Cuma, Eylül 26, 2008

Bak, Kaç Kişi Kaldık Şimdi?

Bir dörtleme yapma niyetim yoktu. Baktım olabilir, hadi olsun dedim ama üçüncüde sıkıldım. Yazı yazasım da yok. Ben zaten sevmem öyle gezi görü yazıları yazmayı da okumayı da. Gezip gördüğün senin olsun. Ben empresyonist bir insanım. Aksiyon sevmem. Etkisini severim. Kocamınkileri bile okumadım ful. Sadece taradım. O da hangi hatun hayranının ne gibi flörtöz yorumlar yazmışlığını yakalama ve bunun hakkında senelerce konuşarak bizimkinin kafasına kakma niyetiyle oldu.

Neyse işte. Özetle, o zamanlar da çok’tuk. Hala çok’uz. Kimse eksilmedi gruptan. Bi kere nadiren evlenildi. Nadir kocalar da zaten layt erkeklerdi, karışmadılar öyle kendi başımıza kendi kankalarımızla tatillere çıkılmasına. Öyle yani. Eskisinden yok bir farkımız. İçlenilesi bir durum mevzu bahis değil.

Tatilin bir haylaytı vardır ki son saatlerine denk gelir. Onu bir anlatayım da bu iş burada bitsin:

Son gün de daha önceki günlerde olduğu üzere bütüüüün gün okaliptüs ağacının gölgesinde minderlerde gazete, kitap, blackberry okudum. Yanımdaki masaya yaşlı bir amca oturmuştu. Bir de köpeği vardı yanılmıyorsam. Amca da bir silüetti köpeği de. Benim translarım çok meşhurdur. Bilenler bilir. Bir şeye dalmışsam çıkaramazsınız. Öyle dalmışım okumaya. Sonra Yonc’la incik boncuk bakmaya gittik. Sonra ben döndüm. Baktım bu sefer Düella ağacın altında. Gel yandaki kafeye gidip kahve içelim, dedim. O da şimdi kahve söyledim ama, dedi. Demesiyle yandaki amca muhabbetimize dalıp ’gençler ben size bir çay ısmarlayayım’ dedi. Çok iyi bir ışığımız mı varmış, elektriğimiz mi neyse işte adamcağız etkilenmiş bizden. Ben niyetini tam da kestiremediğim için öyle duruyordum ki benim ne kadar iyi bir insan olduğumu söyledi. Saatlerce ben gazete okurken o ağlamış da ben de adamcağız rahatsız olmasın diye gazeteyi iyice yukarı yukarı kaldırmışım. Adama bakmayım da rahat rahat ağlasın diye.

Yok öyle bir şey. Ben ne adamı fark ettim ne ağladığını. Bildiğiniz trans yani. Bunu adama da dedim zaten. Gereksiz yere düşünceli bir insan sanmasın beni.

Amca çok dertli olduğunu, 45 gün önce karısını kaybettiğini, içinin yandığını söylediğinde dut gibi sarhoş olduğuna artık iyice emin olduğum halde yelkenlerim hafif indi tabii. Zavallı yaşlı adam. Hayat arkadaşı ölmüş. Efkar basmış. Kendi de teyit etti zurna olduğunu. Bir arkadaşını bekliyormuş taziyeye. Ayıp olmasın diye rakılar gitmiş çaylar gelmiş. Bizim çayların da nasibi oradanmış.

New York’ta yaşarmış. Eski gazeteci. Eski kurt. Karısı yahudi bir Perulu’ymuş. Bir çeşit komadaymış. Ani olmuş. 30 yıldır evlilermiş ama sonradan arkadaşı da gelip muhabbete oturduğunda Körfez Savaşı sırasında evlendikleri konusu da geçti. Aslında bir konu yoktu. Amca daldan dala atlarken hayatına dair üç beş şey söylüyordu. Biz bir araya getirip bir resim çıkarmaya çalışıyorduk ama çok zorlanıyorduk. Derken yanımızdan iki taş Rus hatun geçti. Yaşlı adama el salladılar. Bizimki de onlara haaay maaay yaptı. Taziye Arkadaşı daha karısının kırkı çıkmadan çapkınlığa başladıysa Amca’ya kızacağını deklare ediyordu ki kızlar ağacın etrafını dolaşıp gelip Amca’nın masasına oturdular. Amca, sağ tarafa oturan kızı arkadaşına sipariş vermiş meğersem. Soldaki de onunmuş. Düella’yla bu durumun abukluğuna saatlerce güldük ve hatta haftalardır gülmeye de devam etmekteyiz. Amca’yla Düella birbirlerine ‘çak’ yaptılar. Taziye Arkadaşı iyice utandı sıkıldı. Bizden özür üstüne özür diledi.

Amca bizi de gece gırla devam edecek olan Rus telekızlı alemine ısrarla çağırdı ama biz gitmedik. Gamzelerimin birinden rakı, diğerinden su içmesi karşılığında bana bin dolar teklif etti, kabul etmedim. Aslında uçağımız olmasa giderdik, dedi Düella. Giderdi de o. Tek sorunu bu tip abuk durumların neden ısrarla onu bulduğu. Ben saatlerce Amca’nın yanı başında gazetelerle durmuşken adam bir kelam etmedi de Düella varken hop diye muhabbete atladı. Bana değil, ona döküldü. Daha önce milyon kereler benzer hallerde olduğu gibi.

Diyorum ki bazen gözlerinden deliler doluşmuş, bakıyor birer birer. Delilerden o anlar ve konuşur da onlarla.
Delinin deliyi tanıması durumu. Binbir tuhaf hikayeyle.

Pazartesi, Eylül 22, 2008

Kaç Kişiydik O Zaman?

On yıl önce, üniversiteyi yeni bitirmişiz. Tabansız bir güven üstümüzde. Yani ne zaman gideceğimiz belli değildi. Ne zaman döneceğimiz de. İş miş de bulmamışız. Okula da dönmüyoruz. Cebinin dibine kadar tatil fırsatı. Hatta dibinden de öteye. O zamanki Bodrum’a gidiş daha öncekilere benzemiyordu bu yüzden.

Dilocanlar mesela, restoranların masa örtülerini yıkayaraktan beyaz çarşaflarının altından allı güllü yatak desenleri beliren Ayşe Pansiyon’daki tatillerini baki kılmak isterken Düellalar dönüşte yol paraları kalmayıp otostop ve bilet ricası karışık Artunç Motel’i mesken edinmiş, Pelinat ise Bodrum Doktoru ablasının erkek arkadaşının (şimdiki kocasının) olmadığı zamanlarda ablanın bir odalı misafirhanesine sığınmıştı. Ben gelince Cem Pansiyon’a geçmiştik beraber. Pelinat dört günlüğüne diye çıkmıştı evden de bir buçuk ay Bodrum’da kalmıştı. Giderken mecburen ona biraz üst baş götürmüştüm.

Bütün bu pansiyon ve moteller, sahiplerinin çocuklarının ismini almışlardı. Artunç’u bilmem ama Cem o zamanlar 16 yaşındaydı. Lise 2’ye geçmişti ve yaz tatilini bütün gün resepsiyonda durarak geçiriyordu. Kapının önünde hara güre gırla giderken onun dışarı çıkması yasaktı. Pelinat geceliği yedi milyon lira olan odayı altı milyona indirmek için dil döküp duruyordu oğlana. Hatta da tavla oynayarak iddialaşmışlardı. Pelinat kazanırsa odaya altı lira verecek, Cem kazanırsa yedi lira verecektik. Pelinat ha bire kaybediyor, kaybettikçe mızıkçılık yapıyor, kazanıncaya kadar tavla oynamaya kalkıyordu. Cem bu durumdan fena halde hoşnuttu. Resepsiyondan ayrılması yasakken o nemli ve karanlık lobimside daha güzel eğlence bulamazdı nitekim.

Geçen Bodrum’a gittiğimde Cem’e gittim eskiyi yad etmek için. Cem artık adam olmuştu. Aramızdaki yaş farkı aynı beş’te durduğu halde ona velet muamelesi yapamayacağımız kadar da azalmıştı bir yandan. Artunç da Cem yaşlarında bir oğlan imiş. Düellalar da bu sefer Artunç’a bakmaya gittiler. Artunç zamanında güzel bir oğlanmış. Büyüyünce çok yakışıklı olacağına duyulan inançlar da bu nostaljik ziyareti meraklı hale getirdi. Bekledikleri gibi bir ilah olamamış delikanlımız ama işletmeci aileyle yeniden kaynaşılmış, kahveleri içilmiş.

Ahh, ah. Ne güzeldi eski Bodrumlar. Şimdi öyle mi, a Karagözüm?


Ne diyorsun Hacı Cavcav? Kime gelmiş eskimo Rumlar?

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Nasıl Anlatsam?

“A, evet. Benin annem de çok seviyor bu minderleri. Hatta renk renk, desen desen, boy boy kendisi yapıyor bunlardan. Satın alınmasına karşı. Bu kadar basit bir şeye para verilmezmiş. Dümdüz bir şey yani nihayetinde. Çok kolay yapması. Pazardan kırpık sünger bulabiliyorsun acaip ucuza. Etrafına da kumaşı sarıp dikiyorsun, bitti. Bizim yazlık bunlarla dolu. Ne zaman gitsem farklı bir tanesini görüyorum salonda. Ha bire bunlardan yapıyor annem, üç beş gün kullanıyor; sonra sıkılıyor, aşağıya atıyor minderleri. Yenilerini yapıyor. Bahçe annemin minderleriyle dolu. Çıkıp onların üstünde güneşleniyor. Her tarafta varlar nasılsa. Bir köşeden öbürüne taşıması gerekmiyor. Tabii bu sefer kediler yatıyor bahçedeki minderlere. Tüyleri dökülüyor. Annem sinir oluyor. Bekçiye bağırıyor bu kedileri oturtmasın minderlere diye. Her gittiğimde mutlaka bekçiyle bir kavgaya da tutuşmuş oluyor bu yüzden. Bağır bağır. Çok komik” diye anlattı Yonc, Anne Şövalye’ye.

Hiç nefes almadan ilerleyen konuşmasını ara sıra kolasından çektiği hüpler bölüyordu. Bacakları dizlerine kadar bitişikti, ayakları ise sandalyesinin sağ ve sol bacaklarına ayrı ayrı dolanmıştı. Sağ ayağından düşen terliğini yoklayarak bulup geri giymek için ayaklarını çözdü. Bu sefer onları sandalyesinin altında birleştirip ileri geri sallamaya başladı. Bu hareketiyle oturduğu yerde gövdesiyle ufak ufak aşağı yukarı salınır oldu.

Anne Şövalye Yonc'la ilk kez ve iki dakika önce tanışmıştı. Arkadaşlarımın kaldığı otele beni bırakırken Düella onu bir kahve içmeye davet etmişti. Sonra Düella’nın telefonu çalmış, konuşma Yonc’da kalmıştı. Annesi ve minderleriyle ilgili hikayeyi anlatmadan önce Anne Şövalye otelin plajındaki renkli, dev minderlerin rahat göründüğünü söylemişti sadece. Yonc’un hikayesinden sonra da nezaketen bir yorum yapması gerektiğini düşünüp “Minderlerde güneşlenmek daha rahat tabii. Şezlonglar çok sert oluyor” dedi.

Yonc devam etti. “Annemin şezlongları da var. Yazlıkta sahile her köşeye bir şezlong da bıraktı. Canı hangisinde isterse onda güneşleniyor. Sabah güneş sol tarafa geliyor. Öğleden sonra kayıp sağa geçiyor. Hiç şezlongunu çekmesi gerekmiyor. Kalkıp öbürüne gidiyor. En az beş tane şezlongu var böyle. Bekçi de biliyor. Bütün site biliyor. Kimse dokunmuyor onun şezlonglarına. Başka kimse kullanmıyor. Hele bir kullansınlar. Bağır bağır.”

Protokol insanı Anne Şövalye bu durumla kendi içinde nasıl mücadele etti, bilemiyorum. Kahvesini bitirip herkesle el sıkışarak olay yerinden ayrıldı.Birkaç saat sonra biz de şu meşhur minderlerde gebeşmeye başlamıştık ki temcit pilavımız pişti. Yonc, Düella’dan daha az konuştuğunu, Düella’nın hiç susmadığını iddia etti.

Kitabımdan başımı kaldırıp “Düella konuşkan ama sen gevezesin”, dedim. “O anlatıyor, sense söylüyorsun.”

“Ay evet, Yonc,” dedi Amanda. “Sen de benim gibi boş ve gereksiz konuşuyorsun hep.”

Sonra başladık son 15 yılımızdan örneklerle açıklamaya, ispat etmeye. Konu konuyu açtı. Muhabbet sabaha kadar sürdü.

Pazartesi, Eylül 08, 2008

Nerden Başlasam?

Sıcak bir Bodrum gecesinde çıktığımız Barlar Sokağı’ndaki gey barın geçen yıl kapatıldığını öğreniyoruz. Bu bilgiye ulaşırken etraf esnaf ve de eşrafına ait her kafadan birer ses de çıktı nitekim. Barın kapatılmasına dair bir dolu yerli yersiz bilgiyle de donandırıldık sayelerinde ama yine de bir karara varamadık. Ekonomik nedenlerden mi yoksa muhafazakar hükümetin dayatmacı tahammülsüzlüğünden mi olduğunu bilemeyeceğim bir sebeple gey bar kapatılmıştı işte. Arada fantastik komplo teorileri üreten de çıktı. Klasik.

Neyse ki Gümbet’te başka bir mekanı tarif ettiler. Oraya takılıyormuş geyler artık. Kalktık oraya gittik.Tarif edilen mekanı Gümbet’te bulduk ama pek de gey bara benzemediğinden doğru yere gelip gelmediğimizden emin olmak için garsona sorduk burası gey bar mı, diye.


Garson tuhaf bir savunmaya geçerek “Düşmanlarımız çıkarıyor bu lafları, abla. Çekemeyenimiz çok. Hem öyle bir yer olsa ben burda çalışır mıydım hiç?” dedi.

Bara boş verip biraz soluklanmak için kaldırıma oturup etrafı izlemeye koyulduk. Sokaktan geçen ortalama beş İngilizden birinin bir tarafı kırılmış ve alçılıydı. Hatta bir tanesi adeta Hannibal gibi sadece gözlerinin göründüğü alçıdan bir yüz maskesiyle alemliyordu. İçince şirazelerinden çıkan ve kavga gürültü veya düşme kırılma eğilimleri gösteren İngiliz turistlerin her şeye rağmen alemlerinden vazgeçmemeleri de kayda değer bir özellikti. Hele benim gibi blackberry’sine düşen her emaille ateşe basmış gibi zıplayıp küçük işbaşları yapan biri için örnek alınası bir özellik.

Dünkü gazetede çıkan
tutkulu İngiliz turistin haberi de gördüklerimizi doğrular niteliğiyle bir hoşluk oldu.

Perşembe, Ağustos 28, 2008

Hayat, Beni Neden Yoruyosun?

Projem bitti ama huzuru gelmedi henüz. Belki de neye, nasıl yaradığını anlamadığımız bir şekilde aniden bittiği içindir. Bunu yakında anlayacağız. Bu süreçte benim de bittiğim günlerden birinde Elyan’la yemek yiyorduk. Ona da başımdaki belaları anlattım elbet. Bir rahatlama ihtiyacı adına. O da anekdotlarla durumu özetlemek istedi. ”Bizim ODTÜ’de bir hocamız vardı”, dedi. ”Türklerin ölçümleme yöntemine ’olsa olsa’ metodu denir, derdi.”

Ağzım doluyken ortaya çıkan gülme kriziden genzime doluşan salataların acısıyla çıktım. Yani şimdi böyle yazınca komik olmuyor ama anılarımla birleşince bir sinir boşalması ba’bında trajikomik geliyor bana. Projeci adamların çizimlere, şekillere bakıp, burayı olsa olsa 50 bin kişi kullanır, olsa olsa 3 ton yük alır, olsa olsa 2 yıl sürer, olsa olsa 500 bin Euro tutar şeklindeki konuşmaları canlandı gözümde. Varsayımlarınızı destekler referanslarınızı, bençmarklarınızı, formüllerinizi de yollayın dediğimde yaşadığım buhranlar da cabası.

Sezgisel bir bilgi var burda. Biraz da ampirik. Anladım. Yanlış değil, bu da bir bilgi. Kötüsü olmaz. Yoğurdu varsın böyle yesinler yemesine de bunları yeni dünya düzeninden yatırımcılara sunduğunda ’olsa olsa’ tekniğini reddediyorlar. İş hayatının beni yorduğu nokta tam da burası işte. Operasyon alemi ampirik, sermaye alemi teorik. Ben de tercüman. Olsa olsa’ları teorilendiren, ispatına kasan kişi. En yorgunundan hem de. Sermayecilerin ampirik dili öğrenmeye niyeti yok. Para da onlarda ya, pek burunları havada.

Operasyona teori kastırmak daha münasip sanki diycem ama en son server’daki ortak dosyalarda operasyonculara ait dokümanlar hem de onlardan biri tarafından silindiğinde acı gerçeklerle yeniden yüzleştim. 'Emaillerde 15 MB’lik dosyalar dolaşıp inbox’a kalabalık etmesin, en son versiyonunun da kimde kaldığı belli olmuyor hem' diyip server’da ortak dosya yaratıp güzel güzel sınıflandıraraktan yükleyelim, çalışmalarımızı ilerletelim demiştim. Demez olaydım. Ne koyduysak silindi. Copy fonksiyonunu cut’la mı karıştırıyorlarsa artık. Hayır, interaktif bir yer olmasa herkese sadece read access vericem bitecek. Devinimli de lanet şey. Tamam, dedim. Madem. Herkes herşeyi bana yollasın. Ben koyucam sadece ortak dosyaya. Seviye bu yani. Daha elektronik dosyalara mukayyet olamıyoruz. Bu dosyalayamama hali teori bilmezlik de değil aslında ama sanki ön şart gibi bir şey. Kategorilendirmek, organize etmek teori dediğin şeye dayanaklar, arşivler yaratır.

Özetle, ben bu işin içinden çıkamadım. Çıkan varsa bana yöntemini geçerse nasıl sevinirim anlatamam.

Yarın nihayet yaz tatilime çıkıyorum. Şimdi de ’ya dinlenemezsem’ anksiyetesi bastı. Dönünce de başka bir projem var da. Aslında huzursuzluk ondan. Geniş vakitlerce rahatlayamamaktan.

Perşembe, Ağustos 21, 2008

Proje Günleri

İşim çoğaldıkça başkalarıyla daha sık temas etmek durumunda kalıyorum. İstemeden de olsa. Bazen hiç istemiyorum. Biriyle konuşmak, derdimi anlatmak, bana geri bildirimlemesini beklemek falan çok uzun sürüyor. Geç olsun da güç olmasın gibi bir durum da yok. Geç de olmuyor zaten. Hiç olmuyor. Hem de yıprana yıprana olmuyor. Bunca sene mercimek olabilmişiz. O da tuhaf. Konuşmadan, yazışmadan anlaşsak ya da anlaşamasak peki? Nedir bu toplantı tutturukları? Alışverişte görünmeyelim. Kimsenin umrunda değil. Dost da yok etrafta düşman da. Mış gibi yapacak da kimse yok yani. En büyük mış’ı kendimize yapıyoruz.

Bazen, ama nadiren, biri çıkıyor. Beni hiç yormuyor. Sanki beynimi okuyor. Lafımın öznesine girmişken tümlecini, yüklemini patlatıveriyor. Kendi uzmanlık alanından birkaç hareketle işimi bitiriyor. O zaman gözlerim yaşlarla dolarak sarılıyorum ona. Bu soğuk kadının durup dururken neden birini dramatik bir şekilde bağrına bastığını anlayamıyorlar.

Bir proje sürecinin sonuna yaklaştığım şu günlerde iyice rendelendiğimi düşünüyorum. Tutam tutam serpiştirilebilirim herşeyin üstüne. O kadar ki her şeye nane oldum. Ben bir mimarım, bir mühendis, bir avukat, bir öğretmen ve de bir matematikçiyim aynı anda. Ben artık ben değil, başka bir şeyim sanırım. Ürküyorum da. O kadar çok adrenalin basıyorum ki banyo, tuvalet gibi zorunlu hacet anlarında bile sıkıntı basıyor. Duramıyorum. Ellerim titriyor. Ateş basıyor.

Kankalarla tatile gidicez haftaya. Bu tatilde ‘dur’mayı nasıl başaracağımı bilmiyorum.

Perşembe, Ağustos 07, 2008

Yaz Günü

Gece gündüz çalışınca insan boş vaktinde de huzursuzlanıyor. İnsan’dan kastım ben yani, Hafiye. Bugünlerde etrafımdaki herkes işkolik. Etrafım küçücük olduğundan tabii herkes demesi kolay bana. Bir yanda boşalmış bir İstanbul var. Göz bu, görüyor. '45 dakikalık işe gitme yolculuğum 25 dakikaya indi' konulu sevinçlerim üç gün süremeden E5’te ve TEM’de haldır haldır yol çalışmaları başladı. Azalan araç adedi daralan yolda kalınca nette yine aynı kaldık.

İşte geçen 12 saatlere yolda geçen 2 saati, uykuyu, yemeği, kişisel temizliği falan da katınca gün bitiyor. Yaşamadığım için anlatacak şeyim de olmuyor. Bu tam gaz konsantrasyonuma ekşiyen aksilikler yok mu sanıyorsunuz? Hayır. İnsana sadece çalışmak ve başka bir şeyle ilgilenmemek de nasip olmuyor. Burada ‘insan’ yine ben.

Bu yaz sularımız kesilmedi heyoo, derken iki gün üst üste sular kesildi. Yani kovadan tasla dökünerekten yıkanmak mümkün. Soğuk su bana tomas. Yurtlarda ve altyapısız evlerde az oturmadık. Şövalye gibi paşa torunu diiliz biz. Ama o, yani Şövalye, mızıl da mızıl, mızıl da mızıldanırken çeşmelerden çok ben kurudum. Suyu akmayan eve çok kira ödüyormuşuz da, hepsi benim yüzümdenmiş de. Hödö hödö höö de.

Evi ben tuttum diye ben suçluyum yani. Ama evi tutarken ben bekardım efendim. Kendime göre tuttum. Sen de yanımdaydın. Hadi ben çok Amerikalıydım o zamanlar, sen doğma büyüme o semtin çocuğuydun da, yardımcı da olasın vardı madem, sorsaydın ya yazın suları kesiliyor mu diye. Böyle bir soru aklımıza mı geldi? Yoo. Böyle bir kuraklık ihtimali mi vardı ki o zamanlar? Konjonktür değişti işte. Diyelim, bir daha ev bakacak olsam doğalgaz faturası ne kadar geliyor, çatısı, penceresi akıyor mu, suları kesiliyor mu falan diye sormayı öğrenmiş olayım bu tecrübeden. Sanki sorsam emlakçı doğruyu söyleyecekmiş gibi. Neydi yani çaresi? Neyi yanlış yaptım ben? Hıı? Ne ders çıkarmalıyım bundan?

Dayanamadım, Düella’ya kaçtım. Gece saat bin olmuş. Düella da benden meşgul. Telefonda birilerine iş yağdırıyorken banyomu yapıverdim. Çıktım, biraz kocamı çekiştirdim. Rahatladım. Ben ordayken sular gelmiş, kocam yeniden Dr Jekyll olmuştu.

Çarşamba, Temmuz 30, 2008

Ara Verdim

Yaz rehaveti olsa keşke. İşte çok işim var. O yüzden bir-iki hafta yokum buralarda. Yokluğumda update vermem gerekenleri aşağıya listeledim. Aynen günde bin kez yazdığım emailler gibi. Mesleki deformasyonuma buyrun:

- Pintilik Kardeşliği Düella'yla beraber kocakafalık yaparak, yani ofiste yatıp kalkarak, yani akşam yemeklerini de ofiste yiyerek devam etti. Yemek hazırlayacağımıza çalışırız daha iyi hesabı. Haklısınız, ben de bizi anlamıyorum. Sonra Düella koko Çeşme tatiliyle, ben de tel tel olmuş sinirlerime iyi gelsin diye aldığım tuhaf ve de gereksiz gece elbisesiyle pintilik olayını bitirdik. Bizim sorunumuz istikrarsızlık. Kadın olmak böyle bir şey sanırım. Hadi Düella'yı konu dışında bırakalım. Kadın kısmısı arasında en inatçı istikrar abidesi benimdir heralde. Ben bile dağıldım. Öyle diyim.

- Tatilim var mı yok mu, hala belli değil. Amerika'dan gelecek kankalarla çıkılacak Eylül tatili Şövalye'yi bozacak gibi. Başbaşa çıksak bir önden gazı alınsa fena olmayacak ama böyle bir 'ön' tatil aralığı yok. Evli olmak tatillerde pek iyi bir nane değil. Yani şimdi o kırılmasın, bu üzülmesin, annelerin yazlıklarına da gidilsin gibi dertlerimiz var. Pardon, sadece benim var. İnsanların alınıyor olabileceğini sanıp bunu da dert edindiğim için.

- Kışa ev almak istiyoruz. Pardon yine galiba sadece ben istiyorum. Banucanlar Kemerburgaz'dan ev almışlar. Amerikan ortam. Yeni, güzel, yeşillikler, havuzlar falan. Şövalye'nin kankalardan da oraya gidenler var. O da orada oturmak istiyor. Aklım çelinmiyor değil ama kedi gibi olduğum için muhitimden çıkasım da yok. Çok paralara 40 yıllık ve her bir düzeneği bozuk apartmanlarda oturmak istiyorum diye Şövalye de bozuk. Evli olmak semt seçme zamanlarında da çok iyi bir nane değil. En son Düella da gelirse Kemerburgaz'a giderim, dedim. Düella da ona helikopter ulaşımı sağlamamız şartını koştu. Oradan işine gidemez başka türlü. Yani ben daha bile uzak yol gidebiliyorum ama o gidemez. Kasmaya gerek yok.

Tez zamanda geri gelicem.

Pazartesi, Temmuz 21, 2008

Pintilik Kardeşliği

Her bir araya geldiğimizde şu meşhur ev alma meselesi mutlaka açılır. En az yarım saat bundan bahsederiz, ama enn az yarım saat. Herkes ev almak ister ama ya semtine karar veremez ya büyüklüğüne. Ya fiyatların düşmesini bekler ya sene sonu primini. Bizim bir de Düella’yla yakın oturma zorunluluğumuz da var. Nedenini bilmiyorum. Öyle işte.

Dün akşam yine bu mesele açıldı. Bizim ne kadarlık bir ev almamızın uygun düşeceğini hesapladık hep beraber. Şu kadar para bankada var. Bu kadar para ailelerden yolunacak. O kadar da kredi alsak falan filan derken iyi bir şeyler çıkabiliyor ortaya. Rahatladık, inşallah, maşallah dedik.

Bizimki bitti, Düella’nınkini hesaplamaya geçtik. Kalem elimizde. Defterin yeni bir sayfasını açtık.

Hafiye: Şimdiii, bankada ne kadar paran var, Düella?
Düella: X lira
Hafiye: Yahu bir sene önce X-5000’di. Bir senede 5000 YTL’cik mi biriktirdin? Yuh
Düella: E, n’apiym, ya uff.

Düella’nın cebinde ya bir kara delik vardı ya da gerçekten bu işin içinde bir iş. Kara delik seyahatlerinde açılıyor, biliyorum. Senelerdir de diyorum. Önce inkar ediyor sonra da e-bunu-da-yapamayacaksam-niye-çalışıyorum’a bağlıyor.

İnkar ki ne biçim. Dedim yaz o zaman geçen yıl nerelere gittin, hadi bakiym. Senede iki kez Amerika bile zaten sadece uçak parasıyla 4000’e gelir. İki kez gitmiyormuş Amerika’ya. Euee, pasaportun nerde. İspatlayalım. Hem daha iki saat önce Nisan’da Vancouver’a gidelim beraber diyen kimdi? Sawyer da gidecekmiş hem toplanılırmış diye. Uflandı puflandı. Aylık harcamaları bir çıkardık ki seyahatine ayda kira kadar para gidiyor. Yine de o masraf kalemine neşter vurası yok. Onun yerine harcamalarının yüzde 1’ini bile oluşturmayan kuaför-bakım kalemini çiziyor.

Seyahat kadar kocaman bir diğer kalem ise dışarda yenen akşam yemekleri. Koko yeme, büfe ye, dedik. Evde ye, dedik. Zaten koko yemiyormuş ama işte koko da yese artık Yonc gibi yapacakmış. Benim bir suyum bir köftem var. Buyrun on iki buçuk lira diyip kaçacakmış. Yonc da ben de pintilikle zengin olmuşuz. O cömert gönlüyle evsiz barksız sokaklarda kalsa ona bakmazmışız da. Aman aman. Üzerine gittik ya hemen saldırdı.

Biraz zaman geçti, acıkmaya başladık. E, bu kadar lafın üstüne Namlı’dan sipariş verme
yelim. Evde makarna yiyelim, dedik. Pansiyonun kapağı açılmamış mutfak dolaplarında bir paket makarna bulduk. Buzdolabında da tarihi geçmiş olmasına rağmen nefasetini koruduğuna inandığımız bir makarna sosu. Ucuz akşam yemeğimizi yerken Şövalye’nin isim babalığını yaptığı Pintilik Kardeşliği oluşumunu başlattık. Bundan sonra haftaiçi her akşam birimizin evinde buluşup makarna yiyeceğiz. Motivasyonumuzun sürekliliği için her akşam farklı bir makarna sosu denenmesi şart. Bu oluşumdan Çıtır’ın henüz haberi yok ama onun da saflarımıza katılacağından eminiz.

Çarşamba, Temmuz 16, 2008

Laf Attılar

Sıradan bir iş günü sabahıydı. İşe giderken kat ettiğim uzun ve vahşi E-5’te zaten yükselmeye çok müsait kaygı düzeyimle her an bir trafik kazasına kurban gidebileceğimi düşündüm. Bu durumda acaba Şövalye kaç günde ya da ayda toparlanırdı. Bi kere dağılır mıydı ki. Herbert soktu ya bu fikri dün gece , ‘kıskançlık testine göre beni sevmiyordu ki’ şeklinde zuhur eden dramalarım oldu. Bunlardan zaman zaman Serdar Ortaç güfteleriyle sıyrıldım. Sağolsun Amanda oğlak arkadaşım toparlamış yollamış. Ben de CD yaptım. Dinliyorum. Hadi gelin üstüme, korkmuyorum. Ben Serdar’a bayılıyorum.

Fakat otoparkın kapısına geldiğimde üyelik kartımı okutmak için pencereyi indirirken kendimi müziğin sesini kapatırken buluyordum. Acaba aynı saatlerde otoparka giren iş arkadaşlarıma Serdar dinliyor olmamdan dolayı rezil olacağımdan mı endişeleniyordum? Otoparktan ofise yürürken hala bu konuyu düşünüyordum. Aşağılık kompleksim mi var yoksa Beyaz Türk özentiliğim mi diye çözmeye çabalarken bir şey oldu. O cadde hep kalabalıktır zaten ama birisi laf attı bana.

Offf anam, bee. Endama bak be. Ne yürünür buna be.

İçsel yolculuğum dış dünyamın gerçeğine çarptı sanırsam. Şok şokella oldum. En son bana laf atılalı on yıl olmuştur rahat. Bu süreçte cazibemi yitirdiğimden değil elbet. ‘Bu hatuna laf atarsam o da beni paralar, en iyisi mi uzak durayım’ ışığı yaydığımdandır. Küçükken ve ezikken olur bu tacizler en çok. Kaşara bulaşmazlar. Sanıyordum. Belki de kompleks miyim, özenti mi, yoksa kocam beni sevmiyor mu falan diye dramalanırken ışığım, auram ezilmiştir. Ne biliym. Aaa.

Dönüp baktım, hop n’oluyoz, diye. Üç tane oğlan. Ben diyeyim 17, siz diyin 20 yaşındalar. Ben dönünce bir susup önlerine döndüler de. Hangisi dedi, niye dedi. Üstüne gitsem zaten kaçacaklar. Muhit benim zaten. Binanın güvenlikçilerine bir ıslıkla işleri biter de hiç halim yok uğraşacak. Bakışlarımla dövdüm. Yürüdüm gittim. Kendilerince erkeklik yaptılar. Biri bağırdı, diğerlerine şov mu oldu, ne olduysa artık.

Amacı olmayan şeylerle geçiyor vakitler böyle.

Cuma, Temmuz 11, 2008

Tatilin Var Mı Derdin Var

Her yaz olduğu gibi bu yaz da bir tatil krizi yaşıyoruz. Düzenlilik seyretmeyen işlerim, son dakikada bir şey çıkma ihtimallerim yüzünden bir türlü kopup gidemiyorum. Gitsem geri de çağrılabilirim. Olmayacak şey değil. Yani aslında on ay boyunca sakin sakin ama iki ayı feci kritik yoğun da olabilen bir işim var ve o yoğunluk yaz aylarına da denk gelebilir.

İşte madem Amerika tayfası da geç geliyordu buralara, Eylül’de yaparız tatili dedik. Yaşlandık, yorulduk da. Öyle cup-tıs cup-tıs plaj tatili yerine dağlara çıkalım dedik. Karadeniz Yaylaları’na mesela. Ben sandım ki şu ağaçtan yayla evleri var ya, orada bir pansiyonda kalırız. Heidicilik oynarız. Çamlıhemşin’de mesela.

Bir hafta geçti geçmedi Düella muhabbettin bir yerinde Kaçkarlar’da çadır kuracağımızı söyledi. Bütün tüylerim ayağa kalktı. Tuvalet, soğuk da olsa su, kanepeden bozma da olsa bir yatak ve bir sandviç falan da olsa yemek gibi minimum konforlarım vardır. Onlar olmadı mı ben de olmam. Tatile gitmem ayol. Benim için dinlenmek börtü böcekle, çalı çırpıyla kavuşarak bir yaşam mücadelesine girmek olmadı hiç. İzci de değildim, dağcı da değildim. Düella öyle miydi sanki? Hayır. Ona macera olsun yeter. Konforu da mühim değil, çiziği, yarası, hijyeni de. O çadırı kuracak bilgi birikimimiz olmadığı gibi enerjimiz de olmaz. Biz yine de ortamına girdik madem asılalım masılalım deriz, Düella onu da yapmaz. Seyahatinde de yaptığı üzere özel şoförle falan iner dağdan. Buraya da bütün bunları inkar yorumları bırakmazsa ben neyim. Siz de onu bütün bilmeyenler gibi inanırsınız. Tabii Kaçkarlar’da çadır işine en çok outdoor insan Şövalye sevindi. Kocaları evde bırakmaktı niyetimiz ama adam bizle gelmezse valla da kurtlara kuşlara yem oluruz oralarda. En azından ateşi yakar, çadırı kurar diyorum.

Bu gidişle ya anamın ya kaynanamın yazlığında soluğu alacağız bence.

Aslında ben tatili sevmiyorum. Tatil için nereye gitsek sıkıntısını, organizasyonunu, bikini giymişken göbeğimi nasıl saklayarak oturabilirim diye kasılmayı, camız gibi yemek yiyip bin derece sıcakta havuz ya da plaj başında fenalıklar geçirerek durmayı sevmiyorum. Zaman geçsin diye devamlı bir şeyler okuyor oluyorum ama sonra da hem sıcaktan hem yediğim karpuzlardan hem okumaktan başıma ağrılar giriyor. Sonunda da bir an önce bu herkesin bayılıp bittiği günler geçsin de evime döneyim istiyorum. Tatillere de görev gibi çıkıyorum.

Şu dört aya yakın süren çocukluğumun yazlarından istiyorum. Günlerin evde veya sokakta oyun oynanarak, televizyonda naif çizgi filmlerin ve dizilerin izlenerek zamanın yavaş yavaş geçtiği, Eylül'ün hiç gelmeyecekmiş gibi geldiği o geniş zamanlardaki gibi bir tatil istiyorum. Başka herşey çok zorlama geliyor.

Salı, Temmuz 08, 2008

Huzursuz Bacak Sendromum

Yatak odamdaki televizyon bütün gece kısık sesiyle açık dururken uyuyabiliyordum. Bir müzik kanalı açık olmamalıydı çünkü çalan şarkıların melodisine veya ritmine sarabilme ihtimalim vardı. Hele de bildiğim bir şarkıysa. Bir şeye sardırınca uyuyamıyordum. En güzeli eski sit-com’ların art arda yayınlandığı kanallardı. Konuya da sardırmamalıydım. Amaç izlemek değil, bir ortam sesi yaratarak ninnimsi bir mırıltı yakalamaktı. O yüzden televizyonun sesi ne diyalogları anlayabileceğim kadar yüksek ne de kendi iç sesimi baskın kılacak kadar alçak olmalıydı. Televizyonun ses ayarının dördüncü çentiği bu kıvam için idealdi. İnce ayar kıvamı. Gün içinde beş mil tempolu koşmuş olmak, çok çalışmış olmak, gece uyumadan önce sıcak banyo yapıp bir bardak ılık süt içmiş olmak da fayda etmeyebiliyordu. Uyuyamıyordum. Huzursuzca ayaklarımı oynatıyor, oynattıkça ayıkıyor, bir süre sonra tekrar uykuya dalar gibi olduğumda yeniden ayaklarım oynuyor ve uyanıyordum. Uykum açıldıkça huzurum daha da kaçıyordu.

Bir gece işte saat siz diyin üç, ben diyeyim beş yine kıpırtıma uyandım. Tekrar dalamadım. Ayılmıştım iyice. Televizyondaki diziler bitmiş yerine haber-reklamlar (infomercial’lar) başlamıştı. Ayak uzatmalı koltuğa da dönüşebilen bir yatağın reklamı vardı ekranda. Teyzenin biri yatakta aynen de benim gibi, yani yan yattığı yerde bisiklet sürer gibi bacakları hareket ettiriyor, sonra da uf puf edip uyanıyordu. Bu yatak ‘restless leg syndrome’a (huzursuz bacak sendromu) iyi geliyordu. Teyze bu yataktan satın alıyor ve deliksiz uykulara kavuşuyordu. Anaaa, oldum. Hatta da evreka. Benim bacaklarım huzursuz ne demek yahu diyerekten biraz eğlendim de. Yani kendim öyleydim de bacaklar da işte fazla uzağa gidemediklerinden heralde huy kaptılar. Bir yandan da Amerikalıların her dıtın her bıtına bir isim takmalarıyla eğlendim sabahın köründe. Bu her-durum-için-bir-isim şeysini artık biliyordum ama içselleştiremediğimden olsa gerek hala garipsemeye devam ediyordum.

Sonrası benim gibi bir siberkondriyak (hastalık hastasının internette semptom taramalarıyla kendine teşhis koyması) için google aramalarıyla devam etti. Bu bacak neden huzursuz, huzursuzluğunu ne tetikler, ne dindirir, nasıl tedavi edilir falan diye öğrenegeldim. Bir sonraki aşamada Doktor Şükü’ye de sordum. O da bana birtakım numune haplar yolladı. Numune tabletlerin üzerinde de hatta 'huzursuz bacak sendromu tedavisi içindir' yazıyordu. Demek kendime teşhisini tesadüfen koyduğum ve de hem incir çekirdeği hem de acaip ender sandığım bu sendrom bir endüstriye dönüşmüştü bile. Bu hapları kullandığımda huzursuzluğum azalmıştı ama numuneler bitince zaten arada sırada yoklayan bu huzursuzluk için hergün ilaç almak istemediğimden devam da etmedim. (Vaktiyle Doktor Simit bu duruma ‘evlen geçer’ reçetesi yazmıştı. Altı aydır evliyim ama huzursuzluk hala zaman zaman bacaklarımı yokluyor) Numune hapların içeriğini okumadan da almadım elbet. Bana süper enteresan gelen bir sendromum varken hakkındaki herşeyi okumadan duramazdım. Haplar dopaminerjikti. Yani dopamin artırıcıydı. Yani dopaminim azdı.

Dopamin eksikliği tutku, empati ve haz eksikliğine; huzursuzluğa falan sebep oluyormuş. Bu ayak bacak oynatmaca da kokaini yani hazzı gelememiş bağımlının krizini andırıyordu.

Uzun lafın kısası, uyuzluğum fizyolojik olabilir mi, diye düşünüyorum bu aralar. Mayam bozuksa geçerli bir mazeretim olmuş olur. Herkes rahat eder.

Perşembe, Temmuz 03, 2008

Deprem Kehaneti

Bugünlerde ana haber bültenlerini çalkalayan bir haber var. Dan. Az sonra. Dan. Dan ve de daaan. Amerikalılar birkaç hafta içinde Bandirma’da 8.0 şiddetinde deprem bekliyormuş. Ekranda yıkıntılardan kurtarılan insan görüntüleri falan. Gerisini seyretmedim. Benim bildiğim depremi önceden bilen bir teknoloji yoktu. Caponlar bile en çok 4 saniye önce bilebilmeyi başarmıştı da hani o bile bayağı etkili oluyordu can kaybında. Yurdum insanının galeyanlı haberleri sevişine verdim bu fragmanı.

Aradan birkaç gün geçti. Bir iş arkadaşımın Bandırma’da yaşayan annesinin bu haberler yüzünden panik ataklar geçirdiğini öğrendim. Kadıncağız uyuyamaz olmuş. Kalkıp Istanbul’daki kızına sığınmış. Istanbul çok güvenli ya. Neyse işte, tanımadığım bu kadına üzülüp durumun bir analizini yapma ihtiyacı hissettim. Önce basında çıkan haberleri okudum, izledim. Birçok kaynakta bu haberin kaynağı için “Amerika’da yayın yapan bir site” veya “ABD’de bir site” olarak geçmişlerdi. Neyse ki bazı başka kanallarda kaynak olarak “CNN’e bağlı http://www.ireport.com/ adlı internet sitesi” gösterilmişti. Ben de gittim baktım bu site neyin nesiymiş diye.



Efendim, youtube’da nasıl kameramanlık oynayabiliyorsanız, ireport’ta da muhabirlik oynayabiliyorsunuz. Hala beta formatındaki sitenin tepesinde “Unedited. Unfiltered. News” şeklinde bir tagline açıklamaları var. Yani herkes istediği herşeyi raporlayabiliyor, haber yapabiliyor. CNN açmış siteyi ama haberlerin doğruluğuna, uygunluğuna dair hiçbir garanti vermiyor. Sadece kimi haberleri CNN bültenlerinde kullanabiliyor. Siteye şimdiye dek yaklaşık 125 bin haber yüklenmiş, CNN de aralarında beğendiği 682 tanesini geçen ay kendi bültenlerinde kullanmış. Bunların hepsi de sıcak gelişmelere, sevinçlere, trajedilere tesadüfen yoldan geçerken şahit olan ve videosuna çeken amatörlerden. Poposundan haber uyduranlardan değil. CNN için çok mantıklı bir hareket. Tüm dünyadan bedava muhabir desteği alıyor. Benzer bir siteyi Hürriyet de http://www.sendeyolla.com/ adıyla açmaya kalkışmış. “Türkiye’nin en geniş haber ailesine katıl” diyerekten de alt başlık atmış ama bu sitedeki haberler popodan atma olabilir diye herhangi bir uyarıya gerek duymamış. Zaten de siteye yurdum insanı çoluğunun çombalağının videosuyla şanlı tarihimize övgü dolu klipler koymuş. Muhabirlik yerine kapatılan youtube’a yedekleme yapıyor olabilirler artık kendi bilecekleri iş. Bunlara uyuz olmayalı bırakalı birkaç ay oluyor. Bunu da kesin dönüş sonrası adaptasyon sürecinin son safhasına girmiş olmaya bağlıyorum. Bu konuda da elbet bir gün açıklama yaparım.

Ireport’u biraz karıştırınca 5 Temmuz’da dünyanın sonunun geldiğini ve kıyametin kopacağını iddia eden bir habere de rastladım. Kimse yorumlarda önden kıyamet koparmamış. Fakat Bandırma’da deprem iddialayan ‘haber’ bir adet Türkiye haritasında Bandırma üslü genişleyerek büyüyen birkaç çemberden ibaret. Haberin sahibi de zaten bunun bir teori olduğunu söylüyor. Kendi çapında sismik haritalara bakaraktan bir şey iddialamış. Bunu da zaten saklamamış. Yine de haberin sahibi o kadar sıkıştırılmış ve o kadar komplocu terörist ilan edilmiş ki, tipik taşralı Amerikalı nezaketini de bozmadan ha bire bu konunun uzmanı olmadığını söylemekte ve insanları yanlış yönlendirdiyse özür dilemeklerde. Deprem iddiasının sahibi ‘muhabir’in kimliğini ve adresini ele geçirmiş bir Türk de bir karşı haber yayınlayarak birkaç hafta içinde adamın tuvaletinde tam da adam hacetini görürken bir volkan patlayacağını iddia etmiş. İsmi ve adresi açığa çıkan adamcağız ailesinin güvenliğinden endişe etmekte şu aralar.

Konuyu iş arkadaşıma annesine anlatsın diye özetlemek istedim ama bu kadar araştırma-karıştırma falan yapınca deli olduğumdan şüphelenmesini istemediğimden sustum. Hem yurdum medyası benden büyük, onla başa çıkamam. Kör bakla durumları ya da. Bakladan kastım medya, ifadelemediğim ama okuyucunun anlaması gereken alıcıdan kastım da teyze sembolündeki halktır da denebilir.

Perşembe, Haziran 26, 2008

Kişinin Ayinesi ve Diğer Açıklamalar

İşini iyi yapan insanları ben de seviyorum. Hatta işini iyi yapmayan insanlara bırakın sevgiyi, onlara karşı asgari gerekli saygıyı dahi kotarmakta zorlanıyorum. Fatih Terim’in işini iyi yapıp yapmadığını yorumlayacak kadar futbol bilgim yok. Benim bu konudaki uyuzluğum Fatih Terim’in açıklamalarındaki gereksiz ve yersiz ifadeler silsilesinedir. İşini iyi yapan insanlar mütevazi olmayıp göz önünde şovlar, artistlikler ve yersiz triplere girdiğinde de işini iyi yapmasına ’rağmen’ işini iyi yapmıyor-muş gibi bir algısı kalıyor bende. İşini iyi yapan insanlar işlerindeki başarı kadar egolarını da kontrolleyebildikleri zaman benim gözümde imparator olurlar. Türkiye’de her ikisini birden başarmış ve de şöhret olmuşlardan az var. Mesela Sezen Aksu. Mesela Murathan Mungan.

Fatih Terim’i Bülent Ersoy’u sevdiğim gibi seviyorum dedim dün gece. Sanat müziğinden de anlamam. Bu müziğin yorumundaki başarı kriteri kuvvetli bir sesle makamına uygun icra ise sanki Bülent Ersoy bunu başarıyor gibi. Albümleri de satıyor mu, satıyor. Gazinoya çıksa gecesine 100 bin kayme alıyor mu alıyor. Şarkı söyleme işini de ticaretini de iyi yapıyor yani. O noktaya kadar kendisi 'orada bir şarkıcı var uzakta' iken yanı sıra gündem olduğu maskaralıklar kendisini izlememe sebep oluyor. Ama işini de iyi yapmıyormuş gibi geliyor işte bana o saatten sonra. Şovmen olmaya kasan ya da kasmayan fakat özünde böyle ayarsız bir primadonnalık yatan bu kadın acaba ne inciler saçacak şimdi diye onu gördüğüm kanalda kalıyorum. Seyre değer buluyorum yani kendisini.

Fatih Terim elbette ki benim kendisini seyretmelere doyamadığımdan kazanmıyor ekmeğini ama bu işiyle alakası olmayan şovu ekmeğine katık etmesindeki manasızlığı gözümdeki değerini azaltıyor. Ha, bu durum adamın çok da bir tarafında ya da değil. Bence de. Ben bu konulardaki genel bakış açımı Fatih Terim’de cismanileştirdim. Kendisi sadece bir örnektir. Ana mevzu değildir.

***
Son günlerdeki bir diğer konumuz da benim sıkıcılığım, ilhamdışılığım ve soğukluğum. Düella'nın yazısındaki göndermelerin çoğunu üstüme alınmak için yeterince sebebim var yani.

Çocukluk dönemim sayılmazsa takım tutmadım. Müsabaka seyretmedim. Bahis de oynamadım ki her zaman kazanana meyletmiş olayım. Güçlünün yanında duran güç odaklı motivasyonlarım da olmadı. Tamam, eroin çeken veya köprü altında yaşayan bir çevrem yok. Holding patronlarıyla yalılarda da takılmıyorum. Bu beni ’yeterince’ başarılı ve ’kararınca’ doğru yerlere oynayan bir insan yapmaz. Bu olsa olsa benim ilgi alanlarımı ve sosyo-ekonomik sınıfımı gösterir. Bu beni sıkıcı yapıyor olabilir ama bu yüzden sevilmememi de biraz agresif bulabilirim.

Yine aynı yazıda bir başka –belki de- bilgelik dolu olan (üç noktalarından arındırılmış) "Sular yükselince, balıklar karıncaları yer. Sular çekilince de karıncalar balıkları yer. Kimse bugünkü üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin. Çünkü kimin kimi yiyeceğine "suyun akışı" karar verir" önermesine de katılmıyorum. Bu ifade kadercilik dolu. Kimse hiçbir zaman üstünlüğüne ve gücüne güvenmesin bence de. Her dakika popoyu kollamakta fayda var. Fakat ben balık olsam suların çekilebilme ihtimaline karşı daha derin sularda yaşayabilme adaptasyonu geliştirirdim. Su tamamen yok olup gidecekse de karada da yaşayabilme adaptasyonuna kasardım. Karınca olsam da suların yükselme ihtimaline karşı kıyıdan daha uzakta yerler bulurdum yaşayacak. Her tarafı su basacaksa da suda yaşayabilme adaptasyonuna uğraşırdım. Suyun akışı bir bağımsız değişken olurdu. Ne tarafa akacağına göre de alternatiflerim. Bence bu çok tutkulu bir çaba. Evrim de –olduysa - böyle olmadı mı? Aman, ne kasıyoruz bu kadar yaşama tutunmak için, diyenler de olabilir. O zaman bu kişiler milli takımın son dakikaya kadar maçı bırakmayan azimlerini de tutkulu bulmamalıdırlar. Her ikisinde de yaşama tutunma, ayakta kalma, yenilmeme mücadelesi görüyorum ben. Millilerinki mucize değildi. Evrimdi. Evet, evrim zaman alır. Mucize değil. Ancak evrim geçirenler sular başka yöne aktığında yaşamda kalır.

***
Bugünkü dünya düzeninin sol beyinlilere (realist, kocakafa, detaycı, plan-proje-taahhüt ruhlu) çalıştığına da inanmıyorum. Dünyanın hiçbir döneminde sağ beyinliler (sanatçı, sezgili, hayalperest, bütüncül) bu kadar değerli olmamışlardı. Mesela, beş yüz yıl önce harika besteler yapan sanatçılar aclarından ölebilirken sol beynin geliştirdiği düzende yaşam kalitelerini artırıp daha da verimli hale gelebildiler. Sonraları da fikirler sağcılardan çıktı, teknolojisi solculardan. İnsanlık olarak konforumuz arttıkça sanatsal yeteneklerin eskiden farkına bile varamazken şimdi hayata geçirir ve milyarlarla paylaşabilir olduk. Daha binlerce farklı alanlarda bunu ispatlayabileceğimizi düşünüyorum. Bütün bu beyin tarafları yazılarım da biraz kendimle dalga geçmek içindi, yoksa bu müthiş ying-yang durumlarını görmüyor değilim.
***
En iyisi magazinsel yazılardı valla. Ne bu kardeşim, tartış tartış, açıkla açıkla. Kuruduğum bir yana reytinglerim de düştü. Yeniden layt günlere dönücem, bu böyle biline.

Salı, Haziran 24, 2008

Mucizeler Zaman Alır Mı?

Sevgi böceği bir arkadaşınız mutlaka bir ara size bir powerpoint sunum yollamıştır. İçinde çizgi filmsel sevimli cüce ailesinin fakir ama sevimli bir yuvada uyuyor olduğunun sulu boya resmi vardır. Bunun Abidin Dino’nun çizdiği mutluluğun resmi olduğu iddia edilir. Ne bileyim Can Dündar’ın bir yazısını slaytlar halinde önünüze koyar. Backgroundunda da doğan ya da batan güneş, dağdan döne döne dolanarak şırıldayan dere, üzeri çiğ damlalı bir gonca gül falan vardır. İşte bunun gibi bir şey hazırlamış kanallarımız Milli Takım için. Millilerin ter içinde mücadele resimlerinin sağında solunca uçuşan bol üç noktalı manidar (olduğu sanılan) laflar. ‘Mucizeler zaman alır…’ en popüler olanı. Her kanalda Robocop Türkoların zikir ayiniyle dönüşümlü olarak dönüp durmakta.

Herkesin dilinde, sunumunda bu mucize. Fatih Terim’in Çek maçından sonraki basın açıklamasındanmış. Bu cümleyi de odasındaki (muhtemelen motivasyon posterlerinden birindeki) bir yazıdan alıntıladığını söylüyor. Açıklama aynen şöyle:

"(Çek maçında)...ilk karşılaştığım hasar tablosuydu. 6-7 oyuncumun hasarlı olduğunu görüyorum. Nihat Emre, Aurelio, Servet, Emre Güngör, Hakan Balta'nın sakat olduğunu görüyoruz. kendi işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. 70. dakikadan sonra bütün yazdıklarınızı çöpe atmak kolay değil. Burada imkansız diye bir şey yoktur. 'Mucizeler zaman alır' demiştik benim odamda öyle bir yazı vardı. Biz pes etmeyen bir takımız. Bir söz vardır. Gecenin en karanlık zamanı gündüze en yakın olan zamandır..."

'Mucizeler zaman alır' ifadesinde, ‘zaman’ içinde çalışıldığı, çabalandığı, ondan dolayı normalde ‘mucize’ sayılabilecek kadar olağanüstü sonuçlara varılabildiği anlamı var. Benim de konuyla ilgili iki sıkıntım var.
Birincisi, Terim bu cümleyi maçları son dakikalarda almalarına istinaden söylemiş. Maçın son on dakikasına kadar bahsi geçen ‘zaman’ alınıyor ve bu mucize sonuca hazırlanılıyor gibi bir ifade çıkıyor –ki tuhaf. Maça maçta hazırlanılmaz sanki. İkincisi çalışıp çabalama, emek harcama sonucunda -kime karşı olursa olsun- kazanılan maç benim nezdimde ‘mucize’ değildir. Ben ‘mucize’ kelimesinde bir beklenmediklik, bir şaşkınlık uyandıran iyi bir şey alt anlamlarını çıkarıyorum. Zor şeyi çabalarımla elde edersem sevinirim, mutlanırım ama şaşırmam yani. Elde ettiğim şeye de mucize muamelesi yapmam. Yaparsam ikincisini, üçüncüsünü, sürekliliği bekleyemezsiniz ki. Çabaladıysam ve işi kıvırdıysam o mucize değildir, güdümlü bir başarıdır. Özetle bu ifade kendi içindeki tezatlarıyla (oxymoron) beni uyuz etmiştir.

Yeni bir mucize umuyorum bir de. Maçın başından itibaren ‘abi süper oynuyoruz, alırız bu maçı’ diyebilmek ve mesela ilk yarı bir gol, ikinci yarı bir gol daha atmak gibi bir ‘mucize’. Hadi bakalım, inşallah.

Terim’in açıklamasının kalanındaki “Gecenin en karanlık zamanı gündüze en yakın olan zamandır” sözünün konuyla alakasını da çok kuramadım. Yani bana ‘dibini gördün artık bundan sonra sadece yukarı çıkabilirsin’ vari çok bir şey yapmadan da ‘bekle düzelir’ gibi bir şeyi çağrıştırıyor. Ben mi totomdan anlıyorum? Aslında belki tam da durumumuzu en iyi anlatıyordur, o ayrı.

Belki normal insanları motive falan ediyordur gerçekten bu lügatlar. Şu motivasyonel poster işinde çok para var diyorum yalnız.

Cuma, Haziran 20, 2008

Sarımsaklı Köfte

Yurdum insanı bulgurla beslendiği için aklı fikri savruk, bedeni de kavruk kalmıştır derlerdi. Avrupalı ondan sırımdı, ondan medeniydi bir nebze. Bulguru bilmediği için. Bu ampirik ve de yampirik bilgiyle bulgura haksızlık yapıldığını düşünmekteyim. Mesela kısır, mercimekli bulgur pilavı, içli ve çiğ köfteler, Kürt köftesi, efendime söyliyim meyhane pilavı. Hepsi ama hepsi bir yana asıl efsane sarımsaklı köftedir. Ömrüm boyunca her öğün yesem bıkmam. O derece hastasıyım.

Annem geldi. Gelmesiyle Çukurova mutfağı günleri başladı. Kardeşimde kalıyor ama her fırsatta dolabıma yemekler taşıyor. Bugünkü mönüde sarımsaklı köfte vardı. Hani güya üç beş gündür yediklerime feci dikkat ediyordum. Ben diyeyim bir kilo, siz diyin bir buçuk kilo sarımsaklı köfte yedim az önce. Birazını Düella’ya götürecektim hesapta. O da bayılıyor bu bulgur düğmelerine. Ama işte dayanamadım ve hepsini yedim. Bu köfteye hiçbir zaman dayanamamışımdır zaten.

Bulgur iyidir hoştur ama feci gaz da yapar bana. Şişkinlikten hastanelik olmama ramak kalan şu dakikalarda televizyonda Hırvatlarla da maçımız var. Yollar boştur ve de hastaneye çabuk yetiştirilebilirim diyordum ki Şövalye geldi ve pencere yanında durmamamı söyledi. Bir serbest vuruş yapıyormuşuz. Gol olursa maganda kurşunu yiyebilirmişim. Bu şişkinlikle vurulursam küçük çaplı bir hidrojen bombası efekti de yaşanabilir mahallede.

Çarşamba, Haziran 11, 2008

Kötü Hissetmenin İyi Tarafı

Herkes ısrarla neden mutlu olmaya çalışıyor? Üzüntü, keder, melankoli falan bu yaşadığımız zamanlarda ve toplumlarda neden yok edilmeye çalışılınıyor?

Daha mutlu bir insan olayım diye şimdiye kadar yaptıklarımı düşününce alenen maymun olduğumu fark ettim. Neler yapmamışım ki? Aerobikimsi kickboxing yapmışım, olmamış taeboya geçmişim. En sonunda koşmaya başlamışım. Terapiste gitmişim, psikologa, psikiyatriste gitmişim. St John’s Wort içmiş, Prozac’ı denemişim. Oradan oraya gezinmekten hoşlanmasam da deliler gibi seyahat etmişim. Bir dünya self-help kitabı okumuş, telkin metodları uygulamışım. Birtakım kulüplerde, derneklerde insan içine karışmaya çalışmış, acı ada çaylarından içmiş, uyku hapları kullanmışım. Yasemin yağıyla sağımı solumu ovmuşum. Şimdilerde de meditasyona başlamaya çalışıyorum.

Bütün bu yaptıklarımı arka arkaya dizip film şeridi yapsak ortaya bir palyaçonun dramı çıkabilir. Aklım geriden geldiği için en başta sormam gerekeni en sonda soruyorum işte. Biraz depresyondan, iç sıkıntısından kime zarar gelmiş ki? Bıraksaydım da dağınık kalsaydı ya.

Tabii bu iç sıkıntısını giderme faaliyetlerinin çoğunu Amerika’da yaptığımı söylemem şaşırtıcı olmaz. Yapılan anketlerde Amerikalılar ezici çoğunlukla ‘mutlu’ olduklarını söylüyorlar. Genel hal ve gidişattan mutlu, aileleriyle ilişkilerinden mutlu, arkadaşlarından, tanrısından, kişisel yetenek ve gelişiminden, dış görünüşünden, sağlığından, arabasından, semtinden mutlu. Ne kadar bayık, allaam, adamlar herşeyden mutlular. Bir tek finansal durumlarından mutlu değiller. Bana sorsanız sadece maddi anlamda mutlu olmaları, geri kalan herşeyden büyük üzüntü duymalılardı. Ama Amerika, mutlu olmanın şart olunduğu, pozitiflik manyağı bir ülke. Mutluluk oranın en büyük endüstrisi ve orada kötü hissetmek yasak. Nasılsın sorusuna ‘iyiyim’ cevabının yetmediği, ‘sadece iyi misin yani?’ diye hayret edilmesi üzerine, ‘harikayım’ denilen bir yer. Yani şu Amerikalılar başka hiçbir şeye ‘mış gibi’ yapmaz, ama illa mutluymuş gibi yapar ya, deli olucam.

Oysa biraz hüzün çok yol alabilirdi.

Klinik depresyona övgüler dizmiyorum. O bir hastalık ve kesinlikle doktorlara bırakılmalı. Fakat hafif depresyon ve melankoli halinin, bazen ‘hüzün’ bazen ‘iç sıkıntısı’ bazen ‘karanlık’ dediğim şeyin yaratıcılık, hayata mana katıcılık anlamında gerekli olduğuna kanaat getirdim. Plan program insanı olaraktan modumun da günlüğünü tutuyorum uzun süredir. Mod günlüğümü yazılarımın tarihleriyle karşılaştırdığımda karanlığımla baş başayken ve de onunla baş etmeye çalışmazken çıkardığım yazıları daha çok beğeniyorum. Depresifken işimi de daha iyi yapıyorum. Mutluluk beni salaklaştırıyor, tembelleştiriyor sanki. (bkz sağdaki resim) Full-time işinin yanına doktoralar konduran Esincan da başarısının sırrını soracak olanlara ‘mutsuzluğum’ diyeceğini söylüyordu.

Mutluluk endüstrisinin dünyaya yayılmasına, hüzne hastalık muamelesi yapmasına, hüznün bir an önce bünyemizi terk etmesi için çabalamaklara kalkışmasına uyuz oluyorum. Bütün o serotonin artırıcı aktiviteler ve pembe haplarla aslında yapay memnuniyetlere çark ettirilmiş ve dünyayı olduğu gibi kabullenmiş, içi boşaltılmış tiplere dönüyoruz. Hüzün hayata alışamamaktan geliyor. Başka türlü bir şey aramaktan, arayışın huzursuzluğundan. Bu huzursuzluktan besleniyor kimi insanlar ya da bütün insanların bir tarafları. Kimilerinin daha çoğu, kimilerinin daha azı. Dokunmayın, kalsın öyle.

Orhan Veli Rumelihisarı’na oturmak yerine psikiyatriste gidip ‘içimde tarif edemediğim bir keder var’ deseydi, kendine depresyon tanısı konulup Prozac reçetelenseydi dünya daha mı güzel olacaktı sanki?

Pazartesi, Haziran 09, 2008

Sol Beyin - Sağ Beyin

Meditasyon yapsak iyi olur rahatlarız dedim ama hafiyelik icabı bu işin ilmini de araştırmadan edemedim. Önce ne olduğunu öğreneyim de sonra prosese girelim diye. Şimdiye kadar meditasyonla, beyinle ilgili o kadar çok şey karıştırdım, kendime o kadar çok test uyguladım ki aklınız almaz. En çok ama en çok, geçirdiği beyin kanamasında sol beyni etkilenen beyin bilimcisi Jill Taylor'ın tecrübesinden yola çıktığımı söyleyebilirim. Sol beyni etkilendiğinde yaşadıkları meditasyonun tanımına tıpa tıp uyduğu için etkilendim. Yani meditasyon aslında sol beynimizi kapatmak mıdır, diye düşünüyorum bu aralar. Yani bunu düşünüyor olmak bile sol beyinlilikken ne kadar başarılı olabilirim, bilemiyorum. Bir tarafım yemiyor açıkçası bu çabayı. Bayağı bir gaz gerek çünkü sol beynim feci dominant.

Şimdi beyin basitçe sağ ve sol diye ikiye ayrılamıyor elbet. Sağ da, sol da kendi aralarında birtakım alt fonksiyonlara ayrılıyor. Yaptığım testlerde sol beynimin alt fonksiyonlarına baktığımda en güçlü yanım olaraktan gerçeklik bazlı ve sözlü işleyişler anormal bir şekilde öne çıkarken (anormal derken gerçekten üzerinde çalışılıp düzeltilmesi gereken bir durumdan bahsediyorum), kullandığım kadarıyla sağ beynim bütünlük bazlı işleyişlerde sağlıklı ölçülerde, yani normal.

Sol beyindeki gerçeklik bazlı işleyişlerde kişiler ödevlerini, görevlerini yapmazsa başına geleceklerden feci halde haberdardırlar. İlla bir (adet olarak 1) kural ve yönetmelikle yaşamaz, her ortamın kural ve yönetmeliklerini baştan görebilip, öğrenebilip ona uygun davranrlar. Kurallar yoksa da yaratırlar. Adaptasyon yetenekleri üstündür ve hiçbir ‘iş’e duygusal anlamlar yüklemezler. Onlar için iş iştir ve işin sevilmesi gerekmez. Sadece verime, karlılığa ve bunlara yakın duran birtakım rasyolara bakarken ödül ve alkışla beslenen Düellavari motivasyonlara hayret ederler.

Sözlü işleyişim de aynen gerçeklik gibi anormal boyutlarda. Sözlü kişiler kelimelerle düşünür ve görsel materyale çok az ihtiyaç duyarlar. Bir adresi tarif ederken normal insanlar Migros’un sokağından solda camiyi görünceye kadar devam et, oradan sağa dön derken bunlar X Caddesi’nden iki kilometre kuzeye devam ettikten sonra Y Caddesi’ne sağa dön demeyi uygun bulurlar.


Sağ beynimde ise sadece ve sadece bütünlük normal. Geri kalan bütün fonksiyonlar anormal boyutlarda zayıflar. Bütünlük de işte büyük resmi algılama şeysi ama gelin görün ki fantezi yok, görsellik yok, sezgi yok. Eğlenceli ve yaratıcı ne varsa bende yok yani.

Cosmo’daki kişilik testlerini cevaplayaraktan a, b, ve c’lerin yoğunluğuna göre ne kadar çılgın, romantik, çapkın, cazip falan olduklarını ölçen kızlara döndüm, canlar. Dön dolaş aynı salak şey. Ne olduğumu bilmiyor muyum? Eee? Daha ne. Bir de obsesif kişilik miyim testi bulayım ben iyisi mi.

Çarşamba, Haziran 04, 2008

Tembel Kocanıza Nasıl İş Yaptırtabilirsiniz?

Şövalye kablo ve adsl faturalarından sorumlu kişi olduğundan bu iki utilitymiz ha bire kesilip duruyor. Güya otomatik ödemeye bağlatmışmış. Hayır, bu faturalar öyle yüzlerce YTL’lik de değil ki. En düdük paketlerden aldığımız için her iki faturanın toplamı ayda 30 YTL bile tutmuyor. Yani hesabında bu kadar olmadığından değil. O kadar fakir değil kocam. Ya da vadesiz hesabında hiç para komayıp bütün parasını bir yere yatırıyor da değil. O kadar parasının peşinde koşturuyor da değil. Gerçekten anlamıyordum neden böyle olduğunu. Otomatiğe bağlatma emriyle beraber otomatiğe bağlandı sanmışılığı imiş sebep. O da ayrı bir saflık işte. Ama faturada da yazıyor, ne bileyim emri verdikten sonra da mesaj olarak çıkıyor karşına, 4-6 hafta sürebilir otomatiğe bağlanmanız diyor. Bu arada gelen faturalarınız atlanabilir, aman ha falan da diyor. Bu mesajları ka’ale almayınca sonuç ortada.

İlkin adsl bağlantısız kalmıştık. Internet bağlantısına kavuşmamız yedi hafta sürmüştü. Şövalye önce sinirlendi kudurdu. Sanki suç kendinin değilmiş gibi sisteme, telekoma falan küfretti. Sonra baktı bir komşu bağlantısı yakalayabiliyor, hiiiç oralı olmadı. Adsl’e para ödemenin gereksizliğine dair attı tuttu. Telekomun bu servisinin çok pahalı olduğunu, ama artık onların ağına düşmediğini gururla savundu. Gel zaman git zaman komşu bağlantıya kilit vurdu. Bizimki feryat figan gitti adsl servisimizi açtırdı.

Şimdi de kablo tv’miz yok. Daha durun, bir hafta oldu henüz. Hadi TV seyretmemesine seyretmiyoruz da ben salonda uzay mekiğimin üstünde koşarmış gibi yaparken aklımı oyalayacak bir şeylere ihtiyaç duyuyorum. Sessizlikte aletli egzersiz yapınca zaman geçmez oluyor. Yine ilkinde olduğu üzere sinirlendi, kudurdu Şövalye. Sisteme, telekoma küfretti. Sonra da dvd'lere dadandı. Allahım, her gün dört beş tane sahte dvd’yle eve geliyor. Ekmek yokken pasta yiyenler gibi bir dvd atıyor alete. Yemişim kabloyu, zaten ne biçim görüntüsü vardı. HD televizyonumuz var, seyrine bakamıyorduk. Bak, dvd ne şahane, diyerekten kendini kandırıyor, en geç yarım saat içinde de horul horul uyuyakalıyor. Artık evliymişiz. Demek oluyormuş ki benimle az ilgilenebilir, salondaki kanepede uyuyakalabilirmiş. Bu başka bir yazı konusudur fakat o yüzden şimdilik irdelemeyeceğim. Sadece beni ne kadar delirttiğini anlamanız için dahil ettim buraya.

İş seyahatine çıktım geçen gün. Giderken bana söz vermişti döndüğümde kablomuz açılmış olacak diye. Akşam döndüm baktım. DVD koymuş. Elinde de dondurma, mısır falan sinema keyfinde. Nerde dedim tv. Yine unutmuş açtırmayı.

Binbir Gece’nin canlı yayın sezon finali varmıştı dün gece. Binbir Gece’yi zaman zaman seyrediyorum sevgili okurlarım. Zaten üç dört bölümde bir izlediğinizde konuya hakim kalıyorsunuz. Hiç izlemediğim halde Yaprak Dökümü’ne de hakimim, nasıl oluyorsa. Kuzen Larry çekirdek çitlerken bize de anlatıyor, oluyor. Aşağılayabilirsiniz yani beni. Umrum değil. Fakat dün gece Türkiye’de ilk kez dizi canlı yayınlanacaktı diye ilgimi çekmişti. Amerika’da zaman zaman yapıyorlardı, enteresan oluyordu, bakiym bizimkiler becerecek mi diye merak ediyordum. En temel merakım buydu yani. Yoksa olay örgüsünü bir forumda üç satırda okur öğrenirdim. Ne olacaktı ki?

Şu çocuklara disiplin-dayak mevzuunu araştırıp duruyorum ya kaç gündür. Erkekler de çocuktur ya. Hatasını anlaması için çocuğu 'sevdiği şeyden mahrum bırakmak' tarzını Şövalye’de de denemek istedim. Çat diye kapattım dvd player’ı. Bütün dvd’leri de toplayıp kaldırdım. Kablo TV açılana kadar bu evde entertainment yasak dedim. Müzik dinlemek bile.

Sonra banyoya gittim. Banyo da ayrı sıkıntı. Spot lambalarıyla aydınlatılan banyonun da tek bir spotu kaldı patlamadık. Aylardır Şövalye yenilerini takmamak için bahane derelerini kuruttu. Elektrik tasarrufu falan bile dedi hatta. Zaten sinirim tepemde. Artık salonda saçımı kurutup fön çeker, kaşlarımı yolar oldum. Bizimki hala mesajı almadı. Tek başına kalmış 12 wattlık ampülle kör kör banyo yaptım. Çıktım bir baktım, dvd’leri kaldırdığım yerden geri çıkarmış, yarıda kalan filmine devam ediyor. Dvd player'ı yeniden kapatıp dvd'leri yeniden ortadan kaldırdım. Çok sinirlendiğim için banyonun kapısını da kilitlemekle tehdit ettim onu. Madem banyo umrunda değil, banyo
olmasa da oluyor olmalı. Ondan da mahrum kalmalısın. Git ofisinde gör hacetini. Lambalar takılana kadar banyo da yasak. O da gitti mutfağı kilitledi bu sefer. Ben de yemek yapmıyormuşum madem mutfak yasak olsunmuş bana da.

Oyun mu be bu? Yemek yapmıyorsam da yaptırıyorum parasıynan. Sen de taktır lambaları elektrikçiyEEE. Hem aç mı kaldın ki? Yemek yaptığımda yedin mi ki? Ama ben karanlıkta kalıyorum. Ben televizyonsuz kalıyorum. AAARRGGHHH!

Düşün taşın en iyi çözümün yine dayakta olduğuna karar kıldım. Yani ne ki bu şimdi uğraş uğraş, deli işi valla.

Cuma, Mayıs 30, 2008

Çocuk Disiplini Yöntemleri

Bugünlerde ebeveynler –en azından etrafımdakiler- neden çocuklarını dövmez oldular? Neden bundan çekinir oldular ki? Çocukken her azdığımda annem bir güzel pataklardı beni. Sonradan bu durum hakkında konuşup analiz manaliz de yapmazdık tabii ki. Time-out cezam da yoktu. Time-out’un ne olduğunu da ancak kolejde öğrendim. Kendisi bir ceza çeşidi olur. İzole bir yerde bir süre tek başına, aktivitesiz, stimulansız kalma halidir. Sınıfta azınca öğretmenin yolladığı ufak, loş, boş bir odada dikilirdik işte birkaç saat. Bana hiç de tomastı. Sadece üç time-out bir gün uzaklaştırmaya mı sebep olurdu, öyle yani sarı kart gibi bir şeydi. Kırmızı karta giden yol olması icabıyla huzur bozardı. O zamanlar Adana’nın kebap şişi, döner bıçağı, meydan dayağı meşrebine pek uzak kaldığından anlaşılması güç olmuş olabilir tabii bu Amerikan icadının.

Şimdilerde kimin bebesi varsa evlerinde bir time-out köşesi var. A, etrafı mı pislettin, sütünü mü fırlattın, ablaya mı vurdun, koş bakiym köşene. Çocuk gider. Birkaç dakika sonra, ‘geçti’ diye bağırır. O köşede o kadar çok bekleşilmiştir ki köşenin duvarı kirlenmiştir.

Çocuk büyüyünce köşe cezası odaya kapanma cezasına dönüşüyor. En güzeli. Oh, gelsin dvd’ler gitsin wii’ler, ohh msn chatler. Harika fikir valla. Eliniz değmişken bir de psikologa götürün onları. Götürün ki size ne kadar kötü anne-baba olduğunuzu söylemek yerine dikkat eksikliği ya da hiperaktivite bozukluğu teşhisi falan koysun.

Çocuk dediğine azdı mı biraz acı çektirmek lazım. Böyle yapmazsanız kendi pisliğini toplamasını söylediğinizde size 'hayır’ der çıkar işin içinden. Kaldı ki, bu o kadar da kötü bir şey değildir. Yetişkin hayatını bir küpte veya ışıksız bir ofiste patronlarını zengin etmek için bilgisayar ekranı karşısında rapor yetiştirmek ve sunum hazırlamakla geçireceği için onu geleceğine hazırlamış da olursunuz. Hadi diyelim küçük yaramazın hayatı sizin kontrolünüzde. Onu laboratuar ortamında, harikalar diyarında yetiştirdiniz. Dış dünyaya kontrolünüz yetmediğinden gerçek hayata karıştığında ayarı alacak, o zaman başınız iki misli ağrıyacak. Ama nedir, mesela Finlandiya’da yaşıyorsanız gerçek hayat da steril olduğundan bunu yapabilirsiniz. Yani sözüm gerçek sosyal demokrat ülkelerden dışarı. En kötüsü bizimki gibi müslüman mahallelerde gavur yöntemleridir. 0-10 yaş arası Beyaz Türk çocukları neslinin bu memlekette ilerde neler yapabileceklerini görmeyi heyecanla bekliyorum şahsen.

Bugünün çocukları kendilerini adam sanmaktadırlar. Siz de burada devreye girip gerçekten kuralları kimin koyduğunu onlara göstermelisiniz. Çocuğunu pataklamayı bilmeyen ebeveynler için birkaç tekniği paylaşmak istiyorum:

1- Osmanlı Tokadı: 'Ön uyarı’ manasına gelen bu tokat azıntı devam ederse sağlam köteğin geldiğinin habercisidir. Parmaklarla yanağa değil de elin ayasıyla şakak kemiklerine vurularak icra edilir. El ve kolun omuz hizasında açısız hareket etmesi şarttır. Sarsıntılı bir tokat olması yüzünden çok tesirlidir. Ancak sonu gelmeyecek olduğunu tahmin ettiğiniz ciddi arızalar için kullanınız.

2- Seri tokat: Mesela markettesiniz ve sizinki onu isterim, bunu isterim diye tutturdu. Önce küçük, sıradan bir tokat atın. Beş saniye kadar bekleyin ki ağlamaya başlasın. Ağlamaya başlayınca biraz daha şiddetli vurun. Ağlama devam ederse tokadın şiddeti artarak devam etmeli. Tokat-viyak-tokat-viyak-tokat...şeklinde. Burada amacımız ağladıkça daha çok dayak yediğini ve yiyeceğini çocuğa anlatmak.

3- Oklava: Annemin favorisi olan oklavalar hala çalışan anne mutfaklarında bulunur mu bilemedim. Bulunmuyorsa da bulundurun fakat en iyisi bile 3-4 seansta kırılır. Önden toplu almakta fayda var. Sırt ve bacak kötekleri için idealdir.

4- Terlik: Tüm zamanların favorisi. En ideali ağır plastikten yapılma olanlardır. Eskiden her yaz mutlaka alınan poliüretan tabanlı Esem terlikler bu iş için idealdir. 38 numara kırmızılarının mazisi bende derindir.

5- Çimdik: Tek elle, iki parmakla yapıldığından kalabalıkta çaktırmadan da yapılabilir. Etraftakiler çocuğunuza işkence ettiğinizi anlamaz. Pratiktir. Arabayı kullanırken dahi tek elinizle arka koltuğa uzanıp bacakları sıkıştırıp yolunuza devam edebilirsiniz.

6- Kafaya tokmak hareketi: Çocuğunuz öğrenme güçlüğü çekerse bu hareketi deneyin. Her okuyamadığı harfte veya anlamadığı cümlede kafası kapıymış da siz de kapıyı çalıyormuş gibi yapabilirsiniz.

7- Baston: Eğer düşünüp taşınıp ancak bin yaşına geldiğinizde çocuk sahibi olursanız bastonunuzu da disiplin aracı olarak kullanabilirsiniz. Çocuk koşarken bastonla çelme takabilir, kalkmaya çalışırken arbedede üç beş kez ittirebilirsiniz de.