Perşembe, Aralık 13, 2012

İkinci Doğum

İkinci doğumlar kolay olur derlerdi. Kolay olmuş olabilir ama çektiğim acıları kıyaslayınca bu seferki çok daha zordu. Belki de çok daha kolay geçeceğini beklediğim için psikolojik olarak hazır değildim ama yoo, yoo. Doğum olayı manyak bir şey. Hele de anestezi almıyorsanız.

1 Aralık sabaha karşı 5 gibi nişanla beraber sancılarım başladı ama çok hafifti. 8’e kadar evde bekledim. Hala çok hafifti. İkinci doğumunda az biraz sancıyla açılıverip epidural almaya fırsat bulamayan arkadaşımın hikayesi yüzünden yine de hastaneye gittik. NST’ye bağladıkları anda sancılar da iyice azaldı. Kesin bizi eve yollarlar diyordum ki 5 cm açılmışım bile. Epiduralinizi takalım, dediler. Jelibon’da 5 cm açılıncaya ve epiduralimi alıncaya kadar 12 saat acı çektiğim için bu sefer ne kadar kolay oldu bu iş diye göbek atıyordum.

Epidurali verdiler ama yalan bir şeydi. Sancıları yine de hissediyordum. Test dozu bu dediler. Doktorunuz söyleyince tam dozu vereceğiz. Doktorum da bekleyin ki gelsin. Yok muayenede, yok yemekte, yok size daha erken derken geldi ve bana epidural için gecikmiş olabileceğimizi söyledi!!!

Sırf epidurali kaçırmamak için hastaneye erken gelip hastanede yata yata epidurali kaçırmak ne demekti? Doktorun yakasına yapıştım. EPİDURAL İSTİYORUMMM, diye haykırdım. O da yaptı güya bir şey ama ya beni kandırdı ya da anestezim tutmadı. Her ne olduysa oldu ben bağıra çağıra, tüm hastaneyi inlete inlete doğuma gittim.

Epiduralim var sanıyordum. Yoktu. Ikınırken sancılar gidermişti. O da yoktu. Sancıdan ıkınamıyordum bile. Ikınmak istiyordum ama acıdan yapamıyordum.

Bebek küçük demişlerdi. 4 kiloluk çocuk doğurmuş bir kadın olarak bu ufaklığı fırlatıp çıkaracaktım. Ama takıldı. Orada takıldı. Omzu takıldı. Çıkarın, çıkarın, diye bağırıyordum. Bir şekilde çıktığında bebeğin 4150 gram olduğunu öğrendik. Bütün bu süreç aslında yarım saat sürmüştü ama insan acı çekince yarım saat yarım asır gibi geliyordu.

Bebek doğduğunda sağlıklı olacağına dair inancım yoktu ama çok şükür iyiydi. O dakikadan sonra rahatlama geleceğine bilakis acıyı daha da çok hissediyordum. Bir dünya iğne yaptılar ama bana mısın demedi. Kesilip dikildiğimi, bütün dikişleri tek tek hissettim. Doğumhaneden çıktığımda sanki savaştan çıkmış gibiydim ve haftalarca hasta yatacağımı, bir daha hiç iyileşemeyeceğimi sanıyordum. Öyle olmadı tabii. Totom acısa da hemen ayağa kalkabildim. Ertesi gün hava o kadar güzeldi ki yürüyüş bile yapmak istedim. Hatta faturamızda hata yapan hastane muhasebesiyle kavga edemeyip milyarlık fazlalığı ödemeye yeltenen Şövalye’yi ekarte edip kavgaya bile gittim. Işi hallettim. Hey Allahım dedim, Şövalye’ye. Ölü halim bile senden daha çok iş bitiriyor.

Perşembe, Kasım 29, 2012

Günü Geçen Bebek

Yine bir doktor kontrolünden çıktım. Doktor yine aynı şeyleri söyledi. Sanki Groundhog Day gibi. Hep aynı şeyleri duyuyorum. Suyum azalmamış, plazentam eskimemiş. 41. haftanın içinden selami var Planters’ın. Suni sancıya başvurmadan evvel bir hafta daha bekleyebilecekmişiz. Doğum yaptığımı ama onlara haber vermediğimi sanan bir dünya insan her gün telefon ediyor. Aynı açıklamaları onlara da yapıyorum.


Düella’nın konuya dair yorumuna inanır oldum. 3 kilo doğacak bebek 3.5 kiloya dayandı bu gecikme sayesinde. Amacı tombiş olmaktı, benim müdahalelerim yüzünden kilo alamadı, mecburen içerde takılıyor.

Günlerdir saatlerce yürüyorum. Belki çıkmasını sağlarım diye. Dolunay geçti, ay tutulmaları geçti, burcu değişti. Planters hala gelmedi. Artık kendiliğinden geleceğine dair inancımı yitirdim. Sonsuza kadar hamile olarak kalacakmışım gibi geliyor.

Beklemek çok fena bir şeymiş.

Pazartesi, Kasım 26, 2012

Kız Hamileliği

Ultrasonlardan önce hamile kadının bebeğinin cinsiyetini tahmin etmeye yarayan halk arası iddiaları bende acaip tuttu. Tipik bir Anadolu kadını olduğumdandır belki de.


Jelibon’a, yani erkek bebeğe hamileyken, sipsivri bir karnım vardı. Cildim daha güzeldi. Göbeğimde linea nigra denen dikey siyah çizgi vardı ve belirgindi. Midem bulanmıştı ama sadece bir kere kusmuştum. Oysa Planters’a, yani kız bebeğe hamileyken herşey çok farklı gelişti.


Bir kere çok kustum. Kusmak bir iğrenti birikimiyle falan da olmuyordu. Aniden belki de esnemek için, ya da bir lokma atmak üzere ağzımı açarken kusmuklar çıkıverebiliyordu. İşe gidip geldiğim E5’ler boyunca naylon poşetler kucağımda bir kustum bir yola devam ettim. Dört ay geçti, kusmuk bitti, iğrenti ve mide yanmaları kaldı.


Kız hamileliklerinde vücudun alt tarafı daha çok kilo alırmış. Bu hamileliğimde aynen karnım yanlara doğru büyüdü. Basenim de. Bacaklarım da. Totom büyüdü resmen. Bacaklarım o kadar kalınlaştı ki çizmelerimin fermuarları kapanmıyor. Ama göbeğin üstü ve kollarım eskisinden daha bile zayıf.

Kızlar annenin güzelliğini alırmış, kıza hamile anne çirkinleşirmiş. Kesinlikle doğru. Göbeğimde o sakil çizgiden olmadı bu sefer ama yerine dekoltemde, boynumda ve bacaklarımda sanki is püskürtülmüş gibi kara kara gölgeler çıktı. Gören solaryuma mı girdin, diyor. İlk is karasını boynumda gödüğümde anlam verememiştim. Sanki boyun çizgilerimin arasına pislik kaçmış gibiydi. Banyoda liflerle sürttüm sürttüm, geçmediler. Bacaklarımda da belirince anladım ki bu hamilelik maskesi / gölgesi dedikleri hormonlarn yaptığı bir cinslik.


Bu hamilelik denen şeye kesinlikle müdahale edilemiyormuş, onu anladım. Sıkı diyabet diyetimle 15 kilo aldım. Diyetsiz ilk hamileliğimde 12 almıştım. Kızların yıpratıcılığı burada da ortaya çıkıyor olsa gerek.


Halk arasındaki iddiaların tersine ikinci bebek nazlı çıktı. Kızlar ve ikinciler erken gelir, derlerdi. Jelibon 39. haftaya kalmadan gelmişti. Kızımız 40. haftamıza ragmen henüz teşrif etmediler. Günlerdir hurma, ananas yiyorum ve yokuşlar tırmanıyorum. Eliptik bisiklet sürüyorum. Hala gelen giden yok. Her akşam güzel banyomu yapıyorum, belki gece doğururum diye. İki hafta evvel ağdamı, pedikürümü falan yaptırmıştım, doğuma hazırlık diye. Eskidiler resmen, yeniden yaptırmam gerekecek böyle giderse.


Düella diyor ki diyet yaptım, salata yemekle çocuk büyümedi. Büyümeyi bekliyor. Ondan içerde kaldı. Bu iddiaya artık inanır oldum. Jelibon 4 kilo olduğu için yeri kalmamıştı, çıktı geldi çocuk vaktinden evvel. Planters da 4 kilo olana kadar takılabilir belki. Doktorum 42. haftaya kadar bekleyebileceğini söyledi. Geçen haftadan beri 300 gram aldı bari. 42’ye kadar belki o da 4 kilo olur.


Bir yandan bu ‘gecikmeyi’ bebeğin ağır, uslu, adeta bir köşe yastığı gibi sakin mizaçlılığına vermek istiyorum. İnşallah.

Perşembe, Kasım 15, 2012

Hamilelik Şekeri

Bu hamileliğime dair hiçbir şey anlatmamışım neredeyse bloga. Başka bir şeyler de anlatmaz olmuşum. Arada bir soğuyorum çünkü yazmaktan. Hamileliğin heyecanı da az olunca insanın iştahla anlatası da gelmiyor. Evet, ikinci hamileliklerde heyecan daha az. Belirsizliğin azalması ya da endişe azalması ne bileyim ama herkes için aşağı yukarı böyle olduğundan eminim. Tek çıkış noktam bu bebeğin kız olması. O bir değişiklik.

Bu hamileliğimde doktor randevularını hiç önceden planlamadım. Bazen unuttum bile. İlk doktora gittiğimde 7 haftalıktım. Detaylı ultrasonu için aylar önceden Atıl Yüksel için sıralara girmedim. Başlarda çok fena kusuyordum. Sonraları rahatladım derken hamilelik şekeri çıktı. Ailede şeker var. Bende de ufaktan hipoglisemi vardı. Bekliyordum bunu.

Tuhaf bir saptama belki ama birinde şeker hastalığı çıkmalıysa benim gibilerde çıksa iyi olur sanki. Hastalık ancak öyle layıkıyla kontrol altına alınır çünkü. Benim gibi kontrol manyakları sayesinde. Son dört aydır her yediğime içtiğime psikopatça dikkat edip yediğim her lokmayı bir excel’e yazdım. Karşılarına da açlık, tokluk 1 ve 2. saatlerde mutlaka parmaklarımı delip şeker seviyemi yazdım . Ne yedim, şekerim ne oldu, hepsi kayıt altında artık.

Hamilelik şekeri bebeği gereksiz irileştirdiği için bebekte de şeker hastalığı ve çocukluk obezitesi gibi hasarlara sebep olabiliyor. Kendimden biliyorum. 4.5 kilo doğmuşum. Çocukluğum boyunca şişkoydum. Hala da kolay kilo alırım ve şekerim de sınırlardadır. Annemde muhtemelen şeker vardı ama o zamanlarda bilinmiyordu.

Ama işte onca kontrole rağmen ne yediğimin vücudumu nasıl etkilediğini öğrenebildim mi? Hayır. Zaten ben kaosa düzen getirmeye çalıştıkça işler iyice karışır. Karmam da böyle. O yüzden kaderime boyun eğsem de merakıma boyun eğemiyorum. Düzene sokmaya çalışmasam da ölçmeye ve gözlemlemeye devam ediyorum.

Aynı şeyleri bir yediğimde normal diğer yediğimde anormal çıkıp durdum. İstikrarlı olmak adına hep aynı parmağımı deldim. Şu an parmağımda his yok. Delik deşik kendisi. Yine de bir işe yaramadı. Üstüne güya bebek iri olacaktı. Ultrason ölçümlerinde boyu posu iyi ama göbek çevresi küçük çıktı hep. Özetle, şeker hastalığım yokken 4 kilo doğan Jelibon’dan sonra şeker hastalığımla 3 kilo doğması beklenen bir Planters var karnımda. İkinci bebekler daha geniş rahim ortamı yüzünden daha iri olurmuş güya. Bizimki geniş ortamda fır fır takılıyor. Belki de o sebepten karnımda Jelibon’un aksine çok hareketli.

Şövalye baştan beri dedi ki, salla. Delme kendini. Börek de ye, tatlı da. Önemli olan mutlu olmak. Bebek de ufak ölçülünce biraz biraz bıraktım diyeti. Bu sefer de şekerim hiç yükselmemeye başladı. Ben merakımla yaşayamayıp bu sefer de diyeti boza boza, nereye kadar şekerimin yükselmeyeceğini ölçmeye başladım. Baklava ye ölç, börek ye ölç. Yükselmemeye başladı. Şövalye durumu börek yemenin mutluluğuna bağladıysa da ben hala şu hormonların işine akıl sır erdirme yönünde neler yapılabileceğini düşüyorum.

Çarşamba, Kasım 14, 2012

Ortalama Türkler

Doğum iznine çıktım. Her an bekliyoruz artık Planters’ı. Evde ya ofise bağlanmış, çalışıyor oluyorum ya da Mad Men’I izliyorum. Tam da izne çıkmışken ve üstelik doğuma kadarki iki-üç haftalık geniş zamanlarda takılmayı umut ettiğim Düella ise uzaklarda, egzotik bir yerde tatile gitti. O döndüğünde muhtemelen doğurmuş olacağım ve zaten geniş zaman diye bir şey kalmayacak.

İzne çıkmadan evvel Şövalye’nin iş yaptıkları bir Sırp adam karısıyla Istanbul’a gelmişti. Kendi işi olan, senelerce Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşamış bir adamdı. Eşlerle beraber yemeğe çıktık bir akşam. İlk kez Istanbul’a geliyorlardı ve Istanbul’un büyüklüğüne, kalabalıklığına ve geceyarısı bile sıkışan trafiğine çok şaşırmışlardı. Adam çok gezmiş görmüş ama bir yandan da istatistiki bilgilerle kendince ülkeler arasında kıyaslar yapıyordu. Adam eğitimden girdi, gelirden çıktı. Bizim eğitimimiz ve gelirimize dair bilgiler edinmeye ve ülkenin ortalamasına göre nerede durduğumuzu anlamaya çalışıyordu.

Biz dedik ki biz yabancı liselerde okuduk, sınavlarda ilk yüze girdik, şöyle şöyle bir üniversiteyi bitirdik, yurtdışında yaşadık. Gelir sorusuna da tabii direk cevap vermek güç. Adam da hassasiyeti bildiğinden yeni işe başlamış bir öğretmen ne kazanıyor’u sorduktan sonra siz gelir anlamında ortalamanın neresindesiniz, dedi. Şövalye de ortalamayız, dedi. Ben de bozmadım.

Türkiye’nin kişi başı milli geliri senede 14 bin dolar brüttü diye biliyorum ben. E, çocuk bakıcımıza o kadar ödüyoruz zaten. Yani şimdi aman da ne çok kazanıyoruz, diyemem. Amacım o da değil, konuları çarptırmayı seven okurlarım. Ama ortalama değiliz işte. Mütevazi yaşıyor olabiliriz ama ortalama bayağı bir yerlerde süründüğünden ortalamadan bayağı daha yukardayız. Adamcağız kafasında neler kurdu bilemiyorum artık. O kadar bilimsel ve analitik bir kafası vardı ki heralde dediğimizi kabul ettiyse Türkiye yeni Amerika, İsviçre falan olmuştur kafasında.

Düella’ya bu durumu anlattım. O da “Tabii ki ortalamayız” dedi. “Taksiciler bile bizden zengin”. Bunu duyan JJ de anlam veremedi. Fiyatları arşa dayanmış gıcır dairesinde oturan ve ertesi gün 15 saat uçacağı egzotik tatiline çıkmak üzere olan arkadaşının nasıl bir ortalama olduğunu sorguladı.

Ama JJ’in gözden kaçırdığı şeyler vardı. Düella’nın da Şövalye’nin de standartları çok yüksekti. Düella kendine ev bakarken Büyükhanlı Sitesi’ni ‘mütevazi’ bulmuş, Eyüp’te naïf bir haftasonu gezintisinde karşılaştığı piknikçi kalabalığın mangallarında tavuk kanatlarından başka bir şey olmamasını kanatların çok popüler olmasına bağlamıştı.

Salı, Ekim 16, 2012

Bu Neyin Kafası?

Kızlarla sohbetlerimiz esnasında laf dönüp dolaşıp çocukluk anılarımıza gelir. Hikayelerimiz öyle trajik olabiliyor ki bazen yazdığım şeylerden bana ‘kötü anne’ diyenlerin bizim annelerimize ne gibi sıfatlar vereceğini merak ediyorum doğrusu. Yine de benim annem kendini dünyanın en iyi annesi sanmaktadır. Çünkü bana fiske vurmamıştır. Her dediğimi yapmıştır. Beni o kadar şımartmıştır, o kadar el bebek gül bebek büyütmüştür ki arkadaşları ona hep sabırlar dilemiştir. Nedense benim aklıma sırtımda kırılan oklavalar, 7-8 yaşımdayken bile bütün tatillerimde evin halılarını silmekler, bulaşıklarını yıkamaklar ve süpürüp silmekler gelir. Bir de bitlendim diye saçlarımı dibinden kesişi. Zaten sert yüz hatlarına sahip bir çocuktum. Herkes beni oğlan sanırdı. Çok üzülürdüm.

Güzel bir kafa aslında bu anneminki. Ben de istiyorum bu kafadan. Zannımca birçok annenin kafası böyle. Kör ediyor annelik insanı. Başka bir gerçeklikte yaşatıyor olmalı. Anne olunca anlarsın dedikleri birçok şeyi anlamadım. Anladığım sadece daha çok yorulduğum ve endişelendiğim – ki bunlar benim yabancı olduğum hisler değil. Dolayısıyla yeni bir şey anlamış olmadım.

Oğlum Jelibon süper zeka değil ama motor becerileri yaşının önünde, hareketli ve kuvvetli bir çocuk şimdilik. Yemek konusunda çok seçici. Sadece hamur işi ve köfte yemek istiyor ve bunu ısrarla talep ediyor. Kucak sevmez, mıncırılmak sevmez. Kimseye aşırı düşkünlüğü yoktur. En mutlu olduğu ortamdan bile ayrılırken huzursuzluk çıkarmaz. En sevdiği insanlar olan babası ve büyükbabası yanından ayrılırken de bunu yapmaz. Paşa paşa elini sallar, bay bay, der. İstedikleri konusunda çok ısrarcı ve ortalığı velveleye verebilen bir çocuk. Bunlara ne ben sebep oldum ne de ortamı. Kendisi böyle. Ben de vücut ve psikolojik bütünlüğü çok da tehdit altında değilse kendisi gibi olmasına izin veriyorum. Belki bir ay sonra doğacak kızım tam tersi bir tip olur. Her ne olursa o da en azından benim tarafımdan olduğunu yaşamak üzere büyüyecek. Ben sadece elimden geldiğince tehdit savucu olacağım.

Ne zaman çocukluk anılarımız ortaya çıksa bu ‘ruhsuz’ halimin müsebbibinin geçmişte yaşadıklarım olduğunu iddia eden bir kocam var. Hatta bu benle de sınırlı kalmaz. Yonc ve Düella’nın da, üçümüzün beraber benzer anıları yüzünden, üçümüzün de bugün ‘acınası psikolojik hallerde’ olduğumuzu iddia eder. Biz kızlarla bire bir aynı şeyler yaşamış insanlar değiliz halbuki. Bence Şövalye’nin annesi daha travmatör bir insan. Çocukken Şövalye’ye yaptığı mürebbiyesel işkenceleri bütün çıplaklığıyla anlatır. Hatta bundan pişmanlık da duymaktadır bugün. Ama nasıl ki annem bugün kendini yumoş bir anne sanmaktadır, Şövalye de yumoş bir çocukluk geçirdiğini sanır. Bu da güzel bir kafa. Bu kafaya sahip olmak da fena olmazdı aslında.

Bizim kızlarla ortak sorunumuz da kafaya girememek bence. Hiçbir şeyi unutmuyoruz. Unutmuyorsak da yaramızı kanatıyor değiliz. Aşırı gerçekçiyiz. Yaşadıklarımızı ortaya sürmekten ve duygularımızı analiz etmekten de çekinmiyoruz. Bu analitik ve utanmaz haller yüzünden arkadaşız ya. Bunun nesi acıklıysa? Kafaya girmeye gerek kalmadan harika bir şey yaşıyoruz.

Cumartesi, Eylül 29, 2012

Yuvaya Alışmak

Jelibon’un yuvaya başlaması biraz olaylı oldu. Başta Hayriye Hanım Jelibon’u her sabah yuvanın bahçesinde bekliyordu. Teneffüslerde Jelibon onu görünce kadıncağıza yapışıp ‘didices’ (gideceğiz) diye bağırıyormuş. Üstelik yuvada çok mutlu, çok uyumlu, çok oyuncu olmasına rağmen.

Ama zaten adamın olayı bu. Ona gitmek olsun. Bir yerde ne kadar mutlu, ne kadar eğleniyor olursa olsun birinden ‘gidelim’ lafı ya da tavrı görmeyiversin, hemen kapıda biter. Didices, didices, didices diye yüzlerce kez tekrar ede ede. Hem de o dakika anında ayakkabılarını falan giydirmeniz gerek yoksa ortalığı yıkar. ‘Ben de gitmek istooor’. ‘Ben de gitmek istooor’.

Bu anlamda babasının oğlu kendisi. Kurtlu ve gezenti. Devamlı değişik bir aktivite içinde olma ihtiyaçlı. Hayriye Hanım’la da çok uyumlular zaten o da, ikisi birden hayatta evde bulunmuyorlar. Akşama kadar sokak sokak, kapı kapı geziyorlar. Bazen Anne Şövalye bu duruma uyuz oluyor. Biraz evde dursun çocuk temiz temiz, titiz titiz istiyor ama nafile. Bizimkiler çingene modeller.

Geçen gün yine böyle Hayriye Hanım’a yapışmış, teneffüs bitip içeri girmelerine ragmen tutturuğu geçmemiş. Öğretmeni de biraz ikna etmeye çalışmış ama ‘ağlamakla bir şey elde edemezsin’ ve de ‘biraz kendi başına kal, sakinleş’ raconu gereği kendi haline bırakmış. Jelibon’un içerden gelen sesine dayanamayan Hayriye Hanım sınıfa dalıp, ‘yavruuum’ diye kapıp çocuğu çıkmış. Ağlatmayın oğlumu, diye de ses yükseltmiş.

Yuvanın psikologu neler yaptıklarını anlatmış. Bunun bir disiplin, ikna yöntemi olduğunu, Jelibon’un alışacağını falan anlatmış. Çocuk psikologu olduğunu ve bunun kitabının, ilminin böyle olduğunu söylemiş. Hayriye Hanım da "Siz okula gittiyseniz ben de 15 sene çocuk baktım," demiş. Yememiş.

Olay bana intikal edince yuvayla konuştum. "Jelibon bugün biraz arıza çıkarmış galiba", dedim.
"Hayır", dediler. "Jelibon’dan çok bakıcınız arıza çıkardı. Onu ikna edemedik."

Anlattı işte psikolog hanım yöntemini. Sonra da ‘Jelibon’un yuvaya alışma sürecinde şimdi maalesef başa döndük’ dedi. Bundan sonra her on dakikada bir Jelibon’u Hayriye Hanım’a götürüp ‘Merak etme, teyzen burada seni bekliyor. Burada güvendesin’ mesajı vereceklermiş. Jelibon yuvaya böylece daha kolay alışacakmış.

Yahu, dedim. Bizimki güven aramıyor, gezme arıyor. Bırakın Hayriye Hanım’ı, o sırada sokaktan geçen herhangi biri ‘gel gidelim’ dese gider bizimki. Ona gitmek olsun. Hayriye Hanım’ı görünce de aklına gitmek düşüyor. Öyle bakıcısına, anasına, babasına yapışık bir çocuk asla değil. En iyisi Hayriye Hanım’ın orada beklememesi, onun yuvadan çıkış saatine kadar ortamdan uzaklaşması.

Yok, dedi. İlim dedi, bilim dedi. Peki, dedim. Birkaç gün daha sizin dediğiniz gibi olsun ama bilin ki bu sürece sizin tarzınızda alışmayacak bu çocuk.

Nitekim dediğim gibi oldu. Hayriye Hanım artık Jelibon’u kapıdan bırakıyor. Bizimki kendi kendine içeri giriyor, ayakkabılarını değiştiriyor, sınıfına yollanıyor.Arkadaşlarıyla çok güzel oynuyor ve hatta da artık yuvadan ayrılmak istemiyor.

Bu çocuk yetiştirme denen şeyin zibilyon tane değişkeni var çünkü çeşit çeşit karaktere sahip çocuk var. Annesinden kopamayan kuzu da var, başına buyruk velet de var. Tek başına oynamayı seveni de var, yalnız başına çıldıranı da. Bazen Jelibon’la yeterince ilgilenemediğimi düşünüp onunla daha çok vakit geçirip mesela daha çok oyun oynamaya çalışıyorum. Benle iki oynuyor sonra suratıma bakmadan kendi başına bir şeye dalıyor. Onunla beraber oynamakta ısrar edersem de sinirleniyor. Bu duruma üzülecek ya da sevinecek bir şey de yok aslında. O sadece kendi gibi davranıyor. Ben de ona beni talep ettiği kadar müsait olsam yeterli sanki.

Perşembe, Ağustos 30, 2012

Yuvaya Başlamak için İdeal Zaman

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Hangisine uyduğundan hala emin değilim. Bunu yapmak isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başyacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Buna tek başıma karar vermişim gibi bir de. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanlarıyken her hafta ben evde bile yokken bir gerginlik yaşaabiliyorlarsa bana iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde kalırım heralde. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. Beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem, onu ikna etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de ikna-onay süreci kavga ile bitiyor. Bu arada kocamın beğendiği ve uygulamaya koymak istediği şeyler pek makul şeyler değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Yarım saat tartıştıktan sonra neden sesimin gitgide yükseldiğine dair psikolojik çözümlemelerime girmeye çalışır. Psikologa gitmemi önerir. Çözülecek bir yanım yok. Ben basitim. Netim. İrrasyonel bir şeyi tartışmaktan bıkmışım, hepsi o.

Salı, Ağustos 07, 2012

İki Çocuklu Hayat Düzenine Hazırlık

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Bizim yollacağımızın hangisi olduğundan hala emin değilim. Jelibon'u bir yere göndermek isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başlayacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanları olmalılar. Buna rağmen ben evde bile yokken her hafta bana uzak ara gerginlik yaşatabiliyorlarsa iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde bulurum kendimi. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. 35 yaşımda beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de onaylanmıyorum. Bu arada kocamın beğendiği ve uyguladığı şeyler de pek makul değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Ve yeni bir cinnet sayfası açılır.

Salı, Temmuz 24, 2012

Şehir Dışında Yatırımlık Ev

Yıldız haritam dahi bunun adeta kaderim söylüyor ve evet, 35 yıldır hergün başıma illa bu geliyor ama ben hala bu duruma alışamadım. 'Bu', dediğim şey, anlaşılamamak. Bloglar bile yazıyorum. Aklımdan ne geçiyorsa dilimde üstelik. Bir de odun olduğum iddia edilesiye ‘net’im. Nasıl yanlış anlaşılıyorum, ya da hiç anlaşılamıyorum, asıl onu ben anlayamıyorum.

Haftasonu Göktürk’te oturan bir arkadaşımıza kahvaltıya gittik. Jelibon pek taşkınlık yapmadı. Jelibon’u bir tehlikeden kurtarmak amaçlı yüz değil de sadece elli kerecik yerimden kalkarak yemek yediğim için hayretli bir sevinç yaşıyordum. Herşey iyiydi. Sonra eve dönmek üzere yola çıktığımızda Şövalye illa Bolluca’ya gitmek istedi. Dağ yoluyla Göktürk’e 15 km bir yer. Kırsal, doğa ortamı. Ne zaman Göktürk-Kemerburgaz taraflarına gitsek bir gidesi gelir o tarafa. E, Jelibon da araba koltuğuna güzel uyuyor bari dolaşalım diye tamam, dedim.

Sonra yine her seferinde olduğu gibi orada yeni yapılan bir siteye gittik. Kapıdaki görevliyle alıcı gibi konuştuk. Adam bizi satış ofisine yönlendirdi. Ay buralarda oturmak istiyormuş Şövalye. Gidip satış ofisiyle konuşmak istedi. Benim bildiğim oralarda malikane tipli evler var ve de milyon dolar fiyatlı olduklarından bu isteğini zararsız bulup ‘e git konuş’, dedim. Üç beş ortama baksın da rahatlasın, istedim. Eskiden haftasonları mutlaka ya IKEA’ya ya da yapı marketlere giderdi. Şimdilerde şehre uzak projelere gidiyor. Ben de hazır Jelibon uyuyorken Pazar gazetelerini okurum arabada, diye düşündüm.

Aradan bir saat geçti. Şövalye yanında satış görevlisi Can’la geldi. Onlar gezmiş, illa ben de evleri gezeymişim. Sitenin yeni etabında yapılan evler daha küçükmüş ve ucuzmuş. Alabilirmişiz. Jelibon da Şövalye’nin heyecanlı sesine uyanmış bulundu. Tamam, dedim, bakalım, ne menemmiş.

Allah için güzel, şirin kutu gibi villacıklar yapıyorlar. Bağlar bahçeler ortamı. Zaten Can da Şövalye’yi çözmüş, nerde ağaç, nerede bir su birikintisi var, oraya götürüyor, bakın bakın, diye. Kaç para, konumu ne, buraların gelişimi nedir ne olur, gibi soruları sormak bana düştü.

Benim de aklımı çeler gibi oldular. Alsak malsak olduk. Benim orayı almayı düşünme sebebim şehrin o tarafa doğru büyüme ve zamanla oraların değerlenme ihtimali. Bu ihtimal belirdiğinde de evi satıp para kazanırız düşüncesiydi. Sonra bundan annemlere ve Şövalye’nin annesigillere bahsettik. Üç beş arkadaşımıza da bahsettik. Her kafadan bir ses çıktı.

Annem, alma oradan, uzak, dedi. Her cümlemin başında ‘orada oturmayacağız, değerlenince satacağız’ diye belirtmeme ragmen, uzak, yapamazsınız oralarda, dedi durdu. En sonunda patladım. Eeehhh. Ben ne diyorum, sen ne diyorsun? OTURMAYACAĞIZ, diyorum. Kime uzak? Neye uzak? Ben bir yere mi gidiyorum? Başka bir dilde mi konuşuyorum? Aylardır telefonu sinirle kapatmamamıştım kendisine. Kapatmak durumunda kaldım.

Şövalye’nin babasına bahsettik. O en azından birkaç emlak alan satan arkadaşına danıştı. Onlar da demişler ki bu paraya mesela Zekeriyaköy’de Garanti Koza villalarından alınırmış. Bağ bahçe seviyorlarsa bari gelişimini nispeten tamamlamış yerlerden alsınlarmış. Vay be, dedim duyunca. Oralar bu kadar ucuz muydu. Hürriyetemlak’tan baktım. En ucuz Garanti Kozalar bizim almayı düşündüğümüz evin iki katı fiyatlı. Acaba bizim TL dediğimi dolar mı anladılar ki, oldum. Zaten Baba Şövalye buranın yerini de çıkaramadı. Çatalca oralar. Çok uzak, dedi. Oraların gelişimine daha 20 yıl var, dedi. Oysa bizim evle Çatalca arası google’a göre 55km. Onunla da anlaşamadık.

Ofisten akıllı fikirli bir arkadaşıma evden bahsettim. O da yatırımlık olarak şehir içindeki 1+1 rezidanslardan alıp kiraya vermeyi önerdi. Yani, bu da bir yol ama rezidanslar heralde artık fiyatını korur, paranla da kira getirin olur gibi bir kafa bu. Benim bahsettiğim kafa ise bekle, birkaç yıla iki katına sat, kafası. İkisi de yatırım kafası ama değişik yöntemleri var.

Düella ise bu evi alabilmek için iyice pintiye bağlayacağımı düşünüp boşvermemi önerdi. Sonra olsun iyidir, dedi. Bu tarz yerler değerlenir, dedi. Ama sonra ev için para biriktirme durumum varsa bekleyip gerçekten oturmak istediğim yere ayırmamı önerdi. Sonra bu biriktirme esnasında varlık içinde yokluk çekeceğimi ve hayatın kısa olduğunu da belirtti. Ben anladım onu. Oldu, canım dedim.

Asıl bomba ise koynumda patladı. Nerden kaç para toparlarız, hangi bankayla nasıl kredi alırız diye ben bütün gün excel tabloları ve banka telefonları peşindeyken baktım Şövalye bahçeye kuracağı hamağın, Jelibon’la çıkacağı balığın, Planters’a kuracağı oyun evinin laflarına girmiş. N’oluyoruz, dedim. O da taşınmak istiyormuş oraya. Dedim konuştuk bunu senle. Taşınmamız için oraların toplu taşımasının, bakkalının çakkalının, okulunun, hastanesinin, dışarı çıkıp el ettiğinde duran taksisinin olması lazım. Bunlar için de hala evi satmamış olursak nereden baksan en az beş sene var. Biz bu evi ya değerlenmesini beklerken kiraya vereceğiz ya da satacağız. O amaçla alıyoruz.

Hayır, dedi. Ben oturmak istiyorum. Ben hep para, yatırım, kredi, ödeme falan kelimelerini kullanıyormuşum. Ne mutsuzmuşum. Hayat aslında güzelmiş. Göller, ağaçlar güzelmiş. Tontişleriyle bahçede mangal güzelmiş. Ben hayatın tadını çıkaramıyormuşum. Alaymışız orayı, haftasonları gidermişiz. Falan da. Filan da. Niyeeeeaaaaahh, yeter, dedim. Bağır çağır çıktım evden bu sabah. Sinirimden fibromiyaljim tuttu. Nefes almak bile acıtıyor.

İstersen St Tropez’de de yazlık alalım, haftasonları gitmeye? Bankada bilmediğim birkaç milyar doların var heralde? Çocuklarınla balık tuttun iyi de, o çocuğun her gün saatlerce servislerde mi sürünecek okula gitmek için? Evde ekmek bitse gidip aşağıdaki marketten almaya üşeniyorsun, orada her zımbırtıya Hafiye şoförlük yapar durur artık. O çok bayıldığın bahçeyi de üçüncü günde boşlarsın. Sonra hortum tut Hafiye, çim biç Hafiye, keneler çıktı zehir sık Hafiye.

Tamam, bitti. Bu konu kapandı. Al-mı-yo-ruz.

Bütün bu başıma gelenler şaka mı? Senelerce gelişme ihtimali olan yerlerden bir şeyler alıp para kazanan insanlar nasıl yaptı, biz niye yapamadık diye konuşup duruyorduk, Düellacım. Al işte sana niyesi bu.

Perşembe, Temmuz 12, 2012

Yazlıktaki Çocuk

Jelibon annemlerin yazlığında tatilde. Ben on gün boyunca yazlıkta onunla beraberdim. Beş gün daha kalması için onu orada Hayriye Hanım’la beraber bıraktım ama bu beş günlük süre için Şövalye’yle birbirimizi boğazlamak üzereyiz.

Şövalye çocuğun annesiz babasız oralarda bizi özlüyor ve bundan da kendine bir travma çıkardığını sanıyor. En azından sandığını söylüyor. Aslında böyle olmadığını o da biliyor. Jelibon orada o kadar sokak çocuğu hayatını yaşıyor ki bizi falan özlediği yok. Aslında Şövalye’nin kendisi çocuğunu göremiyor diye bir travma yaşıyor. Babasının on gün boyunca yokluğunda hiçbir travma belirtisi görmedik Jelibon’da mesela. Bir gün baba bile demedi. Adam sabah havuza, oradan oyun parkına gidiyor. Öğlen uykusundan sonra halı saha maçı seyredip sahilde kumla oynadıktan sonra akşama doğru açılan lunaparka gidiyor. Yani ben çocukken bu derece geziyor ve eğleniyor olsaydım ebeveynlerimi değil özlemek, beni almaya geldiklerinde onlardan kaçacak delik arardım. Çocukcağız bu sıcakta Beşiktaş’ta bir apartman dairesinde bütün gün bayıp durmasın işte ne güzel. Ne güzel, değişik anlar yaşasın.

"İçine atıyordur", diyor Şövalye.

Yahu iki yaşında bile olmayan bir çocuk hislerini saklayıp içine atmayı mı bilir? Adamı yetişkin bilincine uzatmak da enteresan oldu. Hissettiği direk suratında adamın. Bağır çağır, kızıl kıyamet.

"Sen çocuğunu başından atıyorsun", diyor Şövalye.

Yahu çocuk bir haftaiçi yok hepi topu. Bu cinnettin Istanbul trafiğinde zaten eve geldiğimde uyumak üzere olan ve üstelik yatılı bakıcısı olan bir çocuk ‘başımda’ mıdır ki onu oradan atıyor olayım?

Baktı ki her şeye bir cevabım var, yine bildik laflarına başladı.
Ne kadar duygusuzmuşum. Robotmuşum. Çocuğumu sevmiyormuşum.

Bütün bunlardan sevgi nedir konusunu yeniden düşündüm. Sevgi benim çok sevdiğim Selvi Boylum Al Yazmalım filmindeki kapanış repliği üzerine hep iyilikti, dostluktu. Sevgi emekti. Şimdi buna bir ek daha yaptım. Sevgi bencil olmamaktı.

Şövalye’nin bende olmadığını söylediği şey sevgi değil, olsa olsa şefkat ve sevecenlikti. Bunlar da sıfır noktasında değildir belki ama Şövalye’dekilere kıyasla oldukça azdı.

Bir insan şefkatli olmadan birini sevebilir mi peki?
Bu durum Osmanlı dönemi aile babası sevgisindeki gibi bir şeydir heralde. Öpüp okşamadan, çocuklar uyurken sevmece gibi. Ama ben çocuğumu öpüyorum, okşuyorum. En azından bunları yapmak istiyorum ama o kaçıyor. Bir insanı kovalayarak öpmek de bir yere kadar. Nefret ediyor kucaklanmaktan, mıncırılmaktan.

Kimbilir, belki Planters bendeki şefkat hislerini çoğaltır. Eğer Planters benimkini çoğaltabilecek elleklikte olursa Şövalye’ninkiler klinik düzeyde artar heralde. Kendini çocuğuna siyam ikizlerivari yapıştırmak isteyen bir babayla karşılaşabiliriz. Bu kadar özgür ruhlu bir Jelibon’a bu kadar bağlanan biri, mıncırık bir kıza heralde aklını bırakır.

Cuma, Temmuz 06, 2012

Ne Cesaret

Hamileliğimi duyanların genelde aşağıdaki şekillerde tepkileri oluyor:

Ne cesaret valla: Bu gruptakilerin çoğu ilk çocuktan sonra hayatlarının geçirdiği evrimden gözü korkmuş olanlar. Bir kısmı ise çocuk sahibi bile değil ama çocuğu maddi ve manevi anlamda büyük yük olarak görürler ve bu yüke bile bile ikinci kez girmeyi anlayamazlar.

Bizim gibilerin üremesi lazım: Bunlar ulusalcı beyaz Türkler – ki etrafımda çoklar. Herşeyi ‘bizler ve ötekiler’ olarak değerlendirdikleri için çocuk olayına da nefer sayısı gözüyle bakabiliyorlar. İşin komiği, bu grup benim hala bir liboş olduğumu anlayamadı gitti. Sizce ben çocuğumu ötekilere karşı bizler bilinciyle yetiştirecek miyim? Yani çocuk yaşadığı çevrelerden etkilenip icabı bizci-onlarcı olabilir, n’apiym ama ben her fırsatta kulağına liboşluğu üflerim. Tutar, tutmaz, o ayrı.

Hem ben Tayyip’in sevgili kulu (!) olmalıyım. Çatır çatır doğurmaya kalkıyorum. Şövalye beşinciyi bile istediğinden belki biraz hedef küçültüp üçüncüyü bile yapabiliriz. Sonra normal doğum da yaptım ya, cinayet işlemedim. Ötekilerin bütün rozetler bana takılmalı o yüzden.

Ne iyi yaptın: Beş yıllık yorgunlukta tek çocuk yerine iki çocuk ortaya çıkabileceği hesabını yapan verimlilik yanlıları. Yaş farkları az iki çocukla ‘rahata alışmadan’ yorulmaya devam etme potansiyelini yüksek görüyorlar. Bir tanesi, “Boğazına kadar mokun içindeydin zaten. Bu dipten çıkmadan ikincinin gelmesi en ideali” diye yorumlamıştı durumumu. Çocuk üç yaşına gelince rahata varılıyor ve ikinci kez aynı hengameye girmeye tırsılıyormuş.

Bir de gizli tepkiler var ki onları ben duymuyor ama seziyorum. Bu tepkilerin başını doğurmakta ne var, bakmak zor çekiyor. Kendin bakmadıktan sonra on çocuk gene yapılır, ne var. Doğurması kolay, bakması zor. Zaten benimkilere bakıcısı bakıyor olacak, ben bakmadıktan sonra niye doğururmuşum ki?

Benim hamileliğime verdiğim tepki en çok 'ne cesaret' kategorisine uyuyor. Önce şaşırdım, sonra korktum. Ben hayatta hiçbir şeyi planlamadan yapmadım. Bu bebeği de istedim ama planlamadım. O yüzden birkaç aydır deli gibi iki çocuklu hayat hakkında sorular soruyorum, okuyorum. Anladım ki ne ideal çocuk sayısı ne ideal yaş aralığı diye bir şey var. Her durumun artısı da eksisi de var. Her şey de duruma göre iyi ya da kötü. O durumları da kestiremeyeceğime göre, olmuşu da olmamışa çeviremeyeceğime göre koyverdim gitti şimdilik. Okuyup dinleyip değil, yaşayıp göreceğiz artık.

Planters bir kız bebek. Kız olduğunu duyunca inanılmaz sevindim. Cinsiyeti fark etmez diyordum hakkaten ama kız olduğunu duyunca niye bu kadar sevindiğimi ben de hala anlamıyorum. Değişiklik olmasından daha fazla bir şeyden kaynaklanmalı bu sevinç. Ben değişiklik seven bir tip değilim ki.

Pazartesi, Haziran 25, 2012

Fotoğrafçı Şövalye

Şövalye işsiz güçsüzlüğün son noktasına vurup günlük gazetelerin insertlerinde çığırtkanca duyurulan indirimli ürünlerin ve kampanyaların peşine düşmeye başladı. Bir nevi kupon kesen teyze – ki bizim evde bir tane var ondan. Hayriye Hanım her türlü masal anlatan ayıcık, aslancık ve Caillou’yu topladı bile eve. Jelibon onların yüzüne bile bakmıyor. Zaten ne anlattıkları anlaşılmayan tuhaf şeyler hepsi.

Şövalye geçen gün gazete eklerinin birinde Satürn isimli elektronik mağazasının Marmara Forum’daki mağazasının birinci açılış yıldönümü sebebiyle o güne özel bir indirim kampanyası görmüş. Kampanyada da indirimli fiyattan Canon marka SLR fotoğraf makinesini görmüş. Birden fotoğrafçılık aşkı kabardı. Marmara Forum’un yerini bile bilmez. Ben de her gün işe gider gelirken E5’te yanından geçerim binanın ama nasıl gidilir bilmem.

Senle geleyim sabah, dedi. Sabah 8’de mağaza açılacakmış. Böylece indirimli fotoğraf makinesini erkenden alabilecekmiş. İndirimli makine on taksitle toplam 1400 TL idi. Yani arada bir gelen fotoğrafçılık aşkı için biraz yüksek bulduğum bir rakamdı. Ben zaten hiçbir sanatı beceremeyenlerin fotoğrafçılıkla ilgilendiğini düşünürüm. Oh, bütün işi makine yapsın. Sen de kendine pay biç. Yani şimdi sözümü kimi meclislerden uzak tutayım. Ara Güler olsun, Cartier-Bresson olsun, bu adamlar başka. Sanatlarına milyon şapka çıkarırım. Benim sözüm etrafıma. Etrafımın %70’inin hobisi fotoğrafçılık yahu. Kimse şiir yazmaz, yazı yazmaz, resim yapmaz. Herkes ha bire fotoğraf çeker. İki martı, bir sokak kedisi, bir balıkçı. Tamam. Ben de bu işte tuhaflık bulurum. N’apiym.

Takdir edersiniz ki Şövalye’ye saydıra saydıra bir hal oldum. O da iplemeye iplemeye bir hal oldu. Fotoğraf makinesini almak için direndi. Uzun zamandır Fransa’da yaşayan Hemşo da o haftasonu bizdeydi. Pazartesi sabahı onu da havalimanına bırakacaktık. Üç kişi o sabah benzer istikametlerde yola çıktık.

Yolda trafik oldu biraz. Şövalye ancak 08:15 gibi Marmara Forum’da olabilecekti. "Geciktin", dedim. "Biter o zamana kadar o makine".

Hadi canım, dedi. Istanbul’da kaç kişi varmış haftaiçi sabah o uzak yere gidip de asgari ücretin iki katına fotoğraf makinesi alsınmış.

Hemşo da Şövalye’ye hak verdi. Kaç kişi olabilirmişmiş ki o paraya o makineyi alacak.

Dedim, hiç öyle demeyin. Bu şehirde herkes fotoğrafçı, herkes elektronik mal düşkünü. 1400 TL’yi verebilecek de çok insan var.

Hemşo’yu yolcu ettik. Ben ofisime gittim. Yarım saat sonra Şövalye aradı. Fotoğraf makinelerini görememiş bile. Mağaza o kadar kalabalıkmış ki, izdiham varmış. Zaten 15 dakika gecikmeli gittiği için mağazanın raflarında hiçbir şey kalmamış. “Türkiye çağ atlamış, bebim. Bizim haberimiz yokmuş”, dedi.

Ben sana demiştim, dedim. Bir yandan da sevindim makineyi alamadığı için. Ama benim de sevincim kursağımda kaldı çünkü üç gün sonra bir iş seyahatim esnasında, yokluğumdan istifade aynı makineyi 1800 TL’ye bir başka yerden peşin almış. Alışını takip eden on gün içinde Jelibon’un 9000 adet fotoğrafını çekti. Fotoğrafları koyacak yeri bırakın, hepsine bakacak vaktimiz bile yok. Zaten sonra da sıkıldı attı makineyi bir çekmeceye.

Ne verimli adamsın sen Şövalye.

Pazartesi, Haziran 04, 2012

İki Numara Yolda

Jelibon için -gereksiz olduğunu şimdi anladığım- çabalar sarf ederek hamile kalmıştım. Binbir çeşit çay ve hap içmiş, Şövalye’ye içirmeye çalışmış, hergün uyanır uyanmaz ateşimi ölçmüş, yumurtlama dönemimi bilimsel bir titizlikle takip etmiştim. Belki de daha öncesinde düşük yapmış olmanın verdiği bir endişe silsilesiyle böyle davrandım. Bana endişe olsun zaten. Hemen sahiplenirim.

Planters’a ise şıp diye hamile kaldım. Hem de köylü kadınlar gibi, son adet tarihimi bile tam bilmeden. İstedik kendisini ama bu kadar erken ummadık ve beklemedik. Doktorumla beraber tarihi hatırlamaya çalıştık. Seyahatten seyahate koşuyordum o ara. Uçak bileti koçanlarımdan vardım ben sonuca. Hmm, şu şehirdeydim, şu toplantım vardı en son regl olduğumda, diye. Doktorum eskiden kalabalık bir devlet hastanesinde ihtisasını yaparken ona böyle son tarihini hatırlamayan çok kadın gelirmiş. Hamileliğin yaşını belirlemek için kritik bu tarihi bilmek. Ona göre bebeğin anne karnındaki gelişiminin normal olup olmadığı anlaşılıyor. O kadınlarla beraber hatırlama egzersizi yaparmış işte doktorum. Ramazan’dan önceydi ama teyze oğlunun düğününden sonraydı, diye tarih hatırlamaya çalışırlarmış. Benimki de biraz o model oldu. O kadar delice seyahat ediyordum ki o dönem, Şövalye de zaten uzun süre çocuğun kendisinden olmadığını iddia etti. Allahtan onu ikna etmeyi başarabildim.

Bu bebeğin adına Planters dedim çünkü onun da ilk ultrason fotoğrafı yer fıstığına benziyordu. Planters biraz erkeksi bir isim sanki. Oysa cinsiyetini de bilmiyoruz henüz. Kız ya da erkek, ben ona Planters dedim bir kere. Geçen hafta bacaklarını kapattı, bize cinsiyetini göstermedi. Elde bir çocuk var, ikincisi değişik cinsten olsun kafası yüzünden ikinci çocuğun cinsiyeti konusu sanki daha bir önem kazanıyor. Meraktan ölen arkadaşlarım bir daha doktora gitmemi tavsiye etse de sonuca etkisi olmayacağı için bu konuda adım atmıyorum. Kız ya da erkek, bilsem de şu dakikadan sonra sonucu değiştirmeyecek.

Her cinsiyetin de artısı eksisi var ve genelleyerek konuşuyorum elbette: Kız olsa değişiklik olur. İdeal ‘bir kızlı, bir oğlanlı’ aile olunur. Kızlar daha uslu oluyorlar. Belki böylece restorana, gezmeye falan gittiğimizde totomuz sandalye görebilir. Her dakika cankurtaranlık yapmak zorunda kalmayız. Kızlara giydirecek daha çok cici şey var. Saçlarını uzatır, bukleleri güzel güzel tarar, toplarız. Kızlar daha çalışkan da oluyor. Ders çalıştırmak için önden sakinleştirici vermek gerekmeyebilir.

Yaşlandığımda da kızım benle daha çok ilgilenir. Beraber alışverişlere ve tatillere çıkabiliriz. Kızlar dilbaz da olur. Saatlerce çene çalabiliriz. Bir ilişkimiz olabilir yani. Şövalye’nin ve etrafımda gördüğüm çoğu erkeğin annesiyle diyalogu süper kısa. Ben ofisteki çaycıyla bile daha uzun sohbet ediyorum. Annemle kavgalarımız sokaklara bile taşsa üç beş güne unutup yeniden vıdı vıdı başlıyoruz. Haftada en az birkaç saat telefondayızdır onunla.

Ama kızlar samimi ve sakin de olsa psikolojileri daha zor. İnatları ve içten içe insanı kurutma potansiyelleri yüksek. Ben de zaten pek kadın kadın bir tip değilim, neyimle rol model olurum ona? Benden çıksa çıksa hırtı pırtı, takıntılı bir kız çıkar. Ben bile içimden hala keşke prenses olsaydım, bütün gün sporda, kuaförde olsaydım, zengin koca bulup çalışmasaydım falan diyorum. Bu iç sesimi kısıp kızıma ‘oku, meslek sahibi ol, kendi ayaklarının üstünde dur ama arada bir aile de kur’ falan demem icap edecek. Bir sürü kendi içinde çelişkiler yumağı.

Hem dünya hala erkeklerin dünyası. Kadın olmak zor. Hamilelik bile zor işte. Her köşe başında kusmaktan helak oldum haftalardır. Doğurmak zor. Anne olmak zor. Anneyken çalışmak, çalışırken bakımlı da olmak, camdan tavanları kırmaya çalışmak, ne kadar çok yardımcın da olsa arada evini de çekip çevirmek zor. Erkeklerin dertleri daha az. Sadece evlerini geçindirecek para kazanmaları beklentileri karşılamaya yetiyor. Kimse bana erkeklerin de zengin ve güçlü olmaları gerektiği baskısından bahsetmesin. Zengin ve güçlü olmayıversin. Bugün işçi/memur maaşlı erkek bile kendi küçük ortamında kral. Kadın ise bin parçaya bölünmüş. Her parçada da devamlı toplum baskısıyla yarış ve endişeler halinde. Erkek olursa belki aynı cinsten olan iki kardeş birbirleriyle daha çok oynarlar, ilerde daha kanka olabilirler.

Sanırım kız olursa kendi adıma, oğlan olursa onun adına sevineceğim. Her türlü sevineceğim. Galiba işte yüzden çok merak etmiyorum Planters’ın cinsiyetini.

Perşembe, Mayıs 17, 2012

Özgür Çocuk, Düşkün Baba

Bana demişlerdi ki oğlan anası olucan, ne güzel, çocuk sana düşkün olacak. Oğlanlar anacı olur.

Bana göre o kadar güzel değil bu durum. Ben istemem çocuğum da olsa biri bana çok düşkün olsun. Zaten sorumluluk sahipliğinden gebericem, bir de düşkünlük ekstra yükü beni bunaltır, diye. Başta ne şeker, ne cici mıç mıç bebeyle annesi de sonradan işin yoksa aranızdaki bağı gevşetmeye çalış da çocuk topluma karışsın.

Jelibon tam bir Özgür Willy çıktı.

Doğum izninden işe dönmeden önce Sabiha Paktuna’nın Çalışan Anne İş’te’sini okumuştum. Buna göre ben işe giderken Jelibon’la beraber belirleyeceğimiz bir objeyi onunla bir yere saklayacaktık da ben işten dönünce onu sakladığımız yerden çıkaracaktık. Böylece çocuk anlayacaktı ki annesi gitti ama dönecek çünkü objeyi sakladık ya, o akşama saklandığı yerden çıkacak. Böylece anneden ayrılma travmasını yaşamayacak.

Bir küçük top belirledim, yapacaktım bunu ama Jelibon hiç oralı olmadı. Ben giderken dönüp bakmadı bile. Hadi o zaman küçüktü ama hala da öyledir. Anne mi gidiyor? Eee? Anne mi döndü? Eee?

Kapı çalınca merakından koşturuyor ama. Bakıyor ben. Elime bakıyor, bir şey getirmiş miyim, diye. Bazen limango, markafoni falan kutuları oluyor elimde. O kutulara seviyor pat pat vurmayı. Kutudan geçince ayakkabılarımı gösterip ‘çıkarttı’ diyor. Sonra montumu gösterip ‘çıkarttı’ diyor. Mutlaka di’li geçmiş zamanda konuşuyor niyeyse. Psiko Başak burcu veledi olarak montumu yerine astığımdan emin olmak için bekliyor. Sonra zıplaya zıplaya gerisin geriye içeri koşup neyi yarım bıraktıysa onun başına koşuyor. Ne bir kucak ne bir öpücük. Sıkıysa kucakla adamı. Ciyak ciyak kaçıyor.

Hadi ben canavar anneyim. De herkese böyle adam. Gelen ağası giden paşası. Hayriye Hanım’a da kılını kıpırdatmıyor. Babasına da. Hoş, babasına biraz kıpırdanır oldu bu aralar. Çünkü babamız yine sekiz ay çalış dört ay yat modunda, iki aydır evde. (Beni mutlu bir aileye sahip olmama rağmen kıymet bilmez belleyip acımasız yorumlar yazan okurlarım için bu bilgiyi veriyorum. Kocam şeker bir adam görünür ama sessiz direnişçidir. İçten içe bitirir. Sonra iş güç de dahil pek çok konuda çok large’dır. Sıkıya hiç gelemez. Hiçbir eksiği gediği gidermeye, tamire, birikime, bütçeye, plana uymaya falan meyletmez. Bunların hepsi ellerimden öper. Öpsün hadi, ben alışığım da bir de laf işitirim  çalıştığım, pek iş değiştirmediğim ve kapitalist sisteme ayak uydururken sistemi sorgulamadığım için. Ben de diyorum işte, her aileye bir sorguç yeter.)

Şövalye evde kalmaya başladığından beri Jelibon’la vur patlasın çal oynasın gezip tozuyorlar. Bu sebeple Jelibon da artık babasının arkasından ağlayabiliyor ama bu ağıt ‘babamı istiyorum’ ağıdı yerine ‘ben de gezmeye gitmek istiyorum’ ağıdı şeklinde oluyor. O sırada babası değil de Hayriye Hanım ya da X onu alıp dışarı çıkarsa yine sorunumuz kalmıyor.

Şövalye, Jelibon onu çılgınsa istesin, ona çılgınca yapışsın diye elinden geleni ardına koymamaya devam ediyor fakat. Dört aylıktan beri kendi yatağında, kendi odasında yatan çocuğu tutup bizim yatağa alıyor. Beraber uyuyalımmış, ne güzel mıncır mıncırmış. Jelibon bu. Pat küt kolunu bacağını savuruyor ve bir şekilde bizden kurtulup yatağına gidiyor mutlaka.

Eller çocuğunu yatağından ayırmak için akla karayı seçiyor. Şövalye’nin yaptığı kurulu düzeni bozmaya çalışmaktan başka bir şey değil. Hem baba yeniden işe başlasa bile öyle Çalışan Baba İş’te programlarını falan da uygulayamaz da bu baba. Yandık.

Pazartesi, Nisan 30, 2012

Kütüphane - Vitrin - Gardırop


Bu aralar hap bilgi çağına uyup okuduğum şeyleri genelde makale formunda okuyorum hepsini internetten indiriyorum. Hatta müthiş bir özenle ve özel çizimlerle daha iki sene önce evimize yaptırdığımız kütüphaneden artık çok pişmanım. Şimdilerde bu ‘şık’ kütüphane, Şövalye’nin olmayan ülkelerinden toplanmış hatıra nesneleri ve Jelibon’un milyon tane resmiyle dolu bir vitrin haline geldi çünkü.

Bu kütüphaneyi üçe böldürerek odalara dağıtma planım vardı. Marangozumuz buna müsait yapmıştı mobilyayı. Yoksa bu heyüla nesneyi başka bir eve ya da odaya taşıyamazdık. Şövalye hayatta istemiyor. Ben de bu mekansızlıkta bu dev vitrini gereksiz buluyorum. Çünkü sadece varlığıyla odayı işgal ediyor ve bu odada başka bir şey yaşamaya fırsat vermiyor. Kapı ve pencerelerin de konumları buna ayrıca etki ediyor tabii ama neredeyse eski evimizin salonu kadar büyük olan bu alanı hatıralar geçidi olarak kullanmanın anlamsızlığı beni geriyor.

Pardon, sadece vitrin değil, aynı zamanda gardırop görevi de görüyor bu kütüphanenin rafları. Çünkü Şövalye, evimizin antresine büyük bir gardırop yaptırmak yerine incecik bir portmanto koydurdu. Evimiz bir malikane olduğu için girişine dolaplar yerine çok şık ve üzerinde biblolar, heykeller, tablolar falan duran incecik ayaklı, miniş çekmeceli bir konsol koyulmalıydı. Ama ev halkının her birinin üçer beşer montu, hırkası, paltosu, atkısı ortada kaldığından bunlar hemen girişteki odada bulunan kütüphanenin raflarına ve çalışma masası kısmına yerleşti. Ayakkabılarımız da öyle ortalıkta, zarif konsolumuzun altında üst üste sıkış tepiş durdular.

Arada bir bu vitrin-gardıroba dönmüş kütüphane ve ortalıktaki ayakkabı yığınları sinirimi bozar ve iki günlük öfke moduna girerim. Hatta girişteki o konsolu ve portmantoyu indirip yerine gardırop yaptırmakla Şövalye'yi tehdit ederim. O iki günlük öfke esnasında Şövalye bütün ayakkabılarını ortalıktan kaldırıp kapalı balkona koyar. Bir de bana ‘köylü’ der hasbam. Ayakkabıları ortada olanları bu memleketin ilkokul sosyal bilgiler kitapları bile kınar oysa.

Böyle kitaplardan soğumuş ve kafayı dolaplara takmış bir ev kadını kıvamına geldikçe sonumu merak eder oldum.

Çarşamba, Nisan 11, 2012

Küçük Çocukla Restoranda - 2

Geçen Pazar Şövalye’nin arkadaşlarıyla topluca çoluklu çocuklu pazar kahvaltısına gittik Moda Deniz Kulubü’ne. Harika bir mekan. Harika zenginlikte bir açık büfe. Denizin üstünde. Hava da güzel. Feci güzel her şey. Ama ben mutlaka yorulacağımızın farkındaydım. Şövalye’yle Jelibon’u ortaklaşa yönetmeye karar verdik. Önce ben hızlıca kahvaltımı yapacaktım. O sırada Şövalye Jelibon’a bakacaktı. Sonra Şövalye yiyecek, ben çocuğa bakacaktım.

Mekana ilk biz varmıştık. Ben kimseyi beklemeden görevime koyulup yiyeceklere yumuldum. Jelibon ilk dakikadan merdivenlere, terasa, masaların altına, üstüne, açık büfeye, nereyi gördüyse saldırdı. Çocuğa bakma görevinin tanımı da zaten çocuğu, saldırdıklarından uzaklaştırmaya çalışmak. Tabii takıntılı bir çocuğu taktığı şeylerden uzatmak çok güç. Bir yanım Şövalye’nin sakarlığına ve görmezden gelebileceklerine takıldığı için hızlı hızlı yiyorum ki Jelibon’a bakma görevini devralayım. Hem ben Şövalye’den daha sert davranabiliyorum Jelibon’a. Benleyken daha az tehlikeli oluyor o yüzden.

Mekanın canlı müziği başlayınca olay koptu ama. Yüksek bir platformdan oluşan sahnede duran piyanoyu Jelibon’un keşfetmesi fazla sürmedi. İlk yarım saat platforma tırmanamadığından sahne önünde ağlıyordu. Sonra sahnenin arkasına doğru bir yerde sahneye yaslanmış hoparlörleri merdiven olarak kullanmayı keşfetti. Böylece rahatlıkla sahneye çıkabiliyordu. Piyanistin yanına gidip tın tın tın tuşlara basmak tek derdiydi.

Piyanist ise daha sahne önünde ağlayan bir çocuğa kıllanıyordu ki çocuğu sahnede görmeye hiç dayanamadı. “Lütfen çocuğunuzu buradan alın” dedi durdu. İyi de güzel kardeşim. Alıcam da nereye alıcam? Bir salonun içindeyiz. Sahneyi de ortadan kaldırmadan bu çocuğun piyanoyu unutması çok zor.

Onu da anlıyorum. O bir sanatçı. Üstelik kader ona oyun oynamış ve onu sanattan anlamaz, değer bilmez çoluk çombalağın açık büfe homini gırtlaklıklarının arasında sanatını icra etmesine sebep olmuş. Ama bu “lütfen çocuğunuzu buradan alın” lafı beni çok ezdi. O ikazın altında gizli mesajlar vardı. Bana ‘köylü’, diyordu. ‘Kötü anne’, diyordu. ‘Çocuğuna laf geçiremiyorsun’, diyordu.

Ne diyorsa diyordu ama Jelibon bunlardan anlamıyordu. O gün en az yetmiş kez sahneye çıktı. Yetmiş kez onu sahneden indirdim. Kollarım ağrımıştı. Jelibon’un enerjisi dinmemişti. Sonunda kalkma saati geldiğinde içim mutlulukla doldu. Sahne önünden ayrılmak istemeyen Jelibon orada son bir cinnet geçirdi. Kendini yerlere attı. Öyle bir yapışmıştı ki yere, bildiğiniz kazımak gerekti kendini. Ağlamaktan gözyaşları sel olmuştu. Sümükleri halıya yapışmıştı, onu yerden kazırken halıdan uzaklaşan yüzü ile halı arasında iplikler halinde sümükleri esniyordu.

Eve vardığımızda evi manastıra çevirip dış dünyayla bağlantımızı koparmayı düşündüm. Telefonlarımız da çalmasın, maillerimiz de çalışmasın. Kimse bizi bir yere davet etmesin istedim. Şövalye’yle hemen büfeden tost söyledik bir de. O zengin açık büfeye 100 kaat para bırakmış olmamıza rağmen karşılığında ağır spor yapmış, aşağılanmış ve aç bilaç evimize dönmüştük.

Salı, Mart 27, 2012

Yatılı Bakıcı En Çok Babalara Yarıyor

Evden işe gitmek için çıktığım her sabah, Hayriye Hanım sorar: “Şövalye akşama ne yer?”

Nasıl da irrite eder beni bu soru. Bazen ‘ne yerse yesin yahu’ derim ama bu sefer kadıncağız ne yapacağını bilemediğinden her şeyi yapıyor. Ev bal börekten geçilmiyor.

Hayriye Hanım da Şövalye’den geri kalmıyor zaten yemek konusunda. İkisi de boğazlarına feci düşkünler. İkisi de birbiriyle o yüzden feci mutlu.


Hani Hayriye Hanım 20 yaş daha genç olsa, 55 değil de 35 olsa, ikisi beraber, cennetten çıkma bir çift olacaklar. O derece.

Her gün börek, her gün tatlı. Homini gırtlak tipler. Kafalarındaki tek düşünce ne yesek, ne pişirsek. Bir gün de birisi çıkıp ‘Hafiye akşama ne yer’ diye düşünse ya? Bu kızın onlar kadar hızlı metabolizması yok. Yediğine dikkat ediyor. Salata falan yemek ister diye düşünseler ya?

Hem ben de her gün işe gidiyorum. Ben de her gün yoruluyorum. Ben de akşam aynı saatlerde geliyorum. Neden benim ne yiyeceğim sorun edilmiyor da Şövalye’ninki ediliyor?

Şövalye bir de evde yatılı kadın istemem diye kendini yerden yere atmıştı zamanında. Hiçbir şeyi tartmadan muhalefet eder zaten. Oysa farkında bile değil ki Hayriye Hanım en çok kendi işine yarıyor.

Hem ‘modern’ bir karısı var. Eğitimli, çalışıyor, kendi parasını kazanıyor. Karısını koluna taksa, toplum içine çıkarsa utandırmıyor. Üstüne üstlük, Hayriye Hanım sayesinde ‘geleneksel’ bir muameleden de eksik kalmıyor. Evde pastası, böreği açılıyor, hürmeti ediliyor.

Evde yatılı yardımcımız olmasa beni eve çakacaktı. Ben de evden dışarı çıkamayan bir tip olarak sanki onu öyle özgür bırakacaktım? Hayatı ona zindan etme yeteneklerimi kullanamayacaktım?

Ey, yatılı yardımcısı olmasını kadının lüksü gibi algılayan erkekler! Yatılı yardımcının asıl en çok sizin işinize yaradığınızın farkına varın artık. Tıpkı feminizmin en çok sizin işinize yarayıp, toplumu sizin için sadece işe gitmek kadar az ve öz bir beklentiye bağlayıp rahata erdiğiniz gibi.

Salı, Mart 06, 2012

Küçük Çocukla Restoranda

Düella’yı boşuna sevmiyorum. O kendi rahatına düşkün bir insan olduğu kadar empatik de bir insan. Yani aslında kendi rahatını düşünürken aslında benimle empati de yapabiliyor. Şöyle ki:

Çevremdekilerin genellikle çocuğu yok. Tek tük çocuklunun da çocukları melek ve yumoş. Haftasonu beraber dışarı çıkmayı, brunch yapmayı falan öneriyorlar. Hem de Jelibon’la. Onu da getirelimmiş. Özlemişlermiş.

"Ama ama", diyorum. "Öyle kuduruk ki, valla keyifli olmaz. İki kelime edemeyiz."
"Olsun", diyorlar. "Özledik, iyi olur. Biz de ilgileniriz" falan diyorlar. Iyi niyetli ama külliyen yalan olduğunu bile bile mecbur kalıp gittiğimiz oluyor.

Buluşma anı gelince arkadaşlarımızın ilgilendikleri şey yemekleri ve ortamları oluyor. Bizse mama sandalyesine oturmayı reddeden, totosunu koyabildiği maksimum üç dakika süresince de normal sandalyeden düşüp duran, bütün yemekleri mıncıklayıp yere döken ve en iyi ihtimalle onuncu dakikadan itibaren de restoranı ama en çok da mutfağını keşfe çıkan bir bücürle uğraşmak zorunda kalıyorum.

En iyi ihtimalle Şövalye’yle onar dakikalık nöbetler halinde Jelibon’u oyalamaya, daha doğrusu onu mutfaktan ve caddeden uzak tutmaya çalışıyoruz. Garsonlar da diğer müşteriler de etraflarında dolaşıp duran bacaksızı çok sevimli buluyor ama hiçbiri biz yemeğimizi yerden on dakika ona bakmayı düşünemiyor. Ben de garipsenirim diye öneremiyorum.

Düella işte bizle restoranlarda buluşmaya çalışanlar gibi yapmıyor. Bilakis, grup toplanması bile olsa “Jelibon geliyorsa ben gelmiyorum”, diyor. Kendisinin Jelibon’a baktığı falan elbette yok da adamın tüm tahmin edilemez ve önlemez enerjisiyle oradan oraya koşturmasına tahammül edemiyor. Ben de ona hak veriyorum. Bence de dayanılmaz.

Bir kere Jelibon’un bir restoranda bulunmaya ihtiyacı yok. Biz de ayakta restoranı dolaşmaktan ve inatla sokağa kaçmaya çalışan bir ufaklığı zorla masaya yönlendirmekle vakit geçirmekten keyif almıyoruz. Garsonlar da, restoran sahibi de ortalığa coco pops döküp sonra da üstlerinde tepinen bir veletin ardından temizlik yapmaya bayılmıyor olmalılar. Hele yan masalar gürültümüzden ve itiş kakışımızdan bıkmış oluyorlar. E, o zaman? Nedir restorana gitmenin amacı?

Geçen gün Çıtırlarla bu şekilde, önden erken bir saatte brunch için buluştuk. Öğlene doğru kalktık. Biz kalkarken Düella geldi. Jelibon varken gelmeyeceğini günler öncesinden bildirmişti zaten. Biz evimize gittik. Akşam oldu, Jelibon uyudu. Düella’yı tekrar gördüm. Sanki daha o sabah Çıtırlar’la iki saat geçiren ben değilmişim gibi, “Eee, Çıtırlar ne yapıyorlarmış?” diye sordum. Aynı mekanda vakit geçirmiştik ama hayatımızdan birbirimizi haberdar edecek dahi ortamımız olamamıştı. Onlarla yetişkin sohbeti yapabilen Düella sayesinde Çıtırlar’dan haberdar olmuştum.