Annem asla Adanalı bir erkekle evlenme der dururdu. Ammman, yazdıysa bozsun Allah der, vuracak tahtalar arardı. Annemin sözünü dinlemek için bir çaba sarf etmedim tabii ama neyse işte kaderiyle kısmetiyle onun dilediği gibi non-Adanalı bir adamla evlenegeldim. Dikkat etmiştim de annem, Adanalı erkeklere dair anti lafları hep yemek yaparken söylerdi. Hiç sevmez yemek yapmayı sağolsun ama yaşadığı coğrafya böreğe çöreğe, ete kebaba düşkün bir kocası olması bahtsızlığını çok mümkün kılmıştı.
Annem mesela fasulye, pilav pişirirdi. Yanında söğüşler, salatalar da olabilirdi ama babam sofraya bakıp, ’ee, yemek nerde?’ diyebilirdi. Babamın lügatında yemek, et demekti. Öyle fasulyenin içinde yüzen kuşbaşı etlerden de bahsetmiyorum. Et yemeğinden bahsediyorum. Köfte, pirzola, sucuk, ciğer ve envai kebaplardan yani. Zaman içinde ancak kolesteroller çıkınca önlem alma gerekliliğinin farkına varıldı da yine ancak öyle öyle kırmızı etlerden vazgeçildi. Hoş, bu sefer de etler gitti börek çörekler geldi. Bu sefer de şekerler tansiyonlar çıktı da onlardan da vazgeçilmediyse bile azaltıldılar. Zaten erkeklerin 50’lerinden sonra bir otorite kaybı söz konusu oluyor. Onu isterim, bunu isterimlerine pek aldırılınmıyor. Annem ve kız arkadaşları gayet mutlu mesut yemek vakti saati demeden canları ne isterse onunla meşgul oluyorlar. Adamın önüne makarnalar, sadece bir salatalar çıkıyor, tamam.
Annem boğazlar meselesinin kökenini Adanalılıkta bulduğundan Adanalı damat getiren karmayı kovuşturuyordu belki tahtalara tıklataraktan ama yanılmış işte. Yani doğru motivasyonlarını yanlış yerlerden kovalamış. Meğersem ‘boğazına düşkün adam’ın memleketi yokmuş. Şövalye de İstanbulluluğuna rağmen boğazına gayet düşkün. Hatta da bir şeye ikna edilecekse, gazı alınacaksa adamı yemekle kandırmak pek mümkündür. Yalnız Adanalı erkek kankalarımın ısrar ettiği üzere gelin hanımı validenin yanına içli köfte, dolma, sarma öğrensin diye çırak verme düzeyinde değil. Kolaycı da. Şövalye'nin lügatında da 'yemek' büfe demektir. Kendisi tost, burger, yengen, goralı falan sever. Ev yemeğinden anladığı ise bahsi geçen ekmek arası birtakım et veya şarküteri ürününün evde yapılanıdır. Evdekinin büfedekinden farkı olsa olsa tavada sucuklu yumurta ve kıymalı makarnadır.
Hafiye de anası gibi yemek yapmaktan hoşlanmaz fakat klasik anlamda tencerede pişen sebzeli ve bakliyatlı ev yemeklerinden hoşlanır. Kendisi yapmasa da haftada bir kadına pırasa, fasulye, ıspanak gibi şeyler pişirtir. Zorda kalmadıkça pirinç pilavı, beyaz makarna falan yemez. Onların yerine bulgur pilavı ve kepekli makarna pişirir. Ona göre ev yemeği sağlıklı olmalıdır. Bu yüzden yağı, tuzu da ancak koklatılabilir. Yani her gün glisemik endeks değeri ve sodyumu düşük, lif oranı yüksek kompleks karbonhidratları ve haftada iki üç öğün de ızgara eti tercih eder. Buna rağmen Düella’ya göre erken göçecektir bu dünyadan. Bu kadar kasmanın sonu ancak böyle bir kapakla taçlandırılabilir. O da mezar taşıma ’kastın da ne oldu’ vari bir mani olarak yazdıracaktır da bunu.
Bakın buraya da yazıyorum. Bizim evimizde haftanın en az altı günü mutlaka yemek vardır. Bu bir ottur, kompleks baklagildir, tahıldır, sebzedir ve tencerede pişmiştir. Benim yemek yapmadığımı iddia eden Şövalye sağlıklı tencere yemeklerini yemek kategorisine sokmadığından bunu böyle söylemektedir. Hatta o kadar sağlıklı olmasına bile gerek yok, annem Adana’ya dönerken buzdolabına dizi dizi içli köfteler ve dolmalar bıraktığında Şövalye bunları da yemekten saymayıp tost yeme girişiminde bulunmuştur. Hem de mık mık mık sonsuz söylenerekten. Baktım artık evde 'sözde' yemek olmayışından surat astığından ve hatta da bulgur düşkünlüğümü köylülükle vasıflandırarak –güya- mazeret ürettiğinden beri hiper yağlı kıymalı makarnayı dayıyorum servis niyetine. Yanına da kızarmış sosis ve sucuk. Arkasına da profiterollü tatlılar. Hala iki kaşık da olsa bari arada kabak yemesini ağla bağır, yalvar yakar tuttursam da çok mutlu kocam. Kocamı yemekle mutlu edebiliyormuşum yani. Bunu da öğrendim.
Haftasonu Düella da ifadelendirmişti kıymetimin bilinmezliğini. Ona da neler neler yapıyorum, ama yine de şeytan tüyünden geçinip kılını kıpırdatmayan Şövalye’ye kıyamıyor, bana zalim oluyor. Ben istikrara, sağlığına sıhhatine yönelik çalışıyorum ya, daha uzun vadeli ya. Anında mutluluk yok ya. Bırakın yaranmayı, direk hor görülüyorum. Sıkıcı bulunuyorum.
Annem mesela fasulye, pilav pişirirdi. Yanında söğüşler, salatalar da olabilirdi ama babam sofraya bakıp, ’ee, yemek nerde?’ diyebilirdi. Babamın lügatında yemek, et demekti. Öyle fasulyenin içinde yüzen kuşbaşı etlerden de bahsetmiyorum. Et yemeğinden bahsediyorum. Köfte, pirzola, sucuk, ciğer ve envai kebaplardan yani. Zaman içinde ancak kolesteroller çıkınca önlem alma gerekliliğinin farkına varıldı da yine ancak öyle öyle kırmızı etlerden vazgeçildi. Hoş, bu sefer de etler gitti börek çörekler geldi. Bu sefer de şekerler tansiyonlar çıktı da onlardan da vazgeçilmediyse bile azaltıldılar. Zaten erkeklerin 50’lerinden sonra bir otorite kaybı söz konusu oluyor. Onu isterim, bunu isterimlerine pek aldırılınmıyor. Annem ve kız arkadaşları gayet mutlu mesut yemek vakti saati demeden canları ne isterse onunla meşgul oluyorlar. Adamın önüne makarnalar, sadece bir salatalar çıkıyor, tamam.
Annem boğazlar meselesinin kökenini Adanalılıkta bulduğundan Adanalı damat getiren karmayı kovuşturuyordu belki tahtalara tıklataraktan ama yanılmış işte. Yani doğru motivasyonlarını yanlış yerlerden kovalamış. Meğersem ‘boğazına düşkün adam’ın memleketi yokmuş. Şövalye de İstanbulluluğuna rağmen boğazına gayet düşkün. Hatta da bir şeye ikna edilecekse, gazı alınacaksa adamı yemekle kandırmak pek mümkündür. Yalnız Adanalı erkek kankalarımın ısrar ettiği üzere gelin hanımı validenin yanına içli köfte, dolma, sarma öğrensin diye çırak verme düzeyinde değil. Kolaycı da. Şövalye'nin lügatında da 'yemek' büfe demektir. Kendisi tost, burger, yengen, goralı falan sever. Ev yemeğinden anladığı ise bahsi geçen ekmek arası birtakım et veya şarküteri ürününün evde yapılanıdır. Evdekinin büfedekinden farkı olsa olsa tavada sucuklu yumurta ve kıymalı makarnadır.
Hafiye de anası gibi yemek yapmaktan hoşlanmaz fakat klasik anlamda tencerede pişen sebzeli ve bakliyatlı ev yemeklerinden hoşlanır. Kendisi yapmasa da haftada bir kadına pırasa, fasulye, ıspanak gibi şeyler pişirtir. Zorda kalmadıkça pirinç pilavı, beyaz makarna falan yemez. Onların yerine bulgur pilavı ve kepekli makarna pişirir. Ona göre ev yemeği sağlıklı olmalıdır. Bu yüzden yağı, tuzu da ancak koklatılabilir. Yani her gün glisemik endeks değeri ve sodyumu düşük, lif oranı yüksek kompleks karbonhidratları ve haftada iki üç öğün de ızgara eti tercih eder. Buna rağmen Düella’ya göre erken göçecektir bu dünyadan. Bu kadar kasmanın sonu ancak böyle bir kapakla taçlandırılabilir. O da mezar taşıma ’kastın da ne oldu’ vari bir mani olarak yazdıracaktır da bunu.
Bakın buraya da yazıyorum. Bizim evimizde haftanın en az altı günü mutlaka yemek vardır. Bu bir ottur, kompleks baklagildir, tahıldır, sebzedir ve tencerede pişmiştir. Benim yemek yapmadığımı iddia eden Şövalye sağlıklı tencere yemeklerini yemek kategorisine sokmadığından bunu böyle söylemektedir. Hatta o kadar sağlıklı olmasına bile gerek yok, annem Adana’ya dönerken buzdolabına dizi dizi içli köfteler ve dolmalar bıraktığında Şövalye bunları da yemekten saymayıp tost yeme girişiminde bulunmuştur. Hem de mık mık mık sonsuz söylenerekten. Baktım artık evde 'sözde' yemek olmayışından surat astığından ve hatta da bulgur düşkünlüğümü köylülükle vasıflandırarak –güya- mazeret ürettiğinden beri hiper yağlı kıymalı makarnayı dayıyorum servis niyetine. Yanına da kızarmış sosis ve sucuk. Arkasına da profiterollü tatlılar. Hala iki kaşık da olsa bari arada kabak yemesini ağla bağır, yalvar yakar tuttursam da çok mutlu kocam. Kocamı yemekle mutlu edebiliyormuşum yani. Bunu da öğrendim.
Haftasonu Düella da ifadelendirmişti kıymetimin bilinmezliğini. Ona da neler neler yapıyorum, ama yine de şeytan tüyünden geçinip kılını kıpırdatmayan Şövalye’ye kıyamıyor, bana zalim oluyor. Ben istikrara, sağlığına sıhhatine yönelik çalışıyorum ya, daha uzun vadeli ya. Anında mutluluk yok ya. Bırakın yaranmayı, direk hor görülüyorum. Sıkıcı bulunuyorum.
Bu millet çok kısa görüşlü azizim. Çok.











İçsel yolculuğum dış dünyamın gerçeğine çarptı sanırsam. Şok şokella oldum. En son bana laf atılalı on yıl olmuştur rahat. Bu süreçte cazibemi yitirdiğimden değil elbet. ‘Bu hatuna laf atarsam o da beni paralar, en iyisi mi uzak durayım’ ışığı yaydığımdandır. Küçükken ve ezikken olur bu tacizler en çok. Kaşara bulaşmazlar. Sanıyordum. Belki de kompleks miyim, özenti mi, yoksa kocam beni sevmiyor mu falan diye dramalanırken ışığım, auram ezilmiştir. Ne biliym. Aaa.

