Çarşamba, Mayıs 23, 2007

Heidi Hafiye

Sevdiğim biri ağlarsa taş kesilir kalırım. Mantıklı mantıklı konuşurum. Çözümler ararım. Güzin Ablalık yaparım ama kalbim yorulur. Sonra ben de üzülürüm. Hem de öyle iki üç saat değil. Günler, aylar sürebilir. Empati kuramayan ben, sevdiğimin kalbi çoktaaan tamir olmuşsa dahi üzülmeye devam edebilirim. Üzülme haline saplanma hali. Şu taş olma ve kırılma meselesinde ortaya atılan ‘biz de kırmıyor muyuz’u kendime soru edindim de. Hayır. Kimseyi bu bahsettiğim şekilde üzmüş olamam. Kendi kendime bundan emin olmak istiyorum. Durup durup bütün filmleri başa sarıyorum. Yine kendi adıma bir şey çıkaramadım. Kendime karşı benden acımasızı bulunmaz oysa ki.

Ya üzen...daha sonra bir daha kimseyi üzmeden devam edebilir mi? Yani ‘üzmemek’ öğrenilir bir şey midir? Tabi şimdi ‘üzmek’, ‘üzülmek’ nedir, nedendir, nereden icap etmiştir, bir şey beni üzerken sana vız-tırıs olur, görece olur, falan filan. Biri çok şey beklemiştir de dillendirmemiştir; öbürü de yok saymıştır, anlamamıştır. Aslında ‘kötü insan’lıktan değil de iletişememekten olmuştur. Çoğu hikayenin özeti bu zaten anladığımca. Belki de bu yüzden yanlış olmasın, acı olmasın diye tuhafa kaçacak kadar netim konuşurken. O kadar ki ortamda duygu kalmıyor...gibi oluyor. Bütün naifliği, sürprizleri, kurları, jestleri, beklentileri atıyorum pencereden dışarı. Safi somut bir şey çıkıyor cıscıbıldak. İncelikler yazıya kalıyor. Söze en kurusundan katıksız ekmek. Yutulmuyor. Demiyorum ki bu da kimseyi üzmüyor. Hafiye’nin kullanma kılavuzundan bir bukle olarak sunuluyor sadece.

Her ne olursa olsun belki zamanla, belki bir anda üzülmemeye şartlanır insan. Üzmemeye değil sanki. Üzülmemeye çalışırken üzmemeyi de başarabilir mi? Sanki evet. Yani...bence işte o zaman gerçekten ‘olmuş’tur o insan.

Diye içimi devirirken hoooop kendimi İsviçre’nin dağlarında buldum. Bürgenstock’ta, 27 derece pırıltılı havada, yemyeşil kırlı bir dağda, önümde kocaman bir göl manzarasına karşı çiçeklerin arasında ne yuvarlanmak ama. Heidi oldum ben bugün. Peter’ım yoktu ama. Belki de uzaktan sesleri ninni gibi gelen çıngıraklı ineklerin başındaydı. Çıngıraklar. Kuş cikcikleri. Su şırıltıları. Börtü böcek vızıltıları...Ne iyi ettim de geldim buraya dedirtti yani. Burası bir cennetti. Çok gezenlere nispet olsun diye birkaç sms atıp hahayyt yaptım. Kara bulutlu İkitelliler’den homurtular yükseldi. Üzmiyim diye bir kulplar taktım artık ortama.

1 yorum:

İbrahim Ters dedi ki...

heidi demişken:
http://www.youtube.com/watch?v=3xUxIwsxmoA&eurl=