Perşembe, Nisan 17, 2014

Ev Babası Şövalye

Şövalye işten ayrıldı yine. İki yılda bir bahar geldiğinde bu oluyor. O yüzden sorun bu değil.
Sorun, benim de işi bırakmak isterken, ‘aa ben de bırakıcam zaten, beraber bırakalııım’ diye çocukça bir yorumuyla benim depresyonumu katlaması oldu.

İş bırakmak konusunda hiç şakası yoktur Şövalye’nin. Tak diye bırakır. Benim, senin, onun, ailenin geliri, çocukların okulu, sonrası vs’ye pek takılmaz.

Tamam, onun yüzünden işi bırakmamış değilim ama o gün yani, tam da işten nefretimin çok büyüdüğü, ofiste hezeyanların döndüğü günlerde bana bu cümleyi kurmasaydı o anın ateşiyle bırakabilirsim. Oysa o an bu cümle büyük bir takoz oldu önüme. Ben patronlara koca şirketi revize ettirtmeyi bile becerebilirim ama Şövalye’nin işte durmasını sağlayamam. Şövalye iş konularında akacak kan’dır. Aklına koydu mu ofiste fazla durmaz.

Benim derdim Şövalye'nin para kazanmaması, anarşik olması falan değil. Derdim, Şövalye’nin evde olması. Çocuklarla daha çok vakit geçirmesi. Bunlar birer dert. Çünkü çocuklarla  geçirdiği her vakit hem Hayriye Hanım'ın iş yapışına hem de çocukların düzenine, alışkanlıklarına, terbiyelerine sokulmuş çomaklar olarak bize geri dönüyor. Çocuklar artık uyurken ağlıyorlar. Yemek yemek istemiyorlar. Hayriye Hanım, evde nasılsa Şövalye var diye Planters’ı babaya bırakıp komşu gezmelerine, günlere gidiyor. Jelibon evde duran baba yüzünden yuvaya gitmek istemiyor. Her sabah servis biraz daha beklesin diye yalvarmayla geçiyor.

Şövalye çalışırken geç saatlere kadar çalışırdı. Akşam 9’a doğru eve gelirdi. Ben genelde 7 gibi evde oluyordum. 9’a doğru cinnet artmış, evde kıyametlerin koptuğu anlara gelmiş oluyorduk. Jelibon, Planters’a vurursa –ki hep vuruyor- odasında 3.5-4 dakika kadar düşünme cezası alıyordu. Planters da sağ olsun, başına gelenlere saatlerce ağlayabiliyor. Bir unut kızım ya, geçti bitti yok. İşte o cadı saatinde Şövalye gelirdi. Bana kızardı bütün işin ceza vermek, diye. Çocuklar sevgiyle büyürmüşmüş. Bu sevginin ızdırabından bihaber replikler saçardı. Birini bir dizine, diğerini diğer dizine oturtup isteyene çikolata, isteyene şeker, çizgi film, ne varsa sakındığım hepsini cömertçe verirdi. Zaten bu sevgi 15 dakika sürerdi ve çocuklar uyurken Şövalye, kendini çocuklarını Hafiye cadısından kurtarmış kahraman baba olarak salondaki kanepesinde horlamak üzere yerini alırdı.

Geçen gün eve akşam 8’de geldim. Kapıyı açar açmaz feci bir gürültü. Jelibon, odasında ağlıyor. Planters, Jelibon’un odasının kapısının önünde ağlıyor. Hayriye Hanım candy crushers oynuyor. Şövalye kendine aldığı çiğ köfte paketini sinirle açmaya çalışıyor.

Jelibon, Planters’a vurduğu için cezalıymış. E, ne kadardır odasında, dedim. Bir yarım saattir oradaymış. Haydaa oldum. Dört dakikayı geçmemeliydin. Delirticen mi çocuğu?

Jelibon’un odasına girdim hemen. Ali yazar, Veli bozar olmasın, Şövalye’nin dediği laf kırılmasın diye onu ‘kurtarmadım’. Planters’a vurduğu için cezalı olduğunu söyleyip, bari oyalansın diye eline oyuncaklar verip çıktım.

Planters da yediği dayağı çoktan unutmuş, Jelibon’la ayrı kaldığına ağlıyor. Celladına aşık bu da.

"Nasılmış?", dedim Şövalye’ye. "15 dakika görüp çikolata vermeye benzemiyor tabii onlarla vakit geçirmek. Sen de hemen cezaya bağlamışsın."

Homurdandı. Jelibon’un ağıdı da dinmişti. Bir baktım Şövalye almış onu kucağına, salona getiriyor. Beraber öpüş koklaş ağlaş sarmaş dolaş olmuşlar. İstikrar, disiplinin anası ama bizimkinde yok işte, napıcan.

Aradan beş dakika geçmedi yine Jelibon, oyuncak arabasını almak isteyen Planters’a bir patlattı. Jelibon odasında (ben geldiğim için sadece dört dakika) Planters da salonda tepemizde on dakika kadar ağladı.


Üçer dakikalık es’lerle bu durum uyuyana kadar devam etti.  

Salı, Nisan 08, 2014

Ailecek Bitlendik

Hayat ne tuhaf. Vapurlar falan. İçimdeki yazma isteğinin bitmesine hayret ediyorum. Bu istek bitmişken yazmadım ben de. Kasmadım ayda bari bir kez yazayım diye. Şimdi yine yurtdışında bir otel odasındayken yazayım istedim. Yazıyorum. Türlü gaileler geçti başımızdan işte son yazıdan beri. Gündemi takip etmek başlı başına bir iş. Ofis, trafik, çocuklar. Başka da bir şey yok.

İki ay önceydi. Bitlendik ailecek. Jelibon yuvadan getirmiş. Ben o esnada Berlin’deydim. Bana telefonla söylediler bit bulduk diye. Yataktan zıpladığımı hatırlıyorum. Kafamı yatağın beyaz çarşaflarına eğip silke sile bir hal oldum. Kesin bende de var diye. Babam da benleydi. Yokmuştur, dedi. Biz burdaydık. Uzaktaydık. Yeni getirmiştir biti. Sana bulaşamadan halletmişlerdir.

Jelibon koko bir yuvaya gidiyor diye Şövalyegiller anlamadılar nasıl bitlendiğini. Bunun kokolukla ilgisi olmadığını anlatsan da nafile elbet. Benim çocukluğum bitlerle geçti. Belki de geçmemiştir de benim bitler yüzünden yaşadığım travma o kadar büyüktü sanki koca bir çocukluk sadece bitlerle savaşarak geçmiş gibiydi.  

O yıllarda bit şampuanları öksürük şurubunu andıran şişelerde olurdu ve sanırım pek işe yaramazdı çünkü annemin kafama gazyağı döküp, beni saatlerce o yağlı kafayla güneşte oturtup, gene kimlerle oynadın da bitlendin diye tasları, kovaları, duş başlıklarını kafama vura vura kaynar sularla yıkadığını hatırlıyorum. O yağ sabunla şampuanla çıkmamıştı da kafamdan en son pril’e dönmüştük. Bulaşık niyetine. Saçlarım.

Yine de bitmemişti bitler.  En sonunda kısacık kesilmişti rapunzel saçlarım. Oysa ben kendimi prenses falan sanıyordum. Kısa saçlarla bu sanrıların da sonu gelmişti.
Böyle bir geçmişe sahipken bitlenme fikri ne fenadır varın tahmin edin.

Sonra Berlin’den Istanbul’a döndük işte. Jelibon’un saçları arınmıştı bitten. Ben de eğdim kafamı Hayriye Hanım’ın önüne. İyice baktı. Yok bir şey sende, dedi. İyi dedim.

Ertesi gün sabah ofise çıkan asansörde aynaya bakıyordum. Alnımın yukarısında, saçlarımın başladığı hizada bir kıpırtı mı vardı yoksa paranoyam mı devredeydi? Bu ne? O da ne? BİTTTT!!!

Masama bile geçmeden direk geri aşağıya inip arabama atladığım gibi eve gittim. Kafamı koparsınlaaaar, diye haykırarak Şövalye’yi aradım. Eczanenin bütün bit şampuanlarını aldım. Daha da getirmelerini sipariş ettim. Oturdum Hayriye’nin önüne. Ben onu taradım, o beni taradı. Üçer bit çıktı ikimizin kafasından.


Bütün evi yıkadık. Bütün havluları, çarşafları, koltuk yüzlerini, perdeleri bile. Montlarımızı karantinaya aldık, kapalı poşetlerde. Arada birkaç ceket 60 derecede yıkanıp helak oldu, o ayrı. 

Bit şampuanını on dakika uygulayın diyordu ben 3 saat ve defalarca uyguladım. Saçlarımın dibi kaşıntıdan mahvolmasına rağmen hızımı kesmeyip saçlarımı boyadım da. Artık kimyasaldan kafam erime kıvamına gelmişti. Yine de kafamdan çıkan üç bite inanamıyordum. Bu sık saçlı kafada yürüyen biti gözümle gördüysem en az bin tane bit olmalıydı. Gerisi nerdeydi? Saklanıyor olmalılardı. Bu sefer sık dişli tarakla milyon darbe vurdum. En son saçlarımın dibi kanıyorken bıraktım.  

Akşama doğru yuvadan dönen Jelibon tekrar bit şampuanı ve taranma seansına girdi. Sonra  Şövalye eve geldi. O da bit şampuanıyla yıkandı. Ondan bir şey çıkmadı ama. Ömründe bitlenmemiş şanslılardan. Hoş, bunun sebebi keltoşluğu. Oysa benim kafam bitler için cennetten bir köşe olmalı.

Akşam artık 9 civarıydı. Pestil olmuştuk. Planters’ın yatma vaktiydi. A, dedi Hayriye Hanım. Planters’a tekrar bakalım. Bu da kafasını kaşıyor. O ana kadar o kadar da incelemiştik saçlarını halbuki. Tarakla bir geçtik ki, 14 aylık yavru da bitlenmişti.

Şampuanın üstünde 2 yaş altına uygulamayın yazıyordu. Ben de hemen gugıla başvurdum. Avrupa’dan ithal bir şampuandı bizimki ve orijinal sitesinde 6 ay üstüne uygulanabilir yazıyordu. Nedense Türk etiketi 2 yaş altına olmaz yazıyordu. Ülkelerdeki uygulama farkları heralde diyip Planters’a da şampuanı sürdük. Yine de kısa tuttuk uygulamayı. Taradık. Zaten üç tel saçı vardı o bitler ne demeye oradalardı ya.

Ertesi günlerde tekrar tekrar yıkadım kafamı şampuanla. Her akşam en az iki saat taranıyordum. Bir şey çıkmadıkça iyice kuşkulanıyordum. Yani tamam, bütün gün sürmüştü bitlerden arınmak ve çok yorulmuştuk ama travma seviyesinde hissetmemiştim olanları. Bir kere bu yeni nesil bit şampuanı çok rahattı. Zırt diye köpürüp fırt diye çıkıyordu kafadan. Kafamı prilleme, mintaxlama ihtiyacı duymamıştım. Kutusundan çıkan tarağı da çok kullanışlıydı. Sirkelere aman vermeyen sıklıkta dişleri hemen temizliyordu saçları. Neredeyse 30 yıl aradan sonra bit fobimi yenmiştim. Sanırım bir tek fareden tırsıyorum artık. O korkumu yenmeye yarayacak bile olsa bununla yüzleşmek istemiyorum lütfen. Her şeyi yaşayarak öğrenmekten zorunda değiliz.   



Cuma, Ocak 03, 2014

Hayallerim, Dizilerim ve Kıvanç

Çok moktan günler geçiriyorum. Yorumları da kapadım. Ne pity partisi istiyorum ne de kına yakan momsterlar. Hem başka bir bloga daldım. Bu Hafiye yanımı bırakır gibi oldum. 

Ama sonra işte şöyle bir şey oldu. Bunu yazmak istedim.

Benim Kıvanç hastalığımı bilenler bilir. Hemşerim. Yakışıklım. Bu ara yeni dizisi başlayacaktı. İyi olacaktı. TV gibi bir uyuşturucuya ihtiyacım var çünkü. Her sezon başında bir iki şeye bakayım diyip sonradan hiçbir şey izlemez oluyorum çünkü. Gene öyle bir dönemdeyim. Dizisiz kaldım. 

İşte tam da bu anda Kıvanç'ın o çizmeli süvari pozları, karda şaha kalkmış atı falan heyecan yaptı bende. 

Bir de fragmanını izledim dizinin.


Bu racon dans beni benden aldı. Sonra işte ne zaman başlar bu dizi, hatta başladı da haberim mi yok diye gugıllarken bu kamera arkası fotolarından derleme videoyu buldum. 


Kıvanç'ın kukuletalı, omzundan düşen hırkalı halini hiç beğenmedim. Hayallerim yıkıldı. Bu aralar yıkılmayan hayalim kalmamıştı. Bu naif şey bile yıkıldı, sayın seyirciler. 



Cuma, Kasım 22, 2013

Jelibon'un Yemekle İmtihanı

Jelibon Karatay Diyeti yapan bir çocuk. Et, süt, yumurtadan başka bir şey yemiyor. Meyveyi, sebzeyi ağzına sürmüyor da denebilir. Ekmek, poğaça gibi hamur işlerini de nadiren yiyor. Ekmeği mesela üzerindeki krem peyniri yalarken ağzına kaçabilen kırıntılar düzeyinde yiyor aslında. Yine nadiren Eti Negro bisküvisi yiyebiliyor. Ama Negro olacak. Başka bir şey olmaz. Bazen de Aralıklı Oruç (Intermittent Fasting) tutuyor. Bir gün hiçbir şey yemiyor. Ertesi gün bir oturuşta yarım kilo et yiyor.

Bu sene mahallenin yuvasından aldık. Daha ‘düzgün’ bir yuvaya yolladık. O düzgün yuvada Jelibon’un yeme probleminin üstüne gitmeye karar verdiler. Öğretmeni dedi ki aç bırakırsanız yer. Acıktığında önüne sebze koyun. Yemiyorsa kaldırın. Her yemek istediğinde önüne sebze çıkarın. Çok acıkınca illa ki yer.

Bu yöntemi Şövalye de uygulayalım der dururdu aylardır. Anne Şövalye de. Benim annem de. Hayriye Hanım da. Komşu teyzeler de. Tüm dünya Jelibon’un aç kalırsa sebze yiyeceği teorisindeydi. Tamam, ulam, dedim. Sizin dediğiniz olsun. Deneyelim. Ama bilin ki ben tamam dersem uygularım. Zayıf halkalar sizsiniz. İlk gözyaşında vazgeçecek olan ben değilim. Sizsiniz. Tamam mı? Tamam.

Jelibon acıktığında önüne bezelye kondu. Fasulye kondu. Köfte bitti, süt bitti, dendi. 48 saat boyunca hiçbirini yemedi. Ağzına 1 kalori girmedi. Arada annem uğramış. Annane, çantanda bisküvi var mı, diye sormuş. Annem ağlamaktan kahrolmuş beni arayıp verin şu çocuğa istediğini dedi. Şövalye’nin içi kıyıldığından ona istediği yemeği vermiyorum diye benle dalaştı. Hayriye Hanım köşelerde üzüldü. Bütün zayıf halkalar beklediğim üzere kopmaya yaklaştılar.

İki günlük açlığın sonunda koltuktan kalkamaz hale geldi çocuk. O kadar enerjisi çekildi ki, ‘anne beni kaldırsana’ dedi. Yürümeye takati yoktu. Öğretmenini aradım. Dedim bir gün daha devam edersek hastanede seruma gireriz. Gidişat bu. Ne yapalım? Araya başöğretmen/psikolog girdi. İstediğini verin. Sadece yuvaya kahvaltı etmeden gelsin. Burada çeşitli düzenlerle yemek yedirmeye çalışacaklarını söylediler. İyi diyip koydum köftesini önüne. Çocuk bayram etti. Zayıfların gözyaşları dindi.

Aradan üç ay geçti. Yuvada geldiğimiz nokta Jelibon’un yemek masasına bari oturduğu bir düzen oldu. Oturuyor ama yemiyor. Arkadaşlarını bekliyormuş. O gün bu gündür yuvaya gitmek konusunda arıza da çıkarmıyor. Daha evvel ‘bana orada yemek veriyorlar, gitmiycem’ diye ağlayıp tepiniyordu. Sanki işkence ediyorlar, der gibi.

Bu olaydan sonra ne yedin, ne yemedin diye takibi de bıraktık. Jelibon’un inadı hepimizi kırıyordu çünkü. Bu inatla savaşacak kadar güçlü bir ekip değildik. Boyumuzun ölçüsünü almıştık. Hem yuvayı ‘yemek yemesi beklenilen yer’ olmaktan çıkarmamız da gerekiyordu. O yüzden ona yuvada hangi şarkıyı öğrendin, nasıl resim yaptın falan diye soruyoruz önden. Yuvada ne yedin, sorusunu 15. sırada falan soruyorduk.

Geçen gün yuvadan döndüğünde Hayriye Hanım’a, “Ben yuvada çorba içtim. Pilav ve yogurt yedim” demiş. Yuva defterini o gün boş bırakmış öğretmeni. Bir heves aradık. Yedim demezdi çünkü. Dik dik, bir şey yemediğini söyler, bazen de kıvırmak babında büyüyünce yiyeceğini söylerdi.


Öğretmeni maalesef çorba-pilav-yoğurt hikayesini doğrulamadı. Peki dedim, neden söyledi acaba bunu. İlk kez uyduruyor. Üstelik üzerinde zerre yeme baskısı yokken. Demek ki fikren yemek yeme fikrine alışmış. Yakında tatlarına bakacağını iddia etti. Bana pek inandırıcı gelmedi bu iddia ama bekleyip göreceğiz bakalım. 

Cuma, Eylül 27, 2013

Motivasyon Aranıyor

Bir sene üzerinde çalıştığım proje patladı. Beraberinde hayalini kurduğum kariyer zıplaması da. Hiç zaman kaybetmeden ağır bir depresyona girdim. Yoldan yanımdan geçen insanları  durdurup ‘ben çok üzülüyorum’ demek istiyordum. Jelibon styla. O öyle derdi bir ara istediği bir şeyi yapmadığımda. “Ama ben.. Çott.. Üzüloorum”

Neye üzüldün desen, kariyeri ziteyim, derim. Bu tam öyle bir şey de değil. Bir senelik emeğim de. Kullanılmayan doğum iznim de değil.
Böyle proje göz göre göre patladı. Kazayı gördüm. Engel olamadım. Engel de olamazdım. Beni aşardı ama işte kontrolü kendimde sanma şuursuzluğumdan bir daha sınandım.

Depresyonun dibindeyken Gezi olayları başladı. Hazır evde çocuklardan uyku yokken sabaha kadar elimde telefon, ipad, devamlı twitterda gezindim. Paylaşılan linkleri okudum. İki kere Gezi’ye gittim. Gayler için yürüdüm. Bundan sonra bütün ezilmişler için tepkimi göstermeye söz verdim. Bu içinde bulunduğum ağır ruh halini hafifletmedi elbette. Başka bir forma soktu. Artık kendi ve ailesi adına, millet adına endişeli, uykusuzluktan beyni durmuş, günde üç saatini trafikte geçiren bir patetike dönüştüm.

Bu duruma da alıştım derken yaz tatilleri başladı. Çoluk çombalak hem anneanne hem babaanne yazlıklarından başka yerde paklanmayız derken az ama çok az kafamı dinlerim sandığım yerlerde kayınvalide ve anne hışımlarına uğradım. Jelibon’un yemek yememesi notoryus boyutlara ulaştığından ikisinin de şaftı kaydı. Kah bana kah Hayriye Hanım’a kestikleri biletlerden gına geldiğinde kayınvalideyle itişmeyi totom yemedi ama anneme güzel patladım.

Dedim ki toton yiyorsa şu çocuğa dil, öğret matematik öğret. Olmadı okul parasını öde. Varsa yoksa ne yedi, ne yemedi. Zıkkım yesin. Ya da yemesin. Bir şey yemesin. Ölmez heralde, napiym.

Şövalye her sene iş değiştirdiğinden yaz tatili yapamaz. O yüzden ona haftasonları gitmeli gelmeli, bana arada gitmeli gelmeli 5 kişilik aile düzeneğinde 35 tane uçak bileti almışım. Toplanın gidiyoruz demeyi totom yemedi. Bağırdım bağırdım gidip arka odaya kitap okumaya çalıştım. Okurken Jelibon geldi. “Anne, biz nere gidoorus?” diye sordu. Verdiğin hiçbir cevabı beğenmeyerek milyon kere sormaya devam etti. Duymak istediği ‘hadi dışarı çıkalım, akülü arabanı sür’ idi cevabı. Oraya gelinceye kadar nere gidooruz, nere gidooruz.

Akülü arabasını 500 metre sürdükten sonra sıkılıp ben binmiycem, sıkıldım da der. Hava gölgede 45 derece olan Adana Ağustos’unda o 40 kiloluk arabayı ittire kaktıra eve geri götürmek bana düşer. Totomu koyar koymaz başka bir problem çıkar. Mesela Planters bunun bir oyuncağıyla oynadığı için yarım saat ağlar. Ağlamasından Planters da ağlar. Hadi yine dışarı çıkarız ki bu senfoni dinsin. Bu sefer çocuk havuzunda oradan atlama, buradan patlama Jelibon diye boğaz patlatırım. 3 saat havuzdan çıkmayan Jelibon ertesi gün muhakkak kusar, ishal olur. Hani derseniz ki Hayriye Hanım , anneanne falan ilgilenseydi. Jelibon ‘anne yapsıııın’ diye kendini yerlere atarken bu pek mümkün olamadı. Anne sürsün. Anne yıkasın. Anne oynasın.

Yazmiyim daha fazla bu moktan geçen yazı. Eylül gelsin, ofise dönünce yerdeki halıfleksleri öpücem, diye diye çok şükür yaz bitti.  Velhasıl bu bitiklikte yazı da yazamadım.
Zaten yazacak bir gözlemim de kalmadı. Genellikle dünyadan bihaberim. Bir şeyler okumaya vaktim yok. Pansiyon eve kapandı. Yonc da manita yaptı. Benle görüşen, beni besleyen de kalmadı. Çocuklarla hayat kısmı kaldı bir tek harbi ilginç olabilen. O da benim okur kitlemi açmıyor. Zaten o konuda ne yazsam linçe gidiyorum. Alkış da yok. Sıkıcı yani. Yazma motivasyonumu kaybettim. Bulmaya zorlamaya karar verdim işte. Bakalım. Kısmet.

Salı, Nisan 30, 2013

Uyku, Biraz Uyku


O kadar meşgulüm ki meşguliyetimi anlatmaya bile vaktim yok. Proje temposu, iki çocuk temposu, her gün çekilen üç saatlik İstanbul trafiği temposu, seyahat temposu üst üste şaka gibi oluyor bazen. Daha ne olabilir derken bir şey daha illa ki çıkıyor. 

Jelibon’u doğurduktan sonra ‘artık dergi, gazete okuyamıyorum’ diye bunalmıştım. Şimdilerde gazete ve dergi bir gençlik hatırası. Eve her gün gazete geliyor. Kapağını açmadan atıyoruz. Ne akil insanları, ne Survivor’I, ne Ergenekon’u…hiçbir konuyu bilmiyorum. 

Geçenlerde projemiz için risk babında ‘ya nükleer bomba atılırsa’ demişti yabancının biri. Nasıl yani, olmuştum. Yok artık, olmaz öyle şeyler canım, kah kih diyip adamın şüpheciliğini klinik bulmuştum. Kim Türkiye’ye nükleer atacak? İran mı? Onlarda vardı galiba birtakım bu tarz silahlar. Ama zaten adamın Kuzey Kore’yi kast ettiğini resmen bir hafta sonra anladım. O da bir seyahatim sırasında bir kitapçı standında gördüğüm The Economist’in kapağındaki Kuzey Koreli diktator sebebiyle. O an çaktım köfteyi.   

Sadece dünyanın politik ekonomik halleri de değil, pop kültürü de bilmiyorum. Mesela televizyonda Turkcell reklamı görüyorum. Bu ne,diyorum. Anlamıyorum. Meger Harlem Shake yapıyorlarmış. Öyle bir şey varmış. Şövalye bana ‘Uzaylı mısın?’ diyor. Olabilir aslında. Aslında dünyadan habersiz çok dünyevi şeyler yapıyorum. Ne garip.

Bu cehaletimle barışığım ama. Napiym, diyorum. Bilsem nolucak. Bildiğimde ne olmuştu ki. Artık ihtiyaçlarım entelektüel değil. Atom bombası da neymiş. Günde beş-altı saat uyku bana bayram havası estiriyor. Uyursam benden atomu yok.

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Çinli Oyuncak Kabusu


Jelibon’a zırt pırt oyuncak alıyoruz. Hiç öyle çocuğuma az oyuncak alıcam, malının kıymetini bilsin tribini yapmayın önceden. Büyük konuşmuş olursunuz. Öyle olmuyor çünkü. Evde görmezse arkadaşlarında görüyor, tutturuyor. Zaten artık oyuncaklar da bizim zamanımızdaki gibi numune değil. 5 liraya bile bir dünya zımbırtı var. İğrenç kimyasallarla yapılmışsa bile Jelibon oyuncaklarını ağzına götürmediği için sorun değil. Ağzına hiçbir şey götürdüğü yok onun. Ağzı kilitli.

Hem en koko oyuncak bile Made in China artık. Bir başka oyuncağımız, ipad'imiz de Made in China. Siz şimdi kasarsan Çin’de yapılmamış olan doğal tahta oyuncakların varlığından söz edeceksiniz. Evet, onlardan da var bizde ama pek vakit geçirmiyor onlarla. Yanar döner Çinli şeyler daha cazip.

Zaten Jelibon’a planlı bir şekilde oyuncak almıyoruz. Bunu ilk yaşında yapmıştık. Oyuncakla oynamasını dört gözle beklediğimiz dönemlerdi heralde onlar. Kaç aylığa ne tip oyuncak almalı diye uzun uzun incelemişliğimiz vardı. Artık markete, alışverişe gittiğimizde bir şeyi kapıyor. Uygun ya da değil, önemli değil. Onu alıyoruz.

O kadar çok arabası, otobüsü, inşaat araçları var ki biraz da değişik bir şeyler alsın diye ona oyuncakçıda hep alternatif sunuyorum ama ı-ıhh. Kaptığı arabaya o kadar yapışıp o kadar çok bağırıyor ki neyi tuttuysa onu alıyoruz mecburen. En azından ‘bir tane alabilirsin’den anlıyor. Kucak dolusu şey almaya çalışmıyor. Buna da şükür.

Geçen gün ‘yeter artık yürürken öten bir araç daha almayın bu çocuğa’ diye ültimatom veren Şövalye ile Jelibon markete gitmişlerdi. Döndüklerinde Jelibon’un elinde kırmızı bir otobüs vardı. Şövalye böyle ailenin babası olarak birtakım ültimatomlar, tavsiyeler, akıllar verir ama kendisi iyi bir uygulamacı sayılmaz. Teorisyenliği daha kuvvetli.

Otobüs pilliydi. Hiç durmadan gidebiliyordu. Önüne çıkan engellerde de yön değiştiriyordu. Yalnız bu seyahati sırasında yüksek sesle Lambada şarkısını çalıyodu. Onun da sadece ilk satırını.

Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
X 1500

Lambada müziği, üzerinde Holiday Tours yazan kırmızı oyuncak otobüse bir tropikal tatilin tur otobüsü hissini yaratmak için verildi sanıyorum. Gerçi Kolbastı çalan oyuncak hesap makinemiz de olmuştu. Bir anlam yüklemek manasız da olabilir. Her neyse, bu sese artık tahammül edemez olmuştum. Jelibon’un fokusu başka bir şeye geçtiğinde hemen kapatıyordum sesini. Koşa koşa gelip tekrar açıyordu.

Jelibon'un usta ellerinde normalde 3-4 saat ancak sağlam kalabilen bu Çinli oyuncaklardan biri olmasına ragmen otobüs sağlam çıktı. Sabah bununla uyandık. Gece bununla yattık. Lambada'nın ilk mısrasını dinledik. Aletin iki ay boyunca pili de bitemedi. Son gün artık sesi boğuk boğuk ve ağır çekim çıkıyordu. Pili bitmek üzereydi.

Kooooğğğraaa fiiğğşşii foooonnnzz..

İki gün de bunu dinledikten sonra pili bitti çok şükür. Jelibon ama hala peşimde. Anne pil tak, diye. Pilimiz yok, diyorum. Gidip al demeyi henüz akıl edemiyor Allahtan.