Cuma, Haziran 22, 2007

Hafiye Kesitleri

Yine trilyon dolarların peşine düştüm. Bu süreçte kendimden de birkaç tahtayı peş yollarında düşürdüğüm için yani allah sizi inandırsın tipim de modum da metamorfoza uğruyor. Üstüne bir de havalar sıcak mı sıcak. Bu haftasonu 45 dereceyi bulacak bir İstanbul düşünün. Cereyan yapmayan, kıpırtısız bir en üst kat evi. Cilası ise en soslu tarafı. Sular da kesiliyor benim evimde. Barajlardaki su seviyesi bu yaz %40’mış, geçen yıllarda %85’lerdeyken.

Kendime kokuyorumdur zaten ama başkalarına kokmadığımdan emin olmak için burnumu gövdemin değişik yerlerinde fırtlatırken, bir an önce eve gidip duş alma hayalindeyken sular akmayabiliyor. Her tip restoranın önüme bol kepçe bıraktığı şu kolonyalı mendilleri allahtan süpürge bir tip olduğum için çantalara atı atıvermişim. Ters çevirip salladığımda yatağın üstüne onlarcası dökülüyor. Bunlarla silinerek bir çeşit teyemmüm ediyorum işte.


En fenası da ayaklar. Topuklularla vitesli arabalar, hele de benim beyaz traktör zor kullanılıyor. Beyaz traktörüme şirkettekiler Porsche diyor. Sabahları marşına basar basmaz mahallenin kedileri kaçacak delik arıyor. Küçük akıllar kaçıyor. Bazen pencerelerden başlar uzanıyor. Öyle fena bir gürültü. Neyse işte, pabuçları çıkarıp kullanıyorum bu traktörü mecburen ama ayaklarımın dibi simsiyah oluyor bu sefer de. Artık sular kesik, saçlar yağ içinde. Ayaklar simsiyah. Yakındaki kuaförü banyo belledim. Maksat temizlenmek. Süslenmek değil. Ama her gittiğimde ne utanmak.

Türklerin şu plazma mı LCD mi her ne zımbırtıysa o ince ekran TV’lerle olan aşk ilişkisini anlamakta güçlük çekiyorum. Oldukça yüksek fiyatlı olmalarına rağmen her ortamda varlar. Ofislerde muhakkak. Sanırsınız ki dünyayı anında izlemek ihtiyacında uluslararası borsacılar hepsi. Yani ancak öyle bir durumda kıyılmalı bu paralara bana göre. Vaktin nakit olduğu hallerde. Ya da işin belki televizyonculuktur da olur, halbuki çatal bıçak satan şirketin insan kaymakları müdüründe dahi var bunlardan.


Aman ne bileyim. Benim evde de var işte ama bu huplaya atladığımı iddia edemeyeceğim. Evim bit kadar olduğu için ince bir şey olması gerekiyordu TV'nin. O kadar. HD-ready bir Samsung’umuz var ama yayınlar HD’nin yanından geçmediğinden görüntü rezalet. Altyapı zerre önem arz etmiyor; tüm Türkler ready bu HD’ye. Dükkanda gördüğümüzde enfes dağlar, göller üzerinden paraşütlerle atlayan tiplerin kameralarından çıkan cıncık gibi görüntüler vardı. Meğersem onlar DVD’ymiş. TV yayını değil. Kandırıldık. Hadi ben cahilim yayın kalitesi konusunda ama Şövalye de bilirkişi çıkmadı. O zaten pek seviyor böyle şık ve sleek şeyleri. Fonksiyon artçıl bir motivasyon Abi'de. A, bir de herkes birbirine arabasında GPS olup olmadığını soruyor. Reklamlarda ha bire GPS-ready olmadan bahsetmece. Önemini vurgulamaca. Olanlarınki çalışmıyor yalnız. Yolların sokakların henüz sistemli bir uydu şeysi, sokakların girilip girilemediği falan belli değil. Keşke başka şeyler için de hazır olsak böyle erken erken.

Tam bir saksağanım bugün. Stresten. Valla billa. Özlem’e sorun isterseniz. Şimdi bu trilyon dolarların peşinde birazcık profesyonel gözükmek ve en çok da temizlik uğruna ziyaret ettiğim kuaförde de vardı bu ince ekranlardan birkaç tane. Hepsinde de Türkçe pop klip kanalları açık. Her koltukta bir sahte sarışın. Dip boya yaptırıyor. Kafalarında saçlarını uzunlu kısalı, antin kuntin gösteren çıtçıtlar. Ne çıksa ekranda hep bir ağızdan söylüyorlar. Kuaför oğlanlar, saçları süpüren çıraklar, saraşın kadınlar, hep birlikte “Yan yan yan yanmam lazım. Daha yol almam lazım.”


Adeta bir müzikal sahnesindeyim. Hair olabilir. Müthiş eğlenceli. Şimdi anladım bu ekranların önemini!

1 yorum:

İbrahimTers dedi ki...

ne önemi var bu lcd'lerin GPS'lerin anlamadım. ihtiyaç halinde alınmasını anlıyorum ama şu teknoloji de geliştikçe yoktan yeni ihtiyaçlar yaratıyor yani.