Cuma, Aralık 09, 2016

Diren Planters

Planters yuvaya gitmeye bayılan bir çocuk. Henüz yuva çocuğu olmasına rağmen abisine özenip ödev yapma peşinde. Biz de eline çeşitli egzersizler tutuşturuyoruz. Onları müthiş bir özenle ve iştahla yapışı var ki izlemesi çok eğlenceli.

Ha, bir de yuvaya 'yuva' demiyoruz. 'Okul' diyoruz. Zira Planters okula gittiği iddiasında. Yuvaya bebekler gidermiş. Kendisi 4 yaşında ama 5'in içinde, 5'e basmış hikayeleri sebebiyle 5 olduğunu iddia ediyor. Yani bebek değil ve yuvaya gitmiyor. Okula gidiyor, o kadar. 

Geçen haftaya kadar yuva öğretmeni olan Selin Öğretmen'ine bayılıyordu. Selin Öğretmen de bana Planters'ın gittikçe ne kadar uyumlu, akıllı olduğundan bahsetmişti. İyiydik yani. Ne olduysa geçen hafta Planters okula gitmiycem demeye başladı. Okula zorla hazırlanmaya, her gidişinde ağlamaya ve hatta sonunda sinirinden kusmaya başladı.

Neler olduğunu sorduğumda Selvi Öğretmen diye birinden bahsetti Planters. Onu sevmiyormuş. O okula gelmesinmiş. 

Ben bu Selvi Öğretmeni sınıflarına arada bir gelen bir dans, resim öğretmeni falan sandım. Planters'a disiplin yaptıysa bizimki hoşlanmamıştır. Olabilir falan derken iş çığrından çıkmaya başladı. Planters'ın inadı meşhurdur. Her saniye Selvi Öğretmen gitsin diye bağıran bir çocukla kalakaldık. Okula notlar yazdım. Araştık, konuştuk.

Meğer Selvi Öğretmen, Selin Öğretmen'in yerine geliyormuş artık. Henüz tam başlamamış ama yavaştan devralıyormuş sınıfı. Bir kere bu konudan bir veli olarak haberdar edilmemek hoşuma gitmedi. Selvi Öğretmen beni telefonda herkesin yaptığı gibi bana çocuk yetiştirme dersleri verdi. Pedagoji okumuş da, o çocuk bakmıyormuş, çocuğumuza toplum adabı öğretiyormuş da.. 

Selvi Öğretmen öğle yemeğini yemeye çorbasından başlamayan Planters'a ceza vererek onu yemeği bitene kadar (yani yemeği bitmediği için akşama kadar) yemek masasında bırakmış. Öğleden sonraki derslere de almadığı gibi yemeğini bitirmediği için de ikindi kekini böreğini vermemiş. Bana da çocuğunuzu pedagoga götürün, dedi. 

Pedagoga gidelim de ne diycez? O gün öğle yemeğini yemedi diye pedagoga mı gidilir? Gidilir mi? Ne biliym??!! Daha geçen hafta çok şahaneydi hani bu çocuk? Ne oldu da pedagogluk olduk şimdi? Jelibon da yemezdi ve şimdi yiyor işte. 

Ayrıca benim sıtkım sıyrıldı onu yedi bunu yemedi muhabbetinden. Bence hep gereksizdi. Hala da gereksiz. Annelerin çocukları onu bunu yesin diye girdikleri deveye hendek atlatma şekillerinden de o şekle girmekten de gına geldi bana artık. 

Toplantı manyağı bir ortamda, yabancı devlet adamlarıylayım. Fönlü kafam, topuklularım ve ceketimin içinde darlanmışım zaten. Üstümü parçalayıp bağırarak intihara koşasım var. Toplantılardan kaçıp tuvalet köşelerinden okulla telefon temasındayım. Tutmayın beni, şu adamları yolcu edeyim, yarın geliyorum dedim pedagog öğretmenimize. 

Neyse ne. Yuva mı yok, anasını satayım. Bundan sonraki yuvaya yemek yemiyor diye beni aramayacaksınız diye ön şart koyma kararındaydım.

Yoldan aradım yuvayı ertesi sabah. Tırnaklarım sipsivri. Geliyorum, hazırlanın, dedim. 

Selin Öğretmen açtı telefonu. Selvi Öğretmen'le ilişiğimiz kesildi, dedi. Planters da yanımda dedi. Planters'ın mutlu sesi telefonda mırıl mırıl. Oh be, oldum. Tabii arada Selvi Öğretmen'e haksızlık da etmiş olmayalım diye diğer velilerle de konuşunca tek başıma bir endişeli veli olmadığımı anladım. 

O gün ve onu takip eden üç gün boyunca sebepsiz bir gülümseme suratımda. Planters mutlu. Ne kusuyor ne okul krizi çıkarıyor. 

Yalnız Planters'ın direnmesi hepimizi teyakkuza geçirse de takdire şayandı. Bu çocuk dört yaşında hoşlanmadığı öğretmene bu derece direniyorsa yirmi dörtte hükümeti bile düşürür diyorum. Bir yanım bu halini beğense de diğer yanım bu halinden çok da korkuyor.  Planters'ın inadından ve direnme becerisinden açıkçası ürküyorum. Umarım hayırlı şeylere direnir, ne diyim.

--

Not: Yorum almıyorum artık. Momster yorumlarla tartışasım yok. Kendi çocuklarımı kendi bildiğimce yetiştiriyorum. Onları dövmüyorum. Onlara işkence etmiyorum. Her dediklerini yaptığım da söylenemez ama saçma bulduğum (özellikle yemek gibi) meselelerde, eforumu daha değerli konulara harcamak üzere inatlarını kırmaya da uğraşmıyorum.  


Pazartesi, Kasım 21, 2016

Düella Rutine Bağlarsa

Düella Pazartesi gece saat 23:30’da buluşalım diye aradı. Ona yeterince zaman ayırmıyormuşum artık.

8-5 çalışan, trafiklerde boğuşan, sık seyahat eden ve iki küçük çocuk sahibi biri olarak bu saatte kimseye zaman ayırmam söz konusu değil. Ancak ölüm kalım meselesi olmalı. Zaten çocuklar uyur uyumaz kendimi yatağıma atıp uyumadan önce kitap, twitter, makale okuyarak geçirdiğim o 1.5-2 saat o kadar değerli ki, bu anları ayin gibi yaşıyorum. Biri whatsapp mesajı dahi atsa falan huzursuz oluyorum ortamım bozuluyor diye.

Neyse Düella’yla buluşmadan telefon sohbetiyle görüştük. Görüşme ilerledikçe dumurum katlanarak arttı.
Düella artık bir yazar ve yazarlıkla ilgili, iki gün sonra başlayıp üç gün sürecek olan mühim bir seminere katılacakmış. Şimdi buluşamazsak bu hafta hiç buluşamazmışız bu yüzden. 

Önce sandım ki ki seminer şehir dışında. Ama yok, bizim tarafta bize 7 km ötede bir yerdeymiş seminer. Yürüsen olur yani. 
Sonra sandım ki seminer bir kamp formunda hani gece yatmalı akşam sosyalleşmeli bir organizasyon. Ama yok, akşam 7’de bitiyormuş. 
E, dedim, niye buluşamıyoruz o zaman bu hafta? Akşam ben işten zaten 7’den önce gelemiyorum ki. 
Ama nasıl olurmuş, ertesi sabah 8:30’da tekrar 7 km öteye gitmesi gerekirken akşam benimle nasıl bulaşabilirmiş.

Ayrıca sabah çok trafik olursa diye seminer yerine yakın bir otelden oda tutmuş kendine. Çok trafik olursa diye en iyisi otelde kalsınmış. 
Düella, saçmalama, dedim. Ben her sabah çok daha trafikli bir güzergahta 25 km gidiyorum. 8’den önce çıkınca 35 dakikada varıyorum. Sen de öyle yapsan 10 dakikada varırsın. Otelden seminere yürümen bile daha uzun olabilir. 

Peki diyor 8’de çıksam seminere kaç dakikada varırım?
Peki 8’i 10 geçe çıksam? Peki 7:45’te? Peki taksi bulunur mu? Peki zırt peki pırt.

Her sorusu ayrı endişe. Bu Düella iyi ki yazar oldu. Evinde çöksün yazsın. Dünyayla teması olmasın. Düzenli hayat ve seyrüseferler falan asla kaldırabileceği şeyler değil. 

Neyse sonunda otelini iptal etti. Evinde asla birilerinin kalmasına tahammül edemez insan seminere katılacak olan bir başka arkadaşını evine yatılı misafir alma yolunu seçti. Böylece arkadaş onu kaldıracak, hadi hadileyecek ve tarifeleri ayarlayacaktı. Çözüm otelden iyiydi gene de. 



Pazar, Kasım 20, 2016

Hafiye is Back!

Hafiye’yi ilk açtığımda bir kişisel bunalım dönemimdeydim. Sonra bir başka bunalım döneminde de elimi eteğimi çektim ama geçenlerde bir vesileyle geri dönüp Hafiye’den bir yazı okumam gerekti. Sonra kolumu kaptırdım ve bütün Hafiye’yi tekrar okudum. Sonunda bu sitenin benim ve sevdiğim birkaç kişinin belgeseli olduğuna karar vererek devam etmem gerektiğine vardım. Aradan geçen birkaç yılda Hafiye karakterlerinin bazılarının işleri değişti, evlilikleri değişti, çocukları büyüdü. Yeni Hafiye karakterleri olmaya layık kişilerle tanışıldı. 
Hafiye yaşadıklarımızın şahidi olmaya devam etsin madem.
Hafiye is back!



Perşembe, Nisan 17, 2014

Ev Babası Şövalye

Şövalye işten ayrıldı yine. İki yılda bir bahar geldiğinde bu oluyor. O yüzden sorun bu değil.
Sorun, benim de işi bırakmak isterken, ‘aa ben de bırakıcam zaten, beraber bırakalııım’ diye çocukça bir yorumuyla benim depresyonumu katlaması oldu.

İş bırakmak konusunda hiç şakası yoktur Şövalye’nin. Tak diye bırakır. Benim, senin, onun, ailenin geliri, çocukların okulu, sonrası vs’ye pek takılmaz.

Tamam, onun yüzünden işi bırakmamış değilim ama o gün yani, tam da işten nefretimin çok büyüdüğü, ofiste hezeyanların döndüğü günlerde bana bu cümleyi kurmasaydı o anın ateşiyle bırakabilirsim. Oysa o an bu cümle büyük bir takoz oldu önüme. Ben patronlara koca şirketi revize ettirtmeyi bile becerebilirim ama Şövalye’nin işte durmasını sağlayamam. Şövalye iş konularında akacak kan’dır. Aklına koydu mu ofiste fazla durmaz.

Benim derdim Şövalye'nin para kazanmaması, anarşik olması falan değil. Derdim, Şövalye’nin evde olması. Çocuklarla daha çok vakit geçirmesi. Bunlar birer dert. Çünkü çocuklarla  geçirdiği her vakit hem Hayriye Hanım'ın iş yapışına hem de çocukların düzenine, alışkanlıklarına, terbiyelerine sokulmuş çomaklar olarak bize geri dönüyor. Çocuklar artık uyurken ağlıyorlar. Yemek yemek istemiyorlar. Hayriye Hanım, evde nasılsa Şövalye var diye Planters’ı babaya bırakıp komşu gezmelerine, günlere gidiyor. Jelibon evde duran baba yüzünden yuvaya gitmek istemiyor. Her sabah servis biraz daha beklesin diye yalvarmayla geçiyor.

Şövalye çalışırken geç saatlere kadar çalışırdı. Akşam 9’a doğru eve gelirdi. Ben genelde 7 gibi evde oluyordum. 9’a doğru cinnet artmış, evde kıyametlerin koptuğu anlara gelmiş oluyorduk. Jelibon, Planters’a vurursa –ki hep vuruyor- odasında 3.5-4 dakika kadar düşünme cezası alıyordu. Planters da sağ olsun, başına gelenlere saatlerce ağlayabiliyor. Bir unut kızım ya, geçti bitti yok. İşte o cadı saatinde Şövalye gelirdi. Bana kızardı bütün işin ceza vermek, diye. Çocuklar sevgiyle büyürmüşmüş. Bu sevginin ızdırabından bihaber replikler saçardı. Birini bir dizine, diğerini diğer dizine oturtup isteyene çikolata, isteyene şeker, çizgi film, ne varsa sakındığım hepsini cömertçe verirdi. Zaten bu sevgi 15 dakika sürerdi ve çocuklar uyurken Şövalye, kendini çocuklarını Hafiye cadısından kurtarmış kahraman baba olarak salondaki kanepesinde horlamak üzere yerini alırdı.

Geçen gün eve akşam 8’de geldim. Kapıyı açar açmaz feci bir gürültü. Jelibon, odasında ağlıyor. Planters, Jelibon’un odasının kapısının önünde ağlıyor. Hayriye Hanım candy crushers oynuyor. Şövalye kendine aldığı çiğ köfte paketini sinirle açmaya çalışıyor.

Jelibon, Planters’a vurduğu için cezalıymış. E, ne kadardır odasında, dedim. Bir yarım saattir oradaymış. Haydaa oldum. Dört dakikayı geçmemeliydin. Delirticen mi çocuğu?

Jelibon’un odasına girdim hemen. Ali yazar, Veli bozar olmasın, Şövalye’nin dediği laf kırılmasın diye onu ‘kurtarmadım’. Planters’a vurduğu için cezalı olduğunu söyleyip, bari oyalansın diye eline oyuncaklar verip çıktım.

Planters da yediği dayağı çoktan unutmuş, Jelibon’la ayrı kaldığına ağlıyor. Celladına aşık bu da.

"Nasılmış?", dedim Şövalye’ye. "15 dakika görüp çikolata vermeye benzemiyor tabii onlarla vakit geçirmek. Sen de hemen cezaya bağlamışsın."

Homurdandı. Jelibon’un ağıdı da dinmişti. Bir baktım Şövalye almış onu kucağına, salona getiriyor. Beraber öpüş koklaş ağlaş sarmaş dolaş olmuşlar. İstikrar, disiplinin anası ama bizimkinde yok işte, napıcan.

Aradan beş dakika geçmedi yine Jelibon, oyuncak arabasını almak isteyen Planters’a bir patlattı. Jelibon odasında (ben geldiğim için sadece dört dakika) Planters da salonda tepemizde on dakika kadar ağladı.


Üçer dakikalık es’lerle bu durum uyuyana kadar devam etti.  

Salı, Nisan 08, 2014

Ailecek Bitlendik

Hayat ne tuhaf. Vapurlar falan. İçimdeki yazma isteğinin bitmesine hayret ediyorum. Bu istek bitmişken yazmadım ben de. Kasmadım ayda bari bir kez yazayım diye. Şimdi yine yurtdışında bir otel odasındayken yazayım istedim. Yazıyorum. Türlü gaileler geçti başımızdan işte son yazıdan beri. Gündemi takip etmek başlı başına bir iş. Ofis, trafik, çocuklar. Başka da bir şey yok.

İki ay önceydi. Bitlendik ailecek. Jelibon yuvadan getirmiş. Ben o esnada Berlin’deydim. Bana telefonla söylediler bit bulduk diye. Yataktan zıpladığımı hatırlıyorum. Kafamı yatağın beyaz çarşaflarına eğip silke sile bir hal oldum. Kesin bende de var diye. Babam da benleydi. Yokmuştur, dedi. Biz burdaydık. Uzaktaydık. Yeni getirmiştir biti. Sana bulaşamadan halletmişlerdir.

Jelibon koko bir yuvaya gidiyor diye Şövalyegiller anlamadılar nasıl bitlendiğini. Bunun kokolukla ilgisi olmadığını anlatsan da nafile elbet. Benim çocukluğum bitlerle geçti. Belki de geçmemiştir de benim bitler yüzünden yaşadığım travma o kadar büyüktü sanki koca bir çocukluk sadece bitlerle savaşarak geçmiş gibiydi.  

O yıllarda bit şampuanları öksürük şurubunu andıran şişelerde olurdu ve sanırım pek işe yaramazdı çünkü annemin kafama gazyağı döküp, beni saatlerce o yağlı kafayla güneşte oturtup, gene kimlerle oynadın da bitlendin diye tasları, kovaları, duş başlıklarını kafama vura vura kaynar sularla yıkadığını hatırlıyorum. O yağ sabunla şampuanla çıkmamıştı da kafamdan en son pril’e dönmüştük. Bulaşık niyetine. Saçlarım.

Yine de bitmemişti bitler.  En sonunda kısacık kesilmişti rapunzel saçlarım. Oysa ben kendimi prenses falan sanıyordum. Kısa saçlarla bu sanrıların da sonu gelmişti.
Böyle bir geçmişe sahipken bitlenme fikri ne fenadır varın tahmin edin.

Sonra Berlin’den Istanbul’a döndük işte. Jelibon’un saçları arınmıştı bitten. Ben de eğdim kafamı Hayriye Hanım’ın önüne. İyice baktı. Yok bir şey sende, dedi. İyi dedim.

Ertesi gün sabah ofise çıkan asansörde aynaya bakıyordum. Alnımın yukarısında, saçlarımın başladığı hizada bir kıpırtı mı vardı yoksa paranoyam mı devredeydi? Bu ne? O da ne? BİTTTT!!!

Masama bile geçmeden direk geri aşağıya inip arabama atladığım gibi eve gittim. Kafamı koparsınlaaaar, diye haykırarak Şövalye’yi aradım. Eczanenin bütün bit şampuanlarını aldım. Daha da getirmelerini sipariş ettim. Oturdum Hayriye’nin önüne. Ben onu taradım, o beni taradı. Üçer bit çıktı ikimizin kafasından.


Bütün evi yıkadık. Bütün havluları, çarşafları, koltuk yüzlerini, perdeleri bile. Montlarımızı karantinaya aldık, kapalı poşetlerde. Arada birkaç ceket 60 derecede yıkanıp helak oldu, o ayrı. 

Bit şampuanını on dakika uygulayın diyordu ben 3 saat ve defalarca uyguladım. Saçlarımın dibi kaşıntıdan mahvolmasına rağmen hızımı kesmeyip saçlarımı boyadım da. Artık kimyasaldan kafam erime kıvamına gelmişti. Yine de kafamdan çıkan üç bite inanamıyordum. Bu sık saçlı kafada yürüyen biti gözümle gördüysem en az bin tane bit olmalıydı. Gerisi nerdeydi? Saklanıyor olmalılardı. Bu sefer sık dişli tarakla milyon darbe vurdum. En son saçlarımın dibi kanıyorken bıraktım.  

Akşama doğru yuvadan dönen Jelibon tekrar bit şampuanı ve taranma seansına girdi. Sonra  Şövalye eve geldi. O da bit şampuanıyla yıkandı. Ondan bir şey çıkmadı ama. Ömründe bitlenmemiş şanslılardan. Hoş, bunun sebebi keltoşluğu. Oysa benim kafam bitler için cennetten bir köşe olmalı.

Akşam artık 9 civarıydı. Pestil olmuştuk. Planters’ın yatma vaktiydi. A, dedi Hayriye Hanım. Planters’a tekrar bakalım. Bu da kafasını kaşıyor. O ana kadar o kadar da incelemiştik saçlarını halbuki. Tarakla bir geçtik ki, 14 aylık yavru da bitlenmişti.

Şampuanın üstünde 2 yaş altına uygulamayın yazıyordu. Ben de hemen gugıla başvurdum. Avrupa’dan ithal bir şampuandı bizimki ve orijinal sitesinde 6 ay üstüne uygulanabilir yazıyordu. Nedense Türk etiketi 2 yaş altına olmaz yazıyordu. Ülkelerdeki uygulama farkları heralde diyip Planters’a da şampuanı sürdük. Yine de kısa tuttuk uygulamayı. Taradık. Zaten üç tel saçı vardı o bitler ne demeye oradalardı ya.

Ertesi günlerde tekrar tekrar yıkadım kafamı şampuanla. Her akşam en az iki saat taranıyordum. Bir şey çıkmadıkça iyice kuşkulanıyordum. Yani tamam, bütün gün sürmüştü bitlerden arınmak ve çok yorulmuştuk ama travma seviyesinde hissetmemiştim olanları. Bir kere bu yeni nesil bit şampuanı çok rahattı. Zırt diye köpürüp fırt diye çıkıyordu kafadan. Kafamı prilleme, mintaxlama ihtiyacı duymamıştım. Kutusundan çıkan tarağı da çok kullanışlıydı. Sirkelere aman vermeyen sıklıkta dişleri hemen temizliyordu saçları. Neredeyse 30 yıl aradan sonra bit fobimi yenmiştim. Sanırım bir tek fareden tırsıyorum artık. O korkumu yenmeye yarayacak bile olsa bununla yüzleşmek istemiyorum lütfen. Her şeyi yaşayarak öğrenmekten zorunda değiliz.   



Cuma, Ocak 03, 2014

Hayallerim, Dizilerim ve Kıvanç

Çok moktan günler geçiriyorum. Yorumları da kapadım. Ne pity partisi istiyorum ne de kına yakan momsterlar. Hem başka bir bloga daldım. Bu Hafiye yanımı bırakır gibi oldum. 

Ama sonra işte şöyle bir şey oldu. Bunu yazmak istedim.

Benim Kıvanç hastalığımı bilenler bilir. Hemşerim. Yakışıklım. Bu ara yeni dizisi başlayacaktı. İyi olacaktı. TV gibi bir uyuşturucuya ihtiyacım var çünkü. Her sezon başında bir iki şeye bakayım diyip sonradan hiçbir şey izlemez oluyorum çünkü. Gene öyle bir dönemdeyim. Dizisiz kaldım. 

İşte tam da bu anda Kıvanç'ın o çizmeli süvari pozları, karda şaha kalkmış atı falan heyecan yaptı bende. 

Bir de fragmanını izledim dizinin.


Bu racon dans beni benden aldı. Sonra işte ne zaman başlar bu dizi, hatta başladı da haberim mi yok diye gugıllarken bu kamera arkası fotolarından derleme videoyu buldum. 


Kıvanç'ın kukuletalı, omzundan düşen hırkalı halini hiç beğenmedim. Hayallerim yıkıldı. Bu aralar yıkılmayan hayalim kalmamıştı. Bu naif şey bile yıkıldı, sayın seyirciler. 



Cuma, Kasım 22, 2013

Jelibon'un Yemekle İmtihanı

Jelibon Karatay Diyeti yapan bir çocuk. Et, süt, yumurtadan başka bir şey yemiyor. Meyveyi, sebzeyi ağzına sürmüyor da denebilir. Ekmek, poğaça gibi hamur işlerini de nadiren yiyor. Ekmeği mesela üzerindeki krem peyniri yalarken ağzına kaçabilen kırıntılar düzeyinde yiyor aslında. Yine nadiren Eti Negro bisküvisi yiyebiliyor. Ama Negro olacak. Başka bir şey olmaz. Bazen de Aralıklı Oruç (Intermittent Fasting) tutuyor. Bir gün hiçbir şey yemiyor. Ertesi gün bir oturuşta yarım kilo et yiyor.

Bu sene mahallenin yuvasından aldık. Daha ‘düzgün’ bir yuvaya yolladık. O düzgün yuvada Jelibon’un yeme probleminin üstüne gitmeye karar verdiler. Öğretmeni dedi ki aç bırakırsanız yer. Acıktığında önüne sebze koyun. Yemiyorsa kaldırın. Her yemek istediğinde önüne sebze çıkarın. Çok acıkınca illa ki yer.

Bu yöntemi Şövalye de uygulayalım der dururdu aylardır. Anne Şövalye de. Benim annem de. Hayriye Hanım da. Komşu teyzeler de. Tüm dünya Jelibon’un aç kalırsa sebze yiyeceği teorisindeydi. Tamam, ulam, dedim. Sizin dediğiniz olsun. Deneyelim. Ama bilin ki ben tamam dersem uygularım. Zayıf halkalar sizsiniz. İlk gözyaşında vazgeçecek olan ben değilim. Sizsiniz. Tamam mı? Tamam.

Jelibon acıktığında önüne bezelye kondu. Fasulye kondu. Köfte bitti, süt bitti, dendi. 48 saat boyunca hiçbirini yemedi. Ağzına 1 kalori girmedi. Arada annem uğramış. Annane, çantanda bisküvi var mı, diye sormuş. Annem ağlamaktan kahrolmuş beni arayıp verin şu çocuğa istediğini dedi. Şövalye’nin içi kıyıldığından ona istediği yemeği vermiyorum diye benle dalaştı. Hayriye Hanım köşelerde üzüldü. Bütün zayıf halkalar beklediğim üzere kopmaya yaklaştılar.

İki günlük açlığın sonunda koltuktan kalkamaz hale geldi çocuk. O kadar enerjisi çekildi ki, ‘anne beni kaldırsana’ dedi. Yürümeye takati yoktu. Öğretmenini aradım. Dedim bir gün daha devam edersek hastanede seruma gireriz. Gidişat bu. Ne yapalım? Araya başöğretmen/psikolog girdi. İstediğini verin. Sadece yuvaya kahvaltı etmeden gelsin. Burada çeşitli düzenlerle yemek yedirmeye çalışacaklarını söylediler. İyi diyip koydum köftesini önüne. Çocuk bayram etti. Zayıfların gözyaşları dindi.

Aradan üç ay geçti. Yuvada geldiğimiz nokta Jelibon’un yemek masasına bari oturduğu bir düzen oldu. Oturuyor ama yemiyor. Arkadaşlarını bekliyormuş. O gün bu gündür yuvaya gitmek konusunda arıza da çıkarmıyor. Daha evvel ‘bana orada yemek veriyorlar, gitmiycem’ diye ağlayıp tepiniyordu. Sanki işkence ediyorlar, der gibi.

Bu olaydan sonra ne yedin, ne yemedin diye takibi de bıraktık. Jelibon’un inadı hepimizi kırıyordu çünkü. Bu inatla savaşacak kadar güçlü bir ekip değildik. Boyumuzun ölçüsünü almıştık. Hem yuvayı ‘yemek yemesi beklenilen yer’ olmaktan çıkarmamız da gerekiyordu. O yüzden ona yuvada hangi şarkıyı öğrendin, nasıl resim yaptın falan diye soruyoruz önden. Yuvada ne yedin, sorusunu 15. sırada falan soruyorduk.

Geçen gün yuvadan döndüğünde Hayriye Hanım’a, “Ben yuvada çorba içtim. Pilav ve yogurt yedim” demiş. Yuva defterini o gün boş bırakmış öğretmeni. Bir heves aradık. Yedim demezdi çünkü. Dik dik, bir şey yemediğini söyler, bazen de kıvırmak babında büyüyünce yiyeceğini söylerdi.


Öğretmeni maalesef çorba-pilav-yoğurt hikayesini doğrulamadı. Peki dedim, neden söyledi acaba bunu. İlk kez uyduruyor. Üstelik üzerinde zerre yeme baskısı yokken. Demek ki fikren yemek yeme fikrine alışmış. Yakında tatlarına bakacağını iddia etti. Bana pek inandırıcı gelmedi bu iddia ama bekleyip göreceğiz bakalım.