Çarşamba, Ocak 30, 2008

Balayı

İzlenimci bir blogcu olduğum için ‘şöyle oldu, böyle oldu’ diye anlatmaktan içim bayıyor. Yediğim, içtiğim ve gördüğüm sizin olsun diye yapıyorum bunu. O yüzden zorlama bu yazılar ama görev adamlığım bunu emretmekte. Acılar içindeyim. Sizin için katlanıyorum.

Düğün bittiğinde biz de Şövalye’yle beş yıldızlı, boğaz manzaralı balayı odamıza gittik. Ne boğaz ne de beş yıldız umrumuzdaydı. Ayaklarım şişmiş, acımıştı. Gelinlikte yer yer şarap lekeleri vardı. Daha üç saat öncesine kadar ‘aman kırışmasın, aman kirlenmesin’ diye kastırdığımız kutsal emaneti çiğneyerek çıkardım üstümden. Kafamdan 74 adet toka ve firkete çıktı. Saçlarım adeta çölde yuvarlanan çalılar gibiydi. Çok yorgun olmama ve çok üşenmeme rağmen yıkadım onları.

Ertesi sabah, aaah, ertesi sabah ! Ne mi oldu? (18 yaşından küçüklerin okumaması gereken şeyler bekliyorsanız, avucunuzu yalarsınız ) Otelde masaj yaptırdım ayol. Uzakdoğulu küçük parmaklara. Böyle bir mutluluk yoktu. Arkasında da hamamda göbek taşına yattım, uzandım. Kuş cıvıltılarıyla karışık kanun ezgileri de atmışlar fon müziği niyetine. Ömür boyu kalasım geldi orada ama her güzel şeyin sonu vardı. Annemler aradı. Dönüyorlarmış. Beni görsünlermiş. Onları yolcu ettik ve ertesi gün balayımız başladı.

Bütün bu balayı ve üzerine yüklenen anlamlar falan bize uygun düşmüyor. Önem vermediğimden değil; bilakis veriyorum. Ama bizimki gerçekten de 'beraber çıktığımız tatil’den öte bir şey değildi. Görücü usulü evlenmedik ki. İlk kez başbaşa kalmıyoruz ki. Bekarken ailesiyle yaşayanlar için büyük bir değişiklik olabilirdi evlilik. Evlerinden gelin olarak çıkarlar ya, hani damat bey bir iki arkadaşıyla kapıya gelir. Eller öpülür. Kızı evden alırlar.

Süper özgür ortamları olduysa bile aile evinden ayrılmakla sık sık uzak olmak çok farklı şeyler işte. Baba evinden ayrılan gelinlerin, damatların hayatı değişiyor. Kendilerine yepyeni bir evde yepyeni eşyalarla yepyeni bir hayat tarzına geçiyorlar. Evcilik oynar gibi başlıyorlar beraberliğe. Özenli sofralarla mesela. Hiçbir parçası henüz eksilmemiş yemek takımları, gümüş çatallarıyla. Asıl onlara sorulmalı evliliğin nasıl gittiği. Bana değil.

Biz balayında birbirimizi yedik mesela. Normal zamanlarda Şövalye ağustos böceğidir. Ben de karınca. Balayında tam tersi oldu. Adam saat sabahın 7’sine saat kurup dolaşmak istiyordu her gün. Bense yatıp yuvarlanmak. Gitmediğimiz meydan, kilise, dikilitaş, kubbeli bilmem ne kalmadı anasını sattığımın Venedik, Roma’sında. Bak bak dur. Uyuz olurum tarihi zırt gezmeye. Huzursuzlandırır beni. Neden? Çünkü ben bu gördüğüm şeylere bön bön bakamam. Tarihini, hikayesini falan bilmem gerekir. Bilmek için de önceden hazırlanmak gerekir. Ama Şövalye sağolsun bir özet turist kitabı almak için 17 kitapçı gezince içimdeki öğrenme aşkı çoktaaan silinip gitmişti.

İnternetten bakar, öğrenirim, ben otele gidicem yaa. Yeter ama yaaa. Keşke kaplıcaya gitseydik. Yoruldum, çok yorgunum. Açım, bilaçım, diyordum.

Şövalye ise 'Sana kalsa Oruçoğlu Termal Tesisleri’nde İkbal sucuk yiyorduk şimdi, oysa bak ne güzel burası, şurası’ diye lay lay lay dolanıyordu. Beni dinlemediği gibi beni bir başıma bırakmıyordu da.

Düşündükçe irkiliyorum hala.

2 yorum:

Adsız dedi ki...

Ay ay klasik Sovalye benden ayol. Ben de "her yeri gormeliyim" modlarindayimdir hep ama hazirlikli giderim anacim. Kitabin olmali yaninda acip okumali, ogrenmelisin. Su EYEWITNESS TRAVEL GUIDES tavsiye ederim mesela. Super fotolu travel book. :)

Anacim, peki Roma/Venedik fotolari nerde? Onlari gondermedin??? Neyse cok optum sizleri, ciaooo for now,

-Oguz

Hafiye dedi ki...

Ya daha ben görmedim Venedik/Roma fotolarını. Öyle diyim sana. Makinede durmaktalar.

Daha düğün resimlerini de almadık fotoğrafçıdan. Senin gördüklerin hep kanka kameralarından görüntülerdi.