Perşembe, Şubat 26, 2009

Biz Bize Benzeriz

E-mail yollarken outlook’ta ‘okundu’ mesajı isteme opsiyonu var ya. Hiç işim olmadı o opsiyonla şimdiye kadar. Görünen o ki bayağı popüler bir uygulama bu. Bazen karşıdaki kişinin maili okuduğuma dair geri bildirim almak istediği çıkıveriyor penceremde. Hep de ‘hayır’ tuşuna basarım. Uyuz olurum bu duruma. Psikopatlıksa allahı benim ama benim o maili okumamdan çoğu zaman kritik bir sonuç çıkarmıyor olurum ya da bana bir şey soruluyorsa geri dönerim zaten. Düella da aynı şeyi yapıyormuş. Bir düdürük ortak yanımızı daha bulduk böylece. Çok ortak yanımız olduğundan değil. Genelde iş-güç tarzımız benzemese de uygulamaları konusunda benziyoruz. Şövalye mutlaka benzetme yaparak eleştiri yaptığından uyuz olduğu konularda Düella’yla benzer olduğumuzu iddia eder. Nedir bunlar? Ev düzeni, eşya sahiplenmesi, atmosfer geliştirme, yemek pişirme, özetle ev kadınlığı konularında.

Geçen gün Dilocan’la da konuşuyorduk bu olayı. O da bizden biri. Çiçekleri kuruyormuş. Allahtan temizlikçi kadın üstlenmiş de bu görevi kurumaz olmuşlar artık. Evde hazır yemek varken dahi sofra kurmak ona zul geliyormuş. Kuru ekmeğe bir ekşi peynirle akşam yemeği geçiştirmesi yaptığı zamanları özlüyormuş. Koltuklara şöyle bir kumaş attırtıp şıklaştırmak, sehpaya bir biblo koymak ömründe aklına gelmemiş. Nasıl bir empati kurdum onunla, anlatamam. Yonc da aynı böyle. Düella zaten böyle. Biz böyleyiz işte. İyi bir nane diye demiyorum, sadece iletiyorum.

Uzun süreler aileden ayrı, tek başımıza yaşamaktan kaynaklanıyor diye
düşündük. Aykırı örnekleri de var ama. Pelinat ve Ruş da ev bekarıydılar hep ama hamarattılar. E, o zaman ne ola ki?

Şövalye kısa yoldan hepimizi bir gruba toplamayı başardı. Bütün işletme kızları böyle oluyor. Kocakafalıktan başka bir şey görmüyor gözleri. İş psikopatlıklarından evlerini unutuyorlar. Hepsi sayko. Kadının parlaması gereken yer evidir. Dedi.

Derdi başı yemek bu adamın. Her kanaldan fışkıran yemek programlarındaki kadınların pişirdiği her şeye yutkunup duruyor. Ona istediği kadar et yedirmiyorum, özenli sofralar kurmuyorum diye benle de evlendiğine pişmanmış. Kolesterolünü, göbeğini falan bahane ediyorum da yarın filinta olsa, kolesterolü yerlere düşse yine de yemek yapamıcam. En uyuz olduğum şey. Iyyy.

Pazartesi, Şubat 16, 2009

Deliler ve Şok Emiciler

On yılı geride bıraktığım iş hayatında ve gözlediğim politik organizasyonlarda üst yönetime dair gittikçe daha çok farkına vardığım bir mevhum var. Üst yönetim denen şey tepede bir deli ve etrafında da bu deliliğin şoklarını emenlerden oluşuyor. Batıda da doğuda da, kuzeyde de güneyde de, dünyanın her yerinde bu böyle. Deli derken bildiğiniz düşük IQ ve şuursuz aktiviteli deliden bahsetmiyorum belki ama etrafı için kesinlikle bildiğiniz amortisörlerden bahsediyorum.

Lider kişi illa ki güneşe uçmak, kutuplara bahar getirtmek, develere hendekler atlattırmak falan ister. Buna da vizyoner olmak denir. Sesleri yüksek de çıktığı için diyalogları monologlara da çevirir. İş amortisörlerin önüne düşer. Amortisörler de neyin ne miktarda olacağını kestirir, biçtirir, işi olur yoluna, makul sürecine sokar. Bunu yaparken de çok darbe yer. Lider güneşi, baharı, hendek atlamayı göremediğinde bir darbe koyar. Alt kadrosu ise analizine, modeline, sebep-sonuç ilişkisine bağlanmamış şeyleri, bir gün önce ‘öyle’yken bir gün sonra ‘böyle’ olan gidişata ayak uydurmaya çalışırken zorlanıp bir darbe koyar. Amortisör, bu darbeleri altına, üstüne, etrafına, 360 derecesine de yansıtmamaya çalışaraktan içinde tutar. Alttan gelen darbeler nispeten daha kolay emilir. Amortisörler de nihayetinde onlara deli rolü yapıp bu şokları emebilse de nihayetinde amortisör olmak için süper esnek sinirler, çelik yürekler, yumuşak deriler gerekir.

a) İş hayatında olsam olsam bir amortisör olacağımı bildiğimden ve o noktada da aklımı oynatma ihtimalinden;
b) Şövalye’nin tembelliğe dair övgü dolu iknalarından;
c) Birikmiş paramın bir süre hiçbir şey yapmadan öyle saksı gibi durmama yetebileceğinden;
d) Transit halindeki Uranüs’ün başucu noktamdan geçiyor olmasından içimde bütün iş-güç sorumluluklarımdan kaçıp kurtulma hissiyatı belirdiğinden;

e) Yukarıdakilerin hepsinden etkilenerek aklımdan deli deli şeyler geçiyor.

Aklımdaki delilere etraf gerek değil ama. Kendi kendinin patronu olsun.
Kimse şokunu emmesin. Uzayda salınsın.
Belki bir miktar Düella’ya çarpabilir. O da bana ayna çanağı tutup beni daha da delirtir zaten.
O kiiiim, şok emmek kim?

Pazartesi, Şubat 02, 2009

Amerikan Noteri

New York Türk Konsolosluğu’na süresi uzatılsın diye yolladığım pasaportumu kaybetmişlerdi sağolsunlar. Bu ta 2002’de falan oldu. O aralar bir dünya foruma, email grubuna konuyla alakalı nefret mesajları yollamıştım. Konuyu deştikçe kızgınlığım arttığından son kertede konunun başı kıçı kalmamış, sadece hezeyandan ibaret olmuştu mesajlarım.

Pasaportu teslim almadık, dediler. UPS, Mehmet Özcan isimli kişinin zarfımı teslim aldığına dair imzalı belgesini çıkardı.

Özcan’a her gün yüzlerce posta geliyor. Sizinkini UPS vermemiştir geri kalanlarla bir pakete imza atmıştır, dediler. UPS, bu iddiaya karşılık o gün sadece ve sadece benim zarfımın taraflarından konsolosluğa iletildiğine dair raporlar çıkardı.

Bunun üzerine bu binada bizden başka Katar Emirliği de var. Onların postasına karışmıştır, dediler. Katar Emirliği’ni de arayarak bayağı taciz ettim. Onlardan da çıkmadı.

Sonunda bana bedavadan yeni pasaport çıkardılar. Derdim pasaportun parası ve yenisinin çıkması da değildi elbet. Pasaportun içindeki vizeleri çalışma izinlerini falan yeniden çıkarmaktaki badirelere duyulan isteksizlikti.

Bana dediler ki noterden tasdikli nüfus cüzdanı örneği yollayın.

Amerika’da noter duymamışım o tarihe kadar. Ev almışım, iki kez araba almışım. Ama bu nispeten bu büyük alışverişlere dahi hiç noter karışmamış. Noter ofisi falan da görmemişim.

Sahi, bu memlekette noter yok mu, oldum.

Gugılladım. Notary, Atlanta diye. Yüzlerce isim, Mail Boxes Etc adresi döküldü. Bu yüzlerce noterlik hali de beni kuşkulandırdı. Acaba hepsi aynı kifayette mi ki diye düşündüm.Bizim departmanın sekreterine sormaya karar verdim.

Lauracım, dedim. Durum böyle böyle. Benim nüfus cüzdanımın fotokopisinin aslında gerçeğinin aynı olduğuna dair bir damga lazım noterden. Buna uygun en yakın noter nerdedir, dedim.

Ay, canım dur ben basıveriym. Ben noterim, dedi. Çekmecesini açtı. Kalemleri, tutkalları, ataşları biraz sağa sola ittirerek zımbaya benzer bir soğuk damga aleti çıkardı. Kağıdı kıstırıp presledi. İşlemim tamamdı.

Para mara da almadı. Belgenin Türkçe olması da onu enterese etmedi. Zira nüfus cüzdanımın fotokopisi olduğunu görebiliyordu.

Meğersem 18 yaşının üstündeysen, sabıkan yoksa ve İngilizce okuma yazma biliyorsan bir başvuru formu doldurup 30 dolar da yatırdın mı noter oluyormuşsun memlekette. Her bir damgaladığın belge için de 2 dolar civarı bir para alıyormuşsun. Ekstra şahitlik gereken durumlarda da maksimum 4 dolar alabilirmişsin.

Adamların olayı mantıklı. Yani noter dediğinin işsel anlamda yaptığı ne ki zaten? Okuma yazma bilsin, gözleri görsün yeter. Oysa Türkiye’de noterlikten trilyoner olabilirsiniz gayet.

Düşündüm de Türkiye'de de herkese noterlik yolu açılsa sahte belgeciliğin şahıyken şahbazı da olurduk. Kesin.

Salı, Ocak 27, 2009

Overdose Adana

Adanalılık son günlerde gözümüze çok sokulur oldu. Dilber Hala’yla başladı, birkaç diziyle devam etti -ki hiçbirini izlemedim fakat duydum, en son da Yemekteyiz Adana’yla taç taktı. Hemşerilerimin aksanları, ‘ekşi’ ve ‘risk’ kelimelerini ‘eşki’ ve ‘riks’ şeklinde telaffuzları, ‘aboo’ları ‘deel mi?’leri, ikinci dakikada birbirlerine ‘canımsın’ hitabıyla başlayan ricaları, çatalın bıçağın tabak etrafındaki lokasyonlarının yanı sıra içe veya dışa dönük olup olmayışlarına çok da önem veriyormuş gibi yapmaları falan da kesmedi beni.

İlk akşamki yarışmacı çorba mönüsüne tarhanayı koymuştu. Dört misafirin ikisi ilk kez tarhana içtiklerini söylediler. Yarışmacı da ‘yuh’ oldu. Nasıl 50 yaşında bir insan ömründe tarhana gibi klasik bir çorbayı içmemiş olurdu. Bu durum benim ilgimi çekti zira ben de tarhana çorbasını ilk kez 20 küsür yaşımda İstanbul’da bir arkadaş annesinden içmiştim. Restoran mönülerinde de tarhanaya pek rastlanmadığından uzun süre bu tecrübeden uzak kalınabiliyor demek ki. Annemin mutfağında tarhana olmazdı. Sonunda 19’luk cinnettin yarışmacı hatun Selbi, bir açıklama yaptı. Tarhanayı Kozan tarafı bilirmiş Adana’nın. Karaisalılar bilmezmiş, diye. Merakıma cevap gelmişti işte. Bu zilliden de bir şey öğrenmeyi başarmıştım. Karaisalıydık biz. Ondan tarhana bilmiyormuşuz. Adana’nın Karaisalı ilçesi dağlıktır, Kozan ise düz ovadır. O yüzden ovalılar bize ‘dağlı’ da der biraz aşağılamaca babında. Dağlılar da ovalıları tembel olmakla kınar. Böyle birbirleriyle itişir dururlar. Demek tarhana bir ovalı yemeğiydi. Şövalye’ye durumu her nedense anlattım. ‘Aman çok mu otantik Adanalı dağlıymış buuu’, dedi ve beni öptü şapır şupur. Sonra da ‘ben de Karaisalıyım’, diye söylenerek dolabı karıştırmak üzere mutfağa gitti.

Geçen gün zaplarken bir programa daha rastladım. Bu sefer yemekli misafirler arasından ‘ileriye dönük, niyeti ciddi’ manita seçiliyordu. Evlilik programı Dest-i İzdivaç gibi bir şeyin Yemekteyiz’le kombiniydi bu. Akşam kardeş Hafiye de dalgasını geçiyordu. Yemekteyiz’de Dest-I İzdivaç’a Var Mısın Yok Musun? diye.

Bu Adanalılıkla dolu günler bunlarla kalmadı fakat. Geçen haftasonu Adanalılar Kültür ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği Adanalılar gecesine katıldık Şövalye’yle. O gitmek istemedi fakat yiyeceği yemekleri düşününce fazla uzatmadı. Şalgam içtim, bici yedim. Rahatladım. Şövalye sadece kebaplarla ilgilendi. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Aytaç Durak tarafından ‘Herşey Adana Demirspor için’ denilerek Fatih Terim’e Adanalı Onur Ödülü verildi. Başlangıç yerinin çok önemli ve hayatta peşini bırakmayacak bir şey olduğunu da böylece öğrendik. Suna Kan ve Yaşar Kemal'e de aynı ödüllerden verildi amma velakin geleneksele dönüşmek üzere ayarlanmış bu gecede önümüzdeki yıllarda kime ne ödül verileceğini kestiremedim
. Kıvanç Tatlıtuğ olabilir mi mesela? Bu arada, Nurhan Damcıoğlu Adanalılığına en şaşırdığım ünlüsüydü ortamın. Ümit Besen'e ise yakıştırdım ama bilmiyordum, taşların yerine oturması babında iyi oldu öğrendiğim.

Fatih Terim baş misafiriyle geceden aynı anda fakat ayrı ayrı çıktık. Onu 34 FT plakalı mercedesinin şoförü karşıladı. Beni de camı kırık arabamızı parasızlıktan otoparktan çıkaramayan kocam. Cüzdanını evde unutmuş. Gece kıyafetine uygun minik çantama cüzdan sığmadığından yanıma sadece ehliyet ve atm kartımı almıştım ben de. Bende de para yoktu yani. Şövalye’ye atm kartımı verdim; gidip bir yerden para çeksin de parktan arabayı alabilsin diye. Ama iş bu kadar uzamasın, ben bir hemşerimden borç alayım gitsin istemiştim aslında ama bizimki çok çekinir böyle şeylerden. O yüzden sonsuz gözüken ciplerle ve yılan arabalarla teker teker mekandan ayrılan hemşerilerime bay bay derken
onlarca dakika atm aramaya çıkmış kocamı beklemek durumunda kaldım.

Perşembe, Ocak 15, 2009

Yemeyenin Malı

Yılbaşı geldi geçti sevgili blogcular. Öyle PR’cı, reklamcı kızlara olduğu üzere Network’tan kazaklar, Lancome’dan kozmetik setleri felan gelmedi bana. Yerine yedi adet ajanda geldi. Türklerin ajanda tutkusunu anlamıyor ben. Hangi ara organize ve dakik ve günleri planlı olduk böyle, ben kaçırmışım. Yazığı günahı bir yana, saykoya da bağlıyorum bunlarla ben. Mesela, Mart’ın 17’sinde elimin altında yeni ajanda bulsam ve ajandayı sadece defter niyetine kullanacak da olsam gidip Mart’ın 17’sine yazılar kondurmam icap ediyor. Bu sefer de önde bomboş kalmış 75 sayfaya üzülüyorum. Herşeyden üzüntü çıkarabiliyorum, napiym. Bari normal defter gibi yapsalar şu ajandaları da uzun vadede de stok yapıp kullansam bunları ben.

80’li yıllarda yılbaşlarında –en azından Adana dolaylarında öyleydi- bir moda başlamıştı. Bütün esnaf duvar takvimi yaptırır, dağıtırdı. Bunlar ikişer ay takviminden altı adet resimli posterimsi kuşe kağıttan oluşurdu. Her sayfasında ayların mevsimlerinin temalandığı manzara resimleri olurdu. Ocak-Şubat’ta karlı bir manzara resmi, Mart-Nisan'da erken bahar, Mayıs-Haziran'da ilk yaz, Temmuz-Ağustos'ta yaz, vs şeklinde. Resimlerle ay tabloları arasındaki orta yerde de Falan Filan Ticaret yazardı. Telefonu ve adresiyle.

Sene sonlarında babam bu takvimlerden paket lastiğiyle tutturulmuş rulolar halinde dolu dolu getirirdi. Bunları açıp ispirtolu kuşe kağıt kokusunu içime çekmeye bayılırdım. Birkaç gün içinde bir bakardık 20-30 tane olurlardı. Üç odalı bir evin bu kadar takvime ihtiyacı olmadığından en güzelini odama, ikinciyi de mutfağa asardım. Mutfaktaki annemin olurdu. Üzerine kabul günlerini işaretlerdi. Geri kalanları da özenle yırtar, dörder parçaya ayırır, çalışma masamın çekmecesine istiflerdim. Karalama kağıdı olaraktan resim arkası boş alanları kullanmak için. Test çözerken işlemlerimi de o kağıtlara yapardım. Kalemin kağıdın kaygan zemininde kaymasına da bayılırdım.

Şövalye pintiliğin dünyanın hiçbir yerinde işe yaramadığına dikkatimi çekiyor. Zavallı Asyalılar yemeyip içmeyip paralarını Amerika’nın dev yatırım bankalarının fonlarında biriktirmişler. Al işte, bu krizle hepsi batmış. Ona inanmıyorsam The Economist'e inanaymışım.

Adam asla okumaz bu makaleleri. Ben okur, ona özet anlatırım. Oradan duyduğunu bana satıyor. Hadi Amerikalılar kazandıklarını biriktirmeyerek zamanında har vurup harman savurarak bu krizi hak etmişler ama pinti Japonlar ve Almanlar hiç kokoluk yapmadıkları halde onlar da eşit mahvolmuşlar.


Neymiş?
Yemeyenin malını yerlermiş.
Şövalye'den bilge notlar size.

Çarşamba, Ocak 07, 2009

Öğretmen Çocuğu

Dün gece Pelinat, Evo ve ben Pansiyon’da yuvarlanıyorduk. Pansiyon’un sahibi Düella uzun zamandır evine uğramıyordu. Yerine biz bakıyorduk. Ta ki en son iki gün önce sabaha karşı işe giderken görülen Düella pattadanak içeri girip hepimizi şaşırtıncaya kadar. Kararmış, iki büklüm ve yorgun haliyle tam bir James Brown’du. Çökerken pelerinini yetiştirdik fakat encore yapamadı. Direk koltukta uyudu. Dar koltuklarına sığamayan sağ kolu için de fiskos masasını kendine çektirip kolunu ona dayayarak sayıklaya sayıklaya uyuyakaldı. 24 saattir açmış da. Yemek çağırdık ve hatta Pelinat ona elleriyle uykusunda Ayvalık tostu bile yedirdi. Yeter, dedi. Çenesi yorulmuş. Bir kahve koyduk önüne. Biraz dikleşti.

Evo Türkiye’yi herkesten iyi çözmüş. Idiot’s Guide’dan doktora tezine terfi etmiş. Son tez konusu da mülakatlar. Bir tanesine girmiş geçen gün. Mülakatı kendi ve bir iş arkadaşı yapıyormuş. Görüşmeye gelen hatun daha önceden de başvurmak istemiş ama kocasının işi için yurtdışına gitmek zorunda kalmış da sonradan da kocası desteklememiş de falan da filan da anlatmaya başlamış her nasılsa. "Neyse", demiş Evo’nun iş arkadaşı. "Şimdi destek sırası kocanda o zaman. Ehue". 'Aynı koca değil', demesin mi hatun? Manasız geçen birkaç saniyeden sonra sadede gelinmeye çalışılınmış.

Evo Türklerin mülakatlarda neden ’too much information’ verdiklerini anlamıyor. Az önce örneğini verdiği durumda mülakatı yapılan hatun ille de söylemesi gerekiyorduysa kişisel sebeplerden daha önce başvurmadım diyip geçemez miymiş? Mülakatı yapanların da neden bu kadar konuştuklarını anlamıyor. Asıl mülakat yapılan kişinin en çok konuşması, mülakatı yapanın sadece soruları sorması gerekmez miymiş?

Bir gözü ancak yarım açılabilen Düella aslında insanların mülakatlarda işe en uygun kişiden ziyade kanka olabileceği kişiyi aradıklarından söz etti. Kendisinin de mülakatı yapan olarak çenesinin düştüğü çok olmuş. "Zaten gelenler tıfıl, sümüklü oğlanlar. Bir soru soruyorsun, iki cümlede cevabı bitiyor. Zaman geçsin diye ben konuşuyorum. Ahaha". Zaman hızlı geçiyorsa da konuşuyordur zaten. Güneşi Koç, ay burcu İkizler. Zodyak’ın en konuşkan kombinasyonuna sahip insan.

A, dedim. Bana da mülakatımda bizim patron babamın mesleğini sormuştu. Üniversite, mastır bitmiş üstüne 10 yıldır çalışıyordum. Öğretmen, demiştim babam. Çok beğenmişti patron cevabı. ’Öğretmen’ cevabı doğru cevap. Bunun doğru olduğunu yeni mezun olduğumda gittiğim mülakatlarda öğrenmiştim. Öğretmen cevabına herkes mutlu oluyor.

Önce bir güldük buna. Sonra bir baktık, odadaki herkes öğretmen çocuğu!
Hikmeti menkul bir şey olmalı ki Düella bundan sonra işe öğretmen çocuğu almaya karar verdi. 'Öğretmen çocuğu'nda idealizm, efendilik ve çalışkanlık vaadi varmış.
Kimbilir, belki de böylece devrilinceye kadar çalışması gerekmez.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Tutmayın Beni

Geçen gün Beşiktaş vapur iskelesinde bir vatandaş ‘Herkese borcum vaaar! Yeter ulayyn!’ diyip suya atladı. Öyle üstünde kazağı ve montuyla vapurla iskele arasındaki bulanık suya attı kendini. Vapur ahalisinden biri bir can simidini yerinden söküp adama fırlattı. Simide tutunan adamı vapura çektiler. ‘Yazık, etme eyleme kendine. Hayat buna değmez konuşmaları’ yapıldı. Adamcağıza yazık olmasına yazık da bu hareketiyle gerçek niyetinin canına kast olduğunu çıkarımlayamadım. Ufak bir cinnetti belki. Hatta sanırım sadece zor durumuna eşinden dostundan empati bekliyordu. Bu kış kıyamette saplıcan olmasaydı bari.

Geçen Pazar gazetelerde ve televizyonlarda da Mardinli Romeo ve Juliet’i izledik. Ailelerinin evlenmelerine izin vermediği aşık bir çift üç katlı bir binanın çatısına çıkmış, atlayacaklarını deklare ederek ya gönülsüz ailelerini tehdit ediyorlardı ya da canlarından bezdiklerinden isyan ediyorlardı. Olayın bundan sonrası her açıdan trajikomedi olmasına rağmen haksızca ulvileştirilecek Romeo-Juliet mertebesine çıkarılmış bir aşk hikayesi okuduk, izledik.

Bir kere yüksek bir yerden atlamaya kalkan ve depresyonun, anksiyetenin dibine vurduğu sanılan bir insanı atlamamaya ikna etmekle görevli kişi öyle dal dal yürüyerek çatının ucunda duran kişiye ilerlemez. Gördüğüm filmlerin hepsinde onu iknalı konuşturmaya çalışılınarak usul usul sokulunur. Aralarındaki mesafe tek hamleye indiğinde belki işte ani bir atılımla eleman çatıdan aşağıya indirilebilir. Burada tahmin edebileceğiniz üzere olmaması gereken durum oldu ve arkasından dal dal ona doğru yürüyen polisi gören Romeo atladı. El ele tutuştuğu için Juliet’i de kendiyle beraber aşağıya çekti. Hiç de öyle beraber falan atlamadılar. Tabii bütün bunlar olmadan bir süre önce aşağıya dev bir hava yastığı getirilmişti. O yüzden kimseye bir şey olmaması sanıldığı bir anda atladı Romeo. Atlamadığı ve fakat çekiştirilerek düşürüldüğü için Juliet ise binayı sıyırdı. Hava yastığı da yeterince pofidik kalamadığından Romeo ve Juliet’i zemine dokundurdu. Tam da öyle zbam diye çakılmadılar sanırım, hızları kesilmişti allahtan. Yani olayda psikoloji bilmeyerek Romeo’ya tehlikeli yaklaşan polis memuru, Juliet’in atlamayıp düşmesi, havası kaçmış hava

yastığı falan hepsi beraber tam da perfect suicide’a doğru gidiyordu ki allah yüzlere baktı. Gençlere de ailenin sempatisinden çok daha fazlası, tüm ülkeninkini kazanacak kadar drama imkanı doğdu. Sadece ikna edilerek çatıdan inselerdi ailelerin sempatisine yetecekti. Yani sonucu kötü de bitse amaç sadece ‘tutmayın beni’ idi.

Ofisim çok kalabalık bir yerde olduğundan devamlı itiş kakışa da sahne oluyor. Özellikle de hemen önümüzdeki caddede herhangi bir zaman diliminde mutlaka en az bir trafik kazası ve dörtlüleri yanıp duran arabaların yanı başında yumruklarını konuşturan adamlar oluyor. Şimdiye kadar birçoğunu izleme fırsatı edindim. Çarpışmanın saniyesinde arabadan inen adamlar hasara bakmaya gerek duymadan otomatikman yumrukları dikip karşı şoföre yönelirler. Güdümlü rokete benzerler o an. Kaskolarının falan olup olmamasının da bir önemi yoktur adeta. Maskatın bağcıyı dövmek olduğundan da emin değilim çünkü etraftan mutlaka taksi şoförleri yetişir ve bunları ilk yumruktan sonra ayırır. Kaza sahipleri tutulmasalardı karşısındakini çok fena benzeteceklerini sıklıkla iddia ederler. Böylece aslında ne sert adamlar olduklarına dair etraflarına mesaj verirler.

Salı, Aralık 23, 2008

Müflis İşadamı

Ortalık kötü. Batan batana. Kocam da battı. Kendisini artık ‘müflis bir işadamı’ olarak nitelendiriyor. Bir ara moral bozmuştu ama bayramda Orta Avrupa'ya gittik. Mevsim tersti mersti, totomuz dondu mondu ama noel süslerini, ağaçlarını gördü; meydanlara kurulmuş panayırlarda sosis, kurabiye ve hamur döner yedi, sıcak şarap içti; noel korolarını (christmas carols) dinledi de düzeldi. Moralsizlikten çıkar çıkmaz dalgamı geçtim. ‘Ben sana dememiş miydim’ledim. Karşı atak icabı beni suçluyor. Ben bıdı bıdılanmasaymış ve onun şahane iş planlarına omuz silkmeseymişim şimdiye çoktan trilyonermişmiş. Başarılı erkeğin arkasındaki kadın ben olamazmışım.

Ben de ne eşşek kafalıyım ki hala analitik açıklamalarda bulunuyorum. Bir kere beni kandırdı. Minimum şu kadar gelir elde etmeden maaşlı işinden ayrılmayacaktı. Yedi bunu. Bir gün bir baktım istifa etmiş gelmiş. Neyse canım, bu konuyu yazmaya kalksam bloglar yetmez. Bu kadar da ipliği çıkarmayalım pazara. Zaten alıcısı yok. Gereksiz taşı-topla, topla-taşı.

Geçmişin hesabını yapmayalım, paşa paşa konjonktüre at bahaneyi gitsin diyorum. Herkes öyle yapıyor. Bu arada beni ayrı düşünceler alıyor. Yani bu havalı yatırım bankacısı elemanlar olsun, avukatlar, mühendisler, reklamcılar, benim gibi ne iş olsa yapıcılar olsun gerçekte ne işe yaramaktayız ki? Yani konjonktür denen şey iyiyken şirketler çamurdan bile olsa para kazanıyorken kötüye gittiğinde iflas ediyorsa varlığımın ve bütüüün işgücünün ekonomik katma değerini sorgulamam icap eder sanki.

Galiba konjonktür mutlak gerçekliğin ta kendisi. Sal kendini ona. Hiçbir şey de yapma. Nefes al yeter. Çırpınsan da batarsıııın, çırpınmasan da .

Cuma, Aralık 19, 2008

Çinlilerin Gözleri Neden Çekik?

Şövalye çok dayanamıyor Törkiş kanallar izlemeye. Ben ısrarla izlemek istiyorum. O ısrarla sıkılıyor. Bir gün yine beni dinlemeyip zaplarken Çin’de bir defileye uğradık. Aa, diyor bizimki. Çinliler de insan. Mankenleri bile var. Düella’nın da buna benzer tepkileri oluyor Çinlilere dair. Onları uzaylı kategorisinde değerlendirmelerini anlayabilmiş değilim. Çinlilerin yaratık, boks maçları izlemenin keyifli, büfe yemeklerini güzel bulmaları ile benim aslan terbiyecisi olduğum konusunda çok hemfikirdaşlar Şövalye’yle.

Şövalye defileyi ilgiyle izledi. Sonra da 'Bu Çinlilerin gözleri neden çekik?' diye sordu. Ben de zamanında bu konuyu araştırmıştım. Açıkladım. Evrimsel teoriler var diye. Birine göre yaşadıkları yüksek rakımlı bozkır coğrafyasındaki hava şartları itibariyle gözlerine ışık ve toz kaçmaması için çekik gözlerin ideal koruyucu olduğu söyleniyor. Bir diğer teori de yüksek oranda pirinç tüketiminin jenerasyonlar sonunda bünyeye bunu yaptığını ama sanki ilk teorinin daha makul olduğunu.

Çok eğlendi. 'Çok mu kocakafaymış buuuu?' dedi bitti. Eminim şimdi sorsanız çoktan unutmuştur açıklamayı. Bakın söylüyorum. Terazi erkeği en büyük sırdaşınız olabilir. Asla sırrınızı paylaşmaz. Çünkü paylaşamaz. Çünkü ne anlatırsanız anlatın, anlattığınız şey ne kadar bombastik olursa olsun, on dakika sonra unuturlar.

Pazartesi, Aralık 01, 2008

Gidelim Buralardan

Kişisel edebiyatımızın da, rakı soframızdaki keyif ve kederimizin de ifadesi şarkı sözleri olduğundan yurdum insanını şarkılar derinden etkiler diyebilirim. Beni de bir tuhaf etkiler, evet. Eski bir şarkı duyduğumda, sözlerdeki keder bana eski kalp ağrılarını falan hatırlatmaz. O şarkının moda olduğu dönemdeki günlerimi hatırlatır.

Dün akşam Şövalye’yle kavga etmişiz. Yine meşum ev alma konumuza istinaden. O bahçelerde çiçek böcek keyif yanlısı, ben fonksiyon. Uzun suratımla arabada oturuyorum. Kanal zaplarken Nazan Öncel’in müzikal biyografisi konulu bir program buldum. 1995 yılından bir parça. Gidelim Buralardan.

Link: Nazan Öncel - Gidelim Buralardan - Video Klip


Kendimi üniversitenin ilk yaz tatilinde buldum. Ruty’nin ortalıkta olmayan manitasının minik öğrenci evinde bütün gün Atatürk leblebisi ve soslu fıstık yer, kola içerdik. Hamarat kızımız birtakım taze sebze yemekleri pişirirdi. Yanına pilav ve yoğurt da çıkarırdı. Buz gibi soğuk şeftali de. Yemekten sonra da tırnaklarına oje sürerdi. Beceremez, siler siler tekrar sürerdi. Günler böyle tembel ve amaçsızca akar giderdi.

Evde Kral TV hep açık olurdu. O yaz siyah-beyaz klip çekmek modaydı galiba. Mazeretim Var Asabiyim Ben’i de severdik o siyah beyaz videolar arasından. Ruty hatta oradaki modern dans figürlerine kasardı. Dansçı olmak isterdi. Ben içimden 'saçmalama', derdim. Dansçılıkla karın doymaz. Belki dışımdan da demişimdir, hatırlamıyorum. Velhasıl bankacı oldu. Kredi risk analizi yapanından hem de.

Sonra Ruty’i özleme hissi geldi. Biraz gözlerim doldu. Şövalye proje kontrol hırsımdan sandı. Düzeltmeye uğraşmadım. Nemli duygularımı göstermekten yana hala çekincelerim var.

Çarşamba, Kasım 26, 2008

Bana 'Bu da Geçer' De

Televizyon karşısında tam da o saatlerde uzay mekiğimle eliptik kardiyo egzersiz yaptığım için ana haber bültenleri kaçmıyor benden bu aralar. Her haber bülteni ayrı bir lunapark. Her seferinde de illa şaşırma tepkisi vermekten vazgeçemedi bünye. Sonra bir şaşır, iki şaşır, bir bakıyorum bir saat geçmiş. 650 kalori yakmışım. Hem de hiç fark etmeden. Çocuğun dikkatini yanan dönen bir şeye çekerek ağzına lokmalar vermek gibi.

Geçen gün bir baktım ekranda Deniz Baykal çarşaflı kadınlara partisinin rozetini takıyor. Üniversitelerde başörtüsü serbestliği sağlayacak yasa değişikliklerine tahammülsüzlüğüyle bildiğim CHP'nin yaklaşan seçimler öncesi bu kadınlara parti rozeti takması seyirlik oldu tabii. Üstüne de Kürtler, göçmenler, türbanlılar, farklı din ve mezhep mensupları, hepimiz kardeşiz, eşitiz falan konuşması da yaptı. İnandırdı mı beni? Hayır. Oyunu ver ve köşene çekil muamelesi. O üç kapalı kadın da o kurultaya danışıklı gelmedilerse adım Hafiye olmasın. Akabinde fönlü kafa koko kadınlar AKP kurultaylarında belirmişler. Herkes herkesi kucaklıyor. Şekiller karıştı da sorunlar hala ortada.

Mustafa filmi hakkında da herkes bir şeyler söyledi. Ben de söylenen şeylerin saçmalığına takılmıştım. Bir forumda Can Dündar'a soru sormak için söz alan bir de üniversiteli olacak gençlerden biri 'Siz iyi işler yapmaya çalıştığınızı söylüyorsunuz. Oysa biz bu filmde iyi bir şey görmüyoruz. Bu konuda ne diyeceksiniz?' gibi dünyanın en gerzek sorusunu sorarken bütün salon alkıştan kopuyordu. Yani soru mu sordu şimdi bu? Bu bir ürün müdürüne 'ben malınızı beğenmedim, ne diyorsunuz' demek gibi bir şey. Nesini beğenmedin mesela, ne umdun da ne buldun? Önce kendini ifade etmeyi öğrensen ya? İsmi Uğur olan Dündar da bu kısmı alıp ana haber bültenine koydu ve gençlere cesaretlerinden dolayı bir de teşekkür etti. Körler sağırları ağırladı. İfade yoksunu gençlerimiz böylece kendilerini akıllı sandı.

İnsan her şeyi takıp takıştırıyor bu memlekette. Yeni bir takının karşısına çıkması çok zaman almıyor zaten. İlla televizyona gerek yok. Çevreden de yağıyor. Geçen gün Levo diyordu. Filmi hala izlememişler, dvd’sinin çıkmasını bekliyorlarmış. Sahtesi de yokmuş piyasada. Yani neredeyse filmlerin premier’lerinden bile önce çıkan bunca korsana rağmen bir aydır vizyondaki bu filmin korsanı yok. Sebebi de korsancıların Atatürk’e karşı besledikleri derin saygıymış.

Salı, Kasım 18, 2008

Yatırım Bankacılarının Acıları

Dünyanın en büyük yatırım bankalarından biriyle ortak bir proje peşindeydik. Kriz çıkınca top çevirmeye başladık. Biz onlardan da beteriz de hani önce kim havlu atacak diye tavırlar uzuyor. Manitayı ben terk etmiyim de kendimden nefret ettirteyim de o ayrılsın hesabı. Uzatmalar sürerken bu hafta seyahat etmemiz gerekti proje ülkesine. Bilet bile aldık, otel bile ayırttık. Bir yandan da olmayacak duaya amin deme triplerindeyiz. Biz niyaza durduk da bunlar yok oldular. Cep telefonları kapalı hep. Emaillerine çok kısa cevaplar veriyorlar. Sorduğumuz sorunun karşılığı bile olmayan kısa notlarla üstelik.

Birkaç kez ofislerini aradım. Sekreterler çıktı. Miss Falan, Mister Filan uçakta, dedi. Seyahatte dedi. Bir yandan da hadlerinden fazla soru soruyorlardı. Ne için aramıştınız, konu neydi, telefonunuzu alayımlar falan. Yahu o biliyor konuyu diyorum. Beni de ciğeri gibi tanıyor. Günler haftalar geçirmişiz beraber. Sen sadece Hafiye bir dedektif gibi peşine düştü. Tez zamanda ona cevap ver de, yeter diyorum. Ama ben yine de öğreneyim konuyu diye tutturuyordu. Israrlar karşısında projeyle ilgili detayları anlatır buluyordum kendimi. Sonra sana ne be yahu olup vazcayıp tamam o arasın işte, diyip kapatıyordum.

En sonunda bir tane kısa ve dangalak bir mail daha geldiğinde mail sahibinin saatinin sabah beş falan olmasına aldırmayıp telefona yapıştım. Telefonu da çaldı ve de açıldı. Artık orada çalışmıyormuş. Hepsi tüm ekip işten çıkarılmış. Uzman yardımcısından direktörüne kadar hepsi. Emaillerim bounce ediyor olmalı, biri size açıklama yapmış olmalı, dedi. Anaaa, oldum. Birileri onlar hala o bankada yaşıyormuş gibi ağızlarından mail yollayıp günü kurtarıyordu. Üstelik psikopata bağlayıp e-mail manyağı yaptığım bir tanesi nihayetinde pes edip ‘Hafiye, ben işimden ayrılıyorum. Lütfen maillerini bundan sonra filana yönlendir’ demişti. Ben de yeni hedefime bombardıman yapmıştım. Meğersem o filan da bir haftadır şutingenmiş.

Neyse ben de dünden beri yatırım bankasındaki eski ekibe -yani artık yeni ekip mi üç beş sekreter mi bilemiyorum- saykotik ve şifreli mailler atıyorum. Hani bir gizli belgeler vardı, diyorum. Onun içindekileri de alıp gelmeyi unutma, diyorum. Hani diyorum, şu eleman vardı ya devletin içinden bilgi getiren, onun bize dediği şeyleri aynen yapmalıyız, diyorum. Bana hatırlatır mısın, hangi konudan bahsediyorsun diye cevaplar geliyor sahte eski ekipten. Ben de gelince konuşuruz mail ortamı olmaz falan diyorum. Ahahaha, çok eğleniyorum.

Bu serzenişim Türkiye’nin çok dışında olacak belki ama incir çekirdeği bir konu için yüzlerce telekonferans düzenleyip dünyamı burnumdan getiren çalışma arkadaşlarım ve diğer yatırım bankacılarının başına gelenler için çok üzüldüğümü söyleyemem. Yani evet, acılarını dinleyebilirim belki ama çok da aldırış edemiycem. Kenarda yüzbinlerce dolarları var bu 25’liklerin. Senelerce çalışmasalar da olur. Sadece Excel’i iyi kullanıyorlar diye bu paraları hak etmediklerini düşünüyordum. Kocaman maaşları ve primleri alırken neye istinaden bunları kazandıklarını düşünmedilerse de akıllarına şaşarım. Çok para kazanıyorsan çok da risk alıyor olmalısın. İş garantisinin en tavan yaptığı yerde kazanç da en diptedir. Dünyanın düzeni bu. O zaman piyasa aşağı indiğinde sen de inersin. Bütün bunlar yüzünden ben de şurada projeden alacağım üç kuruşluk primimden de oluyorum.

Hem bu Gordon Gekkolar filmin son dakikalarını izlememişler mi canım?

Salı, Kasım 11, 2008

Derdimi Ummana Döktüm

Annem asla Adanalı bir erkekle evlenme der dururdu. Ammman, yazdıysa bozsun Allah der, vuracak tahtalar arardı. Annemin sözünü dinlemek için bir çaba sarf etmedim tabii ama neyse işte kaderiyle kısmetiyle onun dilediği gibi non-Adanalı bir adamla evlenegeldim. Dikkat etmiştim de annem, Adanalı erkeklere dair anti lafları hep yemek yaparken söylerdi. Hiç sevmez yemek yapmayı sağolsun ama yaşadığı coğrafya böreğe çöreğe, ete kebaba düşkün bir kocası olması bahtsızlığını çok mümkün kılmıştı.

Annem mesela fasulye, pilav pişirirdi. Yanında söğüşler, salatalar da olabilirdi ama babam sofraya bakıp, ’ee, yemek nerde?’ diyebilirdi. Babamın lügatında yemek, et demekti. Öyle fasulyenin içinde yüzen kuşbaşı etlerden de bahsetmiyorum. Et yemeğinden bahsediyorum. Köfte, pirzola, sucuk, ciğer ve envai kebaplardan yani. Zaman içinde ancak kolesteroller çıkınca önlem alma gerekliliğinin farkına varıldı da yine ancak öyle öyle kırmızı etlerden vazgeçildi. Hoş, bu sefer de etler gitti börek çörekler geldi. Bu sefer de şekerler tansiyonlar çıktı da onlardan da vazgeçilmediyse bile azaltıldılar. Zaten erkeklerin 50’lerinden sonra bir otorite kaybı söz konusu oluyor. Onu isterim, bunu isterimlerine pek aldırılınmıyor. Annem ve kız arkadaşları gayet mutlu mesut yemek vakti saati demeden canları ne isterse onunla meşgul oluyorlar. Adamın önüne makarnalar, sadece bir salatalar çıkıyor, tamam.

Annem boğazlar meselesinin kökenini Adanalılıkta bulduğundan Adanalı damat getiren karmayı kovuşturuyordu belki tahtalara tıklataraktan ama yanılmış işte. Yani doğru motivasyonlarını yanlış yerlerden kovalamış. Meğersem ‘boğazına düşkün adam’ın memleketi yokmuş. Şövalye de İstanbulluluğuna rağmen boğazına gayet düşkün. Hatta da bir şeye ikna edilecekse, gazı alınacaksa adamı yemekle kandırmak pek mümkündür. Yalnız Adanalı erkek kankalarımın ısrar ettiği üzere gelin hanımı validenin yanına içli köfte, dolma, sarma öğrensin diye çırak verme düzeyinde değil. Kolaycı da. Şövalye'nin lügatında da 'yemek' büfe demektir. Kendisi tost, burger, yengen, goralı falan sever. Ev yemeğinden anladığı ise bahsi geçen ekmek arası birtakım et veya şarküteri ürününün evde yapılanıdır. Evdekinin büfedekinden farkı olsa olsa tavada sucuklu yumurta ve kıymalı makarnadır.

Hafiye de anası gibi yemek yapmaktan hoşlanmaz fakat klasik anlamda tencerede pişen sebzeli ve bakliyatlı ev yemeklerinden hoşlanır. Kendisi yapmasa da haftada bir kadına pırasa, fasulye, ıspanak gibi şeyler pişirtir. Zorda kalmadıkça pirinç pilavı, beyaz makarna falan yemez. Onların yerine bulgur pilavı ve kepekli makarna pişirir. Ona göre ev yemeği sağlıklı olmalıdır. Bu yüzden yağı, tuzu da ancak koklatılabilir. Yani her gün glisemik endeks değeri ve sodyumu düşük, lif oranı yüksek kompleks karbonhidratları ve haftada iki üç öğün de ızgara eti tercih eder. Buna rağmen Düella’ya göre erken göçecektir bu dünyadan. Bu kadar kasmanın sonu ancak böyle bir kapakla taçlandırılabilir. O da mezar taşıma ’kastın da ne oldu’ vari bir mani olarak yazdıracaktır da bunu.

Bakın buraya da yazıyorum. Bizim evimizde haftanın en az altı günü mutlaka yemek vardır. Bu bir ottur, kompleks baklagildir, tahıldır, sebzedir ve tencerede pişmiştir. Benim yemek yapmadığımı iddia eden Şövalye sağlıklı tencere yemeklerini yemek kategorisine sokmadığından bunu böyle söylemektedir. Hatta o kadar sağlıklı olmasına bile gerek yok, annem Adana’ya dönerken buzdolabına dizi dizi içli köfteler ve dolmalar bıraktığında Şövalye bunları da yemekten saymayıp tost yeme girişiminde bulunmuştur. Hem de mık mık mık sonsuz söylenerekten. Baktım artık evde 'sözde' yemek olmayışından surat astığından ve hatta da bulgur düşkünlüğümü köylülükle vasıflandırarak –güya- mazeret ürettiğinden beri hiper yağlı kıymalı makarnayı dayıyorum servis niyetine. Yanına da kızarmış sosis ve sucuk. Arkasına da profiterollü tatlılar. Hala iki kaşık da olsa bari arada kabak yemesini ağla bağır, yalvar yakar tuttursam da çok mutlu kocam. Kocamı yemekle mutlu edebiliyormuşum yani. Bunu da öğrendim.

Haftasonu Düella da ifadelendirmişti kıymetimin bilinmezliğini. Ona da neler neler yapıyorum, ama yine de şeytan tüyünden geçinip kılını kıpırdatmayan Şövalye’ye kıyamıyor, bana zalim oluyor. Ben istikrara, sağlığına sıhhatine yönelik çalışıyorum ya, daha uzun vadeli ya. Anında mutluluk yok ya. Bırakın yaranmayı, direk hor görülüyorum. Sıkıcı bulunuyorum.
Bu millet çok kısa görüşlü azizim. Çok.

Perşembe, Kasım 06, 2008

Hastalıklı Trafik

Geçen gün vücudumdaki her kemiğimin ayrı ayrı ağrımasıyla ve bütün salgılarımın eşzamanlı akmasından muzdarip olduğumdan ofisten kalktım erkenden eve gidip yatayım dedim. Eve gidişim üç saat onbeş dakika sürdü. Trafik zulmüm esnasında aklıma mukayyet olmak adına bilekberimden bütün dünyayla sohbet chat yaptım. Torpidoda bir tek Duman CD’si varmış. O da nasıl ağır depresif. Ortama uymuyor diye bütün radyo kanallarını dolaştım. Hepsinde kontör indir, kredi kartına sonsuz taksit bindir muhabbeti. Bazen bu ülkede başka sektör yok diye düşünmüyor değilim. Telefon ve kredi kartından ibaretiz.

Pink diye bir radyo kanalında Helin Avşar’ın Hell-in Yayında programına rast geldim. Hell-in ismine de süper yaratıcı diyemiyorum. Eskidji, Malltepe, Nishantashi, Taxim, vs gibi isimleri İngilizceleştirmenin suyunun çıktığı bir ortamda peki diyoruz madem. Ben severim böyle salak kokoş kızları. Eğlendiriyorlar beni ve kesinlikle de her millete lazımdırlar. Süreyya Yalçın’ı da seviyorum, üç ayda bir evlenip boşanmasını da mesela. Büyük ve tesirli saçları, makyajları, kıyafetleriyle ve toplumun çok önem atfettiği birtakım kalıplara girip çıkıp hiç de travmasını yaşamıyor gibi olmalarını da, fotoğraflarının çekilmesine dair hissettikleri açlığı da. 30’larına yaklaşmış olmalarına rağmen modanın en sıkı takipçisi lisenin popüler kızı triplerini de seviyorum. Her an başlarına bir bela gelebilir, tutuklanabilirler, evlenebilirler, boşanabilirler, kaza yapabilirler, sarhoş olup sokaklarda rezil olabilirler, albüm yapabilir, köşe yazarı olabilirler. Herşey olabilir yani. Onlar adına her an bir olacağı beklemek güzel. Hiç bitmeyen eğlenceli bir dizi gibi. Fakat Hell-in programında ağır bir mevzu seçmişti. Çocuk istismarı ve tacizi. Konuya uygun psikolog doktorlar falan davet etmiş programına. Zaten tecrübesiz bir programcı olduğundan boşlukları doldurmayı beceremediğinden, ‘evet konumuz taciz, ahhahahahayyt, taciz. Evet, çocuk tacizi, hahahaha’ falan yapıp durması sinirlerimi müthiş gerdi.

Üçüncü saate girdiğimde artık yarım debriyaj ilerlemekten kendinden ağrılı ayak bileklerim de isyan ettiğinden Şövalye’ye telefon edip bağırıp çağırıp rahatladım. Ben hasta ve de trafikteyken o arkadaşlarıyla çerez-bira yapıyordu. Şövalye dediğin atıyla, motoruyla, olmadı helikopteriyle gelir beni çeker çıkarırdı bu azaptan. Üstelik cebinin pili de bitiyormuş diye beni sakinleştirecek mıncır mıncır konuşmalarından da yapamadı. Hoş, arkadaşlarının yanında yapmıyor da o muhabbetten. Erkek ortamında illa da maço duruşun gerekliliğini ben çözemedim gitti. O yüzden şarjım bitiyor’a çok da inanmadım.

Tam Şövalye’nin telini kapamıştım ki önümdeki minibüs dörtlülerini yaktı. Benzini bitti kesin, dedim. Aradığımız eğlence çıktı işte. Şimdi yiyorsa şerit değiştirebil. Kıpraşmayan trafikte siniri burnunda şoförlerin en nadir yaptığı şeydir yol vermek. Minibüsün kapıları açıldı ve içinden cüppeli sarıklı bir dünya adam çıktı. Banketleri atlayıp iki yolun birleştiği boşluktaki çimlerde namaza durdular. Tam o anda trafik de akmasa bile damlamaya başlamasın mı? ‘Kimseye zararı dokunmadığı sürece isteyen istediği yerde istediği kılıkta ne istiyorsa yapsın’ taraftarı bir insan olduğum için Beyaz Türkler gibi namaz kılmalarına değil de trafiği kesmelerine deli oldum tabi. Arabama ısrarla yol vermeyenlerin üstüne üstüne giderekten yedi dakikada yan şeride geçebilmiştim. İstanbul trafiğinde çizilirse çizilsin ulayn, kıvamına sıklıkla gelindiği için best car is a company car, diyorum.

Salyamı sümüğümü ha bire silmekten kağıt mendilim bitmişti. Otobandaki seyyar satıcılarda mendil buldum, allahtan. Bir de eczane açsalar da sudafed alsaydım ne iyi olurdu. Acıkmıştım da. Kağıt helva out olmuş. Cin fikirli elemanlar yeni azık paketi sürmüşler piyasaya. Bir poşetin içinde bisküvi, beyaz peynir-domates-biberli sandviç yanında su ve kola alabiliyorsunuz. Eve vardığınızda akşam yemeği külfetinden de kurtuluyorsunuz böylece.

Ben yirmi kilometreyi üç küsür saatte, Şövalye ise beş kilometreyi bir küsür saatte tamamlamış ve eve dönmüştük. Akşam sakinlik olsun diye film seyrettik. Bir Tutam Baharat isimli Türk-Yunan filmi. Life is Beautiful-vari dramı şeker bir tarzla anlatan bir şey. 60'larda İstanbul'u terk etmek zorunda kalmış bir Rum ailesinin küçük oğlu büyür ve astrofizik mühendisi olur. Dedesinin vefatı üzerine İstanbul'a döner. Kocasından ayrı yaşayan çocukluk aşkıyla karşılaşır ve onunla beraber olabilme ümidiyle İstanbul'da kalmaya niyetlenerek kendine beş gömlek küçük gelen akademik bir iş bulur. Çocukluk aşkı ise son dakikada kelek yapar ve kocasına döner. Film, tren garında kalakalmış kahramanımızın uzaklaşan görüntüsüyle ayrılık ve yalnızlık temasını bize bildirmeye çalışarak biterken Şövalye 'hıh, şimdi mıçtın trafikte Astrofizik Yorgo' diyerek filme kapanış yorumunu yaptı. Kahramanın adı Yorgo bile değildi ve Şövalye her filme illa ki memleket yorgunluğu yorumlarını katmaya bayılırdı.

Perşembe, Ekim 30, 2008

Air France'ten Bilet

Şövalye bayramda yine iş çıkardı başıma. İşiyle ilgili bir toplantıya gitmek istiyor Avrupa’da. E, ben istemiyorum haliyle. Brüksel’e üç kez gittim geçen yıl. Daha önceki gitmişliklerimi de koy. Zaten matah bir yer de değil. Kriz de var. Onların parası benim paramı dövüyor. Ama Şövalye işini bilir. Şirinlik yapar. Beni kandırır gene. Paris’e de gideriz falan diyor. Eski günlerden kalma Air France milleri var elimde. Şuna bir bakayım dedim. Millerle gidip kankalarda kalırsak krizden az etkileniriz diye.

Air France’in bilet satış merkezini aradım. Beklemeye aldılar. Beklerken de bir müzik dayadılar. Beklemeye dayanamazdım sanırdım ama Allah sizi inandırsın, bir huzurlu müzik bulmuşlar ki dakikalarca hatta kaldım, ne olur daha çok kalayım oldum. Twin Peaks soundtrack-vari bir melodi. Mırıl mırıl, ninni gibi sakin bir şarkı. Şarkı dediysem telefonda hüzünlü ve ıslak sesli şarkıcı kız sadece ve sadece within the miles that lie between us / away with the sea kısmını söyleyip duruyor. Otuz saniyelik bir kesit. Tekrar tekrar dönüyor. Sonsuz bir döngüde hipnotize oldum resmen.

Her an bir müşteri temsilcisine düşebilirim diye endişemden beynim uyuşmuş olmasına rağmen iman gücüyle gugıl penceresine şarkı sözü kelimelerini zar zor girdim. Bu şarkı nedir, kimindir merakımdan. Belki ilerde konuşturmam gerekenler olur, baklalarını çıkarmak için dayarım bu müziği. Hala gerçek bir hafiye olacakmışım gibi hareket ediyorum, evet. Aşırı doz CSI ve Law & Order izlemekten de olabilir tabii. Ya da uyurken artık çinko çatıya düşen yağmur damlaları sesi çıkararaktan bebekleri uyutmayı amaçlayan Sleep Sheep’i değil de bunu dinleriz.

Air France’le içeriden ve dışarıdan alakam biteli iki küsür yıl geçti. Hala çok az şey değişmiş. Yirmi dakika hatta bekledikten sonra tüm temsilcilerimiz meşguldür, lütfen daha sonra tekrar deneyiniz diyip telefonu suratıma kapadılar. Afyonlandığım için kızamadım da. Elli adımlık mesafemde bir
satış ofisleri var. Gitmeye üşeniyorum. Telefondaki müziğe sardırdım. Bir kez daha aradım. Sonra bir kez daha. Bir daha. Hayır, hala biletim yok ama sorun değil.


Perşembe, Ekim 23, 2008

Turaç Kuşu

Geçen yıl bir ekolojistle beraber arazi gezmişliğim oldu. Yurtdışında bir projedeydik. Arazideki ve çevresindeki doğal ortamı gözleyip projeyle beraber ortamın ekolojik dengesinde bir bozulma olmayacağına dair bir onay vermesi gerekiyordu. Normalde Türklerin işi olmaz böyle dertlerle ama işte parayı Avrupalı bankalardan alacaktık. Ekolojik denetim onların kredi verme çarklarının bir dişlisiydi. Mecburen onların dediği oluyordu.

Akşam olmuştu. Yemekteydik. Egzantrik bir İngilizdi ekolojistimiz. İşine aşık bir tip olsa gerek. Tatilinde dahi bizzat gözlemek üzere gittiği uzak ülkelerdeki kuşlardan, böceklerden, ağaçlardan falan bahsetti durdu. Sonra konu bana geldi. Memleket nire muhabbeti. Türkiye olduğunu biliyor da bölgesini, vilayetini soruyor. Adam dünya coğrafyasına hakim bir tip. Adana-Mersin diyince bön bakmaz, belli. Adana-Mersin, diyorum. Sinirli kahkasının ardından tıkanma öksürüğü başladığında ağzındaki lokmasını tükürme kıvamına geliyor. Utanmasam kalkıp ‘helal, helal’ diye sırtına vurucam.

Düzeldikten sonra psikozunun sebebini anlatmaya başladı. 1975’te Tarsus’taki Berdan Barajı’nın inşaatı esnasında oralardaymış. Arazi denetimine çıkarken yanına civarı iyi bilen bir köylüyü vermişler. Önce inşaatın bilmem kaç kilometre çapını arabayla, sonra da bu dairenin içinde yaya dolaşmışlar. Tarlalarda bayırlarda yürürlerken bir kuş görmüş bizim ekolojist. Francolinus francolinus. Turaç kuşu yani. Sülüngillerden, İçel’e has bir kuş. Nesli tükenmekte olan nadide kuşlardan.

Turaç kuşunu ilk kez gördüğü için de çok heyecanlanmış. Yol arkadaşı köylüye göstermiş sevinçle. Bak bak, francolinus, diye. İngilizce bilmeyen köylü, neşe içinde kuşa işaret eden ekolojiste jest olsun diye belindeki silahı çıkarıp kuşa ateş ederek düşürmüş. Avladığı hayvancağızı da gururla getirip ekolojiste vermiş. Bizimki kahırdan mahfolmuş. Köylü bu işten hiiiç bir şey anlamamış.

Hikayeyi hatırladıkça hala içim sızlar. Sızıntıdan çıkar, algıların farkı, bilincin seviyesine dair düşüncelere gark olurum. Yazık, derim.

Cuma, Ekim 17, 2008

Lost'u Neden İzlemiyorum

Krizde ne olur bilemiyorum. Atıp tutmiyim şimdi. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Düşeşe ev düşürmek isteriz mesela ama bir yandan da maaşa zam gelmemesi ve de primlerden de olmamız kuvvetle muhtemel olduğundan, yani düşeş evle beraber gelir de düştüğünden bir şey anlamıycaz bu işten. Bu ekonomi çarkında uzun vadede herkes aynı aslında. Dal gibi dolarımızla beklesek de mevduatımızda kalsak da borsada takılsak da uzun vadede getiriye baktığında resim değişmiyor. Önemli olan devir dönümlerinde hareketli olmak dersen o da tüccara has bişi. Bizim devrimiz bordroda dönerken düz vites takılırken bu pek mümkün değil. Mevzular sıkıcı. Uzmanı da değilim zaten. Kişisel dileğim bankalar batmasın, düşeş ev bulayım, projelerim iptal olmasın. Hamdolalım yani.

Bir tüccar olaraktan Şövalye zorda da ondan mı bu tripler diyordum. Bir bunalım ayaklarında evden çıkmak istememeklerde, beni sağa sola yalnız başıma yollamaklarda, sormayın. Sebebi belli oldu. O da Lost’a sarmış. Bu krizin ne şekle şemale bürüneceğini kestiremediğinden bir oyalanma ve dikkat dağıtma babında iyi de gelebilir. Eyvallah. Ama durum umarım tropikal adada kutup ayısının ne işi olduğunu öğrenmek için altı yıl beklenmesi kadar patetik olmaz.

Benim Lost alerjim olduğundan seyredemiyorum kendilerini. Şimdi şöyle. Bu Lost salgınının ilk iki sezonunda Amerika’da yaşamaktaydım zaten. İlk bölümüyle beraber işyerinde asansör beklerken, su pınarının etrafında, kahve makinesinin yanında falan geyikleri etrafı sarmaya başladığında şuna ben de bakayım dedim. Yarım istekle seyrettiğimi kabul ediyorum. Bir kere gergin şeyleri izleyemem ben. Haftada en az on saatimin uçarak geçtiği bir dönemde, havada panik durumları yaşadığım bir uçak seyahatinden sonra ‘uçuş korkusu’ bende fobi düzeyinde olmasa bile huzursuzluğuyla kendini belli etmeye başlamıştı. O yüzden ilk bölümüyle bile beni gerdi bu dizi.

İkincisi, müzmin okurlarım bilir ki benim televizyona bağlanma korkum var. Yani gerginliğin yanı sıra bir de her bölümde beş ayrı gizemin çıkıp bunların da birikip budaklanmasıyla, üstüne üstlük sezon arası molalarda akla düşen detayların da uçup gittiği bir ortamda pazıla hakim olma hissiyatı da elimden kaçıyor. Benim gibi kontrol manyaklarına göre bir şey değil bu.

Üçüncüsü, bu Robinson Crusoe triplerinden falan feci sıkılırım ben. Survivor yarışmalarından da. Bu dizide gördüğüm tek şey birtakım elemanların ormanlarda outback’çilik oynadığı. Benim aklımı kurcalayan şeyler Lost karakterlerinin pek de umru değil gibi. Başlarına gelen şeylerin tuhaflığıyla hiç de oralı değiller. İnsan bir tartışır burası ne menem yerdir, ne olmuştur, yoksa Truman şovda mıyızdır falan diye. Bir hikayenin döndüğü falan yok. Adam bir şeyi yapıyor ya da yapmıyor. Sebebine dair olmasını umduğumuz bir fleşbeke gidiyoruz. Ama alakasız bir hatıra çıkıyor. Onu sakla ki iki yıl sonra anlamlansın. Oysa ki ben eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek için izlediğim diziden kendime zihinsel notlar çıkarır buluyorum. Kafam bir milyon zaten. Yormayın beni.

Artık biraz salak bir iyimserlikle umuyorum ki bunca esrarın perdesi kalktığında anlamlı bir resim çıkarırım buradan. En iyisi mi bitsin bu Lost – ki Mayıs 2010’da bitecekmiş- ondan sonra bir solukta oturup izleyeyim. Kontrolsüzlük korkusuna en iyi çare bu gibi durmakta. Ha, ama son bölümünde de hidayete ereceğimi sanmıyorum. Ondan sonra eminim ki haaaa olup dönüp dönüp eski bölümleri tekrar izleyip a işte Charlie ondan bundan dolayı şurda bunu dedi, yok işte bilmemne firmasının tabelası şundan bundan dolayı şu sahnede gözükmüştü, yok efendim 8 rakamı o, bu ve şu bölümlerdeki esrarın ortak noktasıydı, gibi parçaları yeniden bütüne entegre etmem gerekecek. Deli misin bırak, demeyin. En ufak detayına kadar anlamadığım şeyler beni rahatsız eder. Uykularım kaçar. Bu esrar parçaları düzenli bir şekilde önümüze konsa zaten anlaması kolaylaşacak. Gizemin kendisi muhtemelen o kadar da kompleks değil, sadece ortaya karışık saçıldığı için bu boncukları dizmek ömrü törpülüyor. O yüzden bu dizi değişik tarzı itibariyle bir çığır açmış olabilir ama açtığı çığıra sevgi ve onay beslemem yukarıda bahsettiğim benlik sebeplerden dolayı mümkün değil.

Dizi dediğin Law&Order gibi, CSI gibi, House gibi falan olur. Her bölümü efendi efendi başlar, biter. O bölümünü bu bölümünü kaçırdım diye dellenmezsin. Üç sene önceki üç saniyelik bir görüntüdeki bir notu beş sene sonraki şeye atfetmen gerekmez. Türk dizileri bile olur. Sekiz bölümde bir seyretsen de konuya hakimsindir paşa paşa.

Cuma, Ekim 10, 2008

Adana Dili ve Edebiyatı

İstanbul’a yeni geldiğim dönemlerde benle biraz vakit geçiren herkes Adanalı olduğumu anlardı. Kolejlerden çıkmış olmaklarla falan İstanbul Türkçesi kapabiliyorsunuz ama gelin görün ki ‘e’ harfini kapatmak işin daniskasıdır. ‘Cem’lere ‘cam’a benzer bir şey derdik o vakitler. Birkaç kişi bu durumla dalga geçince sonradan şemsiye, Gemlik, demlik, benzin, genç gibi ‘e’den sonra ‘n’ veya ‘m’ harflerinin geldiği hecelere her telaffuza geldiğimde ‘e’ kapatma çabasına girişip iyice batırdığımı bilirim. Zaman içinde ben de yontuldum işte. Tam bir Eliza Doolittle oldum. Duysanız leydi dersiniz, o derece.

Tatilde birçok durumda Şövalye’ye tercümanlık yapmam gerekti. Bu kadar çok memleketime has ifadeler olduğunu bilmezdim. Mesela, annemlerin evinin 80’li yılların son dönemini yansıtan kapılarının üst taraflarında vitray camlı arklar vardır. Kapının süsü olsun diye kapı alçalmış işte maalesef. Şövalye de uzun bir adam. Kapılardan sığmayacak derecede değilse bile normal kapı boyu da böyle kesilince adam birkaç kez kafayı gümledi. Hatta da kan oturdu tepesine. Üzüldüm de. Babam da kapıları ‘engin’ bulduğunu onayladı. Şövalye’ye açıkladım. Alçak demek istiyor dedim. Engin, alçak demek. İngin’den geliyor olsa gerek. O engin’in e’si de bir tuhaf çıkmakta tabii. O ayrı mevzu.

Şövalye annemden Adana kebap menüsü tarifini alırken etin cındırığından ayrıştırıldığından ve baharatla avcarlandığından bahsetti. Cındırık için etin sinirli, vıcık kısmına dendiğini, avcarlamanın ise terbiye etmek olduğunu açıkladım.

Baraja gittiğimizde babam eskiden ta ben iki yaşında falanken annemi ve beni motoruna katıp buralara geldiğimizi anlatıyordu. Babam kask takarmış ama annem takmazmış. Ne tehlikeli bir hareket olduğuna şimdi varıyorlar. Babam da kendi kaskını darbeden korunma amaçlı değil de gözlerine mucuk kaçmasın diye taktığını söylediğinde ‘mucuk’ için küme halinde uçan küçük sineklere dendiğini açıkladım.

Ben çok severim diye babam köyden yufka ekmek getirmiş. Şövalye de haliyle yufka ekmeğin kahvaltıda neden ve nasıl yeneceğini anlamadı. ‘Yufka ekmek’ten kastın açık ekmek olduğunu görünce anladı.

Annem tavuğun suyunu ‘araya gitmesin’ diye pilava koyduğunu söylediğinde bunun ‘boşa gitmesin’ demek olduğunu, helke’nin kova anlamına geldiğini, tuluk peynirinin tulum peyniri olduğunu, anarya’nın geri vites , asortik’in sosyetik, bicik’in meme, cardon’un büyük sıçan, cibiliyet’in soy sop, cücük’ün soğanın göbeği, daraba’nın kepenk, ecinni’nin yaramaz çocuk, fallik’in fingirdek, karsambaç’ın pekmezli kar, kukumav’ın baykuş, kunnama’nın doğurma, küncü’nün susam, pelit’in meşe, tosbağa’nın kaplumbağa, tutmaç’ın erişte, çul’un kilim olduğunu ve daha bir sürü şeyin anlamını tercüme ettim durdum.

Diyorum ki Adanaca da dil olsun, Adanaloji bölümleri falan kurulsun üniversitelerde. Çok malzeme olduğunu malzemeyi tuhafsayanlar sayesinde anlıyor insan.

Cumartesi, Ekim 04, 2008

Allahına Kurban ve Hoşşik

Bayram tatilinde Çukurova’daydık. Şövalye’yi yaylaya çıkardık. Yazlığa götürdük. Kebap yedirdik. Annemin çeşitli köftelerinden de yedirdik. Şu meşhur sarmısaklı köfteden de yaptı annem. Hatta kalanları İstanbul’a da getirdik. Acıkan Şövalye bana bunların üstüne limon sıkılaraktan mı yoksa yoğurt dökülerekten mi yenmesi gerektiğini sorduğunda ben anlamadım. Onlar öyle yenir ki soslu zaten. O hiç anlamadı. Nasıl istersen dedim. Yoğurtladı köfteleri. Sonra da “Yahu geçen sefer bunlar suda yüzmüyor muydu? Suyunu pişirmedin mi?” diye de sordu hatta. “Hayır”, dedim. “O dediğin ‘analı kızlı’”. O ne be, oldu. Hani dedim, bunun daha büyük ve içinde kıyma olanları anneleri oluyor, bu minikleri de kızları. Bir tek malzemeden ne çok yemek çıkıyor. Ay lav, lavv, lavvv bulgur yani. Adam anlamaya çalışmadı. “Allahına kurban, hoşşik”, dedi ve kaşıklamaya devam etti yoğurtladığı sarımsaklı canım köfteleri.

Adana caddelerinde fondaki Türk bayrağının önünde elinde silahıyla mağrur duran bir Türk askerinin dev posterleri asılı. Mehmetçik'e destek için hazırlanmışlar. Posterin sol üstünde Adana Demirspor amblemi yer alırken altında iri puntolarla ‘Allahına Kurban’ yazıyordu. Oradan öğrendi bunu.

‘Hoşşik’ kelimesini de Avrupa Yakası’nın bayramda hergün döndürüp durdukları bir bölümünde Aslı’nın yeni nişanlısının Adanalı halası Dilber Hanım’dan duyduk. Yani ben ilk kez duymadım tabii ki. Adanalı halanın yeğeninin Adana’da aslında Meyrem adımda bir başka nişanlısı olduğunu söylemesi esnasında diziye döndüm ben. Hiç seyrettiğim olmaz bu diziyi. Algım seçti Meyrem’i. ‘Meryem’ ismine ‘Meyrem’ derler Adana’da istisnasız. Bir nostalji oldu da döndüm. Konuşmasına devam eden hala, yeğeninin nişanlısına ‘hoşşiklik’ yaptığını da söylediğinde bittim ben. Babama bu kelimenin sadece burada bilindiğini söyledim. İnanmadı. Şövalye ilk kez duyduğunu söyleyip de ne anlama geldiğini sorduğunda yöreye has bir şey olduğuna kanaat getirdi. Hoş tutan demek, dedim. Aslında istemediği halde hoşluklar yapan. 'Yalaka' gibi bir şey ama o kadar da ağır değil. Daha çok ortalık karışmasın, sütliman kalsın diye çabalamaklarda olan kişidir. Ki bu da Adana gibi yerde adamı bozar. Ortalığın huzurunu koruma kültürü olmadığından. Nitekim asla iltifat kelimesi değildir bu. Anlamı negatiftir illa ki.

Dönüş yolunda babam bizi bahçelerine götürdü. Üzerinde meyve olmayan ağaca bakıp ne ağacı olduğunu biliyor olmama Şövalye hayran oldu. Bitkiler için de aynı şey geçerliydi. Bamya, fasulye fidanlarını falan biliyorum diye bir karizmam oldu. Ben bıdı bıdılandım babama yine. Karman çorman bahçelemiş ortamı. Bir armut, bir portakal, bir limon, bir nar. Hiza falan hak getire. Eeeh, dedi. Gel kendin daha iyisini yap o zaman. Daldı gitti ağaçların arasına. Bir dünya meyve topladı. Yeşil portakallar, limonlar, mandalinalar. Kilolarca. Tutturdu bavulunuza koyun götürün İstanbul’a diye. Oralarda bulamazsınız bu kadar güzellerini falan klasik geyikleriyle beraber. Baba yok mok derken baktım Şövalye aldı hepsini. Ne güzel me güzel diyerekten hem de. İşte hoşşiklik budur diye fısıldadım ona. Yiyemiycez bu kadarını, gereksiz belimiz kopacak eve taşıyıncaya kadar. Babam her zaman kasayla çuvalla dayar bunları. Bir insan evladı kaç yüz kilo limon tüketebilir allah aşkına?

Uçağımızın kalkmasına daha vakit vardı. Adana’da bir kafede oturalım bari olduk. Oranın da vardı üç koko bulvarı vaktiyle. İyice koko olmuşlar valla. Bağdat Caddesi halt eder. Oturduğumuz kafenin üst katındaki ev satılıktı. 200 metrekare ve 200 bin liraymış. Şövalye dedim, bak sen sevdin limonları. Paramız en koko yerde ev almaya yeter de. Gel biz buraya yerleşelim. Babamın yanında bakarız ederiz dedi tabi. Havalanında başbaşa kaldığımızda önce herkes esmer diye ortamı beğenmediğini söyledi. Ulusalcılığıyla uğraşırken şimdi ten rengi ayrımcılığı çıktı başıma. Ben de esmerim, dedim. Ben çok tatlıymışım ama. Hoşşiiik.

Check-in sırasında ağır geldi bavul. İçinden çıkarırız artık limonları, dedim. Görevli bu seferlik olsun madem dedi. Bir köşeye oturduk. Arkamızda kavga çıktı. Sarhoş bir adam ortalığa bağırıyordu apır sapır. Bir abi de kapa çeneni, beynimi şaaptın dedi. Bağele gelirsem seni naparım maparımlar oldu. Sonra yumruklar kavuştu. Bir genç kız da sarhoşun üzerine yürüyen abiye ’çocuğunun önünde yapma adamcağıza bırak’ diye bağırdı ve dramatik bir biçimde sevgilisinin kucağına atılıp hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Biz bütün bunlar olurken çantamıza tıkıştırdığımız eklerleri yiyorduk. Şövalye de ’Sen burada yaşamak istediğine emin misin? Ben Belçika’ya İsveç’e falan gidelim. Medeni medeni yaşayalım diyorum. Sen beni tam da hardcore memleket ortamına getirmeye çalışıyorsun’ diye mıkmıklandı.

Tatilde 1.5 kilo almışım. Anneler aslında bize iyilik yaptıklarını sanıyorlar. Ha bire kebaba, köfteye, böreğe boğarak bize aslında zarar veriyorlar. Bu iddiama karşı annem kendini ’burda ye, Istanbul’da yemezsin’ şeklinde kendini savunuyor. İki gündür günde 1000 kalorilik diyet üstüne de bir saat spor şeklinde yaşıyorum. Beş günde alınan kilolar ancak üç haftada gidiyor. Açım aaaaç.

Cuma, Eylül 26, 2008

Bak, Kaç Kişi Kaldık Şimdi?

Bir dörtleme yapma niyetim yoktu. Baktım olabilir, hadi olsun dedim ama üçüncüde sıkıldım. Yazı yazasım da yok. Ben zaten sevmem öyle gezi görü yazıları yazmayı da okumayı da. Gezip gördüğün senin olsun. Ben empresyonist bir insanım. Aksiyon sevmem. Etkisini severim. Kocamınkileri bile okumadım ful. Sadece taradım. O da hangi hatun hayranının ne gibi flörtöz yorumlar yazmışlığını yakalama ve bunun hakkında senelerce konuşarak bizimkinin kafasına kakma niyetiyle oldu.

Neyse işte. Özetle, o zamanlar da çok’tuk. Hala çok’uz. Kimse eksilmedi gruptan. Bi kere nadiren evlenildi. Nadir kocalar da zaten layt erkeklerdi, karışmadılar öyle kendi başımıza kendi kankalarımızla tatillere çıkılmasına. Öyle yani. Eskisinden yok bir farkımız. İçlenilesi bir durum mevzu bahis değil.

Tatilin bir haylaytı vardır ki son saatlerine denk gelir. Onu bir anlatayım da bu iş burada bitsin:

Son gün de daha önceki günlerde olduğu üzere bütüüüün gün okaliptüs ağacının gölgesinde minderlerde gazete, kitap, blackberry okudum. Yanımdaki masaya yaşlı bir amca oturmuştu. Bir de köpeği vardı yanılmıyorsam. Amca da bir silüetti köpeği de. Benim translarım çok meşhurdur. Bilenler bilir. Bir şeye dalmışsam çıkaramazsınız. Öyle dalmışım okumaya. Sonra Yonc’la incik boncuk bakmaya gittik. Sonra ben döndüm. Baktım bu sefer Düella ağacın altında. Gel yandaki kafeye gidip kahve içelim, dedim. O da şimdi kahve söyledim ama, dedi. Demesiyle yandaki amca muhabbetimize dalıp ’gençler ben size bir çay ısmarlayayım’ dedi. Çok iyi bir ışığımız mı varmış, elektriğimiz mi neyse işte adamcağız etkilenmiş bizden. Ben niyetini tam da kestiremediğim için öyle duruyordum ki benim ne kadar iyi bir insan olduğumu söyledi. Saatlerce ben gazete okurken o ağlamış da ben de adamcağız rahatsız olmasın diye gazeteyi iyice yukarı yukarı kaldırmışım. Adama bakmayım da rahat rahat ağlasın diye.

Yok öyle bir şey. Ben ne adamı fark ettim ne ağladığını. Bildiğiniz trans yani. Bunu adama da dedim zaten. Gereksiz yere düşünceli bir insan sanmasın beni.

Amca çok dertli olduğunu, 45 gün önce karısını kaybettiğini, içinin yandığını söylediğinde dut gibi sarhoş olduğuna artık iyice emin olduğum halde yelkenlerim hafif indi tabii. Zavallı yaşlı adam. Hayat arkadaşı ölmüş. Efkar basmış. Kendi de teyit etti zurna olduğunu. Bir arkadaşını bekliyormuş taziyeye. Ayıp olmasın diye rakılar gitmiş çaylar gelmiş. Bizim çayların da nasibi oradanmış.

New York’ta yaşarmış. Eski gazeteci. Eski kurt. Karısı yahudi bir Perulu’ymuş. Bir çeşit komadaymış. Ani olmuş. 30 yıldır evlilermiş ama sonradan arkadaşı da gelip muhabbete oturduğunda Körfez Savaşı sırasında evlendikleri konusu da geçti. Aslında bir konu yoktu. Amca daldan dala atlarken hayatına dair üç beş şey söylüyordu. Biz bir araya getirip bir resim çıkarmaya çalışıyorduk ama çok zorlanıyorduk. Derken yanımızdan iki taş Rus hatun geçti. Yaşlı adama el salladılar. Bizimki de onlara haaay maaay yaptı. Taziye Arkadaşı daha karısının kırkı çıkmadan çapkınlığa başladıysa Amca’ya kızacağını deklare ediyordu ki kızlar ağacın etrafını dolaşıp gelip Amca’nın masasına oturdular. Amca, sağ tarafa oturan kızı arkadaşına sipariş vermiş meğersem. Soldaki de onunmuş. Düella’yla bu durumun abukluğuna saatlerce güldük ve hatta haftalardır gülmeye de devam etmekteyiz. Amca’yla Düella birbirlerine ‘çak’ yaptılar. Taziye Arkadaşı iyice utandı sıkıldı. Bizden özür üstüne özür diledi.

Amca bizi de gece gırla devam edecek olan Rus telekızlı alemine ısrarla çağırdı ama biz gitmedik. Gamzelerimin birinden rakı, diğerinden su içmesi karşılığında bana bin dolar teklif etti, kabul etmedim. Aslında uçağımız olmasa giderdik, dedi Düella. Giderdi de o. Tek sorunu bu tip abuk durumların neden ısrarla onu bulduğu. Ben saatlerce Amca’nın yanı başında gazetelerle durmuşken adam bir kelam etmedi de Düella varken hop diye muhabbete atladı. Bana değil, ona döküldü. Daha önce milyon kereler benzer hallerde olduğu gibi.

Diyorum ki bazen gözlerinden deliler doluşmuş, bakıyor birer birer. Delilerden o anlar ve konuşur da onlarla.
Delinin deliyi tanıması durumu. Binbir tuhaf hikayeyle.