Cumartesi, Aralık 29, 2007

Şok, Şok, Şok! Flaş, Flaş, Flaş!

Ruş düğüne geliyor! Bütün bunlar birer mizansenmiş. Bana sürpriz yapıcakmış. En son annemi zorla durdurmuştum. Arıycam gelsin, diyordu. Hepimiz arızaya bağlamıştık. Hoş, kendime hafiyelik kredisi olaraktan bunu tahmin etmeye başlamıştım son zamanlarda. Hatun bana paso ben gelseydim şöyle şöyle yapardık, çiçeğini ben alırdım, makyajına ben de gelirdim falan diyordu. En son davetiye de istedi. Bir de bizim kuaför Memedali'yle gıyabımda konuşmuş. Topuz stili tartışmışlar. Bütün bunlar uzaktaki biri için çok fazla samimi geldiğinden iki gün önce Çıtır'a yazdım. Bu kız geliyor mu, diye. ‘Biliyordum’ demek için sana yazıyorum. İspat olsun, dedim.

Yazık, Düella ve Çıtır'a güvenip gelinmez buraya. Düella Kars'a gitti bir memur misafirhanesinde otantik yılbaşı yapmaya. Çıtır da Bulgaristan'a. Birkaç gün sonra sürpriz yapacakken biraz erken söylemesi gerekti bu durumda Ruş'un. Onların evinde saklanamayacağı için. Duyar duymaz zıp zıp zıp zıpladım evin her köşesinde. Şövalye kıskançlığından çok istiyorsan onlan evlen, dedi.

Sabah Düella'yı aradım. Sınırda bir yerde özel şoförünün ‘gittim gelicem’ demesinden beri bayağı bir vakit bir geçmiş. Arabanın içinde kalakalmış yani. Ermenistan'ı seyrediyormuş uzaktan. Soğuktan bir gözü kapanmış. Öksürüğünde de teneke trampet tınıları vardı. Ona o kadar gitme, dedim. Gezi ekibi harabeleri tırmanırken prenses arabadan inmeden bakınaraktan takılıyor. Şoför gelmezse, mesela, onu orada unutsalar, orada öyle ölüverir donaraktan. Söyledim işte Ruşen geliyor, dedim. Asıl ben seviniyorum, dedi. Allah onu bana gönderiyor. Gidin beraber çiçekçi, kuaför, makyöz falan dolaşın. Her gün shower yapın, kına yakın, bekarlığa veda edin. Benden uzak durun. Oh be, dedi. Düğüne de zaten kumaş pantolon ve gömlekle gelecekmiş. Çok bunalmış kıyafet arayamaz, uğraşamazmış. Ruş giyermiş birkaç bin dolarlık bişi. Nikah masasının havası da kurtulurmuş.

Yarın Ruşen’i karşılayacağım da Şövalye Ailesi’yle erken yılbaşı yemeği yiyecektik. Gitmezsem olmaz durumları. Ruşen’i de götürürüm n'apiym. Umarım bıt bıt etmez. Geliyor gelmesine, seviniyoruz da şimdi o da kaprisleriyle gelecek. Evi topluyoruz haldır haldır. Titiz bizimki. Bir de geçen geldiğinde kanepede uyudu diye çok mızıklanmıştı. Şövalye’yi annesinin evine yollarım olmadı. Zaten sonra da annem geliyor. Uf, o da ayakkabı ve çantasını Istanbul’dan almaya karar vermiş. Daha kardeşin elbisesi yok ortada. İçimden bir his bu işlerin de bana baktığını söylemekte. Çok huzursuzlanıyorum böyle işlerden. Yani ayakkabısını bile internetten alan bir insan olarak. Tam karşısında oturduğum Akmerkez’e senede iki kez ancak giderek. Bilmiyorum anasını satayım nerede ne var. Turistim hala ve öğrenmeye dair herhangi bir çabam da yok. Bir yere gitmek müthiş çabalar gerektiriyor bu şehirde. Bugün Şövalye düğünde şeker niyetine dağıtacağımız zımbırtıları almaya Tahtakale’ye gitti. Neresidir, nasıl bir yerdir, hiç bilmem. Asıl seni oraya götürecem, diyor. Çabayı gör, turist hanım. Hani metrekareye 12 insan nasıl düşüyor, anlamak için.

Anne Şövalye silikon tabancalarıyla zımbırtılara kurdele tutturtuyor. Şövalye’nin gidip bir yerde üzerinde ’Hafiye & Şövalye’ yazan etiketler bastırması gerek. Kesin yapmaz. O da bana patlar. Bugün gelinliğimi almaya gittik. Gelmeyeceğini ve kendi işlerine bakacağını deklare etmişti zaten. Ben de ona bağırmıştım hiçbir şeyle ilgilenmediği için. Bu düğünü istemediğim halde bütün acılarını ben çektiğim için. Hatta daha da budaklandı durum. ’I do all the work, you have all the fun’a bağlandı. Eski vakaların altını ısıttık. Yeniden sofraya taşıdık. Her kaşıkta Şövalye’nin tembelliğini yedik. O da gelinliğe neden kutsal emanet muamelesi yaptığımızı anlamadığını söyledi durdu. Bugün anladık neden olduğunu. Bir kere yerden bayağı yukarda ve katlamadan taşıyorsun o ağır şeyi butikten -park yeri sıkıntısı yüzünden- ancak 3 km ötede duran arabaya. Bizimkinin kolları koptu. Bu işi de bana çaksaydı valla da evlenmezdim. Billa da evlenmezdim. Zaten bu durumda bu evliliğin en zayıf halkasını da teyit etmiş olduk. Kırılırsa buradan kırılır. Bakalım. Hep beraber görücez.

Cumartesi, Aralık 22, 2007

Düğün Hazırlıkları: Davetiyeler

Anne Şövalye beraber bir gün çıkıp davetiye bakmamızı önerdi. Ben Şövalye’ye baktım. Şövalye bana. Sonra da anneye dönüp, sen kendin seç, biz senin zevkine güveniyoruz, dedi. Dümdüz beyaz bir şey olsun davetiyeler, dedim. Ben gelmiyim gerçekten. Çok şişiyorum bu işlerden.

Gidip konuşmuş, bakınmış. Bir akşam katalogdan beğendik topladıklarının arasından bir şey. Ben beğendim yani. Şövalye şebek davetiyelerden istedi. Onu susturup dümdüz kırık beyaz bir zarfı seçtim. Kapanma yerinde minik bir incinin altında tülden bir fiyonk olan bir şey. Annesi içini matbaaya, üstünü hattatlara yazdırmış. Ödüm kopmuştu bağlaç de’ler bitişir falan diye. “sizleride aralarında görmekten mutluluk duyacaklardır” falan gibi yapışık de ve basmakalıp olacak diye. Çok zarif bir şey çıktı ortaya. Allah için. Kim görse ‘bu senden çıkma değil’, diyor. Sinir oluyorum.

Anne Şövalye aynı şekilde bizim ruhumuz duymadan Şövalye’ye damatlık buldu, beğendi. Adamın iş çıkışına koşturup aldı da. Tadilatıyla da bizzat uğraştı. Duvağıma toka gerekti. İncili mincili. Bir şey bulmuş, süper. Ayakkabılarımı yaptırdığım yeri buldu. Şövalye’nin nikah muameleleri için gerekli bütün belgeleri topladı, nikah memuresini buldu, anlaştı. Sonraaa kuaföre, çiçeğe, makyaja falan el attı. Tabii biz ‘hiç düğün’den bu sayede ‘263 davetli’ye çıkmış bulunduk. Neeee, olduk duyunca. Var ya, kız tarafından katılımcı sayısı 80. Şövalye zaten halen evleniyor olmaktan utandığından kimselere haber vermek istemiyor ve vermiyor da. Bu durumda 263-80’in çoğu Anne Şövalye’nin eşi, dostu, ahbabı. N’apalım, dedik. Düğün onun. Her işine o koşturuyor. Düğünü ele geçirmesi hakkıdır o zaman.

Ben çok uğraşmıştım da Şövalye’nin davetiyelerini dağıtmasını sağlayamamıştım. Ne gerek var canıııım? Bu devirde e-mail varken, ne davetiyesi, diyip duruyordu. Anne Şövalye işi ele aldı. Her akşam düzenli arayıp davetlilerin adresleri alındı mı, kaç davetiye gitti, teslimat onayı geldi mi, diye Şövalye’yi takip etmeye başladı. A, bir de balayımız mümkün olsun diye vize muamelelerini de takibe başladı. En son pasaportu bir kenara fırlatıp atmıştı bizimki. İşe yaradı bu amansız takip, eksik olmasın. Bizimki akşam gelecek telefonun stresinden biraz kıpırdandı.

Önce vize için gerekli belgeleri topladı – ki buna seneler evvel Istanbul’un öbür ucundaki bir şubede açılmış bulunan bir banka hesabının bizzat şubeden onayı da gerekmekteydi. Akşam eve soğuktan burnu kızarmış, sinirden de dudakları köpürmüş olarak geldi. Tam koltuğa oturdu ki telefon. Anne Şövalye. ‘Davetiyeler için adresleri aldın mı mı?’ diye soruyor. Bizimkinde cevap ‘Euee, vizeyi alıyorum’ şeklinde. Anne adreslere takmıştı o dakika. Vizeyi hiiiç kaale almadı. En azından bir işle uğraştığını ispatlamak istemiş Şövalye. Ondan adres sorusuna cevaben vize muameleleri çabalarını sunmuş. Adresler tın tabii daha.

Özetle adam hiçbir şey yapmadan oturuyor. Oturuyor da bir huzur içinde de değil. Yapılmamış işlerin sıkıntısıyla oturuyor. Ama oturuyor.

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelin Çiçeği

Gideriz köşebaşındaki çiçekçiden kaparız bir buket sanmıştım. O da meşakkatli bir iş çıktı. Anne Şövalye’nin 'Nasıl bir şey düşünüyorsun?’ sorusuna, 'Ne biliym, şöyle sarkık bir buket olabilir’, şeklinde cevap verdim. Aman da ne çok derdi varmış sarkığın. Bir kere çok yeşil yeşil oluyormuş. Orman gibi. Dalları oluyormuş sarkabilmesi için. O dallar da gelinliğimin tül eteğine takılırmış. Tamam, tamam, öylesine demiştim zaten. Sarkık olmasın o zaman.

Şövalye uzun boylu olduğum için sarkığın daha çok yakışacağını söyledi. Bu yorum olmayan bir bombanın infilakı gibiydi. Boy, uzun, yakışmak, buket, sarkmak. Bu kelimelerin bir cümle içinde kullanılması. O dakika sanki zaman durdu. Nasıl yani? Sen, dedim, nerden biliyorsun bunu? Senin bunu bilmene imkan yok. Doğruyu söyle. Nerden?

Can sıkıntılı anında gugıllamış gelin çiçeklerini de öyle bir sitede okumuş. Şövalye bile müdahil oldu bu araştırma işine ya, pes. Hoş, onun bu işe katkısının ancak bu yorum kadar kaldığını sonradan anladık ama anlamazdan önce bayağı şaşırdık işte. Sanki bu düğün işini başımıza ben sarmışım gibi her işiyle ilgilendim ama şikayetçi mıkmıkları o yaptı. Adam vize için toplanası belgelere arızalandı, balayından vazgeçti. Ki balayı istemeyen bendim. Adam siyah bir takım/smokin/tuxedo/frak vs giymem yaptı. Ben sadece ’e, giymee’ dedim. Adam davetiyeleri dağıtmam dedi. Onu da son dakikada dedi. O iş de bize kaldı. Mekan, menü, pasta, DJ, hepsi, ama hepsi benim elimden çıktı. Acaip hınç doluyum. Ya bunları sonra anlatırım. Düğün hazırlıkları çok girift olduğundan yazıyı tek konuda tutmak zor oluyor. Bugünkü konu çiçekler. Onda kalalım en iyisi mi.

İş yerinden kızlar bahsetti geçen gün. Gelin çiçeğini gelinin en yakın kız arkadaşı hazırlarmış. Özlem de tutturmuştu o sabah, bana böbreğini verir misin, diye. İhtiyacı olursa ona böbreğini verecek çıkar mıymış şeklinde sanal bir ’beni ne kadar seviyorlar bilmem lazım’ testi midir nedir. Veririm ayol, dedim. Hatta da zorla veririm. Ölmeye falan kalkarsın maazallah. Kader mader diye. Sen içme o suları. Kurut içini. Böbreğin çalışamaz olsun. Ben yine de zorla vermelere kalkışırım. Orada da bir arıza yaşarız. Aman dedi, sen böyle bıdı bıdı yapacaksan hiç verme daha iyi.

Peki dedim, sen bana gelin çiçeği hazırlar mısın? Sen düğününe geleceğime dua et, dedi. Hiiiç bişiy hazırlayamazmış. Ben ona böbreğimi veriym, o bana bir buket çiçek yaptırmasın. Daha nasıl bir ispat gerek karşılıksız sevgimize, ben anlamadım.

Cuma, Aralık 14, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelin Başı

Hay başım kadar yani. Ben saçları öööyle salmak istiyordum. Olmazmış. Gelinlik ‘ağır’ olmuş; toplamam gerekirmiş. Anne Şövalye diyor ki Istanbul’da hava da nemli diye öğlende yapılacak saç akşama kadar durmazmış zaten düzgün. İlla tüysürmüş açık bırakırsam. Nerde yaptıracağım sorularına MOS diyorum, Erdem Kıramer diyorum. Gördüğüm üç beş güzel gelin saçı modeli oralardan çıkma çıktığından. Ne dediğimi bilmeden konuşuyormuşum meğer. Buralarda gelin başı ve makyajı 1000-1500 yurolarda çıktı zira. Bu saçları sıfıra vurdurturum da vermem o parayı ayol.

Aa, diyorlar. Kaynana öder zaten ki. Bütün gelin ve sülalesi kadınların saçı başı kaynana cüzdanından ödenirmiş. İyi o zaman, hemen koşup yaptıralım. Töbe tööbe. Yahu uçakla business gider Paris’te yaptırır gelirim bu paraya be. Hollywood kuaförlerine neyim taratırım. Nedir yani bu fiyatı hakedişleten şey? Bir de niye bana Euro fiyat verir allahın Mehmet’i, Osman’ı? Topuza ithal mal da gerek diil. Telden toka, firkete. Bunlar da mı ithal anasını satiym? Hiç şaşırmam ‘evet’ cevabına ama aslında ama yine de sordum işte. Peeeh. Gidicem gelinim melinim demiycem. Bana bir topuz yapıver, diycem. Fiyat 20’de 1’ine inecek. Evlenmiyorsan YTL ödeyebiliyorsun hem. Sonra gidip duvağı tokalıycam kafama. Hepsi bu.

Bütün bu esnalarda zaten pazarlamaya dair bütün öğrendiklerim tetris gibi düşüp düşüp yerlerine oturdular. İnsan psikolojisi icabı cicili bicili mallar, özel ve az yaşanır tecrübeler yolunda harcanan paralarda daha gönüllü olma hali üzerine kurulmuş bir fiyatlandırma sistemli balonu işte.

Üç ay önce saçlarıma ilk kez boya değmişti de şu asık surat görüntüm biraz yumuşamıştı. Gel zaman git zaman saçlarıma hareket getiren kahverengi gölgeler açılıp sarı sarı tutamlara dönüştüler. Neyse işte, düğünden birkaç hafta önce gidip yeni şekline sokmam gerekti. Adama milyon kez bak sarartma, yoğunlaştırma dedim ama nafile. Sarı kafa bir şey oldum çıktım. Kapkara kaşlarımla da harika durmaktayım. Onların da rengini kırayım, dedi. Tam uzaylı görüntü. Ben de senin kafanı kırayım. Bir dünya da para verdim, koko kuaför güya. Artık yurdum kadınlarının bu sarışınlaşma sevdasına laf etmiycem abi. Zoraki sarışın yapıyorlar burda adamı. Kafasını sarartmayanı dövüyorlar.

Saçlar kuruyunca anlaşıldı ki sarışınlığım saçlarımın orta yerinden başlıyor. Dipler beş parmak siyah. Geri gittim. Hocam, bu olmadı yaa. Aa, dedi. Moda bu. Tarzı bu. Ay deli olucam. Diplerini bari biraz gölgeleyelim de duvağın dışında kalan kısmında bir hareket olsun’a geldi olay. Toplanınca fena durmuyor şimdi saçlarım ama açıkken çok acıklı bir özentilik hakim duruma. Düğüne kadar idare edicem. Sonra ilk iş saçlarımı siyaha boyamak olacak. Bu ne ya? Bu delilerle mi uğraşıcam?

Kuaförler de memleketin bir yansıması. En kokosundan en kenar mahallesine kadar aynısı. Bir kere bir ezber söz konusu. Herkese aynı kafadan yapmaca. Hoş, kadınlarımız da aynı kafayı istediklerinden olsa gerek mutlu kopyalar olarak takılmaktalar. Bunun dışında bir şey istendiği anda bir saçmalamalar ve ille de kendi dediklerini yapmalar başlıyor. Sonra da bunun aslında ne harika bir şey olduğuna dair, biraz ‘modern görüşlü’ olmam gerektiğine dair hummalı ikna nöbetleri.

'Görüş'ünüze modernlik katmak artık yeni model balyajlarla çok kolay. Size de sürelim bir kat, görüşünüz değişsin. Kulakların çınladı mı Şövalye?

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelinlik

Evlenme faslının ana kalemlerini bir çırpıda geçtik.

Mesela aylaaar önce Cadde’de yürürken ‘aman da ne çok gelinlikçi varmış burda’ diyip ‘ay bir bakalım yahu’layıp ilk girdiğimiz butikten üçüncü denediğim gelinliği alıp çıkmıştık Şövalye’yle. Satıcı düğün ne zaman der, cevap yok. Anneniz nerde der, cevap yok. Sonradan Anne Şövalye ‘cık cık’ladı bu hali. Normalde kayınvalideyle, anneyle falan gidilirmiş.
İşin gerçeği, gelinliği hemen alıp çıkamadık. Fiyattan falan emin değildik çünkü. Bilmiyorduk ki piyasayı. Kazıklanmaktan ürküyoruz ama gelinliği de pek beğeniyoruz. Ik mık, Cadde’ye geri indik. Bençmarksız olmaz. Yakınlarda Yonc ve Dilocan evlenmişti. Yalovalı terzi müşterisi Yonc’tan bu işin taban fiyatını, Dilocan kokosundan da tavan fiyatını öğrenmek üzere hemen telefon çaktım. Gelinlik taban ve tavanın tam orta yerinde çıktı. Mucize gibi. Arayı bulmuşuz. Bunun üzerine on dakika içinde mağazaya gerisin geriye dönüp alıyoruz, dedik.

Aslında sırf o gelinlik alındı diye düğün de oluyor ya, neyse. Bir de bilseydim ertesi ay Amerika’ya gideceğimi, oradan alıverirdim bir outlet Vera Wang 500 dolara. Ohh, mis. Zaten Gözde'yle zamanında bu konuda çok hayıflanmıştık. Türkiye’ye dönerken Amerika’dan bir gelinlik kapmanın ne kadar mantıklı bir hareket olduğunu düşünürdük. Arbitrajı sağlam bir hareket. Laptoptan, Nine West ayakkabıdan felan on misli daha karlı. Tabii o vakitlerde ortada damadın mamadın olmaması da ayrı bir mevzu olurdu. Hatta ufukta erkek arkadaş dahi yokken bir gelinlikle dönseydim Düella'ya ömür boyu başka malzeme gerekmezdi valla. Bu gelinlik denen şey paskırık da bir kıyafet. Dolaba assan geniş yer tutar. Kapı arkası falan yaparız dedik. Gel zaman git zaman bir manitamız olursa ve manita ilk kez evimize geldiğinde kapıya asılı gelinliği görürse topuklayıp kaçması an meselesi olurdu diye vazgeçtik. Açıklaması bence çok makul ama gel de buna ikna et şimdi adamı. Sizin bile ikna olduğunuzu zanmıyorum. Bi tek Gözde anlar beni. Biz toprak burcu insanları biraz fazla 'ne olur ne olmaz'cı bünyeleriz. N’apalım?

Bu evlenmek işi çok zormuş velhasıl. Gelinlikti, mekandı kolay halletmişiz hakkaten. Mesele detaylarda. Şeytanlar da aynen oralarda. Yani gelinliği almışız ama üzerime olmuş mu, duvağı, kesesi, ayakkabısı, çiçeği, pastası, makyajı, saçı, arabası, menüsü ne olmuş? Aaaaa. Şimdilerde bu detaylara takılı kaldım. Kurtaramıyorum kendimi bu kancalardan. Geçen gece üç saat popom karıncalanıncaya kadar şu tahta sandalyede oturup gelin çiçeği aranjmanları baktık Anne Şövalye’yle. Bu vesileyle o da Google’da görselleri aramayı öğrendi. Arama çalışmaları o tarafta halen devam etmekteymiş. Bütün bunlar olurken Şövalye ve Baba Şövalye birbirlerine sadece ‘naber, nasıl gidiyor?’ diye sormaktan öte tek kelime etmeden oturup bütün gece TV seyrettiler. Ne cool adamlar bunlar yahu.

Perşembe, Aralık 06, 2007

Sözün Bittiği Yerde...


Bu ara memlekette pek moda bu ‘sözün bittiği yerde’ lafı. Pardon. ‘sözün bittiği yerde…’. ‘Üç nokta’sız olmaz. Çok tartışmacı kişilikler olduğumuz için bu ‘üç nokta’ meselesini de çok tartıştık tabii Düella, Çıtır ve ben. Çıtır herkese haklar dağıttığından mavi boncuklar gibi, asıl tartışma Düella'yla benim aramda oluyor ama kabak illa ki Çıtır’a patlıyor.

Tabii ki ben alay ediyorum bu üç noktalı tavırlarla, sözün bittiği yerlerle. Söz uçar, yazı kalır ya. Yazı bitmez bari. Yoksa benim de çooook susasım geliyor. Susup kendi derdime yanasım. Bi tek işte bu ukala dümbelekleri yanında çok konuşuyorum. Zaten bir climax’ten sonra hepimiz manzarayı seyretmeye koyuluyoruz illa ki. Gittikçe Şövalyeleştiğim için çok da uzatmıyorum ama henüz onun üstün aşımına erişemediğimden gergin bir sessizliğe bürünüyorum. İçimde pişirip çok çok buraya yazıyorum ki bununla artçıl tartışmalar başlıyor. Suni cinnet dalgaları halinde kendi mokumuzla oynayıp duruyoruz açıkçası.

Neyse işte, Düella üç noktanın da bir üslup olduğunu iddialıyor ve benim duygusuz kişiliğimin bunu anlamaktan uzak olduğunu da çarpıyor yüzüme. Yok, diyorum. Söz bitemez abi. ‘Söz’den kasıt ‘ifade’, yani yazı, çizi, resim, müzik her ne türden ifadeyse o. Bitiyorsa ben anlamıyorum üç noktanın yaratması icap eden hissiyattan. Hııı. N’olcak? Sevincinden mi kitlendiiin, hıncından mı yani? De bakiym. Zaten ondan değil mi şu kalın kalın gazetelerde dahi noktalaaar noktalar uçuşmakta. Kardeşim, tıkandıysan yazma. Gazete de çıkarma. Kitap da basma. Nenem de bilir üç tane nokta koyup okuyucuya bırakmayı yorumu. Kelamın yoksa çıkma yani sahneye. Bu kadar basit.

Geçen gün yolda bir oğlan durdurdu. Aklında futbol, kalbinde Türkiye varmış. Bir kampanya varmış işte o model. Arkasında da koca bir futbol topu var heykel gibi. Kırmızı-beyaz. Elime de bir kalem tutuşturdu. Gidip hislerimi yazaymışım topa. Baktım millet milliyetçiliğini dökmüş yine noktalı noktalı. Ben de ‘Türkiye kalbimizde değil aklımızda dursa vatana millete daha hayırlı’ diye yazdım. ‘Çattı bir deliye’ hissiyle ekşidi oğlan. Belki arkamdan silmiştir bile yazdığımı. Çok şeker bişiy olmasaydı gerçekten çatmış olacaktı ama bu 80 sonrası doğmuşlardaki güzellik artışı karşısında ben de üç noktalanıyorum bazen. İdare edin.

Sözümün bittiği yerde mikrofonu resimlere bırakıyorum. Üç nokta niyetine bir kısa fotoroman size. Yorumu da sizin hem de. Hislenelim hep beraber.

Şövalye buzdolabına harfli magnetlerle şunları yazmıştır geçen gün:












Hafiye de sevgi selli bir anında şöyle bir ekleme yapar buna:











Bir gün Düella eve uğrar:










Herkes ayakkabılarını edebiynen çıkarıp bir duvar dibine iliştirirken Düella postallarını fırlatı fırlatıvermiştir:












Buzdolabındaki ifadeleri gören Düella mevcut güzelliği bozma pahasına kambersiz oluşumu engeller:











. . .

Pazartesi, Kasım 26, 2007

Benim Bütün Derdim Özlem

Bilenler bilir, Düella'yla aramızda tuhaf bir ilişki var. Görünüşte benden nefret ediyor ama ilgisiz kalırsam da tilt oluyor. Onun başka model bir ilişki kurması zor zaten. Bugünlerde (sanıyorum) evleniyorum diye iyice hıncını çıkarıyor benden. Geçen gün belki düğün haftasonusu iş seyahatinde olabileceğini ihtimalinden bahsetti. Yıkarım dedim Pansiyon’u tepene. O da bütün bu evlenme ve seremoni zımbırtılarını aşağıladı da aşağıladı. Klişe ve standart ve uyuz bir kadınım, evet. Duydum, ne oldu? Neyse ne. Olucak artık. Ok yaydan çıktı. Sen de geleceksin ve şahidim olacaksın. Kavgasını etme benle artık.

Ömrümde boya namına ilk kez saçlarıma gölge attırmıştım. Başlangıçta iyiydi ama yıkadıkça açıldı. Gözümüz alıştı işte. Amaan. Çok da tın'dı. Düella bu duruma ‘sınıf atlamaya çalışan tam varoş da değil ama pahalı kuaföre de parası yetmeyen kirli beyaz, krem rengi Türk’ benzetmesi yaptı. Şövalye’ye sordum. ‘Aman bebitoo, stil danışmanımız Düella mı yani? Hıh ’ yaptı.

Sonra üniversiteden bir hocam bölümün katalogunu hazırlıyormuş. Hani artık önce üniversite sınavına giriliyor, sonra bölüm seçiliyor ya. O yüzden okullar, bölümler reklam katalogları, afişleri basar olmuşlar. Birkaç mezundan başarı öyküsü koymak isterlermiş kataloga fakat mezunlardan topladıkları şeyler çok tuhafmış. Bir tanesi başarı öyküsü kısmına Jaguar marka otomobili olduğunu yazmış. Hocam da bana dönmüş, sen bir şeyler yaz. Hem iyi de yazarsın, dedi. Düella'ya anlatıyordum. Bu katalog işiyle çok ilgilendi ama sonrasını duyunca asıl Jaguarlının başarılı sayıldığını, benim ise koca bir kafadan ibaret olduğumu söyledi.

Pazar kahvaltısında saat 10 diye sözleşmişiz Banularla. Onlar da ex-Amerikan. Yani dakik olur bunlar şimdi. Hemşo da var evde, Paris’ten misafir. Aman canım, daha uhuu falan diyerek gebeşen ev halkını ’yahu hadi’ diye gaza getirdim de sadece 10 dakika gecikmeyi başarabildik. Tam da tahmin ettiğim üzere Banular oturmuşlar bizi bekliyorlardı. Saat 10’da orada olacağına önceki akşamdan söz veren Düella'yı ise 10’u 10-15 geçe defaatle arayaraktan ancak uyandırabildim. Bismillah bee, dedi bir de. Hadi dedim, hadi. Yine de o teşrif ettiğinde biz kahvaltımızı çoktan bitirmiştik. Banu apartmanlarının önündeki park yerlerine riayet edemeyen komşularından şikayetçi. Yeni bir siteler inşa ediliyormuş. Oradan ev baksak, dedi. Komşularının da tanıdık ve nizami tipler olmasını istiyor. O zaman dedim, Düella’yı almayalım aramıza. O da park yerinde kural tanımaz. Hatta geçen yıl sileceklerine iliştirilen küfür notlarının sergisini açmıştı. "Amaan", dedi nodül Düella. "Gidin bir arada oturun sıkıcı sıkıcı. Sıkıcısınız işte. 15 güne kalmaz yine benim kapıma geleceksiniz mutluluk için".

Dün akşam evde sular kesildi. Tam da sporum bitmiş. Ter içindeyim. Olmadı bu. Hemşo'nun da duşu gelmiş. Atladık Pazar banyosuna Pansiyon’a gittik. Ohh, köklemiş kaloriferi. Ev 40 derece. Pansiyon Hamamı. Soyunduk dökündük. Kendi havlularınızı getirin, demişti gelirken. Zırt marka şampuan takıntım asla yok ama evden şampuan falan da koyduk. Yok artık, dedi Hemşo. Olsun dedim. Pansiyon bir mahrumiyet bölgesi. Belli olmaz. Alalım yanımıza her bir şeyimizi. Şövalye’nin morali bozuk bu su kesilmesi işine. Yani ben de bozuluyorum ama o bu durumu Etiler’e yakıştıramıyor. Bense hiçbir yere. Pansiyon’a dayandığımızda ‘yahu, sizden kurtuluş yok mu bee?’, diye açtı kapıyı. Sonra da su getirin, kahve getirin ama 'süte kahve' istiyorum, 'sütlü kahve' diil prenseslikleri takip etti.

Yine de kıyamam, yazdan beri 10 kilo aldığını söyledi. Ondan çok bana dert oldu. Düzenli yürüyüşlere çıkarmaya çalışıyoruz şimdi onu. Zor oluyor haliyle. Geçen gece indik sahile. Hava soğuktu, hafta içiydi ve ortalık sakindi. Yine de döndüğümüzde arabamız yerinde yoktu. Hemen arkamızda çekicinin biri başka bir arabayı sırtına yüklüyordu. Şövalye 200 kaat hazırlamak için ATM ararken Düella polis memuruyla muhabbete seyirtti. ’Arkadaşlar birkaç hafta sonra evleniyor, biz de buraya zayıflamaya geldik’ gibi abuk bir cümleden sonra polis de ’yeter ki sevenler kavuşsun’ dedi. Abuk sabuk anlaştılar, ben anlamadım. ’Ay, şu hayatta hep de bu çekici kamyonuna binmek istemiştiiiim’, diyerekten kamyona da bindi. Ben de istedim ben deeee, ama yer yoktu. Sıkışık oturma aranjmanlarına kasıyorduk ki Şövalye kolumdan tutup beni zorla bir taksiye bindirdi. Düella kamyondan bize el sallarken çekilmiş araç otoparkına doğru onu takip ediyorduk.

Çarşamba, Kasım 21, 2007

Davetiye Listesi ve Nikah İşlemlerine Mahsus Akciğer Filmi

Kimsenin umru olduğunu sanmıyorum ama 'davetiye listesi' ve 'Verem Savaş Dispanseri' konu başlıklı dertlerim var. Beni yiyor bitiriyor. Organizasyon işinin 'O'su ve bürokrasinin 'B'si bile beni diken diken edebiliyor. Bütün bu süreçlere negatif yaklaştığım için de ne listeler tamamlanabiliyor ne de dispanserler beni kabul ediyor.

Davetlilerin kemik listesi çıktı ortaya. Şimdi öyle bir yerde tıkandım ki sormayın. Ofis insanlarından, mesela Ali'yi çağırmak isterim ama Ali'yi çağırırsam Veli'yi ve Hasan'ı ve Ayşe'yi de çağırmam gerekiyor. Oysa Veli, Hasan ve Ayşe'ye dair öyle sıcak hislerim ve ilişkilerim yok. Liste bana bakar, ben listeye. Anne Şövalye de bizi kasar hadi de hadi diye.

Veremliysem evlenemiyormuşum. Ben gidiyorum sıralar, kuyruklar geçiyorum. Tam sıra bana geliyor, film kağıdı bitiyor. 1:30'da açılıyoruz diyorlar. Meğer 1:30'da kapanıyor oluyorlar. Sırada bekleyenlerin de tüberküloz olmuş bir halleri yok . Hepsi evrak toparlama derdinde.

Neyse, süper kolaylıkçı ama tuzlu bir evrak tamamlayıcı yer bulduk. İnşallah bu hafta halledeceğiz ama bundan önce açtım telefonu öğlen Şövalye'ye baar baar. Ne alakaysa, bağırdım işte.
İnsan sırf bu yüzden evlenmekten vazgeçebilir yani. O derece.

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Beyoğlu'nda Cuma Gecesi

Elyan Ankara’da yaşarken uçaktı, yoluydu, 2 saatte görüşebilirdik. Şimdi aynı şehirdeyiz. 3,5 saat sürüyor. Uff. Buluşmakla çileler bitmiş de sanmayın. Hepi topu oturup iki kelam edicez. Popomuzu koyacak bir yer bulamadık, anasını satiym. Koko mekanda da yer yoook, salaş kahvede de. Elyan da topuk yapmış benim gibi. Ayaklar mahfoldu yamuk asfaltlarında sokakların. O kadar ki hava buz gibi olmasına rağmen dışarda oturmaya razı olma kıvamına geldik. Soğuk bana o kadar da korkunç gelmiyor çünkü Şövalye’nin yeni aldığı dağcı-kayakçı outdoor parkası var üstümde. Bu koko iş kılıklarının, 11 santim topukların üstüne de giyiyorum artık mecburen. Tuhaf olsa da. Onun hediyesini kullanıyorum diye o kadar seviniyor ki onun sevindiğini görmek yeter. Maymun olmuşum, rezil olmuşum zaten takmam, bilirsin, bildiğin pazen, üzerinde aydedeler olan pijamayla sokağa çıkan bir insan olaraktan.

Neyse işte orası almadı, burası almadı derken ittir kaktır bir yere konuşlanabildik. İzbe, dumanlı, gürültülü, balık istifi kalabalık bir yer. Annanemin kömürlüğünün bile bir çekici yanı vardır, bu mekanın yok, öyle diyim. Ne menü bir yöne bakıyor ne sandalyeler. Tarz marz, hikaye, servis hak getire. Yan masayla o kadar kucak kucağayız ki yani Özlem bile bana bu kadar sokulsa irrite olurum, o da fırsat bu fırsat eğlenir benle. Mecburen bağıra bağıra Elyan’la konuşuyoruz. Dedim yeter, kalk gidelim. Kalk kalk kalk. Bu ne yahu?

Bizim şapti girişimciler hala kasandra da kasandra ’perfect’ hale getirmeye çalışsınlar sitelerini, dükkanlarını, konseptlerini, restoranlarını, ne menem şeye giriştilerse onu. Kardeşim, kilerini kümesini piyasaya aç, tutsun. Burası öyle bi yer. Yeniden sokaktayız. Tesadüfen sakin küçük bir yerden bir grup kalkıyor gibiydi, hemen girdik mekana. Süper elit bir mekan. Tarzdan yıkılıyor. Kalkmaya hazırlanan ekipte Ayşe Kulin var. Elyan gitti kadınla samimiyete oturdu. Kendini tanımam. Romanlarını da sevmem. Hepsini okumadım ama en son Bir Gün’ü okumuştum. Şu biri doğulu ve kasabalı, biri batılı ve şehirli iki kadının oturup nezarette dertleştiği şey. Batılı kadın şımarıktır, doğulu mütevazidir. Batılı eğitimli ve kariyerlidir; doğulu kadın ise bütün eğitimsizliği ve bastırılmışlığına rağmen öyle baba laflar eder ki şaşırırsın falan klişeleri. Kurguyu oturtacam diye o basit Yeşilçam filmlerinin ‘hoppala, bu kör gözüm parmağına diyalog da nerden çıktı?' dedirten türden hareketler de doluydu üstüne.


Bence ‘tezat’ en basit kurgudur. Komedide de öyle. Dramda da. Bol malzeme çıkar burdan. Çok da bilindik bir temeldir. Ama ben sevmiyorum. Benim gözüme batıyor. Avrupa Yakası da bol tezatları yüzünden sevemediklerim arasındadır zaten. Siz yine de tüm bu yorumlarımdan bir hipokritiklik çıkarın. Şövalye’yle aranda geçenler de hep tezat temeline sahip hikayeler, diyin. Neden yazıyorum peki? Çok reyting alıyor da ondan. Ayşe Kulin ve Avrupa Yakası gibi. Neyse güzellerim, Türkiye’de sanatsal anlamda satıp duran üç kişi var işte. Onlar da süper yetenekli olduklarından diil, averajlar. Kaliteli yokluğunda sivrilmişler. Mekanlar da öyle. İyisi yok. Ne varsa ona tevekkül. Ondan bu hınca hınçlık. Başarıdan diil. Ha, iyisi olduğunda da iyiyi algılayabilir miyiz, bilemem. Endişeliyim hatta.

Ayşe Kulin ve ekibi mekandan ayrıldı. Elyan arkalarından, “Kulin’in çantasını gördün mü? Miu Miu’ydu. Enfesti”, dedi. Ben bir bitki çayı söyledim. Üçte bir bardak geldi. Garsonu çağırıp "Eueeu, şimdi bu eksik mi gelmiş, yoksa tarzı mı bu?” diye sordum. Güldü ve 'tarzı o', dedi. Tarz uğruna otları sıcak suya attıkları bodumu getiriyorlar önüne zaten. Sen presle ve bardağına dök diye. İki parmak çaya 8 kaat para verdim. Yok yok, vermedim. Elyan’a ödettim.

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Cuma Akşamı Trafiği

Bir daha evim merkezli 20 dakikalık yürüme mesafesi yarıçaplı çemberi dışında bir yerde biriyle buluşmaya kalkarsam, gezentiye gitmeye kalkarsam benim adım da Hafiye olmasın.

Cuma akşamı Elyan’la 3,5 saatte ancak buluşabildik. İşyerimden Taksim’e gitmek işkencesi esnasında debriyajda yarım durmaktan mahfolmuş bir sol ayak ve ona ait alt bacak baldırının krampları eşliğinde gözümden yaşlar geldiği yetmiyormuş gibi bildiğim tek otopark olan o katlı Tüyap otoparkında geçiş yerlerine dahi park etmiş olan araçların arasında da en az yarım saat harcadım. İçerde yer olmadığı halde neden ha bire içeri araba aldıklarını anlıyorum aslında. Hele bir girsinler, bir hal çaresi sonra bulunur zihniyeti. İçerde, onlar kadar seri olmasalar da fikren onlar gibi, yani kuyruğunu kovalayan kediler gibi, dönüp durmaktayız. Yanan balata kokuları arasında düğüm olmuş araçlardan yükselen isyanlar da başıma ağrılar soktu. Bir otopark görevlisine beni kurtar, dedim. Anahtarını bırakırsan olur, dedi. Tabii ki, dedim. Ne demek. Araba senin olsun. Şurada bekle dedi. Hemen gösterdiği yerde beklemeye koyuldum. İki dakikaya gelip anahtarımı alacak ve işkencem bitecek diye mutluluğun kucağına yerleştim.


O da ne? Bir adam soru sormakta. “Buraya mı park ediyorsunuz?” Çok da sakin, tatlı, tonton bir tip. Üniversite hocalarını andıran bir şemali, ‘sevimli’ bir duruşu var. “Yoo”, dedim. “Görevli bey gelip çekecek arabayı şimdi. Anahtarı bırakıcam, onu bekliyorum” dememe kalmadı Mr Hyde’a dönüştü bizim hoca. “PEKİ YA BEENNN NASIL ÇIKICAM BURDAN, HAAA?!!!” diye kükredi. Yerimde zıpladım yeminlen. Sanırım bekleme yerim onun arabasının arkasıymış, ama ben bunu bilmemekle onun kuyruğuna basmış olmuşum. Bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Yani tamam, çekerim, ben zaten iki saniyeliğine burdayım ama nereden bilebilirdim ki aracınızın arkasında durduğumu, zaten park etmiyorum, kem küm..bir sakin olsanız. Tamam, çekiyorum. Araba stop bile değildi yani çalışır durumdaydı. Çekmesi üç saniye.

Otopark görevlisi kükrentiye yetişti. Abi, n’oluyor? Bir sorun mu var?
Kardeşim, dedi. Benim senle sorunum yok. Hanfendiyle sorunum var. Anlamıyor, dedi.

Benim film orada koptu. Kendimi kaybetmişim, Hakim Bey. Gerisini hatırlamıyorum. Hyde’ı 41 bıçak darbesiyle yere sermişim. Kendime geldiğimde kanlar içinde yerde yatıyordu.
Dermişim.
Gerçekler ise maalesef farklıydı.

“Neyi anlamıyorum, ulayyyn?!!” diye çıktım arabadan. Çaatt. Kapı kapatılır. Racon tam Adanalı. Allahtan boy uzun, topuklar da 11 santim eklemiş üstüne. Bünye de iri kıyım. Hyde benden kısa kaldı. Pıstı ve de sustu da biraz. Artık yeni Hyde bendim.


“Gerizekalıyım, di mi ben? Geriiii?? Haa? Kime dayılanıyorsun be sen? Ne dediğin anlaşılıyor mu? Arabam burda, çekicem dedin de çekmem mi dedim? Müneccim miyim lam ben senin arabanın ahan da bu olduğunu senin de o saniye çıkmak için geldiğini biliym? Adam gibi iletsene derdini. Burası da yaylaydı da bula bula senin kulubeciği buldum di mi önünde konuşlanacak? Dİ Mİİİİ?”

Otoparkçılar bir ekip olup araya girdi. Adamı uzaklaştırdılar. Arabamı çektiler.

Elyan’la buluşmak üzere merdivenleri tırmanırken kendimden nefret etmeye başladım. Türkleşiyordum gün geçtikçe. İstediğim kadar direneyim. Benim anlayış, nezaket, başkasına kendi kişisel space’ini vermek vs diye bildiğim/yaptığım şeyler onlara benim bir paspas olduğum şeklinde yansıyor. Tepesine çıkılıp çamurlu tabanları iyice silme aparatı. Sesim yükselmezse kimse beni dinlemiyor. İşte de böyle, sokakta da. Bir evde böyle değil. Evde tam tersi. Şövalye’ye bir bağır, on gün yüzünü göremezsin. Bir denge ihtiyacı içindeyim.

Cuma, Kasım 09, 2007

Düğün Dramaları


Ay bir hassasiyet yapmışız. Farkında mıyım? Yooo. Altına okuyucu yorumları geldi ya, vay ben ne güzel insanmışım da helalmiş de falan. Ne oldu bu sefer? ‘Mağdur edilmiş naif, güzel insan’a dönüştük. Bana fikrimin ince güllerini toplatanlar da acımasız, ‘zalim insan’ oldu galiba okuyucu gözünde. Fakir edebiyatına dönüştü, tribüne oynanmış gibi oldu falan.
Açıklamam gerekirse:

Düğünü yaza sarkıtmak istemedim.

Birkaç sebebi var bunun. Birincisi, Şövalye’yle istemiyorum da istemiyorum dememe rağmen bir baktık beraber yaşıyoruz. Ben de heyheyli hatunum. O da en ufak bir ses yükselmesine gelemiyor, kaçıyor. Yarın incir çekirdeğinden bir sebeple ayrılırız falan. İnsan evlenince kıçını kırıyor, göz üstünde kaştan sebeplerle –nadiren- ayrılıyor. Adamdan memnunum ben ama var bir ‘karanlık tarafını bulucam bunun’ diye kaşınma hallerim. Ben kaşındıkça yumak oluyor herşey. Evlenelim de rahatlayalım, dedik. Ev alıcaz mev alıcaz bahara, plan yapıyoruz. Sevgiliyle ev alınır mı, allasen? Vaktiyle az kazık yemedim. Bir de beterin beteri var. Ne hikayeler duyuyoruz.

İkincisi, yurtdışında yaşayıp da yazın memlekete gelenlerler arasına ‘bir daha yaz tatilinde buraya gelmiycem, lanet olsun’ diyenler oldu. Kimileri de düzenli olarak yazlar yerine kışları sömestr tatilinde geliyor. E, Noel de yılbaşıyla birleşip güzel bir tatil yaratıyor. Döner ayak Istanbul duraklarında da bir düğüne uğrayıverirler, diye de düşündük Ocak’ın ilk haftasonusunu.

Üçüncüsü, Türkiye’de üç ay sonrasına düğün tarihi kararlaştırmak bile süper plancılık, programcılık sayılıyor. Bunu tek başıma ben ayarlamıyorum. Öyle olsaydı plancıdan çok pratikçi olduğum için hazır herkes burdayken Bodrum tatilimizde nikahı kıyardım. Şövalye gibi bir kararsızlık abidesiyle beraber çalışmak işleri sürüncemede bırakabiliyor. Hayır, evlenme konusunda kararsız değil. Yöntemi konusunda kararsız. Daha önce de belirtmiştim ama yöntemlerine getirdiği tuhaf çözümler yüzünden bu sefer asıl kararından da şüphelenip birinci nedenimize geri dönebiliyorum. Bu da bir sarmala giriyor haliyle.

Düğün olayına takılmayalım, dedim.

Çünkü gerçekten zerre umrumda değildi ‘düğün’ olması. Ama olacaksa da bari optimum tarih bulunsun diye kasıyor insan. Bunun kaçarı yok. E, olacaksa da bari kankalarım olsun isterim. Annanneler mutlu olsun, diye yapılıyor eyvallah ama yan ürünü olaraktan hani bari ben de biraz mutlanayım diye düşünüyor insan. Eşe dosta darısını dileyelim falan. Mahkeme duvarı takınacak halimiz yok.

Hipokritik meselesine gelince de her kankamın düğününe atlayıp gitmişliğim yok, eyvallah. Lakin ’en en en can kanka’ kategorisinin çok kalabalık düşünülmemesi gerektiğini de düşünüyorum. Daha düdük sebeplere dahi en az bu çabayı gösterdiğimi ben biliyorum. Bu bana yeter. (Takdir beklemiyorum hatta duymaktan bile hoşlanmıyorum, hatta takdirlik bir durum bile göremiyorum ama hipokritikliği reddediyorum)

Olayları halk meclisine taşımışlığım da yok. Senelerdir yazıyorum. Tarz da değişmedi. Sarkastik çamur atmadığım- kendim de dahil- kimse kalmadı. Kimsenin ismini açıkça telaffuz da etmiyorum. Kimse kimseyi bilmiyor. Yine de rencide olmuşlardan, olanlardan ve olacak olanlardan özür dilerim. Ama olayım budur. Bu olmasa ben de açardım bir yemek ya da fotograf blogu, hep beraber ellerimize yüreklerimize sağlıklayıp dururduk. Ha, böyle demem dahi tuhaf. Hepi topu 3-5 kişi okuyor şu blogu. O da sen, ben, bizim oğlan yani. Vaktiyle emaillerinize yolladığım yazıları okuyaydınız başınıza bunlar gelmezdi.

Özetle,
Neyse ne, güzellerim. Oldu bir kere. Bir daha da açıklamam. Yoruldum zaten bütüüün bu düğün zımbırtılarından ve dramalarından ve travmalarından. Hiçbir şeye karışmayacaktım ama başımdaki kabak patlaklarıyla dolanıyorum günlerdir. Düğünüme isterseniz gelirsiniiiiz, istemezseniz gelmezsiniz. Gelmeniz beni mutlu eder, gelmezseniz de yıkılmam.
---
Oh, herşeyin suçunu da Şövalye’ye yıktım. Garibim yine güler oturur en çok. İyi dayanıyor valla. İşte o yüzden bazen diyorum acaba bu çocukta algılama problemi mi var? Herkes bana alınıp küserken bu sarılıp öpüyor. İyi tarafından bakarsan abi ‘aşmış’. Kötü tarafından bakarsan zaten uhuuu, düşünmek bile istemiyorum.

Magazin bülteni gibi yazı oldu bu da. Ne gıcık. Yazmasam rahatlamazdım ama. Terapi bu, terapi. Terapi.

Perşembe, Kasım 08, 2007

Arkadaşı Kıskanmak

Şu facebook çıktığında bir iki oynayıp bırakmıştım. Sonra eski manitalarıyla fotoları tag’lenen Şövalye de gazabımdan korkup bıraktı aleti. Tam üç haftadır elini sürmüyor. Geçenlerde millet ‘fotolarını göremiyoruz bana limitli profil mi koydun?’ diye arıza çıkarmaya başladı. Alla allaa, oldum. Hayır, listemdeki 200 kişinin hepsine de kapım sonuna kadar açık değil. Yarısını ilkokul mezuniyetinden beri görmüyorum zaten. O yüzden ‘tanıdık’ların profillerini limitledim ama ‘arkadaş’lara açıktı valla billa. İşin tuhafı, limitlenmeye bozulanların ‘arkadaş’ olmalarıydı. Hani yani zaten blog’dan röntgenimi bile çekiyorlar daha neyi merak ederler, ben de bilmiyordum ama anladım ki ben bir albüm yaratmışım ama içini boş bırakmışım. Hadi doldurayım bari dedim. Onu da bunu da derken saatler geçirdim facebook’ta.

Facebook’ta ‘compare friends’ diye bir aplikasyona rastladım. Listenden iki profili rastgele önüne çıkarıyor. ’Ali mi daha akıllı Veli mi?’ Yok, ’Ayşe mi daha seksi Fatma mı?’ diye sırayla soruyor. Onunla mı yatardın bununla mı, öbürüyle mi yaşardın berikiyle mi, bu mu daha teknolojik şu mu falan gibi bir dolu karşılaştırma sorusu cevapladığınız bu anket bitince değişik listelerden katılımcıların da toplam sonuçlarından en akıllı bıdığı, en gönlü bolu, en cazibi, en tatlıyı falanı seçiyor. Hadi şu anketi yapayım dedim. En son 11 yaşında vedalaştığım tiplemeyle 10 yıldır görmediğim bir başka tiplemeyi nasıl karşılaştıracağımı bilemediğimden bir çok soruyu atladım ama bir yerde kilitendim.

Anketin, ’Hangisini daha çok kıskanırsınız? Düella mı Yonc'u mu?’ diye sorduğu yerde gülme krizi geldi. Diğer bütün soruların- zeka, cömertlik, cazibe, ne olursa olursa olsun'a dair- cevabı Düella olurdu. Fakat bu sorunun cevabı Yonc! Yani pozitif bütün sıfatlarda açık ara önde giden Düella yerine ben Yonc’u kıskanıyorum. Ben Yonc gibi olmak istiyorum.

Hemen soruyu yolladım tayfaya. Açık oturum emaili halinde. Şövalye var olmayan 'Hiçbiri, en çok beni kıskanıyorsun’ hakkını kullandı, yandı ama Çıtır da Düella da benim adıma 'Yonc’ doğru cevabını bildi. Bizim tayfa analizi felç ettiği için yorumlara da geçilmiş:

Çıtır, cevabın tabii ki Yonc olduğunu, Düella'yı kıskanmadığımı ama ona sahip olmak istediğimi belirtmiş. Düella da bu ’sahip olmak isteme’ meselesine bi açıklık getirmesini istemiş. Çıtır lafı kıvırmış ve yerine artık yalnız yaşamaya başladığı evinde yaktığı tütsülerden ve okuduğu transandantal kitaplardan bahsetmiş. Ben de ona kızdım böyle ’sahip mahip’ lafları edip Düella’yı kaçırtacak diye.

Bu arada, evet. Cevap doğru. Yonc'u kıskanıyorum. Düella'yı değil. Düella'yı gözlemek hoşuma gidiyor ama Yonc olmak isterdim. Kafa rahatlığı yüzünden. Biz bütün bunları tartışırken mesela, o da cc’liydi. Tınmadı bile. Hiçbir e-mailine geri döndüğünü bilmem zaten. Telefonlara da çıkmaz. Bazen siz ararken sessize almaya çalışırken telefonu açar, ortam seslerini dinletir size. 'Ya ufff, kapatamadım galiba’, da der üstüne. Çoğu zaman zaten ulaşılamaz, kapalıdır telefonu. Bazen işyerinin santralinden falan bağlatıyorum kendini. Ancak o zaman numarayı göremiyor da iki satır iletişilebiliyor kendisiyle. Ha, bizi görmek istemiyor demek değil bunlar. Sorsanız bizsiz bir hiç ama nasıl bir umursamazlıktır bu, biz anlamadık. Bu blogu da okumadığından ohh, hakkında rahat rahat atıp tutuyorum, ne güzel. İşin komiği, şapti hatun geçen sene bu aralar yine bu sayfalarda hakkında feci konuşurken blogumu iş ilişkisi olduğu bir kısım medyaya çıkarmaya çalışmıştı da kendi elleriyle kuyusunu kazdığını farkettirip ben vazgeçittirmiştim onu bu sevdadan.
Şimdi düşünüyorum da, keşke de çıksaymışım. Belki şöhret neyim olurdum. Bol ziyaret edilen 'başarılı' blogların samimiyet krizli hallerine kaldı meydanlar işte. Ahh, ah. Keşke ben Yonc gibi olsaydım da ona buna ne olacak diye dertlenip millete şemsiyeler tutmasaydım. Kadrimi kıymetimi ’most generous’ kategorisindeki kıtırpiyoz sanal takdirlere bırakmasaydım.

Perşembe, Kasım 01, 2007

Küstüm

Yahu bir Amerika’ya gittim ya, direk nizama kaydı aklım. Buradaki herşeye daha bir hoyrat bakar oldum. Bunda pms’imin de, düğün hazırlıkları stresinin de, midemin ve medyanın gazının da etkisi var tabii. Eskiden bir gülümseme takıp dinlediğim saçmasapan diyalogları dinlemiyorum mesela. Yerine söyledikleri cümlelerdeki binbir çelişkiye parmak basıp konuyu orada yarım bırakıyorum. Yani bir yumaktan ne gibi bir selamet çıkabilir ki? Konuyu uzatmaya gerek yok. Mesela Amerikalıların iki buçuk milyon Iraklıyı öldürdüğünden başlıyor teorisini geliştirmeye. Yahu bu ülkenin nüfusu kaç ki, diyorum. Onda birini kıydılar mı yani? Üstelik -bildiğim kadarıyla- öyle halka tepeden bomba atma falan da yok. Dört buçuk yıldır ordalar deseeek, günde yaklaşık binbeşyüz Iraklı öldürülüyor yani orda. Ciddi bir kıyım. İki atom bombasında dahi ikiyüzbin ölmüştü. Orda zırt diyor zurna. Daha orda. En başında.

Amerikalıların Irak’ta olmasını ne destekledim ne ettim. Yine de mantıklı bir diyalog hasretim bu abartı katliam rakamını görmezden gelmeme engel olamaz. Tabii millet onu da yanlış anlayıp hazır orda yaşamışlığım da varken Amerikancı olduğumu düşünüp, bunu da ifadeleyip beni iyice şişirmekteler. Ben artık hırlıyorum valla. Gerzek diyaloglara kulaklarım tıkalı. Vaktim de yok. Ha, bu konuyu da 'asıl kendilerinin dibi karayken Ermeni tasarısını nasıl destekleyebilirler’e bağlayacakmış eleman. Yani artık savunmamızı böyle yapacaksak bizim başımıza daha çoook çoraplar örülür. Şövalye sosyal zekamın olmadığını iddia ediyor. Zaten ben de bayilerle samimi ortam yaratıp onlara mal satmıyorum. İçim yeterince şişik. Hem sözlük hem mecazen. Yeterin yahu. Hoydaa, bu da beni vatan haini ilan etti. Herkes etsin abi. Aman geyikmiş ne varmış, he hıı diyip bırakaymışım diyor Şövalye. Aylardır dinlemiyorum. Dinlemediğimi açıkça gösteriyorum da. İki satır yorum dahi yapmıyorum. Onların sosyal zekası varsa şayet kendilerini dinlemeyen adama yapışmazlar heralde ısrarla geyiğini gidersin diye. Alla allaaa...

Mantığın bittiği yerler de var ama. Mesela düğünüme en en en can kankalarım gelmiyor. Gelirler sanmıştım. Kendilerince var sebepleri ama ben onları duyamıyorum bile. Çünkü ben olsam iki saatliğine dahi giderdim dünyanın öbür ucuna. Daha önce yaptığım hareketlerdi bunlar. Kendi yapabileceklerimi başkalarından görmediğimde hayal kırıklıkları yaşamayayım diye kendi yapabileceklerimi indirmek gibi çözümlerden de çok mutsuz oluyorum. Ben kendi yapabileceklerimden ve yaptıklarımdan da mutlu olabiliyorum çünkü.

Düella beklentileri indirmekten bahsediyor. 'E yani, ne önemi var ki?' diyip beni kızdırıyor bir de üstüne. Hatta bu konuyu konuşmak, aslında dertleşmek için aradım onu. Ofisteydi. Müsait misin, dedim. Toplantıya gidicem, dedi. OK. Önemsiz zaten. Sonra konuşuruz, dedim. Yo yoo, söyle, dedi. Anlattım iki satırda. ‘Vay da benim işim var da. Senin bu salak gündeminle mi uğraşıcaz da hede höt’ yaptı. Gitti. E, ben önemsiz demiştim zaten.

Bir saat sonra aradı.

Düella: Küstük mü?
Hafiye: Yooo ama ben ‘önemsiz’ demiştim zaten. Sen dinlemek için ısrar ettin. Bir daha seni ofisinden aramıycam. Tam bir sayko oluyorsun işyerinde
Düella: (Nodüllü kahkahalar) Allahtan duygusuz bir kadınsın da alınmıyorsun. Bak bu duygusuzluğun bazen işe yarıyor.

Sonra lafladık işte. Beni geçen gün dolduruşa getiren kanka, düğünüme gelmeyen kanka, gerzek diyalog sahipleri, vs derken herkesle takışmışım. Nasılsa koca bulduğum için herkesle küsmek için doğru bir zamanmış. Dert etmeyeymişim.

Bu akşam iş dönüşü evine gittim. Köşede çingene çiçekçi vardı. Bütün sokak şahane kokuyordu. Şuna iki demet kır çiçeği kaptım. Herkesle küstüğüm için elinde kalan son kankaya yağ çekiyorum olarak algıladı bunu.

Manyak kadın.

Çarşamba, Ekim 31, 2007

Ev Hediyesi

Bir baktım Cadde’den geliyor elinde kocaman bir hediye paketiyle. Ne zaman başı boş kalsa hediye alıyor Şövalye, hem de en antin kuntininden. Evde koyacak yer yok. Mesela 60 metrekarelik evimizin 4 metrekarelik banyosunda bin tane plastik oyuncaklı zımbırtı var. Yok öpüşen kurbağalar, yok sevimli ahtapotlar. Yani bana tomuyor. Hevesi kırılmasın. Koysun koymasına da. Evin biraz büyümesini beklese iyi olur. Sıkış tepiş herşey içime sondaj yapıyor çünkü. Bir delik açıyor. En kocamanından. Tıpkı salonun duvarındaki gibi.

Hani bir klima hikayemiz vardı ya sıcak yazdan kalma. Güya Pansiyon’a gol atmıştık. Salonumuz klimalıydı. Adamlar bizi kandırdı. Bugün yarın. Sonra yetkili servisin görevlendirdiği ustanın evi yandı. Babası öldü. Yasını bekledik. Kardeşim, dedik. Üzgünüz adamcağız için de, koskoca İstanbul’da bir tane mi klima ustası var, anasını satiym? Bu sefer ahanda yoldayım, on dakkaya ordayım dahi dediler. Bizi evde direk ettiler de gelmediler. Tam bir ay sürdü bu işkence. Sıcaklarla beraber sabrımız da bitmişti artık. Sadece ustayı da beklemiyorduk Şişli’deki devvv beyaz eşya, kombi, klima tesisat ıvır kıvırı satan mağazadan aldığımız klimanın kendisi dahi yoktu ortada. Sağa sola şikayet edeceğiz tehditleri aşamasına geldiğimizde paramızı iade ettiler. Klima hala yoktu.

Klimayı sıcaklardan çok duvardaki delik kapansın diye istiyordum. Duvardaki delik içimde de aynen yerini almış kapkara kararmış her dakika boşluğuna itiyor çünkü beni. Öyle böyle bir takıntı değil. Kimse anlamıyor beni. Ev sahibi evi boyarken, kartonpiyer falan döşerken nasılsa klima da taktırırım diyip duvarı delmiş, içine boruyu döşemiş, sonra da bırakmış. Bize siz taktırın, kiradan düşün demişti. Yoksa ben o delikli duvarlı mekanı istemezdim bunca janjanına rağmen. Kaç klima denendi, tek markanın borusu tuttu iç döşeme borusuna. Nihayetinde o da olamadı zira duvarın içinde kalan boru kırılmış meğersem. Ya duvarı kıracaktık ya klima başka yere takılacaktı. E, iade de almazlar. Başka yere takıldı mecburen. Eski delik aynen kaldı.
Şövalye bin yemin etti o deliği kapatacağına. Aradan 3 ay geçti. Hala sözler ortada. Delik içimde. Bir yandan deliği o kapasın da istemiyorum. Bu perdeler kafamıza onun matkap deliklerini yanlış ölçümlemeleri yüzünden indi mesela. Bu deliği de kapatır ama yamru yumru kabartı kalırsa ya? Bu sefer delik kapanır, çıban çıkar. Bir usta getirmeye de karşı. Adam çözümsüzlük abidesi. İnat. Ama o kadar sevimli ki kızamıyorsun. İçine atıyorsun. Kara delikte uzay çöpleri fıldır fıldır girdaplı.

Üç aydır arada bir bu deliğe dellenip dellenip oturdum. Sakinleşmek için aklıma Pınar’ı getirdim. Herkesin başında bu, dedim. Beterin beteri var dedim. Geçenlerde yeni mutfağının resimlerini yollamış. Hayırlı olsun. Aklıma da getirdi. Evini aldığında eski mutfağı yenileme işini kocası yapacaktı. Çok da becerikli adamdı, allah için. Amerika gibi yerde ustaya, mimara verdiğin şey, o büyüklükte yeni mutfak 35 bin dolar-cık. En azından kapakları biraz zımparalasa, yeniden boyasa bir süre daha idare edecekler. Adam çıkardı o kapakları. Evin bodrumuna taşıdı. Tam 6 ay. Dile kolay tam ALTI ay boyunca kapaklara elini sürmedi. Pınarcağız kapaksız dolaplarda yaşadı. Tabaklar, tencereler açıkta. Altıncı ayın sonunda Pınar bodruma indi, el değmemiş kapakları geri mutfağa taşıdı ve hepsini yerine taktı. Aklının selameti için bunu yapması gerekiyordu. O tabaklar gözünün önünde üst üste içine diziliyordu çünkü.

Şimdi konuyu hediyeye bağlıycam:

Hediye kocaman. Dikdörtgen. Dokundum. Geçen gün bu eve tablo lazım diyip duruyordu. Tablo bu! Dedim. Hatta tabloyla deliği kapatmayı önermişti. Yüreğim hopladı. O delik o kadar yukardaydı ki. Tablo konacak yer değil. Köylü evi gibi demişti annesi. Kapat şu deliği oğlum. Tablo mablo asılmaz o kadar yukarı. Ama inat ya bizimkisi. Yapmıştır dedim. Keşke delikle yaşasaydım. Ağzımı açmasaydım. Ne kadardı ki sanki? Tenis topu kadar hepi topu. Yaşardım ben onlan. Bu dev tepe tablosu. Uff. Şimdi hediyeyi beğenmemek de olmaz. Bu durum erkekleri kadına hediye almaktan soğutur derler. Hoş, bizimki soğusa fena olmaz. Evin içi rahatlar biraz. Ama hediyeyi değil de fonksiyonu beğenmemek konusunda n’apıcaz?

Abi hediyeyi hemen açmamak konusunda da bir titizlik sahibi, sormayın. Eve kadar yüreğim kabardı. Neyse ki paspasmış aldığı. Üzerinde çizgiden çöpten bir adam, bir kadın, bir de kedinin olduğu. Welcome diyen bişiy. Çok sevimli çok da kalite. ‘Dışarda mı kalacak bu?’ dedim. ‘Çalarlar’. Amele, dedi bana. Bana. Bana.

Salı, Ekim 30, 2007

Hafiye'nin Heyheyleri

Ardı arkası gelmeyen seyahatlerim bir yandan düğün hazırlıkları öbür yandan. Hazırlıklar derken, yanlış anlaşılmasın, daha niyet aşamasındayız. Şövalye’ye karar verdirtmeye çalışıyorum. Deveye hendek atlatmaktan beter bir iş takdir edersiniz ki. Bu arada yazacak bin tane şey çıkıyor. Not alıyorum hepsini. Sonra da işte bugünkü gibi bir cinnet geçirip hepsini bir taraf atıp bunun hakkında yazıyorum okuyunca kikirik yapacağınız yerde hoydaa olunuz diye.

Bugün Düella yurtdışından döndü. Zorla gittik oturduk yanına. Uyuyacaktı. Izin vermedik. Bıdı bıdı bıdı. Konu dayandı tabii son günlerin yükselen milliyetçiliği, medyanın gazı, doldur-boşalt bir millet oluşumuza, facebook bayraklarını milyon yapıp sesimizi dünyaya duyurma çabası trajikomedisine falan filan. Bütün bu olanlara birisi cinnet düğmeme basmışcasına kızıyorum. Kızdığım şeylerin listesi kabarık ötesi. Konuşulamayan, tartışılamayan konuların hepsine kızıyorum. 25 yıldır devam eden şeyin bir taktiği, stratejisi olup olmadığını da merak ediyorum. Birisinin de çıkıp neden ‘neden’ diye soramadığına kızıyorum. O kadar kızıyorum ki kızgınlığımdan kendimi ağlar buluyorum. Bunca duygu ne hoş, ne sevimli ne Akdenizli ne oryantal bir tat bir doku da biraz mantık da katsak, biraz öngörü, biraz analiz, rapor, ders alma, örnekler bulma, falan? Benim anladığım vatana hizmet bu. Bir oğlun fedaysa öbür oğlunu da feda etmeden, ey şehit babası, ne olur bir kez oğlunun neden öldüğünü, gerekli donanımda olup olmadığını, doğru konumlandırılıp konumlandırılmadığını sorar mısın?

Sonra bütün dünyanın işi gücü bırakmış bize komplolar kurduğunu sanmamıza kızıyorum. Amerika’da yaşadığımı öğrenen bir polis memurunun orada Türklere nasıl davrandığını sorduğunda genelde Türkleri ve Türkiye’yi bilmiyorlar. Avrupa’daki gibi bir hor görme yok dememle onların bunları pisliklerinden yapıyor olmalarını bağırması bir oldu. Amerikalılar pisliklerinden bilmiyormuş gibi yapıyormuş. Nasıl bilmezlermiş 600 yıllık Osmanlı’yı. Bırak okyanusun ötesini, güzel abicim, senin ayakların Roma İmparatorluğu’nun tam üstünde şu dakika. Biliyor musun onları? Susuyorsun tabii. Polisle tartışmasam iyi olur diyorsun. Hele ki tartışma böyle alakasız bir yöne girmişken. Bir tek tarihimiz var yapıştığımız. Sadece çok partili döneme kadar okutulan hani okullarda. Sonrasını öğrenmeye de geleceğe dair projeksiyonlara baz olmasına da gerek duymadığımız. O tarihi de alırsan elimizden, ne kalır bizde?

Sonra eğitimimize kızıyorum. İlkokulda yaşadığım travmalara. Bir dikdörtgen mi üçgen mi ne meselesi vardı. Anlamamıştım da her yanlış cevapladığımda soruyu öğretmenimin beni tahtaya kaldırıp kafama silgiyi tokmaklayışını hatırlıyorum. Sonraki sorularda mecburen yanımdaki arkadaşımdan kopya çekişimi. Ve aslında bu öğretmene çocuğunu verebilmek için ailelerin çırpınışını. 'Şehrin en iyi öğretmeni’nin çocukları sindirmesini. Anlamasa da anlamış gibi yapan nesiller yetişmesine kızıyorum. Bugün hala işte toplantılarda bunları yaşıyorum. Anlat anlat anlat. Anladım diyor. Gidiyor. Bekliyorsun. Adam öyle bir şeyle dönüyor ki hiçbir şey anlamamış. Anlamadım diyemiyor ama. Derse aşağılanır diye belki. O adama da kızamıyorum. Öğretmenime kızıyorum. Ben mesela, çok basit sorular soruyorum anlamadığım yerler hakkında. Bazen birkaç gülüşme çıkıyor sorduğum sorunun basitliğinden ama herkes yine de pür dikkat cevabı bekliyor. Ben bunu Amerika’da öğrendim. Basit sorular sormayı. Bir çocuk gibi, onun kadar basit sorular sorabilmeyi. O kadar aydınlatıcı oluyor ki. O kadar rahat ediyorum ki. O kadar verimli ki.

Sonra gözlemlediğim bir dünya eksik var sektörümde. Raporlar haline getirip binlerce kez sunduğum ta bu işin en üst düzey bürokratına kadar. Çoğunlukla hı hıı deniyor, uzay boşluğuna gidiyor. Bunları sunmaya ısrarla devam ediyorum. Sisyphus’un kaderi gibi.

Amerika’da bütün biriktirdiklerimi buraya getirdim. Yeni işimde yurtdışına bilgi satıyorum, parasını memlekete getiriyorum. Eski ve hala bir şekilde devam eden ikinci işimde yurtdışından bir dünya para kazandırdım, yönlendirdim buraya. Bir yerleri süpürmediğim kaldı. Insan kaynakları da oldum yeri geldi, finansçı da pazarlamacı da. Ne oldu ama? Bugün bir kanka -ismini vermiyorum, o kendini biliyor- bana yeterince çabalamadığımı söyledi bu memleket için. İstesem yaparmışım. İstesem o ısrarla yaptığım sunumları çözümlere kavuştururmuşum. Kendisinin dilinden bir ’sosyal sorumluluk’ lafıdır düşmez ama bir faaliyetini henüz görmedik. Türkiye’de vergi vermeyen bir irtibat bürosunda çalışıyor. Geliri İngilizlerin oluyor.

Tamam ulan, dedim. Atatürk de olucam ben. Bir o kalmıştı. Beş işten vakit kalınca onu da yaparım. Ha, neden? Ben böyle hırt hırt konuşuyorum ya. Duygum eksikmiş benim. Bu memleketin yeterince duygusu var canım kardeşim. Mantığı yok. Bu 'sen yap o zaman’ mantığına da kılım ya. 'Sen yapabilirsin'e de. Herşeyden de ben anlayamam ki! Elimden geleni yapıyorum zaten anasını satiym.

Dip not: Şimdi kankaya öfkeden gelip evde bir saat uzay mekiğinde koştum falan. Hıncımı alamadığımdan bir de yazmaya başladım. Geliri, sermayesi nereye ait olursa olsun her türü ekonomik faaliyetin faydalı ve kutsal olduğuna inanıyorum. Sonuçta ekonomik devinim ve çarpan etkisi (multiplier effect) falan olayı var. Biliyoz. Biraz da ben duygusal ve şapşalca takılmak istedim. Duygu duygu dediniz madem. Nedense biraz şaşkalozlukla geliyor bu Duygu kardeş.

Pazar, Ekim 28, 2007

Alışveriş Hatırası

Hafiye'de büyük değişiklikler var. Ortamı boyalı basına çevirmeye karar verdim. Herşey reyting için. Video falan var aşağıda. Okumaya üşenenler için.

Yalnız bir açıklama yapmak istiyorum. Sesim elektronik kayıtlarda bir tuhaf, bir özenti çıkıyor yahu. Yani birisi benle bu tonla konuşsa topuklayıp kaçmak isteyebilirim. Gerçekte böyle bişi yok. Valla billa yok. 'Hülya Avşar'ın selülitleri de aslında ışığın yansıması. Hı hıı. Tabi canııım, tabii' de diyebilirsiniz. Ne diyim? Magazine yaklaştıkça böyle polemikler olacak artık. Mecburen.


Pazar, Ekim 21, 2007

Bavullar Kapanırken

En son nişanımda ‘Bilsen bilsen sen bilirsin. Benim doğum saatim ne?’ diye teyzemi kıstırdım. Annem gece 10 gibi doğdun, çok uzun ve zor bir doğumdu, saatlerce doğumda kaldım der; babam yok canım, akşamdı, 8 falan olmalıydı der. Annem acılarının o kadar kısa olmadığını iddia eder, babam aksini söyler, ohoo, bu böyle sürer giderdi. Anneme kalsa Başak yükselen, babama kalsa Aslan yükselen bir insan oluyordum. Aslanlık yanımdan geçmez. Başak belki. O kadar titiz değilsem bile hani var bir köle ruhluluk bünyede. Teyzem de demesin mi, hayır, güneş henüz batıyordu diye. Doğum tarihimde, doğduğum koordinatlarda güneşin kaçta battığını araştırdım hafiye hafiye. Bu durumda yükselenim Yengeç. Bir bilinmezi veya kayıp bir şeyi ararken en mutluymuşum. Aradığım şey önemli bir şey olmak durumunda değilmiş. Hafiyelik işte. Yıldız haritamdaki evlerin mevlerin yeri bayağı değişti böylece. Anlamları da. Bitap düşmek benim kaderimmiş mesela. Çok iş, çok yorgunluk, çok az getiri. Ha pek hayırsız ama çok doğru. Şöyle ki:

Ben buraya alışverişe geldim sanıyordum ama paso çalıştım, paso süründüm. Unutmuşum bu Amerikalıların ne kadar erken horoz olduklarını. Sabah 8’de toplantı mı başlar be? Otelde kalmiyim, bana kiralık araba verin yerine dedim. Pelinat’a konuşlanıp laklak yapıcaz hesapta. Pelinat’ın eviyle toplantı arası 1,5 saatti. İlk gün bir de höngür höngür tropikimsi yağmurlar inmesin mi? Her sabah 7’de evden çıkıyorum. Düzenli olarak yarım saat gecikiyorum. Israrla ve gözlerine baka baka. Şirin şirin özürlenerek. N’apiym? Akşam eve en erken 10’da giriyorum. Alışveriş için çok geç haliyle. Sabah 4’e kadar laklak. 2,5 saat uykuyla yeniden aynı terane. Uykusuzluk, hazımsızlık, günde üç saat yol, jetlag, alışveriş takvimimin ağır ilerlemesinin verdiği endişe, Şövalye’nin devamlı değişen düğün mekanı önerileri, Şövalye’nin devamlı değişen hangi arabayı alsa fikirleri birikti birikti Pelinat'ın tonton yeğeninin zıplangaçının bir köşesinde çökercesine uyuyakalmamla neticelendi. Dönüşe-iki-gün-kala’yı da Nuşin’in (Pelinat’ın ablası) evinde uyuyarak geçirdim. Abla bana pijama niyetine bir tişört verdi. Annecim! Ortaokuldaki tişörtüm. Amerika’ya taşınırken Istanbul’da bırakmıştım. Pelinat’tan ablasına, sonradan o da Amerika'ya taşınan ablasından bilimum eyaletlere taşına taşına varlığını sürdürmüş. 17 yılda bir tülbent inceliğine gelmiş ama elden çıkmamış. İşte, Nuşin de bir yengeç. Stokçu ruh. Benim gibi. Mesela beş paket diş ipi varken altıncısını, yedi adet deodorantı varken sekiz ve dokuzuncusunu alır mı insan? Ben aldım. Ayakkabı stokunu sayamıyorum bile. (Yeni aldığım 11 çift ayakkabıyı Esincan'a ithaf ediyorum)
Wal-Mart kapısından da geçtim bir gece vaktiydi. Alışveriş tuttu elimden benim. O ne azamet. O serinlik ve nemli kutu kokusunu içime çekerlen gözlerim doldu adeta. Çok özlemişim. Ne güzel ki 24 saat açık. Toplantı geç bitse kimin umrunda? Gece 4’e kadar kaldık mı içerde? Dışarısı 30 derece, biz içerde hırkalarımızla Dayquiller, Nyquiller, vitaminler, pişik kremleri, Türkiye’de var olduğu söylenen ama bir türlü rastlayamadığım pişirme yağı spreyleri, kurutma makinesi yumuşatıcısı gibi şeyler neyse de kağıt mendil bile almaya neden meylettim, bilemedim.

Ne yaptıysam son gün yaptım. Bir fırtına gibi estim. Malları toplayıp Pelinat’a döndüm. Küçük odasına yaydım. Bavulumu o yaptı allahtan. Bana kalsa sabaha kadar yığının ortasında oturur, yerleşemiycem diye ağlar dururdum. Bavulları kapattık. E, tartmak da lazım. Hınca hınç oldular. Tartısı yokmuş! Yani bir insan bu kadar kilo takıntılı olup nasıl tartı sahibi olmaz? Tartı manitasıymış. Bir tutup kaldırıyor şak diye biliyormuş ağırlığını bavulların. Hay allaam. El yordamına göre limitteyim kısacası. Her ihtimale karşı Pelinat’ı yanımda götüreceğim limana. Fazlalık varsa düğünüme (?) gelirken getirmek üzere ona vericem.

Az önce oturduk Pelinat’la laptoplar kucakta. Internette dolanıyoruz. Bana feysbuktan bir arkadaşını gösteriyor listesinden. ‘Bunu tanıyor musun?’ diye soruyor. ‘Yoo’, diyorum. ‘Kim?’ O da bilmiyormuş. ‘E, ne işi var listende?’ dedim. Ya işte friend request yollamış. Reddedememiş. Bakmış aynı üniversitedenler, iki üç de ortak arkadaşları var. Tanışıyor olmalıyız, diyor. Öyle selam verdiğini arkadaş ekleyen bir tipe benzemiyor kızcağız. Kesin vaktiyle muhabbetleri vardı. Bizim balık hafıza unuttu. Ya da hiçbir zaman öğrenemedi. Bir haftadır nostalji yapıyoruz zaten. Bu hikayesini anlatmadan geçemiycem. Bir gün elinde mikrofon, ardında kameraman bir eleman bizimkini yolda durdurur. O dönem Oya Aydoğan’la Banu Alkan feci kavgalıdır ve magazin dünyasının gündemini oluşturmaktadırlar. Eleman bu kavgada Oya Adoğan mı haklı, Banu Alkan mı diye bizimkine sorar. Bizimli de ”Oya Aydoğan kim?” diye bütün samimiyetiyle sorar. Bilmez. Bilse de unutur ki. Daha sonra bu mini anket yayınlanırken Pelinat’ın bu samimi sorusu, ”Oya Aydoğan da kim oluyor ki? Kendini ne sanıyor ki?” şeklinde çarptırılarak yansıtılır halkın nabzı olarak. Bizim kel alakayı bile bu kadar alet ettilerse ben Hülya Avşar’a falan inanıyorum valla.
Çok uykum var. Çok saçmalıyorum. Bu gece uyumayıp uyku hapıyla uçakta uyumayı hedefliyorum. İner inmez işe gidicem çünkü. Karşılığı az mı az olan çok mu çok işim ve birkaç gün içinde bir uzak seyahatim daha var. Olsun ama yeni cicilerimle ofise dönüşüm muhteşem olacak. Millet yüksek belli pantolonlarıma kahkahalarla gülmekteydi. Umarım bu alışverişimde Törkiş modasına uyguna yaklaşmışımdır.

Pazartesi, Ekim 15, 2007

Kızınız Hafiye'yi Oğlumuz Şövalye'ye İstiyoruz



Beni babamdan istediler. O da verdi gitti. Böylece bu yüzüğe genelgeçer bir açıklamam da oldu diyordum ki yüzükler çoğaldı. Parmaklarıma sığmaz oldu. Hangisinin nereye takılacağı konusunda da bir konsensüs olamadı. Şöyle ki:

Bir tektaşım vardı ya hani, söz mü, teklif mi, nişan mı ne olduğu belli olmayan ama evlenecek bir adamı buldum’u simgeleyen. Onun üstüne bir de isteme seansı akabinde kullanılmak üzere kırmızı kurdele ucunda duran, adetin yerini bulduran altın yüzükleri değiş tokuştuk. Üstüne bir de Anne Şövalye beş taşlı alyans taktı. Şimdilerde Barış Manço gibi dolaşmaktayım. Bir de her kafadan bir yorum çıkmakta. Hayır düz alyans sağ ele, tek taş sol ele, yok beş taş sola değil sağa. Ama üste halka, alta beştaş. Şövalye de tam tersine, bir altın halka takıcak hepi topu. En modern tipli en mat beyaz altından bir yüzük aldık kendine. Takmamak için ne bahaneler, yarabbim. Yok parmağına takmasa da boynuna kolye yapsa olur muymuş, cüzdanında taşısa olur muymuş, parmağına yüzük biçimli dövme yaptırsa olur muymuş diyerekten yaratıcılığın sınırını zorlamakta. En son biçimsiz parmaklarını bahane etti de sıkıyor diye takmamaya karar verdi. Bahaneler adı üstünde bahane. Adam utanıyor evli olmaktan. Hiç karizmatik diil tabii onun gibi outdoor bir abinin halka takıp kıçını kırması. Arkadaşları takmıyormuş efendim. Tamam dedim, evli arkadaşlarıyla bir sosyalleşme öncesi. Gidip bakalım. Çoğunluk takıyorsa takacaksın. Tamam, dedi. Bir baktık hepsi takıyor. Bu sefer senede bir tesadüfen karşılaşırsa sus pus yanyana oturduğu ve de üstelik benim arkadaşımın kocası olan Oğuz’u ‘arkadaşı’ ilan etti. O takmıyormuş efendim.

Bir iki didiştim. Sonra bıraktım. Benim takıntım bir başka takacak şey bulana kadar sürüyor, malum. Amaaan, dedim. Takmazsan takma. Neyse allahtan şu feysbuk çıktı da relationship status’umuzda nişanlı olduğumuzu deklare ettik. Arkadaşları da böylece duydu nihayet. Diğer türlü beş çocuklu aile babası olsa millet bekar sanacak. Listesinde ta ilkokuldan beri bütün eski manitaları gülümsemekte en janti, en bikinili pozlarıyla. Bari bir stoper görevi görür bu resmiyet- diye düşünüyorum en azından. Hoş, bunlar kadınları kamçılaya da bilir. İsterlerse buyursunlar alsınlar. Akacak kan durmasın bari. Erkenden. Ben de ekliycem eski manitaları diyorum. Ekleee, diyor. Adamın umru değil. A, bir de..nişanda çok beğenmiş beni. Saçımı fönletmiş, makyaj yapıp topuklular giymiştim çünkü. Ne zaman bunları yapsam kokoş sevmiyorum, sevmiyoruuummm diye yırtınıyordu. Daha neyi sevdiğinin farkında değil.

Neyse efendim, nişandan sonra İstanbul’a döndük. İşteki bekar kızlar kurdelemden bir parça getirmemi istemişlerdi. Bilmiyordum böyle bir gelenek olduğunu ama anlaması zor değil. Gelin teli, gelin ayakkabısı altına yazılan isim muhabbeti gibi bir şeydir diye. Hayır, efendim. Yediler kurdeleyi. Minik minik kırpan suyla beraber yuttu kurdelemi. Bağırsakları düğümlenecek kadar çok kurdele yutmuş olmalarına rağmen ben ilk kez şahit oluyordum böyle bir şeye.

İlişkiye resmiyet gelmesi tuhaf bir hal imiş. Nişandan sonra bayram geldi ya. Şövalyegiller’e ziyaretler Şövalyegiller’le yemekler, davetler tam iki gün sürdü. Çekirdek aile dışındaki akrabalar tarafından sorguya çekildim. Şimdi birkaç işte birden çalışıyorum ya. Evliliğe nasıl vakit ayıracağımı sordular. Akşam yedi ile dokuz arası dedim. İçimden. En iyi hangi yemeği pişirdiğimi sordular. Fırında karnıyarık dedim. Şövalye’ye ‘bir fırınımız bile yok’ bakışları atarken. Euee, biz pratik şeyler pişiriyoruz. Ne gibi? Euee, Marmaris Büfe’den ıslak hamburger ve dilli kaşarlı tost gibi. Evimiz küçük ya. Çocuğumuz olunca ne yapacakmışız. Başka eve çıkarız. Bir de dünürcü gelirken getirdikleri gümüş tepsinin modelinin devamı gümüş çatal bıçak ve gondol takımını almam önerisi var. Annem o tepsiyi bulaşık makinesine koymamamı, bulaşık süngerinin telli kısmını dokundurmamamı, üzerine bardak koyarken çizilmesin diye dikkat etmemi söylediğinde dahi içim şişmişti. Bu kadar fonsiyon dışı bir alet neden bu kadar değerli diye.

Bizim ev ve gümüş takımlar. Böyle bir tezat olamaz. Şövalye cimrilikle karışık IKEA katalogu hayranlığıyla 9,95’e perde almıştı da ikinci haftada kafamıza inmişti. Öyle kırık dökük durmaktalar hala camda. 29,95’lik halımızın üstündeki 19,95’lik sehpanın üzerinde 1,499’luk bir gümüş gondol hayal ediyorum da. Kayınvalidem-to-be bize geldiğinde kriz geçirecek diye bir korku sardı içimi. Şövalye bişi olmaz diyor ama hep sonradan patlıyor onun bişi diil’leri. Mesela, ben bizimkilerle biraz kavga ettim, iki gün küstüm. Chamonix’de dağlarda kendi kendimize evlenme fikrini kabullendiler. Bu fikri yayan kendisi olmasına rağmen annaane mürüvvet görsün diye düğün salonları bakıştırıyor şimdi. Olan benim aile içi sözlü şiddetime oldu.

Şimdilerde hem organizasyon şirketi kiralamak gerektirmeyen hem de hiiiiiç klişe olmayan, yani maytap püskürükleri arasından nikah masası tahtına yürütülmeyen, fiyonklu sandalye kılıfları olmayan, pasta keserken ’Love and Marriage’i çalmayan ortamlar sunan bir düğün salonu arıyor. Daha en az birkaç yıl arar. Ben böyle diyince de bana çemkiriyor. Fikrim varsa söyleyeymişim. Bana farketmez dedim ya. Merdiven boşluğunda bile olur dedim ya. Yetmiyor adama. İlla düğününde prenses olmak isteyen bir yetişkin Barbie istiyor bu adamlar. İstesen suuuç, istemesen suç.

Yurtdışında evlenmek sanki klişe değil. Bütün sosyete, magazin dünyası birkaçıncı evliliğini böyle yapıyor. Kaldı ki dönünce anneler görsün diye bir ufak parti de verirmişiz. Bunun adı ’düğün’ işte bildiğin. Niye iki parçaya ayrılayım? Paris’te evlenicez diye kış günü gelinliğimle yağmur altında taksi ararken, üzerime sular fışkırırken düşünüyorum da. O dakika olmaz bu nikah. Sırf ’farklı’ olucaz diye zatürre olmanın ne alemi var?

Baba Şövalye su altında evlenin bari, dedi. O da yapıldı. Havada da evlenildi. Paraşütle atlanırken. Ben zaten gıcık oluyorum böyle yapanlara. Evlenmenin kendisi klişeyken yöntemine ali cengiz yapıcaksın da n’olucak? E, o zaman niye evleniyorum diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Çünkü ben sıradışı olmaya çalışmıyorum. Kaldı ki evlenmek bir dünya şeyi pratikleştiriyor. Mesela, tek başıma bu minnak evi ancak kiralayabilirken evliyken çift gelirle güzel, geniş bir daire satın alabiliriz. Ne bileyim, gecenin bir vakti susadığımda kocam bana su getirebilir, hastalandığımda bana bakabilir. Eskisi gibi belimi kırdığımda evde saatlerce yardım beklemem gerekmez. Çocuk yapıp ya bakımını ya geçimini, en iyi ihtimalle ikisini birden onun üstüne yıkabilirim. En şahanesi çocukla beraber kendimi bile yıkabilirim. Tek başıma TV karşısında kucak tepsisinde bir düdük salata yemek yerine daha özenli sofralarım olabilir. Akşamları çene çalabilmek için Düella'nın insafına- yani moduna veya yeni arkadaşlarıyla buluşmamış olmasına- kalmam. Ayrılsak bile, ’yaşadıklarımız güzeldi ama buraya kadarmış kendine iyi bak’ gibi ’medeni’ takılmak yerine mahkemede donuna kadar heeerrr bir şeyini alıp hıncımı çıkarabilirim. Yani. Daha ne olsun?

Durumumu özetlersem: Resmi nişanlıyız. Bu kışa da evlenmeyi planlıyoruz. Daha doğrusu Şövalye planlıyor. Benim şimdi işim çıktı da Dallas’a gitmem gerekti. Bu uzuuun uçak yolculuğu sayesinde bu uzun yazıyı yazabildim. Bir hafta burdayım. Bomboş iki bavulla geldim. Yanıma yedek çamaşır bile almadım. 75 kilo malla dönücem inşallah. Dolar da bu kadar yerlerde sürünürken bir alışveriş furyası beni bekler. Neyse, işte Şövalye bu bir hafta süresince günde beş kez değişen kararlar alır, debelenir. Ben döndüğümde bir cinnet, iki telefon, bir salon ayarlarım görmeden etmeden. Artık maytap mı olur, fiyonk mu olur, papyon sosis tabağı mı olur, çiçekler ne renk olur umrumda olmadan. Ne varsa ondan.

Perşembe, Ekim 04, 2007

Kız İsteme

Şövalyegiller beni istemeye gelecek demiştim geçen gün laf arasında. İşte bu yüzden Anne Hafiye'yi ekstrem telaşlar içinde her akşam mutlaka beni ararken buluyorum. Benim de ya iki ayağım bir pabuçta oluyor ya da öfkem burnumda. Bu telaşını anlayamaz olup aldırmazlığa seyirtince bana gıcık oluyor. Anlamsız geriliyoruz. Dünürcüleri ilk akşam yemeğe mi alsa yoksa hemen 'dakka 1' samimiyet yapmasa mı, kız evi naz evi olsa mı diye bana soruyor. Bu İstanbulluların da bir tipik adeti yok ki, canım. Canın ne istiyorsa onu yap, diyorum. Sonra sonra acaba boncuklu bir bluz mu giyse, şöyle yaldır yaldır diye de sordu. Canın ne istiyorsa onu giy, diyorum. En sonunda bana da karıştı. Satın alırken ne gibi bir ruh halinde olduğumu bugün asla anlayamadığım, ışığa göre kah mavi kah eflatun tafta olması yetmiyormuş gibi, boncuk işlemeli bir üste, koskocaman paskırık ve de saray merdivenlerinden alt kattaki salona kuğu gibi inerken arkamdan süzülsün diye upuzuuun tutulmuş kuyruklu bir eteğe sahip olan elbisemi giymemi istedi benden. Hem de Şövalye damat adayı kotla çıkar gelirken. Az önce bavulumu yaptım ve en fazla siyah kumaş pantolonun üstüne bir edepli gömlek yapabildim ki o bile ağır kaçacak damada. Artık annem debdebesiz bavulu gördüğünde beni kolumdan tutup Adana fotoğraf stüdyolarının vitrinlerinden hülyalı bakan taze nişanlı kızların elbiselerinin satıldığı mağazalara sürükler mi, bilemem. Keşke bir gün önceden gitmeseydim. Sanki napıcaksam evde, annemin telaşının orta yerinde?

Bu durumla en çok babam eğleniyor. Hala evleneceğime inanmıyor. Beni kim n'aapsınmış. Kadınlık bilmezmişim. Zaten yüzyıllardır beni alacak birinin çıkamayacağını, es kaza saf bir oğlan düşürebilirsem de ona peşin peşin nasihat vereceğini söyler dururdu. Sonra eniştesi ona arkasından söylenmesin diye. Oğlum, diycekmiş. Henüz geç olmadan kaç kurtul. Bu kız senin önüne bir tepsi börek koyamaz, çocuklarına tiril tiril bakamaz, her işini kendin yaparsın. E, bu kızla o zaman n'aparsın? Diycekmiş. Gerçekten o diyeceğini iddia edip durduğu şeylere bu kadar yaklaştıkça merakım da artmakta. Bakalım nasıl getirecek punduna.

Hala ne zaman ve ne formatta evleneceğimiz konusu muallak. Daha doğrusu her gün değişen kararları(?) var Şövalye'nin. Geçen gün Pansiyon'a da yaptı aynı yamuktan. Her hoşuna giden şeye atlıyor. A, bir baktım Baltalimanı'nda kiralık villa aramaya çıkmışız. Neymiş, cümbür cemaat oturacakmışız. Hem adam başı kira masrafı ucuza gelirmiş hem de şık olurmuş, havuzu varmış, bahçesi varmış. En alt katı da ofis yapıcaklarmış. Ne iş yapacakları da meçhul. Kardeşim, evleniyor muyuz, öğrenci hayatına geri mi dönüyoruz belli değil. Millet bayramda Barcelona'ya, Sharm'a felan gidiyor. Bizimki Istırancalar'da çadır kurup kamp yapalım, diyor. Ben çadırda madırda kalamam, dedim. Ayılar, kurtlar tebelleş olur. Tuvaletin sorun, yemeğin sorun. Aaa. Biraz uzadım bunların muhabbetten ama baktım iş çığrından çıkıyor el koydum artıkın. Adama güzel ortam göster gelsin zaten. İyi kaçırmadılar bunu küçükken çikolata falanla kandırıp.

Noel süsleriyle bezeli şirincik karlı sokaklar görebilsin diye Fransa'nın dağlarında 15 Aralık gibi evlenmeyi düşünüyoruz bugünlerde. Ama yarın ne düşünürüz, bilemem. Şimdilik bu fikre ben de yakınım; tarihi yakın diye zira, yoksa ne Fransa'yla ne dağla işim olur. Sonuç odaklıdır Hafiye. Merdiven boşluğunda bile evlenebilirim, hiç tomas. Diğer türlü allah muhafaza bahara, yaza falan kalırsa bizim iş, gına gelebilir, cinnet geçirebilir ve ayrılabiliriz. Ha bire değişen bir ajandaya bir yedi sekiz ay daha dayanır mı bu plan-proje-taahhüt ruhum, gözüm kesmiyor. Ondan.

Pazartesi, Ekim 01, 2007

Sisyphus'un Görevi*

Neredeyse bir aydır yokum buralarda. Olduğumda da evde değildim. Yine de bir şekilde evde abdal çalmış, çingene oynamıştı. (Kimsenin etnisitisine laf yok. Çukurova'da darmadağın, karmakarışık ortamlar için böyle derler)

Mesela yatağın üstünden bir dünya zımbırtıyı yere atıp uyuyorum. Sabah aynı dünya zımbırtının üzerinden atlayarak, kimileri ayağıma takılarak, sivri olanları ayaklarımı keserek, kimilerinin üstüne basıp kırarak, en nihayetinde hepsini yeniden yatağın üstüne atarak güne başlıyorum. Küçücük çamaşır sepetine sığamayan kirliler kurutma makinesi üzerinde devleşmişler. Oradan da taşıp küçük odadaki masada partilemekteler. Bir makine dolusu başka çamaşır grubu da çamaşır sepetinin içine tortop edilip, sığsın diye hatta üzerine basılarak tıkıştırılmış. İçinden bir kot pantolun çektim. Koskoca pantolunun bir lastik top ebatında ve formuna nasıl geldiğini anlamaya çalıştım. Kafama silah dayasan beceremem yahu.

Çamaşır kurutma zımbırtısının düzeneği de açılmış. Üzerindeki en az on kilo çamaşırdan dengesi şaşmış. Bu demir aletten nefret ediyorum. Bir kere odanın yarısını kaplıyor. Çamaşırlar tellerin şeklini alarak kuruyor. Sonra işin yoksa herrr bişiyi ütüle. Bir de boşuna mı aldık kurutma makinesini? Tişörtler falan mis gibi ütüye ihtiyaç duymadan çıkıveriyor içinden. Kırk defa söyledim, açılmasın bu diye. Yok. Yine açılmış. Şövalye çevre bilinci söylemiyle karışık elektrik tasarrufu etmek istediğinde, bir de ben de yoksam ortalıkta, kesin çıkarıyor bu çamaşır asma aletini ortalığa. Çıkarıyor ama çamaşırlar kuruyunca toplayıp kaldırmıyor, çıkardığı yerde bırakıyor. E, madem öyle ben de bunu atmaz mıyım?

Özetle dolaplarda atılması gereken kutular, çantalar maksimum yer kaplayacak şekilde yer alırken büyün giysiler evin her yerinde değişik formlarda yuvarlanmaktaydı. Bir aydır olmayan haftasonuma da bunlarla uğraşmak üzere başladım yani. Uğraş didin. Ancak dört saatte çamaşırlar ortadan kalktı.

Gündeliğe hangi kadını alsam kaçıyor. Kimi köyüne geri dönüyor, kimi sigortalı iş buluyor. Ev hepi topu 60 m2. Acaip merkezi bir yerde. Ben evde yokum. Evde halı yok, perde yok, avize yok, buzdolabı boş, yemek pişmediğinden mutfak her daim gıcır. Camları da silmenize gerek yok diyorum zaten. Bir tek çamaşırları katlayıp ütüleyip yerlerine yerleştirme işi var. O kadar. Gelen kadın en fazla üç saatte işini bitirip dönebilir. Milletin taa şehir dışındaki üç katlı ve oymalı kakmalı mobilyalarla dolu evlerine bile aynı paraya gidiyorlarmış. Deliricem yahu.

Şövalye hep bir kadın bulacak da bulacaktı. Bulmadı.
Kardeş hep eşyalarını toplayacak da toplayacaktı. Toplamadı.

Cinnet 'geliyorum' dedi ve de geldi nitekim. Açtım telefonu. Önce Şövalye'ye bağır bağır bağır. Bir dinlence günüm vardı, onda da çamaşırlarınıza boğulduk beyfendi. Hani kadın bulacaktın? Hani? Haniiii? Beyza'nın çok para isteyen kardeşiyle pazarlık yapıcam dedin üç beş lira için bütün haftasonum maaafoldu. Bohuuuu, diye de bir ağla üstüne.

Sonra kardeşe bağır bağır bağır. Evde hiiiç bir eşyasının olmadığını iddia etmesin mi? Hemmen topladım. Bir koca bavul, dört koskocaman dev torba dolusu eşyasını kapının önüne koydum. Madem sana ait değil, bana da değil. Hah, hadi bakiym, diye. Çıktı geldi. Topladıklarımı açıp ayıklamasın mı?

-Aa, bu benim mi?
-Evet senin. Bak, senin bedeninde.
-Bee, bunun tarihi geçmiş mi?
-Bak üstüne. Hadi ama. Hadi amaaa.

Şövalye de döndü o arada, canım ne yapmışmışım ki, yapmasaymışım, çıkıp dolansaymışım. Kardeşi de geriyormuşum.

"Beyfendi", dedim. "Bakınız, bu dolapların içini tamamen boşaltıp düzenlerinde yapısal değişiklikler yaptım. Mesela eskiden içi boş olarak şurada duran bu çantanın kapladığı alanla şimdi içinde eskiden ortalıkta dolanan zırt malzemelerini taşıyarak burada bulunması arasında en az yirmi santimetreküplük bir hacim kazanımı söz konusu. Sonra mesela..."

Kafasını yastığa gömdü ve bir daha plan proje duymak istemediğini haykırdı.
A, bi de makbule geçmiyor, iyi mi?

Nasıl yurdum erkeği askerden yırtmak için yurtdışında master peşine düştü, ben de ev işi yapmamak için kariyer yaptım diyebilirim. Bir de maalesef yaptığınızın asla anlaşılmadığı ve takdir edilmediği ama yapmadığınızın fazlasıyla sorun yarattığı bu işleri hayatım boyunca yönetemediğim gibi içimde huzursuzluğuyla yaşadım durdum. Bundan böyle evden çalışıyor olacak olmam yüzünden ev işlerini de üzerime almam icap ediyor-muş gibi duruyor ya. İşte ona da feci takığım. Sırf bu yüzden daha az paraya plazalarda sabahlayana kadar çalışabilirim. Dönüp dolaşıp bana yapışıyor bu işler yahu. Bir çare diyen çıkar mı aranızdan? Ya da gündelikçisini bana paslayan?

* Pek az iş Sisyphus'un görevine sonsuzca tekrarlanan ev işleri kadar benzer. Temiz olan kirlenir, kirlenen temizlenir, tekrar ve tekrar, gün be gün. Ev kadını, zamanın dışındadır; o hiçbir şey yapmaz, sadece şimdiyi sürükler."
-Simone de Beauvoir

Sysphus fanilere verilen ilahi sırlara ihanet ettiği için Tanrılar tarafından yuvarlak bir taşı bir tepeye taşımakla cezalandırılmıştır. Tepeye ulaşan taş, Sysphus'un bütün çabalarına rağmen, tepeyi aşmamakta ve aşağıya geri yuvarlanmaktadır. Bunun üzerine Sysphus taşı tekrar tepeye taşımaktadır. Bütün amacı ve görevi taşı tepenin öbür tarafına itmektir ama, bunu bir türlü başaramamaktadır. Ölmesine bile izin verilmemektedir Sysphus'un. Bu görevi tekrarlamasından başka yapacağı birşey yoktur.

Cumartesi, Eylül 29, 2007

Kontrol Kaybı

Acılarımdan bir demet sunmak istemem ama hayat söylenmeden geçmiyor. Şifayı kapmışım bir yerde. Düzelemiyorum. Şuracıktaki Stockholm’den dokuz saatte, bir terleyip bir üşüyerek döndüğüm için, haftalardır kimselerle görüşemediğim için, işyerinde sabahladığım için ve tüm bu durumdan ultra memnuniyetsiz Şövalye’nin bende yarattığı vicdan huzursuzluğu için olabilir mi? Yahu diyorum, bekleme beni. Özlemiş ama. İçim parçalanıyor. Hiç sesi de çıkmıyor. Bir şey söylediği yok ama bütün o sessiz mutsuzluğu ve benimle bir balıkçıya gidip oradan da eve gidip yuvarlanmaya amade duruşuyla içimi buruyor.

Bütün bu çileli yoğunluğun, tıkalı kulakların, sırt ve boyun ağrısının, geçmeyen nezlenin de son günlerindeyiz. Bundan sonra evde onu bekliyor olacağım ve belki aynı tripleri ben ona yapacağım. Bütün gün akşamki minik muhabbetimizi iple çekip umduğumu bulamayınca belki ben de ona duygusal baskılar yapacağım. Zaten artık evdeyken bile devamlı bilgisayar başında, devamlı ekranda bir şeylere söyleniyor, öfkeleniyor. İşini sevmiyor, kendi işini kurmaya çabalıyor. Bana döndüğünde yüzünde bunlar yok. Hala çok sevimli penguen. Yine de böyle huzursuzlanabildiğini görmek beni huzursuzlandırıyor. Ben onun çarşaf denizliğini seviyordum. Ya fırtılanalanır durursa bundan böyle? O notebook ekranına, ben de TV dizilerine sargın çile doldurur gibi yıllar geçirirsek? Gelecek hafta beni istemeye gelecek Şövalyegiller. Bu sefer törkiş stil gerçek nişanlılar olacağız. Yoğun seyahat ve tempolu iş günleri azalmaya yüz vurdukça hayatımın özeline çomaklar sokmaya başlarım artık. Buna da dayanırsa bir bakmışız evlenmişiz.

Hem yokluğumda değişen başka şeyler de var. Kardeş Hafiye galiba sanat bazlı bir meslek sahibi olmaya karar verdi. Ben onu elektronik mühendisliğinden bari kurtarıp endüstri mühendisliğine oturtmuşken şu hale bakın! Üstelik bundan benim haberim de yok. Çünkü aklından geçenleri onaylamayacağımı düşünüyor olmalı ki Düella'yı yeni ablası seçti bu konuda. Esincan’ın kardeşi drama okumak istediğini söylediğinde bir kriz yaşamıştık hep beraber. Eli ekmek tutamazsa ya? Yani hangimiz ayna karşısında saç fırçasını mikrofon yapmadık ki? Ya da prenses, hemşire gibi rollerde dramatik evcilikler oynamadık? Onların uzantısı hülyalı bir istek mi, temeli olan bir niyet mi? Önemli olan bu, diye diye. Yoksa illa evladım doktor, mühendis olsun diye kasanski değilim. Öyle miyim?

Bu bendeki sorumluluk hissi var ya, bir de bu kontrol arızası. İşte onları aldırasım var. Herşey biraz daha relaks olmam için alarm verirken bu koca kafamı duvarlara vurasım var.


Take it easy, take it easy
Don't let the sound of your own wheels
Drive you crazy

Pazartesi, Eylül 24, 2007

Tomruk Adacığı

Stock, tomruk demekmiş. Holm de adacık. Tomrukların suda giderken kendilerini buldukları adacığın ismi de Stockholm olmuş zamanla.
Feci gribim. Dün gece Düella'nın evindeki Benical'i alayım, dedim. Vermedi. Bugün azap olmuş ona hastalığım, iyi oldu. Sosyopattan itinayla vicdan azabı çektirilir.
Havanın soğuk olduğunu söylememe gerek yok. İşim de umarım işkenceli olmaz. Nerem kırıldı bilmiyorum ama bugünlerde işe feci sarabiliyorum. Buranın sendromunu kapmadan dönmek lazım. Sağ ve salim.

Cuma, Eylül 21, 2007

Memleket Molası

Birkaç günlüğüne Istanbul’a döndüm. Aa, kış gelmiş. Evimin sokağında kazı ve kaldırım döşeme çalışmaları başlamış. Otoparkım iptal olmuş. Bir de çılgın bir iş temposu, çılgın bir misafir trafiği içinde buldum kendimi. Bir gün, sadece bir güncük işten mantıklı bir saatte çıktım. Ki eve gidip çalışma niyetindeydim. Pijamalar içinde. Daaan, arkadan gene girdiler arabaya TEM’de. Üç ayda bir düzenli biri dalıyor arka tampona. E, kenara çektik. Bir trafik polisi aracı geldi. Bizi otoyolun dışına çıkardı. Emniyet şeridinin de sağında toprak zeminli bir inşaat alanına çektik. Sonra bize bekleyin dedi, gitti.

Bekle allah, bekle. Ne gelen var ne giden. 155’i arıyoruz. Tabii ki düşmüyor. Evde beni bekleyen Şövalye iki kez numarayı düşürmeyi başardı. Anında iki kez trafik polisi geldi. Yavaşladı. Yavaşladı derken tamamen durmadan hızlanarak uzaklaştı her ikisi de. Kaza ufak. Bişi diil. Ufak kazayı gören polis vakit harcamıyor bizle. Beklerken zaten 100 metre ötemizde sağlam bir kaza oldu. Bir minibüsle bir kamyonet kucaklaştı. Trafiği de tıkıyor tabii o kaza. Bize kimse aldırmıyor.

Çarpan abi efendi bir oğlana benziyor. Hem kazanın küçüklüğü hem de iftar saati yakınlığı yüzünden polisin çok gecikeceğini söyledi de söyledi. E, dedim, n’apiym. Para vermeyi önerdi. Ya ben bilmem ki nasıl olur? Araba benim değil, şirketin. Zaten yok kullanım hatası, yok zırt çiziği ha bire maaşımdan kesip durulan araba masraflarına gıcığım. Şimdi bu parayı alırım, gerçek masraf çok daha fazla derler, patlarım. Arıyorum araç sorumlularını. Şuncacık hasara en az 500 YTL eder, diyorlar. Efendi kaza abi 100 YTL diyor. E, madem. Bekledik de bekledik. Bekliyoruz diye gıcık oluyor değilim fakat. O keşmekeşte ben polis olsam ben de beni iplemem. Şeritler tıkanmış, kavgalar edilirken biz efendi iki tip yol kenarında blackberry’lerimizle sağa sola emailler atıyoruz sakin sakin.

İki saat sonra bir trafik polisi aracının önüne kendimi attım mecburen. “Durmam. Beni takip edin”, dedi. Ettik. İlerdeki minibüs-kamyonet kazasına gidiyormuş. Biz de gittik. Sağa çektik. Dışarı çıkıp izledik bütün olan biteni. Minibüsle kamyonet birbirlerini yiyor. Tekmeler, yumruklar havada uçuşuyor. Yaka paça bir tarafa gitmiş. Namusuna laf söylenmemiş aile ve ecdat kalmamış. Bizim Memur Bey bıdık ve çok komik bir adamdı. Ayırdı bunları bi güzel. Barıştırdı. Raporlarını yazarken minibüsle kamyonet birbirlerini abi-kardeş ilan etmiş, öpüşüyorlardı. Türklerin yanar dönerliğine anlam verememekle beraber seyretmesi müthiş zevkli.

Derken iftar saati geldi. Polisler hemmen sigaralarını yaktılar iftar niyetine. Elemanlardan biri gitti bir şehirlerarası otobüs durdurdu. Muavinden kaşla göz arasında bir şişe su ve plastik bardaklar yetiştirdi. Sonra bize alkol muayenesi yaptılar. Sonra klasik sorular başladı.


Geçen yıl yine bu zamanlarda böyle bir anımı paylaşmıştım sizlerle. Kaza raporlarında eğitim durumu soruluyor. Lisansüstü, dedim. Bizim polis meraklı. Hangi bölüm, nereden, diye sordu. Söyledim. Bana çarpan abi, ‘aaa, ben de’ dedi. Farklı bölümler ama yıllar yakın. Sorular birbirini kovaladı. Bir dünya ortak kankamız çıkmasın mı? Parayı alıp gitmeyip onu iki saat orada dikelttiğim için bana kıl olan abiyle aramızda bir samimiyet doğdu ister istemez.

”Yaaani. İki saat bekleşirken konuşmadınız da rapor anını mı beklediniz? Pes valla,” dedi Memur Bey.
Haklıydı. Biz uyuz Türklerdendik. Bizi seyretmesi hiç eğlenceli değildi. İki saat boyunca paraya bağlasak da dağılsak veya ertesi sabah X karakolunun önünde yeni kaza yapmış gibi yapsak da öyle rapor tuttursak muhabbetleri dışında herkes kendi arabasında uslu uslu oturdu. Kimse kimseyi merak etmedi.

Çarşamba, Eylül 19, 2007

Seyahat Sıkıntısı

Magrip’ten direk Kuzey Almanya’ya geçtim. Sıcaklığın 30 derece düştüğü yetmiyormuş gibi dökülmüş yaprak tozlarından yeni bir allerji krizine tutuluyordum ki hap destekli uykulu dönemi tercih ettim. Buraların anlatılacak bir yanı yok. Mal toplıycaz diye çıkarttı patron fazlalıkları bavuldan. Yanımda sadece bir hırka var. Yüzde yüz yün ve kalın olmasına rağmen ısıtmıyorken, etraf da vinçlerden, çok dakik trenlerden, gri gökyüzünden ve uyuz Almanlardan ibaretken haliyle uyumayı dolaşmaya tercih ettim. (Bkz. Otel odamın darlangaç manzarası)

Magrip’te başarılı yemek yoktu. Yani sen Arap ol ama mutfağında soslar, baharatlar, salçalar olmasın. İki tane domates doğranmasın. İnanılır gibi değildi. Zaten global sermayenin yeme içme kısmına karşılarmış. Uluslararası fast food zincirleri yok. Tuzsuz iki dilim ekmek arasındaki köftemsiden ibaret hamburgere talim. Almanya da kendi mutfağından ibaret olsaydı midem de kulak-burun-boğaza dahil olup ek bir krize sebep olabilirdi ama Allahtan Çin'i var, Japon'u var, Big Mac'i var. Hepsinden önemlisi dönercileri var. Seyahat süresince yemeklerden zerre zevk almayıp açlık giderme namına patates kızartması ve burgere verince bünyeyi kilo da aldım korkarım. Pantolonumun beli sıkmakta. Bari kebapla, börekle, muzlu ruloyla alsaydım ya şu kiloları anıyla şanıyla.

A bir de en büyük sıkıntım su. Bir litre pet şişeye 5 yuro ver ver, nereye kadar? Gazsızından bulmak sıkıntı zaten. Restoranda kafede su istediğinde de çalkalamalık miktarda ama çok havalı İtalyan markalara sofistike kokteyl parası kadar bayılmak gerekmekte. E, dedim madem. Ben de musluğa dayarım avucu. Avuca dayarım ağzı yani.
Hani o kadar bezmişim ki yemekten içmekten bile bahsettim. Olacak şey değil.