Cuma, Ekim 17, 2008

Lost'u Neden İzlemiyorum

Krizde ne olur bilemiyorum. Atıp tutmiyim şimdi. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Düşeşe ev düşürmek isteriz mesela ama bir yandan da maaşa zam gelmemesi ve de primlerden de olmamız kuvvetle muhtemel olduğundan, yani düşeş evle beraber gelir de düştüğünden bir şey anlamıycaz bu işten. Bu ekonomi çarkında uzun vadede herkes aynı aslında. Dal gibi dolarımızla beklesek de mevduatımızda kalsak da borsada takılsak da uzun vadede getiriye baktığında resim değişmiyor. Önemli olan devir dönümlerinde hareketli olmak dersen o da tüccara has bişi. Bizim devrimiz bordroda dönerken düz vites takılırken bu pek mümkün değil. Mevzular sıkıcı. Uzmanı da değilim zaten. Kişisel dileğim bankalar batmasın, düşeş ev bulayım, projelerim iptal olmasın. Hamdolalım yani.

Bir tüccar olaraktan Şövalye zorda da ondan mı bu tripler diyordum. Bir bunalım ayaklarında evden çıkmak istememeklerde, beni sağa sola yalnız başıma yollamaklarda, sormayın. Sebebi belli oldu. O da Lost’a sarmış. Bu krizin ne şekle şemale bürüneceğini kestiremediğinden bir oyalanma ve dikkat dağıtma babında iyi de gelebilir. Eyvallah. Ama durum umarım tropikal adada kutup ayısının ne işi olduğunu öğrenmek için altı yıl beklenmesi kadar patetik olmaz.

Benim Lost alerjim olduğundan seyredemiyorum kendilerini. Şimdi şöyle. Bu Lost salgınının ilk iki sezonunda Amerika’da yaşamaktaydım zaten. İlk bölümüyle beraber işyerinde asansör beklerken, su pınarının etrafında, kahve makinesinin yanında falan geyikleri etrafı sarmaya başladığında şuna ben de bakayım dedim. Yarım istekle seyrettiğimi kabul ediyorum. Bir kere gergin şeyleri izleyemem ben. Haftada en az on saatimin uçarak geçtiği bir dönemde, havada panik durumları yaşadığım bir uçak seyahatinden sonra ‘uçuş korkusu’ bende fobi düzeyinde olmasa bile huzursuzluğuyla kendini belli etmeye başlamıştı. O yüzden ilk bölümüyle bile beni gerdi bu dizi.

İkincisi, müzmin okurlarım bilir ki benim televizyona bağlanma korkum var. Yani gerginliğin yanı sıra bir de her bölümde beş ayrı gizemin çıkıp bunların da birikip budaklanmasıyla, üstüne üstlük sezon arası molalarda akla düşen detayların da uçup gittiği bir ortamda pazıla hakim olma hissiyatı da elimden kaçıyor. Benim gibi kontrol manyaklarına göre bir şey değil bu.

Üçüncüsü, bu Robinson Crusoe triplerinden falan feci sıkılırım ben. Survivor yarışmalarından da. Bu dizide gördüğüm tek şey birtakım elemanların ormanlarda outback’çilik oynadığı. Benim aklımı kurcalayan şeyler Lost karakterlerinin pek de umru değil gibi. Başlarına gelen şeylerin tuhaflığıyla hiç de oralı değiller. İnsan bir tartışır burası ne menem yerdir, ne olmuştur, yoksa Truman şovda mıyızdır falan diye. Bir hikayenin döndüğü falan yok. Adam bir şeyi yapıyor ya da yapmıyor. Sebebine dair olmasını umduğumuz bir fleşbeke gidiyoruz. Ama alakasız bir hatıra çıkıyor. Onu sakla ki iki yıl sonra anlamlansın. Oysa ki ben eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek için izlediğim diziden kendime zihinsel notlar çıkarır buluyorum. Kafam bir milyon zaten. Yormayın beni.

Artık biraz salak bir iyimserlikle umuyorum ki bunca esrarın perdesi kalktığında anlamlı bir resim çıkarırım buradan. En iyisi mi bitsin bu Lost – ki Mayıs 2010’da bitecekmiş- ondan sonra bir solukta oturup izleyeyim. Kontrolsüzlük korkusuna en iyi çare bu gibi durmakta. Ha, ama son bölümünde de hidayete ereceğimi sanmıyorum. Ondan sonra eminim ki haaaa olup dönüp dönüp eski bölümleri tekrar izleyip a işte Charlie ondan bundan dolayı şurda bunu dedi, yok işte bilmemne firmasının tabelası şundan bundan dolayı şu sahnede gözükmüştü, yok efendim 8 rakamı o, bu ve şu bölümlerdeki esrarın ortak noktasıydı, gibi parçaları yeniden bütüne entegre etmem gerekecek. Deli misin bırak, demeyin. En ufak detayına kadar anlamadığım şeyler beni rahatsız eder. Uykularım kaçar. Bu esrar parçaları düzenli bir şekilde önümüze konsa zaten anlaması kolaylaşacak. Gizemin kendisi muhtemelen o kadar da kompleks değil, sadece ortaya karışık saçıldığı için bu boncukları dizmek ömrü törpülüyor. O yüzden bu dizi değişik tarzı itibariyle bir çığır açmış olabilir ama açtığı çığıra sevgi ve onay beslemem yukarıda bahsettiğim benlik sebeplerden dolayı mümkün değil.

Dizi dediğin Law&Order gibi, CSI gibi, House gibi falan olur. Her bölümü efendi efendi başlar, biter. O bölümünü bu bölümünü kaçırdım diye dellenmezsin. Üç sene önceki üç saniyelik bir görüntüdeki bir notu beş sene sonraki şeye atfetmen gerekmez. Türk dizileri bile olur. Sekiz bölümde bir seyretsen de konuya hakimsindir paşa paşa.

5 yorum:

Consultoceans dedi ki...

Hafiye'cim, ben de senelerce direndim seyretmedim. Lakin sonra merakilik ağır bastı. 4 bölüm felan seyrettim, beyaz atlı prens olarak Jack'i, en favori karakter olarak da John Locke'u gözüme kestirdim.

Bunları oturttuktan sonra, lost.about.com'a gir recapleri oku. Popüler kültür referansından mahrum kalmadığın gibi, televizyon da tüketmemiş olursun. JJ Abrams yeni dizi yapıyor zaten, Lost'tan hayır gelmez artık.

Şu True Blood olsa onu seyredicem ama öyle downloadla felan uğraşamam.

House dediğin meretin de atlaya patlaya bir sezonunu seyrettim . Zaten 3 bölüm geçmeden olay örgüsü kendini belli ediyor, misal: "çılgınca eğlenen genç birden kan kusar. hastaneye getirilir. en az birer CT, MRI, bel ponksiyonu, kuduz testi derken az daha ölür. O sırada House bol bol vicodin içer, kalp kırar, sekeler, poliklinikteki hastalara bakmak istemez. Son dakikada, kan kusan gencin giydiği donun Honduras'ta dikildiği esnada lastiğine bilmemne zehirli böceğinin ölüsünün bulaştığı anlaşılır. Bu böceğin ısırığına karşı serum da o sırada konferans gelmek için gelen bir bilimadamının çantasında vardır. Serum verilir, genç kurtulur." On bölümde bir değişiklik olsun diye de genç kurtulmaz. Tabii bu arada, bir alt batın ultrasonunun bin dolara patladığı Amerika'da bu testlerin parasını hangi para babası, hangi insurance ağası öder kimse sormaz. Ben de bu mantık hatası karşısında gıcık olurum, seyretmem.

Kriz muhabbetine hiç girmiyorum. Lehman abiler batıp, WaMu paldır küldür JP Morgan olduğundan beri moralim tarumar. Tam Amerika'ya gidecek zamanı buldum.

Bir de uçma korkusu, bağlanma fobisi, yeni tecrübelere açık olamama felan, gel seni yaşam keçiliği programıma alayım :)

Hafiye dedi ki...

Lost.about'a girmedim mi sanıyorsun? Yarım günümü orada geçirdikten sonra durumun giriftliği beni eğlendirmeme noktasına getirdi. Saldım ya. İlla seyretmem gerekmiyor.

Consultoceans dedi ki...

O zaman sana tek adres gösteriyorum:

"who lives in a pineapple under the sea?
Sponge Bob Square Pants!"

Adsız dedi ki...

Dizi dedigin:

The West Wing

Yes, minister/ Yes, prime minister (her bolumu degil, her sahnesi, her cumlesi deha urunu). Cocuklugumdan beri en sevdigim dizi, hic tahtindan inmedi. Her bolumunu defalarca izledim. Hala catlaya catlaya guluyorum!

Buffy the Vampire Slayer (bu benim zevkim, seveni olur, sevmeyeni olur, ama onyargisiz bakarsaniz, bu kadar saglam diyalog ve karakter gelisimi baska yerde yok).

The Office (Ingiltere versiyonu)

Cocukken Mavi Ay hastasiydim. Hastasiydim ama! Simdi izlesem, ne hissederim bilmem.

O kadar cok dizi izledim ki su hayatimda, dizi kurduyum. Ama bunlarin ustune dizi bilmiyorum.

Turk TV'sinde de:

Cemberimde Gul Oya (bazen cok ogretmen hanim edasinda ders verse de).

Su anda Avrupa Yakasi. Gercekten komik. Internetten izlersen, uzun sahneleri atlaya atlaya 40 dakikada seyrediyorsun. Zaman doldurmak icin uzatiyorlar cok, yazik yazara.

DAK

kruso dedi ki...

robinson crusoe çok güzel bir dizi, bence fazla reklamı yapılmadı, özellikle erkekler daha çok izleyecektir, böyle bir tarzı var filmin, böyle dizilerden bir lostu sevdim birde robinson u.

herkese tavsiye ederim özellikle erkek arkadaşlara... doğayı, macerayı seven herkese...