalıştım. Şimdiii Adana’nın insanı adliyesinden belli. Bekar ya da evli farketmez, hatunlar pek nadir kebapçıya gelip rakıya vurup olay çıkarır. Hedef erkekler. Adamlar da haklı.. DA alkollüyken şiddet eğiliminin genellemesi neden bekar olanlara kesildi? I couldn’t help but wonder... erkekler evlenince daha mı sakin oluyorlar? Kadınlar onları dindiriyor mu?

Sonra Şövalye bir esemesle haber uçurdu. Bir kankası yeni dönmüş Adana’dan. Metreyle kebap yemiş. O da istermiş. Evet, evet. Var öyle bir şey. Gittik, baktık. Kolcuoğlu bu işin piri. Metresi 30 YTL. Yani ben 40 santim yiyebildim ancak, ekmeğini es geçerek. Normal insana 30 santim yeter. Tabii yan masadaki iki toraman hemşerim 3 metre söyledi. O ayrı.

Sokaklarında yürürken bakınıyorum işte Şirin Şirin, lal la la la laaa la. Aa, kiloyla kumaş satıyorlar. Don-fanila falan da.. aynen. Kiloyla! Bütün ölçü birimleri birbirine karışmış. Kiloyla satılması beklenen metreyle, metrelikler kiloyla. Ayrımcılık desen medeni halle.

Yani çok memleketler gördüm. Neler gördüm görmedim. Şu kocaman dünyada. Adana gibisini görmedim.

Bazen bir deli fikir fiştekler ya insanı uzaklara, dünyayı keşfedeceğini sanırsın, değişik şeyler görüp ereceğini sanırsın falan. (Sözüm meclisten dışarda duramıyor maalesef.) Ama sonra yuvana dönersin ve ‘evreka’ olursun. Görüp göreceğim budur işte, diye. Tebdil-i mekanda ferahlık yokmuş aslında. Acının yüzölçümü yeryüzünden çokmuş aslında. Enteresanlık mıydı derdimiz? Adana’dan daha enteresan bir yer yokmuş aslında. Bolivya’nın dağları da dahil. O çıplak ayaklı kız çocuğu kardelenler bile var burda. Hem de en sümüklüsünden.

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Don't You Know You Need Some Time...All Alone

“Hemmmen anahtarlarımı geri getiriyorsun. Eşyalarını da alıp öyle gidiyorsun. Taksit taksit gidilmez. Gidiyorsan tek celsede git. Hayır, sabah getiremezsin anahtarlarımı. Hayır, kuryeyle de yollayamazsın. Zaten kilidi değiştirmek zorundayım bu durumda. Ama eşyalarını sokakta bulmak istemiyorsan acele et. Peşin peşin, selametle. Hem hem, bu kadar soğukkanlı nasıl olabiliyorsun? Bu krizde nasıl uyuyabiliyorsun? O kadar rahatsın yani? Nasıl? Nasııııl?”


“Minno, ama ben kavga etmek istemiyordum. Beni görmek istemediğini söyledin, ben de gittim. Biraz yalnız kalırsan iyi geleceğini düşündüm. Sinirin geçince geri gelecektim zaten. Böyle ayrılınır mı yahu?”

Daank! Tepeme!

Yani aslında bazen erkekten beterim söyleneni sözlük anlamında algılamakta. ‘Git’ demişim, gitmiş. Bu kadar basit işte. Lakin kimi hareketler var ki- sesli ya da sessiz çekip gitmek olsun, surat asmak olsun, incir çekirdeğinden darağacı dikmek olsun- direk nevr-i Hafiye dönüveriyor. Hadi selametle baş baş’ı bir dakikalık huzursuzluğa tercih eder olmuşum. Tartışmalar kavgaların, kavgalar huzursuzluğun, huzursuzluk mutsuzluğun, o da ayrılığın işareti diye. Tartışma eşittir ayrılık olmuş. Hiç o ara dönemleri yaşamayayım diye. Mutsuz sona fast-forward, please.

Diyeceğim o ki, Karadeniz’in Temel’i varsa Adana’nın da Karatepeli’si var. Karatepe, Kadirli ilçesinin doğusunda, altı köyü kapsayan bölgenin adıdır. Adanalılar, Karatepelilerin hiciv dünyamızda reklamını yeterince yapamamışlar maalesef ama izninizle ben yapıvereyim buradan.

Mesela, Karatepelilerin en önemli özelliği negatif uzak görüşlülükleridir. Şöyle ki:

Karatepeli Kızın Derdi
Ailesiyle beraber bir ağanın yanında çalışan Karatepeli genç kız, bir gün villanın havuzunun etrafını temizlerken, hülyalara dalar. Kendi kendine "Ağa beni oğluna istese, biz evlenince bir oğlumuz olsa, bir akrabası oğlumuza top getirse, oğlan havuzun etrafında topla oynarken top havuza düşse, oğlan topun ardı sıra havuza düşüp.boğulsa, ben ağaya ne derim,diye düşünür ve başlar ağlamaya. Kızın bu halini gören anne koşup gelir, ne olduğunu sorar. Kız düşündüklerini anlatır. Bu kez başlar ikisi birden ağlamaya. Derken sırayla ağabeyi ve babası katılırlar ekibe ve ortalığı bir matem havası bürür. Bu arada bahçeye çıkan ağa durumu görür. Merak edip sorar. Kızın kurduğu hayal yüzünden hepsinin ağladığını öğrenince de küplere binerek hepsini evden kovar.

Pazartesi, Kasım 27, 2006

But Lovers Always Come and Lovers Always Go

Etrafa bakınıyorum. Gittiğine emin miyim? Laptop'ı, ayakkabıları, gömlekleri falan duruyor. Ama kendi yok. Saklanıyor mu acaba diye perdelerin arkasına bile baktım. Telefon ettim. Telefonu evde çalmıyor. Gittiğine böylece inanıyorum. Açmıyor da.

Sinir katsayısı sigara gerektiriyor. Üstüne de Java'yı aradım. Dedim böyle böyle. Gitti.
Java: Valla ablacım. Gene uzun dayanmış. Ben olsam çoktaaan gitmiştim...DE eşyaları ordaysa geri gelir, merak etme.
Hafiye: Ya ne ki şimdi bu? Geri gelsin, geri gitsin. Ne ki bu şimdi? Back to sayko love? İstemeeeem.
Java: Kızım, öyle hadi gittim, diye ayrılınır mı? Önce biri arar. Aramızda o kadar şey yaşandı. Bir daha konuşmamız lazım, denir. Onun hatrına, bunun hatrına bir daha bir daha buluşulunur. Araya girilir falan. Barışılır.
Hafiye: Neden ki? Giden gitmek istemişse gitmiştir. İstemeden niye gitsin?
Java: Sen çok Amerikalı olmuşsun. Algıların değişmiş. Burada süner bu işler. Nazlar olur, niyazlar olur. Tekrar düşünülür. Hadi sen git yat bakiym, merak etme. Barıştırırız sizi. Şşşş. Ne dicem? Amerika'da hadi bay, diyince bitiyor mu?
Hafiye : Evet.
Java: Ya, ne güzelmiş. Ben de gitseydim keşke.


Zevzekliğe başlayan Java'ya tahammülüm yetmedi. Televizyonu açtım. Teması zor tuşlarına geçirdiğim tırnaklarım canımı yaktığı halde kumanda kanalı değiştiremedi. Açıldığı yerde bıraktım. Kuzey Anadolu fay hattı haritasına bakıyorum. Büyük-depreme-kaç-kaldı telaşlı bir oturumcu, büyük-depremi-beklemeyen profesörü halkı korkutsun da reytingler coşsun diye fiştekliyordu. Tahammül bitti.

Tekrar aradım. Bu sefer uykulu bir sesle açmasın mı?


Ben burda cinnet geçirirken sen nasıl uyursun? NASIIIIIIIIILLLLL???

Perşembe, Kasım 23, 2006

November Rain

Pek bir hevesli buluştuk akşam. Çok ama çok mutlu programlar yaptık. Sonra ne oldu? Şapti Şövalye bütün gün işyerinde internette dolaşıp goygoy yaptığından işlerini bitirememiş. Azıcık çalışması gerekiyormuştu. Azıcık oldu sana bütün akşam. Bu adam ki- bana kocakafa, hırs küpü muamalesi yapıyordu, bütün derdi Andlar'da entel bir Hans olmaktı, belgesellerde kendini ifadelemekti. Şuna bakın hele! Aydın Doğan solcusu gibi bir şey çıktı yani.

Söylenmez miyim? Ama kesinlikle tezatlarına parmak basmak bağlamında söyleniyorum. Sen bana kocakafa diyorsun, sen kendine bak, demek istiyorum. Bu şapti hatun kaprisi sandı. Belki de öyleydi. Öyleyse ne var? İlk kez mi oluyor dünyada? Yiyorsa hatun kaprisini dindirsin. Asıl marifet bu. Nenem de bilir sıfır kapris, sıfır sıkıntı, güzel olduğu kadar akıllı (!) da olan mülayim hatunla beraber olmayı. Alla allaaa. Gece saat bin olmuş, kih kih gülerekten sokuldu. Benimle ilgilenmiyormuş diye mızık mı yapıyormuşum, diye bir de soruyor utanmadan.

Niyeeeaaaah! Diye bağırılır.
Çaaaaaaat! Diye küçük odanın kapısı kapanır. Kilitlenir. (Hani şu Düello'nun kalorifer peteğine uykuya dalmadan önce cikletlerini yapıştırdığı oda)
Seni görmek istemiyorumm! Diye kovuşturulur.


Sonrası? Sessizlik.
Bir minik tıkırtı mı duydum? Emin değilim.
Kapıyı açtım.
Gitmiş!

Çarşamba, Kasım 22, 2006

Varoş Minno


Radyodaki kanalları direksiyon üstündeki düğmeye basaraktan ha bire pas geçiyor. Hiçbirini beğenmeyip üfff'lüyor. Derken " Ne söyledim? / Ne söyledim sana? / Ne söyledim ki / Vurdun kapıyı gittin?" diyiveriyor radyoda İbo.

Hafiye: Aaa! Kalsın, değiştirmeeee...Be vicdansız / Be insafsızın kızı / Be nankör kedi / İnsan bir şey söyler! Vu huuu. 10 yıldır dinlemiyordum bunu. Süper!

Hazır trafik de sıkışmışken şokella bakışlarını uzun uzun yüzümde tutabiliyor.

Hafiye: Sevmek dedin sevmedik mi? / Aşka boyun eğmedik mi? / Bütün kötü huyları / Hatta güzel dostları / Senin için terketmedik miiii?
Şövalye: Minno, çok varoşmuşsun.
Hafiye: Varoş sensin. TEM çıkışında trafik sıkıştığında sağda yavaşla, ben bariyerlerden atlarım diyen kim? Hangimiz daha varoş? Ha?
Şövalye: Nesi varmış ki bariyerden atlamanın? Yani nasıl bir şey bu? Hem Amerikalı hem varoş.
Hafiye: Of off... Sen ve tuhaf tanımlı sınıf bilincin. Paşa torunu Şövalyeymiş buuu.

Geldik Takanik'e. Bu sefer Hafiye ve Düella çevresinin başka uçları birbirleriyle kaynaştı. Dilocan, Emre, Çıtır ve Gippi. Hatta Cuma günü Gippi, İtalyanca ödevine yardım etmek üzere Dilocan'la buluşacak.

Gündem belli. Yonc'un nikahı bahis konusu yapıldı. Evlenir mii, evlenmez mi? (Bahisler şu ara 1'e 5 veriyor. Fena değil. Öngörülen tarih yaklaştıkça tahmin ediyorum 100'e çok rahat çıkar) Aradık, yorum/tahmin falan alalım istedik. Tabii ki açmadı. Oysa Dilocan kokocan aslanlar gibi Ağustos 2007 tarihli düğünü için hem para hem mekan hem de emek ayırmış köşeye. 60 bin yuro. Bilmemne Paşa Yalısı. Ben anlamam toptan tüfekten. Sağ eline de tek taşını takmış. Türkiye'de düğünden önce sağ ele takılıyormuş yahu. Ben bunu bilmiyordum. Sanıyordum ki Nil hani tek taşı sola takamıyor damat adayı yok diye. E, bari o yüzden sağ eller havaya, diyor. 'Hıııı' oldum, Dilocan anlatınca. Sonra dedi ki, daha çok parası olsa İbo'yu sahneye çıkarırmış düğününde.

Hafiye:
Hay diline sağlık. Yolda İbo çalıyordu. Ben de aynı şeyi söyledim. Şövalye bana 'varoş' dedi.
Dilocan: Ee, aldın hanım evladını. Çekiceksin. Başlarda Emre de anlamıyordu bizi. Zamanla alışır, merak etme.

İnşallah.


Salı, Kasım 21, 2006

Tesadüfün Sopası

Geldim memlekete. Gece yolculuk yaptık. Ala delisi bizi taşıdı limana sabaha karşı. Şövalye sabahın 6'sında beni karşılamaya gelmiş. Çok özlemişim, yahu. Çok. Bir sevgi yumağıyız. Birer pıtırcıkız. Görenlerin gözleri yaşarır. O derece yani. Sormayın.

Bir kahve içtik. E, sonra Şövalye işe gitti. Leş gibiyim ama eve gidesim yok. Hava da güzel. Boğaz iyi gider. Java'yı aradım yoldan. Hani işsiz güçsüz ya. Haftaiçi de olsa takılır benle, diye. Bugün olmazmış, ödev teslimi varmış. Cumartesi buluşalım, dedi. Tamam. Zaten Şövalye de animasyonda olacak Antalya'da. Takılırız bütün gün, dedim. 'Aha, bak o işlerden çok hatun düşer' diyerekten bıldırcın bıldırcın güldü.

Hemen alarma geçtim. Adam zaten para da almayacağını söyledi bu işten. E, o zaman başka ne motivasyonu olabilir ki? Niye gidiyor ta Antalya'ya günübirlik, kör vakitlerde uyanıp? Ha?

Şövalye, dedim, böyle böyle. Ya ben de gelicem ya da gitme yani. Dinlemedi beni, gitti. Aklım da onla gidiyordu kiiiii Java'nın Sosyetik Dilberi'yle sürpriz doğumgünü partisi detaylarını konuşurken telefonda "Antalya'dayım", dedi. "Şirketin motivasyon toplantısında."

Ne büyüksün Allahım! Yani şöyle: Benim Şövalye, Java'nın Sosyetik Dilberi'nin motivatörü olucak. Antalya'da. Dedim, Dilbercim. Hemmmen başına asker dikiliyorsun benimkinin. Gözünün ucu kaysa bana mesaj çekiyorsun. Tamam, dedi. Sen de benimkine mukayyet ol. Tamam.

Cumartesi bütün gün klinikte aç bilaç check-up yaptırdım. Akşama doğru ancak ayılan Java çıktı geldi. Pansiyona gittik. Uyudu. Uyumadan önce Pansiyon'un dağınıklığına söylendi.

Java: Bir erkeğe hitap edemezsin böyle. Dağınıklığa bak!
Hafiye: E, ama ben burda bile değildim ki. O dağıtmış her yeri.
Java: Olsun, sen toplayacaksın arkasını.

Hafiye: Ama bak, aldım çıngıl çıngıl kolyelerden.
Java: Tamam, güzel işte. Şimdi sıra hamaratlıkta. Adam gelecek akşam. Kalk yemek yap. Hafiye: Ama o ıslak hamburgerle mutlu. Alıyoruz Marmaris Büfe'den işte. Valla güzel yemek yapamıyorum ben. Yaptıklarımı yemiyor zaten.
Java: Deneye deneye ustalaşırsın. Yoksa olmaz yani.
Hafiye: Ne olmaz?
Java: Sonunuz hayır olmaz. Sen sus iki dakka ben bir rüyaya yatayım. Sonunuzu göreyim.

Hala ayılamamış. O uyurken ben de biraz ortalığı topladım bari. Etkilendim mi ne? Şövalye kaçacaktıysa da bu sefer olamadı. Başına adam diktim. Oh, olsun. Dilber sık sık rapor geçti. Motivatörü öpene bin puan verilecek olmasına rağmen Dilber kartal kesilmiş, kimseyi yaklaştırmamış yanına. Yaaa..

Pazartesi, Kasım 20, 2006

Aman AMMAN - 2

Gecenin ikisinde karşıladı Ala. Otele götürdü. Sürünmekten konuşamadığımdan yavaş git, diyemedim. Abi bir kelime İngilizce bilmiyormuş zaten. Birinden zar zor fısıltılı bir "şuvey şuvey" çıktı. Ala dinlemedi. Sonraki günler sabah 6, öglen 1, akşam 7, gece 1 falan da dinlemedi. Birbirinden farklı programlara sahip onlarcasının kahraman şoförü oldu.

Her şoför Ala gibi olmadığı gibi Ala da her dakika bize ait değildi. Daha önemli konukların daha acil ulaşımları söz konusu olduğunda mesela. Bir akşam alışveriş merkezine gidesimiz geldi. Şoför taksimetreyi açmadı. Önceki akşam açık taksimetreyle aynı rota 17 dinar tutmuş Bora'ya. Daha fazlasını vermeyiz, dedik. Bir dil sıkıntısı yaşanırsa atarız parayı gideriz, dedik. Tamam. Plan bu. Alışveriş merkezine geldiğimizde sorduk, kaç para, diye. '5 dinar', dedi.

Asla kazık yemediğiyle övünen ve hatta bilakis çok fahiş fiyatlara sattığı mallarla medyamızca da tanınan Bora'ya, hah işte, el mi yaman, bey mi yaman? Dedik. Önceki akşam yediği 12 dinarlık kazıkla eğlendik.Bora cinnet.

Alışveriş merkezinde ekipten ayrılmak zorunda kaldım. Daha doğrusu ekip benden ayrıldı. Ömürleri şantiyelerde geçmiş erkeklerle gezmek biraz zor. Hiçbiri benle ayakkabıcı vitrinlerine uzun uzun yapışmak istemiyor. Onlar elektronik dükkanlarında Dubai ile karşılaştırmalı fiyat analizi yaparken ben 4. kahverengi ve fakat 9. çizmemi sardırıyor, toplam ayak giyecekleri adedimi böylece 128'e çıkarıyordum.

Ekip yeni pabuçları duyunca karılarından veryansın etmeye başladılar. Mesela Bora'nın karısı, benimkinden biraz daha büyük bir pazara hakimmiş. Annesinin ta balayında Hindistan'dan getirdiği yılanderisi parçaları bile ayakkabılatmayı başarmış Beyoğlu pasajlarında. Çok analitik ve titiz de bir insan anlaşılan. Hatun sen tut bütün ayakkabılarını kutulara yerleştir, kutuları numaralandır, hangi numaralı kutu nerede diye haritala. Kutulamadan önce de fotoğraflarını çek ve hangi ayakkabı hangi numaralı kutuda diye notlandırarak bir dosya haline getir. Efsane bir hatun. Hemen bir resmini görmek istedim. Vesikalıklar çıktı cüzdanından. Çok süründürmüş bizimkini. Evlenmek için Bora çok uğraşmış, uhuu, hikayeleri de efsane. Hatun gözümde ilahe mertebesine çıktı. Acilen tanışmamız lazım. Pansiyon'a layık bence.

Dönüşte bir taksi daha çevirdik. Taksimetre açık bu sefer. Otele vardığımızda fiyat 1.685 idi. Yani 1 nokta 685 dinar. (1 Ürdün Dinarı= 1.40 USD) Yani 2.5 dolar bile değil! Şimdi şöyle: Ürdün'de ondalık sayı hanesinde üç rakam kullanılıyor. Dünyanın –ayak bastığım- her yerinde ondalık hanedeki rakam adedi ikiyi geçmezdi. Noktadan-sonra-iki-rakam'a alışmış bünyeler taksimetrenin küçücük dijital ekranına sıkış tepiş zar zor sığan fontu bol bir 1.685'i 16.85 olarak algılamaya çok müsait. Hele de gidilen mesafe uzunsa 1.685 pek ucuz geliyor.

17 yerine 5 dinar ödediğimizin sevinci kursağımızda kaldı. O seferde hepimiz birden kazıklandığımız için Bora'ya yüklenmedik. Savunma mekanizmalarımıza tam gaz yüklenerek 'en azından hızlı bir öğrenme eğrimiz var,' dedik.

Pazartesi, Kasım 13, 2006

AMAN AMMAN!

Özel şoförlerle ülke dolaşan bir tek Pansiyon diil. Uyku nedir bilmeyen deli bir Arap şoförle Amman'dan Ölüdeniz'e doru yola çıktım. Yüreğim ağzımdan iner inmez detayları geçicem.

Perşembe, Kasım 09, 2006

Hafiye'nin Karakterleri 3: Yonc

Nikahına Bizi Çağırsana Yonc.

Aslında bu yazımla size yeni bir Hafiye karakterini de tanıtmış olabilirim. Bir taşla iki kuş vurmuş gibi. Yonc, bizim tayfanın cimriliğiyle, pasaklılığıyla, özellikle eskiden tuhafa kaçan kılıklarıyla (Son yıllarda biraz topladı Allah için. Artık sadece göbeği çıkıyor ortaya. Uzun zamandır kısa gömlek altından külotlu çorabının yüksek belli külot kısmına şahit olmadım), e-maillerine asla cevap vermemesiyle, ulaşılamamasıyla, İngilizce korkusuyla, bütün özelliklerini de reklamın iyisi kötüsü olmazcılığıyla avaz avaz yayınlamasıyla meşhur zat-ı muhteremidir. Hadi biz bunlara alıştık. Alışamadığımız ‘şu’ da diyemem. Sadece kimi vakit bir özelliği gündemi daha çok meşgul edebiliyor. Bugünlerde konuşup durduğumuz ise tembelliği yüzünden evlenememesi.

Evlenirse inanıyoruz ki alayımız şeytanın bacağını kıracak. Hepimize kısmet sökün edecek. Ya herkes bin yaşına geldi, daha kimsede tık yok. O yüzden Yonc evlensin artık, yeter be, diye saplantı yaptım. Prospektif damatla zaten 10 yıldır beraberler. Herkese gına geldi. Damat bile demiş, sene sonuna kadar evlendik, evlendik. Yoksa bu konu kapanır, diye. Anne Yonc da krizlerden kriz beğenmekte. Hayır, zaten düğün bayram olmayacak. Yeni bir eve çıkılmayacak. Çeyizler düzülmeyecek. Sadece imza atılacak. Üşeniyorum demiyor da bana, Özlem gelmezse olmaz, yok bayramda olmaz, yok nikah daireleri yoğunsa olmaz. Baktım Amerika tayfasından iki kanka geliyor Noel zamanı. Dedim o ara evlen işte. Millet mürüvvetini görsün. Özlem’e, dön artık turundan, dedik. Diğerlerine de gelin gelin, dedik.

Aa! Yalancı Çoban masalı, kimse inanmıyor şaptinin evleneceğine. Çünkü bundan beş sene evveldeeen geçen aya kadar yüzlerce değişik düğün tarihi deklarasyonu yapmış. En son yalanı da bayramda Roma’da konsoloslukta şeklinde planlamıştı. Böylece aile işkencesinden kurtulacaktı. Ne yaptı bayramda? Damat-to-be’yle Olimpos’ta böcek fobisini yenmeye çalışmış. Millet bilet alcaz, hadi bak gerçek mi, ona göre, diyor. Bizimki yine ulaşılamayan meşgul kadın triplerinde. Henüz bir cevap buyurmadı. Çocuklar nerden baksan adam başı 1500 dolar masrafa girecekler. Bizimki 1500 dolara gelinlik mi olurmuş, nee, çığlıklarında. Hadi dedik, Yalova’dan alırız, ucuz olur. Anadolu rüzgarı estirirsin nikah podyumlarında. Yalnız kumaşı şu yorganlık satenlerden olmasın, yeter.

En son ‘Ozie zevklidir. Gitse de Amerikan outletlerinden gelinlik örneklerinin resimlerini çekse de ona yollasa da o da aralarından birini seçse da Ozie ona kargolasa’ ve ‘iş için Amerika’ya gitse de gitmişken ordan gelinlik alsa da öyle mi evlense’ye kadar yeni bahaneler, yeni süreçler yarattı. Allaam, sen büyüksün.

Salı, Kasım 07, 2006

Karlı'dan Kanlı'ya

Cumartesi günü kar yağdı buralara. Hem de ne kar. 'Lapa lapa, ne şeker' derken fırtınalı Alaska Frigo oldu ortalık, pek fena. Şövalye'nin kitap aşkına Beylikdüzü Tüyap yollarında az kalsın mahsur kalıyorduk. Daha önce de evde mahsur kalıyorduk. Şöyle ki:

Çıkmışım sporumu yapıyorum uzay mekiğinde. Kan ter içindeyim. Isıtmasınlar şu pansiyonu bu kadar yahu. Düella kışın yok diye sevinmiştim gelen giden de pek sıcaksever çıktı. Aç dedim kapıyı, aç. Egzersizin 20. dakikaları. Bir tıkanma yaşarken bıt bıt konuşmaya başladı oturduğu yerde. Bolivya'da belgesel çekmek istiyormuş dağlarda. Ben de gelir miymişim onlan. Zorluk derecesi 8'de ıkınarak pedal çevirirken içimden fesuphanallahlayabildim sadece. Sonra duşta nefesimiz yerine geldi. Çıkar çıkmaz hınçla salona daldım:

Şövalye: N'oldu minno? Hazır mısın?
Hafiye: Ben 'unconventional' hayatı bırakıp buraya geldim. O defter kapandı. Dağa bayıra vurasın varsa git şimdiden. Hadi. Selametle çocum, selametle.
Şövalye : N'oluyor, minno? Anlamadım. Ne diyorsun?
Hafiye: Ayrılıyoruz. Sen Bolivya'ya gidiyorsun. Ben de Istanbul trafiği ve Ortadoğu ülkeleri karışık hayatıma devam ediyorum.
Şövalye: (Abartılı bir şefkatle) Tamam canım, tamam, geçti canım. Geçti. Geçti.
Hafiye: Çek ellerini. N'apıyosun yaaa? Ne geçti?
Şövalye: Öyle demiştin ya! Arıza çıkarırsam böyle sakinleştir, diye. Sen demiştin.
Hafiye: Sensin arıza. Gel-geç değil ki bu. Gerçekleri söylüyorum. Uff ya, ufffff..

'Hadi gel, yolda kavga ederiz, vakit kaybetmemiş oluruz,' diye çıkardı beni dışarı. Gördünüz işte, abi normal diil. Beylikdüzü'ne yollandık. Yolda kar fırtınasına yakalandık. Zar zor Tüyap'a girdik. Biz sanıyorduk ki bu tipide bir tek biz oluruz kitap fuarında. Ha hayt. Bütün Istanbul ordaydı. Milletteki kitap aşkı bir başkaymış da biz bilmiyormuşuz. Yarım saat geçti, geçmedi. Acıktım, susadım, tuvaletim geldi. Kalabalık, sıcak. Ihhh. Şiştim.

Hafiye: E, iyi de ben böyle kitap alamam ki.
Şövalye: Nasıl yani?
Hafiye: Çok kalabalık. Ben lay lay lom karıştırmak isterim kitapları. Burda itiş kakış çok. Hem bütün kitaplarımı senelerdir internetten alıyorum. Orada da var zaten bu düdük %20 indirimler.
Şövalye: Minno, kusura bakma ama ben buraya gelmişken gezmek istiyorum. Nedense bugün iyice arıza oldun sen.
Hafiye: Şuna bak. Mülayim dedik, yalan söyledik. Suyun ısınıyor bak. Dikkatli konuş.
Şövalye: Sen dikkatli konuş, bak geliyor beş kardeş.


Açlığa benden daha tahammülsüz bir insan var mı acaba? Çıkışta hemen oracıktaki Kilisli denen o Antep lokantasına götürmemiş olsaydı beni sular daha çok ısınır, kardeşler daha çok patlardı şrak şrak. Eve dönüşümüz de saatler sürdü fırtınada ama olsun, toktuk. Pek mutluyduk. Sadece nezle oluyordum galiba, sızıl sızıldı kemikler.

Cuma, Kasım 03, 2006

Assos'un Çenesi

Assos'un yerlileri çok komikler. Paso konuşuyorlar. Şeker de bir aksanları var ama çok konuşmayı yeni bir boyuta taşımışlar besbelli. Kaleye çıkan yolda bir dolu köylü tezgah kurmuş; incik boncuk, oyalı yemeni, ev yapımı sabun, kekik, defne, adaçayı falan satıyor. Öyle 'giieel, giieeel' diye bağırmıyorlar. Bıdır da bıdır da bıdır konuşuyorlar. Mallarının güzelliğinden, işlerin kesatlığından falan bahsediyorlar, öyle ortaya. Hatta bir teyze geç kalmış pazara, tezgahına sattığı minik heykelleri dizerken, 'şimdi eğiliyorum, torbamdan heykeli alıyorum, buraya koyuyorum' diye konuşuyordu. Laf bulamazsa kendine rapor veren köylüler. Aklıma Köste geldi. O da Çanakkaleli ya. Aradım. Şapti, hala burda. 2 aydır vizesini alamadı da dönemedi Atlanta'ya. Ben geri döneceğine inanmıyorum artık. Sen 5 yıl doktora yap, tezine imza koymadan dön. Ben şaşırmıyorum artık arkadaşlarımın anomalilerine.

Hafiye: Köste, neden çok konuştuğunu anladım galiba. Senin bir suçun yokmuş. Anlayış yapıcam artık sana.
Köste: ??
Hafiye: Assos'tayım da. Durmaksızın konuşuyor buralılar.
Köste: Aa! Biz de Çanakkale'deyiz. Hatta yarın oraya gelicez.
Hafiye: Ya işte buralılar...
Köste: Siz ne zaman döneceksiniz?
Hafiye: Bir dur yahu. İki dakka dalga geçeyim istedim, mahvoldu eğlencem. Buralılar da çok konuşuyormuş. İşte, hani yani merak etme, seninki genetik olmalı.


Al, işte, hiç komik olmadı böyle.

Sonra dert yandı, kokoşcum. Yazlıklarıyla gelmiş de kışlığı yokmuş da giyecek hiçbir şeyi yokmuş da. Açık ayakkabılarla kalmış da. Dedim hadi hadi, Istanbul'da konuşuruz. Pazar günü buluşacak benle. İnşallah.

Ertesi sabah Clinton'dan Bozcaada'ya gitme tarifi aldık. Bu sefer istemedik. Kendi verdi. Bir yarım saat sürdü gene. Hiç kıpırdamadan, tınlamadan, çınlamadan, vurgulamadan. Girişteki aynı koltuğunda, aynı ayak ayak üstüne pozisyonu, kafasında aynı kasketi. Değişen tek şey önündeki bilgisayardan takip ettiği haberler.

Şövalye: Sen anladın mı tarifi?
Hafiye: Tabii ki de hayır. Dinleyemedim bile. Bir şeyler adamı dinlememe engel oluyor. Mars Attack gibi, uhuuu.

Salı, Ekim 31, 2006

Assos: Yarım Pansiyon- Tam İşkence

Şövalye'nin karambolde ayarladığı pansiyonu dünyanın değişik yerlerinde öğretmenlik yapmış, en son Türkiye'ye varmış, burada da emekli olmuş, yazlarını Assos'ta geçirmişlikten dolayı da burada emekli yerleşimini seçmiş 60'larında bir Amerikalı çift işletiyordu. Emily ve Clinton. Pansiyonda TV yok, adamlarda cep telefonu dahi yok. Hiç kullanmamışlar. Eski hippilerdenler midir, nedir. Bu halleri tipik değil ama tipiklikleri olmaz mı? Ahh, ah.

Bi kere odalara kendi elleriyle hazırladıkları bir rehber bırakmışlar. Haritalı, krokili, her bir yerin detaylı menüsü, lezzet vs fiyat değerlendirmeleri, Assos'un tarihi, beşeri yapısı falan bile var. Hadi buraya kadarını sağduyulu bir Türk bile yapsın ama arabanız bozulursa'dan, ısırganotuna sürtünürseniz'e kadar hangi acil durumda ne yapmanız gerektiği detayını ancak bir Amerikalı derleyebilirdi.

Biz rehberi sonradan, ancak gece yatmaya hazırlanırken gördük. İlkin ikimizin de bayağı ilgisini çekti. Şövalye elinde tutuyor, ikimiz kafakafaya okuyoruz. Sonra aniden sayfalar kırıştı, dosya kapanır yere düşer gibi oldu. Türk Şövalye detaylara gelememiş olmalı, uyuyakalmış. El kol hakimiyetini kaybetmiş. Bu abi bir tuhaf. Mesela yanyanayız. Elimi tutuyor olabilir. Saçlarıma dokunuyor olabilir. Mırıl mırıl bir anın tadına varıyorken, aa, bi bakıyorum bir ağırlık çöküyor üzerime. Literally ağırlıktan bahsediyorum! Abi uyuyakalmış. Bütün ağırlığını da bana bırakmış.

Gene dağıttım konuyu. Farzedin ki senaryosunda zamanda bir ileri bir geri giden tarz bir filmdesiniz. Neyse, eşyaları odaya atar atmaz yemek yemek için dışarı çıkmak istemiştik. Clinton'a sorduk bi nereye gitsek diye. Allaaaa. Bir yarım saat de öyle vakit kaybettik. Sakin tonlu sesiyle tınlamadan, çınlamadan, elini kolunu dahi sallamadan, vurgulamadan, inişsiz çıkışsız, anlattı, anlattı, anlattı. Bir yerde, ta başlangıçta bir yerde, ben koptum. Tahminimce Şövalye de koptu ama ne de olsa nazik insan, dinler gözüküyor. Bir esniyorum, iki esniyorum. Esnememin önüne geçemiyorum. Daha fazla esnersem ayıp olacak diye üçüncüden sonrakileri yutuyorum. Suratım uzuyor. Dudaklar birarada kalma çabasında fakat dudakların ardında çene ayrılmış kasılıyorum. Bu usül esneyince yaşlar gözlere daha bir coşkuyla hücum ediyor. Assos Assos olalı böyle zulüm görmemiş olmalı. Ağlıyorum artık.

Nihayet dışarı çıkıyoruz. Eyoo! Yani zaten bir köy meydanına bakan üç tane restorandan ibaret yer nasıl bu kadar uzun ızdıraplı anlatılabildi ki? Amerikalılar ve en basit durumlara dahi karşılaştırmalı analizciliklerine bir canlı örnek daha.

"İyi ki dönmüşsün", dedi Şövalye. "Çok sıkılmış olmalısın."
"Bingo," dedi Hafiye.

'Çok sıkıldığım için döndüm' cevabını tuhaf bulanlara gitsin bu anı.

Cuma, Ekim 20, 2006

Hafiye'nin Karakterleri

3- Ruş, Ruşen

Hepiniz tanıyorsunuz onu ama yeni okuyucularım var. Bileni var, bilmeyeni var. Duyanı var, duymayanı. Özetle Hafiye karakterlerinin en güzel, en seksi, en dansöz, en hamarat böcüğüdür. Annemin oğlu olsa Ruşen’i alırmış. Annemin bilmediği yönleri var ama, kadı kızının kusuru diyelim. Mesela, çok şefkatli ve sevecen bir anından kaprisli bir cadıya dönüşebilir; bu dönüşümün deterministik sebepleri olmayabilir. Bize de baarıyor, çaarıyor mesela. Susup oturuyoruz. Sonra ateşi geçiyor, gelip yeniden okşamaya başlıyor. Anahtar kelime: susmak. Aslında benim gibi analiz kumkuması insanlar ille de mantığına, sebebine kasar ya, o yüzden daha bir sıkı takibe aldığımda şuna vardım. Yardım etmek gibi yüce bir niyetiniz dahi olsa başına kalabalık etmeyeceksiniz.

Fakat temizlik krizi geldiğinde ne yapılacağına dair hala bir fikrim yok. Mesela Salı gecesi saat 11 olmuştur. TV karşısında biranız ılımış, uykunuz hafiften çökmüş, koltukta yamuk oturmaktan beliniz ağrımış ama kalkıp postunuzu düzeltmeye dahi takatiniz yokken niyeeeaahh, bizimki çıkagelir, elinde tozbezi ve fısfıs camsillerle. Ovar ovar ovar. Ya da bir elektrikli süpürgeye biner gelir; emirler yağdırır. Kalk oradan, şuraya geç. Süpürür, süpürür, süpürür. Şimdi oradan kalk, buraya geç. Arada kızgın bakışlar. Kitlenirsen yandın. Söylenir, söylenir, söylenir. O saçını süpürge ederken biz yan gelip yatarız. O sorumlu, biz sorumsuz. O aklıbaşında, biz deli. Anahtar kelime neydi? Susmak!

Geçenlerde Moguz geldiğinde anlatmıştı. Evindeki halıları yıkamış haftasonu diye. Öyle bir şaşkınlık indi bize. Sonra Pansiyon’un harita halılarına baktım, içim karardı. Oya kocasına geri döndü de temizliğe yeniden başladı, allahtan. Şövalye’nin Bezar’ı temizlikte ‘bir inci’ ama organizasyonda ‘son uncu’ydu zira. Oya’ya dedim, silsek ya şunları? Bu halılar ölmüş, dedi. Ruş hatun Amerikalar’da halılar dövüyor,siliyor da biz burda elimizin altında arapsabunları, ucuz işgücü, yalanız yani.

Ruş hakkında hala aklıma gelip de haşla güldüğüm üç beş satırı ekliyim, size daha iyi fikir verir belki arızalarına dair:

DC’ye ilk taşındığında acilen ev lazımdı, çok da bakınmadan daire kiraladığı apartmanda bol miktarda Ortadoğulu, zenci, Hintli, Çinli falan vardı. Ne bileyim işte, DC’nin klasik demografisidir ki bu zaten. Bizimki sonradan bir burun kıvırmak, bir beğenmemek. Aynen şunu dedi bana asansörde evine çıkarken: “Höfff, minority apartmanına düştüm, çok fena”. Dedim, sen doğma büyüme Virginalı mısın başıma? Allahın Adanalısı. Şapti koko.

Bir de sen böyle güzel ve bakımlı bir hatun ol, çıktığın herifler senin güzelliğinle ters orantılı olsun. Yok böyle bir şey. Pansiyon’un kilo aldığı bir dönemdi de diyorduk ona, kilo ver diye. Niye, dedi. Sağlık mağlık, dedik. Yerim sağlığınızı, dedi. Devam etti. Erkekler için kasıyormuşuz aslında spor, diyet, sağlık falan. Onun öyle erkek bazlı derdi yokmuş. Kaldı ki, Ruşen kasıyormuş öyle, her bir yerine ayrı kremler sürerek, 100 gram alsa dert ederek, sporlar, saunalar felan sonunda da çirkin çocuklarla beraber oluyormuş. Sonuç buysa o yatar yuvarlanır, daha iyiymiş. Yatıp yuvarlanarak bile daha güzel oğlanları bulabilirmiş. Doğru söze bir şey diyemedik, tabii.

Şimdi ille de klasik bir tanımlama, tanışlama diye tutturursanız, Ruşen’le 1994’ten beri beraberiz. Pelinat’la -ki o da yakında nasibini alacak bu sütünlardan- bölüm arkadaşımız çıktı. Öyle de kaldı. Amerika’ya Türkiye’den transferlerimin sonuncusudur. Bir sene Georgia’daydı. İki yıldır DC’de yaşıyor. Bu aralar buraya geri döndürmeye çalışıyorum. Gel, dedim, geeeel!

Çarşamba, Ekim 18, 2006

Hafiyenin Karakterleri

2: Pansiyon, Özlem Pansiyon

Pansiyon aslında Levent'in en merkezindeki yeşil apartmanın ikinci katındaki dairenin ismiyken zaman içerisinde kişileştirilerek evsahibine de mal edildiği olmuştur. Dairenin özelliği misafirinin bolluğu ve çeşitliliği, gelen misafirin kendi derdine yanması gerekliliği, ikramın izzetin olmadığı ama civardaki kebapçılardan rahatlıkla sipariş verilebilirliği falan. Mesela, ampüller mi patlak? Ya karanlıkta oturursun ya kendin değiştirirsin ya elektrikçi çağırırsın, o yapar. Ama elektrikçiye mutlaka yanında merdiven getirmesini söylemelisiniz çünkü evde sandalye yok. Evde masa da yok. Yemek yemek için dibine yastık yapıştırılmış tepsiler var. Tembel usulü. Kucağınıza alıp yiyorsunuz. Zaten yediğiniz dürüm. Öyle alengir yemek takımı malzemelerine gerek yok. Havlular mı kirli? Ya kendin yıkarsın ya da kağıt havluyla kurulanırsın. Çay-kahve mi istedin? Gidip kendin pişirirsin. Ha, gelirken evsahibine de bir bardak koymayı unutma! Yiyecek-içecek işindeki esnaf artık caller-id'li telefon sahibi olmuş. Arayınca evsahibinin ismiyle hitap ediyor direk. Öyle bir tanınırlığı, bilinirliği var Pansiyon'un. Bir marka adeta.

Evsahibi bir dönem çok bunaldı. Dedi ki ben gidip dolaşayım bir Güney Amerika'yı falan, rahatlıyim. Pansiyonun azılı müdavimlerinden biri de bir dönem çok bunaldı. Dedi ki memlekete döneyim. Denk geldi, Hafiye Pansiyon'a geçici yerleşti. Zaten bildiği ortamdı. İyi oldu. Alışması hiç problem olmadı. Yalnız gel zaman, git zaman, Hafiye evsahibini özledi. Gel gel, dedi. Cevap alamadı. Çemkirdi artık. Ancak öyle cevap alabildi. Evsahibi kavgayı pek seviyor. Al işte madem:

Bir cevap lütfetmiş. Diyor ki, Hafiye'nin uyum sağlaması kolay olmuş memlekete, ne mutluymuş ona ama asıl o döndüğünde nasıl alışacakmış, bilemiyormuş. Çok endişeleniyormuş. Hafiye'nin tastamam 6 yıl, 11 ay, 3 gün sürmüştü yoklama kaçaklığı. Pansiyon üç aydır yok yahu. Eskiden okulların yaz tatilleri bile daha uzundu. Okullar açılınca bir haftada alışır giderdik yani. Aaa!

A, bir de, bir de diyor ki, parasız kalmış. Dönünce zorlanacakmış kira mira, yaşam masrafları felan. Ne kadar parası olduğunu biliyordum yola çıkmadan. Elalem, ki linki bile var o elaleme sayfasında, bir sene gezdi o parayla. O üç ayda yedi mi yani hepsini? Belli ama zaten. Hep bir taksici hikayeleri. Ben bilirim onu, yürümemiştir kesin. Elalem'e sordum. Ya biiir ya iki kez, o da birileriyle paylaşırsa ancak, taksiye binmiş gezginliği boyunca. Koko otellerde de kalmıştır. Zaten hikayeden belli. Bir bakıyorsunuz jungle'da, birtakım yerlilerle ormanın ta içinde. Sonra bir yerde diyor ki gördüğü zımbırtıları otelinde hediyelik eşya olarak satıyorlarmış da çok pahalıymış da. Alo, ne oteli o öyle pahalı şeyler satan? Hadi diyelim var. Ne demeye kalıyor ki orda? O kiiiim, bitli turistlik kim? Şimdi Çiçi de gelmiştir yanına. Artık konaklarlar geceliği 300 dolarlık rizortlarda. Benim için de caipirinhalarınızı yudumlayın bari havuzbaşında, lobide, mobide.

Çarşamba, Ekim 11, 2006

Hafiye'nin Karakterleri

Okurlarımın bir kısmı hayatımdaki her kısmı bilmiyor. Uzun zamandır 'kim kimdir' ansiklopedisi oluşturmam için yoğun talep alıyorum. ufak ufak başlayalım madem.

1- Java:

Soyadı Ceylan olduğu için ve vakti zamanında Java Ceylan motorsikletlerine referansen ismi Java kaldı. Kendisine Java denmesine zaman zaman kızsa da kendi kendine
java@ibm.net gibi bir email hesabı açması bu ismi benimsediğine alamet. Kuş sesini andıran gülüşüne istinaden zaman zaman kendisine 'Bıldırcın' da dendiyse de 'Java' daha baki oldu.

Hafiye'nin bölümden arkadaşı. Yalnız nasıl bölümdaştıysalar artık, ancak son sınıfta tanıştılar. O zamanlar Java Rahşan denen manitasının yoğun baskısı altında kendi derslerine bile gidemiyordu, ancak Rahşan'ın derslerine girebilme hakkı vardı. Rahşan da başka bir üniversitede bambaşka bir bölüm okuyordu. Java bölümü bayağı bir geç bitirdi

Uzun bir dönem Hilmi Yavuz'un etkisinde anlaşılmaz ayna şiirlerine duyduğu yoğun ilgi yüzünden gazeteci-yazarlığa heveslendi. Medyada önce muhabir başladı ama tez zamanda işten atıldı. İkinci denemesinde masası, bilgisayarı falan olan bir gazeteci olduysa da ancak gece vardiyasında dış bülten özetlerini geçen insan olarak kaldı. Sonra oradan da ya atıldı ya da ayrılmak zorunda kaldı. Askerden kaçabilmek için de Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe masterına başladı. Tabii ki Fransızca bilmiyordu. İki sene de hazırlık okudu.

Bütün bunlar olurken hep kendi işi vardı. Önce kelliğe çare olduğunu iddia eden bir Yunan ilacını pazarlamak sonra da ilaç sektörüne logolu selpaklar satarak zengin olmayı hedefledi. Hepsini batırdı. Uzun bir süredir bir
internet sitesini yönetiyor. Sitenin ne yazılımcısı var ne kadrosu. Bir şeye de benzemiyor ama Java'nın forecastlerine göre birkaç yıla milyonlarca abonesi olacakmış. Önemli olan birkaç yıl sabretmekmiş. Son sekiz yıldır aynı şeyi söylüyor.

Java Bey'in gündüz düşleri arasında zengin olmak, paraya kavuştuktan sonra çıtır mankenlerle fink atmak da var. Bu düşlerine yakın Petit lakaplı -gene- işsiz bir spiker dostu da katılımcı. Petit'yle Java belediyenin yeni yeşil otobüsleriyle seyahat ettiklerini anlattıkları bir boğaz sefasında kantinden 1 YTL'ye dahi çay alacak paraları bile olmadığından ancak sokakta oturabilmiştik. Amerika'dan döneceğimi duyan Petit, bankadaki dolarlarımı tasavvur ederek bana evlenme de teklif etmişti.

Java'yı nadir sanarken ben geçenlerde eski bölüm arkadaşları toplanalım dedik. Bir geldiler ki. Bölüm müdürlükleri, havalı danışmanlık işlerini falan bırakmış millet zibidilik yapıyor. Millet demiyim. Erkekler böyle. Kızlar hırs küpü. (Şövalye'nin 'işletme kızı' diye bir ifadesi var bu kızlar için- ki bu gruba beni de dahil ediyor kendisi. Peki madem. Aynen öyle. Doğru söze ne denir?) Java, o akşam aynı masadaki boşgezen bir erkek kankisiyle hemen oracıkta aidat dahil ayda 500 milyona ev bulma ve ev arkadaşı olma planları yaptı. Daha sonradan bunun için eski semt Hisarüstü dahi ziyaret edilmesine rağmen o rakama bir ev bulamadıkları öğrenildi.


Önemli Not: Bütün bunları ileride yüksek arkalıklı sandalyesinden "hatırlarsan fakir ama gururlu bir genç vardı" tribini doa doya yaşasın diye yazıyorum.

Salı, Ekim 10, 2006

Arabası Var Aklı Yok

Arabam delindi diye geçici başka araba verdiler. Bir Ford Focus. Hani poposu topiş olanlardan. En çok onları seviyorum. Benim Seat sedanın arka camı tuvalet penceresi kıvamında. Tepede ve küçücük. Ondan yani ha bire tamponu değdirmem anarya zamanları. Beceriksizliğimden değil. Geçici arabamı ekstra sevmemin bir diğer sebebi de otomatik oluşu. Artık sol ayağıma kramplar girmiyor mesela. Çıplak ayak araba kullanma zorunluluğum da kalktı. 10 santim topukluyla bile çok rahat sürüyorum. Mutluluk buymuş be! Şövalye'ye de ültimatomu çaktım. Yeni araban otomatik olmalı,dedim. Gerekliliğine dair kuşkuları çok. Bunu ona anlatmam çok zor tabii. Otomatik vites arabayı el frenini yavaş yavaş indirerekten kaldırmaya çalışıyor yokuşlarda. Araba kaymıyor ki, yahu. Gerek yok, diyorum ama adam hala düz vites araba muamelesi yapıyor otomatiğe de.

Laf arabadan açılmışken bir iki gün arabasız gezdim. Hiç şikayetim yoktu bu durumdan. Sayesinde patronla çıktık da nihayet bebeğini ziyaret edebildim. Hediyesinin paketi arabamın bagajında yırtılmaya başlamıştı artık. Kalkıcam. 'Ben seni bırakayım', dedi. 'Olmaz, aa, ben taksiyle giderim, şurası zaten', dedim. 'A, valla olmaz', dedi. 'A, valla olur, rahatsız olma, çocuğunla oyna', dedim. 'O zaman', dedi. 'Al arabayı sen. Git. Sabah gel beni al, beraber gideriz'. Elime de bir minik bar tutşturdu. Janjan arabaların anahtarları öyle ya artık. Minik bir stick sokuyorsun marş yerine. E, tamam, diyip indim aşağıya.

Arabaya sok anahtar fonsiyonlu aleti. I-ıh. Çalışmıyor. Ama kaç kez soktum. Zorladıkça üzerindeki tuşlara basılıyor. Bagaj kapısı açılıyor. İn, kapa, otur, sok, dene dene dene. Ay, allaam. Çıkıp söylesem ben çalıştıramadım, diye. Zaten Amerikalı şaptisi olmuşuz ortalığın. Karizma iyice felç olacak. Bir de ayıp şimdi adam belki pijamalarını çekti. Ne biliyorum ki? Artık mecburen bir klasikle bitirmek zorunda kaldım.


Hafiye (ağlamaklı): Şövalye!
Şövalye: N'oldu minno?
Hafiye: Etiler'de bir Passat'ın içindeyim. Çalıştıramıyorum arabayı.
Şövalye: ???
Hafiye: Şişli Terakki'nin köşesindeyim. Gelebilir misin?
Şövalye: Minno, çalmıyorsun di mi arabayı?
Hafiye: Anlatması çok uzun. Uffff...


Meğer ters sokuyormuşum anahtarı. Bu kadar basitmiş yani çözümü. Ama benim soktuğum taraf demirli memirli kısmıydı. Sanki anahtarın çipi orda olur sadece gibi gelmişti bana. Yani bu çip dediğin sey plastiğe değil yaldızlı kısma layıktı sanki. Neyse ne yahu. Araba malağıyım. N'apiym. Otomatik vites olsun yeter. A, bir de topiş poposu. Şövalye'ye rüsvalık da kanıksandı zaten artık. Hem o da benim böyle entelektüel anlamda basit ama fiziken yorucu problemlerimi çözerekten kendini önemli sansın biraz. Erkeklere yapmak lazım böyle arada. Kel konuştu gene.

Perşembe, Ekim 05, 2006

Hiç Yoktan

Tavada kızarmış hamsileri hop diye ağzına atıyor. Kuyrukları dudaklarının kenarında sağa sola bir salınımdan sonra kopuyor. Sonra tabağına diziliyorlar. Kuyruklar! 'Ama, minnom. Sadece kafaları olmasın demiştin. Kuyruk huzursuzlugunu bilmiyordum ki!' O da var. N'olcak. Hem de bu onun kutlama günü. Çok hevesli olmasa da işe girdi. İşsiz güçsüzdü Şövalyem. O yüzden her an her yerde bulunabiliyordu. Omnipresent Şövalye. Seyyahlıktan sonra bir dinlenesi tutmuş. Ancak harekete geçti. Yine de bayramda Malezya, jungle falan sayıkladı. Dedim ben bitli turist diilim sen gibi. Ya konu bu değil.

Konu şu ki kafası gözü baygın baygın serilmiş ızgara balığa bakamam ben. Yiyemem ki onu. Çok vahşi. Göz gözü görmeyince değil ama. İkiliğime aldırmak isterseniz aldırabilirsiniz. Şövalye de tavada mezgit söylemiş madem. Kafası, gözü, kılçığı olmaz, diye. Ama kızartma buu!


Şövalye: Ama, minnom. Ye işte yafu. Bu kadarcık kızartmadan bişi olmaz.
Hafiye: Ya kilo alırsam
Şövalye: Almazsın. Alırsan da al, yafu. N'olcak?
Hafiye: Kilo alırsam beni beğenmezsin. Zaten peşinde bi dolu hatun var. İşe de girdin şimdi.

Şövalye: Ee?
Hafiye: İş çıkışı plazadan kızlar 'hadi bişiler içmeye çıkalım, Şövalye. Bize Peru'daki dalgalarla nasıl boğuştuğunu anlat' falan derler.
Şövalye: Hatta 'aa, yakanda iplik kalmış, dur alayım' falan da derler, di mi?
Hafiye: Evet. Sonra 'şu kızı bir kıstırayım', dersin. Evdeki şişko zaten. Hem yakında bütün gün pijamalarıyla pejmürde dolaşan, evde oturmaktan bunalmış bir evkadını da olucam.Sen yorgun argın eve geleceksin. Ben sana bunalım yapıcam.
Şövalye: Minnom..
Hafiye: Yalan mı?
Şövalye: Canı gerilim mi istiyor, minnonun?
Hafiye: Galiba. Çok huzurluyuz ama yafu. Göster arızanı, dedim. Gösteeeer! Bana daha fazla vakit kaybettirme!
Şövalye: Yok arıza marıza, minno.
Hafiye: Neden hala bekarsın o zaman? Senin gibiler çabuk kapılır. Çerez tabağındaki kaşular gibi.
Şövalye: Sen neden bekarsın?
Hafiye: Ben saf ve cadıyım, ondan.
Şövalye: Değilsin, minno. Hiç cadılığını görmedim senin.
Hafiye: Ufffff. Senle kavga da edilmiyor.


İşte! Parmaklayıp duruyorum bu çarşaf denizi. Üç beş minik haleden ibaret bütün histerik banmalar toplamı. Onlar da silinip gidiyor birkaç saniyede. Bu tuhaf senaryolar yüzünden de kaçabilir, tabii. Hacıyatmaz Şövalye. Bile bile pike uçuşu da yaparım. Dayanamam ki!

Çarşamba, Ekim 04, 2006

Ne Dedim Ben Şimdi?

Kıl oldun mu bana iyice? Çok güzelim, çok kokoyum, çok bir taneyim, çok jöntürküm, akıllı bıdığım ve herkesler peşimde diye gözüne gözüne sokuyorum diye her dakka. Bir rahatla, ey şapşi okur! Belki burada histerinin haritasını çıkarıyorumdur. Belki eğleniyorum sadece. Çoğunlukla da dalga geçiyorum. Boş işleri hayatın. Bu blog da boş. Satır aralarına incelikler sıkıştırabiliyorum bazen. Kafam iyiyse.

Pansiyon'a laf sokuyorum. Sokuyorum yani. Kavga etmeyi severim. Gazı da yedim ama devam edemedim şimdi kıstırmışlar falan kızı And Dağları'nda. Bir tekme de ben vurmayayım. Ama bir yandan kaşıntı sonsuz. Ne işin var dağın başında? Hıı? Ne? Burda pansiyonda kozi kozi yaşardık kırmızı polar battaniyemizin altından uzattığımız ayaklar koltuğun kırık yanlarını devirerekten. Aliye'nin yeni sezonuna takılırdın . Çok sosyal içerikli olmuş. Eski feministsin, severdin sen. Kadın sığınma evlerinin falan altı çiziliyor. Koko manken kadın oyuncular var. Çok inandırıcılar o boy pos, makyaj ve süsle varoş kadınlıkları. Armutlu gecekondularında yaşıyorlar rol icabı. Bıyıklı adamlardan dayak yiyip sokağa atılıyorlar dizide. Sonra diziyi tanıtmak için aynı kanalın şapti sokak muhabirleri gelene geçene soruyor. Kadına şiddet hakkında ne düşündüklerini. Herkes çok medeni. Herkes çok uzak şiddete. Yen içinde kalsın utancımız. Dışarıya mis gibi. Miş gibi. Mış gibi.

Sonra Pazar günü. Şövalye'nin kankaları beni duyuyor ama sadece bir gönül eğlencesiysem görücüye çıkmasam da olurmuş. Şövalye'ye dedim. Benle eğlen yani. Ciddi olma. Eğlendir gönlünü. Nesi tu kaka ki bunun? Eğlenemedi galiba. Kalktık buluşmaya gittik . Daha doğrusu, gitmeye kalktık. Yolda araba durup dururken bozuldu. Dibi delinmiş arabanın. Salı günü de park halindeki bir başka aracın sol tarafını biraz azaltmıştım. Özetle 5000 km'ye varmadan arabayı dağıttım. İstanbul'a bu kadar dayanıyor benim direksiyon. Obur-söken derdi anneanne. Azman yani bir nevi. Mal dayanmayan. Çabuk eskitip atan.

Çekici geldi artık. Sorduk abiye. Karşıya geçiyormuş. Biz de! Israrla Şövalye'nin arkadaşlarıyla buluşcaz. Bindik çekici kamyonuna. Tır tır. Haaan. Haaaaan. Karşıya geçtik. Emniyet kemerimi bağlamak istedim. Kemer var ama kilidi yok. Öyle omzuma doladım artık. Bu haliyle çalışır mı diye şöyle bir iki deneme de yaptım kendi kendime. Sanki ani fren yapmışız gibi hoh diye kendimi öne atmalar falan.

'Aldırma, minnom. İlla ki bağlaman gerekmiyor'

Gerekiyor ama gerekiyor işte! Hava güzel, boğaz güzel, yukardan yukardan seyir güzel ama uf işte. Kemer takılı değil, kilit kapalı değil sıkıntısı fena. Çok fena.

Salı, Ekim 03, 2006

Yakın Markaj Arıza

Öyle bir yerden geldim ki yerlisi bunalımda, ipini koparanı bunalımda, tasını tarağını toplayanı bunalımda. Bunalım yine seksi bir kelime. Bildiğin psikopat. Şövalye'nin tabiriyle 'bildiğin deli'. Atlanta'dan bahsediyorum. Bir daha oradan transit geçmiş birini dahi hayatıma çok dahil edesim yok. Cuma günü hepsini birden ya gördüm ya hepsinden haber aldım. Bu yetti bütün haftasonumu sömürmeye.

Sitemde Şövalye'den bahsediyorum ya. Sen tut. Kıskan. Arkadaşım ayol. Öyleydi yani. Kız arkadaşıyla arasını düzeltmeye çalışıyordum en son. Daha geçen ay. Sarhoş ol ve ara beni tuhaf bir saatte ve eğer Şövalye'den vazgeçersem buralara döneceğini ve benimle olacağını müjdele. Üstüme iyilik sağlık. Biiiir.

Yine sadece Şövalye'yi okudu diye kadrimi kıymetimi anlama başarısından yoksun eski manita benle yeniden iletişme çabasına girsin. Eskisi gibi değilmiş şimdi değişmiş. Her gece barlara gitmez olmuşmuş. Zayıflamış, güzelleşmiş, uslanmış da. Bir işkence de o taraftan. Gelir de uğraşırız diye korkuyordum. Ahaha, komiğim. Abi, Cuma akşam işten geç çıkmışım. Açlıktan ölüyorum. Hemen Şövalye'nin mahalle kebapçısına geçtik çabucak tıkınmak için. Kim orda? Benim eski arıza. Yuf! 12 milyonluk şehirdeki köşebaşı kebapçısında dünyanın öbür ucundan günübirlik gelmiş birini görmek. Bendeki talih kutup ayısına maruz kalmış bedeviden farksız. Allahtan görmedi beni. Ya da görmemezlikten geldi. Neyse. Sinirler oynadı mı? Oynadı. İkiiii.

Çıktık. Gippi aradı. Nişantaşı'nda buluşacaz. Eskiden buralarda top oynardık. Bar namına bir Touchdown vardı burada, yahu, diyen bir anneanne olarak kayboldum dizi dizi barların arasında. Aradan bir çift kocaman yeşil göz. Tanımam mı? O da bir eski Atlantalı. Bir dünyası daha dönmüş. Parmağıyla gösteriyor. Amanın! Parmak ucundakini gözüm bir Cumhuriyet Balosu'nda peşimden ayrılmayan abi olarak hatırlıyor. Üüüüüç. Ertesi akşama yemekler yenecekmiş, kulüplerde zıplanacakmış. Yeterin, yahu, oldum. Ben sizden kaçıyorum. Siz beni buluyorsunuz ısrarla. Gitmedim tabii. Giderim şimdi bir dolu adaptasyon bunalımlı tip. Sever beni bunalım abiler. Yarattığım stresten midir, artık. Bilsem saklamam kendime, bilirsin.

Yani. Sanmıştım ki Şövalye muhabbeti reytingleri artırır. Artırdı ama başka alanlarda. Okuyucu sayısı aynı kaldı, arıza sayısı çoğaldı. Özetle, anlaşıldı ki erkek hayranlarım beni tekrar bekar görmek istiyor. Diğer türlü sapıtıyorlar. Şövalye'ye dedim zaten. Şartlar böyle gerektiriyorsa ayrılmamız gerekebilir. Benim peşimde eski memleketli arızalar, onun peşinde groupie'leri. Bu şehir bana, seyahati de ona yapıştı. Çıkmıyor. Herşey yapışkan. Herrrşey. Gerçekten.