Pazar, Ocak 24, 2010

Sürpriz Seyahat

İş için iki günlüğüne gittiğim Bu Kuzey Afrika Ülkesinde (BKAÜ) neredeyse iki hafta kalmak durumunda kaldım. Aradaki haftasonunda eve dönebilirdim ama Şövalye'nin şirketi onları kayağa götürüyordu. Evde koca yoktu. Gidip dönmeye üşendim. Bana bir de şoför verdiler haftasonu kalırsam sağı solu gezdirsin diye. Düella'ya dedim, sen gel, gezeriz diye. İşim var dedi, istemedi. Ben de Yonc'a söyledim. Uçarak koşarak geldi o da.

Yonc'u huzursuz etmeyi iyi bilen Düella, önce Yonc'un kıskançlık damarına şerbeti akıtır. İlkin teklifin kendine yapıldığını, Yonc'un aslında ikinci tercih olduğunu işler. Yonc'un bu durumla barışık olması üzerine, onun cebindeki akrepe çalışır. Aslında kendinin çıkacağı seyahate çıktığı için ona en az yüz dolarlık bir hediye getirmesini emreder. Bu hediye, ne Yonc'un anlık beğenisini ne de benim fonksiyon düşkünlüğümü yansıtmalıymış. Arası bir şey olmalıymış.

Yonc'un gelmesiyle çöl sessizliği bozuldu haliyle. Her zamanki gibi konuyu Düella'yla açtı. Rahatına düşkünlüğü doruk yapmış bizimkinin hatta da hamile pantolonu almışmış, sırf beli lastikli ve rahatmış diye. İşin gerçeği o pantolon asla satın alınmadı ve o hikaye de geyikti ve çok eskiydi ama bişi demedim, bayağı eğlenceliydi konuşması. Bıraktım devam etti.

Yonc'un Düella'dan sonra en çok konuştuğu konu ofis hikayeleri. Ama onları da mutlaka çocukluğuna bağlar. O anlamda çok psikanalitiktir bizimki. Ofiste birine dalmış. Haklıymış ama. Suçu buna yükleyemezlermiş. Zaten ne kadar dallama da bir çocukmuş. Annesi nefret edermiş bu huyundan. Bir gün bütün okulun karşısında şiir okuyormuş. Sonra okuduğu şiiri unutmuş. Hala bütün okulun karşısında mikrofondayken, kendisi de aynı okulda öğretmen olan annesine dönüp 'Anneeee, ben sana demiştim, elime kağıdı ver diyeee. Bak senin yüzünden unuttum işteee', diyerek bütün okulu dumura uğratmış.

Saçlarını Sezen Aksu model kestirtip kırmızılarını giyip çıkarmış hep mikrofona. Her çıkışı ayrı bir şenlik de olsa illa çıkarmış o sahneye.

Ben saçlarımı kestirdiğim gün okula gitmeye çekinirdim, Yonc. Herkes bana bakacak, herkes saçıma yorum yapacak, diye. O gün görünmez olmayı dilerdim hep.

Yonc, bütün doğumgünlerinde gelinlik giyermiş. Renkli renkli dev gelinliklerden. Hatta yakın arkadaşı Aslı'nın doğumgününde de saçlarına bigudilerle lüleler yaptırıp süper kabarık bir gelinlik giyip gitmiş de doğumgünü çocuğu Aslı bizimkinin yanında sönük kaldığından saatlerce ağlamışmış.

Benim saçlarımı annem dibinden kestirirdi tararken ağlardım diye heralde. Surat da sevimli değil ki, herkes erkek çocuğu sanardı beni. Erkek kafaya bırak gelinliği, elbise de yakışmazdı. Bermudalar şortlar, öyle dolandım. Hiç gelinliğim olmadı benim. En azından bu kadar kavga dövüş ettiğin annen istediklerini de sana vermiş. Hiç mıklanma. Böyle anlarda bize hak verip annesinin aslında iyi bir anne olduğunu anlıyor. En azından anlıyor gibi yapıyor.

Düella'ya 'yüz dolarlık hediye' bakma turumuza birtakım kapalı çarşılarda devam ederken Yonc'un ilkokulda cebirle çözdüğü havuz problemlerinden, memleketindeki Atatürk köşkünde Atatürk'ün ayakkabılarını giydiğini, 39 numara olduklarını görünce üzüldüğünü, çocuk kafaya dev olarak empoze edilen minyon adam gerçeğini kabullenememekten heralde, adamın ayaklarının küçüklüğünü o zamanlar dert edindiğini de dinledim.

Alışveriş turu neticesinde Yonc'u çöl adamlarının giydiği keşiş kıyafetini satın almaktan alıkoyamadım ama tuhaf mücevherlerden uzak tutabildim. Düella'ya gümüşten bir Hz.Fatma'nın eli figüründen kolye aldık. Mümkün olduğunca yüz dolarlık dursun d
iye en kocamanından aldık tabii ki.

Istanbul buz gibi dondururken biz tatlı bir baharda, Yonc'un non-stop yorum ve hikayeleriyle güney Akdeniz sahillerini dolanmış olduk. Şoför kötü kokuyordu. İçimi bulandırıyordu. Mönülerde krep, pizza ve hamburgerden başka bir şey yoktu. Karbonhidrattan uzak diyetime hiç uymuyordu. Yonc'a şoförün kokusu gelmediği gibi mutlulukla günde üç öğün nutellalı, muzlu krep yiyordu.

BKAÜ'de geleneksel nane çaylarına dolmalık çam fıstığından koyuyorlar. Yonc da pek severmiş bu fıstıkları. Türkiye'de kilosu 300 lira dedi, gittik aldık yarım kilo 5 liraya. Benim daha önce hiç satın almadığım bir maddedir kendisi. Etli dolma severim ben. Ona da fıstık konmaz. Zaten kendim dolma da yapmadığımdan malzemesi de derdim olmadığından ben almadım tabii ki. Yonc, İstanbul'a döndükten sonra dolmalık fıstıktan ekstra iki üç
kilo daha almam için haber yollattı. Gidip satacakmış baharatçılara. "Kızım, manyak mısın?", dedim. "İnternetten de baktım. Sen gidip Makro'dan miniş paketine trilyon ödüyor olabilirsin ama toptanının kilosu 75 lira falan. Şurda 150 lira kazanıcaz diye hangi baharatçıya, nereye gidiyorsun?"

Şövalye'nin 'normal' arkadaşım olmadığı konusundaki serzenişleri haklı galiba.

4 yorum:

gezicini dedi ki...

ilk resimdeki mücevher çok çok güzel. bayıldım.
gorki

Herbert dedi ki...

etyopya değil di mi? uçak falan düşmüş neme lazım

Hafiye dedi ki...

Etiyopya Kuzey Afrika'da ve Akdeniz'e kıyısı olan bir yer diil, Herbcüm. Ama benim için endişelendiğine sevindim.

blogcuanne dedi ki...

Bu muzlu krep resmi beni koparttı!