Perşembe, Eylül 29, 2011

Behzat Başka, House Başka

Behzat Ç, en sevdiğim yerli dizidir. Geçen sene yeni ekrana geldiği dönem lohusalığıma denk gelmişti de izleyememiştim. Fragmanlarında kara kılıklı öcü gibi hırpani adamlar küfredip durmaktalardı. Bu yüzden diziyi Kurtlar Vadisimtrak bir şey sanmış, ıyy olmuştum. Postpartum depresyonumla ve saat başı yirmişer dakika ağlayan gazlı bir bebekle cebelleşirken Öyle Bir Geçer Zaman Ki’de ağlayıp durmak bana daha iyi gelmişti.

Zaman içinde Behzat’ı o kadar çok dinledim ki etraftan -ve hatta Kurtlar Vadisi'ni hiç sevmeyen insanlardan- bu işte bir iş olmalı diyip bir süre önce Behzat’ı internetten izlemeye başladım. Bu günlerde uzay mekiğinde (eliptik kondüsyon aleti) spor yaparken karşıma internet ekranını koyup izliyorum Behzat'ı. Yerli dizi yersiz uzun olduğundan 45’er dakikadan iki sporda 90 dakikalık bir bölümü izleye izleye 16 bölüm bitirdim. Dizinin sezon finaline gelmeme daha 22 bölüm var ama içimdeki Behzat aşkı böyle büyümeye devam ederse sezon sonunda holiganı falan olabilirim dizinin.

Geçenlerde kardeşim Behzat’ın House’a benzediğini, diziyi o yüzden sevdiğimi söyledi. Bu benzetmeyi de gazetelerde okumuş. Bir baktım gugıla, Behzat’ın Ekim sonunda vizyona çıkacak sinema filminin afişinin House’un yeni sezon afişine benzemesinin etkisiyle iki dizinin benzerliğiyle ilgili milyon şey yazılmış. Herkes bir ağızdan House’a benzetmiş Behzat’ı. Yok efendim her ikisi de bir olayı aydınlatıyormuş, ikisi de aykırı tiplermiş, aşk hayatları benziyormuş falan. Bir yazı işi o kadar ilerletmişti ki House’un takıntılı eksiği bacak kasıymış, Behzat’ın da ölen kızıymış diye yazmıştı. Ona bakarsan House’un da Behzat’ın da saçları var. Gözleri var. İkisi de insan falan diyebilirlerdi. Dememişler, eksik kalmışlar. Benzerlikleri bence ancak da o kadardır. House da zaten Sherlock Holmes uyarlaması olduğundan o da Behzat Ç gibi bir polisiye sayılabilir.

Bütün polisiyelerde kurgu zaten aşağı yukarı aynıdır:

* Kurban, seyircinin bilmediği bir ortamda bir şeyler yaparken görülür.
* Kurban öldürülür.
* Polisler cinayet hakkında bilgi toplar
* Polisler faili aramaya başlar
* Polisler, görgü tanıkları ya da kurbanın yakınlarıyla konuşmaya başlar, ipuçları toplar
* Polisler muhakkak yanlış bir ipucuyla bir ara ters bir yöne sapar
* Sonra doğru ipucu ve fail bulunur
* Fail hapse girer
* Bazen failin yanlış olduğu anlaşılırsa soruşturma başa döner.
* Bazen de yetersiz delil yüzünden aslında gerçek suçlu serbest kalır

Bütün polisiyelerde polislik mesleğinin içyüzünü görürüz. Bir dünya kural ve yönetmelik vardır. Sadece polisi değil, departmanının işleyişine de tanık oluruz. Ne kadar büyük angaryaları olduğunu görürüz.

Polisiyelerde polisin (dedektifin) zorlandığı alanlar mesleğiyle alakalı değildir. Cinayetleri çözmek ona vız gelir tırıs gider. Zorluklar psikolojiktir. Bazı dedektifler dahidir ama sosyal ilişkileri zayıftır, kişilik problemleri vardır. Zeki ama tembel ve sorunludur yani. Bazı dedektifler ise dahi değildir ama çok çalışkandır. O kadar işkoliktirlerdir ki işten ailelerine vakit ayıramadıklarından aile hayatları kötü gider. Mesela Law & Order SVU polisiyesindeki Elliot ve Olivia isimli dedektif karakterleri çalışkan ama aile hayatları aksayan tiplerdir. Criminal Intent’teki Dedektif Goren ise zeki ama sorunludur. Behzat da, House da, Goren gibi ‘zeki ve sorunlu’ grubuna girer. Herhangi bir polisiyede arızası olmayan herhangi bir dedektif bulmanıza imkan yoktur. Hatta televizyon literatüründe bu arızalı kahramanlara ‘defektif dedektif’ denmektedir.

Yani ne Behzat ne House ne de diğer polisiyelerin kurgusu birbirinden çok da farklı değildir. Onları farklı kılan şeyler karakterlerin ve diyalogların derinliği, gerçekliği, samimiyeti gibi şeylerdir.

Polisiyelere bayılırım. Adım üstümde. Hafiye'yim ben. Lakabım bile ipuçları toplayıp soruyu çözme oryantasyonum üzerine takılmıştır. Polisiyeler arasından Behzat Ç’yi ayrıca sevmemin sebebi dizinin karakterlerinin, ortamının, diyaloglarının gerçekçiliği, oyunculukların sağlamlığıdır. Türklerin de polisiye tarzında doğru kurguyu, gerçekçi karakter ve durumları ilk kez bu denli iyi yakalamış olmasının Behzat’ın fenomenleşmesine sebep olduğunu sanıyorum. Hikayeler lokal. Anadolu’dan hem de. Alt-orta ekonomik segment grubu insanların gerçek hayatından izler taşıyor. Gecekonduda yaşamalarına rağmen manken fiziğine ve duruşuna haiz, havalı kılıklarda dolaşan sahte karakterler yok. Neredeyse herkes bakımsız. Herkes hırpani. Herkes gerçek. Bu sebeple de aslında maalesef sadece olması gerektiği gibi olan dizi, diğerleri olmaması gerektiği gibi olduğundan 'farklı'.

Behzat’la House ise yazılanların aksine, birbirlerinden oldukça farklı karakterlerdir. House sırf uyuzluğuna birileriyle uğraşabilir. Sempatisi de empatisi de yoktur. Derinlerde bir yerde varsa bile biz bunu bilemeyiz. Behzat ise tamamen vicdan adamıdır. Hak edenle didişir. Durduk yere hır çıkarmaz. 

House, fahişelerle takılır. Beraberliklerle dalga geçer. Sevgilileri birbirine düşürmeye bayılır. Cuddy’i sever ama onunla birlikte olmayı beceremez. Behzat ise sever ama gönül işlerini beceremez. Evlenmeye bile kalkışmıştı hatta da reddedildi adamcağız. Behzat ve House'un benzerliğine dair çıkan yorumlarda Cuddy ile Savcı Esra da birbirine benzetilmiştir. Olabilir. Koca kafa, çata çata konuşan otorite kadınlar anlamında benzerler ama yani bu da aykırı adamlara mürebbiye hatunların yazıldığı tipik bir zıt karakterli çiftler kurgusudur.

Behzat’ın ekibi derinlikleri olan karakterlerden oluşur. Hayatlarını daha yakından tanırız. House’un ekibinin hayatlarını ise üstünkörü biliriz. Sadece hırslı doktorlukları ve gönül işlerinde başarısızlıkları vardır bilinen. House'un ekibi aslında çok çalışkan ve fakat özel hayatları aksamış tiplerdir. Behzat’ın ekibini ise işkoliklikleri ya da zekaları üzerinden tanımlamak zordur. Zeka anlamında pek bir pırıltı göremediğimiz ekip elemanlarının kendilerine has ilginç yetenekleri vardır. Akbaba ölüleri koklayarak bulur. Cesede bakar bakmaz nasıl ve ne zaman öldürüldüğünü anlar. Hayalet’in ise kayıp bulmakta üstüne yoktur. Benim dizide en sevdiğim karakterler de bu ikisidir. Hele Akbaba’nın tipi ve tavırları rolüne on numara oturmuştur.

İnsanların bu iki diziyi birbirine benzetmelerini afiş benzerliği talihsizliğine bağlamak istiyorum. Belki de yeterince polisiye izlememiştik de bu çok tutmuş iki diziyi görür görmez birbirlerine yakıştırıverdik. Yine de her iki dizinin de ayrı ayrı hastası olmama rağmen Behzat’ın House gibi anlaşılmasına kızıyorum. Her ikisi de o kadar farklılar ve seyirciyi o kadar farklı yerlerden yakalıyorlar ki birbirlerine benzeterek sanki her ikisini de yanlış anlıyorlar gibi geliyor bana. Buna da o kadar kızıyorum ki ‘siz gidin sadece soap opera seyredin’, diyesim geliyor.

Perşembe, Eylül 22, 2011

Tarz Sahibi

Ben halka pek karışmıyorum. Bu yüzden Java bana ‘küçük burjuva’ derdi. Alt gelir grubundan insanların takıldığı ortamlara aşina olmayışımı kast ediyordu. Ama Java’nın anlamadığı şey şuydu ki ben üst gelir grubundan insanların ortamına da, orta gelirlilerinkinin de takılmıyorum. Kimler neler yapar bilmem. Yeni açılan, kapanan yerleri bilmem. Yüz yıldır aynı restorana, kafeye gider dururum. Bildiğiniz uyuzum ben. Yerimden kalkmadan dünyayı öğrenmeye meraklıyım.

Fakat geçen hafta halka karışmam gerekti. Hem de alt, orta, üst, Anadolu, Avrupa hepsine birden.

Önce üst orta’dan başlayan yüksek-çe sosyete izlenimlerimi anlatayım.

Fashion Night Out’u İstinye Park’ta geçirdik. Otoparkına varıncaya kadar ve otoparkından çıkıncaya kadar birer saat geçirdiğim ve toplasan ancak üçüncü defa geldiğim bu alışveriş merkezinin izdihamından nefret ettim. Alışveriş de mi yapmıyorsun, demeyin bana. Yapmıyorum. AVM’lerden yapmıyorum. Senelerdir internetçiyim. Daha sene 98’de Migros sanal marketten eve bakliyat, ekmek, kola falan alan bir tiptim ben. Üstelik o zamanlar ne ürün bilgileri ne de fotoğrafları yüklü olurdu sitede. Kafalarına göre getiriyorlardı bir şeyler. Ben de bozmuyordum onları. Zaten sonra Amerika’ya gittim ki online alışverişin dibini gördüm. Ev bile düzdüm online.

Neyse işte ofisten kızlara söz vermiştim bir kere. Söz bozamazdım. Yine kızlar sayesinde sırada yüzlerce insanın beklediği, İstinye Park’ta kokocambo Masa Restaurant'ta boş bir yere oturduk. Kimse de kalkın, demedi. Sonra gelsin drinkler. Gelsin milyarlık hesaplar.

O değil de, ben neredeyse bir hikikomori (Japonya’da kendini odasına hapsedip senelerce çıkmayan tiplere verilen isim) gibi yaşarken herkes ikoncan olmuş meğer. O ne tuhaf ayakkabılar, takılar, floresan renkler, ya rabbim. Millet yıkılıyor. Herkes moda tasarımcısı ya da tasarımcı yakını olmuş. Pes, dedim.

Mesela anneannemin elinde işlediği gibi duran bir siyah beyaz puanlı kazağın altına mavi-beyaz pötikareli şort giymişti kızın biri. Şortun beline de kırmızı kemer takmış. Rengarenk pabuçlar ve portföy çantayla tamamlamış olayı. Gelmiş fashion gecesine.
O akşam anladım ki ‘tarz’ dedikleri şey aslında özgüvenli bir duruştan ibaret, zira özgüven sayesinde sırtına geçirdiğin her türlü uyumsuz saçmalık ‘tasarım’ muamelesi görüyor. Yeter ki özgüvenli dur ama. Yoksa ne bulursa onu giyen varoş kadınlar da 'tarz sahibi' kategorisine girerdi.

Salı, Eylül 13, 2011

Tam Buğday Ekmeği

Bayram seyran bitti. Evlerimize döndük. Yani eve dönmüş de olsak ben daha çok kendi içime dönmüşüm, onunla uğraşıyorum.

Bir kere zayıflamaya taktım. Hamilelik öncesi kilomdayım. Yani toplam kilom aynı ama dağılımlarda sıkıntılar var. Göbeğim hamur gibi. Hem de mayası iyi tutmuş olanından. Görünce ellerimle yoğurasım geliyor. Hatta bunu pantolonun üstünden pörtlemiş yağlarım üzerinde sık sık uygular buluyorum kendimi.

Diyetisyene gittim. Ama süper ucuzuna. Zaten hayatım diyet olmuş. Bana üç beyazdan uzak dur, spor yap vs diyecek birine milyarlar dökmeye ihtiyacım yok. Ha, şurda üç beş hafta Kelebek’te Osman Müftüoğlu’nun sayfasını okuyan bir insanın bile ihtiyacı yok. Ama çalışkan da olsa çocuğunuza özel ders aldırmak gibi bir şey bu. Hem tanımadığınız birinin karşısında her hafta tartılma korkusu ve performans endişesiyle disipline olursunuz.

Diyetisyen BMI'mı çarptı çurptu. Normalsiniz, dedi. E, o zaman ben sıska olmak istiyorum, dedim. Zaten o kollu tartı aletinde normal olmadığım da anlaşıldı. Göbek çevrem obez. Kollar bacaklar falan normalin alt sınırlarına yakın. Pilatesi artırın dedi diyetisyen de. ‘Bölgesel zayıflama diye bir şey yoktur. Toptan kilo verirsin. Göbeğin de nasibini alır işte’, demedim. Ama tartışmadım. Hıı, dedim. Saat 10’da şunu ye, 13’te bunu ye, diye bir liste de çıkardı. Benim hayatım böyle planlı değil ki. Toplantıyı bölüp kendime meyve bulamayacağıma göre bu işler yaş. Ben yine bildiğim gibi diyet yapıyorum. Maksat beni tartsın. O alete çıkayım haftada bir, tamam.

Yine de son market alışverişinde diyetisyenin dediği üzere tam buğday ekmeği aldım. Eskiden light alırdım. Onu da süründüre süründüre bitiremezdim. Ben ekmek yemiyorum sayılır ki artık. Güya diyetteyiz. Ekmek yiyecekmişiz. 

Şövalye ise 25 tanelik dev boy sandviç ekmekleri, tost ekmekleri, kepekliler, dürümler, evde pişirimlik dondurulmuş ekmekler; kısacası ekmek namına ne bulsa aldı. Ertesi sabah bir baktım, benim tam buğdaydan yiyor. Napıyorsun, dedim. Kendi ekmeklerini yesene. Benim tam buğday daha güzelmişmiş.

Hayır, dedim. Kendi ekmeklerini ye. 5 kilo ekmek aldın. Buna sulanma. Şurda zaten diyetimde yazanlar etrafta olmadığından aç kalıyorum. Bir tanecik ekmeğim bari tükenmesin şıp diye.

Aa, bir baktım, arkamda Jelibon. O da yiyor tam buğdayımdan. Yese iyi. Döke saça mıncıklıyor. Ben ona mineralli vitaminli bebek ekmeklerinden alıyordum halbuki.

Jelibon’un son dönemlerdeki olayı sofraya sinsice yaklaşıp sofradan bir şey kapmak. Ne olursa. Kaptığı an ortadan kayboluyor. Bildiğiniz kapkaç. Kolay kapsın diye sofra kenarlarına kendi yiyebileceği şeyleri bırakıyorum. Bebek bisküvisi, ekmeği, erik, devam sütü gibi. Hem bir iş başardı sanıyor hem de yaşına göre beslenmiş oluyor. Ben böyle hesaplar yaparken Şövalye sen tut önünde ne varsa ver adama. Yese, ne ala. Yiyemiyor ki pütürüklü ekmek. Boğazının deliği ufak sanırım. Yutamıyor.

Dedim baba-oğul olayları beni delirtmek üzerine programlanmışsınız. Bir Allahın kulu da hayatımı zorlaştırmasa. Nerdeeee?

Cumartesi, Eylül 03, 2011

Anneliğin Güzel Anları

Annelik tuhaf bir hal. Bildiğiniz delilik. Başınıza gelecekleri bile bile bir ihtimal farklı bir şey olacağını beklemenin gerizekalılığı resmen.

Mesela, iş gününün özellikle sonlarına doğru Jelibon’u özlüyor buluyorum kendimi. Bir an önce eve koşup onu kucaklamayı istiyorum. Her ama her gün bu umutla koştura koştura eve dönüyorum. Her ama her gün aynı hüsranla bitiyor bu koşturuş.

Adam heyecanla koşuyor kapı açılınca. Sırf meraktan ama. Anne düşkünlüğünden değil. Bana doğru koşan Jelibon'u hoppala yapıp göğe atarak kucaklıyorum. Bağıra bağıra yüzümü tırmalayıp saçlarımı çekip kendini kucağımdan yere atıyor. Kıçını dönüp uzuyor. Anne-oğulun kavuşması böyle sıcak anlarla üç saniyede tamamlanıyor.

Buna rağmen umut fakir annenin ekmeği sanırım. Israrla kucaklaşmamızın on saniye falan olsun süreceği, akabinde öpücüklere geçilen bir faslın hayalini kuruyorum.

Bütün o facebook’lara yüklenen, bloglara yapıştırılan sevimli fotoğraf kareleri de o kadar anlık ki. Zaten dijital kameralar çıktı, mertlik bozuldu. Jelibon’un 10 bin tane falan resmi vardı en son. Taramalı gibi şaka şuka resimlerini çekince on binde yirmisi falan süper sevimli çıkıyor. Onları da alıp herkese gösteriyorsunuz işte. Gören de mutlu anne, mutlu çocuk anlamları çıkarıyor.

Gerçekler çok kötü ve pişmanım, diye demiyorum. Anneliğin kimi zorlukları var, da demek istemiyorum. Annelik sürecinin büyük kısmı azap. Güzel anları DA olabiliyor, demek istiyorum.

Örneğin Jelibon’un ilk yaş gününde telefonumla çektiğim şu karelerin ilkini facebook’a yükledim. Ne şeker falan diye yorumlar kaptım. Geri kalan arıza anlarını normalde delete ederim. Kimse görmez ama gerçekler saklı kalmasın isterim. Bütün resimler yedi dakikalık bir sürede çekilmiş. Neymiş? Bir dakikalık şekerliğin karşılığında altı dakika arıza yaşamışız.


Resim 1: Doğumgünü pastasını
sevimli sevimli mıncıklarken
 

Resim 2: Kıllanmaya başlıyoruz.





Dikkatli okuyucuya not:
Arıza sebebi pastasının kaldırılması değil,
sadece gelmiş olan eşref saati
 
 







Bu ve diğer resimler yorumsuz
 


Film kopar












Pazartesi, Ağustos 15, 2011

Yok, Benim Ruhum Yaşlı

Ya valla izlemiyorum ama Hayriye Hanım izlerken arada odasına gire çıka gözüm takılıyordu Fatmagül dizisine. Dizideki korkunç yengeye yılbaşı hediyesi alıyorlardı. Boğazlı bir kazak. Kadın höff pöff oluyordu. Şöyle açık yakalısından yok mu bunların, varsa değiştirsek, demişti. Gelemiyormuş öyle kapalı şeyler giymeye. Sıkıntı basıyormuş. Ama yakalı kazak giyemeyişini sanki kadının şımarıklığı gibi ifade etmişlerdi. Hiç beğenmemiştim bu senaryo tutumunu.

Birkaç yıldır ben de hiç kapalı yakalı bir şey giyemiyorum. Daral geliyor. Kapalı yaka bir yana uzun kollu şeyler bile sinirlerimi bozuyor. Allahtan artık konfeksiyonda çeşit bol. Kışın bari ¾ kol dedikleri, bilekle dirsek arasında biten kollara sahip üst baş bulabiliyorum. Ya da gömlek kolu çemirleme işlemine girişiyorum.

Sanırım bunlar yaşlanma işaretleri. Ya da menapoz. Kadınların hayatı dört haftalık periyodların üçüncü haftası darlanmayla, dördüncü haftası kanama ve krampla geçiyor. Yetişkin ömrün yarısında bir hadise var yani. Yaşlılık döneminde de menapoz derdi. Ama yani bu darlanmalarla menapoz sanki 20 yıl öncesinden geldim geliyorum diyor.


Öğrenciyken Ruş ve Pelinat’la kadının yaşlanma işaretlerinden biri olarak da ten rengi iç çamaşırları giymeye başlamaları olarak belirlemiştik. Geçende bir baktık hepimizin içi pamuklu ve bej. O dantelleri, o renklileri nasıl giymişiz, belli değil. Ten rengi çok fonksiyonel. Her renk kıyafetle giyebilirsin, içerden kendini belli etmez. Pamuklular da rahat işte.

Bir yandan bu da ruh meselesi sanırım bu. Genç de kalabilirsin. 55’lik bakıcımız Hayriye Hanım’ın dantelleri, çingene pembeleri falan var. Gündeliğe gelen kadın çamaşırları yerleştirirken benim ten renklileri onun çekmesine, onun rengarenk dantellilerini de benim çekmeceme koyuyor mesela. Uyuz bir durum.

Topuklu ayakkabı da giyemiyorum artık. Ancak dolgu topuk olur ve ayağıma da bir numara büyük olursa. Allahtan babetler çıktı da demode gözükmüyorum, desem de babetler de bütün o dümdüzlüğüyle çok rahatsız edici aslında. Ufacık bir topuk şart. Öyle hafif topuklu ya da mini platformlu babetlerden arıyorum hep. Onlar da bildiğiniz anneanne ayakkabısı. Hani bej ve kalın bantlarıyla bileğe doğru ilerledikleri dakika 80’lik misin 30’luk mu belli olmaz.


Hayat büyük bir koşuşturmaca içinde geçiyor. Bu hız ve panik içinde bir de rahatsız kılıklar hızımızı kesiyor. Demek ki gençken zaman daha yavaş akıyordu. Toplum anlayışla karşılasa Düella çırılçıplak dolaşacakmış. Onun gardrobu bile zamanla sadeleşip azalıyor. Benim hala moral düzeltmek amaçlı üst baş alışverişlerim oluyor. Onları da denemeye üşendiğimden internetten yapıyorum gerçi.

Perşembe, Ağustos 11, 2011

Anne-Kızın Bitmeyen Draması

Annemle kavga dövüş giden ve bir türlü de huzura eremeyen bir aşk-nefret ilişkimiz var. Sanırım çoğu ‘anne-kız’ ilişkisi böyle.

Aslında sanırım her 60 yaş civarı anne biraz tuhaf. Ben daha arkadaşlarımın anneleri arasında normal anne görmedim.

Annemin etrafıyla iyi geçinme konusunda çeşitli handikapları var. Kendine zarar vereceğini bilse bile bir şeye tepkisini koymalıdır mutlaka. Ettiğim laf nereye gider, bu işin sonu ne olur, diye düşünmez. Adanalılıktan belki de. Kanı kaynıyor, delleniyor. Adana adliyesinin ünü boşuna değil.

Zamanla anneme mesafe koyaraktan aramızı seviyeli tutmayı başarsam da yakın geçmişte lohusalığın ve taze anneliğin verdiği naif ve depresif ruh haline girmemle annem tüm fırsat boşluklarını doldurmakta gecikmedi. Kendine en ihtiyacım olan dönemde bana yardım etmek yerine evde otorite olmaya çalıştığından depresyonuma bir de cinnet karıştırdı. Haliyle mecburen bir süre yine uzak kaldık birbirimizden.

Eskiden de ilişkimize molalar vermişliğimiz olmuştu ama Jelibon doğduğundan beri o molaları vermemiz çok zorlaştı.Anne Hafiye adeta torunuyla beraber büyülendi. Torununu çok özlüyor, özlediği için depresyonlara giriyor, ağlıyor. Sık sık bize gelmek istiyor. Gelsin, eyvallah ama her geldiğinde ev huzurunu bozmaya yönelik hareketlerini gözeterek olaylar büyümeden kontrol altına alma çabalarım beni yoruyor.

Geçen geldiğinde, Jelibon’u kucaklayıp bağrına bastırırken, “Ahh yavruuuuum. Böyle sevgisiz şefkatsiz bakıcı ellerinde büyüyor kuzuuum” demesin mi?
Üstelik Hayriye Hanım’ın yanı dibinde.
Hayriye Hanım da “Ben Jelibon’u seviyorum”, dedi itiraz ederek.

Annemi bir köşeye çekip neden böyle şeyler söylediğini sordum. Amacı ne?
Torununa bir bakıcının bakmasını istemiyorsa çözümü ne?
Ben işi bırakıp çocuğumu mu büyüteyim? Kendisi bize yerleşip Jelibon’a mı baksın?
Ne amacı vardı ne de çözümü. Ortada ettiği laf var. Kırdığı kalp var.

Vay sen misin kalp kıran? Al sana ne diyeceğini değil, ne duyacağını düşün türünden bir geri dönüş. Ben de az değilim. Geçmişin tozunu hemen alırım.

Dedim sen sanki bizi o çok önem verdiğin sevgiyle büyüttün. Bir gün kucağına alıp bağrına bastığını hatırlamam. Ne masal okundu bana ne benimle gurur duyuldu. Her gün azar, her gün dayak kötekti benim çocukluğum.

Hayır, bir de akıllı uslu çocuktum. Jelibon gibi kuduruk olsam heralde annemle üçüncü sayfalara çıkardık.
Hiç bile, dedi annem. Bana ve kardeşime fiske vurmamışmış.
Şimdi de geçmiş çarpıtıldı, iyi mi?
Keşke zamanında işkenceyi belgeleseydim. Hafıza değil, somut belge lazım.

'Anasına bak, kızını al' lafından çok korkuyorum. Ben de ilerde annem olur muyum acaba?

Çarşamba, Ağustos 10, 2011

Bebek Dili

Şövalye, Hayriye Hanım’ın Trakya şivesinden şikayetçi. Geçen gün Jelibon’u salıncağına koyalım, demek isterken salıncak’a ‘sallangaç’ dedi.
Tıpkı Hayriye Hanım'ın konuştuğu gibi.

Avamlığa asla tahammülü olmayan Şövalye kelimeyi yanlış söylediği için kendinden nefret etti. Bu hatasıyla(!) farkında olmadan kullanmaya başladığı diğer kelimeleri de fark etti. ‘Diğeri’ yerine ‘öbürsü’, ‘halen’ yerine ‘elan’, gibi.

Özetle, Jelibon konuşursa Trakya aksanı kapacak diye endişelenen Şövalye, çocuktan önce kendi kaptı o aksanı.

Jelibon sadece yürüyor, koşuyor ve çığlık atıyor. Yaşına girmesine 20 gün kalmasına rağmen ne bay bay yapıyor ne öpücük atıyor. Bir ara atar gibiydi ama artık yapmıyor.

Herhangi bir kelimeyi bebekçe bile olsa söyleyemiyor. Dıgıl dugul bir şeyler diyor devamlı ama nedir, bilemeyiz.

Bir yaşımdayken ben bir dünya kelime söylermişim. Annem, Jelibon’un bu geriliğinden(!) pek şikayetçi. Senin çocuğun şimdiye kadar bülbül gibi konuşmalıydı, diyor.

Bebeklerin gelişimlerinin kendilerine has olduğunu, erken yürümenin ya da konuşmanın bir şey demek olmadığını ona tekrar tekrar anlatmak istemiyorum. Anlatsam da inanmıyor. İnansa da unutuyor.

Onun yerine, “Sadece benim çocuğum olsaydı, evet dediğin olurdu ama o Şövalye’nin de çocuğu işte”, diyorum. 

İstisnasız her gün telefonda annemle bu geyiği yapıyoruz. O hep Jelibon'da bir arıza çıkar diye kafasında kuruyor. Ben de böylece endişelerini bertaraf ediyorum.

Cuma, Ağustos 05, 2011

Kılıbık-mış Gibi

Erkeklerin katılmak istemedikleri bir organizasyona kendilerini davet eden erkek kankalarına ‘hayır’ diyemeyip bahane olarak da yengenin cinnet ve cehennemini ileri sürmelerine alışkınım. Babam da yapardı aynını. ‘İstemiyorum’ yerine ‘valla Yenge Hanım istemiyor’ lafını sıklıkla ederdi . Oysa annemin istemediği ne çok şeyi gayet göstere göstere yapan bir adamdı kendisi.

Alışamadığım şey ise karıları güya totolarını gezdirirken kendilerinin ofis işlerinin yanı sıra ev işlerini de yüklenmiş, mecburen kılıbık olmuş mazlum ayağına yatmaları. Hayır efendim. İşte bunu kabul edemem.

Hayriye Hanım’ın acil bir bürokratik işi çıktı. Memleketine gitmesi gerekti günübirlik. Gittisi geldisi, iş saatlerinde orda olması derken hafta ortası iki gün yoktu. Jelibon’a bakmak için işlerimizden izin almalıydık. Hesapta günleri birer birer bölüşecektik Şövalye’yle. Tabii ki onun çok acil işleri bu sözünü yedirdi ona. İlk gün ofisten bırakın erken çıkmayı gece yarıları, çocuk uyurken döndü.

Söylemesi ayıp, bu antidepresanlar beni feci uyutuyor. Top patlasa uyanamıyorum. Jelibon gece bazen uyanıyor. Su içiriyorsun geri yatıyor. Şövalye de Jelibon’un uyanmasına uyanmış, beni dürttü. Kalk, uyandı, diye. Kendisi su içiremez çocuğa çünkü. Jelibon’a suyunu içirdim, geri yattım.

Ertesi gün de izin alamazdım. Ofiste acil bitmesi gereken bir işim vardı. Jelibon’u öğlene kadar ofise götürecektim. Sonra da Şövalye işten erken çıkıp çocuğun bakıcılığını üstlenecekti. Jelibon’u ofise getirdim. Ortamdaki kablo ve bilgisayar yoğunluğu yüzünden kafayı yedi. Bağıra bağıra ortamı terörize edince topladım götürdüm. İşlerim kaldı. Şövalye’ye dedim ki erken gel mutlaka. İşim var.

Şövalye akşam 8’de geldi. Gün içinde az uyuyan Jelibon’un gece uykusuna ramak kala geldi yani. Hem de gelirken markete uğramış. Evdeki sağlıklı yemekleri beğenmediğinden kendine evde goralı sandviçler yapabilmek için alışveriş yapmıştı. Gelir gelmez goralı yapımına girişti. Üstüne de telefonu çaldı. Aaa. Senelerdir görmediği yurtdışında yaşayan bir kankasına meğer söz vermişmiş akşam için. Kankası bize gelecekmiş o akşam, Jelibon’u ilk kez görmeye ve bizi tebrik etmeye.

Ev nasıl terelelli, tarif edemem. Ortalıkta Jelibon’un milyon oyuncağı. Jelibon yürürken çarpmasın diye sağa sola gelişigüzel çekilmiş mobilyalar. İçinde sadece on kilo olduğu için kesmeye üşendiğimiz bir karpuz olan tamtakır bir buzdolabı. Mühim bir ihale için sabaha mutlaka fedexe verilmesi gereken yarım kalmış bir iş planı.

Şimdi işin yoksa çocuğu giydir, ortalığı topla, birkaç pasta börek, kola bira falan sipariş et ve eminim çok iyi bir insan olan ve fakat yarım kalmış işin yüzünden bir türlü muhabbetine konsantre olamadığın tanımadığın biriyle iki saat muhabbet et. Neden? Şövalye’nin kendi işini benim işimden daha çok önemsemesinin yanı sıra kritik şeyleri de unutup hiç de haber vermemesi yüzünden. Oldu canım.

Topladım laptop’ımı. Evi ve Jelibon’u bıraktım Şövalye’ye. Ne halin varsa gör, dedim. Mamasını pişirdim. Mutfakta. Yedir ve uyut zaten çok uykusu var, dedim. Yürüdüm Starbucks’a. İki saat kadar çalıştım. Tabii Şövalye zırt pırt beni arayıp tezgahın üstünde nal gibi duran mamasının nerede olduğunu, hangi biberona neyi, ne kadar koyacağımızı, hangi bezi takması gerektiğini, yatarken hangi body’sini giyeceğini falan da sordu. Ömründe yapmadı bunları tabii. Nereden bilsin?

Starbucks kapandığında işim daha bitmemiş olmasına rağmen mecburen eve döndüm. Misafirin gitmiş ve Jelibon’un uyumuş olacağını sanıyordum. İkisi de olmamıştı.

Jelibon adeta sarhoştu. Yüzünü nereye bulsa oraya sürtüyordu (uyku hareketidir bu). Uyumamıştı. Çünkü babası onu uyutmamıştı. Üstü değişilmemişti. Maması çok geç verilmişti.

Misafirle tokalaştık. Bana ne dese beğenirsiniz?

“Dünya tersine dönmüş, Hafiye Hanım. Adam kaç yıldır görmediği arkadaşıyla iki laf edemiyor, evde çocuk bakıyor, kadın dışarda”

Vay sen misin bunu diyen? Misafir bunu kendi başına bu şekilde diyemez. Kesin Şövalye attı tuttu.

“Valla maalesef 21. yüzyılda bile dünya aynı kalmış. Tersine döndüğü falan yok. Bilakis kadın hem dışarda hem evde çalışıyor. Adam hala sadece dışarda”

E adam tabii dışarda olacakmış. Türk kadınının masraflarını karşılaması kolay mıymış.
Şövalye de misafiri onaylayan gevreklikte bir güldü.

Niyeeeaaah.

Senelerce çalışmayıp çalıştığı üç beş günün de parasını apır sapır seyahatlerde, zihni sinir girişimcilik projelerinde heba eden, ben değil, Şövalye.
Masraf çıkaran ben değil, Şövalye.
İki gündür işini yapamayan ben.
Çocuğa iki saat bakamayan Şövalye.

Yine tuttum kendimi. Misafire uyuz uyuz konuştum. Kalktı.
O gider gitmez Şövalye’nin beynini yedim. Bir kulağından girdi, öbüründen çıktı kesin.
Ben çok iyi anneymişmişim. Falan filan dedi. Günü kurtardı.

Çarşamba, Ağustos 03, 2011

Kaynayan Kurtlar

Bir yere gittiğimizde gözüm hep başkalarının bebeklerinde. Milletinki pusetinde oturuyor bütün gün. İki tane oyuncakla takılıyor. Üstelik bu kadarcık aktivite ile çocuklarının hareketli olduğunu iddia ediyorlar.

Oysa Jelibon hareketliden de öte, kuduruk bir oğlan oldu çıktı. Bir saniye yerinde durmuyor. 9 aylıkken, daha akıl yokken yürüdüğü yetmediği gibi hala akıl yokken, 11. ayında da merdiven tırmanmaya başladı. Hatta merdivenler onun en büyük obsesyonu artık. Bu da yetmedi, özellikle önü açık asfalt yol buldu mu uzun soluklu koşuyor da. Kondüsyonu şahane ama yurdumun girintili çıkıntılı asfaltlarında sık sık düşüyor. Dizleri kan içinde kalıyor. Bir dur, bir ağla, di mi? Yok, kalkıp koşmaya devam ediyor.

Artık bebeklerde hiperaktivite var mıdır, diye gugıllamaya başladım. Yokmuş. Bebekler zaten doğaları gereği hareketli olurlarmış. Benim kendimi bunun ‘normal’ olduğuna ikna etmem gerekiyor yani. Baktıkları bebeklere öksürük şurubu verip sakinleştiren bakıcıları anlamaya başladım.

Jelibon, Baby TV’yi bari beş dakika kadar seyredebiliyor. Bu yüzden bir mola istediğimde koyuyorum adamı televizyonun önüne. Bir nefes olsun almak için. Çocuklarınıza TV seyrettirmeyin diyenlerin çocuğu yok kesin.

Hareketliliği bir yana, istediği olmadığında da ciyak ciyak bağırıyor Jelibon. Ben bir höt diyorum, ağlıyor. Sonra susuyor. Ama babası. Ah, o babası. O oldu mu bağırması, ağlaması asla bitmiyor. Çünkü babası eninde sonunda ne istiyorsa yapıyor.

Şövalye, diyorum. Yapma. Şımartma.
Ama çok seviyormuş Şövalye. Dayanamıyormuş. Öyle dudaklarını büzüp titretip gözyaşlarını akıttığında içi kıyılıyormuş.
Ben bütün bu ‘vicdansız’ duruşumla aslında çocuğumu sevmiyormuşum.

Tabii Jelibon babasında işe yaradığını çok iyi bildiği titrek dudaklar eşliğinde gözyaşlarını sıklıkla akıtıyor. Bana da aynından yapıyor ama işe yaraması umuduyla o kadar uzatıyor ki artık yirmi yedinci kez üstü üste babaanne yazlığının yola çıkan bahçe merdivenlerine tırmanmasına izin vermediğim için on beş dakika katıla katıla ağladığında, ‘yeter, Jelibon yeter’, diyip çaaat diye eline vurdum bir tane.

İlk dayağını yedi bizimki. Ben de zamanında şiddete maruz kalmış herkes gibi şiddet uygulamaya başladım. 11 ay sürdü kendimi tutmam.

Ama Jelibon bunu da bir oyun sandı ve şimdilerde bana koşturup vurmam için elini uzatıp duruyor.

PS. 'Maaşallah' diyin tabii. Herkes öyle diyor Jelibon'a. Bence de hareket edebilmesi ne güzel ama bu kudurukluk seviyesindeki aktiviteye neden 'maaşallah' dendiğini inanın ben de anlamıyorum.

Cumartesi, Temmuz 23, 2011

Çocuklu Tatil

Bodrum’da, Şövalyegiller’in yazlığında tatildeyiz. Ayarsızca bağırıp duran, hala katı gıdaları yiyemeyen ve aklı henüz yokken erken yürüyerek kendini oraya buraya atan bir bebekle ancak bir 'ev'e gidilebilirdi. Her sene iş değiştirdiği için yaz tatili de olamayan Şövalye sayesinde ve torunlarını çılgınca özlediklerinden kendilerine misafir gelmemiz için adeta yalvardıkları için bu 'ev' de büyükannelerin evi olsa daha iyi olurdu. Sanki.
  
Bodrum'a arabayla geldik. Birincisi çocukla tatile çıkınca park yatakmış, oyuncaklarmış, mamalarmış derken 150 kiloluk malzeme çıktı. Bu kadar çok eşyayla uçağa binmek hem zor hem masraflı. İkincisi ise kuduruk Jelibon’un daracık uçak koltuklarında bir saat de olsa totosunu kırıp durmasına imkan olmamasıydı. Ama arabada kendi oto koltuğunda durabiliyor. Eline oyuncak falan veriyoruz. Kendi kendine ninni söyleyip dalıyor çoğunlukla.

Ama Jelibon’un sabahın köründeki Bandırma feribotunda çıkardığı arıza fenomendi. Koooskoca feribotta avaz avaz bağıran tek çocuk bizimkiydi. İki saat boyunca da feribotu baştan aşağıya sırayla hepimiz döndük. Jelibon’u da döndürdük. Bana mısın, demedi. Nonstop bağırdı. En azından tek bölgedeki insanların kulaklarını tırmalamamış olduk. Azar azar herkes işkenceden bir parça tattı. İlk haftasonunun sonunda tatilsiz Şövalye Istanbul’a döndü. Biz kalmaya devam ettik.

Şövalyegiller’in evinin bahçesi var. Ama bahçe de ev de cehennemden kopup gelmiş gibiler. Buna rağmen Anne Şövalye, çocuğu üşütecek oluruz diye kapıyı pencereyi kapatıp Jelibon’u içerde tutmaya çalışıyor. Klimanın da insanı, özellikle de küçük çocukları, hasta edeceğine inanan tipik bir Türk kendisi. Saunaya dönmüş evde tutmaya çalışıyor Jelibon'u.

Bahçeye çıkmaya vakıf olursak Jelibon'u salıncağa koyduğumuz dakika babaanne yanımızda bitiyor. Sallanarak Jelibon'un midesinin bulanacağını iddia ediyor. Kendisi sallanınca içi çekilirmişmiş.

Bahçedeki şişme çocuk havuzuna koyunca da yine çocuğun üşütme ihtimaline dikkat çekiyor.

Oyuncaklarıyla yere oturup oynayan Jelibon’a ‘pis’ baktığımız ima ediliyor. Yan komşu teyze de ‘aaa, çocuk yerlerde sürünüyor ayol’ diyerek bizi ayıplayınca daniska oluyor.

Yere düşen oyuncakları ağzına almasına kızıp ‘hayır’ demediğimiz için bu herşeyi ağzına atma huyunun asla geçmeyeceğini söylüyor. Mesela kendi çocukları Jelibon yaşındayken bırakmışmış oyuncakları ağzına götürmeyi.

Jelibon sadece sahildeki kafede mutlu. Derin bir gölgede, denizden esen tatlı rüzgarla sakinliyor. Ama dev brandaların altındaki derin gölgeyle de yetinmeyip 50+ korumalı güneş sütleri sürmemize rağmen çocuk yansımayla yanar diye Anne Şövalye oraya gitmemizi de istemiyor.

Çocuk hala dingildek yürüdüğü için sıklıkla kazaya da uğruyor. Bu da haliyle sorun oluyor.

Özetle, Anne Şövalye, kafasını gözünü patlatmasın, üşütmesin, yanmasın, pis yerlerde oturmasın diye klimayı da açmadan, sadece yönü tavana çevrilmiş bir küçük vantilatörün bulunduğu on metrekarelik bir odada Jelibon’u pusetine bağlayıp kibar bir çocuk da olabilsin diye çocukla 'sakin-sessiz' konuşuyor. Durumdan hiç de hoşnut olmayan Jelibon avaz avaz bağırıyor. 

Anne Şövalye, çocuğun bağırma huyunu da biraz gür sesli olan Hayriye Hanım’a bağlıyor. Hayriye Hanım da ben de tüm olan bitene sadece seyirci olabiliyoruz. Hadi o çalışan bir insan. Ben de huzur kaçmasın diyerek kendi huzurumdan yiyorum. Tatilin bitmesi için saatleri sayıyorum. Arada Düella çıktığı mavi turdan sakin manzaraların resimlerini mesaj atıyor. İçim gidiyor.
 
Her şeye rağmen Jelibon’u Anne Şövalye’nin cıkcıkları eşliğinde birkaç saat önce sahildeki kafeye getirdim. Adam normale döndü. Ben de.

Güya bakıcımız Hayriye Hanım ve babaanne ikilisiyle Jelibon’u sadece arada bir severek ve onunla oynayarak ama şuradaki ağaçların altında göbeğimi kaşıya kaşıya, yanıma aldığım beş kitabı birden bitirerekten bir tatil geçirecektim. Kriz büyümesin diye Hayriye Hanım ve Jelibon’u evden uzaklaştırmaya çalıştığım için her daim yanımda dolaşan Jelibon’un beni görünce aklına gelen türlü şaklabanlıkları yaparak geçti bir hafta.

Offf. Yoruldum valla. Pazartesi olsa da işe gitsem.

Salı, Temmuz 12, 2011

Göteborg'la Eşleşmek


Geçenlerde Göteborg’daydım. Türkler arasında ismi hep komedi unsuru olarak kullanılan bu şehir hakkaten komik. Trajikomik. Daha da gitmem Göteborg’a. Allah göndermesin.

Bizim bir konferans vardı orada. Sabahın köründe başlayan toplantılarım oluyordu. Şehrin en büyük otelinde, konferans salonundaydık. Hadi atıştırmalıklar olmasın salonda. Çayın kahvenin olmadığı gibi su bile yoktu. Parasıyla satın da alamıyordunuz. Kafeteryası, restoranları kapalıydı otelin.

Sadece sabah 10:30’da ve öğleden sonra 15:00’te kahve geliyordu orta bir yere. O da bir fıçı bir şey. Hop diye bitiyordu. İkinci kahve fıçısı gelmiyordu. Toplantın varsa yanıyordun. Bitip de kahve mekanına gidinceye kadar yerinde yeller esiyordu. Bir gün 10:30’da toplantım vardı. Ama bir baktım kahve 10:15’te gelmişti. Koşa koşa koştum. Kupayı elime aldım, tam fıçıdan doldurucam, fıçı başındaki yaşlı garson, “Hayır”, dedi. “Saat 10:30 olmadan alamazsınız”. Ama gelmiş kahve. Toplantım var 10:30’da. Lütfen, dedim. Nooolur, dedim. I-ıhh. Izin vermedi.

Otelin dışına çıkayım, yanı başından bir yerden yiyecek içecek alayım da olamıyordu. Şehirdeki her ama herrrrr yer kapalıydı. Konferans otelinden kaldığım otele yürüyordum kilometrelerce. Taksi olmuyordu. Üşüyordum. Soğuktu da lanet yer. Bir Allahın kulu geçmiyordu sokaklardan. Güya meskun alanlardan yürüyordum. Balkonlarında çocuk bisikletlerinin, bahçe tipi sandalyelerin durduğu bildiğiniz apartmanların olduğu yerlerden geçiyordum. Bütün pencereleri kapalıydı dairelerin. Hiçbir hayat belirtisi yoktu. Şehir adeta acilen terk edilmişti.

İkinci gün dersimi alıp otelde sıkı bir kahvaltı yapmadan çıkmadım. Bütün gün tek öğünüm olacaktı çünkü. Cebime de resepsiyon masasının ucunda duran geniş cam kaselerdeki elmalardan, muzlardan doldurdum. Öyle gittim konferansa. Ama millet açlıktan kırılıyorken elmamı paylaşmam icap etti. Bir katılımcı firma dondurma arabası getirmiş, dondurma dağıttı sağ olsun. Hayrat niyetine, iyi geldi. Duacısı olduk.


Akşama bir müşterimizi yemeğe götürecektim ama açık yer bulabilene aşk olsun. Konferans otelinin çatısındaki restoran akşam 9’a kadar açığım dedi bari. Olsun dedik rezervasyon yaptırdık sabahtan. Akşam 7’de gittik. Toplam 13 kişiydik. Rezervasyonumuz da o kadardı. Sonradan artmadık. Ama bizi restorana almadılar. 13 kişiye iki saat içinde yemek çıkaramazlarmış. Ya daha erken gelmeli ya da önden ne yiyeceğimizi bildirmiş olmalıymışmışız. Bizim ekipten biri arıza çıkarır oldu. Ama hiç oralı olmadılar. Ya bara gidip oturacaktık ya da otele dönecektik. Müşteriye de rezil olduk o ayrı.

Bara oturup soğuk sandviç yeriz bari, dedik. N’apalım. Müşteri de durumu kabullenmiş. O da günlerdir aç. Halden anladı. Ne varsa yeriz, dedik. Tam oturduk, hiç var olmadığını sandığımız bir otel personeli çıkageldi. Montla oturamazsınız barda, dedi. Ya takım elbise ceketi ya da gömlekle oturabilirmişiz. Yani üstümüzdeki kılık ‘spor’ olamazmış. Barın raconu buymuş. Hava buz gibi diye millet yanına ince montlar almış. Gömlek üstü takılıyor. Çıkarsa üşüyecek. Ekipteki kızgın eleman ‘ya Allah bismillah’ dedi kalktı personelin üzerine yürüdü. “Iz dis a cok, haaa?” diye.

Ekip arkadaşımıza engel olduk ama montları da tıpış tıpış vestiyere verdik. Kurallar ülkesi buralar. Maazallah. Bir de karakolluk olmayalım diyip üşüyerek bara tünedik. Bar da bar değil. Güneş batmıyor. Ortalık hep aydınlık. Elimizde kulüp sandviçler. Halimize acıyoruz. Memleketi özlüyoruz.

Meğer yaz ortası festivalleri varmış. O hafta ful tatillermiş. Garsonlar, aşçılar dahi tatil olduğundan kahve bile çıkmıyormuş otelde. Yani bayramda seyranda bizim iller de boşalır ama bu kadar aç bilaç kalındığını bilmem. Marketler illa açık olur bari bir gofret alır yersin.

O kadar sefil oldum ki ben de her gittiği yerde memleketinin nostaljisini yaptığı için uyuz olduğum Türk turistlere benzedim. Zaten memlekete döneli 5 yıl geçti. Ben bayağı, basbayağı Türk oldum artık.

Çarşamba, Haziran 29, 2011

Ne Nefret Et Ne De Acı

Survivor Ünlüler ve Gönüllüler’in finalini izledim ve keşke tamamını dönüp izlemiş olsaydım diye düşündüm. Nihat Doğan’I seyretmek çok keyifliydi. Oturması, konuşması, kurnazlığı, çirkefliği, konuşurken yanındakini elleyip durması. Harika bir elemanmış. Hatta ona oy sms’i bile atacak oldum. Şövalye kızdı. Derya daha efendiymişmiş.

Bu efendilik yarışması mı ki? oldum. Survival yarışması idiyse Nihat daha çok yarış kazanmış dendi. O daha survivor yani zaten Derya’dan. O zaman zaten Nihat kazanmalıydı. Ha, bu fasulyeden hayatta kalma mücadelesiydiyse ve bir şovdan ibarettiyse Nihat Doğan beni bayağı eğlendirdi. O zaman yine onun kazanması gerekti.  I loved to hate him, yani. Bülent Ersoy gibi. Paris Hilton gibi. Hiç tasvip etme ama bak ve eğlen. Eğlendirmek de bir başarı. Efendilik’in ne mücadeleyle ne şovla ilgisi var.

Bir arkadaşım gençlere seyahat bursu veren bir organizasyonun parçası oldu. Seyahat bursuna başvurma şartları genç olmak, öğrenci olmak ve seyahat etmek istemekten ibaret. Ama kazanmak için seyahat etmenin hayatındaki anlam ve önemini belirtmen, idealindeki seyahati tanımlaman ve bunları düzgün ve düzenli bir şekilde yazılı olarak bir blogda tutman gerekiyor. En iyi ifadeler, planlar bursa katkıda bulunan çeşitli seyahatsever tarafından puanlanarak değerlendiriliyor. Toplanan miktara göre artık en iyi 3-5-10 kişi seyahate çıkıyor.

Başvurular arasında ajitasyonu bol tutanlar kimi jüri üyelerinden yüksek puanlar alabiliyor . Hiç seyahatin anlamına, önemine bakılmaksızın ‘yazık, bu çocuğun parası yokmuş’, ‘yazık bu sürünmüş’, ‘yazık bu çocuk bu seyahate çıkamazsa ömründe seyahate çıkamaz zira düşük gelirli olmaya pek müsait’ vs gibi sebeplerle başvuran gencin seyahat olanaklarına bakarak değerlendirebiliyorlar. Oysa bu burs, seyahat etmeye maddi engeli olanlara el uzatma amaçlı ortaya çıkmadı ki. Amacı gençlere özellikle salaşından sırt çantalı seyahati sevdirmek, tek başına uzaklarda olmaya alıştırmak ve bunu az miktarda parayla pekala yapılabildiğini, niyet etmenin yettiğini duyurmak.

Seyahatin anlamına varmış, bunu da çok güzel ifade etmiş ve büyük kitlelere de duyurma imkanı yaratmış gençler daha doğrulardı bence ve onlar için kolej mezunu bu, zaten seyahat eder, demek aslında ortaya çıkarılmaya çalışılan şeyin daha geniş kitlelere yayılmasına engeldi. Zaten aslında bizim ‘imkan’dan kastımız istek, azim ve ifade gücüydü. Bunlar imkanlara sahip kişiler aynı zamanda maddi güce de sahiptiyse bile bu durum jürinin ka’ale almaması gerekirdi. Tıpkı Derya’nın efendiliğiyle hayatta kalma becerisinin alakasızlığı gibi. Pek bahsi geçmese de muasır medeniyetler seviyesine gelememizde de bu amacımızdan kopup duygularımızla hareket etmemiz de geliyor bence.

Arkadaşıma bundan bahsettim. O da aynı benim gibi düşünüyormuş. Bunu da oylarımızın benzerliğinden anlayabiliyormuşuz. Bir de Nurçin bize benziyormuş. Rasyonel arkadaşlarım benim, dedi.

Yonc, mesela, direk en gözü yaşlı olana basmış puanları. Halbuki bir yandan en acımasızımız da odur. Duygu dediğin şey her yöne gidiyor işte.