Perşembe, Kasım 05, 2009

Türkiye'nin Tadı

O kadar liberal, toleranslı, aman eşitlikçi özgürlükçü ayağına yatarım ama dil ve onun kullanım biçimlerine, aracı olduğu mesajlarına dair içimdeki faşizme engel olamıyorum. Mesela uçağa bindiğimde Skylife dergisini karıştırmamla içimdeki faşist uyanıverir. Sol sütununda Türkçe, sağ sütununda İngilizcesi bulunan makalelerin, röportajların her iki dildeki versiyonlarını okumadan duramam. Okudukça öfke basar. Hakir görme basar. Metinlerde çoğu zaman çeviri hataları olur. Ona da kılım ama hadi olsun da en en uyuz olduğum şey çeviri hatasından ziyade oynanılan hedefe yakışılmadığıdır. ‘Uluslararası' tribine girmiş bir markaysan, ‘uluslararası’ okuyucunun da olacağını düşünüp ona göre konular seçer, ona göre adamlarla röportaj yapar, ona göre sorular sorarsın, di mi? İzleyicinin kim olduğunu bilmek esastır. Örneğin dünyaca tanınan biriyle röportaj yaptığında ona törkiş klişesi anket defteri zamanından kalma röportaj soruları sormasan iyi olur. Bu durumda çevirin gramer olarak doğru dursa da non-törkiş kişinin aklına giremeyebiliyorsun.

Skylife’ın sene başındaki sayısında Kevin Costner’a sorulan bilmemne filminde bilmemne rolünü oynamak nasıl bir duygu sorusuna adam paşa paşa işini yaptığı cevabını vermişti. Adam nerden bilsin bizde kimi oynarsan içten içe o olduğuna dair fikirler doğar. Oyunculuk şizofrenik bir yerdedir bu topraklarda. Sonra adama Atatürk'e dair sorular sorulmuş. O da ne desin, ancak geçen yıl geldiğinde Atatürk’ün kim olduğunu öğrendiğini ve bir ulusun tarihi liderine dair bir asrı devirmiş coşkulu gururuna hayret ettiğini söylemiş. En sonunda da Hidayet ve Mehmet Okur’u nasıl bulduğu sorulmuş. Kafadan onları tanıyor olmalı elbet. Onlar Amerika’nın ennn meşhur insanları zira. Röportaj kötü mötü de hani belki Türkçe’de sırıtmıyor o kadar. O kadar alıştık. Çevir bunu İngilizce’ye. Dilini değil ama, aklını da çevir. Bir İngilizsin. Bir Amerikalı. Batılı olma hadi. İngilizce bilen bir Afrikalı ol. Çinli ol. Öyle oku bakayım. Anladın mı bir şey?

Bugün Köln’e geldim. Uçaktaki dergide yine aynı terane. Istanbul’da aktarma yapmanın cazibesine dikkat çekilirken connect from Istanbul şeklinde yanlış edatlar kullanılmıştı. You connect IN Istanbul'dur halbuki. Aman canım, anlaşılıyor işte demeyin. Bize anlaşılır geliyor ama yabancıya değil. Connect from ibaresinde bir mesafe kat etme, Istanbul’dan ayrılma iması var. Bu durumda yönelmesi de, yani to’su da, olmalı. Oysa yazıda anlatılmak istenen A noktasından Istanbul’a gelinip aktarma yapılıp B noktasına gitmek. Connecting in Istanbul kısaca.

Bagajımı almak üzere banda yürüdüğümde dev Türkiye billboardları gözüme girdi. Beş dakika kadar anlamaya çalıştım ilanların mesajını. Bir fındık kasesinin üzerinden üstünde Taste Model of Turkey yazan bir kırmızı kuşak geçiyordu. Bir gıda fuarının bilmem kaçıncı koridoru Türkiye ürünlerine aitmiş. Taste model’i gelin görün vs diyor ilan. Sol altta Istanbul Ticaret Odası amblemi. Arkada bir başka ilan. Orada da bir buz küpündeki kirazın üstünde aynı kuşaktan vardı. Keşke resmini çekseydim. Gugıllar bulurum nasılsa dedim, bulamadım. Sonradan çaktım köfteyi. Best Model of Turkey gibi demek istiyordu. Best Model of the World yarışmasına istinaden heralde, taste model diyordu. Fonetik olarak da benziyor diye kullanmış olmalılar. O kuşak da dereceye girene takılan şeydi. İyi de, Best Model yarışmasını dünyada kim biliyor da uluslararası ortamda reklam konseptimize referans yaptık? Best Model of the World, Erkan Özerman isimli şahsın 22 yıldır düzenlediği ve hep Istanbul’da yapılan global ölçekte ufak çaplı bir yarışma. Ha pardon, ilk kez bu yıl Bulgaristan’a taşınmış. Hala küçük, hala bilinirliği sınırlı. Bir yabancının bu ilanlara bakıp bu kadar çağrışımı zincirlemesi hala imkansıza yakın.

Bir çıkıp dışardan bakamıyoruz kendimize. Bir uydu görüntümüzü alamıyoruz. Dünya para ve emeği değirmende su niyetine dövüyoruz bir de. Think globally, act locally prensibi bizde tersine, think locally, act globally olarak işliyor. Bu ilanların hazırlanmasında işveren derneklerden tutun, ajansına kadar zincirdeki hiç kimse lokal kaldıklarının farkına bile varamıyor. Bunu fark etmek için ne gerek? Yurtdışında yaşamış olmak mı? Yurtdışı yayınlarını, haberlerini, rakiplerini takip etmek mi? Senin bildiğini herkesin kafadan bilemeyebileceğinin farkına vardıran sorgulayıcı yaklaşım mı? Düşündüm düşündüm, 'kesinlikle şu' dediğim bir şeyi çıkaramadım. Ya yukarıdakilerin hepsi ya da bilmediğim başka bir şey. Belki de eğitim sisteminden girip adaletten çıkmak gerek gene.

5 yorum:

Anil dedi ki...

Kanayan bir yaraya parmak basmışsınız :) Böyle şeyler beni de epey rahatsız etmekte...

Benzer bir durumu fındık tanıtımlarında görmüştüm. Aradığım ilan bulamadım ama bu da fena değil :)

Bana göre birden fazla sebebi var - okumamak, dandik eğitim sisteminin ürünü olmak, işini doğru yapmamak, dar görüşlü veya diplomalı bağnaz olmak, gezmemek veya gezince alışveriş dışında birşeyle ilgilenmemek, cennet vatanı dünyanın merkezi sanmak vs. vs.

Yazılarınızı keyifle takip ediyorum... Elinize sağlık...

OzlemPansiyon dedi ki...

iste budur!

Adsız dedi ki...

Haklisin, ne diyelim. Dak

Hafiye dedi ki...

Anil, sana inanamiyorum. Zira bu ilan da Skylife'in ve Koln'un her yerinde vardi. Dergiyi ozellikle yanima almistim ki ilandaki gramer ve anlam bozukluklarini bir bir cikarip ilgili yerlere -ilgilenirlerse- yollayayim diyordum.

Bu ilanin hazirlanmasina, yayinlanmasina, yabanci ellerdeki billboardlara kimbilir ne paralar dokuldu. Sonuc: anlasilmayan, komik bir metin. Paranla rezil olmak tam da bu olmali. Hayir, ilan milan vermesek daha iyi. Ortaliklara atilip bir de kendimizi rezil ediyoruz.

Bence bakanliklar, dernekler, vakiflar falan tanitim butcelerini sifirlasinlar. Vatana millete daha faydali olurlar. Kesin.

Adsız dedi ki...

Ya evet, o ilan nedir oyle? Cok acikli. Nasil bir Ingilizce, nasil bir reklamcilik? Neresinden tutsan elinde kalir.

Ille de findik reklami yapacaksan, Nutella'yla anlas, kavanozlara yazdir kapi gibi, "made with Turkish hazelnuts" diye. Onlar da "dunyanin en iyi findigini kullaniyoruz" falan diye hava atsinlar.

Amerika'da mesela, incir ve kayisi dedin mi, en pahalilarinin ustune, dana gibi "Turkish apricots/figs" yaziyorlar.

Ha bir de, findik reklami yapacagiz da elimize ne gececek o ayri konu. Alemlerin kuruyemiscisi olmusuz zaten, sanki bir arti deger mi yaratip satiyoruz dunyaya o findiklarla. Ayrica rakibimiz de yok. Dunyanin neredeyse butun findigi bizden geliyor.

Ille de tarimci olacaksak, rekabet olan, luks addedilen alanlara atilsalar bari. Turk zeytini, zeytinyagi mesela. Sarap mesela (haha). Ya da imaj imaj diye debeleneceklerine, biraz adam olmaya calissinlar.

Ne demis padisahin babasi? Ben sana uluslararasi reklamlar veremezsin demedim, adam olamazsin dedim. Yine, yeni, yeniden DAK. Evet calisirken baydikca, buralara akmaya basladim. Bu da benim stres sarj etme metodum ne yapayim.