Salı, Şubat 27, 2007

Ev Alma, Manita Al

Pansiyondan çıkma vakti amansızca yaklaşıyorken Şövalye’ye kalsa beş ay kiralık ev arar, birine karar verinceye kadar o ev çoktan tutulur, bir sonrası için kafa patlatılırken o da kaçarken falan filanken sokakta kalırdım kesin. Atladım bir gün işten bir saat erken çıkıp gördüğüm üçüncü evi tuttum, bitti. Bizimki şoka girdi. İyi, dedim, akşama sen de gel bak bari. Gönlü olsun. Bir yandan da, yahu benim evim, ona ne ki, oluyorum. Bir yandan ama o da sevsin, diyorum.
Ev küçük, diyor. Sen ne karışıyorsun, oluyorum.
Ev çok cici, diyor. Burada çok mutlu olucaz, yeeeeyy, diyorum.
Bir sana ne, bir mıç mıç. Tahterevalli halleri.

Anonymous yazmış buraya iyi manita sen alışveriş yaparken en az bir saat cinnet geçirmez, diye. Anonymous bir kadın ve manitası bir adam ya. Ben evi 45 dakikada tuttum, eşyasını da 3 saatte alayım, bitsin istiyorum. Tersine, manita alışveriş ben cinnet yani. Tam dört gündür alışveriş merkezlerinde helak oluyorum. Şimdiye değin defaatle cinnet geçirdim. Bu cinnetler ev işleriyle haşır neşir olmadığım için eve fırın, süpürge, vileda gibi şeyler alınmaması ve bir minicik kova için dahi en az bir saat fikir teatisi yapma ihtiyacı direntisi gösteren Şövalye etrafında özetlenebilir. Mesela:

- Koçtaş’ta (Törkiş Home Depot) alışveriş sepetime attığım Vileda kovasını kapıp sallayaya sallaya gözüme sokarak, “Bak bu kocaman kova evinin 50’de 1’i. Emin misin, almak istediğinden? Ne zaman ev sildin ki? Gereği var mı?” diye sorduğunda...

- Fırın yerine sadece set üstü ocak alsak iyi olur fikrinin neticesinde fırın yeri boş kalacak, tuhaf olacak, nasılsa alınacak bu meret, alalım gitsin, diye düşünürken, “Bana börekler mi pişirecekti, minno?” diye sorduğunda...

- ‘Fırın boşluğuna kazaklarımı koyarım o zaman’ abuk fikrime, sırf fırın almamak uğruna artık sıcak bakar olduğunda...

- Tezgah altına koyacağımız çöp kovasının ‘basılınca açılan mı yoksa gel-git kapaklı mı olsun’, kararını 25 dakikada alamadığından dükkandan basıp çıkma eğilimleri gösterdiğimde yanı başımızdaki çiftten hatun olanın saatlerdir sabunluk bakması ve bu durumun kocasına darallar getirmesi yüzünden kocanın da benle aynı anda kapıya yönelmesi üzerine sinir boşalımlı kahkaha patlattığımda...

Bu liste daha uzar gider ama benim Yonca’nın marangozuyla randevum var. Gardrop ve şifonyer şeysi. Çitile, çitile. Bitsin artık bu çile!

Çarşamba, Şubat 21, 2007

Regl Öncesi Sendromu

Ruş yeni manita yapmak üzere, Muratçım. Ondan da sana yar olmadı. Az farkla kaçırdın. Onunla detaylı bir manita seansı açtık. Boyu posu, parası pulu pek sonra geldi. Ortalığı topluyor mu, yemek pişiriyor mu, falan gibi kriterler konuşuluyor artık. Nasıl kadınlarsak, ben annamadım. Erkeklere sorsan kadınların onlarda aradığı şeyler bunlar değil derler. Tersine dünya. Ben benimkini kalemimden düşürmüyorum ya. Hadi germiyim, bir kez daha konusunu edeyim. Ben onu böyle sevmedim, anacım. O da ortalık toplar, yemek koşturur, arar sorardı. Hırt oldu. Hatta dün akşam hiiiiç haber vermeden gelecek sandığım vakitten dört saat sonra, geceyarısına doğru çıktı geldi. Cebinin şarZı bitmiş. Arayıp haber vermek -nedense- aklına gelmemiş. Yok yok, nedeni belli. Sanmış ki ben zaten alemdeyim. Bir sanmalar sunmalar.

Sabah yine uzun commute’uma eşlik eden Leonard Cohen. Açtım baktım Düella beni rahat bırakın, derdiniz sizin olsun, diye bloglamış. Aaaa! Gece saat 3’te demiş. Uyuyordur diye esemes attım: Benim sana olan aşkım bir başka. Derdim varsa sana anlatırım; yoksa seni derdim yaparım. Rahat bırakmam. Psikopatınım. Şak diye telefon etti. Uyumamış hiç. Nodüllü nodüllü güldü. Neden üstüme alındığımı anlamamış. O da bazen Yonc'un psikopatı oluyormuş durduk yere. 'Neden depresifsin böyle?', dedi. Bilmiyorum, dedim. Herşeye psikopatça takıyorum. Şövalye’nin gecikişine. Beni artık sevmiyor. Her blog satırında kendime cezalar arayışıma. Beni kimse sevmiyor. Şarkının sözüne. Kimse kimseyi sevmiyor. En son da hergün birkaç kez yedişer ytl bayıldığım Starbucks’ın ginger latte’sine. Hazır sevgi.

“Sen,” dedi. “PMS olmayasın?”


Bütün bunların açıklamasının bu kadar basit olmasını kabullenemedim. Tamam, PMS karmaşık bir olgu fakat kısaltmaya vurunca pek bir basit duruyor, canım. Açıklaması bu olunca sanki dertlerim tanımlanamadığı gibi anlamsızlaşıyor da. Söylediklerimi kimse sallamıyor.

Yok yok, olamaz, biliyorum. Beni kimse sevmiyor.

Salı, Şubat 20, 2007

Leonard Cohen'le Depreşmek

Memlekete yeniden döndüğüme herkes bin pişman. Ne Şövalye’de huzur bıraktım ne Düella’da. Şövalye beni aramadı sormadı ya ben yoldayken. Gıcık oldum bi kere. Hiç öyle ‘Hafiye Şövalye’den Ayrılmasın’ kampanyalarına kalkışmayın. Adam sempatikliğiyle hepinizi zehirledi. Ben buzdan analizlerle konuştuğum için kanınızı ısıtamıyorken Şövalye takıyor mavi boncukları tabii her tarafınıza. Feel-good-movie gibi adam. Ama sadece size. El iyisi resmen. İçi beni yakmakta.

Düella'yı da çektim kenara. Bıdır da bıdır da bıdır seyahat dertlerimi sıraladım. İş güç. Üstüne planlar, programlar, çizelgeler. Daraldı, yok oldu. Kaçtı. Geldiğim belli olmuş. Huzuru kaçmış. Şu hayatta kimseye yaranamadım. Ona yanarım.

Sonra mesela arabada Leonard Cohen dinliyorum. İyice depresyon. O buğulu boru ses ve ekosu. Felçli Hafiye sözlere de takar. Sözler bir hikaye anlatıyor ama tam da ne olduğu belli değil. Hepsi birer Aziz Latif örneği adeta. Kodlar var. Dayanamam. Çözmem gerek. Belki telgraf hanımın tellerine de konu olur:

Well, maybe there's a god above

But all i've ever learned from love
Was how to shoot somebody who outdrew you
It's not a cry that you hear at night
It's not somebody who's seen the light
It's a cold and it's a broken hallelujah

Benim için tüm zamanların favorisi Famous Blue Raincoat’ tur mesela. Ortada bir aşk üçgeni vardır ama Leonard bu üçgenin içinde midir, dışında mıdır; üçüncü şahıs kadın mıdır, erkek midir, nedir yahu, olur dururum. Bir de şu mısralar var ki:

Yes, and thanks, for the trouble you took from her eyes

I thought it was there for good so I never tried.

Acaba diyorum benim de gözlerimde bir huzursuzluk mu var? Öyleyse bırakın Şövalye uğraşsın lütfen. Uğraş(a)mazsa üçüncü bir arızayla gazımın alınması muhtemeldir. O arızayı Düella ilan etmiştim. Madem cinsiyeti belli diil. Ama o da pek bir boşverişçi bu aralar.


Belki benim de yollara vurmam gerek. Böyle fondip usulü değil ama. Sindire sindire. Gurme gurme. Şövalye’nin gidesi var ama onunla gitsek yollarda dönüşümlü olarak bir naz, bir domuzluk yapıcaz. İtişicez kakışıcaz. Bir anlamı kalmıycak. Çift olma hali kafadan karizmatik değil bir kere.

Pazartesi, Şubat 19, 2007

Hafiye'nin Farkı

Özlempansiyon olsun, Barışnerede olsun, Cüneyt360 olsun, bu tip insanlar böyle bloglar bloglar tutadururlar. Sonra da seyahatleri bitince zirvedeyken jübile ayaklarıyla bloglarına ara verirler. 10 ayda 14 ülke gezmişiklerini anlatıp durdukları eski defterlere bakıp durursunuz. E, aferim. Ne oldu? Hafiye kadın 12 günde 12 ülke gezerek seyahatlerini de bloglarını da ellerine tutuşturdu bunların.

Efendim, onların haberleri çıka çıka Cosmo’nun, Kelebek’in kıyısında köşesinde çıktı. Benimkiyse ekonomi bültenlerine manşet oldu. Onlar yüzleri gözleri toz toprak içinde dolanırken benim özel İngiliz uşağım vardı. Her işime koşturdu. Dudağım çatladı krem, gömleğim kırıştı ütü yetiştirdi. Çıplak ayaklı köylü kızlarını görmedim ama Paris’te, Milano’da, Dubai’de, manzaralı, jakuzili odalarımda binlerce yuroluk şarap kadehlerindeki dudak izlerinin sahibi oldum. Yalnız bütün zarafetimle ayrılırken eşantiyon sabunları, jelleri toplamayı bilhassa unutmadım. Hatta o kadar çok otel armalı havlu terlikleri oldu ki Şövalye’nin, sevinci ömre bedeldi.

Ha, arada Şövalye’ye arızalandım, o ayrı. Bu şapti oğlan ben gidince beni unuttu resmen. Önceden ‘ne şeker, tıpkı bebekler gibi’ diye size anlattığım şey döndü dolaştı beni tırmaladı yani özetle. Adam aramaz, sormaz oldu yahu. Köşeyi dönmemle varlığım bilincinden silindi alenen. Cicim aylarımız bitti galiba onlan. Ayrılırsak haber veririm, Muratçım. Ben zaten buralarda zor durucam gibi. Beni yanına, Chicago’ya aldırırsın artık. Öyle Amerika’ya Türkiye’den getirilme gelinlere de benzemem. Bana yol yordam öğretmen gerekmez. Hazır yapılmış bir hatunum. Rahat edersin.

Bir tenis topu gibi fırlatılırken bir ülkeden diğerine, arada bir Murat krizi çıkmış. Size çok kızdım sevgili hırt arkadaşlarımdan ibaret okurlarım. Yahu neden okur yelpazemin genişlemesi çabama tıpa oluyorsunuz ki? Ben topluma mal olmak, herkesin sevgilisi bir yazar olmak peşindeyim. Arada şehirli kadın çıkışları yapıp Ayşe Arman’ın tahtını sarsan kadın olmak isterim. Beni paylaşmaya açık olun çok rica ederim. Bağlaç olan de’leri ayıramayan da, birtakım deyimlerin farkında olmayan da okusun, lütfen ya. Çok rica ediyorum.

Salı, Şubat 13, 2007

Sevgililer Günü Hediyesi

Nerden takıldı dilime, anlayamadım. Canlarım, süper sizsiniz. Nııı-nıy-nıy-nıynıy-nınınım-nınınım. Süper Fm. Yol insanı bu hale getiriyor. Hafıza hangi dehlizlerinden geçti, bilemedim. Bu Murat şeysine de amma takılmış okurum. Yorum yapıcam dedim ama gece saat 2’de Stockholm’de kralın buzlu sarayına bakarken pek de bir şey olamadı. Arada Dubai’ye falan da gittim. Bünye bu. Makine diil nihayetinde. Yorum namına çıka çıka bu çıktı işte: 'Canlarım, süper sizsiniz'

Burada herkes ne kadar da Şövalye’ye benziyor. Özlemek bile tuhaf bir hal aldı. Kuzeyli gövdede Akdenizli kucakmış o. Sarsa da uyusak. Burada böyle çöpleri çıkarmaya uğraşmasak gözlerden.


Dün gece birkaç saatliğine uğradığım İstanbul’da biraz saydırdım ona. Olacak o kadar. Özlemenin sıkıntısından, diyelim. Hadise şöyle:

Bende alışveriş yapacak hal yok. Görev icabı uçaktaki duty-free’den bir traş makinesi kaptım ona. Amsterdam’daki otelden de godivaları yürütmüştüm. İğrenç bir naylon poşette verdim bunları ona. Al, sana manitalar günü hediyesi, diye. Ya zaten iki saatçik görüşüyoruz. Bu çocuğa hediye falan vermemek lazım. Sevindirik şirin gibi gitti traş oldu gecenin köründe. Ay, allaam. “Eee”, dedim. “Hani senin hediyen?”. “Çok ayıp”, dedi. Romantik romantik vericekmiş o. Hem zaten daha manitalar günü gelmemiş. “Ama”, dedim, “ben burda değilim ki 14’ünde. Bunu öngörerekten hediyeni sana erkenden aldım verdim. Senin de öyle yapman gerekirdi” Söylenmezmiş böyle. Neden ki? Çok güldü bana. Oysa ben her erkeğin rüyasıyım sanırdım. Odun odun işte, ne güzel. Al, ver. Tamam. Bir kucaklaşalım, bitsin. Rahat rahat.

Analiz bitmez. Neden de niye de, uhuu. Sanırsınız ki almış bir şeyler ama atmosferine kasıyor. Sonunda anlaşıldı ki adam daha hediye mediye almamış. Öyle çabuk(!) karar veremiyordu ya. Doğruuu, oldum. Bunu atlamışım. Böyle de bir huyumuz vardı. Hangi pantolonu alsa iyi oluru üç hafta düşünen biri var karşımızda. Bense üzerime giymeden takım elbise bile sipariş verebiliyorum internetten.


Ben kullanışçılık ve çabukluk, o ise estetik ve atmosfer kasarken nasıl bir arada olabiliriz endişesine kapıldım şimdi. Çöpler. Çöpdemirler. Şu seyahat bitse de rahatlasak.

Salı, Şubat 06, 2007

İzahnamem

Murat isimli okuyucumun gerçekliğine inandım ve onun yol açtığı birtakım içsel devinimler yaşadım. Bir elektrik aldım. Bir elektrik veresim geldi. Empresyonistiz ya hani. Anlatıym bari. Şimdi şöyle ki:

Murat kızmış bana. Bir yorum yaptık. Yapmaz olaydım. Hale bak, diye. Haklı.

Birincisi, o kadar inanmıyorum ki tanıdığım birkaç kişinin dışında blogumu okuyan olduğuna, hemen kuşkucu bir yaklaşımla, bi dakka bi dakka, oldum. Hafiyelik yapıp hatta, kimin bit yeniği bu diye araştırmalar bile yaptım. Bazen birisi beni beğense, flörtöz sebeplerle olsun, entellektüel sebeplerle olsun, insani sebeplerle olsun, ne sebeple olursa olsun, bir reddetme hali yaşamaktayım. Türkiye’de herkesin diline pelesenk olmuş Gaffurca tabirle, ‘beni beğenmiyor musun?’ hali. Beğenmiyorum, efendim. Hırt oluyorum karşılığında. Şövalye dediğimiz manita şahısın yerinde başkası olsa çoktaaan uzamıştı hatta. Onunla şu kısacık geçmişimizde dahi, binyediyüzyirmiyedi kez ayrılalım-bitirelim-farklıyız-bu iş yaş falan oldum. Allahtan o bir sabır taşı. Israrla stres testine devam ediyorum. Bakalım ne zaman çatlayacak?

İkincisi, kimse okumayacaktıysa neden halka açık bir blog var karşımızda, diye sormuş. Gene haklı. Gene açıklamasını yapayım. Kendimi anlatma telaşım hiç bitmesin: Biz bir kankalar grubuyduk. Dünyanın dört bir yerine dağıldık. Gel zaman git zaman, kendi adıma kesif yalnızlıktan kaynaklandığını düşündüğüm bir yazı yazma aşkı belirdi bende. Blog yazılarına benzer şeyleri emaille yolluyordum hepsine. Uzun yazıyorsun, dediler. Meşguluz, dediler. Mırın kırın ettiler. Bir web sayfası yap kendine, inbox’larımızı meşgul etme, dediler. O yüzden bu blog çıkageldi.

Muratcan. Keşke Atlanta’ya yolun düştüğünde bana bir not bıraksaydın da senle buluşsaydık. Bir kahve falan içseydik. Olmadı madem, tatilinde Türkiye’ye geldiğinde not bırak bari. O zaman görüşelim. Hırtlaşsam da kaçma. Aslında iyi bir insanımdır. DC’ye yolun düşerse Ruş'a da not bırak. Ha, bak o daha hırttır benden. Belki de ona baka baka karardım, bilemem. Ama korkma, o da yemez. Ne olur Hafiye'yi okumaya devam et. Bize biraz anlayış gerek, hepsi bu. Di mi Şövalye?

Bugünkü toplantılarım da bitti. Birazdan gym’e gidip yediğim sufleleri öğütücem. Yarın Amsterdam’a geçiyorum. Bilenler bilir. Orada paranoyam coşarsa daha karanlık şeyler saçabilirim buraya. Korkmayın. Nihayetinde acı patlıcana bişicikler olmuyor.

Umrumda Değil

Hala üç beş kankamın, onların da üç, hadi bilemediniz beş kankasının dışında bir okuyucum olmadığına inandığımdan bloguma yorum bırakan Murat isimli kişinin gerçekliğine inanasım gelmiyor. Eğer bu abi tanıdığımız biri olmasına rağmen sadece ortalığı karıştırmak adına bir mahlasla ortaya çıktıysa bu hareketini çok zekice buluyorum. Özellikle de Ruş'a, ‘bey’ demesini. Bizim seksi dansözümüzü erkek sanmasını sandırmamız gerçekten çok başarılı. Tebrik ediyorum. Yok, gerçekten Murat ise o zaman 20 Ekim 2006 tarihli Hafiye’nin Karakterleri yazımı okuyup Ruş'a dair fikir edinmesini rica ediyorum.

Gündüz toplantılar, akşam yemekler şeklinde ilerliyorum. Az önce haftalar önceden rezervasyonumuzun alındığı koko bir Fransız restoranına gittik. Menüyü anlayana aşkolsun. Hadi benim eski Parizyenliğim sayesinde çözdük. Masadaki bir iki kişiye yardımım da dokundu. Lakin ortamda sigara içilmeyişi çoğunu bozdu. Beni de üç saatten önce çıkamayacağımız. Kalkalım isterseniz, köşedeki bağrış çağrış sesleri takip edelim. Pubdaki gençlerin eğlencesine akalımı önerdim. Aa! Anında kabul gördü. Ama garsonumuz, pardon, le serveur’ümüz, Fransız aksanıyla rezervasyon iptali paramızı isteriz diye tutturunca oturduk yerimize.

Bir saat geçti. Sadece suyumuz ve şarabımız vardı masada. Su da sparkling su. Soda. Normal su getirin yahu. Bin kez söyledim. ‘Regular water’, diyorum. Servör yüzünü ekşitiyor. ‘Still water’ diyorum. Geliyor. Su bardağımda köpüklü sudan var. Hemen yanında boş bir şarap kadehi. Köpüksüz olanı ona koyuyordum ki servör koşaraktan gelip bana kızdı. Birileri de gelmişti kodaman kodaman. Şarap kadehine su koyamazmışım. Kardeşim sana ne. Yanımdakilere dönüp ‘amma lordlarmış bunlar da’, dedim.

Yanımdakilere hürmet sonsuz yalnız. Şaraptan mı, artık rezil olduk bir kere daha kötü ne olabilir hissinden mi bilemedim. Bir rahatlık var üstümde. Birine, ‘Ne iş yapıyordunuz?’, diye sordum. Masada bir sessizlik oldu. Adam meğerse önemli bir üst düzey bürokratmış. Ne bileyim ben?

‘Ben’ dedim. ‘Hiç bilmem Türkiye’deki önemli insanları. Kusuruma bakmayın’
‘Önemli değil,’ dedi. Kusur bir yana, yüzüme de bakmadı.
Çok da umrumdaydı. Gibi bir şey.
Yani...
Benim umrumda değil ama masadakilerin umruydu galiba. Bu bağlamda dolaylı olarak umrumda olsa iyi olur gibi gelmesi gerekirken yine de olamamasından yana bir sıkıntı oldu bende.

Pazar, Şubat 04, 2007

Penguen

İstanbul’a karlar serpişirken burada yani güneşli ve mutlu Londra’da otel odamda oturası gelmekten başka bir şeyi gelmeyen bir uyuzum. Uyuzluğumdan da bloga yazıyorum. Başka bir şey değil. Çık gez, di mi? Nereyi ve niye? Geç saatlerde otel odamda yığılmaktan baska düşüncem pek az. Son sekiz yılım yollarda geçtiğinden kendimi sokağa atma hevesim de en az o kadar. Az.

Hani kıskançlığım sonsuz ya şu Andlar’daki sümüklü kız çocuklarının çıplak ayaklarını görenlere. Büyük şehirlerin koko otellerinden onlara nispet yapabilir miyim bilemem. Ama onlardan birini burnumun direği sızlayaraktan özlüyorum. Lokmalar da büyük geliyor ayaklarım da ağır. Etrafım bana o kadar aşina geliyor ki zamanın burasında asılı kalmaktan korkuyorum. Senelerce asılı kalmışlıktan birikmiş düğümlerimi hatırlıyorum.

Resimlerine bakıyorum penguenlerle çekilmiş. En az penguenler kadar sevimli, onlardan daha bebi yüzüne. Sanki okula yeni başlamış bir çocuğum. O bebek penguene yapışmak istiyorum. Tıpkı annemin eteği gibi. Önümden kaldırılıp arkama konmasıyla yokolacak sanıyorum. Tıpkı bebeklerin sandığı gibi.

Cumartesi, Şubat 03, 2007

Tartı Telaşı Londra'da

Bilenler bilmeyenlere anlatsın. Ben çok anlattım. Çok da ağladım. Ağladığım için hor da görüldüm. Birçokları için havalı ortamlarda kolayından James Bondçuluk oynuyorum çünkü. Hain bir kurguda başrollerden biri bana düştü. Londra’da, yatırım bankacılarının arasına zembille indim. Dizi dizi minik küplerinin içinde beş ayrı ekranda royterz moyterz grafikler yanıp sönen adamlar ve kadınlar. Ama en çok adamlar. Akşamları yemeğimi yerken ne kadar da kibirliler. Herşeyi bilirler. Ben de biliyorum herşeyi ama benim bir şey bilmediğimi sanmalarına gıcık oluyorum. Özetle az gelişmiş ülkenin az bilinçli şapşalı muamelesine maruz kalıyorum. Eskiden savaşlar verirdim bu gibi hallerde aklımı fikrimi ortaya koymak için. Aklımsıra milli kimliğime laf getirmeme kasıntısı. Bir çeşit eziklik belki. Oturup onlara memleketi Levent-Etiler-Nişantaşı üçgeninden anlatacak değilim. Öyle yapanlara da gıcığım. Sallamıyorum artık. Hıı. Hıı. Whatever. Hava güzel allahtan. Piccadilly’deki koko otelim de güzel. Akşamları beş çayına gelen pinpon teyzeler de. Peki gözleyecek ve dolduruşa getirecek bunca şey varken ben ne yaptım?

Tartı telaşına yenik düştüm tabii ki! Banyomda bir tartı. Aman allahım. Ne kadar dijital. Fütüristik bir tarzı var. Şeffaf camımsı gövdesinin içinden parlak metalik şeritler geçmekte. Markası da Soehnle. Daha önce Soehnle markayla tartıldığımı hatırlamıyorum. Çık bakayım üstüne. Haaah. 66.2. Dur biraz da şu tarafa çekeyim. 64.7. İskandinav çağrışımlı ismine ve cismine baksan işten anlar duruyor ama pek deterministik çıkamadı alet. Hangisi doğru ki şimdi? Sonuca göre minibardaki koko çikolatayı yiyecektim fakat en kötüsüne çalışan aklım yüzünden yemedim.

Akşam Gippi’nin çıtır ve haliyle çok enerjik sevgilisinin peşinden bar bar dolaştım. O alkole vurdu, ben diyet kolaya. Sabah da uyanır uyanmaz spor yapmaya indim aşağı. A, orda da tartı. Kantar usulu. Kaçmaz. 64. Bu bağlamda bir kilo verdim galiba nihayet. Banyo yap, saç kurut, toplantıya yetiş derken öğledensonra olmuştu ama hala yemek yememiştim. Çılgınlar gibi kendimi etraftaki restoranlara attım. Birinden diğerine. Diğerinden öbürüne. Yemek yok! Junk yemiycem diye kastığımdan tabii, yoksa burger olsun pizza olsun gani gani.


Özetle, koskoca Londra’nın göbeğinde aç kaldım. İkibuçukta öğle yemeği servisleri bitiyormuş. Sevsinler. Gözünü sevdiğim memleket. Gözünü sevdiğim Amerika. Otele döndüm. Orada da aynı hikaye. Barmene yalvardım en son. Mutfaktan iki tike tavuk getirdi. Titreyen ellerimle çatalı bıçağı beklemeden Erol Taş misali yumuldum. Abiden meraklı bir ‘where are you from?’ geldi; o tikeler de boğazımda kaldı.

Salı, Ocak 30, 2007

Tartı Telaşı- 2

Bloguma yorum bırakanların kimler olduğunu tahmin edebiliyorum. Yem attım. Tuttular. Süper. Demiştim ya. Tartı cinnetinin kanı yerde kalmaz. Devam ediyorum. Hangi işin peşini bırakmış Hafiye, ha? Hangii?

Gugıl olsun, eşe dosta sormaca olsun, yaptık araştırmalarımızı. Hatta da bu sayede Fatosfatos isimli blogcunun sitesiyle bile tanıştım. Laf arasında, ilk kez kendimden başka birini de beğendim. Şöyleymiş işin aslı: Dijital tartı analog tartıdan ortalama 2 kilo fazla tartıyormuş. Kilo verme prosesini bloglayan Fatoş'un da zaten her iki tartıdan kilo skorları ayrı ayrı listeli. Eş dost da onayladı. Dijital çok çekiyor dediler valla. Para vermeye kıyamadım da bir diji tartım olamadı şimdiye kadar. Ondan bu kadar önemli bir ayrıntıya bu kadar geç vakıf olabildim.

Gene de bırakmadım ucunu. En doğrusu bildiğin kantar da diyen var madem. Yandaki eczaneye gidip bildiğimiz kantarda boyumu, kilomu bir kez daha hesaplattım. 65 işte. Senelerin değişmezi. Kasar 63 olurum. Tutunamaz. Yukarı çıkası gelir. Ama iyi bir şey oldu. Boyumu 1,75 sanıyordum. 1,76 çıktı, iyi mi? 8-10 yıldır boyumu ölçtüğümü hatırlamıyorum. Bazen birisiyle kıyas muhabbetine yanına dikilirdim, hepsi o. Hani üniversitedeyken bile uzamıştım da duyan şaşardı. 30'unda da uzar mı insan? Olmuş bişi artık. Tiroid falan bozulduydu ya bi aralar. Belki ondandır. Neyse yahu.

Hangi densiz şimdi bana şişko diyor? İspat ispat üstüne. 1,76 boyunda 65 kilo birine şişko denmez, tamam mı? Hem bende kas çok. Ağır çekiyor. 'Sporcu'yum ya. Ondan. Eki eki eki...

Cuma, Ocak 26, 2007

Tartı Telaşı

Düella'ya oturmaya gittik bir akşam. DVD'lerini seyrediyoruz işte, ne akşamı, gece olmuş. Ara verdik, banyoya gittim. A, bir baktım tartı. Her gördüğüm tartıya çıkarım ben. Yalnızsam tabii. Özellikle misafir olduğum banyolarda bulduklarımı hiç atlamam. Önce bir ayak hareketiyle bulunduğu kuytudan ortaya doğru iteler, sonra da üzerine yavaşça çıkarım. Hop diye çıkarsam fazla tartar diye korkarım. Çıktım işte Düella'nın ablasınınkine de öyle. Şok şok şok! 67.7'den 68!

Anneciiiiiiim! Diye bağırdım istemsiz. Hemen bir koşu içerden Şövalye'yi getirdim. O sıskalığıyla meşhur ya hani. Onu da çok tartarsa anlıycaz ki bozuk. O zaman rahat edicem. O da çıktı üstüne. Şok şok şok! 87!

O bir yandan ben bir yandan isyan ediyoruz. Evdeki tartıda ben 63, Şövalye 82 çekmekte çünkü. Hadi bugün akşam olmuş, şişmişiz, çok yemiş, çok içmişiz desek bile 5 kilo fark çıkmaz! Hadi ayın sonu olmuş, su tutmuşum kandırmacasını da ekliyim. Yine olmaz.

Düella acı gerçeklere davet ediyor bizi. O da istemezmiş böylesi rakamlara şahit olmayı ama gerçeklermiş ve acıtırmış. Sonra isyanı bıraktık, filme devam ettik. Önümden kareler, içimden liste liste diyet menüleri akıyor. Kendime de kızıyorum. Ulam, Amerika'da yedi sene o kadar kukinin, donatın içinde kilo almadın. Burda hemen cortladın. Amerika bitti disiplin gitti. Bir de o kadar spor yapıyorsun. Yapmasan ne olacaktın. Şişko.

Şövalye de huzursuz. Üstünü boş bırakmadık tabii. Yürüdük. Ben sadece tanıştığımızda 74 kilo olduğunu, beş ayda 13 kilo almış olduğunu söyledim. Bu ivmenin burda sonlanmasının iyi olacağını, aksi takdirde hızla bir tonton ailesine dönüştüğümüzü söyledim, bıraktım. Düella'nın baskısı daha psikoloji çökerteden cinsten oldu. Bütün erkekler manita bulunca salarlarmış zaten. Bizimki güya o kadar outdoor sportif dağcı gezginmiş ama tutmuş sonunda bir pansiyonda göbek büyütmüş, olmuş muymuş. Şövalye benden iyisini bulamazmış. Ama bu göbekle şansını zorluyormuş falan filan. Bir beş dakika geçti geçmedi, adam kalktı banyoya gitti. Ah, dedim. Kesin tartılacak. TV'yi kıstık. Sustuk. Banyo seslerine kulak kesildik. Sifonun ardından tartının itelenirken çıkardığı sürtünme sesini işitir işitmez kahkahalarımız deprem oldu. Şövalye döndüğünde bizi aşırı kıkırdamaktan yerlerde yuvarlanır buldu.

Kilolarıma bahane bulmadan bırakamam elbet. Devamı var bunun...

Perşembe, Ocak 25, 2007

Fişler ve Şişler

Ailecek 'çok yuvarlanma'dan 'hiç yoktan hır çıkarma'ya uzanan geniş spektrumlu ruhiyatımızı doya doya yaşadığımız kış aylarımızın oturma odasında ne zaman belirirse o zaman bilirdim ki evden kaçma zamanıydı. Beliren ne? Üstü kahverengi formika kaplı, demirden çitlembik bacaklı bir yazlıkçı masası. O kadar bu mevsime ait değildi ki açıldığında yazdan kalma kumlar bile serpilirdi halıya. Peki neyin habercisiydi bu masa? Vergi iadesi için yazılacak fişlerin! Arkasında babamın bıyık altı otoriter suratı. Haydi kızım, marş marş.

Annecim, benim sınavım var! Ödevim de var! Yalan. Sömestr tatili olurdu zira. O zamanlar bilgisayar da yok. Bileğine kuvvet yaz babam yaz. Turan Manifatura. Nehir Kundura. Öz Gıda. Oğul Giyim. Şen Kasap. Alt alta yaz ve topla bir de. Benden daha özürlü hesap makinesi kullanan yoktu; hala da olduğunu sanmam. Mesela en son hangi rakamı girdiğimi unuturum. O zaman beşer beşer toplıyim. Yok, üçer üçer daha rahat. Tuh, toplamayı bıraktığım yerin işaretini unuttum galiba. Haydi baştan. Ayy, yanlışlıkla MC tuşuna bastım. Bişi mi sildim demek bu? Öyleyse ne? Offff.

Birkaç gün o masa ve üzerinde o malum fişler, kardeşin üzerlerinde gezinen meraklı elleri ve annemin 'hadi bitir artık'larına rağmen mızıklarım ve babamın umursamazlığıyla kalırdı ortada. Sonuna doğru da illa bir kavga çıkardı. Öyle ya da böyle biterdi ama fişleri yazmam kaydıyla bana vaadedilen vergi iadesi tutarı da yalan olurdu. Harçlığıma bir zırnık iade eklenmemiştir zira.

Fişler gider masa gitmezdi yalnız. Masa, oturma odasının bir parçası olur, TV karşısında ödev yapmanın keyfine varılırdı. Çok uzamadan, okullar açıldıktan en geç bir ay sonra kalksa iyi olurdu yalnız. Aksi takdirde babam bu sefer ilk yazılılarını bana çakardı. Cevap anahtarı burda. Oku bakayım şunları. Kurşun kalemle mizan cetvelleri çizilmiş, karga burga doldurulmuş, paket lastikle tutturulmuş beş rulo çizgili parşömen. Ne anlar 10 yaşında bir velet muhasebeden? 21 yaşında işletme okurken de anlayamadım zaten. Mazimdeki travma yüzünden her muhasebe dersinden çaktım. Tek ders mek ders, ancak öyle bitirdim okulu.

(Uzun lafı gene kısaltamadım. Bayılanlara selametle. Zaten 'donsuz kadın resimleri'ni gugıllayıp her ne hikmetse buraya düşen 20-25 kişiden başka hepi topu üç, bilemediniz beş tirajlık bir blog bu. Onların da keyfine uyamıycam)

Neyse işte, sonu her daim işkenceyle biten fiş doldurma işlemlerinden baba evinden çıktığımdan beri uzaktım. Zaten Amerika'da yoktu bu işkence; fakat kahretsin Joe, ucundan gene yakalandım. Bu sene sonmuş. Ne de olsa excel çıktı, mertlik bozuldu sanmıştım. Yanılmışım. Yıllar içinde paslanmışım. Ne iadeye geçiyor, ne geçmiyor, bilmiyorum bile. Vaktinde de pek başarılı sayılmadım zaten. Babamın zarflarında hep hata çıkardı. Şövalye girdi benimkileri excele sağolsun.

Ha, fişlerin sıralı olmaları gerektiğinden bile bihaber Hafiye, tuttu onları dağıttı mı bi güzel excele girildikten sonra? Öyle verilmezmiş diye de günlerce süründü fişler sehpanın, büfenin, buzdolabının üstünde. Babaevi repeat. Son gün Düella da geldi. Bir tutam fiş verdiler elime, diz tarih sırasına diye. Sadece ay sırasına dizmem gerekiyormuş. Ben gün ve saat bile kastım. Meğer Düella'da da varmış ayrı bir tutam. Önce ayrı ayrı aylara bölecek, sonra ayları birleştirecek en sonunda günlere dizecekmişiz. Ben kafadan günlere dizdiğim için yeniden gene aylara bölmem gerektiği bi yana, dalga da geçtiler.

Madem öyle, işte böyle ben de domuz gibi oturdum. Elimi bile sürmedim. Oradan alacağım 350 yetele'ye de lanet olsun. Şövalye bozuldu. Hiç ilgilenmemişim diye bu sefer o domuzluk yaptı. İşin yoksa bir dolu numarayla gönlünü almaya çalış. Tam alıcam, bir laf ediyor, ben bozuluyorum. Bu sefer o uğraşıyor. Ben domuz. Sonunda hır da çıktı. Babaevi repeat 2. Offff.

Yani. İki sonuca vardım.
Bir. İnsanın yetiştiği ortam geleceğine dair ipuçları veriyor.
İki. Bu fişler insanı şişler.

Çarşamba, Ocak 17, 2007

Filmin Sonunu Merak Etmek

Bilenler bilir. Normalde televizyon seyretmem. Seyretmeye başlasam bile ilgimin sürekliliğini tutturmak zor. Bazen çok heyecanlı bir filmin orta yerinde tuvalete gittiğimde çıktığımda filmi unutmuş, mesela yemeğe ya da alışverişe çıkmaya hazırlanır bulurum kendimi.

Amerika evde film seyretme eğlencesinin cennet mekanı. Bin tane dvd geldi gitti evime zamanında Netflix sağolsun. Öyle kimileri gibi burn edip arşivlemiyordum da klasör klasör. Seyrettim, ettim. Etmedim, selametle. Ha, zamanında Gözde’yle de yaşadık. O ve binlerce dvd ve ben. Baştan sona adam gibi on tane film seyrettiysem en az bin tane de yarım yamalak film var hafizamda. Bazen biri aklıma gelir, sonunu merak ederim. O zaman da bir seyredene sorarım. Bazen seyredenin favori filmlerinden olur sorduğum film. Aa, sonu söylenmez, mutlaka izle diye beni kasar. Kardeşim, söyle yahu. Bir merak ısırığı bu. Kaşı işte. Di mi ama? Çok kastırırlarsa internete bakmaca. Sağolsun
www.themoviespoiler.com . Adı üstünde filmi mahveden. Başındaaan sonuna kadar tuvalette manita kritiği yapan kanka hatunlar gibi detay detay anlatılmış.

Oh be. Sizle mi uğraşıcam bi de?

Salı, Ocak 16, 2007

Mercimeğin Faydaları

Bana neler olduysa dün artık. Eve geldim, kimse yok. Ne dışarda yemek istedim ne de eve sipariş vermek. Canım da mercimek çorbası çekiyor. Şövalye’yi annesi beslemiş mücverle, dolmayla. Benim canım mercimek. Bir mücver-dolma paketi yollanmadı bana valla.

Hadi madem, yapayım oldum. Yemek yapmayı sevmediğimi alem biliyor zaten haliyle hiç öyle alengir malengir kasamam. Arada bir mercimek krizim geldiğinde atarım bir bardak kırmızı mercimeği suya, bir kaşık salça, bir tutam un ve biraz süt. İki karıştır. Kapağını kapat, tamamdır. Kapattım, duşa girdim. En kısık ateşteydi halbuki. Amanın, taşmış. Ocak mahf. Salla.


Zaten Oya gelecek yarın. Ona da iş çıksın. Geliyor heryer temiz. Ooh, kebap. Ortalık dağınık sadece. Bir yığın yapmış küçük odada. Dağınıklığı alıp oraya atıyor. Zamanla yığın oldu koca bir dağ. Eskiden ufak bir masaörtüsü yetiyordu kapatmaya. En son koca battaniyeyi kullanmış kapatmak için. Tabii ‘temizliğin’ üstünden iki saat geçmiyor ki, “euuee, benim siyah kotum nerde, kırmızı tokam nerde, yeşil pabuclarım, bifacilim, aynam, cımbızım...nerde yahuu?” olmıyim. Sonra o yığın dağı açılıyor, açılırken devriliyor ve karman çorman edilerek kayıp eşya bulunuyor. Ertesi hafta Oya yeniden aynı yığını dağ yapıp kırmızı polar battaniyemle kapatıyor. Bu böyle sürüp gidiyor. Bazen kayıplar kaybolduğu yerde kalsın desem sadece battaniyemi kaldırdığımda bile dağ devrilebiliyor. Nasıl ince bir dengesi varsa bu gavur dağının artık, bilemedim.

Neyse mercimek, diyordum. Yaptım mercimeği. Şövalye içmedi. Annesi doyurmuş onu. Zaten de beğenmedi. Ezmemiş, süzmemişim. Evde blender yok ki. Olsa da uğraşamam. Hiç süzmem ben mercimeği. Bir de işin yoksa blender’ı kur, o yoksa süzgeç üstünde kaşıkla ez. Bir dolu bulaşık çıksın. Peeh. Dişlerimde eziliyor, ağzımda süzülüyor ya. Yeter.

Oya’ya temizlik çıksın istemiştim ya. Ne kötü bir insanım ya da ne sevgili kulu Allah’ın Oya. Bilemedim. Gece yatmadan çorbayı dolaba kaldırayım istedim. Tenceresinin sapı elimde kaldı. Gerisi yerde. Halıda. Kapıda. Duvarda. Turuncu turuncu, yapış yapış. Oya’yı beklemez bu. Aldık artık elimize bezi, süngeri. Ha babam halı sildik, yer sildik, kapı, duvar sildik gece gece. Hayır, evin her tarafının elimde kaldığı yetmiyormuş gibi zaten üç tane tencere tava vardı, onlar da bizlere ömür.

“Bir daha yemek yapma, minno. Yazık, çok yoruluyorsun” gibi tuhaf bir cümle kurdu Şövalye. Gece temizliğinden yorgun düşmüş, uykuya dalmak üzereyken.

Cuma, Ocak 12, 2007

Uyanmış!

Saat 11'de arıyorum. Uykudan uyandırıldığına kızgın bir ses. Başka bir gün öğlen 1'de arıyorum. Aynı kızgın ses. 3'te arıyorum aynı. Derken geçen gün işten çıktım, eve gittim, yemeğimi yedim. Sonra aradım. Akşam saat sekiz. Yine aynı. Eeeh, oldum. Bu ne yahu? O da bana çemkirdi aynen. Bana neymiş. Hiç Hafiye'ye ne, olur mu? Karışmadan yaşayabilir mi?

Geçenlerde bir akşam oturduk CV'sini yazdık beraber. Her gün ısrarla soruyorum. Bir hafta geçti hala bir yere başvurmamış. Kariyer net bozukmuş. Bana yolla, dedim. Ben n'apabileceksem. Uğraşır didinir bulurum nasılsa başka yöntemlerle onu yaymayı. Önce nodüllü nodüllü güldü, sonra da azarladı bir.

Gerçekten ilginç bir hatunmuşum. Neden bu kadar müdahilmişim. E, çünkü içim rahat etmiyor onun düzensiz hayatından. Onun uykuculuğu, tembelliği, uflaması falan bana batıyor. Düzeltesim var. Düzgün bir işe girsin, onbirde uyusun, yedide uyansın. Izgara etli salatalar yesin, bol su içsin, spor yapsın falan istiyorum. Olduu, diyip gülüyor. Sonra yine 'sana ne yahu'luyor. Hakkaten bana ne. Neden haddini bilemiyor bu bünye?

Dün değil evvelsi gün de Levo annanesine yemeğe çağırdı. Bu şapti evde uyuycam, siz gidin diyor. Olmaz ayıp mayıp, incelik yapmış, hırtlık yapma etme, zorla götürdüm. Orda uyuyakaldı bu sefer. Misafirlikte uyuyakalan çocuklar gibi, az kalsın sırtlanıp götürecektik. Eve girer girmez uyudu. Gündüz oldu, işe geldim. Bu sefer kasmadım. Aramadım. Saat 3 gibi biip biip, esemes geldi. "Uyandım" diye mesaj atmış gülücüklü suratla beraber.

E, dedim, manyak kadın. Uyandırmasam da kendini böyle hatırlatıyorsun. 'Beni bugün sen uyandırmadın, aa, hayırdır', gibisinden. Onu boşverdik beni sordu. Anlattım işte. Sabah altıbuçukta kalktım, spor yaptım, banyo yaptım, işe geldim... 'Dur dur dur', dedi. Dinlemeye dahi enerjisi yokmuş. Başının belasıymışım. Sen, dedim, yeni uyanmadın heralde. Öyleyse 16 saattir uyuyor da. Yine kükredi bana. Bu sefer topladı pırtıyı ablaya gitti. Orası ücralığıyla bezginlere daha çok huzur vaadeden bir yer.

İkimizi de okuyan biri zaten ona benden en az beş kilometre uzak durmasını tavsiye etmişmiş. Ahaha, dedim. Evle abla arası sadece 3.7 kilometre. Arabayla giderken ölçmüştüm.

"Umarım kimsenin psikopatı olmazsın. Korkuyorum senden", dedi.

Salı, Ocak 09, 2007

Şöhret Yolunda

Cosmocular benden vazgeçtiler. Röportaj hatun gugıllamış, blog yazan başka kadınlar bulmuş kolaylıkla. Dolayısıyla benim 'resim vermem, isim vermem', sultan kanunlarıma katlanmasına gerek kalmamış. Şu gugıl çok rahatlık, canım.

Ben de gugılladım. Hoş, buna gerek dahi yok aslında. Pansiyon olsun Barışnerede olsun, 'seviyeli' bulduğumuz blog arkadaşlarımız dahi linklemişler kendilerini bunların bir kısmına. Bu kadınların kimilerinin yürekleri suskun bir peri kızı olmuş, kimilerinin kampana sesiyle gizemli tünellerden yalnızlığın başkentine doğru gidesi gelirken kimileri ilk masallarını dedesinin kucağında potinleri(!) yere değmiyorken dinlemiş. Kimileri 'gitmeyi, gezmeyi, görmeyi; hayata bu şekilde farklı açılardan bakmayı seven' kadınlarken kimileri kedili sıcak su torbası bulucam diye yıpranmış. Ve fakat ne olursa olsun pek çoğu gün batımında uçan martılar olsun, farklı ırklardan olmaları itibariyle ten renkleri kontrast yaratan şirin tonton bebecikler olsun, egzantrik mekanlarda uyuklayan kedi yavruları olsun bir yığın pıtırcık kartpostalı scan ederek koymuşlar sayfalarına. Ay çok güzeeel!

İşin birinci tuhafı, arkadaş diye bağrıma bastığım, beni tanıdıklarını sandığım KİMİLERİ ise 'sen bu siteyi çok seversin' diye bana ha bire bunları yollamaz mı? Çıldırıciiim. İşin ikinci tuhafı ise Hafiye iki yıldır uğraş didin, tehditle, şikeyle zoraki arkadaşları blogunu okusun diye kasarken öteki blogların hitleri çoktan yüzbinleri aşmış. Her bir yazıları en az 39 yorum almış. Yorumlar da bambaşka akıl fikir mucizelerine açılıyor elbet. 'Çok güzel olmuş', 'harika yazmışsın, ellerine sağlık', veya 'yüreğine sağlık'tan geçilmiyor ortalık.

Birbirini mütemadiyen alkışlayan, yalayan bir blog camiası var alenen. Bugünlerde bir çıkış arayan Düella dedi ki, bizim arkadaş çevresi yanlış tribünler, bizim asıl bunlara sızmamız gerek. Başka türlü şöhretin kapıları aranmaz. Ben de hala burda size laf anlatmaya çalışarak vakit kaybediyorum. Peeh! Başka blog açtım bile kendime. Oh olsun, yüreğime sağlık.

Cuma, Ocak 05, 2007

Öteden Beriden

Geriden gelmeye devam eden yazarınız aslında bütün gün blogunu toparlamaya uğraştı. Görücüye çıkacak diye. Cosmo dergisi blog yazan kadınlarla görüşmek istemiş. Resimler, röportaclar istemiş. Cosmocu bir röportac soruları yolladı. Eyvah ki ne eyvah! Meşhur olucam, diye önce bir hevesle başladım blogdan argoları, hakaretleri, (Türkler alıngandır hani) yanlış anlaşılabilecekleri ayıkla, uhuu, baktım, olacak gibi değil. Geriye kuş gibi bir şey kaldığı yetmiyormuş gibi tadı da kaçıyor. Salla dedim. Hafiye'nin meşrebi hafif. Görücü usüllük bir kız değil. Toplum hazır değil.

Hoş, Düella kendisininkini kolay ayıkladı. Seyahatname oldu çıktı pansiyon. Edebiynen. Hafiye linkini de söküp atacak sayfasından, görürsünüz. İzi kalmasın diye bu çabalar fakat ömür boyu yıkasa yüreğini çıkmaz bu aşkın lekesi, dedim. İnkar inkar bir yere kadar. O nasıl Yonc'a ültimatom koyuyor kocasının soyadını alıyor, babasınınkini atıyor diye. Aynı şey işte, Düellanım. Kel göründü.

Yonc dedik de... O ayrı bir şaptiye vakası. Şaşmaz. Cosmocu kızları başımıza o yolladı. Vay, bu konuyla ilgili en güzel arkadaşlar bende, gidin onlarla konuşun, diye. Her satırdan bir Yonc fiyaskosu damlayan bu blogları bir insan neden halka açar, ben anlamadım. Özgüvenden değil özbihaberlikten. Blogları okusa zaten böyle bir şeye kalkışmazdı.

Herkes Yonc'un nikahını merak ediyor, biliyorum. Pazar sabahı bize ihtiyacı olur mu, diye sorduk. Yok, dedi. E, dedik bizim de kuaföre falan gitmemiz gerekecek. Hani gelin bir kuaföre gider, düğündeki ağır top kadınlar da onunla gider, saç baş yaptırır. Herkesin paralarını da nikah salonuna götürmek üzere gelini kuaförden almaya gelen damat öder. Buna güvenerek saçımın kesimi geldiği halde bekletmiştim. Düella desen altı aydır tropik orman Jane'i. Saçları kaşlarına kavuşmuş. Pelinat desen Amerika'dan gelmiş. Saç kesimi falan haliyle kötü. Avucumuzu yaladık. Yonc bile evde yaptırdı saçlarını. Damat da duyarsa kriz geçirir diye bu dileğimizi dillendiremedik.

Nikah güzeldi ama. Yonc'un annesi bir cinnetle bütün salonu hizaya soktu, organizasyonu ele aldı. Yonc herzamanki gibi durumu abartmış. Damat geldi ve evet, dedi gayet. Tek protest hali kravatsızlığıydı ki şahsen bana batmadı. Sonra herkes şapır şupur öptü onları. Eğlenmek için de pansiyona yönlendik. Yonc, 30. doğumgünümde evlenerek rüzgarımı çalmaya çabaladı ama ı-ııh, her iki törene katılan kişilere sorun bir, herkes doğumgünümü koca bir kahkahayla anlatacaktır size. O kadar ki hatta, ertesi hafta yılbaşı da pansiyonda olsun diye imzalar toplandı, oylar, sloganlar atıldı.

Perşembe, Aralık 28, 2006

Bekarlığı Yonca'nın

Yazar blokunu nasıl atlatabileceğimi de gugılladım. Herşeyi gugıllıyorum zaten artık. Yaşam koçum gugıl. Ufak ufak yazmam salık verilmiş. Parça pinçik notlar halinde. Bütünleştirmek size kalmış. Hadi bakalım.

Uhhmm...

Türklerin plansız programsızlığına iyiden iyiye alıştım galiba. Yonc da önceden hiç istemediği halde Okan'ın sahnesinde bekarlığa veda etti. Karaoke barından tavernasına kadar hiç bir Istanbul mekanının on küsür kızı kabul edecek bir rezervasyon boşluğuna sahip olmamasının da bunda büyük payı var tabii. Bir millet kendini bu kadar mı sokağa atmaya heveslidir, yarabbim? Biz de tersine bu kadar mı çıkamayız pansiyondan?

Esra'nın dakiklik cinneti ve her nasılsa ekibi korkutmuşluğu olmasa ne Okan ne bişi, pansiyonda bekarlık bırakılırdı ya, neyse. Pansiyon döndüğünde kapıyı duvar bulmasına rağmen Esra ısrarla ikinci buluşma ayarlamaya çalışıyordu. Pansiyon'un alt limiti, Esra'nın üst limiti öğlen 12'de karar kılınmış. 11:45 gibi Pansiyon'u uyandırmaya çabaladım. Hemen akabinde Esra aradı. Yoldaymış, geliyormuş. Tam oniki-sıfır-sıfır'da kapıdaydı. Pansiyon acılar içinde ciyakladı: "Bir kere de pişman ol, vazgeç, gecik be kardeşim". Nafile.

Esra'nın yerinde ben olsaydım süründürürdü beni daha bir iki saat. Kapıdaki Esra olunca asker gibi hazırlandı. Buluşmaları Boğaz'da yürüyüş şeklinde hazırlanmış. Bir de aktiviteli yani. New Orleans'ta uyku muyku, jet-lag, aşırı gece hayatı sorunu dahi yokken on dakika yürüdü diye bana yapmadığını bırakana bakar mısınız? Dinsizin hakkından imansız gelirmiş; ben bunu öğrendim artık. Benim yüzüm çok yumuşak.

Okan'da da her taraf silme hatundu. Hem de dekoltelerine parıltılı sallantılı kolyeler indiren sarışınlaştırılmış balık etli modellerden. Okan'la mekanın gerekliliklerini yerine getirdik. Eller hep havadaydı. Yeni best-friend'i olarak Pansiyon beni ilan etti. Ne zaman aynı fotoğraf karesine sığmaya çalıştıysak Yonca fırlayıp aramıza girdi. Yonca gergin, sinirli. Olsun, üzerine gittik, hatta ağlasın diye kastık, 'Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar'ı söyledik hep bir ağızdan. Üzerine Dilocan lililililiiii diye zılgıt çekince Yonca sinirinden ağladı, evet.

Bir ara sahne molası veren Okan'la gruptaki kızlardan JJ arasında bir istek parça diyaloguna şahit oldum. JJ, Rakkas'ın çalınmasını istiyordu ısrarla. 'Mazisi var, n'olur,' diyor duruyor. Mazidar şarkılar genelde gönül telini titreten şeylerdir ya, 'Rakkas ne alaka?', oldum. Öyle loy loy loy şarkı. Alla allaaa! Mazisi şuymuş ki eskiden tombalakken JJ'in balkonlar da DD'ymiş. Kilolarla birlikte onlar da mazi olmuş. 'Gül memeler çağlasın' diye salladıklarının anısına istinadenmiş istek parça. Okan'ın da bu açıklamaya dahil edilmesi tuhaftı. O da ilgilenmedi istekle mistekle zaten gitti parıltılı hatunlara yazdı. Mola uzadıkça uzadı.Yonca sızdı.

Çarşamba, Aralık 27, 2006

Yazar Bloku

Aslında ne kadar çok şey oldu. Kısacık bir haftada kocaman kavuşmalar, bekarlığa vedalar, nikahlar, doğumgünleri...uhuu. Yazacak o kadar çok şeyim olmasına ve herkesin merak içinde bunları beklemesine rağmen hiiiç mi hiç yazasım yok. Hayır, ne Yonca kocaya vardığı halde ben evde kaldığım için ne de otuz yaşıma girdiğim için bir sıkıntı gazı söz konusu. Gaz hatta hiç yok. Olsa, iki satır şuraya çiziktiririm bari. Bilirsiniz zaten. Gazlardır bu blogun müsebbibi. Bir şey olsun. O şey içimde devinsin, sonra da bu bloga devrilsin şeklinde bir süreci var Hafiye'nin.

Durup dururken 'writer's block' oldum. Neden yarabbim derken, farkettim ki Pansiyon yüzünden! O da zaten bloke olmuş. Hiiiç mi hiç yazası yok.

Yonca'yı çıkardık hayatımızdan, başbaşa kaldık mı iyice? Araya Pelinat da karıştı. Bütün gazlarımızı kalemimizden çenemize yönlendirdik. Söz uçar, yazı kalır ya ( verba volent, scripta manent) Laklak uçtu gitti. Bu sayfa da 'hani bana? hani bana?', demek durumunda kaldı bir süre.

Çok ısrar ederseniz kronolojik bir aktivite raporu yazarım ama geyik, dumur, cinnet, sulu detaylar falan olmayabilir. Zorlasam mı ki kendimi?

*Gugılda 'writer's block' için 'yazar bloku' gibi çeviriler gördüm. Bana bir tuhaf geldi ama sıkıntı yaratmaz inşallah.

Cuma, Aralık 22, 2006

Farkı Farketmek

Üniversite yıllarındaki sosyal hayatımın önemli bir kısmını dört Adanalı erkekle geçirdim. Erken yirmilerinde erkeklerden neler beklenirse işte, onları alın teklifsizlik, küfür yaratıcılığı, acıbibere düşkünlük gibi özellikler ekleyin, bir kafanızda canlandırın. Birkaç yılı king masalarında, abaza geyiklerinde, abeslerde, rakı-kebap sofralarında erkek fatma olarak doğrultmuşluğum vardır.

Sonra ben gittim Amerika'ya. Onlar da askere, işe, güce. Turist yıllarımda bir kahve içmelik vakitleri ancak kotarırdık. Gel zaman git zaman yanlarında kızlar belirmeye başladı. Hanım kızlar. Fatma olmayanlar. Düğünleri oldu. Evlerine tıklım tıklım kültablaları, Zülfikar börekçisinin plastik kapları yerine artistik düzenler geldi.

Geçen gün toplandık. İş çıkışıydı. Öpüştük sarıştık sonra da bakıştık. Mesela, birinin Kazakistan'daki Rus hatunlarıyla maceraları gündeme geldi. Bu sakıza müsait gündem ancak madde olarak kaldı. Amiyane altyazılar döşenemedi. Kapandı. Mesela, ortak cinnet tanıdığımıza yokluğumda iyice sinirlenilmiş. O da ancak bir resmi gazeteye yakışır özet olarak kaldı. En yaratıcısından küfürler dizilemedi. Dutlar dizildi. Tıkandı.

Benden habersiz sıklıkla toplandıklarını da anladım. Kalkarken sordum:

"Beni neden dışlıyorsunuz? Beni beğenmiyor musunuz?"
"Yok, ondan diil"
"Ne peki? Eskiden her türlü abesi yapardınız rahatlıkla. Neden çekingen oldunuz ki şimdi?"
"Çünkü sen artık gömlek giyiyorsun, kolye takıyorsun"

Bana bir şeyler olmuş. Benim hiç haberim olmamış.
Eve dönünce aynaya baktım. Eski fatmalığımı farketmemişiliğim gibi yeni hanımlığımı da hiiiç mi hiç farketmedim.
Ben de benden uzak kalsaydım farkı anlardım belki.