Perşembe, Kasım 19, 2009

Uzun Mesafe Yolculuk

Kapıdan kapıya toplam 26 saat süren bir uçak yolculuğunun ardından yazmaktayım. Normalde 10 saat kadar daha kısa sürmesi gerekirken Heathrow'da aktarma yapmak ve British Airways ile uçmak gafletinde bulunduğumdan adrenalini ve sürüncemesi bol bir seyahat oldu.

Heathrow'a çok gelip gittim ve her seferinde lanet okudum ama ilk kez buradan aktarma yaptım ve her türlü işkence listesinde Heathrow aktarmasının açık ara lider olabileceğine kanaat getirdim. British'in kendi gecikmesi yüzünden kaçırdığım aktarmamın yeni rotasına uygun olarak değiştirilebilmesi ve bavulumun bulunabilmesi için bir terminalden diğerine yollandım. Terminaller arası otobüsle ulaşım 20 dakika sürüyor ve her terminalde illa ki yeni baştan güvenlikten geçiriliyordum. Her geçen dakikayla da makul bir rotayla seyahatimi tamamlama şansımı da kaybediyordum.

Bilet kesici olsun, rota belirleyici, bavul arayıcı olsun konusunun ehli kimseyle karşılaşmadım. Sanki dünyanın en kalabalık limanlarından birinde aktarmasını kaçıran ilk yolcu bendim. 45 dakika kuyrukta bekledikten sonra karşılaştığım müşteri temsilcisine 'Uçağım İstanbul'dan geç indi. Aktarmamı kaçırdım. Yeni rezervasyon yapabilir misiniz?' kadar basit bir soru sordum. Kafasını kaşıdı, çenesini sıvazladı. Beş dakika kadar çıkı çıkı klavyede bir şeyler yaptı. "Bu çok zor", dedi. "Ne yapacağımı bilemiyorum". Neler yapılması gerektiğini bilen ve tarifeleri de ezbere bilen biri olarak şu şu saatte bilmem nereye uçak var. Ona koyun, oradan da şuraya bağlayın, dedim. Sakin ol, dedi bana. Panik yapma. "Ta cehennemin dibindeki terminalden bir sonraki uçağın kalkmasına 40 dakika kaldı. Hadi be adam", dedim. "Hadiii". "Tamam", dedi. Bir şeyler print etti. Üzerine imzasını attı. Bununla gidebilirsin, dedi. Onunla gidemeyeceğimi biliyordum. Köylü kurnazlığı kafası bu. Boarding pass yerine hamili kart yakinimdir, gibi bir şey verdi bana. Ama adamın kırık İngilizcesiyle ve Aladağlar kadar serin duruşuyla başa çıkamadım. Dağarcığı yüz kelime olan adama rezervasyon tekniklerini anlatamazdım. Çaresiz torpilli kartımı denemek üzere d,ğer terminale gittim ve nitekim uçağa alınmadım. Otuz dakika sonra aynı terminale geri dönmüş ve 45 dakikalık kuyruğa tekrar girmiştim.

Bir terminalde güvenlikten resmen fanilamla ve yalın ayak geçtim. Güvenlik belasını bildiğimden zaten seyahat ederken üzerime metalli bir şey giymem. Pabucum da lastik olur. Geçtiğim kapı da ötmedi zaten. Tahmin ediyorum ki acelemden hiperventile olduğumdan kenara çekip mıncık mıncık üzerimi aradılar. "Ötmedi ki alarm", dedim. "Neden üzerim aranıyor?" Öyle işte kıvamı bir şey dedi kız. Kırık İngilizce'yi duyunca yine cevap vermekten vazgeçtim.

Uçağa almayanın da İngilizcesi yüz kelimeydi. Sıramı kıran adamınki de. Londra'da değil Polonyo'da, Endonezya'da, İspanya'daydım sanki. İngiltere'de İngiliz kalmamış. O, bu ve şu da oldu; çeşitli rende ve silindirlerden geçerek en nihayetinde Vancouver'a geldim. Burada da durum aynıydı. Muhtemelen sorunlu bir seyahatim olduğu için çok kişiyle muhatap olduğumdan batıda batılı kalmamışlığı ilk kez bu kadar gözüme çarptı. Sınırlar açılsın, göçler serbest kalsın dalgasının güya daha başındayız. Ben bu işin sonunu çok merak ediyorum. Varyete kaosunu da getiriyor. Bu potada politik ya da ekonomik olarak çoğunluk belki yukarda ama operasyon ve iş kültürü anlamında aşağıda bir yerde eriyor. Ya da göçler ucuz işçilik getirdi. Bu sayede seyahat etmek ucuzladı da ben de böylece zırp pırt dünyanın öbür ucuna gidebiliyorum.


Onu bunu bilmem. Adrenalinim dinmediğinden duruma saydırma kısmındayım ben hala.

Perşembe, Kasım 05, 2009

Türkiye'nin Tadı

O kadar liberal, toleranslı, aman eşitlikçi özgürlükçü ayağına yatarım ama dil ve onun kullanım biçimlerine, aracı olduğu mesajlarına dair içimdeki faşizme engel olamıyorum. Mesela uçağa bindiğimde Skylife dergisini karıştırmamla içimdeki faşist uyanıverir. Sol sütununda Türkçe, sağ sütununda İngilizcesi bulunan makalelerin, röportajların her iki dildeki versiyonlarını okumadan duramam. Okudukça öfke basar. Hakir görme basar. Metinlerde çoğu zaman çeviri hataları olur. Ona da kılım ama hadi olsun da en en uyuz olduğum şey çeviri hatasından ziyade oynanılan hedefe yakışılmadığıdır. ‘Uluslararası' tribine girmiş bir markaysan, ‘uluslararası’ okuyucunun da olacağını düşünüp ona göre konular seçer, ona göre adamlarla röportaj yapar, ona göre sorular sorarsın, di mi? İzleyicinin kim olduğunu bilmek esastır. Örneğin dünyaca tanınan biriyle röportaj yaptığında ona törkiş klişesi anket defteri zamanından kalma röportaj soruları sormasan iyi olur. Bu durumda çevirin gramer olarak doğru dursa da non-törkiş kişinin aklına giremeyebiliyorsun.

Skylife’ın sene başındaki sayısında Kevin Costner’a sorulan bilmemne filminde bilmemne rolünü oynamak nasıl bir duygu sorusuna adam paşa paşa işini yaptığı cevabını vermişti. Adam nerden bilsin bizde kimi oynarsan içten içe o olduğuna dair fikirler doğar. Oyunculuk şizofrenik bir yerdedir bu topraklarda. Sonra adama Atatürk'e dair sorular sorulmuş. O da ne desin, ancak geçen yıl geldiğinde Atatürk’ün kim olduğunu öğrendiğini ve bir ulusun tarihi liderine dair bir asrı devirmiş coşkulu gururuna hayret ettiğini söylemiş. En sonunda da Hidayet ve Mehmet Okur’u nasıl bulduğu sorulmuş. Kafadan onları tanıyor olmalı elbet. Onlar Amerika’nın ennn meşhur insanları zira. Röportaj kötü mötü de hani belki Türkçe’de sırıtmıyor o kadar. O kadar alıştık. Çevir bunu İngilizce’ye. Dilini değil ama, aklını da çevir. Bir İngilizsin. Bir Amerikalı. Batılı olma hadi. İngilizce bilen bir Afrikalı ol. Çinli ol. Öyle oku bakayım. Anladın mı bir şey?

Bugün Köln’e geldim. Uçaktaki dergide yine aynı terane. Istanbul’da aktarma yapmanın cazibesine dikkat çekilirken connect from Istanbul şeklinde yanlış edatlar kullanılmıştı. You connect IN Istanbul'dur halbuki. Aman canım, anlaşılıyor işte demeyin. Bize anlaşılır geliyor ama yabancıya değil. Connect from ibaresinde bir mesafe kat etme, Istanbul’dan ayrılma iması var. Bu durumda yönelmesi de, yani to’su da, olmalı. Oysa yazıda anlatılmak istenen A noktasından Istanbul’a gelinip aktarma yapılıp B noktasına gitmek. Connecting in Istanbul kısaca.

Bagajımı almak üzere banda yürüdüğümde dev Türkiye billboardları gözüme girdi. Beş dakika kadar anlamaya çalıştım ilanların mesajını. Bir fındık kasesinin üzerinden üstünde Taste Model of Turkey yazan bir kırmızı kuşak geçiyordu. Bir gıda fuarının bilmem kaçıncı koridoru Türkiye ürünlerine aitmiş. Taste model’i gelin görün vs diyor ilan. Sol altta Istanbul Ticaret Odası amblemi. Arkada bir başka ilan. Orada da bir buz küpündeki kirazın üstünde aynı kuşaktan vardı. Keşke resmini çekseydim. Gugıllar bulurum nasılsa dedim, bulamadım. Sonradan çaktım köfteyi. Best Model of Turkey gibi demek istiyordu. Best Model of the World yarışmasına istinaden heralde, taste model diyordu. Fonetik olarak da benziyor diye kullanmış olmalılar. O kuşak da dereceye girene takılan şeydi. İyi de, Best Model yarışmasını dünyada kim biliyor da uluslararası ortamda reklam konseptimize referans yaptık? Best Model of the World, Erkan Özerman isimli şahsın 22 yıldır düzenlediği ve hep Istanbul’da yapılan global ölçekte ufak çaplı bir yarışma. Ha pardon, ilk kez bu yıl Bulgaristan’a taşınmış. Hala küçük, hala bilinirliği sınırlı. Bir yabancının bu ilanlara bakıp bu kadar çağrışımı zincirlemesi hala imkansıza yakın.

Bir çıkıp dışardan bakamıyoruz kendimize. Bir uydu görüntümüzü alamıyoruz. Dünya para ve emeği değirmende su niyetine dövüyoruz bir de. Think globally, act locally prensibi bizde tersine, think locally, act globally olarak işliyor. Bu ilanların hazırlanmasında işveren derneklerden tutun, ajansına kadar zincirdeki hiç kimse lokal kaldıklarının farkına bile varamıyor. Bunu fark etmek için ne gerek? Yurtdışında yaşamış olmak mı? Yurtdışı yayınlarını, haberlerini, rakiplerini takip etmek mi? Senin bildiğini herkesin kafadan bilemeyebileceğinin farkına vardıran sorgulayıcı yaklaşım mı? Düşündüm düşündüm, 'kesinlikle şu' dediğim bir şeyi çıkaramadım. Ya yukarıdakilerin hepsi ya da bilmediğim başka bir şey. Belki de eğitim sisteminden girip adaletten çıkmak gerek gene.

Pazartesi, Ekim 26, 2009

Gardrop Yenileme

Mevsim değişirken fark ettim ki gardrobum acaip demodeydi. Demode diyerek kendime haksızlık etmeyeyim hadi, de sırf sabahları ne giysem diye dertlenmemek motivasyonuyla oluşturduğum gardrop milyon beyaz gömlek ve siyah pantolondan oluşuyordu. Gündeliklerim ise Amerika’dan aldığım kısa, polo yaka şeylerle 501 ya da o kesimde kotlardan ibaretti. Klasik ötesi bir gardrop. 50 yıl önceye de ait olabilir, 50 yıl sonraya da. Her iki dönemde de ne batırır ne çıkarır. Zaten serde pintilik var, bir yıldır da hamile kaldım kalıcam diyip kendime doğru dürüst bir şey de almamıştım.

Baktım vitrinlerde bol uzun tunikler ve salkım saçak hırkalar var. Bir rahat gözükmekteler. Göbek büyüse bile giyilirler. Hem de şu penguen görüntümden beni çıkarırlar düşüncesiyle ciddi bir gardrop yenileme sürecine girdim. Bu süreç mümkün olduğunca kısa, etkin ve etkili olmalıydı fakat. Alışverişten nefret ettiğim için öyle haftasonu alışveriş merkezlerinde dolaşarak kendime adım adım bir şey oluşturamazdım. Evimin dibindeki birçok mall’a bile üç beş kez ancak -o da sinemasına minemasına- gitmişimdir. Hangisinde ne mağazası var bilemezdim. İndirimleri de takip edemezdim. Mümkünse tek mağazadan birbiriyle uyumlu her şeyimi alıp çıkmalıydım.

Hal buyken geçen haftasonu Massimo Dutti ile işe başladım. İngiliz asılzade tripli olur muydum, olurdum. Fark etmezdi. Konuya hakim olduğunu sanan Şövalye de benle geldi. Bana güzel kombinasyonlar buldu Allah için. Tezgahta öyle duruyorlardı en azından. Soyunma kabininde hezeyanlar yaşandı fakat. Pantolonlar bir tuhaf durdu. Koca balon popolu, plili ama dasdaracık paçalı pantolonların üstüne uzun gömlek olamadı, kısa gömlekler de tipsizdi. Şövalye bana şişko dedi. Oysa basenim geniş benim. Puf popolu pantolon kaç kıza yakışır zaten? Sen kendi göbeğine bak, dedim. Biraz atıştık. Yargıcı’ya geçtik.

Yargıcı vitrinindeki mankenin üstündeki bir gömlek-hırka-pantolon kombinasyonu fena durmuyordu. Hepsini getirin dedim mağaza görevlilerine. Gömlek o kadar kısaydı ki göbeğim gözüküyordu. Hırka da dardı. Pantolon da kısaydı. Boyunuz uzun ondan, dediler. Ya başka bir şeyler getirin o zaman, dedim. Donatın beni. Bu sefer upuzun bir tunik geldi. Şu kemerle kalçadan bağlanan cinsten. Sanki hacı dede geceliğini giymiş gibi oldu. Onun altına dar pantolon gerek. Onun da 40 bedeni yoktu. 38’ine sığdım ama ıhhhh model bir sığma.

Ya sezon başı daha. Tane tane mi yapıyosunuz şu pantolonlardan? Nasıl 40’ı olmaz Ekim ayında? Tekrar donatın, dedim.

Öyle aval aval yüzüme baktılar. Fıtık ettiler adamı. Bu mağaza görevlisi tayfa zaten satın almak üzere kasaya götürdüğünüz ürünü elinizden alıp size güleryüz yapıp etiketi scanner’dan geçirme insanları. Donatma falan bilmiyorlar. E, ben de bilmiyorum. Bilsem zaten gardrobum siyah-beyaz olmazdı. Satışçı olacaklar bir de. Mal verin, alıcam diyen adamı boş yolluyor dallar.

Söylene söylene çıkıp eve döndük. Şövalye, çok mu İkoncanmış buuu? diye beni öpüp okşayarak güya rahatlatmaya çalıştı ama yine de hırsım geçmemişti.

Perşembe, Ekim 08, 2009

Anlaşmalı Boşanma

Sayısı üçü beşi geçmeyen evli arkadaşımdan birisi daha boşandı. Oturduk konuştuk tabi önden. Boşanma dilekçelerinin verilmesinden davaya kadar olan süreçte. Muhabbetin başında işte bir post-mortem analizi yapılıyor ilişkinin. Bakıyorsun bir kankan stabil mi diye. Ona göre muhabbetin yönü belirleniyor. Muhabbetin sonunda evliliğin felsefesine muhakkak giriyoruz. Gereksiz ilan ediliyor hep evlilik. Arkadaşım da mecburiyet gibi görmüşmüş evlenmeyi. Askerlik gibi. Okula gitmek gibi. Sorgulamamış zamanında. Şimdi sorguluyor.

Kankalarım eşleriyle kavgasız dövüşsüz ayrılıyor. Bir şeyler bitti mitti, sıkıldık, farklıydık falan feşmekan. 'Anlaşarak' boşanıyorlar yani. Boşanma kararına rağmen birisi ayrı ev tutup düzenini kuruncaya kadar beraber oturuyorlar. İşte tam da bunu benim aklım almıyor.

Şu hayatta üç günlük flörtümsüden bile kan çıkmadan, kafaya isabet ettiremediğimden duvarda bir şeyler patlatmadan ayrılamamış biri olarak bunu anlamaya ihtiyacım var. Belki de benim her zaman haklı olma ihtiyacımdan kaynaklanan bir durum bu. Sonunda canımın daha çok sıkılacağını, daha çok zarar göreceğimi bilsem dahi kendimi doğrulamadan ve yaptıklarımı doğrulatmadan oradan ayrılamıyorum. O noktada haliyle karşımdaki de beni anlamama ya da sarkastik bir hak verme tribine girdi mi tamamdır. Etrafta kesici ve delici alet olmasa iyi olur. Aslında o anda haklı olduğumu atmosfere sindirip uzayacağım. Hepsi o. Diğer türlü kontrolümü kaybetmem çok zordur.

Geçenlerde bir alacak verecek hikayesi çıktı. Eski hikayedir de biraz gelişmeler oldu durumda. Şövalye’ye anlatamıyorum böyle şeyleri. Paradan konuşamaz o. Öyle para yüzünden kalp kıramazlığından değil sadece, bildiğiniz muhasebe, finans terimlerini dahi iletişemezsiniz. Bünyesi almıyor. Şu kadarlık ev almamız için bankadan şu kadar vadeyle ayda şu kadar ödenen mortgage kredisinden çekmemiz gerek cümlesinde dahi beni paragöz ilan ediyor, konu hakkında konuşmayı reddediyor, sonra ben gereksiz uzun açıklamalara giriyorum, en nihayetinde ayarım kaçıyor.

Düella var Allahtan. Ağzım dolu dolu anlattım ona hikayeyi. Paragöz müyüm ben, diye ona da sordum. Evet
paragözsün, dedi. Ama haklısın, diye de ekledi. Kızdım mı? Yoo. Haklıydım ya.

Çarşamba, Eylül 30, 2009

Mutluluk Oyunu

Zürih’e gider gelirdim arada iş için. Bir numarası olmazdı. İki yıl kadar önce gittiğimde Basel’e de geçmem gerekiyordu. Yolu da uzattı bizi ağırlayan tayfa. Dağlar göller. Bir yere geldik ki cennet halt etmiş. Sessiz mi sessiz. Bir tek ineklerin çıngırakları duyuluyor. Heidi oldum. Bayırdan salındım. Ne güzeldi, yarabbim. Buralara da yazmıştım hatta o vakitler. Neyse, o gün bu gündür hep İsviçre'nin dağına bayırına gitmeyi istemiştim. Bayramı kısmet bildik. Gittik.

Memleketi o kadar sevdik ki ilk birkaç gün musmutluyduk. Her penceresinden çiçekler fışkıran bu sevimli yerlerde hayata karıştıkça ayarlar aldık tabii.

Her gittiğimiz yerin emlak piyasasını araştırmadan edemiyoruz biz. Hani uygunsa her yere yerleşebiliriz misali. İsviçre’de de bir şale alma ya da kiralama sevdasına düşüp emlak kataloglarına, emlakçı vitrinlerine bakındık. Memleket o kadar dudak uçuklatıcı pahalıydı ki içtiğimiz kahveyi düşünen ayransızlar olarak nasıl bir tahtırevan rüyası görüyorduk bilemiyordum. Şövalye’nin aa bak, uygun bir şale diye gösterdiği ilana heyecanla eğildim. Güzel bir bina vardı resimde ama meğersem sadece park yeri satılıkmış. Fransızca ilanları anlamıyor bizimkisi. Üff, dedik, oturduk. Memlekette 80-100 yıllık mortgage’lar varmış da ondan fiyatlar uzaya gitmiş.

Paso fondü yedik yemesine de dağın başında bir tencereye peynir eritip içine ekmek banma öğünü için adam başı 75 liradan aşağı çıkamamayı anlamadık. Neticede kuru ekmek peynirin fantezisine bu paralar çoktu. Bir yerden sonra ağır peynir kokusundan da bulantı gelmeye başladı zaten. Gerçek Heidi bu ağır yemeği yiyip hiç sekmeden bayır yukarı koşabilirdi ama ben yemekten sonra 200 metre bile yürüyemez hale geliyordum. Hatta fondü peynirlerinin kalori cetvelindeki gerçeğine ağır beyaz ekmekleri bandığımı da düşündüğümde bir fondü öğününün tüm günlük kalori ihtiyacıma bedel olduğunu hesapladım. Gözlerim ağlama öncesi titredi de günün geri kalanında aç kalmaya kalkıştım ama başaramadım.


Kaldığımız evin önü dev bir tarlaydı. Gece zifiri karanlıkta adeta Signs filmi gibi, uzaylılar tarlaya konup sonra da kapıları, çatıları tırmalıyorlardı. Yani aslında hava soğurken mobilyadan, beyaz eşyadan çıkan çıtırtılardı bunlar ama benim aklıma çok oyun oynattılar doğrusu.

Evden ayrılırken çöpleri çıkarmamız gerekiyordu. Bize tarif etmişlerdi. Bilmem nerede çöp bidonu varmış. Çarşamba günleri oraya atacakmıştık. Dedikleri yerde bir şey bulamadık. Çöp arka koltukta gittik saatlerce de atacak yer bulamadık. Sonra onları bir benzincide benzin alırken pompa yanındaki küçük ve de kapaklı çöp kutusuna tıkıştırdık ve hemen oradan uzaklaştık. Sınıra çok yakındık. Bir an önce kendimizi yollara vurmalıydık. Kameralar bizi çekmiş, kiralık arabamızın plakasını tespit etmiş ve en az 100 yuroluk yanlış yere yanlış çöp atma cezası yazmış olabilirdi. Ama sonra yolu karıştırarak kendimizi yine aynı benzincinin aynı sokağında bulmuştuk. Suçlular suç mahalline mutlaka geri dönermiş. Bir türlü çıkamadık o sokaktan.

Akşam olmuştu. Yoldaydık. Daha çok olmamıştı ama. Saat 8 olmuş, olmamış. O kadar taze bir akşam. Hem de hava muhteşem. Leman gölünü turluyoruz. Evian’dayız. Hani şu ünlü suyun yerinde. Bayağı bir şehir gibi gözüküyordu kendisi ama bir Allahın kulu yoktu sokaklarında. Şirketin genel merkezi en ortalık yerdeydi, havalı bir binaydı ama gene ıssızdı. Sonra bir Carrefour gördük. Girip su, bisküvi falan alalım dedik. Otoparkında rüzgardan uçuşan yapraklar girdaplar çiziyordu. İçeriden zayıf bir ışık sızıyordu ve gene kimseler yoktu. Restoran tabelalarının restoranları da karanlığa gömülüydü.

Nihayet ortamın en meraklısı Şövalye’ye afakan bastı. Eeeh, dedi. Yaşamam ben burada. 2025’te dünyayı saran virüs filmleri gibi. Bu ne be? Herkes öldü, bir biz kaldık sanki. Anladım ben. Burada çiçeği dikiyor, sonra iki mum ışığında evinde oturuyormuşsun.

Şövalye'nin zigzaglarını yorumsuz bırakamam ben de. Medeniyet böyle bir şey, dedim. Ne kadar az ortalıktaysan o kadar çok kendi başınasın. Kendini eğlemek için de mecburen artık okursun, yazarsın, ekersin, biçersin, keser, diker, gelişirsin.

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Perdelerin Konumu

Geçen gün domestik mucize Yonc, kocasının hamaratlığını çekiştiriyordu Şövalye’yle bana. Meğer Enişte Bey de Şövalye gibi IKEA perdeleri almalara kalkışmış. Becerikli kocamın aldığı ölçüye göre delinen ve fakat deliklerine uymayan kornişleri yüzünden bir daha, bir daha delinen duvara asılmışlardı hani. Haddinden fazla delikli varlıklarıyla bile göze işkence olmuşluklarının yanı sıra kafamıza inmişlikleri yüzünden kaldırılıp atılabilmişti nihayet. Yonclar’ın da benzer sorunları olmuş IKEA perdeleriyle. Onlarınki kısa kalmış. Pencere pervazları görünür kalmış da camları zar zor kapanıyormuş artık, o da perdeler süper dikkatlice kapatılınca.

Bu ipinden çekmeli, itmeli perdeler bizim pencerelere göre değil diye bin kez dedim ama dinletemedim. Bildiğin haşır huşur çekilen kumaş perdelerdir olayımız. Perdeleriniz, pencerelerinizin hareketlerine uyumlu olmalıdır. Öyle çekince içeri doğru açılan klasik pencereleriniz varsa perdeler asılıyken de pencereleri açabilmek için bu kumaş perdelere ihtiyacınız vardır. Ancak pencereleriniz de yukarı itmeli ise ipinden çekince yukarı çıkan perdelerinizden, pencereleriniz yana sürülerek açılıyorsa sopasından sürülerek örtülen perdelerinizden olabilir. Diğer türlüsü altyapısı olmadan aksesuarı olan Türk işi her şeye benziyor. IKEA gibi standart ölçülerin hüküm sürdüğü coğrafyalardan çıkma mallar da bizimki gibi bin ayrı kapı-pencere ölçüsünün olduğu ortamlarda bütün sempatikliğine, fonksiyonu ve uygun fiyatına rağmen ol-mu-yor.

Şövalye önce çok destekledi Enişte'yi. Ne de olsa perde beğenileri benzeşmiş. Yonc konuşmaya devam edince de taraf değiştirip Yonc’un yanına geçti. Enişte Bey bu IKEA perdelerinin üstüne tül perdeler asıyormuş da. Altta kalın perdeler, üstte tüller oluyormuş yani. Bunu garipsiyor Yonc. Alta tül, üste kalınlar takılmalıymış. Şövalye’nin de bu konuda Yonc’un yanına geçmesi hiç sürpriz olmadı. Domestik bilgedir, çok anlar ev aksesuarlarından.

Dedim alta kalınlar asılır. Tüller direk güneşe maruz kalmasın, kalırlarsa erirler diye alta kalın perdeler asılır; bir nevi koruma niyetine. Hatta da adına güneşlik derler bizim güneşi bol Çukurovamızda. Bizim evde de öyle asılılar ve Şövalye her ama heerr gün bu durumdaki sözde hatayı başıma kakar.

2’ye 1 kaldığım için haklı gibi oldularsa da tül perdelerin üstte kalmalarına dair direnişim devam etmekte. Çoğunluğa değil çoğula bakın. Faydası olmayan aksesuarları da atın.

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Başarının Sırrı

Tatilden beklentim bir ağaç gölgesinde kitap okumak ve internete bağlanabilen bir blackberry’yle gugılda dolaşmak diye belirtmiştim. Bunları yaparken sıkça bölmüştü Şövalye* beni hani uçalım, kaçalım diye. Biraz sakinleyip totosunun üstünde durabildiği üç beş anında da kendi kitabını, Malcolm Gladwell’den Outliers’ı okuyordu.

Şövalye seviyor böyle son moda pazarlama, business ya da az çalışarak zengin olma sırlarını açıklayan kitapları okumayı. Zengin olmak istiyorsanız şunları yapın diye liste liste giden hap kitaplardan biri vardı elinde geçen yıl. Üzerinden geçmiştik de beraber. 25 maddenin neredeyse hiçbirini uygulamıyordu. Dostlarına büyük borçlar verebiliyor, biraz para biriktirse işi bırakıp dünya seyahatine çıkmayı planlıyor, havalı takım elbiseler giymiyor, daha çok çalışacak diye daha çok para veren işe girmiyordu.

En son bombasını da iş seyahati için gittiği bir ülkede patlattı. Kendine tahsis edilen şoför -bütün Türk erkekleri sever sandığından olsa gerek- Şövalye’yi bir kumarhaneye götürmüş. Kocamın kumarla kağıtla işi olmaz. Acemi şansı olsa gerek, tutmuş 50 dolarına 2500 dolar kazanmış. Koy cebine parayı, karına getir, o da ev parasının biriktiği hesaba koysun, di mi ama? Yok. Paranın yarısını şoföre vermiş. Yeni evlenecekmiş de adamcağız. Hem onu kumarhaneye şoför götürmüşmüş. Kalanıyla da sokaktaki fakir ressamların tuhaf yağlıboyalarını alıp gelmiş. O yağlıboyaları evde her asmak istediği yer kolon çıktı da beton çivileriyle her yeri delik deşik etmesin mi bir de başıma? Öfkelendim möfkelendim ama bir yandan da onu parayla bağı kopmuşluğu yüzünden de sevdiğimden dikenine katlandım. Ama bazen bağını gerçeklikle de koparabiliyor, o ayrı yazının mevzusu.

Neyse, konumuza dönelim. Kitap okurken canı sıkıldığında okuduğu şeye dair bana sorular sormaya bayılır Şövalye. Outliers'ı okurken de yine aynısı oldu.
Önce adamın birini tanıyıp tanımadığımı sordu. Eski çalıştığım şirketin COO’suydu. Tanıyordum elbette. Kore’ye gitmiş de Amerikan iş tarzını oraya süper adapte etmişmiş. Eyvallah. Korelilerin bahsi geçen konuda Amerikalılarla nasıl papaz olduğunu da kısa bir açıkladım.

Birkaç saat sonra bir başka soru geldi. Yılın ilk üç ayında, yani Ocak-Şubat-Mart aylarında doğanlar hayatta daha başarılı oluyorlarmış. Bunu biliyor muymuşum. “Tabii ki", dedim. “Hatta Kerevit gitmeseydi Aralık’ta doğacağı için biraz hayıflanmıştım da. Birçok spor kulübü seçmelerinde, okul-sınav muhabbetlerinde hep doğduğun sene hesabı yapılır. Henüz 5-6 yaşlarındayken Ocak doğumlu bir çocukla Aralık doğumlusu arasında bayağı gelişme farkı olabilir. Bunlar dikkate alınmadığından sene sonu bebeleri istastistiksel olarak daha şanssız gruptadır. Hem ben bunu (bu tarzda okuduğum, hatta da okumayıp audiobook olarak arabada dinlediğim tek kitap olan) Freakonomics’te duymuştum. Bu bestseller kitap Freakonomics muhabbetini tekrarlıyor olamaz. Di mi?”

Bu entersean saptamayı ballandıra ballandıra bana anlatmayı umut eden Şövalye konuya aşinalığıma uyuz oldu. Ben de Outliers’ın Freakonomics kopyası olmasına takıldım. Her ikisi de bu kadar çok satarken bu kadar benzer örnekler kullanmaları şaşırtıcıydı. Bu sefer kitabı iyice merak ettiğimden Şövalye’ye soruları ben sormaya başladım.

-Ne anlatıyor bu kitap? Yani bu kadar örnek verdi de konuyu nereye bağlıyor? Söylemeye çalıştığı şey ne?
-Bir adam varmış, Hollandalı. Her kültürün farklı boyutları var diyor. Kimi kültürler feminen, kimisi maskülen. Kimileri bireysel...
-Hofstede’den bahsediyorsun?
-Evet, adı buydu galiba. Sen nerden biliyorsun?
-E, bize bütün üniversite boyunca bütün organizasyon teorileri boyunca bu adamı söyleyip durdular ya?
-Ama ben hatırlamıyoruuum? Kesin ben exchange olarak yurtdışına gittiğimde okumuşuzdur.
-Üçüncü sınıfın ikinci dönemindeydi organizational theory dersi. Sen 4. sınıfta exchange’din

Hafizamın fil olduğuna inanmadı da geceleri o uyuduktan sonra gizlice Outliers’ını okumuş olduğumu iddia etti, Şövalye.

Neticede kitap başarının sırrını yaşanılan kültürden, doğulan andan tutun ailenin sosyoekonomik durumuna kadar giden bireyin kontrolü dışındaki şeylere bağlamış. Yani kaderciymiş. Konuyu o anlık uzatmadım. Blackberry’mden gugıl sörçte bulduğum flap operasyonu sonrası artan diş hassasiyetimin neye evrilebileceğini okumaya koyuldum.

* Şövalye'yle evlendiğim için dünyanın en şanslı insanıyım. O kadar memnunum ki anlatamam. Ayrıca kendisi dünyanın en iyi insanı, hem de çok akıllı.