hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Pazartesi, Şubat 25, 2013

Kalabalık Aile

Amerika’dan döneli neredeyse yedi sene olacak. Yani orada yaşadığım süre kadardır orada değilim. Bazen Amerika’yı özleyip özlemediğimi, döndüğüm için pişman olup olmadığımı soran oluyor. Özlediğim kimi şeyleri olsa da döndüğüm için pişman değilim, diyorum. Bazen orada kalsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor ama ‘keşke’ bazlı bir düşünce değil bu. Elimizde olsa da aynı anda değişik ortamlarda hayat sürsek ama işte ömür tercihlerle dolu.

Çıtırlar da hamileler. Çok da heyecanlılar. Bu ilk bebeklerini bekleyen ailelerin heyecanı bana çok şirin geliyor. Dışarda salata yemeyişleri, saçlarını boyatmayışları, kola kahve içmeyişleri, hamile olduğunu bile henüz bilmedikleri o iki haftalık süreçte içtikleri bir kadehten haftalarca endişe edişleri çok naïf geliyor bana. Ben akıl vermeye de bayılırım zaten. Onlara böyle yapmamalarını, rahat olmalarını söylüyorum.

Çıtırlar geçen akşam benle telekonferans yaptılar. Neden Amerika’da doğurmamışım, diye. Bir ara bu konuyu düşünmüştüm ama çok da Amerika lehine artılar toplayamadıım için vazgeçmiştim. Onlara da anlattım bunları detayıyla.

Bir kere Amerika’ya girerken doğurmaya geldiğin anlaşılmasın diye dokuz aylıktan bayağı bir evvel gidilse iyi olur. Doğum iznimi o kadar uzun tutmaya müsait bir iş ortamım yoktu. Çok istesem ortamı yaratırdım ama bu, uğraşı gerektirirdi. Amerika’da doğum pahalı bir işlem ve anne veya bebekte olası bir arıza durumundaki işlemler daha da pahalı olacaktı. Eşim, annem mutlaka yanımda olmak isteyeceklerdi. Annemin vakit problem yok ama Şövalye’nin de işinden uzun izinler alması gerekecekti.

Hepsi bir yana, Amerikan vatandaşlığının tek başına çok da değerli bir varlık olduğuna inanmıyordum. Yirmi sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Amerikan vatandaşlığınızla Amerika’ya gittiğinizde size fırsatlar sunuluyor olmayacak ki. Ne okul bedava ne sağlık. Bir vatandaşlık almak isteyecek olsam İskandinav vatandaşlıklarına kasardım. Hem kimileri bana çok tersini iddia etse de Türkiye fırsatlar anlamında şu anda Amerika’dan daha iyi durumda. Bulunduğu yer ve yakaladığı ivme sayesinde de daha da iyi olma ihtimali var. Amerika ise olgun, olmuş yani. Olacak bir şey yok. Bence. Bir de 20-30 sene sonra milliyetin, uyruğun bir önemi olacağını sanmıyorum. Dünya düzeninin globalleşmenin dibine vuracağına inanıyorum.

Düella bir türlü anlamaz zaten benim nasıl oldu da Amerika’da yedi sene kaldığımı. Çok sıkıcıymış çünkü Amerika.
Evet, bence de çok sıkıcı orası. Düella oradaki yıllarıma ‘sürgün’ diyor. O kadar yalnız kalmış ve o kadar sıkılmışım ki orada, içimdeki ıssızlığı dindirmek için çocuk doğurup duruyormuşum. Çünkü çocuk sahipliği de bana konduramadığı bir şey. Bu hırtlığa, bunca realistliğime ve rasyonel kafama uymuyor çünkü.

Bu tespit en doğrusu galiba. İçimdeki ıssızlığı dindirmek için kalabalıklaşmaya çalışıyor olabilirim. Dörde, beşe yaşım izin vermeyebilir ama üçüncü çocuğu bile yapabilirim. Ben etrafımda bıcır bıcır, mıncır mıncır hareket olsun, nefes ve ses olsun severim. Dokuz yaşıma kadar tek çocukken dörder beşer çocuklu komşularımızın evlerine kaçardım. Kaçıp da o çocuklarla oyun da oynamazdım her zaman. Orada durur, izlerdim o evin o hareketini. Kapanmayan sofraları, her daim çalışan çamaşır makinesini, kaynayan çayı, banyoya önce girmek için itişen çocukların sesini. Ben duygusal olmayabilirim ama kontrol altında tutmayı becerdiğim duygularım var yahu. Onlara dokunmayı beceremiyorsam da seviyorum insanları yahu.

Perşembe, Aralık 13, 2012

İkinci Doğum

İkinci doğumlar kolay olur derlerdi. Kolay olmuş olabilir ama çektiğim acıları kıyaslayınca bu seferki çok daha zordu. Belki de çok daha kolay geçeceğini beklediğim için psikolojik olarak hazır değildim ama yoo, yoo. Doğum olayı manyak bir şey. Hele de anestezi almıyorsanız.

1 Aralık sabaha karşı 5 gibi nişanla beraber sancılarım başladı ama çok hafifti. 8’e kadar evde bekledim. Hala çok hafifti. İkinci doğumunda az biraz sancıyla açılıverip epidural almaya fırsat bulamayan arkadaşımın hikayesi yüzünden yine de hastaneye gittik. NST’ye bağladıkları anda sancılar da iyice azaldı. Kesin bizi eve yollarlar diyordum ki 5 cm açılmışım bile. Epiduralinizi takalım, dediler. Jelibon’da 5 cm açılıncaya ve epiduralimi alıncaya kadar 12 saat acı çektiğim için bu sefer ne kadar kolay oldu bu iş diye göbek atıyordum.

Epidurali verdiler ama yalan bir şeydi. Sancıları yine de hissediyordum. Test dozu bu dediler. Doktorunuz söyleyince tam dozu vereceğiz. Doktorum da bekleyin ki gelsin. Yok muayenede, yok yemekte, yok size daha erken derken geldi ve bana epidural için gecikmiş olabileceğimizi söyledi!!!

Sırf epidurali kaçırmamak için hastaneye erken gelip hastanede yata yata epidurali kaçırmak ne demekti? Doktorun yakasına yapıştım. EPİDURAL İSTİYORUMMM, diye haykırdım. O da yaptı güya bir şey ama ya beni kandırdı ya da anestezim tutmadı. Her ne olduysa oldu ben bağıra çağıra, tüm hastaneyi inlete inlete doğuma gittim.

Epiduralim var sanıyordum. Yoktu. Ikınırken sancılar gidermişti. O da yoktu. Sancıdan ıkınamıyordum bile. Ikınmak istiyordum ama acıdan yapamıyordum.

Bebek küçük demişlerdi. 4 kiloluk çocuk doğurmuş bir kadın olarak bu ufaklığı fırlatıp çıkaracaktım. Ama takıldı. Orada takıldı. Omzu takıldı. Çıkarın, çıkarın, diye bağırıyordum. Bir şekilde çıktığında bebeğin 4150 gram olduğunu öğrendik. Bütün bu süreç aslında yarım saat sürmüştü ama insan acı çekince yarım saat yarım asır gibi geliyordu.

Bebek doğduğunda sağlıklı olacağına dair inancım yoktu ama çok şükür iyiydi. O dakikadan sonra rahatlama geleceğine bilakis acıyı daha da çok hissediyordum. Bir dünya iğne yaptılar ama bana mısın demedi. Kesilip dikildiğimi, bütün dikişleri tek tek hissettim. Doğumhaneden çıktığımda sanki savaştan çıkmış gibiydim ve haftalarca hasta yatacağımı, bir daha hiç iyileşemeyeceğimi sanıyordum. Öyle olmadı tabii. Totom acısa da hemen ayağa kalkabildim. Ertesi gün hava o kadar güzeldi ki yürüyüş bile yapmak istedim. Hatta faturamızda hata yapan hastane muhasebesiyle kavga edemeyip milyarlık fazlalığı ödemeye yeltenen Şövalye’yi ekarte edip kavgaya bile gittim. Işi hallettim. Hey Allahım dedim, Şövalye’ye. Ölü halim bile senden daha çok iş bitiriyor.

Perşembe, Kasım 29, 2012

Günü Geçen Bebek

Yine bir doktor kontrolünden çıktım. Doktor yine aynı şeyleri söyledi. Sanki Groundhog Day gibi. Hep aynı şeyleri duyuyorum. Suyum azalmamış, plazentam eskimemiş. 41. haftanın içinden selami var Planters’ın. Suni sancıya başvurmadan evvel bir hafta daha bekleyebilecekmişiz. Doğum yaptığımı ama onlara haber vermediğimi sanan bir dünya insan her gün telefon ediyor. Aynı açıklamaları onlara da yapıyorum.


Düella’nın konuya dair yorumuna inanır oldum. 3 kilo doğacak bebek 3.5 kiloya dayandı bu gecikme sayesinde. Amacı tombiş olmaktı, benim müdahalelerim yüzünden kilo alamadı, mecburen içerde takılıyor.

Günlerdir saatlerce yürüyorum. Belki çıkmasını sağlarım diye. Dolunay geçti, ay tutulmaları geçti, burcu değişti. Planters hala gelmedi. Artık kendiliğinden geleceğine dair inancımı yitirdim. Sonsuza kadar hamile olarak kalacakmışım gibi geliyor.

Beklemek çok fena bir şeymiş.

Pazartesi, Kasım 26, 2012

Kız Hamileliği

Ultrasonlardan önce hamile kadının bebeğinin cinsiyetini tahmin etmeye yarayan halk arası iddiaları bende acaip tuttu. Tipik bir Anadolu kadını olduğumdandır belki de.


Jelibon’a, yani erkek bebeğe hamileyken, sipsivri bir karnım vardı. Cildim daha güzeldi. Göbeğimde linea nigra denen dikey siyah çizgi vardı ve belirgindi. Midem bulanmıştı ama sadece bir kere kusmuştum. Oysa Planters’a, yani kız bebeğe hamileyken herşey çok farklı gelişti.


Bir kere çok kustum. Kusmak bir iğrenti birikimiyle falan da olmuyordu. Aniden belki de esnemek için, ya da bir lokma atmak üzere ağzımı açarken kusmuklar çıkıverebiliyordu. İşe gidip geldiğim E5’ler boyunca naylon poşetler kucağımda bir kustum bir yola devam ettim. Dört ay geçti, kusmuk bitti, iğrenti ve mide yanmaları kaldı.


Kız hamileliklerinde vücudun alt tarafı daha çok kilo alırmış. Bu hamileliğimde aynen karnım yanlara doğru büyüdü. Basenim de. Bacaklarım da. Totom büyüdü resmen. Bacaklarım o kadar kalınlaştı ki çizmelerimin fermuarları kapanmıyor. Ama göbeğin üstü ve kollarım eskisinden daha bile zayıf.

Kızlar annenin güzelliğini alırmış, kıza hamile anne çirkinleşirmiş. Kesinlikle doğru. Göbeğimde o sakil çizgiden olmadı bu sefer ama yerine dekoltemde, boynumda ve bacaklarımda sanki is püskürtülmüş gibi kara kara gölgeler çıktı. Gören solaryuma mı girdin, diyor. İlk is karasını boynumda gödüğümde anlam verememiştim. Sanki boyun çizgilerimin arasına pislik kaçmış gibiydi. Banyoda liflerle sürttüm sürttüm, geçmediler. Bacaklarımda da belirince anladım ki bu hamilelik maskesi / gölgesi dedikleri hormonlarn yaptığı bir cinslik.


Bu hamilelik denen şeye kesinlikle müdahale edilemiyormuş, onu anladım. Sıkı diyabet diyetimle 15 kilo aldım. Diyetsiz ilk hamileliğimde 12 almıştım. Kızların yıpratıcılığı burada da ortaya çıkıyor olsa gerek.


Halk arasındaki iddiaların tersine ikinci bebek nazlı çıktı. Kızlar ve ikinciler erken gelir, derlerdi. Jelibon 39. haftaya kalmadan gelmişti. Kızımız 40. haftamıza ragmen henüz teşrif etmediler. Günlerdir hurma, ananas yiyorum ve yokuşlar tırmanıyorum. Eliptik bisiklet sürüyorum. Hala gelen giden yok. Her akşam güzel banyomu yapıyorum, belki gece doğururum diye. İki hafta evvel ağdamı, pedikürümü falan yaptırmıştım, doğuma hazırlık diye. Eskidiler resmen, yeniden yaptırmam gerekecek böyle giderse.


Düella diyor ki diyet yaptım, salata yemekle çocuk büyümedi. Büyümeyi bekliyor. Ondan içerde kaldı. Bu iddiaya artık inanır oldum. Jelibon 4 kilo olduğu için yeri kalmamıştı, çıktı geldi çocuk vaktinden evvel. Planters da 4 kilo olana kadar takılabilir belki. Doktorum 42. haftaya kadar bekleyebileceğini söyledi. Geçen haftadan beri 300 gram aldı bari. 42’ye kadar belki o da 4 kilo olur.


Bir yandan bu ‘gecikmeyi’ bebeğin ağır, uslu, adeta bir köşe yastığı gibi sakin mizaçlılığına vermek istiyorum. İnşallah.

Perşembe, Kasım 15, 2012

Hamilelik Şekeri

Bu hamileliğime dair hiçbir şey anlatmamışım neredeyse bloga. Başka bir şeyler de anlatmaz olmuşum. Arada bir soğuyorum çünkü yazmaktan. Hamileliğin heyecanı da az olunca insanın iştahla anlatası da gelmiyor. Evet, ikinci hamileliklerde heyecan daha az. Belirsizliğin azalması ya da endişe azalması ne bileyim ama herkes için aşağı yukarı böyle olduğundan eminim. Tek çıkış noktam bu bebeğin kız olması. O bir değişiklik.

Bu hamileliğimde doktor randevularını hiç önceden planlamadım. Bazen unuttum bile. İlk doktora gittiğimde 7 haftalıktım. Detaylı ultrasonu için aylar önceden Atıl Yüksel için sıralara girmedim. Başlarda çok fena kusuyordum. Sonraları rahatladım derken hamilelik şekeri çıktı. Ailede şeker var. Bende de ufaktan hipoglisemi vardı. Bekliyordum bunu.

Tuhaf bir saptama belki ama birinde şeker hastalığı çıkmalıysa benim gibilerde çıksa iyi olur sanki. Hastalık ancak öyle layıkıyla kontrol altına alınır çünkü. Benim gibi kontrol manyakları sayesinde. Son dört aydır her yediğime içtiğime psikopatça dikkat edip yediğim her lokmayı bir excel’e yazdım. Karşılarına da açlık, tokluk 1 ve 2. saatlerde mutlaka parmaklarımı delip şeker seviyemi yazdım . Ne yedim, şekerim ne oldu, hepsi kayıt altında artık.

Hamilelik şekeri bebeği gereksiz irileştirdiği için bebekte de şeker hastalığı ve çocukluk obezitesi gibi hasarlara sebep olabiliyor. Kendimden biliyorum. 4.5 kilo doğmuşum. Çocukluğum boyunca şişkoydum. Hala da kolay kilo alırım ve şekerim de sınırlardadır. Annemde muhtemelen şeker vardı ama o zamanlarda bilinmiyordu.

Ama işte onca kontrole rağmen ne yediğimin vücudumu nasıl etkilediğini öğrenebildim mi? Hayır. Zaten ben kaosa düzen getirmeye çalıştıkça işler iyice karışır. Karmam da böyle. O yüzden kaderime boyun eğsem de merakıma boyun eğemiyorum. Düzene sokmaya çalışmasam da ölçmeye ve gözlemlemeye devam ediyorum.

Aynı şeyleri bir yediğimde normal diğer yediğimde anormal çıkıp durdum. İstikrarlı olmak adına hep aynı parmağımı deldim. Şu an parmağımda his yok. Delik deşik kendisi. Yine de bir işe yaramadı. Üstüne güya bebek iri olacaktı. Ultrason ölçümlerinde boyu posu iyi ama göbek çevresi küçük çıktı hep. Özetle, şeker hastalığım yokken 4 kilo doğan Jelibon’dan sonra şeker hastalığımla 3 kilo doğması beklenen bir Planters var karnımda. İkinci bebekler daha geniş rahim ortamı yüzünden daha iri olurmuş güya. Bizimki geniş ortamda fır fır takılıyor. Belki de o sebepten karnımda Jelibon’un aksine çok hareketli.

Şövalye baştan beri dedi ki, salla. Delme kendini. Börek de ye, tatlı da. Önemli olan mutlu olmak. Bebek de ufak ölçülünce biraz biraz bıraktım diyeti. Bu sefer de şekerim hiç yükselmemeye başladı. Ben merakımla yaşayamayıp bu sefer de diyeti boza boza, nereye kadar şekerimin yükselmeyeceğini ölçmeye başladım. Baklava ye ölç, börek ye ölç. Yükselmemeye başladı. Şövalye durumu börek yemenin mutluluğuna bağladıysa da ben hala şu hormonların işine akıl sır erdirme yönünde neler yapılabileceğini düşüyorum.

Salı, Ağustos 07, 2012

İki Çocuklu Hayat Düzenine Hazırlık

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Bizim yollacağımızın hangisi olduğundan hala emin değilim. Jelibon'u bir yere göndermek isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başlayacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanları olmalılar. Buna rağmen ben evde bile yokken her hafta bana uzak ara gerginlik yaşatabiliyorlarsa iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde bulurum kendimi. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. 35 yaşımda beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de onaylanmıyorum. Bu arada kocamın beğendiği ve uyguladığı şeyler de pek makul değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Ve yeni bir cinnet sayfası açılır.

Pazartesi, Haziran 04, 2012

İki Numara Yolda

Jelibon için -gereksiz olduğunu şimdi anladığım- çabalar sarf ederek hamile kalmıştım. Binbir çeşit çay ve hap içmiş, Şövalye’ye içirmeye çalışmış, hergün uyanır uyanmaz ateşimi ölçmüş, yumurtlama dönemimi bilimsel bir titizlikle takip etmiştim. Belki de daha öncesinde düşük yapmış olmanın verdiği bir endişe silsilesiyle böyle davrandım. Bana endişe olsun zaten. Hemen sahiplenirim.

Planters’a ise şıp diye hamile kaldım. Hem de köylü kadınlar gibi, son adet tarihimi bile tam bilmeden. İstedik kendisini ama bu kadar erken ummadık ve beklemedik. Doktorumla beraber tarihi hatırlamaya çalıştık. Seyahatten seyahate koşuyordum o ara. Uçak bileti koçanlarımdan vardım ben sonuca. Hmm, şu şehirdeydim, şu toplantım vardı en son regl olduğumda, diye. Doktorum eskiden kalabalık bir devlet hastanesinde ihtisasını yaparken ona böyle son tarihini hatırlamayan çok kadın gelirmiş. Hamileliğin yaşını belirlemek için kritik bu tarihi bilmek. Ona göre bebeğin anne karnındaki gelişiminin normal olup olmadığı anlaşılıyor. O kadınlarla beraber hatırlama egzersizi yaparmış işte doktorum. Ramazan’dan önceydi ama teyze oğlunun düğününden sonraydı, diye tarih hatırlamaya çalışırlarmış. Benimki de biraz o model oldu. O kadar delice seyahat ediyordum ki o dönem, Şövalye de zaten uzun süre çocuğun kendisinden olmadığını iddia etti. Allahtan onu ikna etmeyi başarabildim.

Bu bebeğin adına Planters dedim çünkü onun da ilk ultrason fotoğrafı yer fıstığına benziyordu. Planters biraz erkeksi bir isim sanki. Oysa cinsiyetini de bilmiyoruz henüz. Kız ya da erkek, ben ona Planters dedim bir kere. Geçen hafta bacaklarını kapattı, bize cinsiyetini göstermedi. Elde bir çocuk var, ikincisi değişik cinsten olsun kafası yüzünden ikinci çocuğun cinsiyeti konusu sanki daha bir önem kazanıyor. Meraktan ölen arkadaşlarım bir daha doktora gitmemi tavsiye etse de sonuca etkisi olmayacağı için bu konuda adım atmıyorum. Kız ya da erkek, bilsem de şu dakikadan sonra sonucu değiştirmeyecek.

Her cinsiyetin de artısı eksisi var ve genelleyerek konuşuyorum elbette: Kız olsa değişiklik olur. İdeal ‘bir kızlı, bir oğlanlı’ aile olunur. Kızlar daha uslu oluyorlar. Belki böylece restorana, gezmeye falan gittiğimizde totomuz sandalye görebilir. Her dakika cankurtaranlık yapmak zorunda kalmayız. Kızlara giydirecek daha çok cici şey var. Saçlarını uzatır, bukleleri güzel güzel tarar, toplarız. Kızlar daha çalışkan da oluyor. Ders çalıştırmak için önden sakinleştirici vermek gerekmeyebilir.

Yaşlandığımda da kızım benle daha çok ilgilenir. Beraber alışverişlere ve tatillere çıkabiliriz. Kızlar dilbaz da olur. Saatlerce çene çalabiliriz. Bir ilişkimiz olabilir yani. Şövalye’nin ve etrafımda gördüğüm çoğu erkeğin annesiyle diyalogu süper kısa. Ben ofisteki çaycıyla bile daha uzun sohbet ediyorum. Annemle kavgalarımız sokaklara bile taşsa üç beş güne unutup yeniden vıdı vıdı başlıyoruz. Haftada en az birkaç saat telefondayızdır onunla.

Ama kızlar samimi ve sakin de olsa psikolojileri daha zor. İnatları ve içten içe insanı kurutma potansiyelleri yüksek. Ben de zaten pek kadın kadın bir tip değilim, neyimle rol model olurum ona? Benden çıksa çıksa hırtı pırtı, takıntılı bir kız çıkar. Ben bile içimden hala keşke prenses olsaydım, bütün gün sporda, kuaförde olsaydım, zengin koca bulup çalışmasaydım falan diyorum. Bu iç sesimi kısıp kızıma ‘oku, meslek sahibi ol, kendi ayaklarının üstünde dur ama arada bir aile de kur’ falan demem icap edecek. Bir sürü kendi içinde çelişkiler yumağı.

Hem dünya hala erkeklerin dünyası. Kadın olmak zor. Hamilelik bile zor işte. Her köşe başında kusmaktan helak oldum haftalardır. Doğurmak zor. Anne olmak zor. Anneyken çalışmak, çalışırken bakımlı da olmak, camdan tavanları kırmaya çalışmak, ne kadar çok yardımcın da olsa arada evini de çekip çevirmek zor. Erkeklerin dertleri daha az. Sadece evlerini geçindirecek para kazanmaları beklentileri karşılamaya yetiyor. Kimse bana erkeklerin de zengin ve güçlü olmaları gerektiği baskısından bahsetmesin. Zengin ve güçlü olmayıversin. Bugün işçi/memur maaşlı erkek bile kendi küçük ortamında kral. Kadın ise bin parçaya bölünmüş. Her parçada da devamlı toplum baskısıyla yarış ve endişeler halinde. Erkek olursa belki aynı cinsten olan iki kardeş birbirleriyle daha çok oynarlar, ilerde daha kanka olabilirler.

Sanırım kız olursa kendi adıma, oğlan olursa onun adına sevineceğim. Her türlü sevineceğim. Galiba işte yüzden çok merak etmiyorum Planters’ın cinsiyetini.

Pazartesi, Ağustos 30, 2010

Bir Düğün, Bir Sancı

Ruş evlendi ve ben o düğüne sağ salim katıldım. Katılmayı en çok istediğim tören hamileliğimin son haftasında gerçekleşiyor diye riskliydi. Doğururum da gidemem diye çok korkmuştum. Hem düğünde görevim de vardı. Nedimelerden biriydim ve üstelik gelin tarafının ‘toast speech’ini ben yapıyordum.

Düğün bir Amerikan düğünü gibi başladı. Gelin damat bir rahibin (bizim durumda Amerikalı ve Türk temsili nikah memurunun) önüne doğru ilerleyip rahibin ‘iyi günde kötü günde, hastalıkta sağlıkta’ konuşmasını tekrarlayıp birbirlerine bağlılık sözü verdiler. Sonra bir Amerikalı kanka günün anlam ve önemine uygun bir şiir okudu. Arkasından Amandita Mevlana’dan Türkçe bir düğün bayram şiiri okudu. Toylar, düğünler tam bizim için / Toyumuz, düğünümüz kutlu olsun dünyaya diye. Onu bir gece önceden çalıştırmıştık. Toy’u ‘töy’ diye okuyordu. Sanmış ki ona yollanan bu şiir Türkçe karakterlerden yoksunluktan töy, toy olmuştu. 'Toy' diye düzelttik onu. Toy’un anlamını bilmiyormuş. Töy neydi ki o zaman dedik. Onu da bilmiyormuş. Çalışma esnasında şiiri katlediyordu. Ama gece sahnede iyiydi. Bizim aklımıza yine de bir gece öncesi geldiğinden Amandita’yı dinlerken kıkırdamadan duramadık.

Düğün bir Türk düğünü gibi devam etti. Gerdanlar kırıldı, halaylar çekildi, göbekler atıldı. Gece dağılırken kimin evi ne tarafta bilinemedi. Ben de artık Jelibon doğsa da olur diye pistlerden uzak kalmadım. Ertesi sabah spor bile yaptım. Ruş’un brunch’ına gittim. Onu havaalanında balayına uğurladım. Dönüşte Elyan kısır yapmış, gel dedi, gittim. Yedim içtim. Otururken ufaktan bir sızı başladı kasıkta. Çok yorulduğuma verdim ama huzur da bulamadım. Evimize döndük.

Elyanlar’da kısırlar börekler neler neler yemiş olmama rağmen bir ye ye gelmişti bana. Zaman zaman sızı zonklama tipli bir sancıya dönüştü. Doğum mu başlıyor acaba dedim gugılladım. Ağrılar düzenli ve şiddeti artan cinsten olmalıymış. Düzenli denemezdi. Şiddeti de gitti geldi. Birkaç gündür annem de bizdeydi. O ısrar etti hastaneye gitmem için. Buncacık şeye değmez diyip yattık. Gece iki kez uykumdan uyanacak kadar çok sancım oldu. Sancılar kasıkta değil, adeta popomdaydı. Her tuvalete kalkışımda annemi karşımda buluyordum. Uyumuyordu. ‘Git aldır şu çocuğu, evde sancı mı çekilirmiş?’ diye tutturdu da tutturdu. Ona sancım olmadığını söyledim. Biraz kanamam da başlamıştı. Susup odama gittim. Ikına sıkına sabahı bekledim.

Sabah 9 gibi Şövalye’yle hastaneye gittik. Günlerden Pazartesi olmasına rağmen resmi 30 Ağustos tatili yüzünden doktorum çalışmıyordu. Biz de acilden giriş yaptık.

Çarşamba, Ağustos 25, 2010

Kısmet

House MD dizisinin hastasıyım ya. Bazen çok tekdüzeleşiyor, tamam. Hasta geliyor, derdi çözülüyor. House huysuzluk yapıyor falan. Ama adamlar sezon sonlarını ve başlarını müthiş yazıyorlar. 6. sezon final bölümünde tam da bendeki değişikliğin sebebini bana fark ettiren bir şey oldu. House, bacağı göçük altında kalan bir kadının bacağını kurtarmak için uzun süre tehlikeli bir şekilde direndi. Bacağının üstündeki yığın kalktığı anda hem kadıncağız hem de kurtarma ekibi büsbütün göçük altında kalabilirdi. Kadının bacağının kesilerek oradan kurtarılması en kısa çözümdü. House, belki de kendi bacağından muzdarip olduğundan yığını kaldırtmaya kastı. Kadın da House’a çok güvendi, ona sığındı. Zaman geçtikçe bacaktaki kangrenin tüm vücuda yayılma riski de oluyordu falandı filandı. En sonunda mecburen kadının bacağını kesti. Kadın ambulansla hastaneye kaldırılırken yolda House’a kurtar beni diye diye nefesi kesilerek öldü. Hem de hiç hesapta yokken. Üstelik ölmesinin bacağının geç kesilmesiyle alakası yoktu. Uzun kemik kırıklarında nadir görülen yağ embolisi sebebiyle kadıncağız gitti.

Burada House’un duygusallaştığı nadir anları izledik. Normalde birinin ölmüş kalmışlığına aldırmadayan adam yedi bitirdi kendini. Ekibinden Foreman, House’a, “Sen herşeyi doğru yaptın, o kadın hastanede olsaydı da sonuç bu olacaktı,” dedi. House ise “İşte sorun tam da bu. Herşeyi doğru yaptım ama o yine de öldü” diyip Foreman’ın odayı terk etmesini istedi.

Çok derinde bir yerde, her şeyi doğru yaparsam iyi sonuç alırım diye düşünürdüm ben. Cümledeki mantığı ters yüz edersem, işler yolunda gitmezse ben bir şeyi eksik ya da yanlış yapmışımdır, diye kendimi suçlayarak yaşardım. Herşeyi doğru yaptığım ilişkilerimin kırılmasından mı, acaip çalışıp koca kafalık yapıp en yüksek performanslı eleman ödüllerini aldığım halde terfisiz ve zamsız kalmaklardan mı, herşeyi doğru yaptığım ilk gebeliğimde Kerevit’i kaybetmekten mi bilmiyorum ama an geldi bu ektiğimi biçeceğimi sanmaklardan vazgeçtiğimi fark ettim. Belki yüzde yüz değil. Hala plan program ve hırs dahilinde ilerleyen bir tipim çünkü ama eskisi gibi kendimi yiyip bitirmiyorum. Azıcık içim sızlıyor, sonra ‘kısmet’ diyip önüme bakıyorum.

Hamileliğimin takvim hesabına göre son haftasına girdim. Doğumdan değil, onu takip eden bilinmez ve tahmin edilemez süreçten biraz çekiniyorum. Şimdiden hayatım çok değişti. İki haftadır evdeyim. Yatılı bir yardımcımız var. Eve ve ona alışmaya çalışıyorum ama herşey çok tuhaf geliyor. Başlangıçta bir takım talihsizlikler de yaşadık. O yüzden gerginim de. Yine de yapabileceğim herşeyi yapabileceğimin en iyisince yaptım sanırım. Gerisini hep beraber göreceğiz.

 

Cuma, Ağustos 06, 2010

Evli, Mutlu, Neredeyse Çocuklu

Kit ve Taşpınar gelmiş bebekleriyle Atlanta’dan. Bebek boğum boğum bir Michelin bebeği. 9 aylık. Dünya tatlısı. Yazık, anneannesinin apartmanına mantolama yapılıyor diye klimanın cephe dışında kalan ünitesini sökmüşler. Kullanamıyorlar. Bu sıcakta yavrunun boğumlar kızarmış. Ama bana mısın demiyor. Zıp zıp ve de zıp. Bir kere Lady Gaga seviyor. Bad Romance’ten bir bukle geçiyorsun, ‘ra ra ra ra raa’ diye, hemen kendini atıyor ortalığa yavru.

Kit, Şövalye’ye doğum koçluğu tecrübelerini anlattı güya. Söylediği tek şey, ‘bebek çıkınca bebeği takip et, sakın çıktığı yere bakma’ gibisinden kendine müslüman söylemlerdi. Kendisi hala unutamıyormuş gördüklerini. Hiç tavsiye etmiyor yani. Ben de geçenlerde tuttum hem normal hem de sezaryen doğum videoları izledim. İkisi de birbirinden fenaydı. Yine de birini seçmem gerekirse epiduralli olmak kaydıyla normali seçerdim zira kesilmek ve neler olup bittiğini anlamadan edilgen durmak fikrine dayanamıyorum. Bir de kateter yok mu? Ay o kateter en fena şey şu hayatta. Bazen şeker yükleme falan yaptırdığımda saat başı iğne yapmak yerine kateter takmak istiyorlar. Aman diyorum, yok. Dakika başı delin beni. 4 saat o kateteri elimde, kolumda, gözümün önünde istemiyorum.

Ben Şövalye’nin doğuma girmesini isterim istemesine de adam ayılır bayılır, en olmadı iğrenir ortamdan diye endişelenmiyor da değilim. O tutturdu giricem diye. Girsin bakalım. Tutturuğunu kırmak zor. Ama bana hamilelikte çektirdiklerini doğumda da çektirirse vay halime.

Mesela evimiz hala eşyasız. Marangozlar kalp krizi geçirdi, ustaların babaları öldü falan. Ne kadarı doğru artık, bilemiyorum ama bildiğim hepsi bana patladı. Sıcaklardan yana, bel ağrılarından yana, uykusuzluktan yana da artık feci dertliyim. Evde bir klimam var, bir pervanem. Onlar da olmasa kendimi öldürücem. O derece. Derken geçen Cuma eve bir geldim, baktım, elektrikler kesikti. Binada elektrik var, ama evde yoktu. Meğersem Şövalye elektriği üstüne geçirmediğinden boşta kalan tesisatı gelip kesmişler. Öfkemin haddi hesabı olamadı tabii. Bana ta haftalar önce faturaları üstüne geçireceğini söylemişti çünkü. Hatta işten izin bile almıştı o gün. Yapmamış meğerse. Mıklanınca da mıklandığına uyuz oluyor, günlerce trip yapıyor. Kimsenin tribi de umrumda değil. En birinci klimayı seviyorum ben. İkinci pervaneyi. Üçüncü cereyan yapan açık pencereleri. Şu ara başka hiç kimse, başka hiçbir şey umrumda değil. Eşyasız evimde elektriksiz de kalınca toplandım Yonc’a gittim. O da hırsız girer diye her tarafı kapatıp yatıyor, deli. Ben onun görmez tarafından açıyorum geri. Hırsızdan sıcaklar kadar çekinmiyorum çünkü.

Şövalye ben Yonc’a gittikten sonra meğer mühürü kırıp elektriği geri açmış. Ama bana uyuz olduğundan dönüp klimamla hasret gideremeyeyim diye haber de vermemiş. Cezamı çekeymişim.

Ertesi sabah doktor randevum vardı. Ona da gelmedi Şövalye. Herkes kocası, anası, danasıyla muayeneye geliyor, bebeğe bakmaya. Bizimki yoktu işte, ben cezalı olduğumdan.

Elektrik kesintisine sebep olmasına ve beni zora sokmasına rağmen ona huysuzlandım diye o da bana trip yapıyordu.

Döndüm baktım, evde bizimki. Klimayı çalıştırmış, serin duşunu almış, National Geographic seyrediyor. Doktor randevusunu da unutmuş.

Vazgeçtim, dedim. Sen doğuma da gelme. Ben kendi kendime doğururum.
Madem ceza. Al sana ceza. Çocuğu da göstertmiycem.
Birkaç gün küstük.
Sonra yeniden barıştık.
Şövalye hala elektriği üstüne geçirmedi. Bir sonraki kesintiye kadar evli, mutlu ve neredeyse çocuklu takılıcaz.

Pazartesi, Ağustos 02, 2010

Bebek İçin Alışveriş

Bebek alışverişini de oflaya puflaya tamamlama peşindeyiz. Birçok şeyi Yeğen Şövalye’den devraldığımız için aslında sarf malzemelerinden, kişiye özel şeylerden başka bir şeye ihtiyacımız yok. Ama bazen o kişiye özel şeyler günlerce insanı dükkan dükkan sürükleyebiliyor.

Mesela düdürükten bir emzirme sütyeni. Hepsi ful destekleyiciymiş de efendim. O yüzden ta boğazına kadar kapalı. Yakası bağrı açık bir şey giymek mümkün değil. Askıları desen 10’ar santim kalınlığında. Bir de çirkinler. Bildiğin çirkin. Hem çok penye hem çok çirkin. Az biraz hadi belki olur dediklerimin de bedeni yok. Bütün var olan bedenler dev bedenler. G cup gördüm geçen gün. İnanamayıp açıp baktım. Hala şokundan kurtulamadım. JJ bile varmışmış. Oysa erkek geyiklerinde bile DD’nin üstünü duymamıştım ben.

Cadde’deki Mothercare’de giyinme kabinleri bebek bakım odasının içinde. Orada sütyenleri denerken birkaç kadın da bebeklerini emziriyorlardı. O yumurcakların emerken çıkardıkları sesler çok komikti. Sanki çölden taze kurtulmuşlar da kafalarına damacanayla su dikmişler de 30 saniye içinde içtiler içtiler yoksa günlerce yine su yok gibi bir durum vardı. Ama annelerin seslerini beğenmedim.

Fiks soru bebeğin kaç aylık olduğu. “Bizimki daha aylık bile diil. 20 günlük” dedi annenin biri. Öbürü ‘aaa’ dedi, kınar tonda. 20 günlük anne, bebeklerin bağışıklık sistemi güçlenmesi açısından erkenden sokağa çıkarılmasını savundu. Ama savunma derken analitik falan değil. Karşısındakine uyuz oldu. Duygularıyla cevap verdi. Sözlerle itiştiler. Sonra sıra birbirlerinin kullandıkları bebek arabalarına geldi. Biz üç tekerlekliden memnunuz. Yok biz değiliz. Ama bizim orda kaldırım çok da yok da. 20 günlükken dışarı bebeğini dışarı çıkardığı için kötü anne olduğunun ima edildiği annenin intikam dolu ‘siz de yanlış bebek arabası seçmişsiniz’ karşı imalarından geçilmedi ortalık.

Ya ben yarın bir gün bu bebek odalarında otursam duvara doğru döner otururum heralde. Bendeki yabanilik zaten had safhada. Tanımadığım insanlarla small talk yapmayı da beceremem. Anneliği meslek edinmiş tiplere de uyuzum. Herhangi bir şeyi meslek edinmiş ve aklını fikrini bana ben sormadan iletmeye kalkışan tiplere uyuzum. Kaldı ki ben de bayılırım akıl fikir vermeye ama bebek/çocuk yetiştirmek o kadar değişken, o kadar kişisel bir şey ki, bu konuda atıp tutmak mesnetsizlik olur.

Çocuk büyütmek ne derece kişiselse doğmamış bebeğin huyu suyu ve bünyesini bilmemekten dolayı bebek alışverişi de o derece mesnetsiz. Bir kere daha anne olmadan anladım ki bebek milletinin neyi seveceği, neye ne tepki vereceği belli değil. Bin değişik yerden bebek alışveriş listesi geldi bana. Yardımcı olmak isteyen iyi niyetli insanlar, ne güzel. Listenin yanına her ürüne dair yorumlarını da yazmışlar. Ben daha birbiriyle çelişmeyen liste görmedim. Kimi zırt emziğine mutlaka derken öbürü asla diyor. Kimi ev tipi titreşimli ana kucağına övgüler dizerken kimi ana kucağı çok fena en iyisi salıncak diyor. O yüzden ben de diyorum ki biz bir şey almayalım. Kızılderililer gibi bebek doğunca huyuna suyuna göre bir isim verelim, eşyalarını da ona göre alalım.

Cuma, Temmuz 23, 2010

Hamilelik Nasıl Gidiyor?


Aldığım kiloların yarısı göbeğimde, kalan yarısı da ellerimde ve ayaklarımdalar. Gecede üç kez çişe kalkmak da farz oldu artık. Geçen gece kalktığımda sol elim dev bir balon gibiydi. Parmaklarımın eklemlerindeki boğum çizgileri bile ortadan kaybolmuştu. ‘Şövalyeeee, bana bişiler oluyor’ diye seslendim. Kalktı baktı. ‘Bişi olmaz olur öyle hamilelikte’, dedi. Döndü, yattı.

Sadece sol elim şişmişti. Ben de heralde üstüne yattım, dedim. Elimi yukarı kaldırarak uykuma devam ettim. İkinci çiş zamanı bir baktım diğer elim de balondu. Suratımın sol tarafı da. Şövalye yine hamileliğe verdi, uyudu. Sanki on kez hamile kalmış ya da etrafında bir hamileyle yaşamış kadar tecrübe kokan bu sözlerine güvenemedim elbette. Ani şişler preeklampsi (gebelik zehirlenmesi) belirtisi olabilir diye sabah ilk iş doktora gittim. Bir şeyim yokmuş hakkaten. Ödemden başka. Tuzu kes, sıcakta durma dendi, o kadar.

Tuzu zaten ekmiyorum hiçbir şeye ekstradan. Normal yemeklerin tuzuyla yaşamaca. Ama sıcak olayından nasıl kaçacağımı bilmiyorum. Evimiz eşyasız diye Anne Şövalye’de kalıyorduk. Onun evi de üst katta, senenin sekiz ayını yazlıkta geçiriyorlar diye klimaları da yok. Serinlik olsun diye pencereleri açtığımızda içeri kuş girip bütün evin perdelerine dışkıladığında onları da kapalı tutup adeta bir fırında pişiyorduk. Evimizde klima var, varsın eşyasız olsun. Yatağımda yatarım, o da bana yeter, diye ben evime döndüm. Şövalye de takip etti etmesine ama bu sefer evdeki klimayı ben uyur uyumaz ya da benim görmez tarafımdan kapatma eğilimleri gösterdi. Bırak şunu, açık kalsın, diyorum. Dinlemiyor. Üşütürmüşüm.

Üşütmesem ruhumu teslim edicem. Daha mı iyi? Kaldı ki klimadan neden üşütsün insan? Türkler, klimaya hastalık yuvasıymışçasına temkinli yaklaşmaktan ne zaman vazgeçek, ya rabbim? Klimadan üşütülseydi Amerika’nın güneyinin tümden zatürreden gitmesi gerekirdi. Dışarda hava 40 dereceyken ve nem oranı tavan yapmışken tüm ofisler diş takırdatıcı seviyedeydi. Yazları bile hırka giyerdim işte, okulda.

Bugün ayağıma olan iki çift ayakkabının bir çiftini daha kaybettim. İpleri öyle bir gerdi ki canımı yaktı sabah, giyemedim. Tek çift kullanımlığa düştüm. İnşallah bununla biter bu hamilelik. Sonradan kullanmayacağım bir dünya 41 numara dev ayakkabılara para harcamak da yazık.

Bebeğine Mozart dinlet, diyorlar. Masal oku, diyorlar.

Bizimki Serdar Ortaç dinliyor. Hala günde iki saat mesai trafiğinde takıldığım için mecburum çıstak’a. Hem Serdar’ı seviyor Jelibon. Ne zaman çalsa bir tekmeler bir ittirmeler. Artık dans mı ediyor, yeter be, diye mesaj mı yolluyor, bilemiyorum. Şekerli şeyler yediğimde de kıpraştığı için ben sevdiğine yoruyorum.

Masal falan da okuyamıycam. Bana hala annelik hissi gelmedi. Tabii ki istiyorum hayatımda Jelibon’u. Sağlıkla, huzurla inşallah. Ama görmediğim, tanımadığım bir varlıkla iletişime geçemiyorum. Benim onunla vakit geçirmem lazım bunun için. Onunla uğraşmam lazım.

Hamilelik yogası yap, diyorlar.

Bütün gün ayaktayım bir sebeple. Yeterince aktifim. Aktivitede de huzur buluyorum. Yoga da dünyanın en sıkıcı şeyi. Kim yogaya gittiyse sezaryenle doğurdu zaten, yalan oldu. Ben hala uzay mekiğimde takılabiliyorum. 1 saat ve 8 zorluk derecesinde değil artık elbette. Yarım saat ve 2, maksimum 3. derecede. Daha fazlası gerçekten yoruyor.

Annelik kurslarına git, diyorlar.

Kursa gitmek de mesai. Zaten ofis yoğun. Üstüne iki saat trafik. Akşamları evin perdesiydi, anahtarıydı, kırık kapı koluydu uğraşmaca da bitmiyor. Bir yerde belli bir zaman diliminde olmaya çalışmak bile beni geriyor. Birtakım videoları izliyorum işte. Bir şekilde kotarırız elbet. Bu kurslar adeta suya girmeden yüzme öğretmeye benziyor. Ağlayan, gazı olan, kirlenen bir bebek olmadan işin teorisine kasmak tuhaf geliyor bana.

Şövalye benim hırt ve işkolik olmamdan ve yukarda bahsettiğim öğütlerin hiçbirine itibar etmememden dolayı Jelibon’la yeterince ilgilenmeyeceğimden ve onu dadı ellerinde bırakacağımdan endişeli. Ben de hiç itiraz etmiyorum bu endişesine. Jelibon’un da kaderi buymuş. Mükemmel anne olmaya kasamıycam. O da kendi payına düşeni yaşayacak herkes gibi, diye cevaplıyorum.

Benim annem full-time evdeydi, dayak arsızı bir çocuk olmuştum. Full-time işte olsa daha iyi olurdu belki de. Bilemezsin. Kader. Kısmet.

Perşembe, Haziran 17, 2010

Prenses Hamile

Hamilelik geçirmiş herkes hamilelik döneminin prensesliğini anlattı durdu bana. Yolda sokakta, hayatın içinde herkeslerin yemek getirdiğinden, yol ve yer verdiğinden falan bahsettiler bana. Hani bunlara ihtiyacım olduğundan değil de söylenenlerin aksi başıma geldikçe bende bir gariplik mi var diye iyice kendimi inceler buluyorum.

Ofiste hamile başka arkadaşlar var. Onlara yemekhaneden özel bilmem ne helvaları, börekleri falan pişirtiyor iş arkadaşları. Benim ekip ise önümde neler yiyip bana ‘yer misin?’ bile demiyor. Bir kere kendim yeltendim kalkıp almaya. Son parçaydı, aa, falan olup ağzına attı çocuk çikolatalı makaronu. Diğer hamileler yemekhanede otururken mutfaktan onlara özel bişiyler geliyor hep. İkram olarak. Bana daha bir şey gelmedi.

Bir kere Şövalye bile canımın çektiği şeyi bana temin etmekten yana üşengeçti. Geçenlerde canım nasıl sütlaç istedi, allahım. Üç saat sütlaç sayıkladım. Sonunda gitti almaya. Döndü bir kaseyle. Açıp bir attım ağzıma sütlaç değil. Keşkül. Yaaaaaaa, oldum hemen. Sütlaç kalmamış Hasan Usta’da. Keşkül almış. Aynıymış. Ne varmış. Hasan Usta sanki Istanbul’un tek tatlıcısı. Mado'su var, Özsüt’ü var. Hepsi de bizim eve acaip yakın yerler. İlk gittiği yerde sütlaç olmayınca ikinci, üçüncüyü denemeye yeltenmemiş. Aşerdiğim şey de sütlaç gibi basit bir şey olduğu halde.

Daha evvelden de kavunlu dondurma istemiştim de bu mevsimde hiçbir yerde kavunlu bulunamadığını iddia edip yerine çilekli getirmişti. Oysa ona Mado, Venüs ve Mini’ye bakmasını söylemiştim. Hani planı da çizip veriyorum eline. Öyle ‘kavunlu dondurma istiyorum’ diyip bırakmıyorum. Bizimki yine sadece Mado’ya gitmiş. Öbürlerine bakmamıştı. Ertesi gün Venüs’te kavunlu dondurmayı görünce yıkılmıştım.

Bir başka keresinde Bahçeköy’e giden yol boyunca karpuzcular sergi yapmıştı. Mart ayı falandı. Daha markete düşmemişti karpuz. Canım karpuz istedi. Dönüşte alırız dedi. Dönüşte en az on karpuzcu geçtik. Bir sonrakinden, bir sonrakinden dedi dedi durmadı. Bir de baktık ki sergiler bitti, otobana çıktık. N’apalım kaçırdık, dedi yürüdü gitti. Ben ‘a, maa’, demeye başlayınca da hormonlu bunlar, yeme zaten dedi.

Bizim ofis kızları hamileyken seyahat etmez mesela. Ben raporlarla hala iş seyahatlerine çıkıyorum. Geçende Berlin’e gittim. Uçak, terminalin alt katındaki kapılardan kalkıyordu. Alt kata inen yolun üstünde bir kadının on tane torbası poşeti falan vardı. Bunları taşımasına yardım eder miymişim diye bana sordu. Hayır, en uyuz olduğum şeydir bagaja vermemek için kasıp sonra ittir kaktır uçağa yerleşme çabaları. Bagaj limiti düştüğünden beri bunlardan bolca oluyor artık. Ama yine de 7 aylık hamile bir kadını çevirmezsin bu işe yardım için, di mi? Bir dünya delikanlı var ortamda. Dedim durumumu görüyorsunuz, yardım edemem üzgünüm. Kadın yalvar yalvar, nolur diyip durdu. Manyak mı ne?

Dönüşte bir de rötar yaptı uçak üç saat. O ne daral havalimanıdır Berlin’deki öyle. Bütün kafe, restoranların tabureleri dik dik. Saatlerce ayak sarkıtmaktan benim 38.5’tan 41’e büyümüş ayaklar sanırım 42’ye doğru yol aldılar. Ayakkabım bir ipten ibaret sandalet olmasına rağmen o bile germeye başladı. Dönüşte körüğe de yanaşmadık. Uçaktan bizi terminale taşıyan otobüste de kimse bana yer vermedi. Bagaj bandımdan bavulumu almaya çalışırken özellikle kalabalıktan uzak noktada durmama rağmen kızın birinin bavulunu benimkinin yanında döndüğünü son anda fark edip uçarak onu almaya çalışırken beni çelmelediği gibi.

Sonra geçen gün ağır trafikte zaten durmuş yolda arkadaşımın arabasından indim. Dörtlülerimizi yakar yakmaz arkadaki araç kornaya elini dayadı. Hani sanki ilerlese 10 metre ilerleyecek. Patlama bekle ama, di mi? Zar zor iniyorum bu göbekle. Sonra ben daha inip kapıyı kapamadan aracımıza çarptı. Çarpa çarpa da arkadaşımın aracını takip etti. Ben öfkemden kudurup en yakın karakola gittim yürüyerek. O cadde Beşiktaş’a ait, bu karakol Şişli’ye dediler, şikayetimi almadılar.

Bir kez uçakta hostesin biri bir şefkat yaptı bana. Getirdi bir yastık verdi karnınıza koyun, diye. Kemerle karnımın arasına koyaymışım. Yani niye koyacaksam, anlamadım. Kemeri zaten biraz geniş bağlıyorum. Kaldı ki uçak kemeri bacak üstünden dolanıyor, karnıma temas etmiyor. Şimdi bu yastığı verdi ya kadıncağız, koridorda gider gelirken yastığı bari kullandığımı görsün de işe yaradığını hissetsin diye yastığı yol boyunca karnımda tutmak zorunda hissettim kendimi. Nedenini bilmiyorum. Böyle davrandım işte. İlk kez iyi niyet gördüğümden heralde.

A, bir de çevirme oldu bir akşam. Alkol muayenesi için üfleme yapacaktım ama zaten beni hamile görünce üfletmeden yolladılar. Hani bir ‘üf’ten yırtmış oldum böylece. Heyo. 

Cuma, Nisan 23, 2010

Acılarım Heveste

Şövalye bir hafta on gün kadar daha annesinde kalmaya devam etti. En son iş arkadaşlarının, kocaman kocaman patronlarının onu Anne Şövalye’nin evinde ziyarete geldiklerinde, annenin Şövalye’nin yanaklarına yapışıp tontonum benim, oy oy oy, diye mıncırması sayesinde bizimki eve döndü. Anneye kendini fazla kaptırırsan 35 yaşında da olsa olacağı buydu. Yine yani ben bir şey yapmadım. Herşey kendiliğinden gelişti.

Ayrı kaldığımız günlerde ben bir de trafik kazası geçirdim. Duran trafikte adamın biri arkamdan bir daldı. O sırada dudaklarımı mı yalıyordum nedir, ısırmış olmalıyım. Ağzımdan kanlar geldi. Çarpmanın etkisiyle önümdeki arabaya da dokundum. Ağzımdan sızan kanı görünce bir yerime bir şey oldu ama acısını henüz idrak edemedim sandım. Önümdeki aracın şoförü kendi aracındaki hasarı anlamak için arabasından inmişti. Baktı bir şey yok, bana döndü. İyi misiniz, diye. Camımı indirir indirmez, ‘ben hamileyiiiim’ diye bağırdığımı hatırlıyorum. ‘Benim karım kadın doğum doktoru’ dedi ve aracındaki karısını çıkardı getirdi.

Yani allah belamı da çaremi de senkronik olarak veriyor sanırım. Hamile bir kadının kaza yaptığı aracın içindeki kişinin jinekolog olma ihtimali nedir yoksa?

Doktor geldi, tansiyonuma, nabzıma, ağzımdaki yaraya falan baktı. Dudaklarımı ısırmışım da kanamış. Bebek de suyun içinde zaten ona da bir şey olmaz, al bu ağrı kesiciyi, bir şeyin yok, dedi rahatlattı. Arabamın arkası haşat olmuştu. Sürülemezdi. Polis geldi, formlar doldu. Bizim şirketin araç sorumlusunu aradım. O da geldi. Aracı çektirdiler. Şövalye de babasıyla çıktı geldi. Beni birkaç gün evvel ayrılmış olduğum anne Şövalye evine geri götürdüler. Şövalye bu durumu fırsat bilip kuzudan ayrılanı kurt kapar psikolojisi denedei üstümde. Yeniden orada kalmaya başlamam için. Hiç oralı olmadım. Evime geri döndüm.

Şövalye ta başından beri ameliyat izine taktığından devamlı aynalara bakıyor. ‘Sağlıklı günlerimde’ ile başlayan cümleler kuruyor. Yara izinden korkacaklarını düşünüp çocuklardan kaçıyor. Beni de sıklıkla annesiyle kıyaslayıp gece uyanırsa annesinin hemen ‘neyin var’ diye çıkıp geldiğini, hiç bana benzemediğini, benim ise hiçbir şey duymadığım konusunda şikayetleniyor. Düella Şövalye’yi şanslı buluyor, yine çalışmamanın bir yolunu bulduğunu, evde kek yiyip oturmasına rağmen durumun ona patlamıyor olduğunu söyleyerek hasedini ifade ediyordu.

Salı, Nisan 20, 2010

Adımı Deliye, Kendimi Rahata

Şövalye’nin katı bir diyeti vardı. Yağsız, tuzsuz, şekersiz takılması gerekiyordu en az bir hafta sonraki kontrolüne kadar. Karmakarışık bir tarifeye gore, değişik saatlerde günde 30 küsür de hap alıyordu. Anne Şövalye ona özel yemekler pişirdi. İlaçlarının haftalık planını çıkarıp buzdolabına astı. Saatleri kurup her alarmda neyi ne kadar alması gerekiyorsa oğluna verdi. Bana kalsa Şövalye’yi evimizdeki salonun kanepesine yerleştirip başına bir evde bakım hemşiresi bırakıp gündüzleri ben işe gidecektim ama anne engel oldu. Zaten kafadan anneydi ve feci sahipleniyordu oğlunu. Kişi olarak da ultra metodik ve güvenilir olduğundan hayatta gözünü arkada bırakmayacağın biriydi.

E, tamam, dedik ve Anne Şövalyeler’e taşındık. Evleri genişti, müsaitti; böylece benim de ayrı bir odam olabildi. Şövalye’yle beraber uyumama izin yoktu çünkü o neredeyse oturur biçimde yatıyordu ve belki ben gece uykumda kafasına falan geçirirdim, mikrop, bakteri taşırdım. Ne olur ne olmaz diye ilişmedim. İliştirilmedim.

Şövalye ilk haftayı da akşamları ortaya çıkan migren ağrılarıyla geçirdi. Böylece işten döndüğümde ağrılı Şövalye’yi buluyor ve sanki o bütün gün acı çekerken ben işe güce gidip dünyevi meselelere gömüldüğüm için kendimi suçlu hissediyordum.

İlk doktor kontrolüne babasıyla gitti. İyileşir bulmuşlar ki diyetini bozmamış olmalarına rağmen hastaneden kaçıp iskender yemeyi başarmış. Eve geldiğinde annenin tuzsuz çorbasını sırf o çakmasın diye yedi. O günden sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Şövalye hastalığını ve ağrısını şımarık bir çocuk gibi kullanmaya başladı. Annesine çaktırmadan ziyaretçilerin getirdiği börekleri, kekleri yiyor, bütün gündüzü internette sohbetle, geyikle geçiriyor, ben akşam eve geldiğimde ah uf’a başlıyordu. Bense giderek şişen hamile ayaklarımı kaldırıp oturacak bir ortamım bile olmadan bütün akşamı kumaş pantolon-gömlekle kaynatalarımla oturarak geçiriyor, gümbürdeyen sifon sesi bütün dairede yankılanıyor diye geceleri artık sık sık gelen tuvaletimi tutuyor, sabahları kendime kahvaltı hazırlarken ses çıkarıp ahaliyi uyandırmayayım diye akla karayı seçiyor, en nihayetinde bir şey yemeden evden çıkıyordum.

Hamileliğimin ilk üç ayında etimi, sütümü, balığımı, A’dan Z’ye bütün vitaminlerimi bile milligram milligram hesaplayıp beslenirken Şövalye’nin hastalığı süresince tost ve dürüm yemekten ve sporu bırakmaktan ister istemez biraz hızlıca kilo da almıştım. Aslında hala normal sayılırdı. 18 haftalıktım ve 4 kilo almıştım ama bu da bana çok görülüyordu. Akşam evde herkesin tabağına üçer köfte konurken bana iki tane konuyor, bu kadar erken bu kadar çok kilo almamın doğru olmadığı söyleniyordu. Son üç aya kadar hiç kilo almamam gerektiği hakkında sanki karşımda Ebru Şallı konuşuyormuşçasına nutuklar dinliyordum.

Her sabah misafir yatağımı hiç özenmediğim kadar özenerek toplamama rağmen akşam döndüğümde onu yeniden askeri nizam jiletliğinde, üzerine bozuk para atsan zıplatır kıvamda yapılmış buluyordum. Normalde hamile değilken bile bacaklarımın altına yastık koyup uyumama rağmen istediğim yumuşaklık ve yükseklikte bir yastığım da yoktu. İç çamaşırlarım tükenmişti ve donlarımı yıkansın diye kaynanamın sepetine atamıyor, akşamları duş alırken elimde çitiliyor, çaktırmadan kaloriferin üstünde sabaha kadar kurutuyordum. Her şeye ama her şeye Şövalye’ye iyi bakılsın diye dayandım ama rutin bir gebelik kontrolüm çıkışında cinnet geçirerek tası tarağı toplayıp evime döndüm.

Rutin kontrolden çıkmış, Şövalye’yle beraber bir şeyler yemiştik bir büfede. Öğleden sonra da detaylı ultrasona girecektik. Benim iş günümdü ve iki doktora gitmek gibi bir problem yüzünden ofise gidemeyecektim. Ofiste bir mesele vardı ve blackberry’mden mailler atıp durmam gerekiyordu. O esnada Şövalye başka bir şey yemek isteyip istemediğimi sordu. İstemem, dedim. Sonra arada bir iki defa daha sormuş sanırım, ben koptum duymadım. Mailime konsantre olmuştum. Sen Şövalye, bunu saygısızlık olarak gör, kalk git. Ben de arabaya gitti sanıp tıngır mıngır büfeden çıktım. Arabanın yanına gittim baktım yok. Meğer taksiye atlayıp annesine dönmüş. Arabamın anahtarını da yanına alarak üstelik. Annesinin evi önümdeki yokuşta. Yağmur yağmaya başladı. Bende de altı kayan babetler var.Taksi falan geçmez. Ağlaya ağlaya, duvarlara tutuna tutuna yokuştan inip anahtarımı alıp, eşyalarımı toplayıp, 'delirdin mi sen'ler arasında evime döndüm. 5 aylık hamileydim. Bir buçuk aydır bir bavulda, sağda solda yaşıyordum. Hormonlarım tepemdeydi, ellerim ayaklarım şişiyordu. İstemeden sağlıksız besleniyordum. Üstelik ofiste yeni bir projenin içinde inanılmaz yoğun çalışıyordum. Üstüne de çalıştığım için, kilo aldığım için, cevap vermiş olduğum soruya tekrar cevap vermediğim için ha bire eleştiriliyordum. Tam bir Kakılmış olmuştum. Buna dur deme zamanı gelmişti.

Şövalye de domuz gibiydi. Her anlamda öyleydi. İyiydi, ağrıları bitmişti. Yarası kapanmıştı. Annesinin konforlu, börekli evini pek sevmiş, gak dese su gık dese kek getirilmesine pek hasta olmuş, beni ve Jelibon’u unutmuş, evine dönmeyi reddeder olmuştu. Serzenişlenmenin de faydası yoktu. Her seferinde ‘ama ben ölüyordum ya’ diyerek konudan sıyrılıyordu. Ölmeye yaklaşmış olduğu için şımarma hakkı kazanmıştı.

Salı, Mart 02, 2010

Bir Şey Diyeceğim

Bu sefer dedim ki Jelibon’u (karnımdakinin adı) kimseler öğrenmesin 12 hafta doluncaya kadar. Madem racon buydu. Nazar değerdi falan. Kerevit’in (düşen bebek) düşmesinin sebebi nazar olamazdı, zira üç set kromozomluydu kendisi. Yani daha döllenme anında hasarlıydı. Öyle 6. haftada Ayşe Fatma duydu da nazarları değdi durumu teknik olarak imkansızdı. Daha ben bile hamileliğimi bilmezken olan bir olaydan nazar çıkarımı yapmak mantığıma tersti ama hadi peki, dedim. Sustum.

Düella inanmadı üç ay boyunca suskun kalacağıma ama ben sustum Allah için. Sustuğum halde olay çok yerinden patladı.

Jelibon’u öğrendikten dört gün sonra Ruş nişanlandı. Ağustos’ta düğün yapıcam DC’de, dedi. Hayııııır, oldum. Nisan-Mayıs gibi yap. Ağustos’ta gelemem. Nedenmiş? İşteee’ymiş. Olamadı tabii. Dedim ya erken yap ya da burda evlen. O zaman 8 aylık bir devken Amerika’ya gelemem ve senin düğününü görmem şart. Böylece Ruş, Jelibon’u öğrendi.

Beraber yumurtlama günlerimizi takip ettiğimiz bir iş arkadaşımla aynı gün hamile kalmayı becerdik. O bana çot diye söyledi durumunu ama yanımda hamilelikten bahsetmemeye, konudan kaçınmaya çalıştı 1-2 hafta böyle ben üzülmiyim diye acılar çekti. Baktım ona da yazık, dedim salla, ben de hamileyim. Gerginlik bitti.

6. haftada iş seyahati için BKAÜ’ye gittim. Oradaki iş arkadaşlarımın evlerinde kediler köpekler gırlaydı. Alkol ve sigara da. Akşam iş yemeği esnasında üzerime türlü hayvan atladı. Toksoplazma negatif. Dokunmamam lazım hayvanlara, ciyaaak kalkın üstümden diye kendimi atıp, normalde arada bir benim de içip onlara eşlik edebildiğim sigaradan öğüre öğüre tuvalete koşturmaktan ve önüme konan alkollü içkiyi ısrarla reddetmekten millet anladı. Hamile misin, allaaaşkına söyle, allaaaşkına denirken, diilim denebilir miydi ki? Evet dedim, rahatladım. Sigaralar söndü. Kedi köpek hapsedildi.

Sonra haftasonu oraya Yonc geldi. Her yemek yiyişimiz olaydı. Şirazemden çıkmışçasına hamburger-patatesi güpletirken durumumu tuhaf bulduğunu söyledi. Ben normalde hiç kalorili yemekler sipariş vermez, hamburger yesem de yanında kızarmış patates yerine domates falan istermiştim. Şoförümüzün ter ve ucuz parfüm karışık kokusundan öğürmekten bitap düştüğümde ona durumu açıklamak zorunda kaldım. Yonc da öğrendi böylece.

Şövalye 5. ve 7. haftada çekilen Jelibon’un ultrason fotosunu salonumuzda duran çerçeveli gelin-damat fotomuzun önüne sıkıştırmış. Öyle bir sevimlilik yapmış. Ben de dokunmadım. Yedinci haftada bir akşam evde ağır uyku bastırmış yatarken çottadanak Çıtır geldi. Gelir gelmez TV’nin yanında duran Jelibon fotosunu gördü. Bu neeee, diye heyecan yapıp koşturup sarılmasın mı? Çıtır da öğrendi. Hatta aynı durumu 11. haftada Elyan da yaşadı. O geldiğinde Jelibon’un fotosu 9 haftalıktı. Bir an onu Kerevit sandı. Töbe tööbe, dedi. Gaza gelelim de bebek yapalım diye koymuşuz sanmış. Hiç konduramadı, e daha birkaç gün önce beraberdik ve Jelibon’u söylememiştik. Elyan akşamına Esincan’a anlatmış durumu. Ertesi gün Esincan aradı Ankara’dan. Eyooo, sizde Jelibon varmış, diye.


10. haftada Evo’yla buluştuk. Yonc da gelecekti. Gelir gelmez selamlaşırken de ‘bakiym göbeğine, büyümüş mü?’ dedi. Böylece Evo da öğrendi. Biz Evo’yla bir saat kadar sohbet etmiştik Yonc gelmeden ama Jelibon konusu geçmemişti. Neyse artık.

Cuma, Şubat 26, 2010

Couvade Sendromu

Elyanlar'la yediğimiz yemekte yeni evimize ne zaman taşınacağımızı, ne gibi eşyalara ihtiyacımız olduğunu ve bunları nerelerden temin edeceğimizi konuşuyorduk. Şövalye de ben de bu ultra modern showroom kılıklı ev modasından hoşlanmıyorduk. Böyle yatıp yuvarlanacağımız, pofidik ve mümkünse kire kör, dayanıklı mobilyalar arıyorduk ama acelemiz de yoktu. Yeni eşyalarımızın arasına da antika olmasa da eski birkaç parka eşya serpiştirmek isteriz dedik, mesela. Levo da, Horhor’a gidin, dedi. Elyan da Horhor’un aksesuar için iyi olacağını, baz mobilyalar için uygun olmadığını belirtti – ki kendisine aynen katıldım ben de.

Ertesi gün Şövalye tutturdu, Horhor’a gidelim diye. Yahu daha mobilyalar yokken aksesuar alamayız, anlamsız olur, dedim. İtiraz edince beni sanat düşmanı ve sıkıcı bir insan olmakla suçlamalarına başladı. Klasik. Ağrım, sızım ve iğrentilerime rağmen -2 derece havada Nişantaşı’nda dolanmaya ikna olabildi bari. Evden çıkmazsa olmaz zira o saatten sonra. Bir yere gitmeniz şart. Ama bu yerin neresi olabileceğine dair pazarlık yapabilirsiniz.

Saray Muhallebicisi'nde çorba içmek, tatlı yemek Nişantaşı’nda her dolanmaya gittiğimizde yaptığımız bir rituel olageldiğinden gezintimizin sonunda oraya da girdik. Bu kazıntı ve iğrenti karışık mideyle yemek için ne sipariş vereceğimi bilemedim. Ne varsa söyledim. Tavuk suyu çorba, kıymalı börek, tavuklu pilav, salata, ayran, meyveli tart. Şövalye de döner istedi.

Gelen her şeyden birer kaşık alıp bıraktım. Biri tiksindirdi, öbürü acındırdı, diğeri ekşitti. Tabakta bırakılmaz felsefesini sebzeler için nedense uygulayamayan Şövalye salata dışında bütün siparişleri afiyetle yedi. Çıktık biraz daha yürüdük. Yarım saate kalmadı ben yine acıktım. Haliyle bir şey de yememiştim. Bu sefer Şövalye ‘öküz gibi yiyorsun, bu gidişle çocuk doğana kadar 30 kilo alacaksın’, demesin mi?

“Alırsam ne olacak?”, dedim. “Boşayacak mısın, aldatacak mısın?”
Hoşlanmazmış şişko karısı olmasından. Vay vay vay. Sen misin bunu diyen. Bir güzel kavga ettik arabada.

Şövalye’nin ben hamileyken devirdiği çamların haddini hesabını unutmayayım diye buraya yazıyorum. Yazmaya da devam edeceğim.

Neredeyse 13 haftalık hamileyim. Henüz 1 kilo aldım. O da kabızlıktan oldu bence. Şövalye ise şimdiden 4 kilo aldı. Nedense bana diye aldığı çikolataları kendisi yiyor, benden daha erken uykusu geliyor v
e sıklıkla midesi rahatsızlanıyor. Erkeklerin de karılarıyla beraber hamilelik semptomlarını yaşadığı Couvade sendromundan geçirdiğini düşünüyor. Ettiğini bulsun diye ben de hiç aldırmayıp acilen 3 kilo vermezse her fırsatta ondan boşanacağımı dile getiriyorum.

Fakat her nasılsa Couvade’ına rağmen evde ha bire kokulu sucuklar pişirip, geçenlerde hamile karısını da yalnız bırakıp çıplak popo görmeye Rio’ya karnavala gidebiliyordu.

Salı, Temmuz 21, 2009

Kerevit'in Nesi Vardı?

Herkes tatilde. Kimse bir satır yazıp çizmiyor. Haliyle, bana da ‘aa, artık hiç yazmıyorsuuun’ vari laflar bile gelmiyor. Benim de düşükten beridir ilgi alanım değişti. Pek değişkendir kendisi zaten. O yüzden şaşırtıcı bir durum değil. Eskiden farkına bile varmadığım vücut ağrı ve hareketlerini öğrenip not edip bunları araştırıyorum. Jinekolojiden genetik bilimine, diş eti rahatsızlıklarından hiçbir yola varamadığımda bari fal tutmak adına astrolojiye açıldım geldim.

Önce bebeğin patoloji sonuçları geldi. Normal insanda 23 anadan, 23 babadan olmak üzere toplam 46 kromozom varken bizimkinde bir ekstra set daha varmış. 69’muş. 3 ful set kromozom anlamına gelen triploidi deniyor bu bebeklere. Hamileliklerin %2-3’ünde triploidi görülürmüş. O da bizi bulmuş. Özetle Kerevit mutantmış ve zaten doğamaz ve yaşayamazmış ve iyi ki de erken haftalarda gitmişmiş. Bu durumda benim evde kıpırtısız yatmam yalanmış. Ki zaten bu yalanı içten içe biliyordum. Böylece kasıklarım neden ağrıyor ve neden kanıyorum diye yüzlerce sayfa tıbbi makaleyi sadece ve sadece entelektüel (?) gelişimim adına okumuş oldum. Hal böyleyken tahmin edebileceğiniz üzere yeni obsesyon alanım genetik bilimi oldu.

Aslında Kerevit’i test ettirerek ilk gebelik haftalarındaki düşüklerin çoğu kromozom bozukluğundandır savını ispat etmekten başka bir şey yapmamış olduğumu biliyorum. Ama kader buymuş diyip merakımıza doyup Kerevit'i tahlilletmeseydik bendeki arıza nedir’in peşinde birkaç yıl daha, birkaç yüz doktor daha giderdim ben. 'Arıza benim elimde olmayan bir şeyden miydi?’ konulu çalışmamızın ikinci aşamasında trilyonda bir ihtimale karşı Şövalye’yle kendi kromozomlarımızı da test ettirdik. Bu süreçte söylene söylene de olsa, cehennemin dibindeki doktorlara giderken köprü trafiğinde saatlerce beklememizin tek sebebinin takıntılarım olduğunu bağırıp çağıraraktan da olsa benle doktorlara gelen ve kanlar veren Şövalye en nihayetinde benim otis çıkacağımdan emindi. Otis’ten kastı otizmdiyse bu kromozom bozukluğuna işaret etmezdi. Şövalye de yine kromozomla mromozomla alakasız olmasına rağmen bana psikopat demeye çalışıyordu sanırım kendi lügatınca ama neticede ikimiz de normal çıktık.

Triploidi zaten ille de kendini tekrar etmeyen bir kaza imiş. Büyük çoğunlukla iki spermin tek yumurtayı döllemesiyle oluşurmuş. Doktordan bunu duyan Şövalye çok erkek olduğunu düşünerek havalara girdi. Bense işimi bozduğu için ona uyuz oldum. Aslında ne havalara girecek ne de uyuz olunacak bir durum var. Nadiren miyoz bölünmesini yapamayıp 23 değil de 46 kromozomda kalan yumurta veya sperm de buna sebep olabiliyormuş. Kimi araştırmalar yumurtanın miyoz bölünemediği, anneden iki, babadan da bir set kromozomla üç sete ulaşan triploidinin daha erken haftalarda düştüğünü, kimileri tersine, baba kaynaklının daha erken düştüğünü ispatlıyordu. Tıbbın olduğu gibi genetiğin de bu aşamasında bir fikir birliği yoktu. Son gittiğim doktor ise diğerlerinin tersine, iki haftalık kanamayı da buna bağladı. Vücudun iyi bir polismiş. Hemen yakalayıp atmış işte, dedi.

Neticede yine her kafadan bir ses çıktı ve fakat bütün doktorların ağız birliği ettiği tek bir şey oldu. O da kafama takmamam gerekliliği. Kafaya takmamaya çalışmayı bile bir takıntıya dönüştüren Hafiye'yi bilmez bilmez konuştular. Kafaya takmayı bıraktığımda, hiç ummadığım anda bebek sahibi olurmuşum. 'Hiç ummadığım an' bir efsanedir. Zaten yamuk olan hormonlarım iyice sapıttığından ovüle olup olmadığımı termometreyle ölçerek güne başladığım şu saatten sonra ancak damarlarımdan düzenli afyon basarsanız bu takmama ulviyetine erişebilirim. O da belllki. Başka türlü mümkün değil. Siz de benim bu halimi takmayın bir zahmet. Kime ne zararım var canım? Aa.