Çarşamba, Temmuz 26, 2006

İstanbul, Muhabbetler Beşiği

-Herşey ama herrşey. Şu anda durmaya hazırlanan belediye otobüsünün ciyaklayan freni ve kalkarken tıslaması, mesela. Yan odada çalan telefon. Telefona cevap veren ince sesli kibar Türkçeler. Sallama demli çaylarda nedense ağır eriyen şeker. Sıcaklığı az olmalı. Ondan.Paşa çayı seven bünyeme bir nimet. Ama şu şekerin erimemesi. Ona dair düşünceler silsileniyor. Uzun uzun. Çıkıdık şıkıdık kaşıkla beraber. Herşeyi duyuyorum. İçime süzüyorum. Çok az tortu kalıyor geriye. Herşey kaydoluyor. Arşivler arşivler.

-Ne zamandır bu böyle?

-Son bir senedir belki- dozu artıyor. Sonra mesela ben. Sevmem bu kamera çok oynasın yerinden. Çok huzursuz eder beni. Her şehir değiştirdiğimde bir kısa devre yapar illa ki.

-Senin gibi seyahat etmeyi seven biri için tuhaf bir yorum.

-Değil. Belki de. Belki de doğama aykırı işte yaşadıklarım. Evden dışarı çıkmayan bir sürü kedili kızkurusu olmam icabetmiştir. Belki de inadına içimi dinlemediğimden, tercih edilmesi gereken bu olduğundan, daima gerekeni yapan görev adamlığımdan.

-Ya göründüğün gibi olmak ya da olduğun gibi görünmek?

-Alçakgönüllülük babında birşey o. Durumumla ilgisi yok.

-Başka anlamlara da çekebilirsin.

-Hayır. İstemiyorum. Çünkü o zaman disipline bağlanıyoruz. Ya görüntüme ya olduğuma müdahaledir bu.

-Kendini anlamaya mı çalışıyorsun?

-Bir kitap okuyup ya da bir yorum dinleyip aymam söz konusu değil. Anlamaya değil, anlamlandırmaya çalışıyorum.

-Bir yere vardın mı?

-Yok. Patinaj yapıyorum. Sürekli ıkınma halindeyim ama hiçbir şey doğuramıyorum. Sanki birşeyin saplanmasını bekliyorum. O şey beni yaracak ve filmler ortalığa dağılacak. Mutlu ya da mutsuz, farketmez, bir nihayet olacak.

-Uyku, yemek düzenin nasıl?

-Bir düzenden bahsedemeyiz. Ama bundan fiziksel rahatsızlık duymuyorum. Bunların düzenine dikkat etmek de çok anlamsız geliyor. Daraldığım anlarda bunları yapmak suçlu bile hissettiriyor bana kendimi.

-Nasıl suçlu?

-Sanki doğurmaya yoğunlaşmam gerek sadece gibi bir şey. Onun dışında herşey mübah. Cezai.

-Depresyondasın.
-Biliyorum. Bunun bu kadar basit bir açıklaması olmasından da rahatsızım.
-Depresyonun ne olduğunu biliyor musun?

-Bilmediğim beş vakit namaz. Ahahaa. İçine kapanma, kederli algılar, üzüntü, nedensiz ağlamaktan göz çıkarma hali. Bunu yenmem için de daha çok sosyalleşmem, spor yapmam falan gerek. Bir kulübe üye olmalı, sevmeli, sevilmeli, erken yatıp erken kalkmalıyım. Hatta verin boş reçeteyi, yazayım kendime bir SSRI.

-Bilinçli hasta gibisi yok.
-Bunların hepsini yapıyorum zaten.
-E, o zaman?

-Ama düşünün ki mayam bozuk belki. Hiç yok mu örneği? Sağlığına, sıhhatine, ruhuna çok özenli bir insan ölümcül bir hastalığa yakalanamaz mı erken yaşta? Pek tabii ki istatistik konuşursak ihtimal azaltırız ama sıfırlayamayız.

-Önce istatistikleri zorlayalım biz. Sen de beni zorlama, bakiym.
-Benim olayım zorlamak.
-Belli oluyor. Yordun beni gönülçelen.
-Sen de mi, Brutus?
-Başkaları da mı var?
-Okyanusta bir damlasınız, desek?

Sonra Çıtır’a anlattım durumu. Sağolsun kolunu attı. Yine, yine! “Yardımcı olamaz ki doktorlar buna. Sen onlardan daha parlaksın.”


Sadece bizden daha parlak biri mi cilalayabilir peki bizi? Hemmmen o anda hızır gibi atlamadım düşünmeye. Önlüklü bir delikanlı bahçeyi suluyordu. Çalılardan seken üç beş damla tenime çarptı, yukarı çıkardı. Boşverdim. Boğaziçi Pastanesi’nin aşina huzuruna daldım. Sonra Çıtır’ın tuhaf evliyagil abilerine. Alternatif eğitim gönüllüleri mi ne? O ne be? Yok yok, o bildiğimiz 'Home Schooling' insanları da değil. Sonra bir de neydi? Özel-hassas insan doğduklarına inanan narinler. Hani şu içlerinde çocuk varmış da, çocuk büyümemiş de, büyümesine izin vermemiş de, cart curt bu çocuğa atıfta bulunup duran tipler gibi geldi kulağa. Bir dolu tip türedi. Depresyon felan hiçbişi. Valla biz en normalleriyiz.

Ohh, bi çay alabilir miyim? Demli olsun.

2 yorum:

Onur dedi ki...

Iyi be Aslihan. Ben sana gozlerimi parlata parlata konus konus sonra blogda be okuyorum: "dunyada cok deli var, biz normaliz!"

Hafiye dedi ki...

Parlak gozlerini yerim senin.