Pazartesi, Nisan 24, 2006

Şu Disiplinsiz Türkler

Ağustos 2002'de hem süresi uzatılsın hem de 'yurtdışında çalışıyor' damgası basılsın diye pasaportumu NY konsolosluğuna yolladim. Yurtdışına çıkışlarda kesilen 50 dolarlık harç o vakitler çıkmıştı ve yeşilkartın yoksa illa ki istiyorlardı. Yaklaşık bir sene sonra Maliye Bakanı, 'pardon' diyip düzeltti bunu, neyse, konu o da değil. Ben pasaportumu UPS'le yolladim, içinde geri dönüş zarfı falan herşey kuralına göre.

Gitti pasaport gelemedi bir türlü. Yurtdışına iş seyahatım var, aradan üç hafta geçmiş, benim pasaporttan ses seda yok. UPS tracking teslim edildi, diyor. Telefon ediyorum, telefonlar açılmıyor. Telefon açtığınızda çıkan menüde İngilizce için'i tuşlarsanız anında açılıyor telefon. Karşınızda sizinle İngilizce konuşan bir Türk. Az fırça yemedi benden. "Siz ben burdayım diye oradaşınız. Önce benim işimi yapmak zorundasınız, yabancıların değil," dedim ama bir şey farketti mi, emin değilim. Sonra aramızda söyle bir diyalog geçti konsolosluk çalışanı Ayça Hanım'la.


Ayça Hn: Bizim elimizde sizin paketiniz yok
Hafiye: Nasıl olur? UPS tracking numarasi XX tarihinde teslim edildi, diyor.
Ayça Hn: UPS şoförü geliyor, kapıya bırakıyor. Bırakmış olabilirler ama teslim aldık anlamına gelmez. Hafiye: UPS bu paketi Mehmet Özcan isimli birine bırakmış gözüküyor. Onun imzası da var, teslimat raporunda.
Ayça Hn: Mehmet Bey, bizim resepsiyondaki memur. Bazen yerinde olmadığında UPS şoförü önün yerine imza atıyor. Günde yüzlerce paket geliyor, Mehmet nereden bilsin neye imza attığını?
Hafiye: Hanfendi, bu çok ciddi. Bunu iddia ediyorsanız ben o zaman UPS'e anlatayım derdimi, bu onların hatası olur zira.Ayça Hn: Ben öyle bir şey iddia edemem.
Hafiye: Az önce ettiniz.
Ayça Hn: Ben bilmiyorum. Ben nüfus bölümünde çalışıyorum zaten. Pasaport işlemlerine bakan arkadaşım tatilde, yerine ben bakıyorum. Bilemiyorum.
--Catttt--

UPS'i aradim, derdimi anlattım. Teslimatı yapan şoförle bile konuştum. Böyle bir şeyin mümkün olmadığını söyledikleri gibi o gün, o adrese sadece benim paketimi teslim ettiklerini söylediler. Yani yüzlerce paketi tek tek kontrol edemeyen, işi başından aşmış bir Mehmet Özcan söz konusu değil.

Artık aradığında İngilizce menuyu tuşlamayı öğrenmiş bir Hafiye günde en az 15 kere konsolosluğu arayıp o bina içinde bir yerlerde olduğu kesinleşen pasaportunu bulmaları için onları taciz etti. H1'i, Schengenleri, osunu busunu yeniden çıkarmak için en az bir haftası ve parası yanması bir yana, barı yeni pasaportu bir an önce çıksın diye uğraşti. Bu esnada pasaportunun belki de yanlışlıkla aynı binadaki Katar Emirliği'ne ya da binanın ortak posta odasına gitmiş olabileceği tüyoları aldı. Herbirini takip etti. Bir sonuç alamadı. Ayça Hanım bir şey diyor, Hafiye peşine düşüyor şeklinde birkaç gün geçti. Ayça Hanım'i kızdırmış olacağım ki 'kim ne yapacak pasaportunuzu, kaybolmuş iste, allah allah' çekti. Ben de kendin hazırladığın belgeye, devletin en önemli belgesine, senin saygın yoksa benim söyleyebileceğim bir şey yok, dedim.

Tanıdık manıdık aracılığıyla konsolosa bile ulaştık. Derdim, ofisi bir arasınlar. Pasaport orada bir yerde yani. En son konsolos yardımcısı bile aradı. Onun da ağlakını dinledikten sonra, dedim, bana bari yeni pasaport çıkarın, acil. Savcılıktan emniyetten bilmemne kağıdı demesin mi? Dedim o dediklerin imkansız, ben Amerika'dayım, pasaportsuz bir yere gidemem ki. Nüfus cüzdanımın faksıyla idare etti artık. Yenisi geldi.


Yeni pasaportum geldikten bir gün sonra eskisi posta kutumdan çıktı. USPS getirmis. Zarfin üzerinde bir not. "Özel bir kargo şirketi paketi olmasına rağmen bizim sistemimize karışmıs. Buna rağmen 'first class' postayla elinize ulaştırdık. Sorunuz varsa xxx'i arayın". Anlaşılan benim zarfımı almışlar, açmadan 'giden USPS posta'ya atmışlar. O kadar. Belki anlaşılabilir bu hatayı kabullenmek yerine UPS'ten bina postacılarından bana kadar herkesi suçladılar. Yalnız USPS'e saygım bin katına çıktı. Böyle bir kamu şirketi olamaz. Çalışanları şeker, üstelrine vazife olmayan şeyleri bile önemli olabilir diye üstlenen bir zihniyet. Oturdum mektup da yazdım müşteri hizmetlerine, sizi seviyorum diye. Milyonda birini PTT'ye diliyorum.

Disiplinsizlik, diyorum. Türklerin en büyük sorunu. Çok akıllıyız, çok ciniz, insan/doğa bilmemne kaynaklarımız da sahane vesselam ama disiplinimiz yok. Yaptığımız ise saygımız yok. Bu olmadan da ne Avrupa Birliği ne sanayi/servis/teknoloji hamlesi ne cart ne de curt mümkün.

Uzun oldu ama demiş bulunmak istedim

8 yorum:

kubilay dedi ki...

Hafiye,
Haklisin con ciniz de cok da akilli degiliz...

Ben burada japonyadaki turklerle de bir email munakasasinda "ona akillilik degil, koylu kurnazligi derler ve butun azgelismis milletler de var" yazdim, bana "ben de koy cocuguyum, koylulere laf etme" dediler. Anla artik durumun vahametini, aynaya bakmaktan aciz bir toplum, bir de bu yurtdisi gormus, okumus etmis, digerini sen dusun, yada birak hic dusunme, icin daralmasin.

Aslinda ben bu seninkine benzer bir hikayeyi bir mail grupta uzun zaman once okudum gibi bir deja vu hissi var icimde. Sakin senin hikayeyi bir arkadasin ortama yaymis olmasin.

Adsız dedi ki...

Dediklerine icerik olarak katilsam da, bazi deyimlerle ilgili yorum yapacagim.
Bu tip laflari zamaninda ben de sik sik kullandigim ve uyarilarak ve kafama vurularak duzeltildigim icin, bu uyarilari sizlere aktarmayi bir borc bilirim. Belki sacma gelir, belki ikna olursunuz.

1. Millet az gelismis olmaz. 'Ekonomi', ya da 'endustri', ya da 'demokrasi', hadi belki 'ulke' eski deyimle 'az gelismis', yeni ve biraz daha dogru bir deyimle 'gelismekte olan' olur. Daha da dogrusu, demokratiklesmekte olan, endustrilesmekte olan demek gerekir, cunku gelismek ve gelismislik hem belirsiz, goreceli, hem de hiyerarsik bir tanimdir.

2. Koylu kurnazligi da bence kotu ve koyluleri ister istemez -amac o olmasa da- asagilayan bir laftir. Kurnazlik ne doguya (sark kurnazligi), ne koyluye mahsustur. Lafin gelisi bir deyim deyip gecmemek gerekir. Bir Amerikali sana "Ona Turk kurnazligi derler" dese, hakli bile bulsan, bozulmaz miydin? Bunu bizzat yasadim, bir Ingiliz tarih kitabinda 'Kurnaz Turk' deyimi cok asagilayici olarak kullaniliyordu.

Hafiye dedi ki...

Kupkup, ben pasaportumu kaybettikleri donemde bildik bilmedik butun mail gruplarina canhiras mesajlar atip hikayemi anlatmistim. Muhtemelen, deja vu bana ait.

Muz dedi ki...

Basima su gelmese kesin katilirdim sana (Sonucta gene katilcam ama dur dinle). Ben Almanya'ya vize almak icin gittim Alman konsolosluguna Ankara'daki. Verdim belgeleri, hersey tamam gitmis yatirmisim parasini, susunu busunu. Dediler 2 bilemedin 3 gun sonra. Konsolosluga gidiyosun, duvardaki kucuk acikliktan adini okuyolar, hurra seviniyosun aliyosun. Neyse ben gider 3 gun filan sonra. Okuyolar isimleri, Ahmet, Mehmet, Nursen, vs. Yok benimki, demir parmakliklarin arasindan sordum, bugun yok belki yarin.

Yarin oldu gittim, o gun de yok. Sanssizlik iste bi gun sora tekrar. Gene yok, ben killanmaktayim, hemen 1 hafta sonra gidiyorum, adamlar bana bilet almislar, otelde yer ayirtmislar, bi de gelip havaalanindan alacaklar. Ben hayatimda boyle muamele gormemis insan olarak, ayip olacak simdi filan diye kendi kendime dertleniyorum. Neyse, sonraki gun akillandim, telefonla aradim. Oyle kolay degil, arayacaksin, seni dinleyip anlayacak birisiyle konusacaksin ve o Almanya konsoloslugu olacak, yok oyle. Neyse, bi sekilde derdimi anlattim, baktilar aradilar sordular yok yok. Benim basvuru, pasaport yok.

Simdi bende bana verdikleri dandirik pembe bi kagit parcasi var bi tek basvuru yaptigima dair. O da olmasa adamlar diyecekler ki biz seni gormedik, duymadik, koklamadik. Ben bunlari 1-2 sefer daha aradim. Sonra, sen gel buraya su saatte, ogleden sonra... Gittim, karsimda benim islemleri yapan yalandan sarisin Turk memure (ama sanirsin basbakanlik mustesari) ve uzun adam: Konsolos (ya da o ayarda bisi). Dediler ozur, kaybettik (ama pembe kagit olmasa onu da alamiycaz). Biz sana kagit verelim, kaybettik biz, sen git bununla yeni pasaport cikar. Haydaaa. Onunla gel sira filan bekleme, hemen ayni gun al vizeni. Neyse olan olmus, adam da pek ezik durdu, aldim yaziyi yollandim emniyete. Emniyette de isler oyle hizli yurumuyor ya, bu sarisin mustesarin tanidigi varmis, dedi sen bununla bulus, onun tanidigi coktur emniyette, hemen alirsin. Neyse adami aradik, bulustuk filan. Tamam, 2-3 gunde halledecegiz. Bu arada yeni pasaport parasi cepten, neyseki sadece defter parasi. Bu arada gecmis 1-2 hafta benim ucak bileti, otel filan hepsi gecmis. Uzatmiyim, sonunda aldim pasaportu, hemen vizeyi de verdiler. Sonra ne mi oldu? 11 Eylul.

EN Sonunda mi? Gittim, toplam 2 gun kaldim, is olmadi, giderken soguk alginligi gecirdim, kulaklarim ucakta tikandi, hafta sonunu bile geciremeden geldim.

Simdi katilma konusuna gelirsek. Ben vizeyi aldiktan 2-3 gun sonra bi telefon, sizin pasaportu bizim ayak islerine bakan memura vermisler, gelin alin, dedim sokayim boyle ise. Ben onu iptal ettirdim kiiii. Bunca zahmet, paraya mi aciyayim acaba benim pasaport hangi uyusturucu kacakcisindadir diye dertlenmelerime mi. Evet katiliyorum, o sarisin mustesar memur artistlik yapacagina azicik dikkat etse, hayatimin akisi degismis olacakti belki de. Gerci hayat akisi nedir ki, zort degisir ruhun duymaz diyeceksiniz, haklisiniz.

Uff bu ufacik seye bu kadar sey yazmasi ne zormus.

kubilay dedi ki...

bu isimsiz comment'i Bora sen mi yazdin. Uslubtan ben oyle cikardim.

benim basima da burada italyan elciliginde abuk isler geldi gerci ama italyanlar da o anlamda bence pek gelismis sayilmaz...
vize almak basvurduktan sonra bir ay git gel seklinde bir devamlilik arz ettikten sonra adamlar italya'daki emniyetten cevap alamadiklari icin vizeyi alamadik sonucta, oraya bir sira numarasi bile koymamislar, japonlar ve italyanlarla agiz munakasasi yaptim bir keresinde falan filan...

ayni iptidailik bizde de var iste, ne yapacaksin, ekonomik olarak gelissek de degismez, gelismesek de...

Hafiye dedi ki...

Abi ya Vietnam??? 4 kez basvurdum, vize vermediler. 3.sunde arayip ozur dilediler, bizim hatamiz dediler, bir daha yollayin, dediler. Bir daha yolladik. Bir daha vermediler. Yuh yani.

Bora Y. dedi ki...

Kubilay hocam, isimsiz yorumu ben yazmadım. yazılanlara da katılmıyorum. İşte benim düşüncem:

Köylüleri Neden Öldürmeliyiz
çünkü onlar ağırkanlı adamlardır.
değişen bir dünyaya karşı
kerpiç duvarlar gibi katı
çakır dikenleri gibi susuz
kayıtsızca direnerek yaşarlar.
aptal, kaba ve kurnazdırlar.
inanarak ve kolayca yalan söylerler.
paraları olsa da
yoksul görünmek gibi bir hünerleri vardır.
herşeyi hafife alır ve herkese söverler.
yağmuru, rüzgarı ve güneşi
birgün olsun ekinleri akıllarına gelmeden
düşünemezler...
ve birbirlerinin sınırlarını sürerek
topraklarını
büyütmeye çalışırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar karılarını döverler
seslerinin tonu yumuşak değildir
dışarıda ezildikçe içeride zulüm kesilirler.
gazete okumaz ve haksızlığa
ancak kendileri uğrarsa karşı çıkarlar.
karşılığı olmadan kimseye yardım etmezler.
adım başı pınar olsa da köylerinde
temiz giyinmez ve her zaman
bir karış sakalla gezerler.
çocuklarını iyi yetiştirmezler
evlerinde kitap, müzik ve resim yoktur.
birgün olsun dişlerini fırçalamaz
ve şapkalarını ancak yatarken çıkarırlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar yanlış partilere oy verirler
kendilerinden olanlarla alay edip
tuhaf bir şekilde başkalarına inanırlar.
devlet; tapu dairesi, banka borcu ve hastanedir
devletten korkar ve en çok ona hile yaparlar.
yiğittirler askerde subay dövecek kadar
ama bir memur karşısında -bu da tuhaftır-
ezim ezim ezilirler.
enflasyon denince buğday ve gübre fiyatlarını bilirler.
onbir ay gökyüzünden bereket beklerler,
dindardırlar ahret korkusu içinde
ama bir kadının topuklarından
memelerini görecek kadar bıçkındırlar
harmanı kaldırdıktan sonra yılda bir kez
şehre giderler!...

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar köpekleri boğuşunca kavga ederler
birbirlerinin evlerine ancak
ölümlerde ve düğünlerde giderler.
şarkı söylemekten ve kederlenmekten utanırlar
gülmek ayıp eğlenmek zayıflıktır
ancak rakı içtiklerinde duygulanır ve ağlarlar.
binlerce yılın kabuğu altında
yürekleri bir gaz lambası kadar kalmıştır.
aldanmak korkusu içinde
sürekli birbirlerini aldatırlar.
bir yere birlikte gitmeleri gerekirse
karılarından en az on adım önde yürürler
ve bir erkeklik işareti olarak
onları herkesin ortasında azarlarlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar otobüslerde ayakkabılarını çıkarırlar
ayak ve ağız kokuları içinde kurulup koltuklara
herkesi bunalta bunalta, yüksek perdeden
kızlarının talihsizliğini ve hayırsız oğullarını anlatır,
yoksulluktan kıvrandıkları halde, şükür içinde
bunun, tanrının bir lütfu olduğuna inanırlar.
ve önemsiz bir şeyden söz eder gibi, her fırsatta
gizli bir övünçle, uzak şehirdeki
zengin akrabalarından sözederler.
kibardırlar lokantada yemek yemeyi bilecek kadar
ama sokağa çıkar çıkmaz hünküre hünküre
yollara tükürürler...
ve sonra şaşarak temizliğine ve düzenine
şehirde yaşamanın iyiliğinden konuşurlar.

köylüleri niçin öldürmeliyiz?
çünkü onlar ilk akışamdan uyurlar.
yarı gecelerde yıldızlara bakarak
başka dünyaları düşünmek gibi tutkuları yoktur.
gökyüzünü, baharda yağmur yağarsa
ve yaz güneşlerini, ekinlerini yeşertirse severler.
hayal güçleri kıttır ve hiçbir yeniliğe
-bu, verimi yüksek bir tohum bile olsa-
sonuçlarını görmeden inanmazlar.
dünyanın gelişimine katkıları yoktur.
mülk düşkünüdürler amansız derecede
bir ülkenin geleceği
küçücük topraklarının ipoteği altındadır
ve bir kaya parçası gibi dururlar su geçirmeden,
zamanın derin ırmakları önünde...

köylüleri söyleyin nasıl
nasil kurtaralım?
Şükrü Erbaş

Bora Y.

Adsız dedi ki...

Ben yazmistim o yorumu, ismimi yazmamisim. Aysudak.