Perşembe, Nisan 17, 2014

Ev Babası Şövalye

Şövalye işten ayrıldı yine. İki yılda bir bahar geldiğinde bu oluyor. O yüzden sorun bu değil.
Sorun, benim de işi bırakmak isterken, ‘aa ben de bırakıcam zaten, beraber bırakalııım’ diye çocukça bir yorumuyla benim depresyonumu katlaması oldu.

İş bırakmak konusunda hiç şakası yoktur Şövalye’nin. Tak diye bırakır. Benim, senin, onun, ailenin geliri, çocukların okulu, sonrası vs’ye pek takılmaz.

Tamam, onun yüzünden işi bırakmamış değilim ama o gün yani, tam da işten nefretimin çok büyüdüğü, ofiste hezeyanların döndüğü günlerde bana bu cümleyi kurmasaydı o anın ateşiyle bırakabilirsim. Oysa o an bu cümle büyük bir takoz oldu önüme. Ben patronlara koca şirketi revize ettirtmeyi bile becerebilirim ama Şövalye’nin işte durmasını sağlayamam. Şövalye iş konularında akacak kan’dır. Aklına koydu mu ofiste fazla durmaz.

Benim derdim Şövalye'nin para kazanmaması, anarşik olması falan değil. Derdim, Şövalye’nin evde olması. Çocuklarla daha çok vakit geçirmesi. Bunlar birer dert. Çünkü çocuklarla  geçirdiği her vakit hem Hayriye Hanım'ın iş yapışına hem de çocukların düzenine, alışkanlıklarına, terbiyelerine sokulmuş çomaklar olarak bize geri dönüyor. Çocuklar artık uyurken ağlıyorlar. Yemek yemek istemiyorlar. Hayriye Hanım, evde nasılsa Şövalye var diye Planters’ı babaya bırakıp komşu gezmelerine, günlere gidiyor. Jelibon evde duran baba yüzünden yuvaya gitmek istemiyor. Her sabah servis biraz daha beklesin diye yalvarmayla geçiyor.

Şövalye çalışırken geç saatlere kadar çalışırdı. Akşam 9’a doğru eve gelirdi. Ben genelde 7 gibi evde oluyordum. 9’a doğru cinnet artmış, evde kıyametlerin koptuğu anlara gelmiş oluyorduk. Jelibon, Planters’a vurursa –ki hep vuruyor- odasında 3.5-4 dakika kadar düşünme cezası alıyordu. Planters da sağ olsun, başına gelenlere saatlerce ağlayabiliyor. Bir unut kızım ya, geçti bitti yok. İşte o cadı saatinde Şövalye gelirdi. Bana kızardı bütün işin ceza vermek, diye. Çocuklar sevgiyle büyürmüşmüş. Bu sevginin ızdırabından bihaber replikler saçardı. Birini bir dizine, diğerini diğer dizine oturtup isteyene çikolata, isteyene şeker, çizgi film, ne varsa sakındığım hepsini cömertçe verirdi. Zaten bu sevgi 15 dakika sürerdi ve çocuklar uyurken Şövalye, kendini çocuklarını Hafiye cadısından kurtarmış kahraman baba olarak salondaki kanepesinde horlamak üzere yerini alırdı.

Geçen gün eve akşam 8’de geldim. Kapıyı açar açmaz feci bir gürültü. Jelibon, odasında ağlıyor. Planters, Jelibon’un odasının kapısının önünde ağlıyor. Hayriye Hanım candy crushers oynuyor. Şövalye kendine aldığı çiğ köfte paketini sinirle açmaya çalışıyor.

Jelibon, Planters’a vurduğu için cezalıymış. E, ne kadardır odasında, dedim. Bir yarım saattir oradaymış. Haydaa oldum. Dört dakikayı geçmemeliydin. Delirticen mi çocuğu?

Jelibon’un odasına girdim hemen. Ali yazar, Veli bozar olmasın, Şövalye’nin dediği laf kırılmasın diye onu ‘kurtarmadım’. Planters’a vurduğu için cezalı olduğunu söyleyip, bari oyalansın diye eline oyuncaklar verip çıktım.

Planters da yediği dayağı çoktan unutmuş, Jelibon’la ayrı kaldığına ağlıyor. Celladına aşık bu da.

"Nasılmış?", dedim Şövalye’ye. "15 dakika görüp çikolata vermeye benzemiyor tabii onlarla vakit geçirmek. Sen de hemen cezaya bağlamışsın."

Homurdandı. Jelibon’un ağıdı da dinmişti. Bir baktım Şövalye almış onu kucağına, salona getiriyor. Beraber öpüş koklaş ağlaş sarmaş dolaş olmuşlar. İstikrar, disiplinin anası ama bizimkinde yok işte, napıcan.

Aradan beş dakika geçmedi yine Jelibon, oyuncak arabasını almak isteyen Planters’a bir patlattı. Jelibon odasında (ben geldiğim için sadece dört dakika) Planters da salonda tepemizde on dakika kadar ağladı.


Üçer dakikalık es’lerle bu durum uyuyana kadar devam etti.  

Salı, Nisan 08, 2014

Ailecek Bitlendik

Hayat ne tuhaf. Vapurlar falan. İçimdeki yazma isteğinin bitmesine hayret ediyorum. Bu istek bitmişken yazmadım ben de. Kasmadım ayda bari bir kez yazayım diye. Şimdi yine yurtdışında bir otel odasındayken yazayım istedim. Yazıyorum. Türlü gaileler geçti başımızdan işte son yazıdan beri. Gündemi takip etmek başlı başına bir iş. Ofis, trafik, çocuklar. Başka da bir şey yok.

İki ay önceydi. Bitlendik ailecek. Jelibon yuvadan getirmiş. Ben o esnada Berlin’deydim. Bana telefonla söylediler bit bulduk diye. Yataktan zıpladığımı hatırlıyorum. Kafamı yatağın beyaz çarşaflarına eğip silke sile bir hal oldum. Kesin bende de var diye. Babam da benleydi. Yokmuştur, dedi. Biz burdaydık. Uzaktaydık. Yeni getirmiştir biti. Sana bulaşamadan halletmişlerdir.

Jelibon koko bir yuvaya gidiyor diye Şövalyegiller anlamadılar nasıl bitlendiğini. Bunun kokolukla ilgisi olmadığını anlatsan da nafile elbet. Benim çocukluğum bitlerle geçti. Belki de geçmemiştir de benim bitler yüzünden yaşadığım travma o kadar büyüktü sanki koca bir çocukluk sadece bitlerle savaşarak geçmiş gibiydi.  

O yıllarda bit şampuanları öksürük şurubunu andıran şişelerde olurdu ve sanırım pek işe yaramazdı çünkü annemin kafama gazyağı döküp, beni saatlerce o yağlı kafayla güneşte oturtup, gene kimlerle oynadın da bitlendin diye tasları, kovaları, duş başlıklarını kafama vura vura kaynar sularla yıkadığını hatırlıyorum. O yağ sabunla şampuanla çıkmamıştı da kafamdan en son pril’e dönmüştük. Bulaşık niyetine. Saçlarım.

Yine de bitmemişti bitler.  En sonunda kısacık kesilmişti rapunzel saçlarım. Oysa ben kendimi prenses falan sanıyordum. Kısa saçlarla bu sanrıların da sonu gelmişti.
Böyle bir geçmişe sahipken bitlenme fikri ne fenadır varın tahmin edin.

Sonra Berlin’den Istanbul’a döndük işte. Jelibon’un saçları arınmıştı bitten. Ben de eğdim kafamı Hayriye Hanım’ın önüne. İyice baktı. Yok bir şey sende, dedi. İyi dedim.

Ertesi gün sabah ofise çıkan asansörde aynaya bakıyordum. Alnımın yukarısında, saçlarımın başladığı hizada bir kıpırtı mı vardı yoksa paranoyam mı devredeydi? Bu ne? O da ne? BİTTTT!!!

Masama bile geçmeden direk geri aşağıya inip arabama atladığım gibi eve gittim. Kafamı koparsınlaaaar, diye haykırarak Şövalye’yi aradım. Eczanenin bütün bit şampuanlarını aldım. Daha da getirmelerini sipariş ettim. Oturdum Hayriye’nin önüne. Ben onu taradım, o beni taradı. Üçer bit çıktı ikimizin kafasından.


Bütün evi yıkadık. Bütün havluları, çarşafları, koltuk yüzlerini, perdeleri bile. Montlarımızı karantinaya aldık, kapalı poşetlerde. Arada birkaç ceket 60 derecede yıkanıp helak oldu, o ayrı. 

Bit şampuanını on dakika uygulayın diyordu ben 3 saat ve defalarca uyguladım. Saçlarımın dibi kaşıntıdan mahvolmasına rağmen hızımı kesmeyip saçlarımı boyadım da. Artık kimyasaldan kafam erime kıvamına gelmişti. Yine de kafamdan çıkan üç bite inanamıyordum. Bu sık saçlı kafada yürüyen biti gözümle gördüysem en az bin tane bit olmalıydı. Gerisi nerdeydi? Saklanıyor olmalılardı. Bu sefer sık dişli tarakla milyon darbe vurdum. En son saçlarımın dibi kanıyorken bıraktım.  

Akşama doğru yuvadan dönen Jelibon tekrar bit şampuanı ve taranma seansına girdi. Sonra  Şövalye eve geldi. O da bit şampuanıyla yıkandı. Ondan bir şey çıkmadı ama. Ömründe bitlenmemiş şanslılardan. Hoş, bunun sebebi keltoşluğu. Oysa benim kafam bitler için cennetten bir köşe olmalı.

Akşam artık 9 civarıydı. Pestil olmuştuk. Planters’ın yatma vaktiydi. A, dedi Hayriye Hanım. Planters’a tekrar bakalım. Bu da kafasını kaşıyor. O ana kadar o kadar da incelemiştik saçlarını halbuki. Tarakla bir geçtik ki, 14 aylık yavru da bitlenmişti.

Şampuanın üstünde 2 yaş altına uygulamayın yazıyordu. Ben de hemen gugıla başvurdum. Avrupa’dan ithal bir şampuandı bizimki ve orijinal sitesinde 6 ay üstüne uygulanabilir yazıyordu. Nedense Türk etiketi 2 yaş altına olmaz yazıyordu. Ülkelerdeki uygulama farkları heralde diyip Planters’a da şampuanı sürdük. Yine de kısa tuttuk uygulamayı. Taradık. Zaten üç tel saçı vardı o bitler ne demeye oradalardı ya.

Ertesi günlerde tekrar tekrar yıkadım kafamı şampuanla. Her akşam en az iki saat taranıyordum. Bir şey çıkmadıkça iyice kuşkulanıyordum. Yani tamam, bütün gün sürmüştü bitlerden arınmak ve çok yorulmuştuk ama travma seviyesinde hissetmemiştim olanları. Bir kere bu yeni nesil bit şampuanı çok rahattı. Zırt diye köpürüp fırt diye çıkıyordu kafadan. Kafamı prilleme, mintaxlama ihtiyacı duymamıştım. Kutusundan çıkan tarağı da çok kullanışlıydı. Sirkelere aman vermeyen sıklıkta dişleri hemen temizliyordu saçları. Neredeyse 30 yıl aradan sonra bit fobimi yenmiştim. Sanırım bir tek fareden tırsıyorum artık. O korkumu yenmeye yarayacak bile olsa bununla yüzleşmek istemiyorum lütfen. Her şeyi yaşayarak öğrenmekten zorunda değiliz.   



Cuma, Ocak 03, 2014

Hayallerim, Dizilerim ve Kıvanç

Çok moktan günler geçiriyorum. Yorumları da kapadım. Ne pity partisi istiyorum ne de kına yakan momsterlar. Hem başka bir bloga daldım. Bu Hafiye yanımı bırakır gibi oldum. 

Ama sonra işte şöyle bir şey oldu. Bunu yazmak istedim.

Benim Kıvanç hastalığımı bilenler bilir. Hemşerim. Yakışıklım. Bu ara yeni dizisi başlayacaktı. İyi olacaktı. TV gibi bir uyuşturucuya ihtiyacım var çünkü. Her sezon başında bir iki şeye bakayım diyip sonradan hiçbir şey izlemez oluyorum çünkü. Gene öyle bir dönemdeyim. Dizisiz kaldım. 

İşte tam da bu anda Kıvanç'ın o çizmeli süvari pozları, karda şaha kalkmış atı falan heyecan yaptı bende. 

Bir de fragmanını izledim dizinin.


Bu racon dans beni benden aldı. Sonra işte ne zaman başlar bu dizi, hatta başladı da haberim mi yok diye gugıllarken bu kamera arkası fotolarından derleme videoyu buldum. 


Kıvanç'ın kukuletalı, omzundan düşen hırkalı halini hiç beğenmedim. Hayallerim yıkıldı. Bu aralar yıkılmayan hayalim kalmamıştı. Bu naif şey bile yıkıldı, sayın seyirciler. 



Cuma, Kasım 22, 2013

Jelibon'un Yemekle İmtihanı

Jelibon Karatay Diyeti yapan bir çocuk. Et, süt, yumurtadan başka bir şey yemiyor. Meyveyi, sebzeyi ağzına sürmüyor da denebilir. Ekmek, poğaça gibi hamur işlerini de nadiren yiyor. Ekmeği mesela üzerindeki krem peyniri yalarken ağzına kaçabilen kırıntılar düzeyinde yiyor aslında. Yine nadiren Eti Negro bisküvisi yiyebiliyor. Ama Negro olacak. Başka bir şey olmaz. Bazen de Aralıklı Oruç (Intermittent Fasting) tutuyor. Bir gün hiçbir şey yemiyor. Ertesi gün bir oturuşta yarım kilo et yiyor.

Bu sene mahallenin yuvasından aldık. Daha ‘düzgün’ bir yuvaya yolladık. O düzgün yuvada Jelibon’un yeme probleminin üstüne gitmeye karar verdiler. Öğretmeni dedi ki aç bırakırsanız yer. Acıktığında önüne sebze koyun. Yemiyorsa kaldırın. Her yemek istediğinde önüne sebze çıkarın. Çok acıkınca illa ki yer.

Bu yöntemi Şövalye de uygulayalım der dururdu aylardır. Anne Şövalye de. Benim annem de. Hayriye Hanım da. Komşu teyzeler de. Tüm dünya Jelibon’un aç kalırsa sebze yiyeceği teorisindeydi. Tamam, ulam, dedim. Sizin dediğiniz olsun. Deneyelim. Ama bilin ki ben tamam dersem uygularım. Zayıf halkalar sizsiniz. İlk gözyaşında vazgeçecek olan ben değilim. Sizsiniz. Tamam mı? Tamam.

Jelibon acıktığında önüne bezelye kondu. Fasulye kondu. Köfte bitti, süt bitti, dendi. 48 saat boyunca hiçbirini yemedi. Ağzına 1 kalori girmedi. Arada annem uğramış. Annane, çantanda bisküvi var mı, diye sormuş. Annem ağlamaktan kahrolmuş beni arayıp verin şu çocuğa istediğini dedi. Şövalye’nin içi kıyıldığından ona istediği yemeği vermiyorum diye benle dalaştı. Hayriye Hanım köşelerde üzüldü. Bütün zayıf halkalar beklediğim üzere kopmaya yaklaştılar.

İki günlük açlığın sonunda koltuktan kalkamaz hale geldi çocuk. O kadar enerjisi çekildi ki, ‘anne beni kaldırsana’ dedi. Yürümeye takati yoktu. Öğretmenini aradım. Dedim bir gün daha devam edersek hastanede seruma gireriz. Gidişat bu. Ne yapalım? Araya başöğretmen/psikolog girdi. İstediğini verin. Sadece yuvaya kahvaltı etmeden gelsin. Burada çeşitli düzenlerle yemek yedirmeye çalışacaklarını söylediler. İyi diyip koydum köftesini önüne. Çocuk bayram etti. Zayıfların gözyaşları dindi.

Aradan üç ay geçti. Yuvada geldiğimiz nokta Jelibon’un yemek masasına bari oturduğu bir düzen oldu. Oturuyor ama yemiyor. Arkadaşlarını bekliyormuş. O gün bu gündür yuvaya gitmek konusunda arıza da çıkarmıyor. Daha evvel ‘bana orada yemek veriyorlar, gitmiycem’ diye ağlayıp tepiniyordu. Sanki işkence ediyorlar, der gibi.

Bu olaydan sonra ne yedin, ne yemedin diye takibi de bıraktık. Jelibon’un inadı hepimizi kırıyordu çünkü. Bu inatla savaşacak kadar güçlü bir ekip değildik. Boyumuzun ölçüsünü almıştık. Hem yuvayı ‘yemek yemesi beklenilen yer’ olmaktan çıkarmamız da gerekiyordu. O yüzden ona yuvada hangi şarkıyı öğrendin, nasıl resim yaptın falan diye soruyoruz önden. Yuvada ne yedin, sorusunu 15. sırada falan soruyorduk.

Geçen gün yuvadan döndüğünde Hayriye Hanım’a, “Ben yuvada çorba içtim. Pilav ve yogurt yedim” demiş. Yuva defterini o gün boş bırakmış öğretmeni. Bir heves aradık. Yedim demezdi çünkü. Dik dik, bir şey yemediğini söyler, bazen de kıvırmak babında büyüyünce yiyeceğini söylerdi.


Öğretmeni maalesef çorba-pilav-yoğurt hikayesini doğrulamadı. Peki dedim, neden söyledi acaba bunu. İlk kez uyduruyor. Üstelik üzerinde zerre yeme baskısı yokken. Demek ki fikren yemek yeme fikrine alışmış. Yakında tatlarına bakacağını iddia etti. Bana pek inandırıcı gelmedi bu iddia ama bekleyip göreceğiz bakalım. 

Cuma, Eylül 27, 2013

Motivasyon Aranıyor

Bir sene üzerinde çalıştığım proje patladı. Beraberinde hayalini kurduğum kariyer zıplaması da. Hiç zaman kaybetmeden ağır bir depresyona girdim. Yoldan yanımdan geçen insanları  durdurup ‘ben çok üzülüyorum’ demek istiyordum. Jelibon styla. O öyle derdi bir ara istediği bir şeyi yapmadığımda. “Ama ben.. Çott.. Üzüloorum”

Neye üzüldün desen, kariyeri ziteyim, derim. Bu tam öyle bir şey de değil. Bir senelik emeğim de. Kullanılmayan doğum iznim de değil.
Böyle proje göz göre göre patladı. Kazayı gördüm. Engel olamadım. Engel de olamazdım. Beni aşardı ama işte kontrolü kendimde sanma şuursuzluğumdan bir daha sınandım.

Depresyonun dibindeyken Gezi olayları başladı. Hazır evde çocuklardan uyku yokken sabaha kadar elimde telefon, ipad, devamlı twitterda gezindim. Paylaşılan linkleri okudum. İki kere Gezi’ye gittim. Gayler için yürüdüm. Bundan sonra bütün ezilmişler için tepkimi göstermeye söz verdim. Bu içinde bulunduğum ağır ruh halini hafifletmedi elbette. Başka bir forma soktu. Artık kendi ve ailesi adına, millet adına endişeli, uykusuzluktan beyni durmuş, günde üç saatini trafikte geçiren bir patetike dönüştüm.

Bu duruma da alıştım derken yaz tatilleri başladı. Çoluk çombalak hem anneanne hem babaanne yazlıklarından başka yerde paklanmayız derken az ama çok az kafamı dinlerim sandığım yerlerde kayınvalide ve anne hışımlarına uğradım. Jelibon’un yemek yememesi notoryus boyutlara ulaştığından ikisinin de şaftı kaydı. Kah bana kah Hayriye Hanım’a kestikleri biletlerden gına geldiğinde kayınvalideyle itişmeyi totom yemedi ama anneme güzel patladım.

Dedim ki toton yiyorsa şu çocuğa dil, öğret matematik öğret. Olmadı okul parasını öde. Varsa yoksa ne yedi, ne yemedi. Zıkkım yesin. Ya da yemesin. Bir şey yemesin. Ölmez heralde, napiym.

Şövalye her sene iş değiştirdiğinden yaz tatili yapamaz. O yüzden ona haftasonları gitmeli gelmeli, bana arada gitmeli gelmeli 5 kişilik aile düzeneğinde 35 tane uçak bileti almışım. Toplanın gidiyoruz demeyi totom yemedi. Bağırdım bağırdım gidip arka odaya kitap okumaya çalıştım. Okurken Jelibon geldi. “Anne, biz nere gidoorus?” diye sordu. Verdiğin hiçbir cevabı beğenmeyerek milyon kere sormaya devam etti. Duymak istediği ‘hadi dışarı çıkalım, akülü arabanı sür’ idi cevabı. Oraya gelinceye kadar nere gidooruz, nere gidooruz.

Akülü arabasını 500 metre sürdükten sonra sıkılıp ben binmiycem, sıkıldım da der. Hava gölgede 45 derece olan Adana Ağustos’unda o 40 kiloluk arabayı ittire kaktıra eve geri götürmek bana düşer. Totomu koyar koymaz başka bir problem çıkar. Mesela Planters bunun bir oyuncağıyla oynadığı için yarım saat ağlar. Ağlamasından Planters da ağlar. Hadi yine dışarı çıkarız ki bu senfoni dinsin. Bu sefer çocuk havuzunda oradan atlama, buradan patlama Jelibon diye boğaz patlatırım. 3 saat havuzdan çıkmayan Jelibon ertesi gün muhakkak kusar, ishal olur. Hani derseniz ki Hayriye Hanım , anneanne falan ilgilenseydi. Jelibon ‘anne yapsıııın’ diye kendini yerlere atarken bu pek mümkün olamadı. Anne sürsün. Anne yıkasın. Anne oynasın.

Yazmiyim daha fazla bu moktan geçen yazı. Eylül gelsin, ofise dönünce yerdeki halıfleksleri öpücem, diye diye çok şükür yaz bitti.  Velhasıl bu bitiklikte yazı da yazamadım.
Zaten yazacak bir gözlemim de kalmadı. Genellikle dünyadan bihaberim. Bir şeyler okumaya vaktim yok. Pansiyon eve kapandı. Yonc da manita yaptı. Benle görüşen, beni besleyen de kalmadı. Çocuklarla hayat kısmı kaldı bir tek harbi ilginç olabilen. O da benim okur kitlemi açmıyor. Zaten o konuda ne yazsam linçe gidiyorum. Alkış da yok. Sıkıcı yani. Yazma motivasyonumu kaybettim. Bulmaya zorlamaya karar verdim işte. Bakalım. Kısmet.

Salı, Nisan 30, 2013

Uyku, Biraz Uyku


O kadar meşgulüm ki meşguliyetimi anlatmaya bile vaktim yok. Proje temposu, iki çocuk temposu, her gün çekilen üç saatlik İstanbul trafiği temposu, seyahat temposu üst üste şaka gibi oluyor bazen. Daha ne olabilir derken bir şey daha illa ki çıkıyor. 

Jelibon’u doğurduktan sonra ‘artık dergi, gazete okuyamıyorum’ diye bunalmıştım. Şimdilerde gazete ve dergi bir gençlik hatırası. Eve her gün gazete geliyor. Kapağını açmadan atıyoruz. Ne akil insanları, ne Survivor’I, ne Ergenekon’u…hiçbir konuyu bilmiyorum. 

Geçenlerde projemiz için risk babında ‘ya nükleer bomba atılırsa’ demişti yabancının biri. Nasıl yani, olmuştum. Yok artık, olmaz öyle şeyler canım, kah kih diyip adamın şüpheciliğini klinik bulmuştum. Kim Türkiye’ye nükleer atacak? İran mı? Onlarda vardı galiba birtakım bu tarz silahlar. Ama zaten adamın Kuzey Kore’yi kast ettiğini resmen bir hafta sonra anladım. O da bir seyahatim sırasında bir kitapçı standında gördüğüm The Economist’in kapağındaki Kuzey Koreli diktator sebebiyle. O an çaktım köfteyi.   

Sadece dünyanın politik ekonomik halleri de değil, pop kültürü de bilmiyorum. Mesela televizyonda Turkcell reklamı görüyorum. Bu ne,diyorum. Anlamıyorum. Meger Harlem Shake yapıyorlarmış. Öyle bir şey varmış. Şövalye bana ‘Uzaylı mısın?’ diyor. Olabilir aslında. Aslında dünyadan habersiz çok dünyevi şeyler yapıyorum. Ne garip.

Bu cehaletimle barışığım ama. Napiym, diyorum. Bilsem nolucak. Bildiğimde ne olmuştu ki. Artık ihtiyaçlarım entelektüel değil. Atom bombası da neymiş. Günde beş-altı saat uyku bana bayram havası estiriyor. Uyursam benden atomu yok.

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Çinli Oyuncak Kabusu


Jelibon’a zırt pırt oyuncak alıyoruz. Hiç öyle çocuğuma az oyuncak alıcam, malının kıymetini bilsin tribini yapmayın önceden. Büyük konuşmuş olursunuz. Öyle olmuyor çünkü. Evde görmezse arkadaşlarında görüyor, tutturuyor. Zaten artık oyuncaklar da bizim zamanımızdaki gibi numune değil. 5 liraya bile bir dünya zımbırtı var. İğrenç kimyasallarla yapılmışsa bile Jelibon oyuncaklarını ağzına götürmediği için sorun değil. Ağzına hiçbir şey götürdüğü yok onun. Ağzı kilitli.

Hem en koko oyuncak bile Made in China artık. Bir başka oyuncağımız, ipad'imiz de Made in China. Siz şimdi kasarsan Çin’de yapılmamış olan doğal tahta oyuncakların varlığından söz edeceksiniz. Evet, onlardan da var bizde ama pek vakit geçirmiyor onlarla. Yanar döner Çinli şeyler daha cazip.

Zaten Jelibon’a planlı bir şekilde oyuncak almıyoruz. Bunu ilk yaşında yapmıştık. Oyuncakla oynamasını dört gözle beklediğimiz dönemlerdi heralde onlar. Kaç aylığa ne tip oyuncak almalı diye uzun uzun incelemişliğimiz vardı. Artık markete, alışverişe gittiğimizde bir şeyi kapıyor. Uygun ya da değil, önemli değil. Onu alıyoruz.

O kadar çok arabası, otobüsü, inşaat araçları var ki biraz da değişik bir şeyler alsın diye ona oyuncakçıda hep alternatif sunuyorum ama ı-ıhh. Kaptığı arabaya o kadar yapışıp o kadar çok bağırıyor ki neyi tuttuysa onu alıyoruz mecburen. En azından ‘bir tane alabilirsin’den anlıyor. Kucak dolusu şey almaya çalışmıyor. Buna da şükür.

Geçen gün ‘yeter artık yürürken öten bir araç daha almayın bu çocuğa’ diye ültimatom veren Şövalye ile Jelibon markete gitmişlerdi. Döndüklerinde Jelibon’un elinde kırmızı bir otobüs vardı. Şövalye böyle ailenin babası olarak birtakım ültimatomlar, tavsiyeler, akıllar verir ama kendisi iyi bir uygulamacı sayılmaz. Teorisyenliği daha kuvvetli.

Otobüs pilliydi. Hiç durmadan gidebiliyordu. Önüne çıkan engellerde de yön değiştiriyordu. Yalnız bu seyahati sırasında yüksek sesle Lambada şarkısını çalıyodu. Onun da sadece ilk satırını.

Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
Kora fişi fons korinziya kori fişoraaa
Nınınınım nıynınım
X 1500

Lambada müziği, üzerinde Holiday Tours yazan kırmızı oyuncak otobüse bir tropikal tatilin tur otobüsü hissini yaratmak için verildi sanıyorum. Gerçi Kolbastı çalan oyuncak hesap makinemiz de olmuştu. Bir anlam yüklemek manasız da olabilir. Her neyse, bu sese artık tahammül edemez olmuştum. Jelibon’un fokusu başka bir şeye geçtiğinde hemen kapatıyordum sesini. Koşa koşa gelip tekrar açıyordu.

Jelibon'un usta ellerinde normalde 3-4 saat ancak sağlam kalabilen bu Çinli oyuncaklardan biri olmasına ragmen otobüs sağlam çıktı. Sabah bununla uyandık. Gece bununla yattık. Lambada'nın ilk mısrasını dinledik. Aletin iki ay boyunca pili de bitemedi. Son gün artık sesi boğuk boğuk ve ağır çekim çıkıyordu. Pili bitmek üzereydi.

Kooooğğğraaa fiiğğşşii foooonnnzz..

İki gün de bunu dinledikten sonra pili bitti çok şükür. Jelibon ama hala peşimde. Anne pil tak, diye. Pilimiz yok, diyorum. Gidip al demeyi henüz akıl edemiyor Allahtan. 

Pazartesi, Şubat 25, 2013

Kalabalık Aile

Amerika’dan döneli neredeyse yedi sene olacak. Yani orada yaşadığım süre kadardır orada değilim. Bazen Amerika’yı özleyip özlemediğimi, döndüğüm için pişman olup olmadığımı soran oluyor. Özlediğim kimi şeyleri olsa da döndüğüm için pişman değilim, diyorum. Bazen orada kalsaydım hayatım nasıl olurdu diye düşündüğüm oluyor ama ‘keşke’ bazlı bir düşünce değil bu. Elimizde olsa da aynı anda değişik ortamlarda hayat sürsek ama işte ömür tercihlerle dolu.

Çıtırlar da hamileler. Çok da heyecanlılar. Bu ilk bebeklerini bekleyen ailelerin heyecanı bana çok şirin geliyor. Dışarda salata yemeyişleri, saçlarını boyatmayışları, kola kahve içmeyişleri, hamile olduğunu bile henüz bilmedikleri o iki haftalık süreçte içtikleri bir kadehten haftalarca endişe edişleri çok naïf geliyor bana. Ben akıl vermeye de bayılırım zaten. Onlara böyle yapmamalarını, rahat olmalarını söylüyorum.

Çıtırlar geçen akşam benle telekonferans yaptılar. Neden Amerika’da doğurmamışım, diye. Bir ara bu konuyu düşünmüştüm ama çok da Amerika lehine artılar toplayamadıım için vazgeçmiştim. Onlara da anlattım bunları detayıyla.

Bir kere Amerika’ya girerken doğurmaya geldiğin anlaşılmasın diye dokuz aylıktan bayağı bir evvel gidilse iyi olur. Doğum iznimi o kadar uzun tutmaya müsait bir iş ortamım yoktu. Çok istesem ortamı yaratırdım ama bu, uğraşı gerektirirdi. Amerika’da doğum pahalı bir işlem ve anne veya bebekte olası bir arıza durumundaki işlemler daha da pahalı olacaktı. Eşim, annem mutlaka yanımda olmak isteyeceklerdi. Annemin vakit problem yok ama Şövalye’nin de işinden uzun izinler alması gerekecekti.

Hepsi bir yana, Amerikan vatandaşlığının tek başına çok da değerli bir varlık olduğuna inanmıyordum. Yirmi sene Türkiye’de yaşadıktan sonra Amerikan vatandaşlığınızla Amerika’ya gittiğinizde size fırsatlar sunuluyor olmayacak ki. Ne okul bedava ne sağlık. Bir vatandaşlık almak isteyecek olsam İskandinav vatandaşlıklarına kasardım. Hem kimileri bana çok tersini iddia etse de Türkiye fırsatlar anlamında şu anda Amerika’dan daha iyi durumda. Bulunduğu yer ve yakaladığı ivme sayesinde de daha da iyi olma ihtimali var. Amerika ise olgun, olmuş yani. Olacak bir şey yok. Bence. Bir de 20-30 sene sonra milliyetin, uyruğun bir önemi olacağını sanmıyorum. Dünya düzeninin globalleşmenin dibine vuracağına inanıyorum.

Düella bir türlü anlamaz zaten benim nasıl oldu da Amerika’da yedi sene kaldığımı. Çok sıkıcıymış çünkü Amerika.
Evet, bence de çok sıkıcı orası. Düella oradaki yıllarıma ‘sürgün’ diyor. O kadar yalnız kalmış ve o kadar sıkılmışım ki orada, içimdeki ıssızlığı dindirmek için çocuk doğurup duruyormuşum. Çünkü çocuk sahipliği de bana konduramadığı bir şey. Bu hırtlığa, bunca realistliğime ve rasyonel kafama uymuyor çünkü.

Bu tespit en doğrusu galiba. İçimdeki ıssızlığı dindirmek için kalabalıklaşmaya çalışıyor olabilirim. Dörde, beşe yaşım izin vermeyebilir ama üçüncü çocuğu bile yapabilirim. Ben etrafımda bıcır bıcır, mıncır mıncır hareket olsun, nefes ve ses olsun severim. Dokuz yaşıma kadar tek çocukken dörder beşer çocuklu komşularımızın evlerine kaçardım. Kaçıp da o çocuklarla oyun da oynamazdım her zaman. Orada durur, izlerdim o evin o hareketini. Kapanmayan sofraları, her daim çalışan çamaşır makinesini, kaynayan çayı, banyoya önce girmek için itişen çocukların sesini. Ben duygusal olmayabilirim ama kontrol altında tutmayı becerdiğim duygularım var yahu. Onlara dokunmayı beceremiyorsam da seviyorum insanları yahu.

Çarşamba, Şubat 13, 2013

Cadıların Saati

İki çocuklu hayat zor. Şimdiye kadar bununla ilgili çok şey söylenmiştir. Bir de ben uzun tekrar etmeyeyim. Kısa tekrar edeyim: İkinci çocukta insanın genişlediği ve her ağlamayı, kusmayı bir drama çevirmemeyi öğrendiği doğru. Bir çocuk hiç çocuk, iki çocuk çok çocuk lafı da bayağı bir doğru.

Bizim durumumuzda, iki çocuğun aniden ‘çok’ olmasının sebebi birinci çocuğun etkisini aniden üç çocuk etkisine çekmesi. Gerçek hava sıcaklığı ile hissedilen sıcaklığın farklı olması gibi, baksan Jelibon bir tane çocuk ama üç çocuğa bedel bir hissi var. Görünüşte Planters’I kıskanmıyor gibi. Yani kıskançlık diyince bizim aklımıza kardeşlerin birbirine kötü şeyler yapması geliyor belki de. Öyle bir şey –en azından henüz- çok şükür yok. Ama Jelibon haftaiçi öğlene kadar yuvaya gitmesine ragmen sahnesi çoğaldı adamın. Bir kere her şeyi istiyor. İstediği önüne geldiğinde onu istememiş olduğunu iddia edip başka bir şey istiyor. Tuvalete gitmek istemiyor ama bez takmak da istemiyor. Sıklıkla ortalığa çiş yapıyor. Yuvaya başlayan her çocuk gibi sık sık hastalanıyor. Sonra da hastalıkları bebeğe taşıyor.

Planters, Jelibon’un yuvadan getirdiği virüsler sayesinde hep hırıltılı nefes alıyor. Burnu hep fırk fırk. Buna ragmen kuzu bir bebek. Pek sesi çıkmıyor ama akşam saatlerinde kolik denen garip, tanımsız sancı sebebiyle bağırmaya başlıyor. İki saat kadar ikna edilemez biçimde o bağırırken Jelibon iyice ele avuca sığmamaya başlıyor. Sahnesi üç katına çıkıyor. Yorulmuyor. Amerikalıların ‘witching hour’ dedikleri bu akşam 6-8 arasının adını ben de ‘cadıların saati’ koydum. Bütün kötü ruhların ortalığa döküldüğü saat. Cadı da ben oluyorum. Bağıran, tehdit eden. Saçları dağınık, üstü başı pejmürde. Ama cadı dediğinin bir sopası, bir iksiri falan olur. Bende onlar da yok. Kendim çalıp kendim oynuyorum. Beni kaale alan yok. Kulağım kapıda. Şövalye gelse de Jelibon’u başımdan alsa diye bekliyorum. Şövalye de evdeki bu kaostan kaçıyor zahir. İşleri bahane edip eve gelmek bilmiyor.

Bu saatlerin üstesinden kazasız belasız gelmek için neler yapılabilir diye –tabii ki yine- araştırma yaptım. Buna göre:

1. Akşam yemeği için birinden yardım alın, deniyor.
Akşam yemeği hazırlamak ne demek ki? Bizim akşam yemeği yediğimiz yok zaten. Ayak üstü kurabiye, bisküvi yiyorum. Şövalye eve geç geliyor. Gelse de sebze yemez. Ben et yemem. Jelibon hiçbirini yemez. O yüzden yemek olayını salladık bitti.

2. Sakin bir müzik çalın, deniyor.
Oldu. Çaldığım her müzik Jelibon tarafından susturuluyor ve ipad’den Gangnam Style ile değiştiriliyor. Günde 57 kez Gangnam Style dinlemezsek rahat etmiyoruz. Dinlemek neyse. Bu şarkıyla dans ediyor ve ben de dans etmeden rahat etmiyor.

3. Çocuğunuza kesintisiz ilgi gösterebilmek için yemeğini yardımcınız yedirsin, deniyor.
Jelibon yemek falan yemiyor valla. Günde bir kutu süt, bir kruvasan ya da süt dilimiyle yaşıyor. Ona yemek yedirebilen kafaya trilyonluk ödül koyucam.

4. Eve erken gelen ebeveyn çocukla oynarken diğeri yemek yapsın, deniyor.
Şövalye eve geceyarısı, çocuklar çoktan uyumuşken geliyor. Yemek de zaten yapmıyoruz, demiştim.

5. Çocuklar sussun diye ‘tıp’ oynayın, deniyor.
Böylece hem evde huzur olurken hem de eğlenceli bir oyun oynarmışız. Bu heralde daha büyük çocuklar için geçerli. Jelibon asla susmuyor. Planters da kolikli bebe. Tıp oynayamaz.

6. Ailece romantik yapın, deniyor.
Mum ışığında yemek yiyeymişiz. Jelibon mumları illa söndürür. Onun için mum demek ‘iyi ki doğdun’ demek. Onun ha bire söndürdüğü, benim de ha bire yakıp durduğum bir deli aktiviteden başka bir şey çıkmaz bundan.

Bir kere daha anladım ki kitaplar yalancıymış. Bu işin çözüm yolu da sabırla zamanın geçmesini beklemekmiş.
 

Perşembe, Aralık 13, 2012

İkinci Doğum

İkinci doğumlar kolay olur derlerdi. Kolay olmuş olabilir ama çektiğim acıları kıyaslayınca bu seferki çok daha zordu. Belki de çok daha kolay geçeceğini beklediğim için psikolojik olarak hazır değildim ama yoo, yoo. Doğum olayı manyak bir şey. Hele de anestezi almıyorsanız.

1 Aralık sabaha karşı 5 gibi nişanla beraber sancılarım başladı ama çok hafifti. 8’e kadar evde bekledim. Hala çok hafifti. İkinci doğumunda az biraz sancıyla açılıverip epidural almaya fırsat bulamayan arkadaşımın hikayesi yüzünden yine de hastaneye gittik. NST’ye bağladıkları anda sancılar da iyice azaldı. Kesin bizi eve yollarlar diyordum ki 5 cm açılmışım bile. Epiduralinizi takalım, dediler. Jelibon’da 5 cm açılıncaya ve epiduralimi alıncaya kadar 12 saat acı çektiğim için bu sefer ne kadar kolay oldu bu iş diye göbek atıyordum.

Epidurali verdiler ama yalan bir şeydi. Sancıları yine de hissediyordum. Test dozu bu dediler. Doktorunuz söyleyince tam dozu vereceğiz. Doktorum da bekleyin ki gelsin. Yok muayenede, yok yemekte, yok size daha erken derken geldi ve bana epidural için gecikmiş olabileceğimizi söyledi!!!

Sırf epidurali kaçırmamak için hastaneye erken gelip hastanede yata yata epidurali kaçırmak ne demekti? Doktorun yakasına yapıştım. EPİDURAL İSTİYORUMMM, diye haykırdım. O da yaptı güya bir şey ama ya beni kandırdı ya da anestezim tutmadı. Her ne olduysa oldu ben bağıra çağıra, tüm hastaneyi inlete inlete doğuma gittim.

Epiduralim var sanıyordum. Yoktu. Ikınırken sancılar gidermişti. O da yoktu. Sancıdan ıkınamıyordum bile. Ikınmak istiyordum ama acıdan yapamıyordum.

Bebek küçük demişlerdi. 4 kiloluk çocuk doğurmuş bir kadın olarak bu ufaklığı fırlatıp çıkaracaktım. Ama takıldı. Orada takıldı. Omzu takıldı. Çıkarın, çıkarın, diye bağırıyordum. Bir şekilde çıktığında bebeğin 4150 gram olduğunu öğrendik. Bütün bu süreç aslında yarım saat sürmüştü ama insan acı çekince yarım saat yarım asır gibi geliyordu.

Bebek doğduğunda sağlıklı olacağına dair inancım yoktu ama çok şükür iyiydi. O dakikadan sonra rahatlama geleceğine bilakis acıyı daha da çok hissediyordum. Bir dünya iğne yaptılar ama bana mısın demedi. Kesilip dikildiğimi, bütün dikişleri tek tek hissettim. Doğumhaneden çıktığımda sanki savaştan çıkmış gibiydim ve haftalarca hasta yatacağımı, bir daha hiç iyileşemeyeceğimi sanıyordum. Öyle olmadı tabii. Totom acısa da hemen ayağa kalkabildim. Ertesi gün hava o kadar güzeldi ki yürüyüş bile yapmak istedim. Hatta faturamızda hata yapan hastane muhasebesiyle kavga edemeyip milyarlık fazlalığı ödemeye yeltenen Şövalye’yi ekarte edip kavgaya bile gittim. Işi hallettim. Hey Allahım dedim, Şövalye’ye. Ölü halim bile senden daha çok iş bitiriyor.

Perşembe, Kasım 29, 2012

Günü Geçen Bebek

Yine bir doktor kontrolünden çıktım. Doktor yine aynı şeyleri söyledi. Sanki Groundhog Day gibi. Hep aynı şeyleri duyuyorum. Suyum azalmamış, plazentam eskimemiş. 41. haftanın içinden selami var Planters’ın. Suni sancıya başvurmadan evvel bir hafta daha bekleyebilecekmişiz. Doğum yaptığımı ama onlara haber vermediğimi sanan bir dünya insan her gün telefon ediyor. Aynı açıklamaları onlara da yapıyorum.


Düella’nın konuya dair yorumuna inanır oldum. 3 kilo doğacak bebek 3.5 kiloya dayandı bu gecikme sayesinde. Amacı tombiş olmaktı, benim müdahalelerim yüzünden kilo alamadı, mecburen içerde takılıyor.

Günlerdir saatlerce yürüyorum. Belki çıkmasını sağlarım diye. Dolunay geçti, ay tutulmaları geçti, burcu değişti. Planters hala gelmedi. Artık kendiliğinden geleceğine dair inancımı yitirdim. Sonsuza kadar hamile olarak kalacakmışım gibi geliyor.

Beklemek çok fena bir şeymiş.

Pazartesi, Kasım 26, 2012

Kız Hamileliği

Ultrasonlardan önce hamile kadının bebeğinin cinsiyetini tahmin etmeye yarayan halk arası iddiaları bende acaip tuttu. Tipik bir Anadolu kadını olduğumdandır belki de.


Jelibon’a, yani erkek bebeğe hamileyken, sipsivri bir karnım vardı. Cildim daha güzeldi. Göbeğimde linea nigra denen dikey siyah çizgi vardı ve belirgindi. Midem bulanmıştı ama sadece bir kere kusmuştum. Oysa Planters’a, yani kız bebeğe hamileyken herşey çok farklı gelişti.


Bir kere çok kustum. Kusmak bir iğrenti birikimiyle falan da olmuyordu. Aniden belki de esnemek için, ya da bir lokma atmak üzere ağzımı açarken kusmuklar çıkıverebiliyordu. İşe gidip geldiğim E5’ler boyunca naylon poşetler kucağımda bir kustum bir yola devam ettim. Dört ay geçti, kusmuk bitti, iğrenti ve mide yanmaları kaldı.


Kız hamileliklerinde vücudun alt tarafı daha çok kilo alırmış. Bu hamileliğimde aynen karnım yanlara doğru büyüdü. Basenim de. Bacaklarım da. Totom büyüdü resmen. Bacaklarım o kadar kalınlaştı ki çizmelerimin fermuarları kapanmıyor. Ama göbeğin üstü ve kollarım eskisinden daha bile zayıf.

Kızlar annenin güzelliğini alırmış, kıza hamile anne çirkinleşirmiş. Kesinlikle doğru. Göbeğimde o sakil çizgiden olmadı bu sefer ama yerine dekoltemde, boynumda ve bacaklarımda sanki is püskürtülmüş gibi kara kara gölgeler çıktı. Gören solaryuma mı girdin, diyor. İlk is karasını boynumda gödüğümde anlam verememiştim. Sanki boyun çizgilerimin arasına pislik kaçmış gibiydi. Banyoda liflerle sürttüm sürttüm, geçmediler. Bacaklarımda da belirince anladım ki bu hamilelik maskesi / gölgesi dedikleri hormonlarn yaptığı bir cinslik.


Bu hamilelik denen şeye kesinlikle müdahale edilemiyormuş, onu anladım. Sıkı diyabet diyetimle 15 kilo aldım. Diyetsiz ilk hamileliğimde 12 almıştım. Kızların yıpratıcılığı burada da ortaya çıkıyor olsa gerek.


Halk arasındaki iddiaların tersine ikinci bebek nazlı çıktı. Kızlar ve ikinciler erken gelir, derlerdi. Jelibon 39. haftaya kalmadan gelmişti. Kızımız 40. haftamıza ragmen henüz teşrif etmediler. Günlerdir hurma, ananas yiyorum ve yokuşlar tırmanıyorum. Eliptik bisiklet sürüyorum. Hala gelen giden yok. Her akşam güzel banyomu yapıyorum, belki gece doğururum diye. İki hafta evvel ağdamı, pedikürümü falan yaptırmıştım, doğuma hazırlık diye. Eskidiler resmen, yeniden yaptırmam gerekecek böyle giderse.


Düella diyor ki diyet yaptım, salata yemekle çocuk büyümedi. Büyümeyi bekliyor. Ondan içerde kaldı. Bu iddiaya artık inanır oldum. Jelibon 4 kilo olduğu için yeri kalmamıştı, çıktı geldi çocuk vaktinden evvel. Planters da 4 kilo olana kadar takılabilir belki. Doktorum 42. haftaya kadar bekleyebileceğini söyledi. Geçen haftadan beri 300 gram aldı bari. 42’ye kadar belki o da 4 kilo olur.


Bir yandan bu ‘gecikmeyi’ bebeğin ağır, uslu, adeta bir köşe yastığı gibi sakin mizaçlılığına vermek istiyorum. İnşallah.

Perşembe, Kasım 15, 2012

Hamilelik Şekeri

Bu hamileliğime dair hiçbir şey anlatmamışım neredeyse bloga. Başka bir şeyler de anlatmaz olmuşum. Arada bir soğuyorum çünkü yazmaktan. Hamileliğin heyecanı da az olunca insanın iştahla anlatası da gelmiyor. Evet, ikinci hamileliklerde heyecan daha az. Belirsizliğin azalması ya da endişe azalması ne bileyim ama herkes için aşağı yukarı böyle olduğundan eminim. Tek çıkış noktam bu bebeğin kız olması. O bir değişiklik.

Bu hamileliğimde doktor randevularını hiç önceden planlamadım. Bazen unuttum bile. İlk doktora gittiğimde 7 haftalıktım. Detaylı ultrasonu için aylar önceden Atıl Yüksel için sıralara girmedim. Başlarda çok fena kusuyordum. Sonraları rahatladım derken hamilelik şekeri çıktı. Ailede şeker var. Bende de ufaktan hipoglisemi vardı. Bekliyordum bunu.

Tuhaf bir saptama belki ama birinde şeker hastalığı çıkmalıysa benim gibilerde çıksa iyi olur sanki. Hastalık ancak öyle layıkıyla kontrol altına alınır çünkü. Benim gibi kontrol manyakları sayesinde. Son dört aydır her yediğime içtiğime psikopatça dikkat edip yediğim her lokmayı bir excel’e yazdım. Karşılarına da açlık, tokluk 1 ve 2. saatlerde mutlaka parmaklarımı delip şeker seviyemi yazdım . Ne yedim, şekerim ne oldu, hepsi kayıt altında artık.

Hamilelik şekeri bebeği gereksiz irileştirdiği için bebekte de şeker hastalığı ve çocukluk obezitesi gibi hasarlara sebep olabiliyor. Kendimden biliyorum. 4.5 kilo doğmuşum. Çocukluğum boyunca şişkoydum. Hala da kolay kilo alırım ve şekerim de sınırlardadır. Annemde muhtemelen şeker vardı ama o zamanlarda bilinmiyordu.

Ama işte onca kontrole rağmen ne yediğimin vücudumu nasıl etkilediğini öğrenebildim mi? Hayır. Zaten ben kaosa düzen getirmeye çalıştıkça işler iyice karışır. Karmam da böyle. O yüzden kaderime boyun eğsem de merakıma boyun eğemiyorum. Düzene sokmaya çalışmasam da ölçmeye ve gözlemlemeye devam ediyorum.

Aynı şeyleri bir yediğimde normal diğer yediğimde anormal çıkıp durdum. İstikrarlı olmak adına hep aynı parmağımı deldim. Şu an parmağımda his yok. Delik deşik kendisi. Yine de bir işe yaramadı. Üstüne güya bebek iri olacaktı. Ultrason ölçümlerinde boyu posu iyi ama göbek çevresi küçük çıktı hep. Özetle, şeker hastalığım yokken 4 kilo doğan Jelibon’dan sonra şeker hastalığımla 3 kilo doğması beklenen bir Planters var karnımda. İkinci bebekler daha geniş rahim ortamı yüzünden daha iri olurmuş güya. Bizimki geniş ortamda fır fır takılıyor. Belki de o sebepten karnımda Jelibon’un aksine çok hareketli.

Şövalye baştan beri dedi ki, salla. Delme kendini. Börek de ye, tatlı da. Önemli olan mutlu olmak. Bebek de ufak ölçülünce biraz biraz bıraktım diyeti. Bu sefer de şekerim hiç yükselmemeye başladı. Ben merakımla yaşayamayıp bu sefer de diyeti boza boza, nereye kadar şekerimin yükselmeyeceğini ölçmeye başladım. Baklava ye ölç, börek ye ölç. Yükselmemeye başladı. Şövalye durumu börek yemenin mutluluğuna bağladıysa da ben hala şu hormonların işine akıl sır erdirme yönünde neler yapılabileceğini düşüyorum.

Çarşamba, Kasım 14, 2012

Ortalama Türkler

Doğum iznine çıktım. Her an bekliyoruz artık Planters’ı. Evde ya ofise bağlanmış, çalışıyor oluyorum ya da Mad Men’I izliyorum. Tam da izne çıkmışken ve üstelik doğuma kadarki iki-üç haftalık geniş zamanlarda takılmayı umut ettiğim Düella ise uzaklarda, egzotik bir yerde tatile gitti. O döndüğünde muhtemelen doğurmuş olacağım ve zaten geniş zaman diye bir şey kalmayacak.

İzne çıkmadan evvel Şövalye’nin iş yaptıkları bir Sırp adam karısıyla Istanbul’a gelmişti. Kendi işi olan, senelerce Avrupa’nın çeşitli yerlerinde yaşamış bir adamdı. Eşlerle beraber yemeğe çıktık bir akşam. İlk kez Istanbul’a geliyorlardı ve Istanbul’un büyüklüğüne, kalabalıklığına ve geceyarısı bile sıkışan trafiğine çok şaşırmışlardı. Adam çok gezmiş görmüş ama bir yandan da istatistiki bilgilerle kendince ülkeler arasında kıyaslar yapıyordu. Adam eğitimden girdi, gelirden çıktı. Bizim eğitimimiz ve gelirimize dair bilgiler edinmeye ve ülkenin ortalamasına göre nerede durduğumuzu anlamaya çalışıyordu.

Biz dedik ki biz yabancı liselerde okuduk, sınavlarda ilk yüze girdik, şöyle şöyle bir üniversiteyi bitirdik, yurtdışında yaşadık. Gelir sorusuna da tabii direk cevap vermek güç. Adam da hassasiyeti bildiğinden yeni işe başlamış bir öğretmen ne kazanıyor’u sorduktan sonra siz gelir anlamında ortalamanın neresindesiniz, dedi. Şövalye de ortalamayız, dedi. Ben de bozmadım.

Türkiye’nin kişi başı milli geliri senede 14 bin dolar brüttü diye biliyorum ben. E, çocuk bakıcımıza o kadar ödüyoruz zaten. Yani şimdi aman da ne çok kazanıyoruz, diyemem. Amacım o da değil, konuları çarptırmayı seven okurlarım. Ama ortalama değiliz işte. Mütevazi yaşıyor olabiliriz ama ortalama bayağı bir yerlerde süründüğünden ortalamadan bayağı daha yukardayız. Adamcağız kafasında neler kurdu bilemiyorum artık. O kadar bilimsel ve analitik bir kafası vardı ki heralde dediğimizi kabul ettiyse Türkiye yeni Amerika, İsviçre falan olmuştur kafasında.

Düella’ya bu durumu anlattım. O da “Tabii ki ortalamayız” dedi. “Taksiciler bile bizden zengin”. Bunu duyan JJ de anlam veremedi. Fiyatları arşa dayanmış gıcır dairesinde oturan ve ertesi gün 15 saat uçacağı egzotik tatiline çıkmak üzere olan arkadaşının nasıl bir ortalama olduğunu sorguladı.

Ama JJ’in gözden kaçırdığı şeyler vardı. Düella’nın da Şövalye’nin de standartları çok yüksekti. Düella kendine ev bakarken Büyükhanlı Sitesi’ni ‘mütevazi’ bulmuş, Eyüp’te naïf bir haftasonu gezintisinde karşılaştığı piknikçi kalabalığın mangallarında tavuk kanatlarından başka bir şey olmamasını kanatların çok popüler olmasına bağlamıştı.

Salı, Ekim 16, 2012

Bu Neyin Kafası?

Kızlarla sohbetlerimiz esnasında laf dönüp dolaşıp çocukluk anılarımıza gelir. Hikayelerimiz öyle trajik olabiliyor ki bazen yazdığım şeylerden bana ‘kötü anne’ diyenlerin bizim annelerimize ne gibi sıfatlar vereceğini merak ediyorum doğrusu. Yine de benim annem kendini dünyanın en iyi annesi sanmaktadır. Çünkü bana fiske vurmamıştır. Her dediğimi yapmıştır. Beni o kadar şımartmıştır, o kadar el bebek gül bebek büyütmüştür ki arkadaşları ona hep sabırlar dilemiştir. Nedense benim aklıma sırtımda kırılan oklavalar, 7-8 yaşımdayken bile bütün tatillerimde evin halılarını silmekler, bulaşıklarını yıkamaklar ve süpürüp silmekler gelir. Bir de bitlendim diye saçlarımı dibinden kesişi. Zaten sert yüz hatlarına sahip bir çocuktum. Herkes beni oğlan sanırdı. Çok üzülürdüm.

Güzel bir kafa aslında bu anneminki. Ben de istiyorum bu kafadan. Zannımca birçok annenin kafası böyle. Kör ediyor annelik insanı. Başka bir gerçeklikte yaşatıyor olmalı. Anne olunca anlarsın dedikleri birçok şeyi anlamadım. Anladığım sadece daha çok yorulduğum ve endişelendiğim – ki bunlar benim yabancı olduğum hisler değil. Dolayısıyla yeni bir şey anlamış olmadım.

Oğlum Jelibon süper zeka değil ama motor becerileri yaşının önünde, hareketli ve kuvvetli bir çocuk şimdilik. Yemek konusunda çok seçici. Sadece hamur işi ve köfte yemek istiyor ve bunu ısrarla talep ediyor. Kucak sevmez, mıncırılmak sevmez. Kimseye aşırı düşkünlüğü yoktur. En mutlu olduğu ortamdan bile ayrılırken huzursuzluk çıkarmaz. En sevdiği insanlar olan babası ve büyükbabası yanından ayrılırken de bunu yapmaz. Paşa paşa elini sallar, bay bay, der. İstedikleri konusunda çok ısrarcı ve ortalığı velveleye verebilen bir çocuk. Bunlara ne ben sebep oldum ne de ortamı. Kendisi böyle. Ben de vücut ve psikolojik bütünlüğü çok da tehdit altında değilse kendisi gibi olmasına izin veriyorum. Belki bir ay sonra doğacak kızım tam tersi bir tip olur. Her ne olursa o da en azından benim tarafımdan olduğunu yaşamak üzere büyüyecek. Ben sadece elimden geldiğince tehdit savucu olacağım.

Ne zaman çocukluk anılarımız ortaya çıksa bu ‘ruhsuz’ halimin müsebbibinin geçmişte yaşadıklarım olduğunu iddia eden bir kocam var. Hatta bu benle de sınırlı kalmaz. Yonc ve Düella’nın da, üçümüzün beraber benzer anıları yüzünden, üçümüzün de bugün ‘acınası psikolojik hallerde’ olduğumuzu iddia eder. Biz kızlarla bire bir aynı şeyler yaşamış insanlar değiliz halbuki. Bence Şövalye’nin annesi daha travmatör bir insan. Çocukken Şövalye’ye yaptığı mürebbiyesel işkenceleri bütün çıplaklığıyla anlatır. Hatta bundan pişmanlık da duymaktadır bugün. Ama nasıl ki annem bugün kendini yumoş bir anne sanmaktadır, Şövalye de yumoş bir çocukluk geçirdiğini sanır. Bu da güzel bir kafa. Bu kafaya sahip olmak da fena olmazdı aslında.

Bizim kızlarla ortak sorunumuz da kafaya girememek bence. Hiçbir şeyi unutmuyoruz. Unutmuyorsak da yaramızı kanatıyor değiliz. Aşırı gerçekçiyiz. Yaşadıklarımızı ortaya sürmekten ve duygularımızı analiz etmekten de çekinmiyoruz. Bu analitik ve utanmaz haller yüzünden arkadaşız ya. Bunun nesi acıklıysa? Kafaya girmeye gerek kalmadan harika bir şey yaşıyoruz.

Cumartesi, Eylül 29, 2012

Yuvaya Alışmak

Jelibon’un yuvaya başlaması biraz olaylı oldu. Başta Hayriye Hanım Jelibon’u her sabah yuvanın bahçesinde bekliyordu. Teneffüslerde Jelibon onu görünce kadıncağıza yapışıp ‘didices’ (gideceğiz) diye bağırıyormuş. Üstelik yuvada çok mutlu, çok uyumlu, çok oyuncu olmasına rağmen.

Ama zaten adamın olayı bu. Ona gitmek olsun. Bir yerde ne kadar mutlu, ne kadar eğleniyor olursa olsun birinden ‘gidelim’ lafı ya da tavrı görmeyiversin, hemen kapıda biter. Didices, didices, didices diye yüzlerce kez tekrar ede ede. Hem de o dakika anında ayakkabılarını falan giydirmeniz gerek yoksa ortalığı yıkar. ‘Ben de gitmek istooor’. ‘Ben de gitmek istooor’.

Bu anlamda babasının oğlu kendisi. Kurtlu ve gezenti. Devamlı değişik bir aktivite içinde olma ihtiyaçlı. Hayriye Hanım’la da çok uyumlular zaten o da, ikisi birden hayatta evde bulunmuyorlar. Akşama kadar sokak sokak, kapı kapı geziyorlar. Bazen Anne Şövalye bu duruma uyuz oluyor. Biraz evde dursun çocuk temiz temiz, titiz titiz istiyor ama nafile. Bizimkiler çingene modeller.

Geçen gün yine böyle Hayriye Hanım’a yapışmış, teneffüs bitip içeri girmelerine ragmen tutturuğu geçmemiş. Öğretmeni de biraz ikna etmeye çalışmış ama ‘ağlamakla bir şey elde edemezsin’ ve de ‘biraz kendi başına kal, sakinleş’ raconu gereği kendi haline bırakmış. Jelibon’un içerden gelen sesine dayanamayan Hayriye Hanım sınıfa dalıp, ‘yavruuum’ diye kapıp çocuğu çıkmış. Ağlatmayın oğlumu, diye de ses yükseltmiş.

Yuvanın psikologu neler yaptıklarını anlatmış. Bunun bir disiplin, ikna yöntemi olduğunu, Jelibon’un alışacağını falan anlatmış. Çocuk psikologu olduğunu ve bunun kitabının, ilminin böyle olduğunu söylemiş. Hayriye Hanım da "Siz okula gittiyseniz ben de 15 sene çocuk baktım," demiş. Yememiş.

Olay bana intikal edince yuvayla konuştum. "Jelibon bugün biraz arıza çıkarmış galiba", dedim.
"Hayır", dediler. "Jelibon’dan çok bakıcınız arıza çıkardı. Onu ikna edemedik."

Anlattı işte psikolog hanım yöntemini. Sonra da ‘Jelibon’un yuvaya alışma sürecinde şimdi maalesef başa döndük’ dedi. Bundan sonra her on dakikada bir Jelibon’u Hayriye Hanım’a götürüp ‘Merak etme, teyzen burada seni bekliyor. Burada güvendesin’ mesajı vereceklermiş. Jelibon yuvaya böylece daha kolay alışacakmış.

Yahu, dedim. Bizimki güven aramıyor, gezme arıyor. Bırakın Hayriye Hanım’ı, o sırada sokaktan geçen herhangi biri ‘gel gidelim’ dese gider bizimki. Ona gitmek olsun. Hayriye Hanım’ı görünce de aklına gitmek düşüyor. Öyle bakıcısına, anasına, babasına yapışık bir çocuk asla değil. En iyisi Hayriye Hanım’ın orada beklememesi, onun yuvadan çıkış saatine kadar ortamdan uzaklaşması.

Yok, dedi. İlim dedi, bilim dedi. Peki, dedim. Birkaç gün daha sizin dediğiniz gibi olsun ama bilin ki bu sürece sizin tarzınızda alışmayacak bu çocuk.

Nitekim dediğim gibi oldu. Hayriye Hanım artık Jelibon’u kapıdan bırakıyor. Bizimki kendi kendine içeri giriyor, ayakkabılarını değiştiriyor, sınıfına yollanıyor.Arkadaşlarıyla çok güzel oynuyor ve hatta da artık yuvadan ayrılmak istemiyor.

Bu çocuk yetiştirme denen şeyin zibilyon tane değişkeni var çünkü çeşit çeşit karaktere sahip çocuk var. Annesinden kopamayan kuzu da var, başına buyruk velet de var. Tek başına oynamayı seveni de var, yalnız başına çıldıranı da. Bazen Jelibon’la yeterince ilgilenemediğimi düşünüp onunla daha çok vakit geçirip mesela daha çok oyun oynamaya çalışıyorum. Benle iki oynuyor sonra suratıma bakmadan kendi başına bir şeye dalıyor. Onunla beraber oynamakta ısrar edersem de sinirleniyor. Bu duruma üzülecek ya da sevinecek bir şey de yok aslında. O sadece kendi gibi davranıyor. Ben de ona beni talep ettiği kadar müsait olsam yeterli sanki.

Perşembe, Ağustos 30, 2012

Yuvaya Başlamak için İdeal Zaman

Planters doğmadan evvel Jelibon’u bir oyun grubuna/ yuvaya/ gündüz bakımevine/ kreşe yollayalım istiyordum. İki yaşında bir çocuğu ‘anaokulu’na yollayamıyorsunuz ama geri kalanlarının isimleri pek çeşitli. Hangisine uyduğundan hala emin değilim. Bunu yapmak isterken birkaç amacım vardı:

1. Dünyanın en malı kıymetli (anne, baba, bakıcı ve tüm akrabalar da ‘mal’ grubuna giriyor) iki yaş sendromlu çocuğu ile evde yeni doğmuş bir bebeği mümkün olduğunca az yan yana tutmak

2. Bütün oyun arkadaşları bu sonbaharda yuvaya başyacak olan Jelibon’u yuvaya başlamayacak olan tek arkadaşına (ne yazık ki o da en kuduruk ve en annelerin hoşlanmayacağı tipte bir arkadaş) komşu gezmelerine endekslememek

3. Her daim dışarda olmak isteyen Hayriye Hanım ve Jelibon ikilisinin gün boyu komşu gezmelerinde ve parklarda takılacağından adım gibi eminim. Zaten geceleri uykusuz kalmış bir anne olarak gündüz de evde bebeğin başında uykusuzluğuma devam etmem gerekeceğinden Jelibon yuvaya giderse Hayriye Hanım Planters’ın bakımına daha yardımcı olabilir.

4. Önümüzdeki karanlık kış aylarında bünyeme tekrar uğraması pek muhtemel postpartum depresyonumu iki çocuk, bir bakıcı ve eve mütemadiyen giren çıkan akrabalarla depreştirmemek

Bunları sıralayınca Şövalye’nin çıkara çıkara ağzından çıkardığı şey benim ne kadar ‘kötü’ bir anne olduğum. Çocuklarımla vakit geçirmek istemiyormuşmuşum. Niye doğuruyormuşmuşum öyleyse. Buna tek başıma karar vermişim gibi bir de. Sanırsınız çocuğumu oyun grubunda oyun oynamaya değil de işkence kampına yolluyorum. Çok gerekirse ikinci bakıcıyı tutarmışız – ki bunu en istemeyen benim. Hayriye Hanım da haftada temizliğe gelen kadınımız da tek tek dünyanın en geçimli insanlarıyken her hafta ben evde bile yokken bir gerginlik yaşaabiliyorlarsa bana iki bakıcıyla heralde tımarhanenin orta yerinde kalırım heralde. Ben arabuluculuk ve koordinasyon rollerimi mümkün olduğunca azaltmaya çalışırken bu bana ekstra yük. Maalesef kariyerim için dönüm noktası olabilecek kadar önemli bir projenin orta yerine gelen doğum iznim yüzünden evden düzenli çalışmam da gerekecek. Bunun için evin kalabalıklaşmaması, bilakis sakinlemesi lazım.

Ay dedim, yeter. İstemiyorum. Evde iki bakıcı, iki anne, iki çocuk istemiyorum. Yemin ederim doğurur giderim uzağa bir yere, Amerika’ya mesela. Kim nasıl bir organizasyon yapısında çocuklara bakarsa baksın. Kötüysem kötüyüm. Beni mi düzelticen?

Efendim kendisi işi bırakır, evde oturur bakarmış çocuklarına. Bak, dedim. Bırak ve bak. Çok da tındı. Böyle de üfürmeye nasıl da bayılır fedakar, duygulu babamız. Çocuk bakabiliyormuş gibi. Bakmakla oynamak ne zamandır aynı şey oldu?

Bazı arkadaşlarım kocalarının çocuk bakımına ilgisizliğinden yakınıyor. Onlara diyorum ki, çok şanslısınız. Ben bir tişört bile giydirsem çocuğa neden o spesifik tişörtü ve neden o dakika onu giydirmeyi düşündüğümü kocama izah etmem, onu ikna etmem ve onun onayını almam gerekiyor. Genellikle de ikna-onay süreci kavga ile bitiyor. Bu arada kocamın beğendiği ve uygulamaya koymak istediği şeyler pek makul şeyler değil.

Örneğin, evin girişinde yer alan salondaki klimanın taaa, evin en arka odasındaki Jelibon’un odasını soğutacağını sandığı için Jelibon’un pencerelerini kapatıp çocuğu sıcakta terlete terlete uyutmayı, salona koyacağımız park yatağında uyutmaya tercih ediyor. Neymiş, düzeni bozulmasınmış. Düzeni bozulmayacaksa uyuduğu yerde uyusun, kapıyı pencereyi aç bari, çocuk iki rüzgarda serinlesin. Salondaki klima arkadaki odayı soğutamaz. Soğuturmuş. Soğutamaz. Açıkla. BTU’lar falan. Hayır. İnanmaz. Soğutur. Soğutamaz…

Yarım saat tartıştıktan sonra neden sesimin gitgide yükseldiğine dair psikolojik çözümlemelerime girmeye çalışır. Psikologa gitmemi önerir. Çözülecek bir yanım yok. Ben basitim. Netim. İrrasyonel bir şeyi tartışmaktan bıkmışım, hepsi o.