Pazartesi, Şubat 22, 2010

Seeking

Aramak. İlgi duymak. Ortaya çıkarmak. Merak etmek. Araştırmak. Doğrusu tam da bu kelimeler değil. Yine kifayetsiz bir Türkçe kelimeye çarptım. İngilizcesi ‘seeking’. Duramıyorum. Durduramıyorum kendimi.

Bazen yemek yemek, uyumak gibi en temel ihtiyaçlarımı bile elektronik bilgi araştırmaya feda ediyorum. O kadar büyük bir iştahla merak ediyorum ki bazen toplantılarda masa altından blackberry’mde google search yapıyorum. Tuvalette CNN’in, Bloomberg’in haberlerine giriyorum. Aslında hiç önemsemediğim şeyleri de googlelayabiliyorum. Mesela trafik sıkıştığında radyoda birkaç dakika önce çalan şarkının hangi yılda piyasaya çıktığını araştırabiliyorum. Şövalye blackberry’mi elimden bırakmazsam benden ayrılmakla beni tehdit edebiliyor. Küsüyor, kızıyor, ben dur durak bilmiyorum.

Tabii yine aynı kaşıntılı ‘seeking’ ihtiyacından bunun nedenini de araştırdım. Çok bilimadamı çok şeyler yazmış çizmiş. Panksepp isimli bir nörolog, 'seek' etmenin bütün sistemlerin anası olduğunu söylemiş. Bizi her gün yatağımızdan kaldıran, fareleri deliklerinden, ayıları mağaralarından dışarı çıkartan şey işte bu. Bütün memelilerin motivasyon motoru olan şey. Hatta zoolog Grandin deneylerinde geniş, kontrollü kafeslere konmuş hayvanların kendi yemeklerini kendilerinin aramayı tercih ettiklerini, yemeklerinin önlerine hazır konulmasından hoşlanmadıklarını görmüş.

İnsanlardaki araştırma ihtirası sadece fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak için değil elbet. İnsanlar soyut ödüllere de somutlar kadar meraklı. Fikir fırtınaları, entellektüel temaslar, ruhani anlamlar peşindeyken de beyninde yanıp sönen bir sürü devre insanı doyurabiliyor. Bu devrelerin can damarı dopamin. Dopamin heves katan ve hedefe kilitleyen bir nörotransmiter. İnsanların sevdiği bir hal bu. O kadar iyi geliyor ki dopamin insana, bu sistemi hep dorukta tutan aktivitelerin, maddelerin peşine düşebiliyoruz. Mesela kokain bunlardan biri.

Bazen bilgisayarda gördüğüm son filmin bir detayını googlelarken search search’ü açıyor ve bir bakıyorum bir saattir search yapmışım. İşte bunu sağlayan dopaminmiş. İç saatimi dopamin yönetiyor. Dış saati susturarak. Devamlı googlelamak insanı kısa kısa hap bilgilere yöneltip uzun metinleri okuyamaz hale sokup dikkat bozukluğunu tetikleye de biliyor. O yüzden devamlı değişen bilgi setleri önümüze akmalı, devamlı yeni searchler peşinde koşmalıyız gibi geliyor.

Beynimizde 'istek' ve 'haz' yerleri farklıymış. Haz duyduğumuzda dopamin değil, opioi
d sistemimiz uyarılıyormuş. Doğal afyon sistemi yani. Haz sisteminde salgılanan afyon insanı mutlu bir salak yaparken istek sistemi elemanı dopamin insanı acaip hareketli ve dikkatli yapabiliyormuş. Normal bünyelerde ‘istek’ dopamini devreye soktuğundan hedefe kilitlenip istediğimiz şeyin peşine düşüyoruz. ‘İstek’ objesi elde edildikten sonra opioid devreye girip hazzı tetiklerken, haz da tatminkar bir durgunluğu getiriyor; böylece en azından bir süreliğine ‘istek’ eylemi bitiyormuş.

Fakat beyinlerimiz haz duyup oturmaktan ziyade stimüle olmaya daha müsaitmiş. Hazdan ziyade ihtiras peşinde koşarmışız. Bu da evrimsel anlamda mantıklı bir açıklama. Afyon yutmuş hazzına doymuş yaratıklar motiasyon yitirip kısa ömürler sürebilmekteler. Yani aslında doğa bizi aramaya, keşfetmeye, merak edip ‘seek’ etmeye kodlamış, tatminsiz yaratıklara dönüştürmüş ya da genlerimiz öyle olageldiği için hayatta kalmışız.

Dopamin sistemi bozulmuş deney fareleri yine yürüyor, yiyor, içiyor ama burunlarının dibine konmuş yemeğe dokunmayıp açlıktan ölüyorlarmış. Dopamini artırılan fareler ise ucunda yemeğin bulunduğu labirentleri normal farelerden çok daha çabuk çözebiliyorlarmış. Ama yemeği bulduktan sonra aldıkları haz, normal farelerinkinden çok daha azmış. Dopamin sisteminde tatmin denen şey yok yani. Bazen bu durum bizi mantıksız ya da aşırı isteklere de yöneltebiliyormuş işte. Böylece bilginin önemsiz olduğunu ve aslında durmamız gerektiğini bildiğimiz halde kendimizi bir google searchten diğerine amaçsızca bırakıyormuşuz.

Aslında facebook, twitter, email olsun bütün elektronik haberleşme araçları aynı arayış motivasyonunu tetkleyen şeyler. Dur durak bilmeyip çabuk sıkıldığımız için bu aletler bize aramak ya da istemek sistemimizi coşturan fırsatlar sunmakta. Dopamin sistemi umulmadık bir şeyi bulmak beklentisiyle aktive olurmuş. Eğer bu beklenti bir email, bir sms ya da bir facebook update’i ile olursa iyice kendimizi kaptırabiliyoruz. O yüzden blackberry’nin lakabı ‘crackberry’ zaten.

Bu yeni aletler beni bu dünya düzeninde artık bir araştırma makinesi haline getirmiş durumda. Zoolog Grandin, lazer kaleminin ışığını odanın içinde döndürmekle bir ev kedisini neredeyse kafasını gözünü patlatıncaya kadar koşturabildiği halde vahşi kedilerin bu gereksiz hareketlere girişmediğini keşfetmiş. Doğadaki kedi fareyi yakalamak ister, sonsuz çemberlerde kovalamaca oynamak istemezmiş.

Dünkü kahvaltıda elime blackberry’imi aldım, bir şeyler karıştırıyordum ki, nöroloji kongresinden taze çıkmış Düella, çok google search yapmanın beyindeki dopamin sistemini bozduğunu ve bunun için dopamin düzenleyici haplar verildiğini söyledi. Ama bu hapları alanların bir kısmında yan etkiler anlamında cinselliğe aşırı düşkünlük ya da eşcinsellik görülebiliyormuş. Tabii ki konunun uzmanı bu geyikleri duysa bin tane laf eder bize ama masadakilerle konuyu bayağı sulandırdık. Şimdi de dopamin azaltımının neden eşcinsellik yaratabildiğini merak ediyorum. Googlelamamak için zor duruyorum.


4 yorum:

Adsız dedi ki...

bence ofis saatleri dışında gugılı bırakmalısın. Çok kötü bir alışkanlık; ben de yapıyordum şimdi bıraktım çok memnunum

Adsız dedi ki...

Esas is saatlerinde gugilviki belasindan kendini kurtar ki, isten gec cikmak zorunda kalma... :)

Ya hem Sofalye senin dikkatini dagitamiyor mu? Kac senedir evlisiniz ki? Bak butun bilimsel yaklasima uzak durdum.

Love is oxycotin, by the way.

Hafiye dedi ki...

Şövalye'yle beraberliğimiz 3.5 yılı geçti.
Evliliğimiz de 2 yıl 2 ay oldu. Taze miyiz yani? Bu ne demek ki?

Anil dedi ki...

Bende de benzer semptomlar var. Hanım da benzer şekilde müzdarip - zaman zaman bilgisayarınla evlenseydin o zaman diyor :)

Yazı çok enteresan. Bende ek olarak okuduğumu herkes okusun, benim duyduğum heyecanı paylaşsın gibi garip bir his daha var. Neyseki Google Reader falan var... Hatta bazen bu dünyaya belki öğrenip öğretmek için geldim ama acaba yanlış işte mi çalışıyorum diye de düşündüğüm oluyor.