Cuma, Nisan 21, 2006

Nostaljik Yazi

15 Agustos 2004'te Rusen beni terketmeden az once yazilmisti. Simdi sesi cikmiyor da, belki cikar diye durtuk olsun niyetiyle yayinina karar verilmistir.

Rusen East Coast kapsamli mulakatlar ve geziler zincir seyahatinden dondu. Ilk izlenimlerini de cark ettirmis.
Is bulmak icin olup bittigi New York'u artik sevmiyor. Dusunduk ki biz zamanla baharda cayirlarda mutlulukla otlayan kuzulara benzemisiz. Alismisiz park gibi orman gibi genis yesil alanlarda yayila yayila yasamaya, tanidik tanimadik herkesin kibarlikla yol vermesine, "gunaydin, nasilsiniz?" demesine, "hay hay"ina. NY'da bizimki ayarlari almis, omuzlari yemis, "biz biz arabayiz, onumuze gelene carpariz" oyunlarina kurban gitmis. Pek magdur olmus, pek incinmis. O yuzden buyuk sehirde yapamiycaz, Bayan Rottenmeier. Biz Klara'yla bulutlarin ustunde dans etmek, samanliklardageceliklerimizle kosmak, Peter gibi saf ve yurekli delikanlilarla goturmek suretiyle mutluyuz. Uzgunuz.


Rusen dondu donmesine de haliyle bana da yeterince malzeme yaratti kendinden.Sali gecesi indigi havaalanindan metroya binip eve nispeten yakin birdurakta indiginde onu karsilayacagimi soylerekten aksama basladik. Panik ataklar esliginde trenden inip boynuma sarildi. Koca trende birsarhos ve bir sapikla beraber ilk kez yolculuk etmislik tecrubesini kolay atlatamadi bizimki. Hatun bugunlerde bir 'ilk defalar' cemberine girdi ve hizini alamayarak ha bire tur atiyor. Simdi isi gucu belli oldu ama ciyaklayarak giden kulustur arabayi degistirmesi gerekiyor. Zira yeni arabayla daha Atlanta'dan DC'ye tasinacak. Yollar bir muddet daha memleket olacak, tir soforleri de hemseri. Neyse, su sira hane halki Rusen ne araba alsin sorusuyla cebellesiyor. Rusen'in babasi Ibrahim Beyamca bu konuda bana danisilmasini icabet buyurmus. Oysa ki 'her an tasimi taragimi toplayip memlekete donebilirim' ic kandirmacasiyla oyalanmis da oyalanmis bir insan olarak yeni araba almayi ancak dort sene sonra basarabilmistim. Nitekim aksam 9'da isten cikmistim. Otoparktaki tek araba benimkiydi ve onun da akusu bitivermisti. Acikmistim, yagmur yagiyordu, beynim zonkluyordu, arabam calismiyordu, en yakin isik iki kilometre otedeydi! Asfalta oturmus, boynumu egmis ve en yanigindan "arkasi gelmez dertlerimin"i soylemeye baslamistim ki minik cim saha arabasiyla tir tir tirlayarak dombalak guvenlik teyze yardimima yetismisti. Taklayan canim uzerine hemen ertesi gun de sadece evimin karsisinda bir galerisinin bulunmasi sebebiyle tercih ettigim Hondami almistim. Hatta arabayi almaya spor olsun diye kosarak gitmistim de satici, 'ilk defa birisi kosarak araba almaya geliyor benden' diye cok eglenip kan ter halimle arabanin yanindabana zafer isareti yaptirtip resmimi cekip ofisine asmisti. Goruldugu uzere bu konuda benim kendime hayrim yokken Turkiye'deki ebeveynlerde biraktigim cool imaja da halel getirmemek icabi Rusen'e dedim ki Scion al. Scion hakkinda bildiklerimi de Businessweek'te tefrika halinde cikan 'ne olacak bu Amerikan oto endustrisinin hali' konulu makalelerden ogrenmistim. Makalelere gore Scion, Toyota'nin Amerikanlara attigi fena bir celmeydi. O zaman iyi birsey olmaliydi. Oyle birtakim erkek kisilerin sordugu uzere torkunu, beygirini falan bilmem. Bunlarin anlamlarini ve ne ise yaradiklarini bile bilmem. Bilmek de istemem.

Rusen ise hala karar veremedigi koyluluk ve kentlilik tercihleriarasinda gidip geliyor. Arada Turkluk de karisiyor, tabii. Turkluk parazit yapinca cip alasi geliyor. Neyse, artan benzin fiyatlari bu fikri cabuk unutturuyor. Ama en cok Mini de Mini diye tutturdu. Dedim, onun bagajina senin yazlik kiyafetlerin bile sigmaz. Kaldi ki memleketten anne gelse nasil karsilarsin havaalaninda onu o arabayla kadincagiz koca bavul dolusu zeytin, salca ve nar eksisiyle gelmisken? Laf iste. Bu konuda hicbir erkegin fikrini de almamaya kararliyiz. Kimse sorsak ustu acik Mini diyor. Bunun icin aylarca sirada beklemeye razilardan tut, konu hakkinda teknik detay dokumlerini siralayanlara kadar envai cins var. Nedir bu erkeklerin araba sevdasinin kaynagi?

Bu konuyu irdeleyemeyecegim simdi. Uykum geldi. Iyi geceler,opsun sizi cuceler.

Perşembe, Nisan 20, 2006

Hafiye Brown

Az once John aradi. Isten cikarilmis. Bu şirketimdeki ilk direktorumdu. Seker bir adamdi. Akilliydi, hizliydi. Bizim sirketin 105. re-organizasyonunda isten cikarilmisti. Hani ben kendi cinnetimle kavruldugum icin ortamlarda pek de ortalikta neler oluyor bakinmiyordum. Bu isin ucu bana da dokunabilir. Yedi aydir yuvarlaniyorum sirkette. Bir is yaptigim yok. Yanginda son kurtarilacak malzemeyim acikcasi. Atilsam da tazminat alsam isterim ama bunlarin tazminat dedikleri iki haftalik maasin. Oyle binleeerce dolar seyler degil. Amerikan kapitalizmi. Ise almak da kolay, isten atmak da.

John'a seker meker dedim ama ona da arizalanmistim vaktiyle. Bir sirket piknigine uc cocugunu kapip getirmisti. Uc adet sari kafa bucur bicir ortalikta kosar oynarken ben de en ufaklari 4'luk Patrick'le bir diyalog cabasina girismistim. Cocuklarla arasi cok iyidir Hafiye'nin.

Hafiye: Tatilden yeni mi dondunuz? Nereye gittiniz?
Patrick: Sunrise Beach'e gittik.
Hafiye: Ucakla mi gittiniz?
Patrick: Ben senle konusmicam
Hafiye: Neden?
Patrick: Sen kahverengi derili misin?
Hafiye: Kahverengi denemez ama ben zeytin tenliyim ('bugday'in amerikancasi 'zeytin')
Patrick: O zaman senle konusamam

Kacti gitti. Hafiye donakaldi.

Etrafima bakindim. Bu departman piknigi denen seyde, 30 adet sari kafalinin ve onlarin sari kafa cocuklarinin, masmavi gozlerinin arasinda bir tek ben vardim butun zeytinligimle. Ilk kez o an dank etmistir bu fark bana.
John'a gidip Patrick'i sikayet ettim. 4 yasindaki bir oglanla duello edecek degilim. Ben ona irkci demedim ki. Bunu birinden duymus olabilecegine dair uyardim. Kucuk cocuklar kendi kendilerine bu tarz yargilara ulasamazlar. Daha resmi ortamlarda cocuktan al haberi seklinde dokulurse rezalet cikmasin diye. Gene bir derdimi anlatamama durumuna caprtim. Adam benim alindigimi sandi. Toparlasin diye anlamsiz bir cumle kurdu: "O demek istemistir ki, agac yesil, gokyuzu mavi, sen de kahverengisin"

Evet de bu yuzden benle konusulmamalidir kismina ne oldu?

Çarşamba, Nisan 19, 2006

Hafiye Nasil Kurtulur?

Vietnam konsoloslugu hatalarindan dolayi ozur diledi. Yanlis kagida bakmislarmis benim icin. Cumartesi gunu evinize postalanacak sekilde yollariz vizenizi, dediler.
Hafiye hep talihsiz olmak durumunda midir? Isler son dakika belli olsun da benim uzerime oynayanlarin eli yureginde kalsin midir?

Bu durumda Pazar gunu Tokyo'da durmadan Vietnam'a gidiyorumdur. Donuste Tokyo yapsam. Pazartesi Atlanta'dayim, Persembe de Istanbul'a gitsem. Hmm...

Haftalardir is salladigim da dusunulurse bir azar yer miyim patrondan?
Bu arada cok begendigim Istanbul isine baskasini bulurlar da gezentiligimin acisini ceker miyim?
Donuste anne-baba da benle gelecektiyse evde gecirecegimiz dar zamanlar bizi daha da daraltir mi?
Esyalarimi satiyorum dedim simdiden bin kisi istedi. Neye kac para isteyecegimi bilmiyorum. Nasil bilebilirim ki?

Birkac kisi de gitmeden buddy pass de istedi.

Batan Hafiye'nin mallari bunlaaar.

Hırtlar Vadisi - Atlanta

Kivrim kivrim konusmaktan yoruldum. Vietnam isi zannimca bugun suya dusuyor. Hala bir sonuc alinabilmis degil cabalarimizdan. Ulkede komunistlerin kongresi varmis haftaya. O yuzden iki hafta vize vermiyorlarmis. Hayir, kendi vatandaslari disinda herkesten vize isteyen bir ulke orasi. Bu durumda iki hafta sinirlarini kapatiyorlar gibi bir sey. Sirrina vakif olama, di mi bir seyin de? Yok, tuttu Hafiye Vietnam'in tarihini okudu butun gece. Niye boyle arizalanmislar ogrendi. Hocimen, mocimen.

Bir dugum sıkı sıkı atilirken baska dugumler cozuldu dun. Evim satildi. Sabah emaillerimde cok istedigim Istanbul'daki isin koordinatorunden aylar sonra merhaba aldim. Gelebilir, gorusebilir miymisim. Simdi Vietnam isi olmazsa ve emlakcidan ariza cikmazsa da hede hodo denmez kadina. Ay, ne diycem? Ben size Cuma gunu bildiririm ne zaman gelecegimi desem? Ne o oyle, artist artist? Cuma ararim, yola cikarim, hatta muhtemelen yoldan ararim. Pazartesi gorusuruz desem. Kadin bir gunde ayarlayabilir mi ki beni gorusturmek istedigi iki yoneticiyi? Boyle hirt hirt cavaplar yazamadim. Kitlendim.

Ortamim ya bir sirk ya huzurevi. Arasi olamadi gitti.
Ya her sabah degisik bir sorunla cebellesmek uzere cengaver cengaver kalkiyorum ya da tavana bakip bunaliyorum yapacak bir sey yokluktan.
Ya hic isim yok ofiste butun gun Hafiyelik yapiyorum ya da bir gunde 15 yeni rota aciyorum.
Ya ayni anda herkesin aklina dusuyorum, 15 kisilik misafir ekiplerini agirliyorum ya 15 gun birakin kapimi, telefonum dahi calmiyor.

Ya cok seviyorum ya cok nefret ediyorum.
Ya cok seviliyorum ya cok nefret ediliyorum.

Hem Giderim Hem Aglarim

Buyuk bir sey almaya karar vermek benim icin hep cok acili olmustur. Esya, araba, ev. Bu ulkeye geldigim yil, bir seneligine geldigimi sanmistim. Okulun dibinde ev tuttum, araba gerekmesin diye. Esya falan da almadim. Yerde yattim. Bir tavam vardi, iki bardagim, birkac catalim. Tabagim bile yoktu. Kagit tabaklar kullandim. Sonra arabasizlik olmadi. Bana kalsa yine almazdim da bir arkadasim buldu getirdi, al bunu, diye. Uygundu, kolay elden cikarilirdi, aldim artik. 'Yumurta' dedim ona, cok yol yaptim. Diyar diyar. Merakimi dindirdi. Sayesinde ortama alistim, sayesinde is buldum hatta. Kaldim.

Atlanta'ya tasindim. Bir ev tuttum, kutu gibi. Esya alasim yoktu yine. Belki bir sene daha kalacaktim. O kadarligina degmezdi. TV'm yerde, tenceresiz tabaksiz, sehpasiz, masasiz. Olmadi. Hepsini birileri durttu de aldim. Istemeyerek. Gonlumce secmeyerek, farketmez, diyerek. Sonra bir gun annem geldi. Ev sahibi olmanin avantajli bir sey oldugunu ogrendi iki gunde. Ucuncu gunde bu evi aldim. Guzeldi guzel olmasina. Genisti, iki kocaman odasi, banyosu, muhtesem bir gole bakiyordu. Park gibi bir yerdeydi. Mevsimler degisirken renklere bakmaya doyulmuyordu. Annem cok sevdi. On odemesini yollatti Turkiye'den. Kolay oldu olmasina ama imzayi attigim gune kadar panik ataklar gecirdim. Agladim, korktum, anneme kizdim. "Guzel yasa," dedi bana. "Hayat kisa. Guzel yasa." Israrla hala esya almaktan kacindim. Guzel evde egreti oturdum. Annem geldi-gitti-kizdi. Guzel yasa, dedi. Onun, 40'indan once guzel esyalari, guzel evi, sikintisiz parasi olmamisti. Hayat mucadelesine feda etmisti bu istegini. İcinde kalmis, degmemisti. Genclik yillarinda olsa daha guzelmisti. Onun guzel yasamdan anladigi guzel ortamlardi belki. Benimki degilmisti.

Zamanla Yumurta bozulmaya basladi. Yine elden dusme eski bir sey alayim, dedim. Annem engel oldu. Guzel bir sey al, dedi. Ancak Honda Civic'e elim vardi. Kendim secerek, isteyerek degil. Kolay elden cikarilir, diye. En azindan rahatti. Kucucuk beklentime fazla bileydi. Yumurta'yi Rusen'e verdim. O da iyi kotu kullandi bir yil. Sonra bir hirsiza kaptirdik kendi ellerimizle. Mahkemeden de, haciz emrinden de bir sey cikmadi.

Bu evdeki tam dorduncu yilim bu hafta. Aci tatli cok sey oldu. Cok misafiri oldu da son bir bucuk yildir ayaklar kesildi. Herkes baska diyarlara gitti. Bu evle kaldim basbasa. Satar giderim, dedim. Dedim dedim durdum. Elim bir vardi bir varmadi. Kendi mutsuzlugumu eve yukledim, ayak bagi ettim onu. Olmasa su son bir bucuk sene burda olmazdim. Belki kariyerim daha iyi olurdu belki keyfim. Hep bu ev yuzunden hicbiri olmadi, dedim. Uydurdum.

Yedi yildir burdayim. Icimde kocaman bir bosluk var. Hep vardi, daha da buyuyor. Artik bosluk benden de buyuk diye korktum. Mekan degistirmem gerek, dedim. Donerim memlekete. Her kararin kendi icinde bir mantigi vardir. Kalmak da donmek de iyidir. Birini digeriyle kiyaslayamam. Huzurun mekanla ilgisi yoktur, bilirim. Ustuste gittigim Paris'in civcivli meydanlarinda da, Hisar'da bogaza karsi cayimi yudumlarken de, Manhattan'da havali otellerde sampanyami patlatirken de, Buenos Aires'te et-sarap sefasindan semirirken de bir sey batiyordu icime. Onun ne oldugunu bilemedim. Evi barki, anne-babamin beni yetistirme becerisini, gittigim okullari, sevdigim adamlari sucladim. Tabii ki biliyorum. O her neyse ve her nereden geldiyse baska bir seyden dolayi orada degil.

Bugun evimi sattim. Icime o sey simdi daha da cok batiyor. Sana haksizlik ettim, dedim. Cok guzelsin sen. Seni cok ozleyecegim. Yerine bir baska evi de koyamayacagim kolay kolay. Bir arkadasim Bogazici yilligima, "Hem giderim hem aglarim diyen gelinlere benziyor" diye yazmisti benim icin. Hem giderim hem aglarim iste. Drama queen'lik diyin, o diyin, bu diyin. Ustume gelmeyin, dedim.

Salı, Nisan 18, 2006

Gerekli Kayiplar

Islak taslara oturup herseyi geriye dogru unutma islemi bitti. Icimde bir garip huzur. Uyku oncesi hesaplari da yapmiyorum, soyle mi deseydim, sunu da mi yapsaydim da hayatimi boyle bicseydim diye. Birine kizdigim icin, kizginligimi doya doya belli ettigim icin misil misil uyuyorum. Buna saskinim da. Bu kadar basit miydi, diye. Hissettigini disavurmak beni bebek yumusakligina getirebiliyorduysa bunca sene bosuna icimi doldurmusum, diye.

Geceleri Barnes and Noble'da kuytu rahat koltukta psikoloji kitaplari okurken bulabilirsiniz beni. Dunku kitabim Necessary Losses idi. Uzun ismi Necessary Losses: The Loves, Illusions, Dependencies, and Impossible Expectations That All of Us Have to Give Up in Order to Grow. Zor sahisla karsilasma durumunda dort tip insan davranisi ortaya cikiyormus. Ne olursa kabul eden, ofkelenen, analitik aciklamasini yapan, ve manipulasyon celmesine takilmayip birtakim basit sorularla sorunun kokenini bulup cozen. Ben analitik tipe dahil oldum. Bu kitaplari okuyup anlamaya calismam bile hala o tipte oldugumu gosteriyor zaten. Zor insanin beyni analiz etmiyor oysa. Bu yaklasim uzun ve sonu gelmez aciklamalara ragmen bir yere baglanmiyor. Bu yazi da 3. tipte kaldigi icin zor insan yine yeniden cok kizacak ama artik ofkesinin icimde sucluluk hissine donusemeyecegi bir yerdeyim. Kendi kabugumdayim.

Dorduncu tipe donus tekniklerini Stop Walking on Eggshells isimli bir baska kitapta buldum. Zor insanla yasamak durumundaki insanlar hislerini degisik sekillerde ifade ediyordu. Sevgi ve sefkatten degil de sucluluk hissinden hareket etmek, kendi duygu/dusuncelerini negatif algilanacagi endisesiyle saklamak, iyi zamanlarda dahi kotuye donecegi dusuncesiyle mutlu olamamak, gibi. Ben bunu hep 'kristal dukkaninda fil olmak', seklinde aciklardim. Kitapta Judith'in su ifadesi bana cok asina geldi: "Kendimi kanyondan ucarak karsi tarafa gecmeye calisan bir cizgi film karakteri gibi hissediyorum. Havada asili kalmisim. Yere mi cakilacagim yoksa kopru mu kuracagim, bilemiyorum."

Zor insan aslinda terkedilme, yalniz kalma korkusu yuzunden 'zor'a donusuyor. Butun bu zorluklardan gina gelip gittiginizde, terkedilmislik hisleri tavan yapiyor. Korkulari her zaman gercek olan insanlar bunlar. Bu korkuyu size yansitmakta da cok ustalar. Bunlari sizin korkularinizmis gibi size ayna tutarlar. Sonunda bir garip dongude, kimin motivasyonu ne, kim korkar kim zora sokar bilinemez bir halde, bir roller-coaster'da yasayabilirsiniz yillar yillar boyunca.

Zor insan ayni telefon konusmasinda size sizi sevdigini soyledikten bes dakika sonra sizden sogudugunu da soyleyebilir. Uc dakika sonra da sizinle bir tatil plani yapar. Bes dakika sonra vazgecebilir. Sizi goklere cikardiktan uc dakika sonra bakimsiz oldugunuzu dusunebilir. Bes dakika sonra cok guzel bulabilir. Yedi dakika sonra kafasindaki kadindan uzakliginizi iddia edebilir. Size agir gelen sozleri karsisinda kendinizi asla savunmamaniz gerekiyor. Dorduncu tip ipucu bunu soyluyor. Soylediklerini tekrarlayip soruyu ona yoneltmeniz gerek. "Bakimsiz oldugumu dusunuyorsun. Neden boyle dusunuyorsun?" gibi. Sen kendine bak, diyip kapi vurmuyorsunuz yani.

Zor insana tepkileri dort tipte grupladik ama zor insan da iki tip. Biri 'high-functioning/acting out' (yuksek performansli ve cevresine zararli) digeri de "low-functioning/acting in" (dusuk performansli ve kendine zararli). Yuksek performansli ve cevreye zararlilar, genelde akilli ve cok basarili ogrencilik ve kariyer yasarlar. Is, okul arkadasliklari gayet normaldir. Ogretmenlerin en sahane ogrencileridirler. En yakinlarina zordurlar. Disi kimseyi yakmaz ama ici sizi yakar modeli. Dusuk performanslilar ise genelde issiz, tembel ve intihar egilimlidirler. (Dusuk performansli biriyle bizim gibi 'beyaz'larin karsilasma orani zaten dusuktur. Zaten uzaktan zorluklarini belli ederler. O yuzden yuksek performanslilarla devam edecegim. )

Zor insanin 'mukemmel' bir dis kabugu vardir. Asiri mukemmeliyetcidir. Tabii ki mukemmelliyetcilikten beklentileri de hisleri gibi sik degisir. Algisi ve mantigi yerine hislerini baz aldigi icin ve hisleri de sik degistigi icin asla uzun vadeli planlar yapamazlar. Hatta bircok insan icin kisa sayilacak vadeye bile uzun kalirlar. Mesela haftasonu birlikte bir yere gitme planinizin gerceklesme ihtimali sifira yakindir.

Bu konuya neden bu kadar taktigim ayri bir hafiyelik mevzusudur.

Pazartesi, Nisan 17, 2006

Cevremizi Taniyalim

Bu kimdir? Hepimiz mi? Bazimiz mi? Yoksa ivir zivira bile medikal bir isim bulan Amerikan tarzi kurbani bir halet-i ruhiye mi?


- kendi hareketlerinden baskalarini sorumlu tutar,davranislarina onlarin sebep olduklarina inanir veya - - baskalarinin davranislarindan dolayi kendisini gereginden fazla mi sorumlu hisseder ?

- bir hatasini itiraf etmege istekli degildir veya yaptigi herseyin hata oldugunu mu dusunur?

- inanclarini gerceklere dayandirmak yerine,hislerine mi dayandirir?

- kendi davranislarinin baskalarinin ustundeki etkilerini farketmez mi?

- en kucuk bir provokasyonda kendisini terk edilmis mi hissediyor?

- duygulari dakikalar,saatler icinde cabucak asiri uclarda ve degisken mi?

- duygularini yonetmek,kontrol altina almakta problemli mi?

- duygulari o kadar yogun ki, mesela baskalarinin, hatta kendi cocuklarinin ihtiyaclarini bile kendi ihtiyaclarinin onunde tutamaz;kendi cocuklarini bile on plana alamaz mi?

- cogu zaman guvensiz ve supheci midir?

- cogu zaman endiseli veya sinirli,rahatsizlik icinde midir?

- cogunlukla kendisinde bosluk hisseder veya kendilerini yokmus gibi mi hisseder?

- eger dikkatlerin merkezi kendisi degilse, kendisini reddedilmis mi hissediyor?

- ofkesini, kizginligini uygunsuz sekilde mi ifade ediyor veya ofkesini ifade etmekte tamamen zorlaniyor mu?

- hicbir zaman yeteri kadar sevgi, sefkat veya dikkat elde edemedigini mi dusunuyor?

- sik sik,cogunlukla uzayda gibi, gercek degilmis gibi veya sanki bedeninde degilmis gibi mi hissediyor?

- baskalarinin kisisel sinirlarina saygili olmakta zorlaniyor mu?

- kendisinin sahsi /kisisel sinirlarini tanimlamakta zorlaniyor mu?

- oteki kisinin kendi hayallerine gore olmasini istedigi kisi veya olmasini istedikleri iliskiler uzerine kurulmus fantazilere dayali iliskilere girmekte acele eder mi?

- beklentilerini aniden degistirdigi icin karsinindaki kisinin ne yaparsa yapsin, yanlislik yaptigi ve hic dogru birsey yapamadigi duygusunu yasamasina mi sebep oluyor?

- gerek olmadigi halde krizler /icinden cikilmaz problemler mi yaratiyor veya kaotik, karmakarisik bir yasam mi suruyor?

- tutarli olmayan veya onceden neden, niye ,nasil davranacagi belli olmayan sekilde, beklenmedik tarzda mi hareket ediyor?

- baskalarina bir cok yakin olmak sonra da ayni kisiden vs aniden uzaklasmak mi ister?

- onemsiz veya abartilmis nedenlerle ,olaylar yuzunden insanlari hayatlarindan cikartip atarlar mi?

- baskalarina karsi acimasiz ve hatta haince suclayici, tenkit edici veya tacizkar mi?

- bazilarina cok guzel yuzlerini gosterirlerken, cok iyi tanidiklari kisilere kelime- sozlerle asiri tacizkar mi?

- saniyeler icinde bir moddan oteki duruma gecebilir mi?

- kendi ihtiyaclarinin karsilanmasi, istediklerinin yapilmasi icin asiri sekillerde veya kontrol eder sekilde mi hareket etmekte?

- baska insanlari yapmadiklari seylerle mi suclar-olmayan duygulari olmakla mi suclar-inanmadiklari seylere inandiklarini soyleyerek suclar?

Cuma, Nisan 14, 2006

Taksi Sohbetleri - Helsinki

Omrumde gordugum en sessiz millet olan Finlilerle tabii ki sohbet de edilmediginden ariza da cikmiyor. Karlar tasa topraga degil de Finlilerin ses tellerine dusuyor sanki. Restorana giriyorsunuz hinca hinc, catal bicak sesi bile olmadigi gibi fonda tatli bir yemek muzigi bile yok. Muzeye gidiyorsunuz, kapida bilet icin beklesiyorsunuz. Yuz adet 10 yasinda ilkokul veletini toplanmis goruyorsunuz. Baslarinda ogretmenleri muze gezecekler ders niyetine. Bir fisilti dahi duyulmuyor. Ben ilkokuldayken Istiklal Marsi soylenirken bile - ki kiprasirsak carpilacagimiz iddia edilirdi- illa bir itis kakis, bir nara, ne bileyim bir ciyaklama olsun duyulurdu. Kendimizi boyle ifade ederdik. Bu sessizlik bana acikli bir feryattan daha dokunakli geldi. Ilk kez kendimi bir yerde silme yabanci hissettim. Disari cikip ahaliye karismak yerine otel penceresinde oturup disariyi seyredisim Lost in Translation filminin yeniden cekimiydi sanki. Bunda sogugun da etkisi vardi tabii. Ahali bagrina basmiyor, soguk da cok fena canimi yakiyor, bari kendimle eglenmek icin 'karlar duser/duser duser aglarim' diye sarkilayarak dolandim sehirde. Tabii bu bes dakikada bir kendimi bir dukkana atip isinma molasi vermeme engel olamadi. Ne 'Yaylalar' ne de 'Eye of the Tiger' aciya tahammulu bu cografyada gereken seviyeye yukseltemez. Ha, bir de bunu oranin baharinda yaptim. Ne gunduzler kisacikti ne de hava sicakligi en dipteydi. En kotuye sahit etmedi Mevlam beni.

Donus ucagim sabah 6'da oldugu icin gecenin ucunde bir taksi cagrildi, bindik. Sofor, kadin. Bu ulkede tir soforunden sokak copcusune, politikadan jet pilotluguna kadar erkek egemen her iste kadinlar calisiyor zaten. Erkekler evde cocuk bakiyor. Finli erkekler degil ama, onlar ne yapar bilmiyorum. Zira kadinlar hep Ortadogulu, Akdenizli adamlarla evli. Belki de cazgır tayfa evlere kapatıldığı icin ya da belki de çeneleri donduğu için ortalık bu kadar sessiz. Bu son 20-25 senenin hikayesi oldugu icin yeni nesil sari kafa da degil, artik yari Akdeniz genleriyle kumrallasmislar.

Yol boyu biz konustuk sakin sakin. Sofor Abla isine bakti. Havaalanina vardigimizda taksimetreyi gorebilmek icin one dogru egilirken "Ne kadar tuttu acaba?" dedim. Abla arkasina donup "Yirmiyedi bucuk Euro," dedi. Turkce dedi! Fesim uctu! Allahtan kadina kil olup bir sey dememistim rahat rahat, Turkce Turkce. Hos, yine de bir tepki verecegini sanmazdim ya.

Esi Turkmus. Marmaris'ten almis. Ulkede 'Marmaris Damatlari' diye adlandirilan bir kavram var. Turk erkeklerinin %90'i guneydeki tatilci yerlerinden devsirme garson. Turksen ve erkeksen 'Marmarisli misin?' diye soruyorlar illa ki.

Heyt be. Yurdum erkegi Turkiye'de karisina geceleri taksi soforlugu yaptirir mi be? Evden uzakta yargilar da uzamakta galiba.

Perşembe, Nisan 13, 2006

Amerikan Draması

Sabahlari yolum uzun. Radyo dinliyorum cogu zaman. Uykumu alamamissam enpiar menpiar (NPR- National Public Radio. Bir nevi Bayrak Radyosu. Ciddi sohbetler iceriyor) falan bayiyor. Eller havaya bir seyler gerekiyor. Iste o zaman sabah sekerlerini dinliyorum. Elalemin hayatina vay vay ederek gunde bir bucuk saat geciriyorum. Su American Beauty filmi gercekten cok esasli. Onun cesitlemeleri yapilmali bence. Orda kalmamali. Bir haftadir bir baska Amerikan guzelligine sahit olmaktayim. Soyle ki:

Hersey Pazartesi gunu basladi. Sabah radyoyu arayan bir kadin hungurt bagirt bir suredir beraber yasadigi nisanlisinin onu aldatmis oldugunu henuz ogrendigini, Cumartesi dugunleri oldugunu, bu durumda ne yapacagini bilemedigini anlatiyordu. Gectigimiz Cumartesi aksami elemanin bekarliga veda partisi varmis. Erkek erkege yapilan bu partilerde striptizci kizlar olur, ayi geyikleri yapilir falan. Iste eleman partisindeki stripcilerden biriyle fifi yapmis. Cok sarhosmus. Cok gaza getirilmis. Ne yaptigini bilmiyormus ama sonra cok pisman olup nisanlisi hatuna soylemis. Hatun sok sokella radyoda anlatiyor butun olan bitenleri. Ha bire dinleyici telefonlari baglaniyor, bekarliga veda partilerinde olur boyle seyler diyenler, ben hayatimda gormedim diyenler, arada arayan striptizcilerin catalli sohbetleri, derken ortalik karisti iyice.

Bes gun sonra dugun var. 200 davetli, memleketin cesitli yerlerdinden geliyor. Oteller, salonlar, cicekler, pastalar, hersey hazir. 20 bin dolar harcanmis. Kizimiz ikircikli. Radyonun derdi reyting. Iyi de is yapti. Ben bile ise geliyorum, park ediyorum arabayi ama cikamiyorum muhabbet nereye baglanacak diye birkac dakika beklesiyorum arabada. Hergun ayri bir tat, ayri bir karmasa ekleniyor duruma.

Bu sabah kizimiz yalniz kalmak ve durumu eni konu dusunmek icin otele ciktigini soyledi. DJ'ler sempati yaptilar. Hatun benzer bir durum yasamis bir arkadasinin evlendigini ve 5 yildir da cok mutlu olduklarini soyledi. Ama tam aksi seylere de sahit olmus. Bir aldatan hep aldatir, yargisi dogru mudur diye tartarken aslinda kendisinin de yapmamasi gereken seyleri yapmis oldugunu farketmis. DJ'ler atladi, ne yaptin, diye. Universiteden beri bir arkadasi varmis ve alti ay kadar once onunla bulusmus. Evlenmeye dair endiselerini falan anlatmis. Ne yaptiklarini israrla sakliyordu. DJ'lerin "What did you do with him?" sorusuna ise bahsi gecen arkadasinin erkek degil, kadin oldugunu soyledi.

Simdi butun Atlanta erkegin bekarliga veda gecesinde yedigi haltin halttan sayilip sayilmayacagini tartismayi birakti; kadinin kadinla aldatmasinin aldatma sayilip sayilmayacagini tartisiyor. Bunlari tek tek teoride vaktiyle tartismisligimiz olmustu ama ustuste ve ayni hikayede pratige dokulmelerini ben "only in America" diye tanimlamak istiyorum. Bakalim evlenecekler mi, merakim cezboldu artik hafiye birakmaz ucunu.

Çarşamba, Nisan 12, 2006

Amerikan Güzelliği

Filme neden 'American Beauty' dediklerini merak ettim. Filmde Lester'in (Kevin Spacey) Angela'yi (Mena Suvari) yapraklariyla kapladigi gulun ismi 'American Beauty'ymis. Sozluk anlamina filmden boyle bir gonderme yapilmis. Mecazen, disardan mukemmel gozuken hayatlarin icyuzundeki umutsuzluk, hayal kirikligi, yalnizlik ve mutsuzluk anlamini cikardim ben.

Amerika da boyle bir yer zaten. Sabahlari muntazam ve konforlu evinden cikip tertemiz bahcenden gecip rahatlikla satin alabildigin luks arabana binersin. Asla camur ve toz tutmayan agacli, cicekli pufurdek yollardan kaymak gibi akarak isine gidersin. Rutindir isin. Bazen krizler ciksa da insan arizasi yasamazsin. Taslar oturur. Sorunlar cozuluverir. Lakin, Amerikan guzelligi ciladir, kesif yalnizliginin ve naifliginin uzerine cekilir. Cilaya karisamadiysan vay haline. Disardan bakan herkes piriltina hayran kalir. Aksamlari muntazam evindeki rahatin icine girerken bu resmi bu kadar guzel tutmaya neden mecbur oldugunu anlamadigindan solucanlar yer icini kitir kitir. O solucanlar beyninin ve kalbinin etleriyle beslendikce kaybedersin. Zira sarki da soyler ya karismadiysan kahrolursun diye:

ya disindasindir cemberin
ya da icinde yer alacaksin
kendin icindeyken
kafan disindaysa
çaresi yok kardeşim

her akşam böyle içip kederlenip
mutsuz olacaksın
meyhane masalarında kahrolacaksın

Obsesif kompulsif bir hayattir bu. Gunde 16 saat evini temizleyen temizlik hastasi bir ev hanimi gibi adeta. Devamli bir yerleri ovusturan, parlatan. Her toz tanesi omrunden bir sene goturen biri gibi tutmaya calismak bu hayati. Jilet gibi duzgun. Milimetrik detaylari ince. Olabildigine guzel olmaya mecbur olma hastaligi.

Taksi Muhabbetleri- Atina

Her yerden gozuken Parthenon'un dibine kadar gittik de girisini bulamadik. Don Allah donerken enteresan mahalli olaylara da taniklik ettik. Etraf diye tabir ettigim cemberin bir yerinde bir pazaryerine denk geldik. Etraf cingene dolu. Kisa boylu, esmer, cigirtkan insanlar eski pusku seyler satiyorlar. Yanibaslarinda sahaflar, minik eskici dukkanlari, esnaf lokantalariyla tam bir memleket manzarasi aslinda. Sapsari da bir sehir. Bizim Mersin'in aynisi. Dukkan sahipleri 'buyruuun' (ceviri degil bu, gercek) diye de cagirmiyor mu gelen geceni iceri. Haydaaa.

Sonunda ciktik Parthenon'a. Resimler cektik, dolandik, indik. Otele donucez, taksi bakiyoruz. Kosebasindaki taksici 37 Euro istedi. Haydaaa Iki. Otelden gelirken 13 verdik. Neyin 37'si bu? Pazar oglen 1'den sonra kafalarina gore fiyat cekebiliyorlarmis. Bu bir kural miydi, taksici kendi kralliginda miydi anlamadik. Cok da ustune dusmedik. Caddeden cevirmeye karar verdik. El kol salliyoruz ama duran taksilerin hepsinin icinde musteri var. Pardon, diyip geri cekiliyoruz. Catherine de ben de anlamiyoruz neden musteri varken durduklarini. Sari saclarini sucladim. Akdenizli erkeklerin sarisin bayani yolda birakmak istemeyislerine verdim, eglendik. Son duran taksiciye de pardon dedikten sonra bir baktik ki adam Ingilizce biliyor. Orada boyleymis adet. Musteri varsa bile ayni istikamete gidiliyorsa yeni musteri alabiliyormus. Hem de musteriler yolun ortak kisminin ucretini paylasiyormus. Atladik biz de. Hem ekonomik hem etkili bir cozum. Bu kismi memlekete pek benzemedi ama olsun.


Taksici janjan cikti. Elektronik muhendisligi ogrencisiymis. Haftasonlari babasina yardim niyetine calisiyormus takside. Cocuk o kadar efendiydi ki 'taksicilere Turk oldugunu soyleme' ogudunu bozdum. Derin bir sessizlik oldu. Sonra buyuk teyzesinin Turkiye'de oldugunu soyledi. Sonra Catherine'i sikistirdi.

Taksici: Turkiye'ye gittin mi?
Catherine: Gittim, evet. Istanbul'a
Taksici: Istanbul mu guzel, Atina mi?
Hafiye: Soru mu bu? Tabii ki Istanbul daha guzel.
Taksici: Ben ona sordum, sana degil.

Bu soru Catherine'e en az yuz kez soruldu birkac gun icinde. Istanbul dese karsisinda heyecanla cevabi bekleyen ve akabinde gurur yapmaya hazirlanan adama ayip olacak. Atina dese bana ayip olacak. Catherine, ikisi de ayri guzel, diyor, sisi de kebabi da kurtarmak icin ama arada kendi sisiyor. Bu arada ben taksiciye Istanbul'un bogazinin uzerine dogal guzellik olamayacagini, bir Parthenon'dan baska bu sehirde gormeye deger bisi olmadigini da soyledim. Hani ulkeyi ulkeyle kapistiriyorsak onun ayri bir munazara olacagini ama 'Istanbul mu Atina mi' konusunda tartismaya bile gerek olmadigini tartistim. Bu konuda da cok objektif oldugumu da birkac kez yineledim.

Neticede otele yaklastik ama varamadik. Taksici bizi indirmeye karar verdi. Araba cikamaz dedi, kibarca cak cuk etti. Araba yeni, canavar bir sey. Teknik imkansizlik soz konusu bile degil; kaldi ki yokus da heybetli degil. Vizir vizir aliyor baska arabalar yokusu. Neyse, odamiza gitmek icin mecburen yokusu yaya tirmanirken Catherine pufladi uzun uzun. Sonra dayanamadi, elini omzuma atarak "Istanbul daha guzel," dedi. "Tabii ki de," dedim, "Tartismasiz". "Ama," dedi. "Sen yine de burada bunu kendine sakla ki sefil olmayalim daha fazla"


Salı, Nisan 11, 2006

Taksi Muhabbetleri - Rio

"Cok gezen mi bilir, cok okuyan mi?" diye bir ortaokul münazara konusu vardir ya. Bu tip seyler icin "duruma gore degisir" der gecersin. O durumlardan birini bizzat yasadigim Rio'ya cevirmek istiyorum Hafiye'yi. Cok okuyan ansiklopedik bilgi edinirken cok gezen ariza edinir. Dunyanin en deli soforleri Sariyer-Taksim hattinda degilmis. Bunu ogrendim, mesela.

Geldigimizden beri ne zaman bir araca binsem yüregim agzimda ve olasi bir kazaya karsi ellerim kafami kucaklamis halde seyahat etmekteyim. Geyigine kanka bizi bir otobuse de bindirdi tecrube olsun diye. Otobüsün her ani freninde, her hasin vites degisiminde koltuklardan en az bes yolcu koridora dusuyor. Sonra kalkmak icin debeleniyorlar zelzeleli otobüste. Kanka buna guluyor. Bir cesit eglence edinmis kendine dokuz aydir memleket yaptigi yerde. Yerde debelenen kalabaliga karismamak icin parmaklarim morarana kadar kavramisim onumdeki demiri. Dualarla bu eglencenin sona ermesini bekliyorum. Yolun ortasinda uzerlerinden arabalar gecmis, kanlar icinde yere serilmis birkac adam da gordum. Baslarinda bazen birkac kisi oluyor. Yardim mi bekliyorlar, anlasilmiyor. Ben bakamam boyle seylere. Sag yanimizda bir milyon insan zevk-u sefa icinde yari ciplak gunesleniyordu. Yani basimizda bikinili, speedolu, tas vücutlu insanlar spor yapiyordu. Sol yanimizda favellar'dan uzerimize camasirlar, yikik catilar dusecek gibi egiliyordu. Eglenemedim trafikte. Kankaya da cinnet yaptim. Indik. Catherine'le bulustuk. Hala uykulu gozleri. Geldigimizden beri uyuyor.

Donus vakti kanka bildigi bir taksi duragindan taksiciye emanet ediyor Catherine'le beni. Havaalani uzak sehre. Ucagimiz da geceyarisi kalkiyor. Catherine taksiye biner binmez uyuyor. Taksicide duzgun bir Ingilizce var. Muhabbete basliyoruz. Severim taksici sohbetini ama bu adam ha bire futbol konusuyor. Ben de bilmedigim karanlik yollardan bizi goturen bu adama muhabbette kusur etmemeye calisiyorum.

Taksici: Iki tane cocuk var elimde. Biri askerde, cikacak birkac aya. Digeri burda. Harika futbol oynuyorlar. Cok gelecek var onlarda.
Hafiye: Yaa, ne iyi. Hayirlisi
Taksici: Aslinda, soylemiycektim ama, hadi tamam. Bunlar benim ogullarim. Kendi ogullarim diye demiyorum ama harika futbolcular.
Hafiye: Ne hos, ne mutlu
Taksici: Diyorum ki, sana ben bunlarin videosunu yollasam. Sen bu cocuklari pazarlasan sizin mahallenin takimina?
Hafiye: ??? Beyefendi, Amerika'da mahalle takimi yok. Olsa da bilmem ben. Zerre anlamam futboldan.
Taksici: Olmaz mi? Her mahallenin takimi vardir illa ki.

Once ısrarla yok, dedim. Sonra ısrarımdan vazgeçtim. Gotursun de bizi alana sag salim. Tamam dedim, bakicam. Alana yaklastik. Taksimetre 30 Real tuttu. 50 uzattim. Ustu yok, dedi. Para ustu kesin var. Her bindigimiz taksi aynı ayagı yapiyor. Yeter, aaa, oldum. Sinir oldum adama. Geri koydum parayi cebime. İyi ,o zaman, gel benle icerde bozdururuz, dedim. 6 dolar icin ne sekiller yapiyorum. Gicik olmusum bir kere. O sirada Catherine leylasi uyandi. Bagajdan bavulunu alirken adama parayi vermesin mi? Parayi alan sofor, pirr, kayboldu. Catherine'e cinnet yaptim. Hadi, allasen, gidelim, dedi.

Check-in'imizi yaptik, tam guvenlikten geciyoruz, polis elime bir kagit tutusturdu. Kagitta telefon numaralari vardi. Parmagiyla otede bana el sallayarak bagiran taksi soforunu gosterdi: MAHALLE TAKIMINA SOYLE, BU NUMARAYI ARASINLAAAAR!!! Seytan dedi atla siradan, cik, yapis bogazina. 20 REAL'imi GERI VEEEER. ALCAAAAAK.

Catherine ittirdi. "Yürü," dedi, "Yürüüüü. Ucagi kaciricaz. Biktim her gittigimiz yerde ahaliyle kapismandan"

Perşembe, Nisan 06, 2006

Tek Taraflı Ayıp

Birkac gundur zehir hafiyelerimiz memlekette birtakim meshur(umsu) kadinlarin pazarlandigi bir sebekeyi basmakla mesgul. Bu kadinlar para karsiligi unlu isadami ve futbolcularla beraber olmuslar. Olabilir. Tipik bir asayis masayis vakasidir. Hadiseye karisan isimlerin unlu olmasi tabii ki olayi populer yapar. (Meraklisina: hadisenin gundemdeki ismi 'Manken Operasyonu' ya da 'Barbie Operasyonu'dur) Yalniz benim anlamadigim,

-Neden fuhus yaptigi one surulen kadinlarin suclari ispatlanmadan dahi isimleri aciklaniyor da erkeklerinki sadece kodlaniyor ? Hos, o kodlardan kim olduklari anlasildi zaten ama burada bir saygi dengesizligi yok mudur?

-Neden kadinlar peslerinden kosan gazetecilerden gizleniyor da erkekler gizlenmiyor? Fuhusun ayibi kadina daha mi buyuktur? Gizlenmesinler, demiyorum. Utanmislardir, dogal olarak. Istemsizce saklaniyorlardir utanclarindan da...neden erkekler utanmiyor?

-Neden cinsel hastaliklari var mi diye fuhus yaptigindan suphelenilen kadinlari Zuhrevi Hastane'ye sevk ediyorlar da erkekleri etmiyorlar? Cinsel hastalik sadece kadina mi bulasir? Ya da kadinda mi yapisir kalir?

-Zuhrevi muayene yapilan 22 kadindan 17'sinde mantar ve akinti tespit edilmis olmasinin ne onemi vardir? Bunlar ivir kivir hastaliklardir, asagi yukari her kadinda donem donem olur. Bir hastalik cikmadi demek yeterince sansasyonel degil diye hastalik olsun, reyting dolsun, demek icin midir? Ondan once, hasta-doktor iliskisi gizliligi nerededir?

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=4203283&tarih=2006-04-05


Baştan Almak

Sabah sabah mujdeli haberi verdi Tim. Vietnam vize basvurumu reddetmis. Sebebini de bilmiyormus. Soyle de tahmin buyurdu aklievvelim benim.

Tim: Filipinler'de bekar ve guzel kizlara Amerikan vizesi vermiyorlarmis. Gelirler de Amerika'da evlenirler diye. Öyle bişi olabülür mü?
Hafiye: Su kurdugun mantiktaki bes hatayi bul, oyle konusalim.
Tim: Tahmin yürütüyorum, işte.
Hafiye: Tamam, en azindan iki tanesini bul.
Tim: ?
Hafiye: Tim, ben zaten Amerika'dayim. Vietnam'a gitmeye calisiyorum. Orada evlensem kime tehdit?
Tim: Dogru, haklisin.

Aklisira bana iltifat da ettigini saniyor. Genc ve guzelim diye (hehe). Bu isyerinde tum tembelligime ragmen beni basarilica yapan sey bu fark iste. Bu fark benim velinimetimdir. Nimete hiyanet olmaz. Bozmadim cocugu o yuzden.

Vietnam konsoloslugunu aradim. Zor dustu. Karsimdaki Vietnamli kadina anlattim derdimi. Anlamadi. Ben de onu anlamadim. Ismimi vermeyi harflerimi kodlayarak basardim ama pasaport numarasinda cakildik. Numarayi bes kez verdim.

Hafiye: Eight-six-four
Vietnamli Vizeci: Hua? Hua?

Keske harfler gibi rakamlar da kodlansa diyordum ki aklima muthis bir fikir geldi. Koseye sikismis aklimi normal zamanlardakinden daha heyecan verici bulurum zaten.

Hafiye: Eight as in one-two-three-four-five-six-seven-eight! Eight!
Six as in one-two-three-four-five-six. Six!

Ilkokul birinci sinifta carpim tablosuna "Yedi kere biir, yedi. Yedi kere iki ondort.." diye baslamadan 'yedi kere sekiz'i bulamayabildigim oluyordu. Bazen bastan saymak ayip oluyor diye icimden sayardim, sekize gelince icimin sesini acardim. Ayni seyi Istiklal Marsi icin de soyleyebilirim. Iki sene kadar once bir arkadasim aradi. Kankalarla yol seyahatindelermis. Muhabbet marsimiza dayanmis. 'Arkadas, yurduma alcaklari ugratma sakin' misrasindan sonra gelen misrayi unutmuslar. Sisip beni aramislar. Dedim hayatta aradan hatirlayamam. Bastan baslayalim. 'Korkma, sonmez bu safaklarda yuzen al sancak..'

Velhasil davetiyem yokmus diye reddetmisler. Oysa yollanmisti, elimizde fax raporu var. Gelen gidenin farkinda olmama hali olabilir mi? Insallah. Gezime iki hafta kaldi. Bunun cozulmesi gerek. Hayatimdaki hersey neden birer son dakika kasislari halinde cereyan ediyor, ben anlamamaya devam edeyim. Belki bunu da bastan alsak iyi
olacak.

Salı, Nisan 04, 2006

Mind Eraser

Bourbon'daki karaoke barda bir yandan coluk cocugun soyledigi 80li yillarin sarkilarini dinliyorduk, bir yandan da pina colada'larimizi hupletiyorduk. Agzimdaki asiri sekerli alkolden de, yapis yapis nemden de bayilmistim. Alex daraldi, basti gitti. Karsi taraftaki barlardan birinde olucam, dedi. E, iyi, dedik. Sikintidan yine Dülla'ya satastim. Otelle Bourbon arasi on dakikalik yuruyuse mizik yapmisti. Ustelik seyri bol Canal Street'e ragmen yurumek istemiyordu. Otel cok uzakta diye soylendi. O on dakikada yine yeniden cisi de geldi. Gunlerdir su iciriyoruz ona zorla. Bunyesi tutmuyor suyu. Yol boyunca kervan gecmez Mississippi benzinliklerinde yarim saatte bir cis molasi vermek durumunda kaldik. Onu yolda birakmakla tehdit ettim. Bu fikir hosuna gitti. Mississippi'nin gulu olurum, dedi. Sonra da su icmemekle bizi tehdit etti. Hayrina ne yapsak bize giriyor zarari. Ustune de mizik. Olsun. hadi, cikalim, dedim. Alex'i bulalim.

Karsidaki ilk bara girdik. Ismi Oz. Gey, lezbiyen bariymis. Iceri girer girmez zincirli izbandut bir hatun Düella'nın kolunu oksadi. Gayriihtiyari Düella'ya sokuldum. Bizi cift sandilar. Rahat biraktilar. Bara oturduk. Barmaid de izbandut. Bira istedik. Bosverin, size bir kokteyl hazirliyim, dedi. Tezgahin uclarinda Amerikan bayrakli tangalariyla tuysuz ve tas oglanlar dans ediyor. Arsiz bir gorgusuzlukle bayraklarin dalgalanmasini izliyoruz. Bir tanesi nasil bir elektrik aldiysa bizimkinden barin tepesinden indi ve Düella'yı omzundan optu. Bu sirada kokteylimiz hazirlandi. Bardakta kahverengi bir sivi. Icine uc pipet koymus hatun. Bir hupte bitirilmeliymis. Raconu oymus.

Hafiye: Ismi ne bunun?
Barmaid: Mind eraser
Hafiye: Ne var icinde?
Barmaid: Votka, kahlua, tonik
Düella: Neymis neymis?
Hafiye: Mind eraser
Düella: Eraser neydi?
Hafiye: Silgi. silen sey. Hafiza silici yani
Düella: Hafizamiz mi silinecek? Sabah kadinin yatagindan cikarmisiz, hatirlamazmisiz, hehe.

Barmaid bizimle sicak bir dostluk pesinde. Ucumuz birden huplettik ickiyi. Tadini sevmedim. Ozlem yine sordu, "Ismi neydi bunun?". Mind eraser, dedim. Gercekten ise yariyor galiba. Ha bire unutuyorsun adini. Gece boyunca en az 15 kez daha unuttu ickinin adini. Bazen 'mind'i unutuyor, bazen 'eraser'i. Alex'i bulamadik. Gunun ucuncu posta beignet ve cafe au lait'sini icmek uzere zorla Cafe du Monde'a surukledim onu. Karsiliginda otele yurumeyecegini deklare etti. Taksiye binip donduk uc adim mesafeyi.

Odaya girdik, yorgunluktan pestil olmustum, uyumak uzereydim ki laranlik odada Düella'nın kisik sesi yükseldi:

Düella: Ne 'eraser', ne 'eraser'di????
Hafiye: Mind eraser, Düella. MIND ERASER.

Pazartesi, Nisan 03, 2006

New Orleans Yolunda Bülbül Molası

Hemşerilerimle farkli eyaletlerde de olsak bayramında seyraninda tatilinde hazir evlerimizden uzak kovboylarken bir araya gelip birkac yer gezmisligimiz vardi. Hesapta bir yilligina geldigim Amerika'ya Turkiye'yi tasimadan onceki gunlerdi ve hala birkac ay içinde memlekete donecegimi düsündügümden gezi gorüye inanilmaz hiz vermistim. Bahar Tatili gelmisti. Hemserilerim, Hasan, Osman, Gokhan ve ben Mardi Gras'yi tecrube etmeye New Orleans'a gitmeye karar vermistik. Benim evde toplanildi, yol haritamiz cikarildi. Alabama'dan geciyorduk, hem de Montgomery'den. Bülbülü Oldürmek' in gectigi yerde. Internette hemen bir karistirdim. Romanin anisina bir mahalleyi halen koruyorlarmis, evler, bahceler, herseyler 1930'da donmustu. Gormem gerekiyordu. Yola benim arabamla cikiyor olmamiz bana bir pazarlik avantaji sagladi. Sozler verildi. Montgomery'de duracaktik.

Sabah planladigimiz saatte yola cikamadik tabii ki. Uyanamadilar ki! Montgomery'e yaklastikca da gec kaldigimizdan, durursak daha da vakit gececeginden dem vurmaya basladilar. Baktilar kulak asmiyorum, demi koyulttular. Cok fuzuliymis de, neden boyle salak seyleri merak ediyormusum da, bulbul kimmis de, uhuu, aldilar yuruduler. Inadim inatti. Duracaktik.

Oglen Montgomery'deydik. Turizm enformasyon burosuna geldik. Arabadakilerin suratini bir karis birakip sekerek iceri kostum. Brosurler, bilgiler istiyordum. Hayalimdeki Finchler'in evini gorecektim. Maalesef renovasyon yuzunden kapaliymis! Tam vahlaniyordum ki Hasan iceri girdi. Kapali oldugunu duyunca cigliklar atarak sevincli haberi Osman ve Gokhan'a yetistirmek uzere disari firladi. Hayal kirikligimdan etkilenen gorevli istersem F. Scott Fitzgerald'in evini gezebilecegimi, aslen onun da Montgomeryli oldugunu ve evinin henuz muze olarak acildigini soyledi.

Fitzgerald'i New Yorklu falan saniyordumdu. Great Gatsby 'si de sevdigim bir baska roman. Aman, ben buna da bir heyecan yapmiyim mi? Ne bereketli yermis Montgomery! Kucucuk sehirde tas atsan baba bir yazarin evine degiyor. Nedenini bugun hala irdelerim. Belki de mureffeh ama sakin, kimiltisiz yerlerde insanin eli kaleme gidiyordur. Belki de ayrimciligin ve tutuculugun en yogun oldugu yerlerde hassas bunyeler boyle disavuruyordur kendini. Depresif rockcilarin Seattle veya Iskocya'dan cikmasi gibi iklime dayali birsey midir, sosyal yapiya mi? Bu yazi kendini degisik yerlere cekmeden ben kendi hadiseme doneyim.Disari cikip elemanlara cok sevinmemelerini zira bulbul mahallesi yerine Fitzgerald'in evini gormek istedigimi soyledim.

Gokhan: Ya, yapma allah askina. Bin gidek, geciktik zaten.
Osman: Yemin ediyorum, yaramadi Amerika sana.
Hafiye: Ya bana ne ya. Siz iki cift daha cok meme goreceksiniz diye neden ben alikonuyorum?
Hasan: Ya kizim, bulbul diye tutturdun iki gundur. Yokmus iste. Don git, di mi? Her duyduguna atliyon. Fitzgerald mi ne haltsa, o hic hesapta yoktu. Duydun, tutturdun. Alla allaaa.
Hafiye: Hesapta burda durmak var miydi? Vardi. Ne degisti ki? Ha bülbül ha Fitz. Cok mu umrunuzda ki hangisinde durdugumuz?
Hasan: Sen bilin. Biz durmuyok.

dedi ve basti gaza gitti. Arkalarindan feryat figan kosturdum. Sonra kaldirima oturup agladim. Montgomery sokaklarinda bir Adana Adliyesi manzarasi yasandi. Drama dozu bol bir reality sov oldu. Geri döndüler. Arabaya aldılar. Sandım ki dayanamadılar aglamama. Gidiyoruz Fitzgerald'a. I-ııhh. Sert bir dönüşle otobana girdik. Kandırılmıstım. Annesinden kacirilmis cocuklar gibi New Orleans'a dogru saatte 80 mil hizla bagirdim da bagirdim. Soz verdiler donüste ugrayacagimiza. Burnumu ceke ceke razi oldum. Baska carem yoktu.

Dönüşte Montgomery'den gece yarısı gectigimiz icin duramadık tabii ki. Hala hıncı cıkmamıs bir ofkedir icimde.

Cuma, Mart 31, 2006

Edebi Hafiye

Cuma Cuma icinizi bayicam ama beni pek heyecanlandiriyor boyle seyler. Gecen aksam Capote'yi seyrediyordum. Evet, agir film. Amerika'nin 50 ve 60'li yillardaki en unlu yazarlarindan Truman Capote'nin en bilinen romani, In Cold Blood'i yazis sureci anlatiliyor. In Cold Blood, yazarin ilk gercek hayattan alinti (non-fiction) romani. Bir ara gazetecilige sardirdigi donemde New York gazetelerinde kucuk bir haber olarak cikan Kansas'in kus ucmaz bir kasabasinda ciftci bir ailenin iki sosyopat tarafindan katledilmesini anlatiyor roman. Capote gaydir ve enteresan kiliklarda dolasmayi sever. Bu yuzden kucuk kasaba halkinin onla iletisemeyecegini varsayarak yanina Harper Lee'yi alir ve Kansas'ta aylarca kalarak olayin cozumlenmesinden cok olayin kasaba halkinin ve katillerin ic dunyasinda yansimasini arastirir. Arastirmasi sirasinda katillerle arasinda bir gonul bagi olusur vs vs.

Butun bu olay orgusunde benim ilgimi Harper Lee cekti. Harper Lee, benim en en sevdigim romanin, Bulbulu Oldurmek'in (To Kill a Mockingbird) yazari. Ortaokulda zoraki okutturulan bu romani hala neredeyse her sene tekrar tekrar okurum. Yazari hakkinda bildigim tek sey baska romani olmadigiydi, o kadar. Bu filmde Capote'nin dostu cikmasi onun hakkinda ogrendigim ikinci sey oldu. Sonra gelsin google'lar, gitsin arsivler. To Kill a Mockingbird' deki Dill karakterinin Capote oldugunu, Capote ve Lee'nin cocukluklarinin Alabama'da komsu evlerde gectigini ogrendim. Romanda Dill zaten bir sureligine teyzesinde kalsin diye oraya yollanmisti. Annesi turneye cikmis saibeli bir kadindi. Capote'nin gercek yasamindaki cocuklugu gibi yani.

Buyuk bir iddiaya gore de To Kill a Mockingbird'i Capote yazmis. Lee'nin basilmis baska eserinin olmamasi da bu iddiaya en buyuk destek olarak gosteriliyor. Filmde de buna dair muallak gonderimler var. Yikildim sanki. Ya iddialar gercekse? Sonucta hala en sevdigim roman olacak ama bir kere aldatilmis, bir kere guvenimi kaybetmis olacagim. Yikilacak sey bulamadim hem de memleketin onca sorunu varken.

Oysa ki ben To Kill a Mockingbird gezileri bile duzenlemis ama nedense kotu nazarlarla karsilasmis bir insanim. Hikayenin ozeti: Mart 2000. Adanali erkekler ve ben Mardi Gras icin New Orleans'a gidiyoruz guney eyaletlerini gece gece. Benim derdim romandaki izleri surmek, onlarin derdi malum yuvarlak tepeciklerden mumkun oldugunca cok gormek. Yarin anlatirim bu trajikomediyi. Bugunku edebiyat tarihi bayintisi uzerine haliyle yarinki maceranin reytingi daha yuksek olacak. Ticari kaygilar kor olsun.

Zaviye, Haviye ve Hafiye

Ne zaman duzenli spor yapsam kilo aliyorum. Maratonlar kastigim donemle kimildamadan yasadigim donem arasinda gobek cevresinde bir tekerlek fark var alenen. Gectigimiz kis duygusal, kariyersel, kimliksel dalgalanmalara biraktiydim kendimi. Ruhum hareketlendikce vucudum uyustu. Hissiyat kabardikca gobek kuculdu. Ne yemek pisirdim ne yedim ne de disardan paketledim. Protein barlarla yasadim koca kis. Pelinat sirf bu yuzden iyi astronot olacagimi dusundu. Uzay istasyonunda caanim pizzalarin pastalarin eksikligine cok da aldirmadan, yemek tabletleriyle mutlu mesut seneler gecirebilitem yuzunden. Beni biraksalar yemeden, icmeden, hareket de etmeden yasayabilirim galiba. Fotosentez falan mi yapiyorum, anlamiyorum. Ben bir bitki, kuruldugum yer bir saksi. Lafi cok uzatmiyim. Bahar geldi. Buna bir son vereyim, istedim. Kostukca istahimin acilacagini biliyorum. Bu acik istahin beni 'ne yesem' dertlerine surukleyecegini; tembelligim yuzunden de gofrete biskuviye sardiracagimi bile bile yeniden duzenli kosmaya basladim.

Bugun oglen, hava guzel, ben azimli, kolumda mp3-calarim, kulagimda muzigim, basladim rappidi rappidi. Yanimsira ucaklar kalkar, ben kosarim. Aramizda bir tel orgu, o kadar. Jet benzini soluyarak pek saglikli yasam kosumun temposunu tutturdum tam diyordum ki aa, yanimda bir araba durdu. Xavier. (Zaviye) Yaninda da Javier (Haviye), ben de Hafiye. Olduk mu bir acaip uclu. Zaviye, bizim sirkette expat bir Fransiz. Javier de Meksikali ekurisi.

Zaviye: Manyak misin, kizim? Atla Oz'a (pizzaci) gidiyoz.
Hafiye: Yok, ben gelmiyim.
Zaviye: You ağğ tu ameğiken. Boyle oldugunu bilmezdim
Hafiye: Abi faydali ne yapsak, 'cok amerikeen' diyip duruyosun, ya. Git ya. Tempomu dusuruyorsun.

Zaviye ve Haviye birer sigara yakip keh keh guluyorlar bana. Bir yandan da arabayi benim kosu hizimda bana paralel surmeye devam ediyorlar. Araba????

Hafiye: AAA. Renault 5! Inanmiyorum sana. Memleketten araba mi getirdin?

Araba aslinda Clio ama arabanin gecmisiyle dalga gecmek adina '5' dedim. Fransa'da Fransizlarin boyle geyiklerine sahitligim var da, ondan yaptim, bildigimden degil.

Zaviye: Tabii ki de.
Hafiye: Abi, araba mi yok burda? Hem de daha kaliteliler. Bir de minnacik bu. He he. Sen de minnaciksin. Yakismissiniz birbirinize.


Hatta yarma Fransizcamla bir de "Petit homme, petite voiture" (Kucuk adam, kucuk araba) dedim mi ustune? Dedim.

Zaviye: (Aglamakli bir sesle) Kirdin beni cok.
Hafiye: Ozur dilerim, sey, bak ben...pardon, oyle demek istemedim


Allem kallem Zaviye beni affetmez. Biliyorum ki bu affetmeme de trip. Alindigindan degil. Oyun oynamayi seviyor. Ben de bazen "tu ameriken" ortamdan sıkıldıgımda iki kelime geyik yapabildigim nadir insanlardan oldugundan izin veriyorum oyununa. Ancak tel orgulere tirmanip ucaklara el sallayip 'Zaviye, muthis bir insaaan' diye cigirirsam affedermis. Yaptik artik mecburen.

Bir havaalani guvenlikcisi panikle bana dogru kosmaya basladi. Ben panikle kendimi asagi attim. Zaviye zevkten dort kose uzaklasti. Haviye butun bu olan bitene sadece guldu. Kosumun geri kalaninin da bana ancak psikolojik faydasi oldu.

Salı, Mart 28, 2006

Doğumgünü Mektubu

Sevgili Düella,

Yaslaniyoruz diye cok agliyoruz ya. Dogumgunun vesilesiyle bu yaslanma mefhumunun yeniden bir uzerinden gectim sabah 40 dakika suren ise gelme suresince. Dogumgunlerinde iyi tarafindan bakilir ya hayata.Bu sabah da oyle oldu. Iyi tarafindan bakarsak sadece lak lak yapacagimiz gunlere - takriben 30 yil sonrasina- daha yakiniz. Emeklilige dair harika planlarin vardi ya. Flulasan kamera ve arp muzigi esliginde zamanda ileri gidersek:

Emeklilik gunleri baslamistir. Gozu once Etiler Huzurevi'ne diksen de oraya alinmayacaksin. Oraya girmek icin coook onceden plan, program ve basvuru yapmak lazimdir cunku. Butun şaptiliginle emekli oldugun gune kadar deli gibi calıştıgından emekliligin ilk gunu bundan sonrasini planlamamis olmaktan muzdarip geckin sokak serseriligine baslamazsan neyim. Neyse, B planin da vardi ya, hani. Sabahci muhabbetlerimizden cikariyorum bunlari. Hani 60'larimizda da bekar olacagimizi varsayiyorduk. Ya hic evlenmemis olucaz ya da zaten kocalar uzun dayanmiyor, mefta oluyorlar diye dul. Kendi-huzurevini-kendin-yap modeliyle kendimize Sapanca Mapanca kilikli bir yerde kooperatiften birer daire alicaz. Bir apartman dolusu dul/bekar geckin kanka. Altin Kizlar'in ayni cati altinda ama farkli dairelerde yasayan cesitleri.

Düella, yalniz senin SSK emeklisi maasin yakit parana bile yetmiycek, sonra Yonc'a ya da bana tasinman gerekebilir. Basta oyle, ayri ayri oturucaz, ayni ev olmaz, diyordun da hani aci gercekleri tekrar hatirlatmakta fayda var. Her daim 40 derecede fokurdayan evin, sonmeyen isiklarin, kapiya her gelene savurdugun bahsislerin SSK ayligiyla yapilacak cilginliklar degil, benden soylemesi.

Oysa bir bardak su yetiyordu saclarini islatmaya
Bir dilim ekmegin, bir zeytinin basinaydi doymamiz


olacak mutlulugumuzun jargonu. Her gecen yil buna daha da yaklasiyoruz. Bu durum seni korkutuyor mu bilemem ama beni bilakis heyecanlandiriyor.

Az kaldi.

Hafiye

Pazartesi, Mart 27, 2006

Tuvaletteki Vicdan

Kupkup onemli bir noktaya parmak basti yorumlarinin birinde. Gecen yil Bangkok'ta tuvalette bekleyen servis elemanlarindan bahsediyor. Siz tuvaletten cikinca muslugu acan, elinize sabuk sikan, sonra havlu uzatan tuvalet gorevlileri. Kupkup rahatsiz olmus, alisik degil bu duruma. Kupkupcum, bu dedigin tuvalet ici elemanlari buradaki kimi janti kuluplerde de var. Aynen havlu tutmaca, sabun sikmaca. Beni de rahatsiz ediyor gercekten. Bir keresinde butun bir gecemi mahvettiler. Soyle ki:

Bir kulupteyim iste, hatirlamiyorum neresi. Egleniyoruz, cosuyoruz. Tuvalete gidiyorum. Bir teyze, aynen dedigin gibi musluk aciyor, sabun sikiyor, havlu uzatiyor. Hatta da kadinlar tuvaleti oldugundan olsa gerek, bir suru kozmetik de var ortamda. Istersen onlari kullanaraktan makyajini toplayabiliyorsun. Ne bileyim boy boy tampon, ped falan da var sepetinde. Bir kadin icin yok yok yani. Havlu uzattiktan sonra tuvalet teyzesi bir el kremi fiskirtiyor avuclarima. Parfumlu bisi. Ne guzel, ne guzel de...benim icim icimi yiyor. Tuvalette bir pohpoh teyze oldugunu bilmeden gelmisim, cantam yanimda degil. Teyzeye verecek param yok. Oraya da yazmis teyze, zorunlu degil, gonullu diye. Gonlunuzden ne koparsa misali. 'Cantam yanimda degil,' diyorum ve kafami onume egip disari cikiyorum. Bir utanc bir utanc.

Hinca hinc kulupte zaten yuzlerce insani yarip tuvalete guc bela ulasmisim, siralar bekleyip tuvalete girmisim. Yerime de ayni cileyle dondukten sonra benim nesem kacti. Vicdan meselesi yaptim. Cuzdanda haril haril bir iki dolar bozukluk aramaya basladim. Parayi bulucam ve gidip ayni iskencelerden gecip pohpoh teyzeye vericem. Kanka, 'manyak misin, salla,' diyor. 'Dogru diyorsun,' diyorum. Bes dakika duruyorum. Yok, gene batiyor. Olacak gibi degil. Otesi kompulsiyon. Biliyorum. Cuzdanda bozuk da yok. Kanka hasbinallah cekip kendi cuzdanina bakiyor. Onda da yok. Bir yirmilik cikarip bozdurmak icin kalabalikla cebellesip bara gidiyorum. Bir arbede cikiyor ve ben yirmiligi dusuruyorum. Hemen egilsem, bir egilsem, alabilecegim ama kalabaliktan bu mumkun olmuyor. Yedigim dirseklere ve basilan ayaklarima ciyaklarken yerdeki yirmilik yok olup gidiyor. Yerime donmem yarim saat aliyor. Doner donmez de, gidelim, diyorum. Yeter, geldi bana. Kanka bir kufrediyor. Vicdanima da ecdadima da. Birkac morluk, arbedede kopmus ayakkabimin aksesuar susu seysi, bozuk bir moral ve eksi 20 dolarla geceyi kapatiyorum.

Oysa Allah bilir bu gece iyi baslamisti
Eglenmeyeydi ilk açılışı gecenin, sırf onaydı


Perşembe, Mart 23, 2006

Istek Yazi- Nostaljik Is Gorusmesi

Hic utanmasi yok okuyucularimin. Ne guzel bir yazar bulduk, bizi mesalesiyle aydinlatsin yerine ha bire istek yazi yollaniyor, iyi mi? Caponya'da Kupkup eski bir is gorusmesinde hirsizlikla suclanma; Istanbul'dan Java cok onemli oldugunu iddia websitesine sirket ici halleri anlatan adapli, eglenceli hikayelerimi; Richmond'dan Citir ise kendime dair daha ice donuk seyler yazmami istettiler. Alper'e de ben soz verdim, 'bir fotograf bin hikayeye bedeldir' minvalli bir yaziyi. Ben de yazi cizi dunyasinin Mustafa Keser'i olarak sirayla istek yazilarimi geciyorum. Kupkup, uc haftaya yanina gelecegim. Beni Tokyo'nun 'atraktif' yerlerine goturup 25 metrekarende misafir edeceksin diye sana kiyak ilk senin isteginle basliyorum. Tum sevdiklerin icin geliyor:

Efendim, sene 1998, aylardan Agustos. Pelinat dort gunlugune diye gitmis Bodrum'a. Haftalardir orda. Ha bire telefonda ben de yanina gideyim diye ciyakliyor. Derdi ben miyim yoksa gelisimle kisa sureligine gittigini sandigi icin yetmeyen kiyafet stoguna destek goturmem mi, bilemiyorum. Ama ben akilli uslu ve bilincli bir yeni mezun olarak kendimi is aramaya vermisim. Ortalik da kotu. Memleketin krizli zamanlari. AC Nielsen'da bir pozisyon var, nasil icim gidiyor. Pazar arastirmacisi olmaya bozmusuz niyeti o aralar. Randevum var ogle saatinde X Hanim'la.

Gittim bes katli dar bir binadalar. En alt kattaki resepsiyonist beni biraz beklettikten sonra X Hanim'a yolluyor. Besinci kattaymis. Asansorden cikar cikmaz sagdaki ilk oda. X Hanim beni oturtuyor. Hos bes. Kapisini kapatiyor. Telefonu susmuyor. Daha merhabadan oteye gecemedik, uc telefon geldi. Onlari kapatti. Sonra 'tamam, gercekten cevaplamiycam sonrakileri. Evet, Hafiyeeee' dedi ve kapisi calmaya basladi. Ama tik tik, degil. Gum gum. Bir de kadin cigligi eslik ediyor yumruga. Hani cevap verilmeyecek turden bir kapi calis degil. X Hanim yerinden kalkti, kapiyi acti. Solaryum karasi bir genc kadin ciyak ciyak bagiriyor. Cep telefonu ve cuzdani gitmis. Masasinin ustundeymis, iki dakika su icmeye gitmis. Yeller esiyormus yerinde. Biraz sakinlessin diye X Hanim, onu iceri aldi, oturttu. Sonra hep beraber fikir yurutmeye basladilar. Cuzdan ve telefonun en son gorulme saati ve mekani hatirlandiktan sonra ne olmus olabilir ihtimalleri tartisiliyor. Anlasilan son gorulme aniyla kaybolus ani arasindaki zaman cok cok kisa. Solaryum, "Bu kata en son kim cikti?" dedi. X Hanim gozlerini bana dikti. Solaryum onu takip etti. Susakaldim. Ellerim titriyor. Basim da donuyor. Suracikta bayilirsam? Profesyonel olmaz, di mi? Bu bir is gorusmesi mi? Anneeeee!!! Isterseniz cantama bakin. Isterseniz gecmisimi arastirin. Ben bu isi cok istiyorum. Bari bir konussaydiniz...

X Hanim'in odasindaki panik butun kata yayiliyor. Sonradan gorusmeyi tekrarlayacaklarina dair bir seyler soylenirken kuskulu bakislar uzerimde, suklum puklum ayriliyorum binadan. Sonradan aranmiyorum tabii ki. Hatta duyuyorum ki sosyolojiden SPSS bildigini sanan cocugu almislar ise ve alti aya kalmadan da NY ofisine expat yollamislar. 21 yasindaydim, biraz hirsliydim da. Simdi boyle seyler olunca tokadimi gecip teshir ediyorum ama o zamanlar feci icim kiyiliyor.

Neler gordum neler geldi basima
Duse kalka geldim ben bu yasima.
yani.

Pittsburgh Delibozukluklari

Şükü once tokadini gecer. Sonra cok hirpaladigini dusundugunden degil ama attigi tokatlari gercekten unuttugundan oksama faslina gecer. Simdi o biiir doktor. O biiir tip doktoruuu. O Amerika'da uzman cavus romatologu. Haliyle kizcagizin eli artik para gormeye baslamis. Beni Pittsburgh'un en janjan restoranina goturdu. Le Mont denen Fransiz restorani Pittsburgh'un bir tepe noktasinda; uc nehrin birlesimine, sehrin isiklarina falan yukardan baktiginiz koko bir yer. Biz oraya hippi mahallesinde mor farli, hizmali genclik arasindan cikip gittik. Kotumuz, kazagimizlayiz. Şükü restorani aradi kiyafet zorunlu mu diye. Adamlar, 'kravat takmanız gerekmiyor,' dediler. Hayır, sagolun zaten takmıyoruz da. Kotla gelsek olur mu, dedi Şükü. Adam da yakisiyorsa kotun gelebilirsin, dedi. Şükü kikirdedi.

Ac miyiz, hayir. Hic degil. Butun gun yemek yemisiz. Oturduk, manzara nefis, insanlar piriltili gece kiyafetleriyle salinimdalar. Ben dayanamadim, caktirmadan kotumun en ust dugmesini actim, gobegime ozgurlugunu bagisladim. Tokluktan uykum gelmiş zoraki ne sipariş etsem diye düşünüyorum. Bögurtlenli ördeklerimiz geldiler. Yiyemedik tabii. Eve goturulmek uzere kutulandilar. Garson amca israrla sarap diyor, tatli diyor. Ayıp olmasın diye tatlı soyluyoruz. O tatlınin da kreması bademli amaretto mu ne, sevmiyoz. Zoraki siparişin yahnisi. Kremasını sıyırma cabaları sonucunda geriye bir şey de kalmıyor. Didik didik bir çikolata/biskuvi yığını. Bırakıyoruz geride.

Hesap geliyor. Hesabin altina bahsis satiri vardir ya normalde. Bizim faturada iki tane bahsis satiri var. Birinde 'wait person' yaziyor, digerinde 'maitre'd'. Hani eski Parisli olaraktan biliyorum bu maitre'd dedikleri sey Sef Garson, demek. Amma velakin, biz bir turlu karar veremedik kimin ne kadar paramizi almasi gerektigine. Hesabin %20'sini birakicaz bahşiş, eyvallah da, bu 20'nin kaçı maitre'd'ye gidecek kaçı garsona, bilemedik. Aştı bizi. Sonuda hesabin %20'sinin ucte ikisini maitre'd'ye, ucte birini de garsona biraktik. Tam bir parami kime, nasil bolusturdugume dair ilkokul problemi. Yalniz, yanlis yapmisiz, Şükü. Arkamizdan nadanligimiza, lumpenligimize saydirmis olabilirler. Bana tomas da, sen bu utancla yasayabilir misin, bilemiyorum. Doğrusu linkte:
http://www.tipping.org/tips/TipsPageRestaurant.html

Pazartesi, Mart 20, 2006

Pittsburgh Darbeleri

Pittsburgh'a gittim de ne oldu? Toparlamayi ancak becerdigimi sandigim ozguvenim delik desik oldu. Bunu yapan Suku'ydu. Simdi burada bana yaptiklarini izninizle teshir edicem:

Mesela, gece geckin bir saattir ve Suku'ye bir bira daha icmesi icin israr edilir. O ise meslegini cok ciddiye alan bir doktordur. Bizim tanidigimiz, bildigimiz, yanimizda bir sise rakiyi ictikten sonra parmak dikme ameliyatina giden mikro-cerrah 'simit'lere benzemez. Suku cerrah da degildir zaten. Romatologdur. Romatizmal hastaliklar aksamdan kalmaligi kaldiramaz. Ne mutlu ki boyle mesleki disiplinli doktorlarimiz var, degil mi? Ama is bu kadarla kalmiyor. Onda var olan disiplini biz takdir ederken karsiliginda ciddiyetsiz isler yaptigimiz imasiyla- ne imasi yahu, aleni parmagiyla- bir ozguven darbesi yiyoruz. "Ben, doktorum. Sizinki gibi isler yapmiyorum" sozuyle aci gerceklerle yuzlesiyoruz. Bizim Excel tablolari kazan kafayla yanlis duzenlense, database linkleri kopsa, toplantida uyusak, sunumda gak guk etsek hayat memat durumlari rutininden taviz vermeyecektir. Gerci, ben uyudum konferans call'un birinde gecenlerde 2 milyon dolara mal oluyordu. Fransiz piranalari gevsedigin ani kolluyor. Turkiye'de bir can 4 milyar ETL idi. (Bir doktor hatasi yuzunden olen cocuga bicilmis mahkeme degeriydi bu gecen yil). Yaklasik 3 bin dolardan, 667 hayatla oynayabilecek kapasitede bir ehemmiyetim var, tamam mi, Suku?

Ikinci darbe gencligime, guzelligime indirildi. Vakti zamaninda Suku'nun Kesmirli komsulari beni pek begenirlerdi. Yok, ben eski Kainat Guzeli, yeni Bollywood yildizi bir hatuna acaip benziyormusum falan dendiydi. Turkiye'de neden yasamak istemedigine dair argumanina hatun tuttu benim guzelligimi alet etti. "Neden Turkiye'de yasasin ki Hafiye? Turkiye'de vasat bir hatunken mesela baska memlekette 1 milyar insanin dibi dusebiliyor ona," dedi. Bana dedi. Vasat, dedi. Ortaliga gereksiz bir, "Hieeyyt, dunya uzerinde elde edemeyecegim erkek yoktur, Edirne'den Ardahan'a, Kuzey Kutbu'ndan Antarktika'ya," nidalari atmama sebep oldu.

Yalniz sonradan aklima geldi. Bu kiz Kainat Guzeli secilmis, Suku. Yani, Kainat Turkiye'yi de kapsar, be. Bak, argumanini uzak ara curuttum. Benim aklim once dellenir, meydan okur, sonra mantikli cikarimlar yapar. Onu da Turklugumun dogasina verin. Nihayetinde vasat bir Turk'um iste.

Salı, Mart 07, 2006

Şiştik

Düella'yla sabahlara kadar ne iş kursak diye düşünüp taşındığımız, gündüzleri onun işe, benim de görüşmelerime güç bela yetiştiğim bir haftanın sonunda Atlanta'ya döndüm. Herkeste bir 30 yaş bunalımı. Manitalardan ayrılınmış, işlerden nefret edilmiş, pılı pırtıyı toplayıp bir köye yerleşmeler düşünülmüştü. Yalnız olmadığını görmek acı bir rahatlık hissi veriyor insana. İş görüşmelerimde başıma gelen türlü komediler akşamları Düella'ya ve o gun eve ugrayan kankalara yeniden canlandırılıyor ve beraber eğleniyorduk. Bunlarin detaylarına sonra gireceğim. Hala jetimin lag'ini yenmem ve içimdeki karmaşayı düzgün ifadelemeye niyetlenmem gerek.

Halihazırda aileden devraldığı başarılı bir operasyonu yöneten bir arkadaşım var. Onunla da Pazar günü buluştuk Ortaköy'de. Yanımda Düella. Her ikisi de benzer işler yapiyor. Manzara guzel, hayat da guzel olmali derken içimiz şişti Ozlem'le. Bir bunaldik ki tarifsiz. Cıvımaya musait olmayan muhabbetten midir, konuşulan şeylerin aslinda ehemmiyetsiz geldiğinden midir, bilemiyoruz. Cocuk gayet normal konuşuyor. O konuştukca bize afakanlar basıyor. Eve dönerken ağzımızdan gözümüzden karanlık fışkırıyordu.

Düella'yla Levo'ya ugradık. Bizi goren Levo, 'nedir bu haliniz', oldu. Dedik, "Levo, biz şiştik. Sebebi de yok, oyle bir icimiz bayildi". Sonra biraz nefeslenelim dedik bir baktik Levo bize kendi derdini anlatir oldu. Uzun suren iş arayişini, 6 yillik ilişkisini ne yapacagini bilmemezliklerini, yazin yaşanmiş birtakim calkantilardan gunumuze ulaşmış hallerini dinliyorduk ki Levo, "Ben sizi sıkmayım. Zaten bayılmışsınız. Boşverin," dedi. O anda Düella'yla birbirimize bakışımızı unutamıyorum. Aynı anda, "Yoo, valla açıldım, iyi oldu,"dedik. Levo'yu dinlerken farketmemişiz uzerimizden kalkan kara bulutu. Başkasinin sıkıntısından kendimizi hafiflettik diye kendimizi hain ilan edip eglendik falan ama aslinda olay elalemin derdinden kendi halimize şukretme olayi degildi. Zira evimize doner donmez gene şiştik. Sadece Levo'nun hikayesini bize anlattigi o yarim saat içinde baska bir şeye konsantre olmanin verdigi bir kendimizden sıyrılma halini yaşamışız. Depresyonumuza geri donduk yani. Sabah beş bucuga kadar ne iş kursak, nerelere gitsek diye düşündük durduk. Ne Yapacağız, Düella? Ne Yapsak, Hafiye? Once bir şey buluyoruz, sonra birimiz onun neden başarısız olacağını soyluyor, huzunle karışık hayalimizi eliyoruz. Iclerinden en tuttugumuz plan 'Acun Firarda'nin kadin versiyonunu yapmakti. "Gel gel gel, ablana gel," diyerek çeşitli dünya plajlarında oğlanları sıkıştırmak, sokaklarda itişip kakışmak, ona buna laf atmak uzerine hayaller kurduk. Tabii ki bunu da eledik. Bunu yaparsak bu ülkede taşlanacağımızı söyledi Düella. Üstüne üstlük babalarımız da kalp krizi geçirebilirdi. Tanınmayiz, dedim ben de. Peruklar, kocaman kara gozluklerle idare edemez miydik? Edemezsek biz de Esincan'in manitayı* arardık. Bu ülkede hayati tehlikede oldugumuzu bildirip iltica ederdik bari. E, madem iltica edecektik Batı'ya bir yerlere, neden dönmeye çabalıyorduk ki memlekete? İstanbul'a gün doğarken döngülerimizden yorulup uyuyakalıyor; kuyruğumuzu kovalamaya ertesi gün devam ediyorduk.

* Esincan'in manita Birlesmis Milletler Multeci Komisyonu'nda calisiyor. Popomuzu sıkıştığı yerden kurtarmak için çevre kaynaklarımızı sonuna kadar kullanmak caizdir hesabi :)

Pazartesi, Şubat 27, 2006

Ilk Istanbul Gorusmesi

Ilk gorusmem bir insan kaynaklari danisman sirketiyleydi. Ortada kesinlesmis bir pozisyon yoktu ama tanisma babinda cagirdilar, gittim. Kapi onunde araya Ingilizce kelimeler sikistirmamaya dikkat et diye kendimi tembihledim. Turkce mulakat konusunda da tecrubesizlik ayri bir huzursuzluk yaratmaktaydi. Gorusme yaptigim X Hanim'a bin kez CV yollamis olmama ragmen 'bende CV'niz yok' dedi. Burada ekstra temkinli olmayi unutmus degilim. Cikardim cantamdan, koydum onune bir kopya. Burada sadece kendinize ozen yetmiyor, baskalarinin ozensizliklerini de ongorup tedbirler almaniz gerek. Once o bana yaptigi isi anlatti, sonra ben ona. Baslangicta hersey iyiydi. Sonra olay cigrindan cikti.

-Neden donuyorsunuz?
-Uhm, 7 yildir Amerika'dayim. Orada cok sey ogrendim ama bunun yeterli oldugunu dusunuyorum. Turkiye'de de havacilik sektoru muthis gelisti. Burada iyi seyler yapacagima inaniyorum. Ondan.
-Aaa, yapmayin. Biz oraya kapak atmaya calisiyoruz. Ne guzel duzen, farkli hayatlar.
-Burada da iyi seyler yapilacagina inaniyorum ben. Kaldi ki ailevi ve sosyal hayatin canliligi da var.

Dedim ama icimden sen bu ozensizlikle oraya gitsen 3 dakika barinamazsin, dedim. Hem benle CV'm uzerinden konus, hem de bende yok, de. Ustune ustluk bir negatif muhabbet. Benim icislerime karismaca.

-CV'niz cok Amerikan menseili olmus. Buraya dogum tarihinizi ve medeni durumunuzu da yazsaniz bir de resim koysaniz iyi olur
-Bunu ben de dusundum, yaparim.
-Yani aslinda onemli degil ama resmini gorunce insanin sip diye aklimiza geliyor kim oldugu, unutmuyoruz

Evet, resim sadece gorsel hafizayi calistiranlar icindi zaten. Yoksa guzel ya da cirkin, dogulu ya da batili goruntu itibariyle ayrimcilik soz konusu degil. Ben nereli gorunuyorum sahi? Gayet Adanaliyim iste. Ortada bir kivam. CV'de zannimca iyi olan okul ve tecrubelerin bir onemi olmazdi belki Mardinli dursaydim.

Elaleme diyorum ama ben de hep negatifim di mi? Tabii ki. Iste uyum saglamak boyle olur. Buranin tarzi bu. Doverek sevmek. Ben de bunu uyguluyorum. Herkes sikayetci burdan. Ayirsan herkes ozleminden sikayetci olur. Hem sevmeyip hem terketmeyenlerin ulkesi burasi. Ben seviyorum cok. Gercek sevginin ne oldugunu bulmus gibiyim. Bir huzur var ustumde. Sadece sevdigimi belli etmiyorum. Babalar gibi.

Pantolonuma dair Uzay'dan bir irde:

Amca`yi takdir ediyorum. Pablo Neruda`nin gazina gelmis o. Bilincsizce o ayri. Neruda ne demis? "Hic tanimadigi kisilerle konusmayanlar bitik insanlardir" demis.

Ben olayi Nerudavariii hulyali bir atmosfer ile degerlendirme taraftariyim. Ne guzel iste bak.. yazi yazmaya vesile cikti. Iyi ki boyle insanlar var. Normal insanlar cok sikici. Havaalanlari ifadesiz yuzlerin mekanidir. Helal olsun amcaya. Yasaminda tatli bi spike yaratmis iste. Mal gibi orda dikilip bavul da bekliyebilirdin pekala. Kendince "beni ogluna yapicak" gibi senaryolar yazcaana adama sorsaydin neden bu kadar dikkatini cekmis diye... Guvenlik gorevlisiyse detaylara bu derecede dikkat etmesi mesleki bir tutkudan da ileri gelmis olabilir. Bak ben de senaryo urettim iste. Neden sormadin adama? Boyle soru isretleriyle yasiycaz simdi.

Cumartesi, Şubat 25, 2006

Hanfendi, pantolonunuz...

Istanbul'a geldim. Bu gelisimin diger gelislerimden farkli olacagini elbette biliyordum. Daha az tadini cikarip daha cok degerlendirdigim anlar yasayacaktim da bu kadar erken baslayacagini bilemezdim. Soyle ki:

Ucakta aldigim Ambien'den bosalmis uykulu kafa sersemligiyle bavullarimi bekliyorum. Etrafimi gozlemlemeye baslamamisim bile daha. Omzumda bir "tip tip" hissettim. Bir yandan arkamda bir ses "hanfendi, hanfendi", diyor. Dondum, elinde telsiz bir guvenlik gorevlisi oldugunu sandigim bir amca.

-Hanfendi, hanfendi!

-Buyurun.

-Pantolonunuz...(sessizlik)

Sandim ki pantolonum yirtildi, kicim acikta ya da altima yapmisim, haberim yok. Aninda pantolonuma bakiyorum. Bir surpriz yok.

-Ne olmus?

-Pantolonunuzun sag dizinde bir leke var. Bir de arka tarafinda atkinizin yunleri toplanmis.

-??

Amca gulumsuyor, muzaffer bir edayla. Ben sadece "Biliyorum, sagolun" diyip bavullarimi beklemeye devam ediyorum. Amca saskin. Ben onun saskinligindan saskin. Lekeden haberim var, ayol. Ucaktan inmeden suratimi biraz toplayayim cabasindayken basinctan cortlamis tupten fiskiran kremin marifeti. Bir damlacik birsey. Sildim cikmadi. Atkinin yunu de yapismistir yumaklar halinde, eee? 14 saatlik yoldan gelmisim. Ne olacakti ki? Düella diyor ki, bu durumda 'ciyaak' diye bagirip tuvalete kosturup bu kilikta sokaga cikamam, demem gerekiyormus. Belki de amcaya lekenin hikayesini anlatmam gerekecekti. Belki lekenin hikayesinden hayat hikayemize atlayacaktik. Belki ayakustu kaynasacaktik. Belki beni ogluna begenecekti, hayat bizi nerelere surukleyecekti. Kestirip atilmayacakti. Burada hayat boyle calamuhabetti.

Anlamadim ki. Bir insan hic alakasi olmayan bir ortamda hic tanimadigi bir insanin pantolonundaki lekeyi neden soyler? Her yer, herkes bu kadar titiz mi burada? Ben hangi arada neyi kacirdim? Takma kizim, Asli. Birinci dakika mudahalesinden gozun korkmazdi senin. Bu ne urkeklik?

Salı, Şubat 21, 2006

Kirik

Sagolsun, Istanbul'daki arkadaslarim haftasonu benim donmemin mi donmememin mi daha iyi olacagina dair aralarinda tartismislar. Ben de bu 'donsek de mi ayar alsak, donmesek de mi daralsak' ikileminin tartismalarina dahil olabilmek isterdim. Kendim de cok dusunuyorum. Hatta baska hicbirsey dusunmuyorum son bir aydir. Bazen beynim agriyor dusunmekten. Hatta panik atakimsi seyler yasiyorum. Dun bavullarimi hazirladim. Dolabim bayagi bosaldi. Sonra bos dolaba bakip agladim. Kime soylesem abarttigimi soyluyor. Benim duymak istediklerim 'halledilir canim'lar degil ki! Olay aksiyon degil. Evet, tasinma, ev bark satma derdi de ayri bir yuk ama aksiyon bunlar. Yapilir. Uc asagisina bes yukarisina atilir satilir. Benim ruhiyatim hep asagida hep dipte. Aklima kadinlarin gezgin ruhlu olamayacagi geliyor. Aralarindan cikan tek tuk seyyahlar bile aslinda gittikleri yerleri yurtsamak, benimsemek isterler, diye okumustum bir yerlerde. Iste ben de bir istatistikim.
 
Turkiye'ye donmek istiyor muyum, diye cok dusundum. Hayir. Istemiyorum. Donmek istemiyor degilim sadece. 'Icimdeki memleket aski bir baska, ac kollarini geliyorum canim memleketim', gibi birsey hissetmiyorum. Oradan buyuk beklentilerim de yok. Biliyorum ki turlu ayarlar alacagim, gelmeden almaya basladim. Burada yasarken tatile gidip iki memleket ayari yemek enteresan gelir hani, donup burada sagda solda anlatip cerez yapilir muhabbetlere bu 'enteresan'liklar, bu memleket adam olmazliklar. Simdi onun tam orta yerinde kacarim olmadan onu yasayacagim hergun. Hepsini hepsini biliyorum. Hatirlatilmama gerek yok.
 
Gordugum birsey daha var ki ilk gencliklerinde insanlar tercihlerini yaparken 'ne istiyorum'a odaklaniyor. Daha sonralari 'ne istemiyorum'a. Maalesef ne istedigimizi ya bilmiyoruz ya bulamiyoruz ya da neyse ne, bari iyinin pesine dusmektense kotuden kacinma seklinde modifiye ediyoruz beklentilerimizi. Benim de aynen boyle bir halim var. Biliyorum ki hic 'seksi' degil. Ama bu boyle. Biriyle 'sadece' mantik uzerine evlilik yapmak gibi birsey. Ben burada yasamak istemedigimi biliyorum artik. Ne kariyerim alip basini gidecek ne param ne ozel ne sosyal hayatim. Burada sadece 'duruyorum'. Durmak da benimki gibi kasintili bunyelere cok agir geliyor.
 
Mantik dokumleri de Turkiye'yi destekliyor acikcasi. Genc memleket. Eninde sonunda doneceksen artik 7 yil kalmissin, bitirmissin, donmelisin. 35'inde CEO olunabilen bir ulke orasi. 35'inden sonra yeni ise girilemeyen bir ulke de yanisira. Etrafi kalabalik bir ulke. Ben kalabaliklara bakip gozlemeyi cok seviyorum. Burada sadece gole, kusa, agaca bakiyorum. Hayata dair ipuclari cok az. Ariza seviyorum belki. Arizadan besleniyorum, ne yapayim. Mazosistim belki de.
 
Her ne olursa olsun, basima her ne gelirse gelsin, kotu bir gunun aksaminda Ozlem'in evine gidip bu durumu irdeleyip, belki sabaha karsi bir oyun havasi esliginde gobek atarak bunun ustesinden gelinir. Ya da Yonca cikar gelir bir enteresan hikaye anlatir, ofisinden cinnet manzaralari seklinde. Biz daha beter Yonca'ya yukleniriz, biraz elektrigimizi bosaltiriz ona. Ya da tanimadigim kardesime daha sik sarilabilirim, ya da ne bileyim iste ya...demek istedigim...ariza varsa da tedavisi de var orada. Yaban ellerde bir kiriliyorsun bir daha kaynamiyorsun. Kirik kaliyorsun.

Cuma, Şubat 17, 2006

Oncul Kultur Soku

Hani memleket gazetelerini duzenli takip ediyorum ya. Uzerine sagda solda internet ortamlarinda, beni kimseler anlamasa/dinlemese bile, fikir beyan ediyorum ya. (Fikrimin genelde konuyla ilgisi olmuyor da). Senede 2-3 kez de gidip goruyorum ya. Ne bileyim iste, bu yuzden sirf bu yuzden iste, sandim ki ben katismadim, Turk kaldim. Ha hayyt. Bugun gene boyumun olcusunu aldim. Soyle ki:

Gunlerdir memlekette gorusme yapacagim sirketlerden randevu koparmaya calisiyorum. Hicbir Insan Kaynaklari departmani geri donmuyor. Telefonlarim beklemede unutuluyor. Maillerime cevap gelmiyor. Hani, dedim, ben guya kendimi gaza getirdim, gidiyorum ama ufukta kicimi dolandirip geri gelecegim gorunumlu bir manzara belirdi alenen. Bu manzara yuzunden az istahim kacmadi.

Bir arkadasim, bir arkadasindan bahsetmisti. Bizim sektorde borusu otermis, baba bir insanmis. O sana yardim eder, dedi. Ben de bir mail atmistim kendisine vaktiyle. 'Gelince ara', dendi. Bastan savildim sandim. O kadar cok duydum ki, 'geldiginde goruselim', 'gelince ara'yi zannimca Turk usulu bastan savma saniyorum bunu. Tamam, dedim. Hi hii. Ararim. Olmadi bir kahve icer, tanisiriz. Geyik muhabbetine geliyordum zaten, muhim degil.

Bugun oglene dogru icimdeki hirs canavari o kadar buyudu ki 'gelince ara'ya ragmen bir mail daha patlattim. Sonra MSN'de gordum. Dadandim. Actim agzimi, yumdum gozumu. Oyalaniyorum da, birsey cikmayacak da, herkes 'gelince ara' diyor da, kapilarina gidip meraba denir mi de, uhuuu, taramali tufek gibi. Adam, bir dakka bir dakka, oldu. Sen gelince beni ara, dedi. Hay, gelmeye de aramaya da. Yani, burdan arayim, birsey degisecekse. Valla, Turkiye'de cep telefonu aramaktan daha ucuz. Sonra bana dedi ki. Bakin cok onemli kilit sozlerdir bunlar:

- Gelince ararsin, herkesle gorustururum seni. Bu kadar basit
- Ama ne zaman, nerede, saat kacta. Bana kimse somut bir planla gelmiyor, randevu falan vermiyor
- Ne randevusu? Burasi Turkiye. Ararsin, ben geldim, dersin. Gidersin.
- Hmmm
- Sen cok Amerikali olmussun. Plan mlan. Peeeh.

O anda butun dunyam aydinlandi. Suursuz bir laubailikle kendimi bu buyuk insana yamadim.

- Cekirgeniz olabilir miyim? Beni besleyip buyutur musunuz?
- Aslinda senin tecrubelerinden faydalanabiliriz. Iyi olur.

Buyuk insan israrla seviyeyi dusurmuyor. Benim bu racona katacak ne tecrubem olabilir ki? Bu nasil bir olayi cozmusluk, asmislik, bitirmisliktir? Oysa ki ben hala dugum dugum dolasigim. Hala cinnet. Hala panik. Oncul bir kultur soku yasadim. Artcillarini gene yazarim.

Perşembe, Şubat 16, 2006

Sobe

Aklim bir karis havada gunlerdir. Hani bir yone egildim mi digerini unutmak boyle birsey olsa gerek. Asik olunca insanin gozunun baska birsey gormemesi gibi. Gozumu memlekete diktigimden beri buraya ait ne varsa bir yok sayma bilincli bilincsizligi. Soyle ki:

Bu sabah yine zor uyandim ve haftasonu aldigim cart turuncu pantolonumu giydim. Aylin, ise boyle gidilmez, dedi. Salla, dedim. Ustune bir de gec geldim. Ta taaaam. Megersem Bahamalar'in Turizm Mustesari gelmis sabah toplantimiz varmis. Abiler giymisler lacileri. Gec kalmisligim bir yana. O salona bu turuncuyu saklayarak nasil girerim ki diye dusundum. Altina da dili sarkmis, bagi cozulmus, ayagima uc numara buyuk dagci botlari giymisim hic germeden. Yan yan, koltuklarin arkasina saklana saklana bir girisim vardi ki iceri, performans Oscarlik. Chris, ellerini kocaman acarak beni tanitti, ben mumkun oldugunca alt tarafimi saklayaraktan gulumsedim. Mustesar pek bir ilgilendi benle. Protokol kibarligi geregince midir her neyse, gelme ustume iste, gelmeeee.

-Ismin nedir?
-(Bol Türkçe karakterli ismimi söyledim)
-Efendim?
-(Tekrar)
-Kodlar misin?
-hedele hudele


Ufff. Utancimdan ates basti. Asla kiyisindan kosesinden gecemeyecek miyim ben su incelikli hallerin? Hep spotlar uzerime. Hem de hazirlik sifirken. En sahane hallerim en kimsenin bilmedigi. Bu durumda kesinlikle bir Big Brother kamerasina ihtiyacim var. Her animi bilsin ki 'normalde boyle degil' savunmasi havada kalmasin. Mumkunse yanima kimseyi vermesinler ama. Yanimda biri varken isler sarpa sariyor. Fokus problemi yaratiyor, fokus. Banu Alkan gibi beni de eski bir manitayla bir eve kapatip gozlediklerine dair cinni gunduz dusleri kurdum simdi. Hic geregi yokken hem de.

Pazartesi, Şubat 13, 2006

Anlama Cabasi 10,641. Bolum

"First impressions often lie
Often fool the naked eye" (Fisher Zet- Pretty Paracetamol)

Enteresan bir haftasonuydu bu. Bir dolu yeni insanla tanistigim gibi tanidigimi sandigim insanlar hakkindaki fikirlerim de degisti. Hayat degisken olmasa da fikriyat ve hissiyat ne kadar da degisken. 'Insanlar degismez' sozune bir kez daha inanmadim. Belki birtakim huylar, aliskanliklar degismiyordur ama degisen cok sey var. Benim de ilgimi onlar cekiyor iste. Uzayli Zekiye'nin tamamen "Turkce! Turkce!" gecen bu haftasonu macerasi 'Hayati Anlama Cabasi 10,641. Bolum' seklinde basliklandirilabilir. Alinan ders ise hicbirseyin sandiginiz, algiladiginiz gibi olamayabildigidir.

Ogun'u ilk kez bir gunduz vakti ve ayikken gordum. Evimi gostermeye Funda'yi bulmus. Nefes almadan konusuyordu. Benim evimi ilk kez gormesine ragmen benim adima alici adayina konusuyordu. Seni 'agent'im ilan ettim, dedim. Herkesi taniyordu. Ev arkadasim Gozde, dedim. "Biliyorum, sarisin, suslu, Kimya'da", dedi. Gozde evden disari adim atmadigi yasantisinda Ogun'un ismini bile duymamistir ama Ogun'un Big Brothervari her yerde gozu/kulagi vardir.

Telefonu caliyor. Birinin nisanlisi kacmis, ogledensonra kizi aramaya cikma planlari yapiliyor. Oburu caldiriyor agliyor, derdini dinliyor. Oburu caldiriyor, yasamak uzere henuz ulastigi Los Angeles'taki hayatinin ne kadar guzel olacagina dair gazlar veriyor. Atlanta'nin Turk evsizi Cihat Abi'nin goz ameliyatindan sonra kendi evine aliyor, ona evinde bakiyor. Eli de kalbi de heryerde. Sasirdim. Oysa ben onu bir kulhanbeyi, kahvehane beyefendisi saniyordum. Ciddiye alinmak ister gibi bir hali var. Cok iciyor. Icince arabesk oluyor. Nihayetinde kara bir denize kuzeye donerek icini efkara bulamis. Ayri yonlerin es isilarda kaynayan kanlara sahip cocuklariyiz. Ben de guneye donerek ak bir denize bakarak delirmisim. 'Neden saclarin beyazlasmis arkadas/ sana da benim gibi cektiren mi var?' sarkisini soylebildik bu durumda beraber. O viskiden sarhos, ben oksuruk suruplarindan. Ogun'u koruma hislerim mi cikti, ne? 4 Adanali Erkek ve 1 Adanali Kiz gunlerinden kalma bu his bana cok asina.

Funda ise Esin #2! Ayni sene ayni bolumden mezunlar diye mi bu kadar benziyor ki birbirlerine? Funda da gozlerini kapatarak konusuyor. Saclari ayni golgenin tonlarinda. O da stres atmak icin isiltili yunlerden orguler oruyor kendine. Sigarayi tutuslari bile ayni. Esin cikti karsima sanki. Bir dokulme yasadim. Sonra urktum. Hicbirsey gorundugu gibi olmayabiliyor ya. Esin gibi degilse ya...

Gece eve dondugumde Gozde izledigi Arjantin Tango gosterisinden kalmaydi. Cok erotik, cok estetik, cok sevgililer gunu-oncesi-sevgilim-olsun istegi kabartan bir gosteriymis. Once iki erkek dansci cikip birlikte tango yapmislar. Escinsel bir gosteri gibi gelmis onlara. Bana da oyle gelmisti Buenos Aires'te koca koca adamlarin birbiriyle tangosunu gordugumde. Oysa ki Arjantinlilere gore cok maskulen cok sert bir gosteriymis bu. Bir cesit meydan okuma ya da duello gibi. Sonra iclerinden biri esas kizla tango yapabiliyor. Arada digeri kizi kapmaya calisiyor, yeniden bir meydan okuma dansi basliyor.

Ya yaaa. Biliyorum iste artik. Omrumun 10,641.gununde algilarimin beni yaniltabilecegini tecrubeyle ogrenmisligimin hikayesidir.

Perşembe, Şubat 02, 2006

Kostebek Gunu

Bugun Kostebek Gunu! Bir Kizilderili efsanesine gore kostebegin her yil 2 Subat'ta yuvasindan cikisi cok onemli bir isarettir. O gun kostebegin yuvasindan cikisi ve golgesinin yere dusumu izlenir. Eger o gun hava parlak ve aydinliksa yuvasindan cikan kostebek isiktan rahatsiz olup yeraltindaki yuvasina geri donecektir. Bu durumda kis alti hafta daha surecek demektir. Hep beraber bu duruma hayif yapilir. Yok, eger hava kapaliysa kostebek urkmeyecektir ve disarda dolanacaktir. Bu da erken bahar habercisidir. Iste hava aciksa kostebegin golgesi olacak, kapaliysa olmayacaktir. Golge bir nevi hakem sayiliyor bu toplu histerik gozlemde. Kimi kucuk kasabalarin gercekten meteorolog olduklarina inanilan kostebek topluluklari var. Bu kasabalarin en unlusu 'Punxsutawney Phil' isimli Pennsylvania kasabasidir. Her sene bugun o kasabaya baglanilir ve kostebeklerden haber alinir.

Bugun beni Groundhog Day (http://www.imdb.com/title/tt0107048/ ) filminden dolayi hep dusuncelere suruklemistir. Pelinat bilir. Ailecek severiz bu filmi. Insallah TV'de bir yerde gosteriliyordur bu aksam. Izlemediyseniz seyredin, eglencelik bir film. Ozetle, gereksiz haberler kovalatilan bir muhabir, gazetesi tarafindan Groundhog Day kutlamalarinin yapildigi Pennsylvania'daki kasabaya (Punxsutawney Phil'e) gonderilir. Gorevi festival haberi gecmektir. Muhabirimiz biraz sinirli, huysuz, mendebur bir adamdir. Isteksizce yaptigi bu gorevde garip bir kozmik-karmik durum neticesinde zamanda takili kalir. Hergun ayni gunu yasar; ayni sekilde uyanir, ayni sokaklarda ayni olaylar olur, ayni restoranda ayni musteriler ayni yemekleri siparisler, garson kiz ayni kazayi yapar, vs. O gun asla bitmez. Uzar da uzar. Onceden delirme anksiyeteleri gosteren muhabir sonradan duruma entegre olur. Piyano dersleri alir, kazazedelere yardim eder, bir kiza asik olur. Aski ilerleyemez ama. Kizla her gun ilk tanismasini yasar. Bir sekilde tirmalayarak, kizi o gece yaninda yatmasina ikna ederek ertesi gune gecebilir. Hain fikirli olmayin, fifi falan yok, mutlu mesut sarmasirlar. Zincir kirilmistir. Burada sevginin zincir kirma ve mendebur adami kuzuya donusturme gucune sahit olarak icimizi isitiriz.

Kostebek Gunu'ne gecen yil Miami'de bir otel oldasinda yakalanmistim. Ayni insanlarla ayni toplantilarda ayni yemeklerde ayni saatte TV alarmiyla uyanarak. O gun yine saat 7'de alarm niyetine acilan TV'de beliren haberlerde 'Groundhog Day' haberini vermesiyle gunun anlam ve onemine uyuvermistim. Bugunlerde de otomatik pilota baglanmisligimla ziyaretci defterine not dusebilirim belki: "daha iyi bir insan olana kadar ayni berbat rutine mahkumiyetimize dair adalet karsisinda boynum kildan ince" den baska soz aklima gelmeyerekten. Hangimiz boyle degiliz ki? Hepimiz mendeburuz aslinda.

Not: Bu sene Punxsutawney Phil'in meteorolog kostebekleri kisin alti hafta daha surecegini alametlemisler. Hay Allah :(

Cuma, Ocak 27, 2006

Kaotik İşleyişler

Ucmam, ucamam, dedim
Kacmam, kacamam, dedim
Ne Clark Kent'im ne Supermen'im

Kacari yok, cissss. Ne gunleri, haftalardir kendime bunu kabul et ve kacama bundan diye telkin etmeye calisiyorum. Insansin sen. Hatta kadin. Hassas oluver. Yapama. Uzat tirnaklarini, torpule ve boya onlari, zarifce buk bilegini, salinaraktan konusmana eslik etsinler. Nafile. Bunye alismis zorlanmaya.

Düella, derdin ya hani, sen yapmazsan yapacak biri bulunur elbet, salla, diye. Senin crash course'larina inanmiyorum artik. Kimse yok iste bu çöpü toplayacak. Kac senedir ortada durmakta. Beni daraltmakta. Is basa dustu. Beni cok seven birileri bir anda gelsin ve 'hadi bakayim, sen sadece kucuk bir valiz yap ve onden git, ben hallediyorum, sen rahat ol ve o guzel kafani boyle seylere yorma' desin diye bekliyorum. Umutlarimi yitirerekten. Ayaklarimi uzattigim yerden yavas yavas cekerek.

Arada evi de satiliga cikardim. Haitili bir emlakcim var. Oyle neseli ki nesesi beni umutsuzluga dusuruyor. Bu kadar neseli biri kesin isini ciddiye almiyordur diye konusuyor Saturn'um kotumser kotumser. Tabii bunda hesap makinesiyle evin fiyatiyla %5.25'lik komisyonunu carpamamasinin da etkisi var.

16 Subat'ta Istanbul'a gidiyorum. Iki is gorusmem var simdilik. Birini aylardir aportta tutuyordum da oteki headhunter'in dedigi kadariyla "sektorunde lider bir kurulusla" gerceklesecek. Turkiye ve kemiklesmis soylemler. Amerika ve kemiklesmis hayatlar. Ya sundadir ya bunda. Helvacinin kizi ya soylemimi ya hayatimi yumusatir belki. Bir yere sigdirir.

Salı, Kasım 22, 2005

U2, Me Too!



Aksilikler dolu bir Cuma gununun aksamina annemi havaalanindan karsiladigim gibi, kankaya emanet edip Philips Arena'ya, U2 konserine yollandim. Hani anneme 'bunaldim, gel' demisim. Apar topar gelmis kadincagiz, onu normalde oldugu uzere JFK'de de karsilamamisim. Geldiginde iki yanagina birer opucuk kondurup, kankaya teslim etmis, tuymusum. Ayip mi? Ayip. Ama son dakikada 'basarilarimdan dolayi' bana bahsedilen U2 biletlerini annemin dizlerinin dibinde iki saat fazla gecirmek ugruna harcayamazdim. Benim icin U2'yu gormek, olmeden once yapilmasi gerekenler listesinde durmaktaydi cunku. Neyse iste, listedeki U2 maddesinin ustunu 18 Kasim Cuma aksami cizdim.

Soylemesi ayip, konseri şirketimin VIP suitinde izledim. Suit, sahneye yakin ama biraz yuksekte. Bir yaninda sicak ordovrler, obur yaninda soguk mezeler, sampanyandir, cerezindir, cipsindir, keyfin gicir yani. SIkIstIn mi, tuvaletin, banyon hemen yaninda. Kicin rahat koltuk goruyor. Halka karisip ustunu basini harap etmiyorsun. Ama konser moduna da giremiyorsun iste. Cosmaca ne mumkun. Brownie'ni isisirken 'aabi, Bono iyi got gobek yapmis' diyorsun. 'Hmm, bu sarkilarini o kadar sevmiyorum zaten, ben bi tuvalete gidiym', diyorsun. Konserin buyusu 'cool'lugunda heba oluyor, gidiyor.

Konseri birlikte izledigin kisiler de onemli. Suitte benden baska sirketten tipler vardi. U2'dan pek anlamadiklari belli. Oraya bedava icip bagirmaya gelmisler. Alenen U2'yu begenmediklerini de soyluyorlar. Ben 'I love them' dedim de direktorun biri mavis mavis kinadi beni. Yalakasi bir mudur de 'eki eki' yapti. U2 soyler. Direktor icer. Mudurleri sarhos esprilerine kibar kibar guler. Ne U2'yu ilahlastirdim gozumde ne de 'peeh'ledim. Begeniyorum iste kardesim. Gordum, izledim, rahatladim. Assaalama, di mi? Konserde bile hala yakalalik yapanlar utansin. Ya bir dur iki dakka yalama, di mi? Sen de iki dakka yalatma. Egomu sisir, terfimi ver, egomu sisirt. Sisirin, sisirtin, sisirttittittirin. Ic sesim degisti. "Hepiniz salaksiniz, hepiniz salaksiniz, hepiniz salaksiniiiiiiiz. Salaaaaak" diye- tabii ki- icimden bagirdim. Sonra da 'zikerim' diyip disari.

Acik hava iyi gelir dedim ki hayir, yok oyle bisi. Millet ucmus. Herkes mi cekti, herkes mi koptu kardesim? U2 Jamaikali devrimci bir reggae grubuydu da haberimiz mi yoktu? Kopanlar, devrilenler. Uzerime bayilanlar. Hayir, biraktik isi gucu, elalemin derdi gene beni gerdi.

-Guzelim senin arkadasin nerde, nasil gidiceksin evine?
-Ay yazik, evine mi biraksak, ortada mi biraksak?
-Bu mu arkadaslarin? Ver bakim telefonunu...
-Hello, Carolina? Yes, your friend is with me. She's quite drunk and says she needs to take Marta home. She is with me by the train station. Ok, I won't let her take the train. Ok, waiting.

..derken hatun arkadasini beklemeden piriltili bluzunun boncuklarini sikirdataraktan, stilettolarinin sivri topuklari kicini doverekten elimden kacti gitti. Hani hatunun tarzi da konser-disi. Oyle U2 konserine mi gelinir? Artik kurda kusa yem mi oldu, evine gidebildi mi, bilemiyorum. O kadarina sadece uc dakika kadar dertlendim.
Kafamdaki butun sekilleri silip atti bu hayat, bu sehir, bu asklar, bu ben, bu benim seklim hep ayni...




Pazartesi, Ekim 24, 2005

Kolik

Belimi kirdim, yatiyorum on gundur. Ben yerimde oturamam ya, o yuzden yerinde oturarak yapilan aktivitelerim kisitlidir. Kitabi, dergiyi falan bile kosarken okuyan bir insandan ne beklenebilir ki? Yattim. TV'ye baktim. Evet, sadece baktim, seyredemedim zira uzun sure. O salak, bu sacma, su cheesy, oburu igrenc...Allahtan gecen hafta Law&Order maratonu vardi da gunde onikiser bolum seyredip asiri dozdan dedektif oldum. Hani hafiyelik (Pelin bilir) kanimda var. Ancak o dizi dindiriyor icimdeki enerji patlamasini. Tim timm...

Gozde diyor ki 'non-commitment TV'cisin. Ondan. Hikayesi zincirleme bolumlerle devam eden seyleri seyretmemem o yuzdenmis. Hoppala. TV seyretmeyle alakali bir baglanma anksiyetesi oldugunun farkinda degildim. Tanimlamak icin cumleler icinde kullaniym dedim.

Benim TV'ye baglanma anksiyetem var.
Ben bir TV'ye baglanma anksiyetesi gordum.

Sanki non-commitment TV izleyicisi olmak kotu birseymis gibi, elestiri kaldiramayan ruhum karsi saldiriya gecti.Icinden tabii ki. Disavurum pek mumkun olmuyor bizde. Iskandinav kani mi var atalarda, bilemiyorum artik. Icevurumum da herkesi ayni kefeye koyucu tabii ki. Ic sesim konusuyor:"Zaten su doktora yapan tayfanin hepsi catlatiyor abi bi yerde. Tam tez mez doneminde kizlarin hepsi TV dizisi-kolik oluyor bi kere. Erkekler de bilgisayar oyunu ya da araba yarisi/parcasi/numunesi kolikleri seklinde seyretmekteler. "

Sonra farkettim ki aslinda zaten herkes bir yerde kiriliyor ve birseye sariyor bir sure. Bu hepsi'lerin basina 'doktora-yapan-kizlar/erkekler' tanimini yapmam gerekmiyor yani. Onun yerine 'sabah-sekiz-aksam-alti-calisan-insanlar' ya da 'butun-gun-evisi-yapan-kadinlar' vs de konabilir. Herkes kirigini temizlemek icin degisik supurgeler kullaniliyor. Bel durumlari icabi kosarak desarj olamadigimdan yeni supurge edindim kendime: astroloji. Bakalim, bunun emme gucu ne kadar olacak. Evde sikintidan patlamis entel kadin hobisi olarak cuk oturdu hareket edemeyen bunyeye. Halihazirda supurge calisirken faydalanmak isterseniz isteyene dogum haritasi, karakter analizi cikarilir. Hoscakalina..

Salı, Nisan 19, 2005

Yine Yeni Yeniden Paris

Henuz dort gun once dondugum Paris'e gene gitmek bu sefer tam bir iskenceydi. Ucaga biner binmez bir supermarket isi uyku hapi attim. Direkt nakavt oldum. Derken hostesin kesin yemek yemek isteyecegimden emin hissetmesi uzerine omzuma dokunan elle uyandim. Hostesler muneccim degil, tabii ki. Beni taniyorlar artik. Ne kadar obur oldugumu bildikleri icin goz gore gore uyumama kiyamamislar. Uyandim, yemegimi, sundae'mi falan yedim ama uyku gelmez bu sefer. Business Development'a yeni atanmis VP'den bir Ambien kaparsin. Uyusuk halusinasyonlarla karisik bir uykuya bir dalarsin. Ucak Paris'e indiginde hala uyuyordum. Boylesi hic basima gelmemisti. Zor uyandirdilar resmen. Aklima koskoca 767'nin gurultulu inisinde bile uyanmayan Pelin geldi. Insan ne olucam dememeli...

Air France'in ofisine kadar hersey normaldi. Toplanti salonuna oturur oturmaz karnima sancilar saplanmaya basladi. Bir tuvalet, iki tuvalet, uc tuvalet...toplantinin cogunu tuvalette ogurup bogurmekle gecirdim. Toplantinin bana ait kisminda 35 dakika kadar suren prezentasyonum sirasinda ne acilar ne acilar icinde kivrandim. Isin enteresani, acelem olunca ne de guzel topluyormusum konuyu dagitmadan. Normalde 'dum dum dum daldan hop dala kondum' olan ben hele de boylesine girift bir konuda nasil bu kadar oz konusmayi basardim ve de nasil da beni anladilar, sasakaldim. Beni asan yerlerde konusmalari gerekir belki diye yanimizda getirdigimiz danismanlara hic pay dusmedi. Herkes mutluydu. Tamaaaam, tuvalete kosabilirdim simdi.

Aksamina kutlayis yemegine gitcez de gitcez diye tutturuk yapan ust duzey tayfayla Paris'in janti ortamlarina akmamiz gerekiyordu. Daha once Paris'e sadece iki kere gelmis bulunan VP telefonla sekreterini aradi, Zagat'tan restoranlar tarattirdi falan. E, tamam sekreter adres soyluyor, bilmemne sokagi numara bilmem kac. Olduuu. Kim adres arar bu trafikte, bu milyonlarca dar ve uzun sokakli sehirde? A, deli misin, dedim. Kalk kalk kalk, gidiyoruz St Michel-Notre Dame'a. Oturuyoruz disarda bir yere pufur pufur. Hava guzel, Parisli civirlar guzel. Bakarsin, eglenirsin, dedim. Dedigimiz gibi bir yer bulduk ama ben gene yemegin yarisini tuvalette gecirdim.

Yemek yedigimiz sokakta bir gelato dukkani vardi, bir de krepci. Masanin janti insanlari restoran ortaminda yediler yanar doner tatlilarini. Biz VP'yle gittik gelato'ya. O kocaman bir dondurma aldi, damlata damlata, yalaya yalaya yerken ben de bir turlu durum kivamini alamayan muzlu nutellali krepimi yuzume gozume bulastira bulastira yedim. Ay, biz bir eglen bir eglen bu VP'yle. Birbirimizin suratindaki cikolatalara bakip bakip gulerken ismi lazim degilin yanimda olmadigina icin icin sevindim. Aman, ne eglence kalirdi ne bisi klas kasicaz diye. Tatlilar sonrasi bir kaptiririz Turkiye ne yana duser Amerika ne yana muhabbetine...ne karsilastirmali matematik egitimi kaldi tartismadik ne Zimbabwe'nin son secim rezaleti. Aa, dedim icimden. Delta tayfasina boyle cene calmisligim yoktur. Cok da zeki de adam. Sordum da soyledi, husu sahibi insan. Megersem Harvard Fizik, Columbia Finans Phd falanmis. Ne isin var Delta'da dedim. Manyak misin? Az daha kassan Nobel odulu alicaksin. Bogazici'ni falan biliyor cikti bizimki. Neyse bizim de azcik gogsumuz kabardi iste nacizane. Ucundan.

Sonra trenle otele donerken kabine Johnny Depp bindi. Yemin ederim boyle bir hik demis burnundan dusmusluk olamaz. Kesin oydu, bence. Hem o da Paris'te yasiyor ki. Ama trendeki Depp bayagi hirpaniydi. Eli yuzu pisti ve yuzunde sislikler vardi. Elindeki sarap sisesinden de firtlar alip duruyordu. Belki o da metod oyunculugu kasmaya karar vermistir de bir sonraki filminde oynayacagi karakteri gercek hayatta yasiyor olabilemez mi yani? Ne? Bir kere Ingilizcesi cok duzgundu. Oyle sokak serserisi Fransizin Ingilizcesi nasil o kadar kusursuz olabilir ki? Gelip bana yilisti. Kisst, dedim. Johnny Depp'i reddetmis kadinim, be. Sonra trende baska bir kiza yilisti. Amerikaliymis hatun. Urktu biraz, yanimizda durdu. Sonra Amerikalilarin kendilerine has memleket nere muhabbeti basladi. Yukari Oklahoma'dan sari Kevin'le asagi Jersey'den Sasmazlarin kizi Judy tanisti falan.

Bahsetmekten vazgectigime bakmayin, tuvalet hala butun bunlar olurken araya parazit yapan bir gereklilikti. Yedigim krepin duruma katkisi hic iyi olmamisti. Otelde bir yastikta laptop, digerinde ben, karin agrilari icinde kivranaraktan ertesi gunku toplantinin malzemelerini gozden geciriyordum. Boyle otel odasi ortamlarinda elim ise kayiyor haliyle. TV de acikti. Kendi capinda kisik sesle miril miril MTV Europe calmakta oynamaktaydi. Sonra "Istersen daglar daglar/yerinden oynar oynar" sesleri geldi. Bir an algilayamadim. Ic sesim Turkce ya. Yalnizken Turkce seslere irkilme ani gerceklesmiyor haliyle. Otuz saniye kadar sonra 'amanin' oldum. Musti! TR'ye bir ugradigimda aldigim toplu CD'lerden bildigim sarkinin klibini de gormemistim. Sari bir Istanbul akiyordu klipte bir taksinin penceresinden. Bogaz, Mecidiyekoy, Taksim, Eminonu, heryer sapsari akti gecti. Ozledigimden midir, gurbet mi depresmistir, hastayim diye acikli halimden midir, yoksa hepsi birden midir, bilemiyorum, gozlerim doldu. Dolmakla kalmadi; agla agla mahvoldum, annecim! Memleketi ozledim, dedim...Uhuuu...Su hayatta Musti klibine benden baska gozyasi doken var midir?