Perşembe, Kasım 06, 2008

Hastalıklı Trafik

Geçen gün vücudumdaki her kemiğimin ayrı ayrı ağrımasıyla ve bütün salgılarımın eşzamanlı akmasından muzdarip olduğumdan ofisten kalktım erkenden eve gidip yatayım dedim. Eve gidişim üç saat onbeş dakika sürdü. Trafik zulmüm esnasında aklıma mukayyet olmak adına bilekberimden bütün dünyayla sohbet chat yaptım. Torpidoda bir tek Duman CD’si varmış. O da nasıl ağır depresif. Ortama uymuyor diye bütün radyo kanallarını dolaştım. Hepsinde kontör indir, kredi kartına sonsuz taksit bindir muhabbeti. Bazen bu ülkede başka sektör yok diye düşünmüyor değilim. Telefon ve kredi kartından ibaretiz.

Pink diye bir radyo kanalında Helin Avşar’ın Hell-in Yayında programına rast geldim. Hell-in ismine de süper yaratıcı diyemiyorum. Eskidji, Malltepe, Nishantashi, Taxim, vs gibi isimleri İngilizceleştirmenin suyunun çıktığı bir ortamda peki diyoruz madem. Ben severim böyle salak kokoş kızları. Eğlendiriyorlar beni ve kesinlikle de her millete lazımdırlar. Süreyya Yalçın’ı da seviyorum, üç ayda bir evlenip boşanmasını da mesela. Büyük ve tesirli saçları, makyajları, kıyafetleriyle ve toplumun çok önem atfettiği birtakım kalıplara girip çıkıp hiç de travmasını yaşamıyor gibi olmalarını da, fotoğraflarının çekilmesine dair hissettikleri açlığı da. 30’larına yaklaşmış olmalarına rağmen modanın en sıkı takipçisi lisenin popüler kızı triplerini de seviyorum. Her an başlarına bir bela gelebilir, tutuklanabilirler, evlenebilirler, boşanabilirler, kaza yapabilirler, sarhoş olup sokaklarda rezil olabilirler, albüm yapabilir, köşe yazarı olabilirler. Herşey olabilir yani. Onlar adına her an bir olacağı beklemek güzel. Hiç bitmeyen eğlenceli bir dizi gibi. Fakat Hell-in programında ağır bir mevzu seçmişti. Çocuk istismarı ve tacizi. Konuya uygun psikolog doktorlar falan davet etmiş programına. Zaten tecrübesiz bir programcı olduğundan boşlukları doldurmayı beceremediğinden, ‘evet konumuz taciz, ahhahahahayyt, taciz. Evet, çocuk tacizi, hahahaha’ falan yapıp durması sinirlerimi müthiş gerdi.

Üçüncü saate girdiğimde artık yarım debriyaj ilerlemekten kendinden ağrılı ayak bileklerim de isyan ettiğinden Şövalye’ye telefon edip bağırıp çağırıp rahatladım. Ben hasta ve de trafikteyken o arkadaşlarıyla çerez-bira yapıyordu. Şövalye dediğin atıyla, motoruyla, olmadı helikopteriyle gelir beni çeker çıkarırdı bu azaptan. Üstelik cebinin pili de bitiyormuş diye beni sakinleştirecek mıncır mıncır konuşmalarından da yapamadı. Hoş, arkadaşlarının yanında yapmıyor da o muhabbetten. Erkek ortamında illa da maço duruşun gerekliliğini ben çözemedim gitti. O yüzden şarjım bitiyor’a çok da inanmadım.

Tam Şövalye’nin telini kapamıştım ki önümdeki minibüs dörtlülerini yaktı. Benzini bitti kesin, dedim. Aradığımız eğlence çıktı işte. Şimdi yiyorsa şerit değiştirebil. Kıpraşmayan trafikte siniri burnunda şoförlerin en nadir yaptığı şeydir yol vermek. Minibüsün kapıları açıldı ve içinden cüppeli sarıklı bir dünya adam çıktı. Banketleri atlayıp iki yolun birleştiği boşluktaki çimlerde namaza durdular. Tam o anda trafik de akmasa bile damlamaya başlamasın mı? ‘Kimseye zararı dokunmadığı sürece isteyen istediği yerde istediği kılıkta ne istiyorsa yapsın’ taraftarı bir insan olduğum için Beyaz Türkler gibi namaz kılmalarına değil de trafiği kesmelerine deli oldum tabi. Arabama ısrarla yol vermeyenlerin üstüne üstüne giderekten yedi dakikada yan şeride geçebilmiştim. İstanbul trafiğinde çizilirse çizilsin ulayn, kıvamına sıklıkla gelindiği için best car is a company car, diyorum.

Salyamı sümüğümü ha bire silmekten kağıt mendilim bitmişti. Otobandaki seyyar satıcılarda mendil buldum, allahtan. Bir de eczane açsalar da sudafed alsaydım ne iyi olurdu. Acıkmıştım da. Kağıt helva out olmuş. Cin fikirli elemanlar yeni azık paketi sürmüşler piyasaya. Bir poşetin içinde bisküvi, beyaz peynir-domates-biberli sandviç yanında su ve kola alabiliyorsunuz. Eve vardığınızda akşam yemeği külfetinden de kurtuluyorsunuz böylece.

Ben yirmi kilometreyi üç küsür saatte, Şövalye ise beş kilometreyi bir küsür saatte tamamlamış ve eve dönmüştük. Akşam sakinlik olsun diye film seyrettik. Bir Tutam Baharat isimli Türk-Yunan filmi. Life is Beautiful-vari dramı şeker bir tarzla anlatan bir şey. 60'larda İstanbul'u terk etmek zorunda kalmış bir Rum ailesinin küçük oğlu büyür ve astrofizik mühendisi olur. Dedesinin vefatı üzerine İstanbul'a döner. Kocasından ayrı yaşayan çocukluk aşkıyla karşılaşır ve onunla beraber olabilme ümidiyle İstanbul'da kalmaya niyetlenerek kendine beş gömlek küçük gelen akademik bir iş bulur. Çocukluk aşkı ise son dakikada kelek yapar ve kocasına döner. Film, tren garında kalakalmış kahramanımızın uzaklaşan görüntüsüyle ayrılık ve yalnızlık temasını bize bildirmeye çalışarak biterken Şövalye 'hıh, şimdi mıçtın trafikte Astrofizik Yorgo' diyerek filme kapanış yorumunu yaptı. Kahramanın adı Yorgo bile değildi ve Şövalye her filme illa ki memleket yorgunluğu yorumlarını katmaya bayılırdı.

5 yorum:

melontheroad dedi ki...

özlemişim hafiyecan:)

Ali dedi ki...

reklamlarimizdan bahsetmisin ama bir eksiklik var...

telefon, kredi karti ve BORU

:)

iste bu trafik meselesi yuzunden bi 5 sene daha istanbula donmemeye karar verdim. topbas'in sizi tunellerle kurtarmasini bekleyin daha kehkeh

Hafiye dedi ki...

Melo:

Karşıda yaşarken daha sık görüşüyorduk. Komşu oldun sırra kadem bastın. Ben de seni özledim valla.

Blogunda yaptığın trip de yeter. Çocuklar ha bire tagline değiştiriyorlar. Dilemedikleri özür kalmadı. Şimdi de seni eski dost ilan ettiler. Ayzıktır. Çok süründürme. Anladılar hatalarını işte. Sen de büyüklük göster, affet onları.

Ali:

Doğru dersin. Boruyu atlamışım. 'Tut şunun ucunu döşiyelim abi' kazıntısını atamadım beynimden hala. Ha, bir de yine boru-alakalı şey var, pencere reklamları. Radyoda hep çıkar. Duyarak aşina olduğum için 'Egepen-Ekonik' olarak algıladığım şey meğer 'Egepen-Deceuninck' imiş. Deceuninck de yabancı bir ortağı elemanların.

Ali dedi ki...

haha evet pencere!

ya ben cidden cok meak ediyorum, bu memlekette sabah kalkinca "hmm bize bi pencere lazim yau" diye dusunen kac insan var?

ha yani eger bu reklamlar bizim gibi tuketicileri degil de buyuyen insaat sektorunu hedef aliyorsa neden prime time'lara dunya para verip boyle yanlis bir izleyici kitlesi seciyorlar? bu insaatcilarin kendi dergileri, bultenleri yok mu? onlara versinler.

hery allahim babam gibi konusuyorum

Herbert dedi ki...

yıllarca pınar peynir mayası reklamı dinledik, pencere reklamı yine daha yakın geliyor :)

fil kini vardır meloda kolay unutmaz ama yine de dönecek bence :)