Çarşamba, Eylül 30, 2009

Mutluluk Oyunu

Zürih’e gider gelirdim arada iş için. Bir numarası olmazdı. İki yıl kadar önce gittiğimde Basel’e de geçmem gerekiyordu. Yolu da uzattı bizi ağırlayan tayfa. Dağlar göller. Bir yere geldik ki cennet halt etmiş. Sessiz mi sessiz. Bir tek ineklerin çıngırakları duyuluyor. Heidi oldum. Bayırdan salındım. Ne güzeldi, yarabbim. Buralara da yazmıştım hatta o vakitler. Neyse, o gün bu gündür hep İsviçre'nin dağına bayırına gitmeyi istemiştim. Bayramı kısmet bildik. Gittik.

Memleketi o kadar sevdik ki ilk birkaç gün musmutluyduk. Her penceresinden çiçekler fışkıran bu sevimli yerlerde hayata karıştıkça ayarlar aldık tabii.

Her gittiğimiz yerin emlak piyasasını araştırmadan edemiyoruz biz. Hani uygunsa her yere yerleşebiliriz misali. İsviçre’de de bir şale alma ya da kiralama sevdasına düşüp emlak kataloglarına, emlakçı vitrinlerine bakındık. Memleket o kadar dudak uçuklatıcı pahalıydı ki içtiğimiz kahveyi düşünen ayransızlar olarak nasıl bir tahtırevan rüyası görüyorduk bilemiyordum. Şövalye’nin aa bak, uygun bir şale diye gösterdiği ilana heyecanla eğildim. Güzel bir bina vardı resimde ama meğersem sadece park yeri satılıkmış. Fransızca ilanları anlamıyor bizimkisi. Üff, dedik, oturduk. Memlekette 80-100 yıllık mortgage’lar varmış da ondan fiyatlar uzaya gitmiş.

Paso fondü yedik yemesine de dağın başında bir tencereye peynir eritip içine ekmek banma öğünü için adam başı 75 liradan aşağı çıkamamayı anlamadık. Neticede kuru ekmek peynirin fantezisine bu paralar çoktu. Bir yerden sonra ağır peynir kokusundan da bulantı gelmeye başladı zaten. Gerçek Heidi bu ağır yemeği yiyip hiç sekmeden bayır yukarı koşabilirdi ama ben yemekten sonra 200 metre bile yürüyemez hale geliyordum. Hatta fondü peynirlerinin kalori cetvelindeki gerçeğine ağır beyaz ekmekleri bandığımı da düşündüğümde bir fondü öğününün tüm günlük kalori ihtiyacıma bedel olduğunu hesapladım. Gözlerim ağlama öncesi titredi de günün geri kalanında aç kalmaya kalkıştım ama başaramadım.


Kaldığımız evin önü dev bir tarlaydı. Gece zifiri karanlıkta adeta Signs filmi gibi, uzaylılar tarlaya konup sonra da kapıları, çatıları tırmalıyorlardı. Yani aslında hava soğurken mobilyadan, beyaz eşyadan çıkan çıtırtılardı bunlar ama benim aklıma çok oyun oynattılar doğrusu.

Evden ayrılırken çöpleri çıkarmamız gerekiyordu. Bize tarif etmişlerdi. Bilmem nerede çöp bidonu varmış. Çarşamba günleri oraya atacakmıştık. Dedikleri yerde bir şey bulamadık. Çöp arka koltukta gittik saatlerce de atacak yer bulamadık. Sonra onları bir benzincide benzin alırken pompa yanındaki küçük ve de kapaklı çöp kutusuna tıkıştırdık ve hemen oradan uzaklaştık. Sınıra çok yakındık. Bir an önce kendimizi yollara vurmalıydık. Kameralar bizi çekmiş, kiralık arabamızın plakasını tespit etmiş ve en az 100 yuroluk yanlış yere yanlış çöp atma cezası yazmış olabilirdi. Ama sonra yolu karıştırarak kendimizi yine aynı benzincinin aynı sokağında bulmuştuk. Suçlular suç mahalline mutlaka geri dönermiş. Bir türlü çıkamadık o sokaktan.

Akşam olmuştu. Yoldaydık. Daha çok olmamıştı ama. Saat 8 olmuş, olmamış. O kadar taze bir akşam. Hem de hava muhteşem. Leman gölünü turluyoruz. Evian’dayız. Hani şu ünlü suyun yerinde. Bayağı bir şehir gibi gözüküyordu kendisi ama bir Allahın kulu yoktu sokaklarında. Şirketin genel merkezi en ortalık yerdeydi, havalı bir binaydı ama gene ıssızdı. Sonra bir Carrefour gördük. Girip su, bisküvi falan alalım dedik. Otoparkında rüzgardan uçuşan yapraklar girdaplar çiziyordu. İçeriden zayıf bir ışık sızıyordu ve gene kimseler yoktu. Restoran tabelalarının restoranları da karanlığa gömülüydü.

Nihayet ortamın en meraklısı Şövalye’ye afakan bastı. Eeeh, dedi. Yaşamam ben burada. 2025’te dünyayı saran virüs filmleri gibi. Bu ne be? Herkes öldü, bir biz kaldık sanki. Anladım ben. Burada çiçeği dikiyor, sonra iki mum ışığında evinde oturuyormuşsun.

Şövalye'nin zigzaglarını yorumsuz bırakamam ben de. Medeniyet böyle bir şey, dedim. Ne kadar az ortalıktaysan o kadar çok kendi başınasın. Kendini eğlemek için de mecburen artık okursun, yazarsın, ekersin, biçersin, keser, diker, gelişirsin.

Perşembe, Ağustos 27, 2009

Perdelerin Konumu

Geçen gün domestik mucize Yonc, kocasının hamaratlığını çekiştiriyordu Şövalye’yle bana. Meğer Enişte Bey de Şövalye gibi IKEA perdeleri almalara kalkışmış. Becerikli kocamın aldığı ölçüye göre delinen ve fakat deliklerine uymayan kornişleri yüzünden bir daha, bir daha delinen duvara asılmışlardı hani. Haddinden fazla delikli varlıklarıyla bile göze işkence olmuşluklarının yanı sıra kafamıza inmişlikleri yüzünden kaldırılıp atılabilmişti nihayet. Yonclar’ın da benzer sorunları olmuş IKEA perdeleriyle. Onlarınki kısa kalmış. Pencere pervazları görünür kalmış da camları zar zor kapanıyormuş artık, o da perdeler süper dikkatlice kapatılınca.

Bu ipinden çekmeli, itmeli perdeler bizim pencerelere göre değil diye bin kez dedim ama dinletemedim. Bildiğin haşır huşur çekilen kumaş perdelerdir olayımız. Perdeleriniz, pencerelerinizin hareketlerine uyumlu olmalıdır. Öyle çekince içeri doğru açılan klasik pencereleriniz varsa perdeler asılıyken de pencereleri açabilmek için bu kumaş perdelere ihtiyacınız vardır. Ancak pencereleriniz de yukarı itmeli ise ipinden çekince yukarı çıkan perdelerinizden, pencereleriniz yana sürülerek açılıyorsa sopasından sürülerek örtülen perdelerinizden olabilir. Diğer türlüsü altyapısı olmadan aksesuarı olan Türk işi her şeye benziyor. IKEA gibi standart ölçülerin hüküm sürdüğü coğrafyalardan çıkma mallar da bizimki gibi bin ayrı kapı-pencere ölçüsünün olduğu ortamlarda bütün sempatikliğine, fonksiyonu ve uygun fiyatına rağmen ol-mu-yor.

Şövalye önce çok destekledi Enişte'yi. Ne de olsa perde beğenileri benzeşmiş. Yonc konuşmaya devam edince de taraf değiştirip Yonc’un yanına geçti. Enişte Bey bu IKEA perdelerinin üstüne tül perdeler asıyormuş da. Altta kalın perdeler, üstte tüller oluyormuş yani. Bunu garipsiyor Yonc. Alta tül, üste kalınlar takılmalıymış. Şövalye’nin de bu konuda Yonc’un yanına geçmesi hiç sürpriz olmadı. Domestik bilgedir, çok anlar ev aksesuarlarından.

Dedim alta kalınlar asılır. Tüller direk güneşe maruz kalmasın, kalırlarsa erirler diye alta kalın perdeler asılır; bir nevi koruma niyetine. Hatta da adına güneşlik derler bizim güneşi bol Çukurovamızda. Bizim evde de öyle asılılar ve Şövalye her ama heerr gün bu durumdaki sözde hatayı başıma kakar.

2’ye 1 kaldığım için haklı gibi oldularsa da tül perdelerin üstte kalmalarına dair direnişim devam etmekte. Çoğunluğa değil çoğula bakın. Faydası olmayan aksesuarları da atın.

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Başarının Sırrı

Tatilden beklentim bir ağaç gölgesinde kitap okumak ve internete bağlanabilen bir blackberry’yle gugılda dolaşmak diye belirtmiştim. Bunları yaparken sıkça bölmüştü Şövalye* beni hani uçalım, kaçalım diye. Biraz sakinleyip totosunun üstünde durabildiği üç beş anında da kendi kitabını, Malcolm Gladwell’den Outliers’ı okuyordu.

Şövalye seviyor böyle son moda pazarlama, business ya da az çalışarak zengin olma sırlarını açıklayan kitapları okumayı. Zengin olmak istiyorsanız şunları yapın diye liste liste giden hap kitaplardan biri vardı elinde geçen yıl. Üzerinden geçmiştik de beraber. 25 maddenin neredeyse hiçbirini uygulamıyordu. Dostlarına büyük borçlar verebiliyor, biraz para biriktirse işi bırakıp dünya seyahatine çıkmayı planlıyor, havalı takım elbiseler giymiyor, daha çok çalışacak diye daha çok para veren işe girmiyordu.

En son bombasını da iş seyahati için gittiği bir ülkede patlattı. Kendine tahsis edilen şoför -bütün Türk erkekleri sever sandığından olsa gerek- Şövalye’yi bir kumarhaneye götürmüş. Kocamın kumarla kağıtla işi olmaz. Acemi şansı olsa gerek, tutmuş 50 dolarına 2500 dolar kazanmış. Koy cebine parayı, karına getir, o da ev parasının biriktiği hesaba koysun, di mi ama? Yok. Paranın yarısını şoföre vermiş. Yeni evlenecekmiş de adamcağız. Hem onu kumarhaneye şoför götürmüşmüş. Kalanıyla da sokaktaki fakir ressamların tuhaf yağlıboyalarını alıp gelmiş. O yağlıboyaları evde her asmak istediği yer kolon çıktı da beton çivileriyle her yeri delik deşik etmesin mi bir de başıma? Öfkelendim möfkelendim ama bir yandan da onu parayla bağı kopmuşluğu yüzünden de sevdiğimden dikenine katlandım. Ama bazen bağını gerçeklikle de koparabiliyor, o ayrı yazının mevzusu.

Neyse, konumuza dönelim. Kitap okurken canı sıkıldığında okuduğu şeye dair bana sorular sormaya bayılır Şövalye. Outliers'ı okurken de yine aynısı oldu.
Önce adamın birini tanıyıp tanımadığımı sordu. Eski çalıştığım şirketin COO’suydu. Tanıyordum elbette. Kore’ye gitmiş de Amerikan iş tarzını oraya süper adapte etmişmiş. Eyvallah. Korelilerin bahsi geçen konuda Amerikalılarla nasıl papaz olduğunu da kısa bir açıkladım.

Birkaç saat sonra bir başka soru geldi. Yılın ilk üç ayında, yani Ocak-Şubat-Mart aylarında doğanlar hayatta daha başarılı oluyorlarmış. Bunu biliyor muymuşum. “Tabii ki", dedim. “Hatta Kerevit gitmeseydi Aralık’ta doğacağı için biraz hayıflanmıştım da. Birçok spor kulübü seçmelerinde, okul-sınav muhabbetlerinde hep doğduğun sene hesabı yapılır. Henüz 5-6 yaşlarındayken Ocak doğumlu bir çocukla Aralık doğumlusu arasında bayağı gelişme farkı olabilir. Bunlar dikkate alınmadığından sene sonu bebeleri istastistiksel olarak daha şanssız gruptadır. Hem ben bunu (bu tarzda okuduğum, hatta da okumayıp audiobook olarak arabada dinlediğim tek kitap olan) Freakonomics’te duymuştum. Bu bestseller kitap Freakonomics muhabbetini tekrarlıyor olamaz. Di mi?”

Bu entersean saptamayı ballandıra ballandıra bana anlatmayı umut eden Şövalye konuya aşinalığıma uyuz oldu. Ben de Outliers’ın Freakonomics kopyası olmasına takıldım. Her ikisi de bu kadar çok satarken bu kadar benzer örnekler kullanmaları şaşırtıcıydı. Bu sefer kitabı iyice merak ettiğimden Şövalye’ye soruları ben sormaya başladım.

-Ne anlatıyor bu kitap? Yani bu kadar örnek verdi de konuyu nereye bağlıyor? Söylemeye çalıştığı şey ne?
-Bir adam varmış, Hollandalı. Her kültürün farklı boyutları var diyor. Kimi kültürler feminen, kimisi maskülen. Kimileri bireysel...
-Hofstede’den bahsediyorsun?
-Evet, adı buydu galiba. Sen nerden biliyorsun?
-E, bize bütün üniversite boyunca bütün organizasyon teorileri boyunca bu adamı söyleyip durdular ya?
-Ama ben hatırlamıyoruuum? Kesin ben exchange olarak yurtdışına gittiğimde okumuşuzdur.
-Üçüncü sınıfın ikinci dönemindeydi organizational theory dersi. Sen 4. sınıfta exchange’din

Hafizamın fil olduğuna inanmadı da geceleri o uyuduktan sonra gizlice Outliers’ını okumuş olduğumu iddia etti, Şövalye.

Neticede kitap başarının sırrını yaşanılan kültürden, doğulan andan tutun ailenin sosyoekonomik durumuna kadar giden bireyin kontrolü dışındaki şeylere bağlamış. Yani kaderciymiş. Konuyu o anlık uzatmadım. Blackberry’mden gugıl sörçte bulduğum flap operasyonu sonrası artan diş hassasiyetimin neye evrilebileceğini okumaya koyuldum.

* Şövalye'yle evlendiğim için dünyanın en şanslı insanıyım. O kadar memnunum ki anlatamam. Ayrıca kendisi dünyanın en iyi insanı, hem de çok akıllı.

Cuma, Ağustos 07, 2009

Acemi Yolcu

Esincan’ın düğün biter bitmez gece Istanbul’a döndüm. Ankara’da yatmadım yani. Orada başka kankam olmadığı ve Ankara’yı hiç bilmediğim için kalsam napıcam, dedim, döndüm. Bir de haftasonu Yonc ve Düella’yla beraber bir yakın sahil sayfiyesine gideriz demiştik. Onu da kaçırmayayım istedim.

Gece Istanbul’a uçak olmadığı için otobüsle döndüm. Nasılsa 5 saat. Uçakla seyahat edip her iki uçta da şehrin çok dışındaki havalimanlarına uğrayacağıma paşa paşa uyuya uyuya giderim dedim. Şehirler arası otobüse en son geçen milenyumda bindiğimden ortamın şaptisi oldum. Herkesin de madarası. Şöyle ki:

Kenarları dikilmiş çarşaf kuponlardan kalmamış. Elektronik biletim vardı. Üstünde de 15 numaralı koltuk yazıyordu. Otobüse bindiğimde gözlerim tavanda, ışık ve minik fanların olduğu yerlerde koltuk numarası aradı. Bulamadığımı görüp arkamda bekleşmekten usanan bir teyze kolçağa baksana kızım, dedi. Tavanda değil, cık cık cık.

Aaa, hakkaten de. Unutmuşum. Doğruuuu. Otobüste numaralar koltuğun yanında yazardı. Uçaktaki gibi tepede diil.

Yolculuk esnasında cep telefonlarıyla konuşan yolcular sürekli dikkatimi çekti. A, uçakta telefonla konuşuyor, gibisinden cümleler otobüste olduğumu hatırlayana kadar içimden geçti. Tam aksine, laptoplarıyla internette dolaşan yolculara şaşırmam gerekirken yine kendimi uçakta sandığımdan onlara hiç şaşırmadım.

Kolçağımı indiremedim. Muavin geldi indirdi. İneni kaldıramadım. Yanımdaki teyze kaldırdı. Ortam acemiliğim artık herkesin gözüne batmaya başlamıştı.

Molada inip Varan Bolu Dağı Dinlenme Tesisleri’nin meşhur domates çorbasından içme hayaliyle uyudum. 15 yıllık nostalji. Dağın soğuğunun aniden yüzüme çarpışıyla uyanmayı, yemek salonuna girip kıpkırmızı çorbayı yeşile karşı içmeyi düşledim. Sonrasında da o serin çeşmeden akan dağ suyunu yüzüme çarpacaktım.

Durduk, yağmur yağıyordu. Karşımdaki tabelada da Sapanca Restaurant yazıyordu. Bildiğiniz enstrümantal Anılar-9 albümünden şarkılar çalan bir mola yerindeydik ama dağ yoktu. Çorba da. Sordum, söylediler. Hatta söylerlerken de UFO’nuzdan henüz mü indiniz? bakışları attılar. Tünel açılmış ya, ondan artık o Bolu Dağı tesisleri tarih olmuş. Ben de tünelin açılışını duymuştum elbette ama dinlenme tesislerini pas geçeceğini sanmamışım. Ne kadar naif.

Velhasıl, şehirlerarası otobüs yolculuğu nostaljisini doğru dürüst yaşayamadan bizim zamanımızda diye başlayan hikayelere konu olacak kıvama getirdim.


*Bolu Dağı Dinlenme Tesisi resmi Varan Turizm'in 1991 yılı takviminden scan edilmiş. Hey gidi.

Cuma, Temmuz 31, 2009

Şişko Gelin

Esincan’ı geç tanıdık biz. 25’ten sonra. Bizim mahalleden, okuldan değil. Bizim şehirden bile değildi. Amerika’daydık. Pelinat’ın sınıf arkadaşı imiş. Buldu getirdi, sağolsun. Biz ismi Emre, Tolga, ne bileyim Berk falan olan oğlanlarla çıkardık. O koca koca adam Nuriler, Nacilerle çıkardı. Bunu da bizden beş yaş büyük olmasına verirdim. Ben 25’ken yaşı 30 olmuş insanlar sanki ayrı bir dünyanın insanı gibi gelirdi. Gençlikte birkaç yıl ufuk çizgisi gibi uzak gelir.

Lüle saçlarını hoplata hoplata arabadan inişi, eve yürüyüşü, depresyona giremem, ruhum müsait değil deyişiyle bizden de gençti aslında ama kriz anlarında aniden büyür, koca bir çınar olurdu. Ne güzel çeker çevirirdi kendini, ailesini, bizi. Onu tanıdığımdan beri ne onun ne bizim başımızdan geçmeyen felaket kalmadı. Öyle manita benimle ilgilenmiyor, işimi sevmiyorum, uff sıkıldım vari şeyler değil. Hastalıklar, ölümler. Gerçek felaketler, gerçek acılar geçti. Skandal aldatılmalar, dolandırılmalar. Harbi dişli çarklardan geçtik. O anlarda ulu bilgeydi işte, Esincan. Tapınağında kuru ekmek ve suyla bin yıldır yaşayan bir ermiş rahipti. Alırdı yanına seni. Sormazdı, konuşmazdı. Sen susardın, o atkı işlerdi rengarenk yünlerden. Kazak işlerdi, iki ters bir düz. Yedirir, içirir, besler, büyütürdü ama sahiplenmezdi de. Ne zaman iyileşirsen o zaman bırakırdı.

Tatildeyken aradı. 3 hafta sonra evleniyorum, diye. E, yok mu evlilik diye bin kez sormuş ama sinyal alamamıştık. Pattadanak karar-teklif-aile tanışması faslı geçilmiş. Serin serin düğününü hazırlamış üç haftada. Bir gittik gelin odasına, puantiyeli kısa bir gelinlikle çıktı karşımıza. Etekleri paskırık. Kendi de ekstra paskırtmaktan geri kalmıyordu. Böyle havalandırıp puf diye oturmasını çok sevdiği belliydi. Her fırsatta yapıyordu bu hareketi. Duvağı da yoktu. Yerine beyaz yaprakları andıran bir toka takmıştı. Gebermeyesice.

İmzasını atmış Esincan, dedik. "Ya", dedi Elyan. "Biz giydik öööyle katman katman klasik şeyleri. Bak hatuna".

"İyi de biz öyle insanlarız, Elyanım. Klasikiz. Bu kız böyle bir insan. Hissettiğini de giyinmekten gocunmuyor".

Esincan gelinliğine fonksiyon da kattığını iddia ediyor fakat. Bu paskırık etek toto kapatmakta bire birmiş. Tarihinin en kilolu halindeyken evlendiği için kendine şişko gelin demekte. Fakat kiloların mutluluk getirdiğine de inanmış. Amerika’daki Ruş’tan bu yoruma emaille onay geldi. O da şişkoymuş son zamanlarda ama mutluymuş Pablito’yla. O mutluluğun kilo yaptığını düşünüyor; kilonun mutluluk yaptığını değil. Mutsuzken, depresifken kilo takıntılı ve az yiyen bir insana dönüşüyormuş.

Bu durumda her daim mutlu olduğunu söyleyen Düella’nın kiloları bu pozitif ruh halinden olsa gerek. Ben mi? 17 yıldır kilom artı-eksi 2’den fazla oynamamakta. Düella’ya göre benim hislerim yoktur. O yüzden herhangi bir ruh halinin bedenime de etkisi yoktur.

Cuma, Temmuz 24, 2009

Konfor Alanı

Fethiye’ye gittik geçen hafta. Lykia World’e. Bir hafta tatil köyü ortamı. Ben tatil köyünden hazzetmem. Şövalye sever. Beni rahat bırakacağı umuduyla onun isteklerine razı oluyorum artık. Yoksa alternatif olarak Barcelona Marcelona dedi. Aman aman, dedim. Her gördüğü müzeye, binaya, sokağa girmek isteyeceğine ve illa beni de yanında sürükleyeceğine tatil köyü yeğdir, dedim. Bana bir ağaç gölgesi yeterdi neticede. Bir yere konuşlanırdım. O da gider artık yamaç paraşütü mü yapardı, yelkenle açılır mıydı, kaya tırmanışı mı yapardı. Ne yaparsa yapardı. Bensiz oyalanabilirdi yani. O yüzden kırk satır vs kırk katır seçeneklerinden bunu seçtim.

Yanlış yapmışım.

Adam 2000 metrelik Babadağ’dan aşağıya atlamam için günlerce baskı yaptı. Paraşütle atlarsam ne olacakmıştı, du bakiym, ıhhmm, hah, konfor alanımdan çıkacakmıştım. Ben kıpırdamak dahi istemezken dangıl dungul bir kamyonetin arkasında tozlu topraklı, çalı çırpılı ve virajlı rampalı dağ yolunda 42 derece sıcakta bir saat yolculuk yapacaktım. Kalan enerjimi de sümüklü bir üniversite öğrencisi oğlana bağlanmış bir oturakta iki bin metreden aşağıya uçarken güven sorunumla cebelleşmek için harcayacaktım. Karşılığında da konfor alanımı genişletecektim. Bu konfor alanı lafını da hep içimdeki çocuk'a benzetirim. Yeni yetme popüler psikoloji klişeleri. Sevmiyorum kardeşim. Dağlara tırmanmayı ve oralardan aşağıya uçmaları sev-mi-yo-rum. Sevmek ayrııı konfor alanı ayrı. O zaman sevmediğim ciğer yemeğini yiyince de konfor alanımdan çıkıcam. Ya da sevmediğim adamı öpünce. Ya da sevmediğim kürkü giyince. Laf mı bu yani?

Sevmediğimi denemeden bilemezmişim.

Mesleğim icabı bir dönem evimdeki yatağımdan çok uçak koltuklarında uyuduğum halde hala uçmaktan tedirgin oluyorum. Sonra, mesela Alex, Ontario gölüne karşı nefis manzaralı 46. kattaki dairesinin balkonuna keyifli koltuklar atmış. Çıkamadım bile. 46 ne demek? 5. kattan yukarısı beni bozar. Yükseklerden bakarken başım dönüyor. Panik oluyorum. Bu durumda yamaç paraşütü yapmayı sevmeyeceğimi kestirebiliyorum. Durumlar arasında bir benzerlik kurabildiğimden. Sevip sevmediğini denemek için illa ki onu yapmak gerekmez. Sen neden türban sevmiyorsun? Kafana türban mı taktın ki? diye soruyorum hani anlasın diye.

Fakat Şövalye’den makuliyet beklenemez. Yedi bitirdi beni. Ben de sırf sussun diye nispeten daha az emek gerektiren, dağa taşa çıkmadan hemen oracıkta binilebilen uçan bota bindim. Minik bir zodyak botun tepesinde bir delta kanat var. Arkasında da pervaneli motor. Önde pilot, arkada ben sudan kalkıp birkaç yüz metre yükselip Kelebekler, Cennet, Kabak, Ölüdeniz üzerinde uçup geri suya konarak turumuzu tamamladık. Sevdim mi? Hayır. Şövalye sustu mu? Hayır.

Ertesi gün zodyakla koyları dolaşcam da dolaşcam diye tutturdu. Ben keyifli olur sanmıştım. O, zodyakı süren kişi olarak rahattı. Bense yükselen ucuna yerleştiğimden zıplaya zıplaya, zıpladıkça vücuduma darbeler ala ala bir saat geçirdim. Yavaş sür diyorum. Alet yavaş sürülünce keyifli olmazmış. Hızlı sürünce ben darbeler, tekmeler içinde. Zaten deniz de tuttu. Eeeh, oldum. Be ne be? YETEEEEEER, BİR DAHA SENLE HİÇBİR ŞEY YAPMIYCAAAAM! diye bağırdım.

Hiçbir maceradan zevk almazmışım. Keyfini kaçırırmışım. Hatta da ona bağırıp çağırıp onu etrafa rezil de ediyormuşum. Sesimi bile rüzgar götürdü be. Doya doya bağıramadım. Göğe, denize rezil oldu heralde.
Kimsenin beni düşündüğü yok. Sadece sessiz bir ağaç gölgesi, buzlu limonata veya diyet kola, biraz kitap ve internetinde dolaşabileceğim bir blackberry hayal etmiştim. Mütemadiyen bölündüm. Hatta da son günümüzde, sadece son günümüz olduğu için köyün birbirinden on beşer dakika uzaklığındaki bütün havuzlarına, üstelik de benimle beraber girmek gibi enteresan bir hedefe çalışan Şövalye bütün enerjimi çekti attı.

Salı, Temmuz 21, 2009

Kerevit'in Nesi Vardı?

Herkes tatilde. Kimse bir satır yazıp çizmiyor. Haliyle, bana da ‘aa, artık hiç yazmıyorsuuun’ vari laflar bile gelmiyor. Benim de düşükten beridir ilgi alanım değişti. Pek değişkendir kendisi zaten. O yüzden şaşırtıcı bir durum değil. Eskiden farkına bile varmadığım vücut ağrı ve hareketlerini öğrenip not edip bunları araştırıyorum. Jinekolojiden genetik bilimine, diş eti rahatsızlıklarından hiçbir yola varamadığımda bari fal tutmak adına astrolojiye açıldım geldim.

Önce bebeğin patoloji sonuçları geldi. Normal insanda 23 anadan, 23 babadan olmak üzere toplam 46 kromozom varken bizimkinde bir ekstra set daha varmış. 69’muş. 3 ful set kromozom anlamına gelen triploidi deniyor bu bebeklere. Hamileliklerin %2-3’ünde triploidi görülürmüş. O da bizi bulmuş. Özetle Kerevit mutantmış ve zaten doğamaz ve yaşayamazmış ve iyi ki de erken haftalarda gitmişmiş. Bu durumda benim evde kıpırtısız yatmam yalanmış. Ki zaten bu yalanı içten içe biliyordum. Böylece kasıklarım neden ağrıyor ve neden kanıyorum diye yüzlerce sayfa tıbbi makaleyi sadece ve sadece entelektüel (?) gelişimim adına okumuş oldum. Hal böyleyken tahmin edebileceğiniz üzere yeni obsesyon alanım genetik bilimi oldu.

Aslında Kerevit’i test ettirerek ilk gebelik haftalarındaki düşüklerin çoğu kromozom bozukluğundandır savını ispat etmekten başka bir şey yapmamış olduğumu biliyorum. Ama kader buymuş diyip merakımıza doyup Kerevit'i tahlilletmeseydik bendeki arıza nedir’in peşinde birkaç yıl daha, birkaç yüz doktor daha giderdim ben. 'Arıza benim elimde olmayan bir şeyden miydi?’ konulu çalışmamızın ikinci aşamasında trilyonda bir ihtimale karşı Şövalye’yle kendi kromozomlarımızı da test ettirdik. Bu süreçte söylene söylene de olsa, cehennemin dibindeki doktorlara giderken köprü trafiğinde saatlerce beklememizin tek sebebinin takıntılarım olduğunu bağırıp çağıraraktan da olsa benle doktorlara gelen ve kanlar veren Şövalye en nihayetinde benim otis çıkacağımdan emindi. Otis’ten kastı otizmdiyse bu kromozom bozukluğuna işaret etmezdi. Şövalye de yine kromozomla mromozomla alakasız olmasına rağmen bana psikopat demeye çalışıyordu sanırım kendi lügatınca ama neticede ikimiz de normal çıktık.

Triploidi zaten ille de kendini tekrar etmeyen bir kaza imiş. Büyük çoğunlukla iki spermin tek yumurtayı döllemesiyle oluşurmuş. Doktordan bunu duyan Şövalye çok erkek olduğunu düşünerek havalara girdi. Bense işimi bozduğu için ona uyuz oldum. Aslında ne havalara girecek ne de uyuz olunacak bir durum var. Nadiren miyoz bölünmesini yapamayıp 23 değil de 46 kromozomda kalan yumurta veya sperm de buna sebep olabiliyormuş. Kimi araştırmalar yumurtanın miyoz bölünemediği, anneden iki, babadan da bir set kromozomla üç sete ulaşan triploidinin daha erken haftalarda düştüğünü, kimileri tersine, baba kaynaklının daha erken düştüğünü ispatlıyordu. Tıbbın olduğu gibi genetiğin de bu aşamasında bir fikir birliği yoktu. Son gittiğim doktor ise diğerlerinin tersine, iki haftalık kanamayı da buna bağladı. Vücudun iyi bir polismiş. Hemen yakalayıp atmış işte, dedi.

Neticede yine her kafadan bir ses çıktı ve fakat bütün doktorların ağız birliği ettiği tek bir şey oldu. O da kafama takmamam gerekliliği. Kafaya takmamaya çalışmayı bile bir takıntıya dönüştüren Hafiye'yi bilmez bilmez konuştular. Kafaya takmayı bıraktığımda, hiç ummadığım anda bebek sahibi olurmuşum. 'Hiç ummadığım an' bir efsanedir. Zaten yamuk olan hormonlarım iyice sapıttığından ovüle olup olmadığımı termometreyle ölçerek güne başladığım şu saatten sonra ancak damarlarımdan düzenli afyon basarsanız bu takmama ulviyetine erişebilirim. O da belllki. Başka türlü mümkün değil. Siz de benim bu halimi takmayın bir zahmet. Kime ne zararım var canım? Aa.

Pazar, Temmuz 05, 2009

Montreal'de Babalar Günü

Sokaktan gümbür gümbür müzik seslerini fışkırdığı bir şehir çıktı burası. Şurda üç beş gün güneş yüzü görüyor sabiler, o üç beş günde de sokaklarını partiye çevirmeye kasmışlar. Festivallerin birkaçı bir arada çıkıyor. Rock festivalinden moda festivaline, Mini Cooper'ların 50. yılı partisinden Budweiser partisine adım başı bir kutlama bir coşku. O adımların hepsi de aynı cadde üzerinde. Yürü yürü oradan da bay geldi. 

Caddeyi kesen bir sokağa bir podyum döşemişler. Birtakım modacıların defileleri oluyordu. Manken oğlanlar zenci dansçı erkek donları üzerine giydikler gömleklerle havalı ve seksi yürüyorlardı podyumda. Yanımdaki üç beş 15'lik kızın manken oğlanlardan özellikle bir tanesi geçerken çılgınca bağırmasından o abinin en popüler olduğuna kanaat getirdim. 

Benim patron yurtdışında bizi suşiye boğar. Yine yeniden suşi yiyorduk son akşam. Telefonuma bir mesaj geldi. Numara belli değil. Uzun soluklu yabancı bir numara. "Babamızı kaybettik". 

Telefon biraz elimde durur gibi yaptı. Sonra kolumla beraber yere düştü. 
Işık hızıyla parçaları birleştiriyordum: 

Kardeşim Lüksemburg'da artık. Ha bire değişen telefon numaraları var. Lüksemburg'dan Kanada'daki Türk telefonuma böyle tuhaf bir numara düşüyor olmalı. Neden mesaj atsın ki? Neden aramıyor ki? Babamın bir şeyi yoktu. Kalp krizi geçirmiş olmalı. Bu gece gidebilir miyim ki? Atlantik ötesine uçulmaz bu saatte. 

Bi dakka yahu, bu mesaj +44'le başlıyor. İngiltere numarası. Alex beni aradığında da Kanada numarası olmasına rağmen +44 diye çıkmıştı. Hatırlıyor musun? Evet, evet. Ama onun babası neden kaybolsun ki? Tamam, kanserdi ama erken teşhisti ve daha çok yeniydi. Sonu kaçınılmasa bile birkaç yılı var dememiş miydik? Hem daha iki gün önce güle oynaya Alex'le konuşmamış mıydı telefonda? Yatmıyordu. İleri safha falan değildi. 

Titreyerek geri aradım numarayı. Alex bir doğumgünü partisinin orta yerinde kitlenmişti. Abisinin mesajını bana forwardlamıştı. Ne yapacağını, ne diyeceğini, neden olduğunu, hiçbir şeyi bilmiyordu. Babalardan binlerce mil uzakta bir babalar günüydü. Ben de söylenecek kelimeleri bilmiyordum. 

Perşembe, Haziran 18, 2009

Toronton Toron Toron

Toronto’ya geldiğimden beri to-ronton toron-toron, toron-to-ronton toron toron diye bir şarkı parçası dilime pelesenk oldu. Hangi şarkıydı bilemiyorum. Bir Erol Büyükburç tadı var sadece ve hatta toron ton yerine porom pom bile diyor olabilir korosu. Misafiri olduğum Alex'e de bulaştı şarkı sonra. Ondan çıktı bu başlık. Çağrışımlarımdan okuyucunun anlam çıkarmasını zorlamamak adına açıklamak istedim.

İnsan daha önce hiç gitmediği bir yeri özler mi, bilemem ama ben de Düella gibi ancak özlem materyalini ancak görünce özlemiş olduğunu fark edenlerdenim. Bunu itiraf etmem için üzerimde kurduğu yoğun baskılar neticesinde itiraf edeyim de rahatlasın. Yoksa ipin ucunu bırakmayacak. Benden beter tutturuk haberi yok.

Efendim, madem anne olamadık, uzak iş seyahatleri aldık yerine de Kanada’ya geldik. Toronto’dayım. İlk kez geldim ve gelir gelmez burayı ne de çok özlediğimi fark ettim. Toronto’nun bizzat kendisini değil ama işte Kuzey Amerika'nın sistemli, düzenli, güvenli hayat tarzını. İstanbul’da sokakta yürürken çantamı kapmasınlar, arabalar çarpmasınlar, yamuk kaldırım taşlarına yan basıp düşmeyeyim falan derken yoruluyormuşum. Burda oooh, kaymak yollar, geniş kaldırımlar, rüzgarı dokunsa özür dileyen yayalar, kırmızı ışığı sallamadan karşıya geçsem bile on metre geriden durup sabırla yolu tamamlamamı bekleyen arabalar falan vardı.

Günlük kazancımı hesap olarak ödemek zorunda kalmadan yediğim Çin ve Thai yemekleri de cabası. Sadece fiyatları da değil onlarla sorunum Türkiye'de, Amerikanize edilmiş Asya yemeklerini seviyorum ben. Panda Express, Manchu Wok falan gibi yağlı ve kızarmış ve buram buram kokanından. Otantik olanını değil. Sokakta hot dog karavanları vardı sebil. Uf, uff. Sonra pancakeler, waffle’lar. Üzerlerinde gezinen Kanada'ya en has akçaağaç şurupları. Paso dal dal yürüdüm. Günde sekiz saat yürüdüğümden yakmışımdır nasılsa diye önüme geleni de yedim. Buraya kadarını o kadar sevdim ki tamam dedim yahu, geri dönelim. Buraya gelelim. Konforun dibine vuralım. Düella’ya da söyledim. Göçmenlik başvurusundan sonucu 5-6 yılda alıyormuşuz. Bu dal Çinlileri alıyorlar da bizi mi almayacaklar, dedim. Nabza göre şerbet. Çinlilere en çok o uyuz oluyor. Yoksa ben hümanistim, biliyorsunuz.

Dertsiz bir yer. Düz ayak, dedi daha evvel ziyaret ettiği Toronto için Düella. Geldiğinde yaşlı ve sakatların kaldırımlarda kullandığı minik arabaları görmüş. Onlardan alıp takılırmış. Burada bitmedi ama. Düella bu. Şartsız bırakmaz önerileri. O zamana kadar 40’ına gelirim ben çalışmam artık, dedi. Bana bakarsınız kocakafalar. Bir de onu kışları sıcak memleketlere götürürsek onu, göçme işini kabul edebilirmiş. Kışın buz gibi soğuğa çıkamazmış. Bir düşünelim demedik. Nasılsa vakti var. Başvuruyu yapalım da sonra bakarız.

İnsanoğlu çiğ süt emmiş. Özlediğine kavuşan herkes gibi üçüncü günde geride kalanı özledim. Buna da şu olay vesile oldu:


Toronto’dan Montreal’e geçeceğim. Internetten tren bileti aldım. 40 kilo limitiniz var yazıyordu bilette. Yanımda iş materyalleri var, bir de üç kuruş daha ucuz diye lens suyu, ayakkabı ve vitaminler almışız. Bavul doldu ama ancak 25 kilo geldi. Alamayız dediler. İçinden beş kilo çıkarmanız gerek çünkü 20 kilodan ağır bagaj kabul etmiyorlarmış. Limit 40 diyordu felan dedim ama iyi okumamışsınız bir kutucuk vardı, ona bassaydınız yazıyordu falan dedi kadın. Hiç tartışılmaz bunlarla. Kural manyakları. Haydiii, çektim kenara başladım bavulu boşaltmaya ortalık yerde. İstasyona gelene kadar yağmur yemişliğimden ve yükümden dolayı da terlediğimden sırılsıklamdım. Fenalaşmak üzereydim.

İkinci boş sırt çantasına beş kiloyu çıkartıp verdim. Trene binme sırasına girdim. Bu sefer de demesinler mi, tek parça alabilirsiniz trene diye. Eeeh, yeter ama diye bagaj teslime geri döndüm. Parası neyse yazın cezamı alın şu çantayı dedim. Bavulu boşalttığımla kaldım yani. Ceza meza yokmuş. Limitim 40’mış ama parça başı 20 limiti de varmışmış. Of dedim ya off ya. Türkiye’nin gözünü seveyim. ’Güzel abim, güzel ablam’ dersin halledersin bu incir çekirdeği işleri. Terden sırılsıklam bindiğim tren kabini de 5 derece ya vardı ya yoktu. Unutmuşum bu kapalı yerleri klimadan morga çevirdiklerini. Bu lavuk şey yüzünden saplıcanlı fıtık olmazsam mucize.

Cumartesi, Mayıs 30, 2009

Depresyon Belirtileri

E, gugılda kafayı yemenin yanı sıra biraz depresyona da girdim tabii. 19 Mayıs’ı uzun haftasonu yapıp Kaz Dağları’na gittik Şövalye’yle. Moral olsun diye. Gittiğimiz yeri o kadar çok sevdim ki hep oraya gidebilirim. Şövalye sıkıldı ama ben huzur doldum. Moral nedir ben bilmem, zira orada da blackberry’den gugılladım durdum. Şövalye bunu moral doldurmak olarak görmedi. Oysa ben bir sorunun cevabının peşindeyken en mutluyum. Anlasın artık yahu. Siz de anlayın hatta.


Hamilelikle ilgili başa gelebilecek her ama her bir şeyi o kadar çok okudum ki tıp okusam diye bile düşündüm. 40 yaşına kadar bitiririm bu işi dedim. Tam benlikmiş. Annem haklıymış doktor olmam konusunda ısrarlı tavsiyelerini sıralarken. Hoş, onun tavsiyelerinin ardında yaşlılığında kendisine ekstra ihtimamlı bakılsın isteğiyle karışık küçük şehirdeki doktor kişinin büyük adamlıkla dansı vardı. Benim de doktorla hastaneyle işim olmadı şu yaşıma kadar çok şükür. 1 işim oldu. Onda da anladım ki ha tıp ha astroloji. Yumurtlamayan kadın hamile kaldı. Düşmez denen bebeği düştü. O yüzden zaten hayatım okumakla geçiyorken 40’ına kadar cehennemin dibindeki bir okulda derslere girmek yerine astrolojiyle devam etmeye karar verdim. İkisi de benzer tatminler yaşatmakta nitekim.
Hazır öyle atıp tutma işine girmişken aktarlar ve otlara da bulaştık tabii. Mesela soğan kürü yaptım iki hafta. ‘Kür’ lafı sofistike kaçıyor. Bildiğiniz soğanı kaynatıp suyunu içiyordum. Alt takımları temizler, düzeltirmiş. Şövalye gibi atmosfer insanına dahi sabahın 6:45’inde soğanımı kaynattırdım ve o iki tutam saçlarına sindirdim ya kokuyu. İnanılmaz.

Eminönü’ne aktarlara gidip üremeye yardımcı ve onarıcı çeşitli otlar ve bitkiler de aldık. Beni gavurla evli sanan aktarlar Şövalye’nin Türkçesini çok beğendi hatta."Sağolun", dedi o da. "32 yıldır bayağı uğraşıyorum düzeltmek için".

Cumartesi, Mayıs 09, 2009

Düşük

Kerevit’i kaybettik. Kan içinde yüzmesine rağmen bebekleri doğan kadınlar varmıştı. Herkes neler görmüştü. Şansım yüzde 70’ti ama ben istatistiğin öbür tarafında kaldım.

Süreç içinde iki gün hastanede de yattım. Her gün bana Kerevit’i gösterdiler ultrasonda. Büyüyordu. Hematomum da büyüyordu ama kalp atışı güçlüydü keratanın. Havuç rendelermiş gibi çıkan bu tuhaf ve ürpertici ses ancak bu kadar güzel, bu kadar rahatlatıcı olabilirdi. Son seferinde belkemiğini de gördük. İplikten bir ayağın minik hareketini de gördüm ama hiç kendime yormadım. Kerevit benle oyun oynamıyor. Annesine elini, ayağını sallamıyor. Biliyordum ki bu tehlikeli sulardı. Acıya dayanmak için duygusal bağların olmamalı. Her şeyi teknik bir mesele olarak gördüm. Gördürttüm zorla.

Son ultrasonda kesesini gördüğüm anda kıpırtısının yokluğunu fark ettim. Doktor joystick’i hemen başka bir yere çevirdi. Dudaklarını ısırıyordu. Şövalye hiçbir şeyi anlamıyordu.
"Kalp atışı yok", dedim.
"Yok", dedi doktor.
Hiçbir şey hissetmedim. Dudaklarını ısırdığı için bu doktoru sevdim.

Şövalye ayakkabımı giydirirken ağlar gibi oldum. Sonra vazgeçtim.
Birtakım haplar verdiler. Kasılmalar başladı. Sabahına da ufak bir ameliyatla Kerevit’i aldılar.



Cuma, Mayıs 01, 2009

Annelik Forumları

Subkoryonik hematoma (oluşan plasenta ile rahim duvarı arasında kalmış kan pıhtısı) konusunda gugıl’daki arama sonucunda beliren bütün linkleri okuduğumu iddia ettiğimde herkes buna kayıtsız şartsız inandı. Duke Üniversitesi bilmem ne araştırmasından tutun yurdumun Kadınlar Kulübü forumlarına kadar her şeyi.

Konuyla ilgili bilimsel makaleden çok annelik – gebelik forumlarında sorular vardı. Çoğunun cevabı olmayan sorular. Tipik bir forum dertli bir kadının derdini anlatmasıyla başlıyor. Örneğin, 10 haftalık hamileyim. Geçen gün hoşurt diye kanadım. Kanamaktan kan gölü yaptım. Acile gittim. Bebek yaşıyordu. Bir sonraki randevum iki hafta sonra. Daha önce benzer bir şey yaşayanınız var mı? gibi. Buna cevap yazmak yerine bir başka dertli kadın, A ,ben de 7 haftalığım. Üç gündür pıhtılı bordo/kahve kanıyorum. Sizce nedir bu? diye devam ediyor. Bunlara başka başka dertli kadınlar sorulara sorularla karşılık vererek devam ediyor. Her birinin profillerine tıklayıp bakıyorum. Hepsi sorularını sormuş gitmiş. O bebek doğdu mu, kaldı mı, bilemiyoruz. Bir dert dökme yaşamışız. Hepsi buymuş.

Yine de gelişmiş ülke forumları nispeten daha besleyici. Altıncı çocuğuna hamile ve fakat parasızlıktan bir dünya testi yaptıramayan, karavan parkında yaşayan bir kadın bile olsa güzel güzel derdini anlatıyor. Başı sonu var dediğinin. Kategorik, analitik. Yurdum forumlarının yarısı duayla, iyi dilek ve ’moral’ vermek adına çocuğunda down sendromu şüphesi belirmiş hamile kadına birtakım testleri yaptırmamasını salık vererek geçiyor.

Hoş, her zamanki gibi koyverenin başına birşey de gelmiyor. Benden başka. Ben de hafifsemiştim bu hamileliği başlarda. Hamileliğin kendisini yani. Ağrıya dayanıklı bir tipim. İri yarıyım. Sağlıklıyım. Yurdum kadını kansızlıktan yıkılır, benim arada bir çok gelen kanımı vermem gerekir. Geniş basenlerim bikinide kötü dursa da doğururken işe yarar hani diye. Kerevitler tarlada bile doğuyorlar diye.

Ben koyverdiğim an tıpalar tıpar, kapaklar kapar beni. Kural yine değişmedi. Gel de 'relax' önerilerine kulak ver şimdi.

Salı, Nisan 28, 2009

Çıkışa Yakın

Dr. ArkadaşKocası’na gitmeden önceki doktorsuz geçen ev istirahati günümde plasenta probleminin Subkoryonik Hematoma olduğundan şüphelenmiştim. Gugıl doktoruyum ya ben. Başka bir ihtimal de yoktu ki. Bebeğin kalp atışı vardı ve kuvvetliydi. Her doktora gittiğimizde de gestasyonel (gebelik) yaşına uygun olarak büyüyordu. Bebekte –en azından henüz- bir problem yoktu.

Gebze’deki dev hastane çok Amerikan, çok düzenliydi. Arkadaşım da görüşme fırsatımızdan istifade oradaydı. Kocasının ameliyatını beklerken onla lafladık. Senelerdir görmediğim çocuğu 8,5 yaşına gelmiş. İkinciyi doğurmuş. O da 2,5 yaşındaymış. Vay canına. Yıllar ne çabuk geçiyor dedik ve muayeneye alındık.

Kerevit, nostaljik siyah-beyaz ve karlı bir televizyondan çıkma görüntüsüyle ekranda belirdi. Kameranın doğru görüntüyü arama çabası tam da çatıdaki anteni bir sağa bir sola kıvıran babaya seslenip 'olmadııı, olmadıı, euee, biraz daha iyi şimdi, hah şimdi olduuu' diye bağırmaya benzer cinsten.

Kerevit kıpırtılı. Ohhh, yırttık.

Bir kalbi var minicik. Kıpır kıpır gözüküyor. Saydık da atışını. Normal.
Kafasından poposuna kadar da ölçtük. Buna Crown – Rump Length (CRL) veya Baş-Kaide Mesafesi deniyor. Kaide kalça da demekmiş aynı zamanda. Kadının kaidelisi. Neyse ki bu mesafe de normal çıktı. Bu mesafenin yaşına göre artış hızı matematiği var. Ona uygun büyümesi kalp atışından sonra işlerin yolunda olduğuna ikinci işaret.

Gebeliğin ilk üç ayında gestasyonel yaşı işte bu baş-popo mesafesi belirliyor. Embryolar oturur pozisyonda gibi durduğundan bacak mesafesini ölçmek hassas sonuçlara vardırmıyormuş. Bu yüzden ayaklar yerine popo ölçümüne başvurulunmuş.

Dr. ArkadaşKocası hematomu mühim bulmadı. Aşağıda, dedi Kerevit için. "Bak, rahim ağzına yakın tutunmuş". Son dakikada gitmekten vazgeçmiş ama iyi bir noktada değil. Yukarı çıkmazsa o dar yerde büyüme zorluğu yaşarmış. Kanamalara ve ani erken doğumlara sebep olabilirmiş.

”E, amuda kalksam sık sık? Olmaz mı?” diye ağzımdan çıkagelen ama üç saniye geçmeden saçmasalak duran bir soruyu da sormadan edemedim. Kerevit’in baba tarafı içerde dursun diye amuda kalkmıştım. Kendisi için de amuda kalkarız icabında. Yerçekimini sevmiyor Kerevitler.

Dr. ArkadaşKocası aldı eline bir kadın üreme organları maketini. "Bak", dedi rahim boşluğunu gösterip. "Bu maket diye ortası boş. Buna bakıp aldanma. Bu orta normalde süngersi kaslı bir dokuyla kaplı. Üstelik de yapışık. Gebelik ilerledikçe büyür. Kerevit bir boşlukta durmuyor yani. Sen zıpladıkça o da bunun içinde sağa sola savrulmuyor".

Bu durumda egzersizin Kerevit’e bir zararı olmamalı. Yapışık, tutunuk ve sarmalanmış yani. Egzersizin midenize zarar vermesi gibi bir şey olurdu yoksa.

Neticede yine 'yat' dendi. Yine bekleyelim görelim, haftaya bir daha bakalım dendi mi? Dendi.

Eve giderken kanama sebebimi Kerevit’in dar yeri sanıyordum. Oracıkta büyürken etrafını yoruyordu kerata. Laptop’ıma kavuşur kavuşmaz tabii ki Dr. ArkadaşKocası’nın anlattıklarını gugılladım.

Bahsettiği şey plasenta previa’ymış. Halk arasında ’eşin önde olması’ denirmiş. Bu durum da bayağı saykoya bağlatıcı. Her an plasenta keseden kopabilirmiş. Şakır şakır kanayarak bebeğinizi 6 aylıkken doğurup kaybettiğiniz yetmiyormuş gibi üstüne de kan kaybından da ölebilirsiniz durumu. Bu gibi gebelerin de kesinlikle bir hastaneye taş atımı mesafede yatması ve kaçınılmaz sonun mümkün olduğunca gecikmesini ummaları gerekiyor.

Tamam arıza marıza da gugıl der ki bu dert ikinci üç aylık dönemde ortaya çıkarmış. Öyle 7.5 haftalıkken falan bilinmezmiş. Daha benim plasentam (eş'im) bile yokmuş ki keseden ayrılsın. 12/13. haftalarda oluşurmuş plasenta. Haaa, ama şöyleymiş. Subkoryonik hematomu olanlarda -yani bende- plasentanın keseye yapışma sorunu olabilirmiş. De, yine de bu sanki gelecek ayın derdinin bizi şimdiden germesi durumuydu.

Bu bilgiler ışığında tabii ki ArkadaşKocası’nı sms manyağı yaptım. O da rahim ağzına yakınlığımın kanamamla ilgisi olmadığını, hematomumun (kanamaya sebep olan yer / kan birikintisi) mühim olmadığını, endişelenmememi söyledi.

Kafamda soruların bini bir para yatmaya devam ettim. Bütün kemiklerim kırılmış da alçı bulamamışcasına kıpırdamadan yattım.

Pazartesi, Nisan 27, 2009

Düşük Tehdidi

Şarapova’ya nedir bu, diye sordum. Abortus Imminens dedi. Türkçesini söylemedi. Böylesi daha sofistike heralde.

Abortus, abortion’dan geliyor olmalı. Imminens dediği de imminent’dan geliyor olmalı. Yani her an düşebilir gibi bir şey. Yoksa eminent’tan mı geliyor? Ama o zaman iyi bir nane olurdu heralde.

Hafiye: Yani?
Şarapova: 3 gün yat. Sonra gel tekrar bakarız.
Hafiye: Yaniii? Neden her an düşebilir? Sebebi ne? Bu dediğiniz bir şeyin sonucu olmalı
Şarapova: Net bir cevabı yoktu. Yormuşsunuzdur kendinizi. Ondan olabilir. Dinlenin işte.
Hafiye: Ama hareket etmenin faydası bile olduğu söylendi bana. Her yerde de yazıyor.
Şarapova: Canım, eskiler boşuna mı düşürmek için kendilerini yorarlarmış? Var bir etkisi.
Hafiye: E, ben eski usul düşürmek için ağırlık kaldırmadım. Kendimi merdivenden aşağı yuvarlamadım. Sadece günde 45 dakika kadar yürüdüm. Hepsi bu.

O haftasonu biraz dolanmış, ev bakmıştık satın almak için. Asansörsüz yerleri indik, çıktık da. Beş gün önce de evdeki bisikletimde en düşük tempoda 20 dakika spor yapmıştım sağlıklı gebelik adına. Ondan mı oldu? Bu kadar pamuk ipliğinde miydi bu bebek? Normalde bunun yüz katı aktif bir insandım ama. Tempomu bayağı bayağı düşürmüştüm.

Eve döndüğümde çılgınlar gibi gugıla verdim kendimi.
Abortus Imminens, daha önce Dr. ÇokMeşgul’ün çok hızlı telefon konuşmasında duyduğum 'düşük tehdidi'nden başka bir şey değilmiş. Aynı şeyin eşanlamlıları, Latincesi, İngilizcesi, her dilcesini sözlükten bulma derdinde değildim ki.

Hamilelikte görülen kanamaların hepsine ’düşük tehdidi’ tanısı konuyor. Bunun da birkaç sebebi olabilirmiş. Polipler, kistler, cinsel yoldan bulaşan hastalıklar, dış gebelik veya plasenta problemleri. Egzersiz falan yoktu sebepler arasında. Geri kalan herşeyi yok sayacak tahlillerim olduğuna göre benimki olsa olsa plasenta problemi olabilirdi. Dr. ÇokMeşgul’ü yine aradım. Yine ulaşamadım. Yine mesaj yolladım. Yine cevap alamadım.

Ertesi gün bütün gün evde yattım. Küçük Ev, artık bizim mahalleye de ev yemekleri dağıtımına başlamıştı. Sağlıklı ev yemeklerini eve sipariş verdim.

Bütün gün gugılda kafayı yemeye devam ederken Düella, Evra’nın da hamileyken kanaması olduğunu söyledi. İkizleri vardı nurtopu. Onunla konuşmak biraz huzur verdi. Geçer, rahat ol. Evde dinlenmenin tadını çıkar, dedi.

Akşamına annem geldi. Yatak istirahatime – ki bu işkencenin adı neden istirahat oluyor anlamadım- destek olma adına. Amerika’dan Rush eski bir arkadaşımızın jinekolog kocasını önerdi. O da havalı bir hastanede, iyi bir doktor. Çok açıklar, çok anlatırmış da. Ben de tanıyordum kendisini ama hiç muayene olmamıştım. Aradım. Ona da ulaşamadım.

Ertesi sabahın köründe kanamam başlayınca Şövalye’ye "Kalk, kalk, kalk", dedim. "Yeter bu kadar iyimserlik. Dr. ÇokMeşgul’e gidiyoruz. Muayenehanesinin kapısında yatarız olmadı. Gelir gelmez üstüne çullanırız.”

Tam arabamıza binmiştik ki Dr. Arkadaş bizi geri aradı. ÇokMeşgul yerine Arkadaş’a, Gebze’ye gittik.

Pazar, Nisan 26, 2009

Kahverengi Alarm

İlk damlacık kahverengiydi. Kahverengi şeyler mühim değildir diye duymuştum da yine de Dr. ÇokMeşgul’u aradım. Telefonu kapalıydı. SMS attım. 3 saat kadar sonra döndü. On kelime kadar konuştu.

Düşük tehlikesi. Su iç. Dinlen. İstersen iki gün sonra gel.

Ben neeaah, düşük mü, tehlike mi, anneciiim, diyerek bir endişe girdabına dahi sürüklenmeye fırsat bulamadan o telefonu kapatmıştı bile. Oysa hasta bilgilerime bakarken doğum yerimi gördüğünde insani bir tepki göstermişti. Hemşeri çıkmıştık, bir bağımız oldu sanmıştım. Yanılmışım.

Sadece ‘hamilesin’ demek için geçen hafta beş dakikada milyarımızı götüren ve daha pantolonumu giyemeden yeni hastasını çağıran Dr. ÇokMeşgul, kurduğu kelime başına kazandığı parayla değme Hollywood starlarının bile önünde olmalıydı.

Akşama doğru artan damlacıklar için bir kez daha aradım ÇokMeşgul’ü. Bir kez daha telefonu kapalıydı. Bir kez daha mesaj attım. Bu sefer sonsuza kadar susmuştu. Akşama işiyle ilgili bir organizasyonda olan Şövalye eve döner dönmez acile gittik.

Acilde Dr. Şarapova hülyalı ve makyajlı bizi kabul etti. Platin saçlı bir eski Sovyet doktor olan Dr. Şarapova müthiş ağırkanlıydı. Sonunda bütün acemi babalığıyla elimi tutan Şövalye'yle ultrasona girebildik.

"Hmm", dedi Şarapova. "Yüzde 50 düşer. Oluyor böyle".

Cumartesi, Nisan 25, 2009

Az Hamile

Planını, programını yaptığım hiçbir şey ömrümü törpülemeden gerçekleşmediği için bebek sahibi olma işinin de kesinlikle en az birkaç yıl tüp bebek merkezlerinde geçirilen tatiller, tetkikler şeklinde olacağına inancım sonsuzdu. Kafasına göre yumurtlayan yumurtalıklarım, her proje zamanı uzun süreler ortalıkta gözükmeyen periyodum, yüksek kaygı düzeyim, akşamları sadece aklıma gelen her bir şeyi gugıllamakla geçirmeklerim ve her gün TV karşısındaki koltukta erkenden uyuyan kocamın konuya yaklaşımındaki üşengeçlikle birleşince aile kurma işinin zorluğu tüm gerçekliğiyle karşımdaydı. Bu durumda umuda yolculuğa çıkacak bir insan değildim, malum.

İki ay önce yumurtladığımın sinyallerini aldım. Kan tahlilleri, jinekologa ziyaret, vücut ateşimin yükselmesi, salgılarımdaki esneklik ve evde bir mikroskopa tükürülerek yapılan ovülasyon testim de olumlandığında fırsat bu fırsat Şövalye’nin peşine düştüm. Üstelik haftasonuydu da. Son yılların en uygun gezegen açıları bir araya gelmiş olmalıydı.

Dolayısıyla, bebek kaza kurşunu değildi. Planlı bir hamilelikti. Hatta da başı sonu belli olmayan bir adet döngüsüne sahip Hafiye'nin yüksek matematik ürünü oldu bile denebilir. Hamile kalmayı planlamıştım planlamasına yani, ama asla inanmamıştım bu kadar çabuk olmasına. İnanmak şart diil ya hani. En hakiki mürşit ilim olduğundan.

Nitekim çok geçmeden kapağımı taktım.
Hamile olduğumu öğrenmemden 3 hafta sonra, Kerevit*in kalp atışını ultrasonda gördüğüm günün ertesi, ve aşağıdaki yazıyı yayınladıktan** birkaç saat sonra kanamaya başladım.

* Kerevit = Erken hamilelik haftalarında ultrasonda gözüken embryoyu kerevite benzettiğimden
**Yayınladığım yazıyı uğursuz gidişattan dolayı kaldırmıştım ama sonradan 'neyse ne' diyip tekrar yayınladım.

Cuma, Nisan 24, 2009

Hamileyim. Değilsin.

'Bak', dedim. 'Bu testte çıktı işte'.
İşten yorgun argın dönmüş, üstünü değiştirmeye çalışan Şövalye’nin burnunun dibine soktum kasetle yapılan çişli gebelik testini. Bir önceki 27 liralık Predictor’da bir şey çıkmamıştı. 3 liralık jenerik alette ikinci çizgi flu mlu da olsa gözükmüştü.

Tabii ki konuyu Şövalye’ye getirmeden önce araştırmıştım da. Hafiyelik her zaman, her yerde sizinle.

Bi kere Predictor’un hiçbir yerinde mililitrede kaç mIU’luk Hcg’yi tespit edebildiği yazmıyordu. Web sitesinde de yazmıyordu. Oysa jeneriğin kutusunda 20 mIU hassasiyetinde olduğu belirtilmişti. Sırf Predictor’deki tespit seviyesini bilmiyorum diye diğerini de yapmıştım. Gugıla göre 20 mIU’luk testler hassas sayılırdı. Piyasada 100 mIU’yu ancak tespit edebilen anneanne dönemi testler de varmışmış. Fiyat, hassasiyet satın almıyormuş yani. Predictor de Sana yağı gibi bir şey sanırım. Annemizin testi ya da biznıs diliyle konuşursak piyasaya ilk giren avantajının yaşayan abidesi.

Şövalye testi evirdi çevirdi. İnanmadı. 3 liralık teste inanılır mıymış. Hamile değilsindir, dedi.

Pahalı olan güzeldir ekolündendir de kendisi.
Hem çizgi flu olamazmış. Hamileysem adam gibi çizgi çıkarmış. Adiymiş işte bu ucuz test. Net bir şey söyleyemiyormuş.

Sanırsınız hamilelik testi uzmanı. Yanında yüzlerce kez test yapıldı, yaşandı. Belki de? Bak seen?
Öyle mi, ha? Daha önce kaç kez test gördün sen? Söyle bakiym. Söyleeee!

Çarşamba, Nisan 15, 2009

Yanlış Batılılaşma

Gittiği Ortadoğu ülkesinden küçük anılar ve yorumlarla döndü bizimki. Mesela gittiği her ortamda Şeyh Falanfilan’ın resmi asılıymış. İş ortamlarından kafelere kadar her yerde. Bunu neden anlattığını sordum. Yani anlatılmaya değecek nesi vardı bu durumun. Komikmiş.

Tencere dibin kara diye aynen de buna denir heralde. Ne zaman ‘düdük’ ülkelere gitsem illa her ortamda monümental aksesuar niyetine bir devlet adamı portresi mutlaka olur. Beraberimdeki bir Türk de bu durumu mutlaka bana işaret eder ve bu durumla mutlaka alay eder.

Bizde de her yerde Atatürk resimleri yok mu? Bir Amerikalı, bir Kanadalı olsan mesela, bir gün yolun düşse de Türkiye’ye gelsen. Hiç de öyle ücra yerlerine gerek yok. İstanbul’da Maslak’ta iş ortamlarında takılsan, her ofiste aynı adamın değişik resimlerini illa ki gördüğünde bunu tuhafsarsın. Senin ülkende ne kadar değerli olunursa olunsun hiçbir devlet adamının bu kadar fanatiği olmaz. Olsa bile kömün halinde bu fanatizm yaşanmaz.

Aynı Kuzey Amerikalı ertesi gün bir başka benzer ülkeye gittiğinde orada gördüğü bir başka adamın resimlerinden bile bir coğrafi kategori oluşturabilir zaten. Hani düdükten saymıyoruz kendimizi ama her nasılsa düdüklerle ne de çok ortak ritüelimiz var. Bir inkardır sürüp gitmekte. Asıl tuhaf olan bu. Resimler değil. Ben resimlerin sebebini anlayışlamasam da anlıyorum en azından. Ama inkar? Hem anlayışsız hem anlamsız.

İtiraz ediyor, Şövalye. Bihruz Bey olur aslen kendisi.

Bizimkisi fraklı mraklı çok jantiymiş. En azından cool cool gökleri falan işaret ediyormuş. Sarışınmış, havalıymış. Onlarınki neymiş öyle ya poşulu ya bıyıklı ya göbekli. Ya da hatta hepsi birden.


Yanlış batılılaşma konulu tanzimat dönemi edebiyatına 150 yıl arkadan devam etsem olur diyorum. Hala zemini var. Akımın hortlayan temsilcisi ilan ettim kendimi gitti.


Perşembe, Nisan 02, 2009

Carbon Arte

Bu kadar bıdıbıdılanmaya karşılık endişe bulmak müstehak oldu bana. Şövalye Ortadoğu’ya seyahate gitti iş için. Biraz kaotik bir yere gittiğinden annesine Dubai’ye gitti dedik. Onu da ben akıl ettim. Yoksa Yunanistan’a gideceğini söyleyecekti az daha. Dedim haftasonu Yunanistan’a iş için gitmek biraz garip kaçar kulağa. Dubai süper. Hem annenin endişe yapmayacağı cinsten güvenli hem de haftasonu da çalışılan bir yer. Daha inandırıcı olur.

Kalaşnikoflu adamlar tarafından çakma Sheraton oteline bırakılır bırakmaz beni arıyordu Şövalye. 'Esselamün aleyküm ve rahmetullah' veya 'inna tayna kel kevser' diye başlayan bir namaz repliği ya da ortaokuldan yarım yamalak aklında kalan dua girişleriyle açtığı telefonlarla beni güldürüp rahatlatmaya çalışıyordu.

Döndüğünde şeyhin ona hediye ettiği bir telefonu gösterdi. Evirdim, çevirdim. 'Kaç paradır bu?', dedim. 'Bilmeeem', dedi. '500 lira felandır heralde'. Direk gugılladım. 3,000 lira çıktı alet. Fiyatını duyunca sevinçten havalara uçan Şövalye telefonunu Düella’ya göstermek için hemen harekete geçti. Aslında özlediği için onu görmek istediğini asla kelimelere dökemeyeceği için bir telefonla bir telsiz arasındaki farkı dahi anlayamayan Düella’ya telefonunu gösterip hava atacaktı güya.

Ben bu telefonun fiyatının neden bu kadar yüksek olduğunu hiç anlamadım. Ağır bi kere, külçe gibi. Dış kabuğu janjanlı gibi ama ben hazzetmem zaten janjandan. Diyelim ettim, bu basit janjanla fiyat niye bu kadar artsın ki? Birtakım kullanıcı forumlarına baktım aletin. Yorumların çoğu 'havalı, karizmatik, zengin gösteren, düşman çatlatan, fabrikatörlerin telefonu' minvalinde düzenlenmiş. Malzemeye dair bir ufak muhabbet olmuş. Karbon, titanyum, fiber gibi malzemeler kullanılmış da çok modern, çok şık olmuşmuş ama fonksiyonuna dair iddialar ‘arkasına çift tıklayınca saati gösteriyormuş’dan ibaret kalmış. Yani sağa sola tıklayınca görünen saati heralde en son 80’lerde ilginç bulabilirdim.

Şövalye’ye derhal bu telefonu satmasını salık verdim. Hazır bu kadar hayranı varsa iki bine hop diye satılır. Beklenince fiyatı falan düşer böyle şeylerin. Kendi kullansa kel başına şimşir tarak olur. Muhtemelen de çaldırır. Ama efendim, bir daha şeyhle karşılaştıklarında sormaz mıymış telefonunu adam, diye tutturdu.

Hafiye: Yahu trilyon dolarlık adam dakikada on tane hediye ediyordur bunlardan. Hesabını mı tutacak, saçmalama.
Şövalye: Olmaz ama, ayıp olur.
Hafiye: Olmaaz.
Şövalye: Oluur.
Hafiye: Olmaaaz.
Şövalye: Oluuur.

Şövalye inadı. Girdi mi çıkmaz. Bu noktada zeki (veya sevimli, son kertede duygusal) bir karşı argümanla çıkmalısınız karşısına. Eskiden olsa bağırmaya başlardım. Şimdi öğrendim. Evlilik buna yarıyormuş hakkaten. Doğru ayara yani. Bunu bir süre sonra otomatiğe bağlayarak yapıyorsunuz hatta. Böyle bir yandan etrafla konuşurken bir yandan tuşların üzerinde uçan on parmak daktilo kullanan sekreterler gibi. O kadar güvenli ve o kadar aşina.

Hafiye: Çaldırdım, dersin?
Şövalye: Eveeet.

Düşündükçe bir artısını daha buluyor bu yalanın.
Şövalye: Hem böylece belki bir daha aynından hediye eder.

Diyerek telefonunu satılığa çıkarma niyetine yattı. B
u aşamadaki hendek, aklına yatırılanın hayata geçirilmesinin önünde duruyor. Bu kısımda hala zorlanıyorum.

Cuma, Mart 06, 2009

Okul Müdiresi

Ceycey edebiyat mezunu ya, aklıma geldi geçen gün. Yok mu senin öğretmenlik hakkın, diye sordum. Alacakmış birtakım kurslara gidip. Önceleri yeltendiğinde vermemişler. Daha muhtaçları kabul etmişlermiş. Bizimki kocakafa diye ihtiyacı olmaz demişler. Ne olur ne olmaz, diye becerip alacakmış ama yine de. Olacağı Bodrum’da kolejde hocalık. Bizim aklımızdan geçen yani. Layt bir iş hayal ediyoruz. Hem özel okul ücretleri memur maaşından hallice olur. Ayda 3000 lira alsak kral biziz yerli Bodrum’da. İyi bir rakam bu. Ne sürünürsün ne de beynin tecavüze uğrar. Temiz temiz.

Düella da istedi hocalık. Kasaba ileri gelenliği için değerli bir kabul ortamda hoca’nım olmak. Hoş, Bodrum ne kadar kasabaysa artık. Bodrum olmasın. Özel okulu olan başka bir yazlık mekan olsun. Bodrum lafın gelişi.

Dedim, sen ne hocası olabilirsin ki? Siyaset okumuşlar ne hocası olur? Tarih hocası olurmuş. Olur mu ki? Ben bilmiyorum bu işin raconunu, gereğini. Zaten sonra vazgeçti. Resim hocalığında karar kıldı. Böylece sınıf sessiz olurmuş. Huzur olurmuş. Önlerine boyaları alıp susarlarmış. Sormazlarmış. Kendi de boğaz patlatmazmış. Sanki sessiz kalmayı becerebilirmiş gibi.


E, peki ben, dedim. Benden ne hocası olur?
Bir süre durdu.
Düşündü.
Sonunda benden müdür olabileceğini söyledi.