Çarşamba, Mart 12, 2008

Gittigidiyor'un Ürün İadesi

18 Şubat 'ta Gittigidiyor.com'dan meric2006 isimli satıcıdan bir elbise satın aldım. Ürünün sayfasında iade kabul etmediğini belirten bir ifade yoktu. Sıkı bir Gittigidiyor.com müşterisiydim ve o ana dek iade etmek isteyeceğim bir durum olmadığı halde ne olur ne olmaz diyerek iade almayan satıcıdan asla ürün almıyordum.

Ürün elime geçtiğinde elbisenin bedeninin yanlış ifadelendiğini ve yaka modelinin resimdekinin aynı olmadığını farkettim. Markalı bir ürün olduğu için sahte olabileceğinden şüphelendiğim halde gerçekten de yaka kısmının da tuhaf ve resimdekiyle alakasız durmasından dolayı 24 saat geçmeden ürünü satıcının adresine kargoyla geri yolladım. Sahte marka durumundan çok da emin olmadığım için kimseyi rencide etmek istemediğimden hileli ürün olarak raporlamadım ve bedeni yanlış diyerekten onay da vermedim. Durumu Gittigidiyor.com'a da bildirdim.

Ben de okuyucularımı tanıyorsam ‘internetten elbise mi alınır’ diye bıdıbıdılayacağını biliyorum. Markasını ve kesimini bildiğim bir elbiseyi alırım. Daha önce defalarca yaptım ve hep de memnum kaldım çünkü. Çok spesifik elbise modelleri oluyor bana çünkü. Elbisenin sadece bedeni tutmasa –ki çok da tuttuğunu söyleyemeyeceğim- yine iade etmez, birine hediye ederdim ki vardı iş arkadaşlarımdan talibi zaten. İş ki elbisenin yakası olsaydı. Fotoğrafta usturuplu bir şeydi, gerçeğini Paris Hilton bile giyemez, öyle diyim size. Elbisenin yakası alenen yoktu çünkü. İçine tişört giyilebilir türden de değil üstelik. Kokoş bir elbiseden bahsediyoruz.

Satıcı iade isteğime önce mırın kırın etti. Kargoladığınız adres doğru değil dedi, fakat kargo size geri dönerse bana geri yollayın tekrar, dedi. Sonra kargo gelince haber vereceğim demesine rağmen iade aldığını kendisi onaylamadı. Yerine Gittigidiyor.com'un Destek Hattı elbisede ter lekeleri olduğunu, elbisenin kullanıldığını ve bu yüzden satıcının iade almak istemidiğini söyledi. Ben de bu sefer asıl hikayeyi anlattım. Elbisenin sadece üç dakika denenmek amaçlı giyildiğini ve zaten üzerime olmayan bu ürünü giymiş olamayacağımı, ürünün aslında fotoğrafındaki ve açıklandığı gibi de olmadığını söyledim. Bu sefer de Destek Hattı yetkilisince tutarsızlıkla suçlandım.

Birincisi, satıcı iade almadığını söyleseydi zaten bu ürünü almazdım. İkincisi, ürün %100 açıklandığı gibi olmamasına rağmen hile bildirecek kadar agresif olmadığımdan tutarsızlıkla suçlandım. Üçüncüsü, satıcının ifadesinin benim ifademden daha yeğ tutulmasındaki sebebi anlamıyorum ve Destek Hattı elemanının benle bu tarzda konuşmasını hiç profesyonel bulmuyorum. Destek Hattı satıcıyla anlaşmazsam bu işin çözülmeyeceğini ifade etti fakat satıcının anlaşmaya niyeti olmadığında bu işin nasıl çözüleceğine dair bir süreçleri de yoktu. Param bloke olarak onlarda kalıyordu ve hatta da bu yüzden bu işten en karlı onlar çıkıyordu.

Hadi dedim satıcıyla uzun uzadıya konuşayım, dertleşeyim. Türkler böyle anlaşıyor madem. Bunu yapar yapmaz yumuşadığım falan mı sanıldı nedir, kabalığın, çamurun bini bir para oldu. Alenen yakası olmayan bir elbiseyle memeler dışarda alem yapmışlığıma geldi olay. Elbisede buram buram ter kokusu varmışmış da, nasıl satarmış da bu ürünü bir daha. Biraz ağlak, biraz öfke. Bu yani. Konuşa konuşa geldiğimiz yol bu.

Satıcıya paramı istemediğimi fakat satıştaki başka bir ürününü alabileceğimi önermiştim. İki hafta daha zaman geçmesine rağmen ne üründen ne satıcıdan ne gittigidiyor'dan, kimseden haber çıkmadı. Tekrar Destek Hattı'na sordum. Probleme çözüm önerisi olarak ürünün satıcıya iadesinin ancak ürünün yarısının parasının benden kesilerek mümkün olacağını söylediler.

Ürünün fiyatı 129 YTL idi. Elbiseyi kullanarak(!) iade ettiğim için cezam da yaklaşık 65 YTL. Alırken ve iade ederken olmak üzere iki kez de 15 YTL'lik kargo ücreti ödedim. Neticede iade kabul alan bir satıcıdan aldığım ve 24 saat içinde de iadesini gerçekleştirdiğim, üstelik de sahte olması kuvvetle muhtemel bu ürünü satıcıya iade edip 80 YTL de ceza ödeyeceğim bir senaryo dayatıldı. Neden gittikçe daha çok mağdur edildiğimi gerçekten anlamadım. Kamera şakası gibi geliyor bana.

Yurtdışındayken senelerce Ebay'in de sıkı müşterisiydim. Ebay ismine güvenerek burada da devam ettiğim bu web alışverişinin burada bu ciddiyetsizlikle konumlandırılmasına gıcık oldum. Türkiye'de internet alışverişinin neden geride kaldığını artık daha iyi anlıyorum. Bir daha asla Gittigidiyor.com'dan alışveriş yapmayacağım gibi kimseye yapmasını da tavsiye etmem. Gittigidiyor'dan geçen yıl 1.000 YTL üzerinde alışveriş yaptım. İnternetten alışverişi çok da pratik bulurum üstelik, fakat bütün bu olan bitenden sonra bir daha internetten ürün almaya çok çekiniyorum açıkçası. İlk kez bir ürünü iade etmek istedim. Başıma bu geldi. İyi oldu, belki de ders almam gerekiyordu. Gelen malı kabul ettiğiniz sürece internetten alışverişin bir sakıncası yok sanırım. Biraz da ne çıkarsa bahtınıza. Gelen şey sunulan şey olmasa da almak zorunda olmanız kandırmaca değildir de nedir?

Herşey bir yana, Gittigidiyor’un platformdan başka bir şey sağlamadan, yani birtakım kurallar, korumalar, yönetim ilkeleri, proses, adı her neyse o ‘sistem’ dediğimiz şeyden olmadan bu kadar başarılı olmasını anlamıyorum. Yani 'artık' anlıyorum. Yeni teknoloji ortamlarında da başarılı olmanın eski usullerden farklı olmadığını, yani düzene müzene dayanmadığını, herşeyin göle maya çalarak ama o mayanın da alternatifsizlik ya da en iyi ihtimalle tüketicinin bilinçsizliği yüzünden bir şekilde tuttuğunu ve bu yoğurtların benim gibi saf salaklardan başka kimseyi ekşitmediğini artık öğrendim. Bütün naifliğimle web sitelerinin sağ üstündeki ‘ebay’ ibaresini görünce kendimi Amerika’da sandım galiba.

Bu vesileyle Şövalye olsun Düella olsun girişimciliğe girişen herkese sesleniyorum: Bırakın plan mlan yapmayı. Duymak istemiyorum. Bu memlekette müşteriyi dövsen gene de para kazanıyorsun. Hiç kasmaya gerek yok. Salın gitsin ya.

Just Do It yani. Do whatever.

Salı, Mart 04, 2008

Çok Muhabbet Tez Ayrılık

Aslında bir daha Düella’dan bahsetmeyip intikamımı ondan bu şekilde almayı planlıyordum ama okuyucularıma neden böyle davrandığımı da açıklamam gerekmekte. Şimdi efendim, olaylar şöyle gelişti:

Cuma akşamı iş çıkışı Düella bize geldi. Aslında bizde buluşup dışarı yemeğe gidecektik ama gelmesiyle dışarı çıkmaktan vazgeçmesi bir oldu. Yemeksepeti’nden pizza söyledik eve artık. Çok vır vır ettim diye Victoria’s Secret pijamalarımdan uzak duruyor artık. Şövalye’nin eşofmanını giydi, koltuğu yatağa çevirdi ve salona kuruldu. Bu kurulum 24 saat aralıksız sürdü. Tuvalete bile oldukça cimri davranarak gitmek dışında bir kıpırtı göstermedi. O koltukta konuştu, muhabbet etti, Lost seyretti, Lost’un Bermuda Şeytan Üçgeni gibi bir sırrı olabileceğini düşünüp üçgeni internette araştırdı, blog yazdı. Çaylar, kahveler, salepler, tostlar yedi. Adeta orada yaşadı.

Şövalye maaşlı işinden istifa etti ve arkadaşlarıyla yeni bir iş girişimine girişti. Bunu yapacağını biliyordum elbet. Düğün sonrasına ayarladı ki annemler beni işsiz adama vermekten imtina etmesin diye. Bu durumun ağır bir hali kaldı üstümüzde. Daha doğrusu benim üstümde. Neden? Çünkü planlar değişti. Ev almamız ertelendi. Çünkü evin geliri belli değil oldu. İyi tarafından bakarsam bana da fırsat çıkmış oldu, evi ben geçindiriyorum havalarına girip günlük işleri ona yıkıyorum. Eve gelince de ‘ay bi yarım saat konuşmayalım, beni kendi halime bırak, biraz kafa dinlemek istiyorum’ falan diyebiliyorum. Fena diil yani. Sevdim bu aile babasının ev hanımı karısını ittirip kaktırma halini. Hoş, bizimki rahatsız olmaya başladı sanırsam. Corporate işi olmaması para kazanmadığını göstermiyormuş. Bana her harcamamızı EFT’lemeye başladı. Dedim yapma. Ben söylenebilme hakkını tercih ediyorum. Para mara istemiyorum. Parasıynan söylenmek istiyorum.

Gece bir ara ben lafcambazı oynamaya dalmıştım, ev halkından izole olmuştum. Düellocu’nun sesi yavaş yavaş yükseldi; yükseldiği yerden de paldır küldür devam etti bir saat kadar. Şövalye’nin yeni işinden çağrışan bir memleket meselesini tartışıyorlardı. Düella da tüm amazonluğuyla neredeyse orada can verme uğruna Şövalye’ye laf anlatmaklardaydı. Şövalye laftan anlamaz ki. Hem adamı bağıttırır hem de ‘aa adam bağırıyor’ diye tuhafsar. Düella o kadar boğaz patlattı ama Şövalye’ye sorsak aklında sadece Düella’nın ses tonu kalmıştır. Kulağındaki titreşimler falan. Adamın içerikle alakası yok. Onun derdi atmosfer. Çiçekler olsun, tatlı diller, güzel kızlar ve adamlar, hamaklar, tatiller, çayır çimen kelebekler, tonton tatlı bebekler, mırıl mırıl sohbetler olsun. İşinin parası, pulu, kariyer olanaklarından ziyade ofisinin manzarası, dekorasyonu, iş arkadaşlarının tipi falan daha önemlidir onun için mesela. Tam terazi burcu insanı. Düella da çıkmış gelmiş, üzerinde kantin kokusu, kriz çözmekten düğüm olmuş amele haliyle Şövalye’ye halkını savunmakta. Umarım Şövalye’nin lakabındaki tezatın farkındasınızdır. Kendisi Şövalye’den ziyade bir prens. Yordu işte Düella’yı. 'Aman aman. Hadi seni öpüyor möpüyor, kalbini kazanıyor; ben başağrımla kalakalıyorum' diyerek gitmelere kalkıştı. Yalvar yakar ikna ettik. Oturdu.

Gerçekten gitme zamanı geldiğinde işte saçını başını düzeltmesini falan söyledim. Ben derim hep böyle şeyler. Höööytt, diye daldı. Bana manipülatif, dedi. Şövalye’yi de, kardeşimi de manipüle ediyormuşum. Ama kendini edemezmişim. Buna izin vermezmiş. Bir süre görüşmeyelim, dedi. Tamam dedim ben de. Uyuz uyuz ayrıldık. O evine gitti, biz de goralı yemeye giderken Düella'ya da hak verme tribine giren Şövalye’yi kıstırdım bu sefer. Ben ne yapıyorum sana, ha? Ben seni manipüle ediyor muyum? Bak doğruyu söyle bak söylemezsen daatırım burayı, falan diyordum ki çıktı geldi bizimki. Hiçbir şey söylemedi. Öyle oturdu yanımızda arkadaşıyla buluşuncaya kadar.

Bu kadar çok vakit geçirince aynı tıkışık ortamda ister istemez hırtlaşıyoruz işte. Yine durumdan karlı çıkan Şövalye oldu. Düella’dan soğumamı derinden temenni eden insan olaraktan bu işte İngilizvari bir parmağı olduğunu düşünmekteyim.

Salı, Şubat 26, 2008

Gençlik Başımda Duman

Eski çıtır büyüdü, 28 oldu. Artık yeni bir çıtırımız var. 22’sine taze girdi. Neo-Çıtır. O da bir şeyler yazıyor çiziyor. Hadi ben biraz şoparma, biraz deşarj olma, biraz da onu bunu kışkırtma dürtüsüyle yazmaktayım. Düella da içini organize etmek için yazacakmışmış. İçini organize edeceğine önce evini organize etse iyi olacak. Gene bütün dolapların içindekiler dışarda. Kendileri bomboş. Malzemeleri ortalıkta. Neyse işte. Ben sakinliyim, o organize olsun isterken Neo-Çıtır bu işi daha ciddiye alıyor. Gibi geliyor bana en azından. Kaleminden çıkanları önemsiyor, onları geliştirmeye çalışıyor, eleştirilsin istiyor falan filan. Şarkı yarışması jürisi ağzıyla, güzel bir enerjisi var işte oğlanın. Bir elektrik alabiliyorsunuz. Bir ışığı var. Fakat sanki bu eleman 22 yaşında değil de 32 yaşındaymış gibi davranmaktan da geri kalmadan ha bire aparkatlar indiriyoruz, cık olmamış, cık iyi durmamış diye diye bir hal olduk. Hadi bunlar tokadı olsun işin. Düella'nın en sevdiği tarafı yani İŞ’in. Bu İŞ mayadaki kendini bilmezlik, ikilik ve hipokrisiyle birleşince ortaya şahane bir eser çıktı. Aparkatların üzerinden daha 15 dakika geçmeden hem de.

Bizimki 20 yaşındayken bir aşk romanı yazmış. Daha doğrusu bir chapter yazmış 20 sayfa kadar. Bir telli metot defterine eliyle, mavi tükenmezle. Beyaz Dizi serilerine taş çıkartır, best seller olur cinsten. Onu da tutmuş saklamış. Yüksek sesle ben okudum, beraber güldük. Yazarken bile gülüyorum hala.

Hikaye çok sürükleyici. Üniversiteden yeni mezun kızıl saçlı, yeşil gözlü genç kızımızın acilen iş bulması gerekir çünkü mutfak tezgahının üzerinde ödenmeyi bekleyen faturaları vardır. Citybank’ta (yanlış yazılmış da olabilir, kurgu bir banka da olabilir) işe girmeyi kafasına koymuştur. İş görüşmesine giderken külüstür arabası çalışmayınca 'yapma bebeğim, lütfen’ diye inler(!) İlk maaşıyla ona bakım yaptıracağına söz vermesi üzerine araba çalışır. Bankaya vardığında oldukça gecikmiştir ve çarçabucak arabasını fıstık gibi bir spor arabanın önüne park eder. Görüşmenin olduğu kata vardığında asansörden inerken yere kapaklanır. Önce bir çift siyah pabucu görür gözleri. Kafasını yavaşça yukarı kaldırırken lacivert gözlü esmer adamın gömleğini yırtarcasına duran gelişmiş kaslarını fark eder. Bu adam aslında bankanın genel müdürüdür ve aşağıda önüne park ettiği spor arabanın da sahibidir.

Genel müdür tescilli güzellerle flört eden, karizmatik ama küstah bir adamdır. Genç kızımız ise sade bir güzelliğe sahip, akıllı, çalışkan ve biraz da sakardır. Genel müdürün küstahlığı karşısında kavga gazına da gelir. Hatta okulda gittiği Aikido kursunda öğrendiği birkaç figürü genel müdüre uygulamayı içinden geçirdiği sahnede o kadar ağladım ki gülmekten, anlatamam. Tam da bu tokat mı seri tokat mı, dayak mı kötek mi, diye düşündüğümüz sırada isabet olmuştu yazarın kurguya bu agresif katkısı. Diyorum işte insan 7’sinde neyse 70’inde de o. Hem beyaz dizi hikayesi yazacak kadar naif ol hem de içine kemik çatırtısı koymak isteyecek kadar hırt. Allah seni n’apsın?

O kadar ısrar ettim. Öyle Tetteh’le Metteh’le olmaz bu iş. Asıl reyting bu romanı yayınlamaktan geçer, dedim. Dinletemedim. Bir yanı mahsun, utangaç prenses ya bunun. Küçücük bir yanı canııım, abartmayın. İşte o yanı çok utanıyor olmalı. Madem benim blog da Düella'ya araç oldu. Buradan biraz da siz ısrar edin madem.

Salı, Şubat 19, 2008

İsmi Ne Olsun?

Düella yine çok çalışmaklar içinde debeleniyordu geçen hafta. Oradan da iş seyahatine gitti. Bir haftadır görmüyordum kendisini. Bünye de alıştı kaşınmaya. İşi gücü varsa var, uyandırdım da, kapısına da dayandım da. Bekledim ona buna bağırdı telefonda. Sonra işte klasik, beraberce şaştık saşırdık insanların nasıl oluyor da bu kadar demotive, iş sahiplenmekten uzak ve şapşi olduklarına. Bizim tipik ukala dümbeleği sohbetleri yani. Kuzen dayanamadı, gitti. Karda kışta ancak yürüyerek ulaşsa da arkadaşlarının evinde dvd seyretmede buldu mutluluğu. Çocuk akıllandı tabii. Biraz daha kalsa o da yiyecekti üç beş tokat.

Düella yeni blog açmaya niyetlendi niyetlenmesine de işte isim bulamadık siteye. Bütün önerilerime burun kıvırdı. Bütün akşam ıkınaraktan tavanlara bakıp isim düşündüm. Blogun ismi kendini tanımlayan bir şey olsun ama bu tanımda hoş sohbeti, sivri dili, tokat atma aşkı, çalçenesi, uğrak mekanı oluşu, vesairesi hepsinden izler bulunsun istiyor. Bulamadık, anasını satayım. Düella'yı anlatan ‘üç sıfat bul’ analizinden başladık, Çalıkuşu’ndan çıktık. Hayır, diyorum bana vermeyin böyle challenge’lar. Psikopata bağlıyorum. Hayır, bir nane de çıkmıyor. Pek yaratıcı olduğumu da söyleyemem. Allahın analistinden ne beklersiniz?

Gece eve döndüm. Şövalye’ye anlattım tüm olan biteni. Şaptiler sizi, dedi. Yattı uyudu. Karanlıkta aklıma bir şey geldikçe doğrulup doğrulup Düella’ya blackberry messenger’la yolladım. Allahtan blackberry kullanmaya başladı da telefon masrafımız azaldı. Hem sohbette zaman, mekan tanımaz bir yöntem. Herkese tavsiye ederim. Dün gece Şövalye şağ yanımda ilk REM uykusunu geride bırakırken Düella'yla bizim şöyle diyaloglarımız oldu:

Hafiye: Dayakci.com? iyibirnane.com? seritokat.com?
Düella: Off, bu mudur? Seri tokat mı? Hey allaam, is that me?
Hafiye: (Evet, osun ama farkında değilsin) E, yaratıcılık bu kadar benden.
Düella: Seri tokat. Hmm.
Hafiye: Ya aynen. Bir kenarda dursun. Yine düşünmeye devam edelim
Düella: Yazma isteğim kaçtı.
Hafiye: Hoppalaaa.
Düella: En iyisi senin siteden anket yapalım. Millet de bu minvalde şeyler söylerse ben bir daha kimseyle görüşmiyim
Hafiye: Seri tokat sitenin içeriğine uygun olabilir bari. Bir de animasyon koyarız. Bir el, bir o yanağa şaplak atar, bir bu yanağa. Şak şuk, şak şuk...
Düella: Şakşuka nasıl? Şaka da şukaaa
Hafiye: Tokat hissi şakaşuka’da var. Şakşuka’da değil. Bir de bol ’ş’ harfi var. Türkçe karakter zorlaması. İsmi saksuka.com falan olucak. Hem şakşuka da sen değilsin ki. Bak seritokat.com. Söylenişi çok güzel.
Düella: Off, yat hadi manyak

Beş dakika sonra bir daha mesaj attım, ’bu son, bu son’ diyerekten. ”Kuruttun beni kadın, tam bir görev insanı” dedi ve siteden de yazmaktan da vazgeçtiğini tekrar deklare etti.

Ben yine de vazgeçmedim ve uyuyana kadar bu konuyu düşündüm. Güzel bir şey çıkarırsak yazmaya başlar, diye. Bana neyse? Ne, hakkaten? Ne?

Bir de siz düşünün. Benim gibi sol beyinli bir tiplemede bitmesin bu mücadele.

Pazartesi, Şubat 18, 2008

Aile Planlaması

Ottan moktan sebeplerle, bazen sebep dahi yokken bana çiçekler yollayan Şövalye bu sevgililer gününde bu faaliyette bulunmamıştı. Ofisteki kızlara sırasıyla buketler yağdı. Direktörümüz kalpli pastalar yolladı falan. "Ee", dedi, iş arkadaşının biri. "Nerde senin çiçekler? Hıı? Abicim, erkekler böyledir. Evlenene kadar. Hihohaa."

Zırt, esemes yolladım.
Şövalye, benim çiçeklerim nerde? Evlilik çiçeği öldürüyor mu?
Zırt telefon.
Şövalye istifa edecekmiş. Ona kıl olmuş. Buna kıl olmuş. Hem benim de öyle çiçek istememem lazımmış. İstenir miymiş. Çok ayıpmış.

Ofiste her kime kıl olduysa artık, hıncını esemesimden aldı. Boşanmaya bile kalktık. Kapattık. 15 dakika geçti. Tekrar telefon. Boşanmak istemiyormuş. Ama ben hala istiyordum. Nazlandım tuzlandım. Sonra ikna oldum. Neyse, hala evliyiz.

Akabinde, öğle yemeğine çıktık takımca. IT’den bir arkadaş bizi görmüş, masamıza geldi. Karısının karnı burnunda. Ben hamilelik nasıl, doğum normal mi olacak, hangi hastanede olacak, bebek odası tamamlandı mı, gibi sorular sorarken Şövalye’ye yolladığım esemesin müsebbibi iş arkadaşı futbol muhabbeti açıyordu ısrarla. Ben neler hissettiğini sorarken, o birtakım futbolcuların transferlerine dair yorumlarını istiyordu.

Bebek daha önemli bir gündemdi anlaşılan eleman benim sorularımla daha çok ilgilendi. 38 yaşında baba oluyormuş ama bilseymiş bu hissin bu kadar güzel olduğunu daha erken evlenir, daha erken baba olurmuş. "Sen de elini çabuk tut", dedi.
"Biz daha geçen ay evlendik", dedim.
O da evleneli bir yıl olmamış ama işte çocuğu doğuyormuş. Ne varmış.

Bebek zamanlaması geyiğine iyice dalmıştık ki muhabbetlerin kamberi iş arkadaşı lafa girdi. “Boşver tavsiyeyi mavsiyeyi sen. Ben Hafiye’yi tanıyorsam bebeğin ne zaman doğacağını planlamış, bir business modelini bile oluşturmuştur çoktan. Sen hiiiç nefesini tüketme” dedi.

Hiç alakamın olmadığı, asla özel muhabbetler yapmadığım bir iş arkadaşımın beni bu şekilde tanımasının nasıl mümkün olduğuna takılmış durumdayım. Daha geniş anlamda etrafıma bıraktığım algıyı çok merak ediyorum. Çok saklı olduğumu sanıyordum. Anlaşılan değilim. Nedir beni ele veren o ipuçları yahu? Meraktan ölücem.

Cuma, Şubat 08, 2008

Hastayız Biz

“15’er dakika sürecek”, dedi hemşire iki şişe serumu getirirken. Biri antibiyotik diğeri ateş düşürücüymüş. “Siz şöyle uzanın”
Kolumu sıyırdım. Avucumu sıktım. Hemşire dirseğimin içinde iğneyi batıracak damar ararken Şövalye’nin suratı kireç oldu ve fena oluyorum diyerek kaçtı gitti.
Florence Nightingale’deki acil serviste yüksek ateşle pişerken kolumdaki serumla tek başıma yatakaldım.
Sabahtan beri Şövalye’nin işten çıkıp beni doktora götürmesini de burada tek başıma kalayım diye mi beklemiştim? Yanımda geldi getirdi ya buraya kadar. Koca mı, koca işte. Buna da şükür.

İlk serum 15 dakika sürmedi. Şapşi hemşire damarıma inen borunun birine sekiz çizdirmiş. Sıkışan borudan sıvı geçemeyip sıkışıyordu. Yattığım yerden kalkıp durumu düzeltememek de sinirlerimi bozdu.
Ya neden herkesin her işinin sadece arızalı tarafını görüyor bu gözler? Hay allahım.
Vakit de geçmez böyle. Damlayamayan bir serum. Öksürüklü ciğerler. Ağır grip. Yüksek ateş. Kayıp koca.
Ha gayret telefonuma uzanıp Düella'yı aradım.
O da pek kocakafa bu aralar. İşyerinde sabahlıyor. Son durumumu anlattım ona.
Tek başına acilden ben arıyorum onu. O beni aramıyor.
Gönlünü gün edeni sevmez sevda ister hep onu üzeni.
Ben onu merak ediyorum. O beni etmiyor.
Şövalye’yi çekiştirdim ona. Klasik.
Dedim yarın bir gün doğurursam sen gel benle doğum odasına. Bizimki bir iğneye fena oluyorsa doğum görse kendisi hastanelik olur kesin.
Doğumu bırakır onunla ilgileniriz artık.
Tamam, dedi o da. Sever öyle kan görsün, acı görsün.

Sonra Şövalye geldi. Biraz hava almış, kendine gelmiş.
Çikolata da almış. Doktora çaktırmadan bana yedirme tribinde. Yasak falan değil de sanki yasak bir iş yapıyormuşuz gibi çaktırmıyoruz. Bu da bizim eğlencemiz işte. Evcilik oynar gibi.
Zaten hastayken kilo alan tek insan olarak tarihe geçicem.
Moralim düzelsin diye adam dayadı muzlu rulo, dayadı börek çörek.
Ben diyorum sebze çorbası, o diyor boşver.

Eve geldik. Ben düzeldim. Şövalye hastalandı.
Bu hafta evde nöbetleşe işe gidemeyip nöbet tuttuk.
Yalnız Şövalye hastayken çok isyankar çıktı. Su içmiyor, terleyince üzerini değiştirmiyor.
Ateşi de çok çıktı. Damarını delecekler diye korkusundan doktora da gitmedi.
Siberkondriyakım ya, internetten baktım. Ateş düşürmek için soğuk kompres yapmak işe yararmış. Kafasına, ensesine buzlu torbalar tuttum.
Bağırdı, çağırdı. Her seferinde annesini aramakla tehdit ettim. Sustu.

Çarşamba, Şubat 06, 2008

Venedik Civarındaki Adalar

Venedik’te lokal tatlar bulmak adına civardaki adalara gidelim dedik. Balıkçılar yaşarmış oralarda. Ne güzel de ben istemedim tur mur almak. Turlar uyuz eder beni. Şövalye istedi.

Murano-Burano ve Torcello mi ne üçlü ada turu. Bir grup İspanyolla bir tekneye bindik. İlk durak el yapımı cam eşyalarıyla ünlü Murano adasıydı.


Biz adanın normal limanına değil de hangar gibi bir yerin iskelesine yanaştık. Hoop, hangardayız. Bir cam atölyesi burası. İçerde camdan atlar, kuşlar yapan bir amcayı seyrettik üç dakika kadar. Sonra bizi üst kata aldılar. Kocaman bir mağazayı zorla dolaştırdılar. Tuvalete kaçtım. Kapısında söylendim durdum. Bir kumpastı bu tur. Paramızla zorla camdan zımbırtılar almaya getirilmiştik tur kisvesi altında. Tabii ki suçlu Şövalye’ydi.

Torcello’da in cin top oynuyordu. Adadaki bütün evler satılıktı. Vaktiyle Hemingway’in kaldığı bir otel-ev de kapalıydı. Bir saatimiz vardı fakat 15. dakikada iskeleye geri dönmüştük bile. Şövalye her yerde olduğu gibi burada da ev alma fikrine kapıldı. O iskeleye asılmış ev ilanlarına bakarken ben 45 dakika boyunca dergi okudum bari. Allahım, ne sıkıcı. Hep Şövalye’nin yüzünden.

Burano’yu çok sevdik. Tam bir balıkçı ada köyüydü. Düğün, cenaze ve doğum ilanlarını astıkları bir meydan vardı. Öyle aman aman ilan yoktu. Bir avuç yerdeki bir avuç insandan ne kadar çıkarsa o kadar. Sokaklarında çocuklar top oynuyordu. Tonton teyzelerin bigudiden çıkma kahverengi kıvrık kısa saçları pencere önünde sallanan koltuklarında bir görünüp bir kayboluyordu.

Hadi iyisin dedim Şövalye'ye, neyse ki burası geldiğimize değdi de yırttın bu geceki çenemden.



Salı, Şubat 05, 2008

Venedik-Roma Treni

Venedik-Roma treninde bizim yerimizi yanında iki kızıyla seyahat eden İtalyan bir teyzeye de satmışlar. Teyze arıza çıkardı. Şövalye’ye anlamadığı halde nasıl bıdır da bıdır konuştu. Allaam, şu kadın sussun yeter ki diye kaçtık gittik. Kondüktörün bize gösterdiği düdük yere oturduk.

Türkiye’de ne arızaysa 'elalemde de arıza, hııı hadi bakiym', yapıp kötü hali o kadar kötü değilmiş gibi gösteren bir zihniyet vardır ya. 301’e benzer yasalar mesela, Almanya’da Portekiz’de, Danimarka’da falan da varmış diye bas bas ispatlıyordu kanalın biri geçen gün. 'Onlar kendini köprüden atsa, sen de mi atıcan?' da denebilir bunlara. Tabii onlar için bu sadece 'bir yasa var uzakta’dan ibaret. Sormak lazım en son kim ne zaman yargılanmış bundan diye. Yasaymış. Yemişim yasasını. Kendini asla iyi ifade edemeyen bir millet, hele de yazılı olarak asla ve kat’a ifade edemeyen bir millet, neden yazılı dursun ister kuralları ben anlamadım. Hepsine de çok güzel uyuluyormuş gibi. Yasa da kesmez, anayasaya da yazmak gerekir. Anayasaya bakıp giyinicez ya artık. Belki dişlerimi nasıl fırçalamam gerektiğini, tırnaklarımı ne renge boyamam gerektiğini de söyler belki bana anayasa. Başucu kitabı yaparım. Hayatı kullanma kılavuzu.

Bilet satışı hatasından çıktık işte geldik yine aynı muhabbete dadandık. İtalyanlar da şaptilikte bizden geri kalmadıkları halde nasıl oluyor da onlar müreffeh biz değil geyiğine. En azından adamlar tarihi binalarını yıkıp yerlerine çirkin binalar dikmemişler. 500 yıllık apartmanlarda oturmaktan gocunmamışlar. Şimdi yan gelseler turizmden istiflerler parayı. Ocak’ın ortasında dahi dağ taş turist kaynıyordu ortamda. Belki de tembellikten yapmadılar, kim bilir? Keşke biz de tembel olsaydık.

Türkiye’de görev yapan bir batılı yönetici ortamdaki enerjiden bahsediyordu geçende. Hani Batı’da asla olmayan cinsten bir enerji. Ben de aynen farkındayım bu enerjinin fakat maalesef çoğu izolasyonsuzluktan havaya karışıyor bu ‘enerji’nin. Uzay boşluğuna. Herkes bir uğraş didiş içinde koçlar keserken sofralara ancak hiçler kalıyor. Enerji kaybı. Kaybı bile değil, zararı hatta. Bazen büyük uğraşlarla bindiğimiz dalı da kestiğimiz oluyor. Allah boy vermiş; gerisini koyvermiş gibi. Bir neyi niye yaptığını bilmemedir, nelere sebep olacağını öngörememedir gidiyor. Deli olucam. Balayında mıyım, stres mülakatında mı belli değil.

Üç dükkanın ikisinin ayakkabıcı, birinin dondurmacı olduğu Roma bünyeye biraz olsun iyi geldi bari. Layt layt takıldım. Oh be.

Pazartesi, Şubat 04, 2008

Venedik'te Balayı

Oda hamam gibi oluyor diye pencere kındırık uyuyorduk bu Venedik otelinde. Taş köprü merdivenlerinden bir indirilip bir çıkarılan tekerlekli el arabalarının tak tak tak sesleriyle uyanıyorduk her gün. Şehirde yaşam tam bir işkence. Burda oturuyorsav evine masa alsan sorun. Bir kasa meyve alsan sorun. Eline, beline, tabanına kuvvet. Bisiklet bile kullanılamıyor.

Bir güzel koku geliyor burnuma. Şövalye’ye sokuluyorum. Koku çoğalıyor sanki. Bu adam kek gibi, kurabiye gibi kokardı da börek gibi koktuğunu hiç bilmezdim. Uyku sersemi miyim? Aç mıyım? N’oluyor? derken o da bana döndü, ‘Bu güzel koku da ne?’, diyerekten, soraraktan.

Ayıldık baktık dışarı. Çapraz altımızda bir pizzacı var. Fırınını yakmış, kokusunu da sokağa salmış. Sabah sabah canımız çekti, çok fena. Gidip yiyemiyoruz da.. Bu dibi yanık, ince çıtır ekmekli pizzaların malzemeleri üzerlerinden düşüyor. Tadı da ehhh. Ben İtalyan yemeklerini İtalya dışında seviyorum, diyim. Amerikanize edilmiş Çin yemeklerini özgün Çin yemeklerinden daha çok sevdiğim gibi. Hatta özgünü mümkünse yemiyim. Pizza dediğinin, mesela, bence hamuru yumuşak olur, kalın olur ve bol domates soslu olur. Öyle ki malzemeler hamura gömülü olur. Dilimi eline aldığında kayıp gitmez.

Hava soğuktu. Dolaş dolaş kara sulu bacaklarla daha da soğuk oluyordu. İkide bir bir kafeye gidesim geliyor. Şöyle yayılayım, ısınayım, bir dergi falan karıştırayım. Sen Starbucks istiyorsun, diyor Şövalye. İlla Starbucks olması gerekmiyor, canım. Bir koltuk veya rahat bir sandalye. Bir de kahve. Yok. İtalya’da Starbucks yok. Muadili yayılmalık lokal kafeler de yok. Varsa yoksa ayakçı birahaneleri gibi ayakta iki tek espresso attıkları düdük dükkanlar. Hayır, ayakta duracaksam kahve içmem zaten. Kahve içmek bahane. Dinlenmek şahane bana. Dinlenemedim. O oldu. Ağla ağla dolandım bu açık hava müzesi şehirde.

Dolayısıyla Venedik’e bayıldım, diyemem. Enteresan bir yer, evet, ama ben müze sevmediğim için her yeri müze gibi olan bu şehri de sevmedim. En düşük sezonda gittiğimiz için belki de ortalığın sessizliği de bu müze hissine katkıda bulunmuştur ama cıvıltılı olsaydı da sevmezdim muhtemelen. Zira turistten, turizmden başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığı yerleri sevmiyorum. Öyle lokal insanlarla kaynaşayım, otantik yerler göreyim derdim yoktur. Kaynaşmak becerebildiğim bir şey değil zaten. Onu Düella yapar. Gözlemlemektir benim derdim. Etrafı seyretmektir. Gerçekten orada yaşayanların ne hızda yürüdüklerini, hangi caddede buluştuklarını, neler giydiklerini, süpermarketlerini, o sene hangi model ayakkabının moda olduğunu, trafik polislerinin tipini, duruşunu, okul çocuklarının üniformalarını merak ederim mesela. Aradığım antrolopojik tatları bulamadığım gibi Şövalye de beni sanat ve tarih düşmanı ilan etti durdu.


Neyse ki Roma gerçek yaşantısıyla daha başarılıydı.

Çarşamba, Ocak 30, 2008

Balayı

İzlenimci bir blogcu olduğum için ‘şöyle oldu, böyle oldu’ diye anlatmaktan içim bayıyor. Yediğim, içtiğim ve gördüğüm sizin olsun diye yapıyorum bunu. O yüzden zorlama bu yazılar ama görev adamlığım bunu emretmekte. Acılar içindeyim. Sizin için katlanıyorum.

Düğün bittiğinde biz de Şövalye’yle beş yıldızlı, boğaz manzaralı balayı odamıza gittik. Ne boğaz ne de beş yıldız umrumuzdaydı. Ayaklarım şişmiş, acımıştı. Gelinlikte yer yer şarap lekeleri vardı. Daha üç saat öncesine kadar ‘aman kırışmasın, aman kirlenmesin’ diye kastırdığımız kutsal emaneti çiğneyerek çıkardım üstümden. Kafamdan 74 adet toka ve firkete çıktı. Saçlarım adeta çölde yuvarlanan çalılar gibiydi. Çok yorgun olmama ve çok üşenmeme rağmen yıkadım onları.

Ertesi sabah, aaah, ertesi sabah ! Ne mi oldu? (18 yaşından küçüklerin okumaması gereken şeyler bekliyorsanız, avucunuzu yalarsınız ) Otelde masaj yaptırdım ayol. Uzakdoğulu küçük parmaklara. Böyle bir mutluluk yoktu. Arkasında da hamamda göbek taşına yattım, uzandım. Kuş cıvıltılarıyla karışık kanun ezgileri de atmışlar fon müziği niyetine. Ömür boyu kalasım geldi orada ama her güzel şeyin sonu vardı. Annemler aradı. Dönüyorlarmış. Beni görsünlermiş. Onları yolcu ettik ve ertesi gün balayımız başladı.

Bütün bu balayı ve üzerine yüklenen anlamlar falan bize uygun düşmüyor. Önem vermediğimden değil; bilakis veriyorum. Ama bizimki gerçekten de 'beraber çıktığımız tatil’den öte bir şey değildi. Görücü usulü evlenmedik ki. İlk kez başbaşa kalmıyoruz ki. Bekarken ailesiyle yaşayanlar için büyük bir değişiklik olabilirdi evlilik. Evlerinden gelin olarak çıkarlar ya, hani damat bey bir iki arkadaşıyla kapıya gelir. Eller öpülür. Kızı evden alırlar.

Süper özgür ortamları olduysa bile aile evinden ayrılmakla sık sık uzak olmak çok farklı şeyler işte. Baba evinden ayrılan gelinlerin, damatların hayatı değişiyor. Kendilerine yepyeni bir evde yepyeni eşyalarla yepyeni bir hayat tarzına geçiyorlar. Evcilik oynar gibi başlıyorlar beraberliğe. Özenli sofralarla mesela. Hiçbir parçası henüz eksilmemiş yemek takımları, gümüş çatallarıyla. Asıl onlara sorulmalı evliliğin nasıl gittiği. Bana değil.

Biz balayında birbirimizi yedik mesela. Normal zamanlarda Şövalye ağustos böceğidir. Ben de karınca. Balayında tam tersi oldu. Adam saat sabahın 7’sine saat kurup dolaşmak istiyordu her gün. Bense yatıp yuvarlanmak. Gitmediğimiz meydan, kilise, dikilitaş, kubbeli bilmem ne kalmadı anasını sattığımın Venedik, Roma’sında. Bak bak dur. Uyuz olurum tarihi zırt gezmeye. Huzursuzlandırır beni. Neden? Çünkü ben bu gördüğüm şeylere bön bön bakamam. Tarihini, hikayesini falan bilmem gerekir. Bilmek için de önceden hazırlanmak gerekir. Ama Şövalye sağolsun bir özet turist kitabı almak için 17 kitapçı gezince içimdeki öğrenme aşkı çoktaaan silinip gitmişti.

İnternetten bakar, öğrenirim, ben otele gidicem yaa. Yeter ama yaaa. Keşke kaplıcaya gitseydik. Yoruldum, çok yorgunum. Açım, bilaçım, diyordum.

Şövalye ise 'Sana kalsa Oruçoğlu Termal Tesisleri’nde İkbal sucuk yiyorduk şimdi, oysa bak ne güzel burası, şurası’ diye lay lay lay dolanıyordu. Beni dinlemediği gibi beni bir başıma bırakmıyordu da.

Düşündükçe irkiliyorum hala.

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Bir Düğün Gecesi

Düğünde oynadık, zıpladık. Takılar takılıp fotoğraf çektirildik işte. Her düğün gibi.

Bir ara Şövalye’nin pek bir sevdiği eski businessman yeni yazar ve yaşam koçu veya onun gibi bir şeyler olan, farklılığını da uzun saçları, casual sweatshirt’ü ve kot pantolonuyla düğüne gelerek hepimize ispatlayan eski direktörüyle yan yana düştüm. Kendini ilk kez görüyordum. Bir iki yazısını önceden okumuşluğum ve çok bayılmamışlığım vardı. Ben biraz arıza yazılar seviyorum. Çiçekler toplayan, herkesi kucaklayan, okuru yüreklerinin götürdüğü yerlere postalayan şeyleri sevmem. Bu abininki öyle biraz sevgi böceği kıvamında şeylerdi işte. Takip edemedim haliyle.

Kafam da iyi. Ahval ve şeraitin farkındalığı zayıftı muhtemelen. Bana ‘Evlendiniz de n’ooldu yaaani? Niye evlenir aaabi insan?’ falan vari uyuz olduğum evlilik muhalifi geyikleri yaptı. Hadi muhalifsin ama ‘bari benim düğünümde benim taze evliliğimi cıkcıklayıcı konuşmasan çok mutlu olurdum’ dedim. Ama içimden. Dışımdan ben de ona şu meşhuuur ‘Ev alıcam, çift gelir işleri kolaylaştırıyor’ cevabımı verdim.
Duyduklarına inanamadığını sembolize eden teatral bir tavırla ”Sen sen sennn…” dedi. “Sen, git buradan”.
“Nereye gidicem, düğün benim, sen git, aa” dedim. Ama içimden. Dışımdan sadece ‘Nereye gidiym mesela?’ diye sordum.
Buradan gideymişim. Bu dünyadan yani.
Sonra da benim ruhi analizimi yaptı. Etrafımdakileri kendime köpek etmekten hoşlanan bir insanmışım kesin.
Şu amele Hafiye nasıl gözüküyor bugün dış dünyaya yahu?
Makyajım süper olmuştu. Çok havalıydım. E, bir de özellikle nikah masası rahatlığımın özgüven kaynaklı olduğu sanılmış olabilir.
Dedim dur, ben senin analizini yapiym.
Bütün yaptıkların yalnızlık çıkışlı. İnsan sadece yalnızlıktan yazar. İyi yazabilir, kötü yazabilir. Fıkralar, dramalar, makaleler yazabilir. Farketmez ne yazdığı. Yazma eyleminin kendisi yalnızlıktan çıkar, dedim. Orada da bıraktım. Sanırım takdirini kazandım.
Her insan kendini yalnız sanar ya, ama inzivada ama kalabalık içinde. O yüzden bu repliğin her daim alıcısı olur.

Düella bana düğün hediyesi almamış. Satılamayacak ya da satılırsa değerinden çok kaybedecek türden bir hediye arıyormuş. O yüzden zaman alıyormuş. Altın verirse anında satarmışım çünkü. Üç hafta geçti, hala arıyor. Düğünün sonunda Nikahına Beni Çağır Sevgilim klasiğini nodüllü sesiyle bizlere dinlettirdi. O şarkı söylemeden kapanmamış olduk.

Bir dünya çelenk vardı ortamda. Bir tanesi ise o kadar devdi ki salona giremedi. Soğukta dışarda kaldı. Yani bunun yerine altın alsaydınız ki bir keseye sığmalık? Düella haklı. Satar, eve ön ödeme yapardım. Olmadı, dileyenler Türk Eğitim Vakfı'na bağışlardı.

Amerikalı eski iş arkadaşım bir yarım altın almış hediye. Gülme krizine tutuldum. Bir başka Amerikalı ise kargoyla yolladı hediyesini. Üç adet seramik çıktı içinden. Böyle sarılı yeşilli, üzerinde pastoral görüntüler olan seramikler. Üşenmemiş fedexlemiş bir de bunları. Temizliğe gelen kadına veriririm isterse diye bir köşeye koydum. Üzerindeki imza aklımda kalmış yalnız. Gugılladım geçen gün. Her bir parçası en az yüz dolarlık, bilmem ne sanatçısının el emeği göz nuru şeyler çıktı. Eşek hoşaftan ne anlar? Kadına vermeye kıyamadım piyasa değeri icabı ama doğru kullandığım da söylenemez. Mutfakta, salça kavanozunun altında 'altlık' niyetine dizili durmaktalar.

Gelin çiçeğini Elyan bana elden vermişti. Öyle at-tut riskine girmeden. Ben de aynen Ruş’a verdim. Sıra onun olsun diye. O da Amerika'ya götürecek değil ya, pansiyonda bırakmış. Çiçekler pansiyonun mutfağında, kaloriferle duvarın arasında sıkışmış, çıtır çıtır olmuşlar. Dokunulursa dağılacaklar. Alıp eve getireyim diyorum ama koyacak yerim yok bu 55 metrekarede.

Salı, Ocak 22, 2008

Nikah Masası

Nikah salonu kapkaranlıktı. Arada fosurdayan maytaplar ve patlayan flaşlardan başka ışık yoktu. Cançao do Mar yerine ben diyeyim Godzilla siz diyin Independence Day filminin kahramanlık anlarının fon müziği çalmaktaydı. Alkışlar ve ıslıklar olmasa lunaparktaki korku tünellerinin birinde olduğumuzu söyleyebilirdim. Yerimize otururken ışıklar açıldı. Alkışlar kesildi. İki saniyelik sessizlik anında Şövalye’nin 20 aylık yeğeninden alkışlı bir 'Bıyavooo’ çığlığı salonu doldurdu. Gülüşmelerle beraber ikinci bir alkış koptu bu bıyavo’ya. İkinci sessizliğe girildiğinde küçük yeğen bu sefer 'bi daa, bi daa’ demeye başladı. Müstakbel eltim bir daha olmaz, dedi. Susup dinleyelim neler olacak daha. Uhuuu.

Nikah memurunun klasik söylemleri başladı işte belediyelerine başvurduk da beyan ettik de falan. Annemin adı, babamın adı. O, bu. Önce bana sordu. Ben söyledim. Sonra Şövalye’ye geçti. O sırada etrafı seyreden Şövalye’ye ’Damat Bey, lütfen nikaha konsantre olalım’ ayarı geldi memurdan. Salon yine koptu kahkahadan. Fokus problemli şapşi Şövalye. Fokus dedim ona, fokus. Gözlerine iki parmağımı sokup memura doğru hareket ettirdim. Bak, fokus.

Kocalığa kabul ediyor musun, diye bana sordu. İçimden 'ama önce ona sorsaydınız? Ya o hayır derse, burada gol yemiyim şimdi’ gibi vesveseler geçti ama yine de mecburen kabul ettim. Alkışlar sırasında ayağına basmaya hazır konuma gelmeye çalıştım. Masamız genişti. İki masayı yanyana getirmişler. Aramızda iki koca masa ayağı var. Uzak da oturmuşuz. Şövalye de ayaklarını arkaya bükmüş, sandalyesinin altına saklamış. 'Ayağın nerde? Getirsene ayağını yau’ diye cinnetli fısıldadım. Yazık, yavrus. Heyecandan n’aptığını bilmiyor. Uzattı ayağını, kendi de beni karılığa kabul ederken bastım ona. Önden birileri ayağına bas falan diye bağırdı. Ben de ’bastım bile, heh heh’ dedim. Bir daha kah kih başladı. Stand up şov gibiydik adeta.

Dört şahide kadar izin var. Benim iki şahidim vardı. Biri Ruş, diğeri Düella. Şövalye’nin de emekli üst düzey devlet adamı dayısıydı şahit. Aile cüzdanımızı dayı uzattı bize. Bir de nasihatli konuşma yaptı. Düella altta kalmaz normalde. Birisi konuşursa o daha çok konuşur. Mikrofona atlayıp hiç olmadı şarkı söyler diye bekliyordum ki baktım ağlıyor. İlk dansımızın müziği başladı. Dansederken döndükçe gözüm takıldı, ağlamaya devam etti. Bir anneme sarılıp bir Ruş’a.

Şövalye her ne kadar inkar etse de acaip heyecanlıydı. Dansederken bişiler dedi. Romantikti muhtemelen ama bir 'bebito’yu duydum o kadar. Ben de ona ’çok mu peppitoymuş?’ diyip sıvaz sıvaz yaptım. Fotoğrafçı da dibimizde şak şuk, kör etti bizi.

Aslında nikahtan önceki günler gergindim. Kaç kere arıza çıkardım annemlere, belli diil. Lakin nikah esnasında bir rahatlık geldi bana, değmeyin. Sanırım insanlar heyecanlıyken ben sakinleştirici olmalıyım gibisinden bir görev adamlığı geliyor üstüme. Çok kontrollüyümdür zaten. Bırak şu anı yaşa, di mi? Ne hisler getiriyorsa bu anlar artık, bir paket halinde kabul et. Yooook. Nerde ben, nerde Elyan’ın masada hüngür hüngür, el ele ağlaması.

Kontrol kontrol, nereye kadar? Çok sıkıcı.

Cuma, Ocak 18, 2008

Gelin Odası

Gelin odasında yapayalnızdık. Gelinliği güya birisi giydirecekti fakat birileri karlarda kaldığından iş bize kaldı. Butikteki kız bunun giyilme sırrına dair ne anlattıysa aynını Şövalye’ye anlattım. O tuttu yine de annesini aradı. Annesi de benim söylediklerimin aynını söyledi. Şöyle biraz havaya fırlatıp puf diye yere oturtacaksın. Yer gözükecek kadar bir delik açacaksın ve ben o deliğe girerken sen önce bütün giysiyi yukarı çekeceksin. Önce kabartma eteği, sonra tül eteği ilikleyip en sonunda da fermuarımı çekeceksin. Yaptık yapmasına da kabartma eteği içimde kırıştı. Düzeltmesi zor oldu. Huylandırır beni böyle şeyler.

Çocukken mızıldanmıyim diye annemin beni o sıkılıktan geberten kaşıntılı yünlü külotlu çorapların içinde ayaklarımı yerden kestiğini, daha da ufakken hatta hoplattığını bilirim, çorabımı düzeltmek adına. Çorap tepeme kadar çekilsin de popomda, bacaklarımda kırışıklıklar birikip beni deli etmesin diye. İki koşar oynarsın yine düşerler, kırışırlar bir tarafında. Allahım, ne dayanılmaz bir durum. On dakikada bir çorap düzelttirmeye ona koşmamdan annem nefret ederdi.

Gelinliğimi kendim giyme durumu fırsat yarattı, söylendim durdum. Şu hayatta bu kadar mı her işini kendi yapar insan da, aileler-kankalar elalem oldu da, herkes kendi süsüne düştü bizi unuttu da, başka kadınlar prensesçilik oynar bugün, ben ameleden beterim de. Bu düğünü sen çıkardın başıma da. Uf da, puf da. Da da da.

Fotoğrafçı geldi bizi ortamın değişik köşelerinde resimledi. Fantezi kısmına da giriyordu ki direk kapattırdık konuyu. Hani yok Şövalye diz çöker önümde, yok o oturur ben ona sarılırım arkadan falan mizansenlerini yani olmazladık kafadan. Adam gibi durduk yanyana. Bazen aileler durdu yanımızda. Klasik. Sonradan çerçevelenip anne ve anneanne büfelerine, salon sehpalarına konacak fotoğrafları da çektirdik, bitti.

Gelin odasına döndüğümde söylenen bir Düella buldum karşımda. Aynama geçmiş makyaj yapıyordu. Bir yandan da bize kızıyor, nerdeymişiz, gelmiş yalnız kalmış. Baş konuk tabii. Tören alayı gerekiyordu kapıda. Kendi kendine aramış bulmuş gelin odasını. Yazık. Bina da zaten beşbin metrekarelik bir labirentti. Zor olmuştur çok. Ama beterin beteri varmış. Düella'ya erken kızmışım, diğer hatunlar kot kazak dalmaya başladı odaya bir iki. Erkekler kapı dışarı edildi. Herkes yanımda soyundu, giyindi. Hatta bir noktada kendimi fermuar çeker, saç düzeltir, allık arar, bronzan sıkar buldum.

Sonra bir baktım DJ geldi. “Şey”, dedi. “Siz bana hala giriş müziğinin CD’sini vermediniz.” Şövalye! Yatsı oldu işte. Hani vermiştik? Bana verdim demiştin. Bu adam yarım saatte nasıl dinleyecek de edit edecek bu şarkıyı? Ben bu şarkıyı istiyorum, bunuuu. Cançao do Mar’ı. Yetişmedi tabii ki. Neyle içeri girdiğimizi bilmiyorum. Zaten hiçbir şey de hatırlamıyorum. Gerisi flu. Hep öyle olur derlerdi. Öyleymiş hakkaten. Nikah anı, dansımız, yüzlerce kez davetlileri öpüşüm. Binlerce kez gözümü alan flaşlar anları iyiden iyiye bulandırdı.

Sonradan düşününce hepsi aklıma geliyor teker teker. Mesela nikah salonuna girmeden Elyan ve Levo girişte, gürültülü alkış ve ıslıklarla adeta tezahürat ediyorlardı. Organizatör onları azarlayıp içeri postaladı.

Nikahta tek azarlanan onlar değillerdi.

Şövalye nikah masasında ayarı sağlam aldı...

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Düğünden Önce

Döndüm dönmesine normal hayata fakat çok şey birikince ‘nerden başlasam bilemiyorum’ geliyor üstüme. Bu sefer daha beter sessizlik. Düella bunu insanların evlenince sıkıcılaştığına yoruyor. Neyse bari yakında belki kaynanamla dramalar yaşarmışım da ona biraz daha malzeme üretmeye devam edebilirmişim. Bir ihtimal. O yüzden beni hala etrafında tutmaya devam ediyor sanırsam.

Balayından döndüğümüz gün bize ve aylardır Hindistan’da nirvanaya erme seyahati yapan Ceycey’e ‘hoşgeldin’, Ruş’a da ‘baybay’ partisi verdi evinde. Davetiye falan dolandırmış feysbukta. 19:30- 23:30 arası diye. Sevsinler. Biz beşte evdeydik ama bir baktık sular kesik, gene pansiyona banyoya gittik. Milleti de erken erken eve topladık. Gece de 1’de çıktık. Kural tanımadık. Roma’dan üzerine ’pansiyon’ yazdırdığımız bir domuzcuklu tabelayı astık kapısına. Çok yakıştı. Parti de güzeldi. Böyle papyon sosisler, sigara börekleri, asortik çikolatalar, mezeler, kaşular. Hiç pansiyon demezsin. Kuzen sağolsun. Özel asistanı bizimkinin. Çocuk da zevkli üstelik. Ruşen de hamarat. Valla çiçek gibiydi ortam. Kurulanacak havlu bile buldum kendime.

Şimdi herkes düğünü, balayını anlatmamı beklerken ben yine ’Düella’ dedim, ’pansiyon’ dedim diye şaşırmayın. Ona ilgimi göstermem gerekiyor yoksa domuzluk yapabiliyor. Bu girizgahlar zorunluluktan değil ama yine. Onu anlatmayı seviyorum da zaten. Şapti, düğünümde tek ağlayan insandı.

Düğün günü sabahı kahvaltımı yapıp saat 10:30 gibi yan sokaktaki kuaförümüze gittim. Bir önceki akşamdan konuştuğumuz üzere Ruşen 10 gibi orada olacaktı. Onun işi biterken benimki başlayacaktı. Sonra da beraber Nişantaşı’ndaki makyözümüze gidecektik. Ben gittiğimde Ruş yoktu. 11 gibi aradım. Birazdan gelecekti. Düella düğünümü sabote etmeye başlamış, kızları sabaha kadar çenesine tutmuştu. Panik modunda Ruş’u direk makyöze yolladık bari. Yollanırken de azarladı beni. Köylü müsün nesin, topla şu perçemlerini, diye. Perçemi günahım kadar sevmem ama Şövalye seviyor diye çıkarttırmıştım. Ruşen zılgıt çekerken Şövalye bayıldı bitti o alnımdaki saçlara.

Istanbul’a bir kez kar buz yağdı bu kış. O da düğün günümü buldu. Murphy kanunları gereği. Şövalye o gün beni kuaförden makyöze, oradan düğün mekanına götüren şoför insandı. Ortam karlı çamurluydu. Benim duvak kafadaydı. Kuaförden çıkıcam, adam ta caddenin öbür tarafına park etmiş. İnemiyor kuaförün yokuşunu. Zar zor arabaya ulaştım.

-Çiçek nerde? Aaa. Bu ne yahu? Kazık gibi. Nasıl tutucam ben bunu? Bando majörü gibi. Hani salkım saçak olacaktı?
-Ya uf, bebitom. Öyle olsun. Güzel işte.
-Fena değil bakınca ama ben bunu nasıl tutucam yahu?

Koştur çiçekçiye. Arabayla gidilemiyor; iptal olmuş önü.

-Çantamı arabada bırakma. Ya bırakma ya, çalarlar.
-Çalmazlar bebitom. Ben bakıyorum.
-Hayır, çalarlar.

Bir elinde kırmızı çantam ve duvağımın sarkıntısı, diğerinde şemsiye. Çiçekçiye gideriz. Adam gösterir nasıl tutmam gerektiğini. Haaa, oluruz. Şöyle, kol kafif bükük. Elim belimde gibi. Öyle öğretmene çiçek verir gibi değil. Pozlu pozlu nasıl yürünür yahu, hiç benlik değil ama yapıcaz artık.

Makyöze gittiğimde huzur ortamından paniğim azıcık dindi. Tatlı bir piyano konçertosu derinden çalarken ağırkanlı ve sakin bir teyze mırıl mırıl sahne arkası kılıklı aydınlık bir odada boyadı bizi.
Bir ara perçemlerimi parmakladı. Bunlar? Nedir bunlar allah aşkına? dedi cık cıklarcasına. Tuttu topuzuma geri soktu onları.

Ruşen eyeliner kullanmak istedi. Ben de takma kirpik. Eyeliner’dan nefret ediyormuş. Kirpik olabilir dedi ama şimdi takıcam az sonra takıcam dedi dedi beni oyaladı ve en nihayetinde takmadı. Baktık tokatlar atıyor. Düella’yı aradık. Sen kesin seversin bu kadını, gel sana da makyaj yapsın diye. Düella hala uyuyordu. Saat 2:30’du. Gelmedi tabii. Uyandığından bile emin değildik. Pis sabotajcı.

Daha önce Elyanlar’ın düğünde makyaj yaptırmıştım da bir nevi sıska Bülent Ersoy veya en iyisinden esmer bir Petek Dinçöz olmuştum. O yüzden çok korkuyordum maymun olmaktan fakat bu sefer iş başkaydı. Ben hiç bu kadar güzel olmamıştım. Hem de çok doğal görünüyordum. Fotoğraflarımda da hiç assolist değildim üstelik. Makyözümüz fotoğraflarımızı çekti Ruş’la. Öyle düdük düdük otururken mesela. Birbirimizi çok sevdiğimiz belli oluyormuş karelerde. Ondan çekiyormuş. Biz de baktık ekranına kameranın. Ben bişi anlamadım ama anlamış gibi yaptım. Yine de işini harika yapan bu kadına hayran oldum.

Düella’nın nikaha gecikmesinden, salonun soğuk olması ihtimalinden, Ruş’un kuaföre gitmek için taksi bulamayışından, annemlerin kaybolmasından, yolların buz tutup misafirlerin yollarda hacamat olmasından endişe üstüne endişe ederek düğüne giderken Şövalye herşeyin güzel olacağına dair telkinler, moraller verdi. Pastaneden krakerler almış ayaküstü ağıza atmalık. Karlar bitip çamurla karışık yağmurlar başlarken şarkılar söyleyerek aldık yolun devamını. Bu adamı sevmemek mümkün değil.

Cuma, Ocak 04, 2008

Düğün Hazırlıkları: Şafak Bir

- Evdeki ADSL modemim bozuldu. Bir iki mail atmam gerekiyor. Misafirler de geliyor yurtdışından. Ev kalabalıklaştıkça geriliyorum. Atlayıp işe geldim. Kar kış kıyamete rağmen. İşe gelmezden evvel evin karşısındaki manikürcüde kaş aldırıp manikür yaptırdım. Sahibi hatun da Levent’e gidecekmiş. Onu da kattım arabaya. Beraber kaydırak olmuş yollarda ilerledik. Evleneceğimi söylememiştim. Kocasından ayrılıyormuş. Bir dolu anti-evlilik lafları etti. Dedim ben de evleniyorum yarın. Kendini kötü hissetti bu sefer. Olsun, dedim. Kötü hissedecek bir şey yok. Zaten o da konuyu erken evlenmeye bağladı. O evlendiğinde 22’ymiş. Kocasına çok bağımlıymış. Zaman içinde kendi kendine büyüyünce evliliği dar gelmiş. Ben 31 yaşında evlendiğim için kazık kadar. Bizim evliliğin tutma ihtimali yüksek yani.

- Annem bana çeyiz niyetine yemek takımı getirmiş. Bin kez dümmmdüz bemmmbeyaz olsun dememe rağmen yaldızlı yaldır takımlar getirmiş. Restoran gibi de olmazmış öyle dümdüz. Kafamı nerelere vuracağımı bilemedim.


- Akşama bir kına partisi olacak mı olmayacak mı, bilmiyorum. Herkes arayıp bana soruyor. Ben de Ruş’u arayın diyorum.

- Düella, Çıtır’ın etrafında beslediğimiz kaynanalık duygularıyla dalga geçti. Bizi bu kadar şapşal sanmazmış.

- Weather.com yarını yağışlı göstermiyor. Umarım öyle de olur. Bize neyse de misafirler yollarda heba olmasın.

- Düğün gecesini ve ertesini boğaza bakan bir balayı suitinde, üzerinde gül yaprakları yüzen köpüklü sıcak su dolu jakuzimizde şampanyalar içerekten geçirmemizi tasavvur eden atmosfer insanı Şövalye yüzünden ev yerine otelde geçireceğiz. Kafamdaki tokaları çıkararak ve yorgunluktan uyuyarak geçireceğimiz bir gün için benim canım hiiç bir daha bavul yapmak istemiyor. Zaten sonraki gün de balayına gidiyoruz. Ona da ayrı bavul gerek. Offff. Ne sinir. Balayına kaplıcaya gidelim demiştim. Şövalye de ’Oruçoğlu Termal’de İkbal sucuk mu yiycez balayımızda? Anneannem bile daha eğlencelidir’ diye engel olmuştu. Ya bir kaplıcaya gitsek de şu yorgun kemiklerim dinlense ya. 22’sinde evlenirsen boşanırsın da 30’larında evlenince de böyle uyuz olursun işte.

- Yine de Ruş’a, Esincan’a, Pelinat’a, Pansiyon’a, tüm bekar kadın dostlarıma Şövalye gibi munis, kalender, sevimli bir koca diliyorum. Bizim gibi arıza kadınlara böyle sakin bir adam lazım. Ahan da buraya yazıyorum. Demişti dersiniz. (Pansiyon, arıza çıkarma. Koca istemiyor olabilirsin ama ben dilemekte serbestim)


- Bütün dramalarıma rağmen cismen veya fikren yanımda olan herkesi kucaklıyorum. Hepinizi seviyorum. Darısı sizlere olsun.

Düğün Hazırlıkları: Şafak İki

Aklına kötü şeyler getiririm de kötü enerjilerim arıza çıkarır diyorlar. İyi şeyler düşünmeye de şartlayamıyor bu bünye kendini. Anacım evlenmeye kalktık. Kar yağışı yüzünden yolda kalanlar mevcut zaten şimdiden. Annemin elbisesine uygun birtakım aksesuarlar da başarıya ulaşamadı. Ailenin kadın fertleri makyajlarını nerede yaptırsalar derdi çıktı. Kardeş henüz elbisesini almadı. Önce saçım mı yoksa makyajım mı yapılsın gibi birtakım sekans problemlerim var. Makyaja sıralı gitsek dedik, ilk giden düğün mekanına koşturup catering organizasyonuna müdahil olsun da dedik de herkesin bir beraber hareket edesi de var bir yandan. Valla şu düğün bitse de kurtulsak. Millet heyecanlı mısın, diye soruyor. Hayır, sinirliyim. Organizasyon işlerinden hoşlanmıyorum.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi iki gündür Şövalye’yle midemiz bulanıyor. Bir bulantı ve kusma hali var. Baş dönmesiyle karışık. Ondan haberim yokken bunun anksiyete bazlı bir semptom olduğunu düşünüyordum. İkimiz de doktorluk olunca bu işte o son yediğimiz çiğ köftelerin parmağı olduğuna vardım. Şövalye’de anksiyete mevcut değil çünkü. Öyle bir virüsü yok. Sinirleri doğuştan alınmış.

Anneme cehennem azabı yaşatıyordum ki Ruş ve Dilo geldi. Kına isteriz de isteriz diye. Dilo yeni detokstan çıkmış. Yemedi annemin dolmalarını. Üstüne Düella geldi. O ayaküstü yedi bari. Anneme onun yanında şımardığımı ve ona verilirsem biraz tokatlayıp beni adam edeceğini söylerek zorla beni pansiyona götürdü. Koltuğuna kurulup yeni asistanı Ruş’a kahveler kolalar emirlerini sıraladı. Zaten içtiğim Emedurlardan uykum gelmişti. Koltukta sızmışım. Sabaha karşı uyandım üşüyerek. Yan koltukta bir battaniye buldum. Ona sarındım. Sabaha mide bulantım çoğalmış ve sırtım tutulmuş olarak kalktım. Doktora gitmeye karar verdim. Malzeme mahrumiyeti sebebiyle duş alamadığı için öğle yemeği randevusunu iptal eden Ruş de benle geldi. Pijamalarımızla kliniğe gittik. Birkaç ilaç aldım. Bir de kan tahlili verdim. Dönüşte Ruş bir pansiyon misafiri klasiği olarak Migros’a uğrayıp şampuan, sabun, duş jeli falan gibi temizlik malzemeleri satın aldı.

Çıtır hala bizle buluşamadı. Öğle yemeği randevusu falan veriyor. Ruş’la feci kıl olduk duruma. Akşama diyoruz, yeni manitasıyla planlıyor bu sefer. O da gelsinmiş. Hiçbirimiz istemiyoruz yeni manitasını. Yanlış anlaşılmasın, daha tanışmadık bile. Hakkında bir şey de bilmiyoruz. Öyle bir gıcık olma hali var duruma. Çıtır arayıp sordu telefonda. Bu psikolojiyi anlamıyormuş. İkimiz de manitalarımızla ilk zamanlarımızda kendisine hiiiiiç böyle olmamış. O Şövalye’yi çok sevmişmiş, mesela. Olabilir, dedim. Freud’a soralım. Yarın evleniyorum ama senin bir başkasına bizden daha çok değer vermene dayanamıyorum işte. Bizi onunla geçirdiğin vakit aralarına sıkıştırma lütfen.

Düğünün son aşama hazırlıklarında saçlarımı da eski koyu rengine döndürdüm. Birkaç da topuz denemesi yaptık. Hepsini de beğendim. Memetali Abi bile benden daha stresliydi. Bozulursa geri döneymişim, yok tokam çıkarsa bilmem ne. Zaten geçen gün kuaförün birine sormuştum. Neden normal topuz bir lirayken gelin topuzu beş lira diye. O kadar çok geriyormuş ki gelinler, bu para işkence hakkıymış. Onlara da hak verdim.

Cumartesi, Aralık 29, 2007

Şok, Şok, Şok! Flaş, Flaş, Flaş!

Ruş düğüne geliyor! Bütün bunlar birer mizansenmiş. Bana sürpriz yapıcakmış. En son annemi zorla durdurmuştum. Arıycam gelsin, diyordu. Hepimiz arızaya bağlamıştık. Hoş, kendime hafiyelik kredisi olaraktan bunu tahmin etmeye başlamıştım son zamanlarda. Hatun bana paso ben gelseydim şöyle şöyle yapardık, çiçeğini ben alırdım, makyajına ben de gelirdim falan diyordu. En son davetiye de istedi. Bir de bizim kuaför Memedali'yle gıyabımda konuşmuş. Topuz stili tartışmışlar. Bütün bunlar uzaktaki biri için çok fazla samimi geldiğinden iki gün önce Çıtır'a yazdım. Bu kız geliyor mu, diye. ‘Biliyordum’ demek için sana yazıyorum. İspat olsun, dedim.

Yazık, Düella ve Çıtır'a güvenip gelinmez buraya. Düella Kars'a gitti bir memur misafirhanesinde otantik yılbaşı yapmaya. Çıtır da Bulgaristan'a. Birkaç gün sonra sürpriz yapacakken biraz erken söylemesi gerekti bu durumda Ruş'un. Onların evinde saklanamayacağı için. Duyar duymaz zıp zıp zıp zıpladım evin her köşesinde. Şövalye kıskançlığından çok istiyorsan onlan evlen, dedi.

Sabah Düella'yı aradım. Sınırda bir yerde özel şoförünün ‘gittim gelicem’ demesinden beri bayağı bir vakit bir geçmiş. Arabanın içinde kalakalmış yani. Ermenistan'ı seyrediyormuş uzaktan. Soğuktan bir gözü kapanmış. Öksürüğünde de teneke trampet tınıları vardı. Ona o kadar gitme, dedim. Gezi ekibi harabeleri tırmanırken prenses arabadan inmeden bakınaraktan takılıyor. Şoför gelmezse, mesela, onu orada unutsalar, orada öyle ölüverir donaraktan. Söyledim işte Ruşen geliyor, dedim. Asıl ben seviniyorum, dedi. Allah onu bana gönderiyor. Gidin beraber çiçekçi, kuaför, makyöz falan dolaşın. Her gün shower yapın, kına yakın, bekarlığa veda edin. Benden uzak durun. Oh be, dedi. Düğüne de zaten kumaş pantolon ve gömlekle gelecekmiş. Çok bunalmış kıyafet arayamaz, uğraşamazmış. Ruş giyermiş birkaç bin dolarlık bişi. Nikah masasının havası da kurtulurmuş.

Yarın Ruşen’i karşılayacağım da Şövalye Ailesi’yle erken yılbaşı yemeği yiyecektik. Gitmezsem olmaz durumları. Ruşen’i de götürürüm n'apiym. Umarım bıt bıt etmez. Geliyor gelmesine, seviniyoruz da şimdi o da kaprisleriyle gelecek. Evi topluyoruz haldır haldır. Titiz bizimki. Bir de geçen geldiğinde kanepede uyudu diye çok mızıklanmıştı. Şövalye’yi annesinin evine yollarım olmadı. Zaten sonra da annem geliyor. Uf, o da ayakkabı ve çantasını Istanbul’dan almaya karar vermiş. Daha kardeşin elbisesi yok ortada. İçimden bir his bu işlerin de bana baktığını söylemekte. Çok huzursuzlanıyorum böyle işlerden. Yani ayakkabısını bile internetten alan bir insan olarak. Tam karşısında oturduğum Akmerkez’e senede iki kez ancak giderek. Bilmiyorum anasını satayım nerede ne var. Turistim hala ve öğrenmeye dair herhangi bir çabam da yok. Bir yere gitmek müthiş çabalar gerektiriyor bu şehirde. Bugün Şövalye düğünde şeker niyetine dağıtacağımız zımbırtıları almaya Tahtakale’ye gitti. Neresidir, nasıl bir yerdir, hiç bilmem. Asıl seni oraya götürecem, diyor. Çabayı gör, turist hanım. Hani metrekareye 12 insan nasıl düşüyor, anlamak için.

Anne Şövalye silikon tabancalarıyla zımbırtılara kurdele tutturtuyor. Şövalye’nin gidip bir yerde üzerinde ’Hafiye & Şövalye’ yazan etiketler bastırması gerek. Kesin yapmaz. O da bana patlar. Bugün gelinliğimi almaya gittik. Gelmeyeceğini ve kendi işlerine bakacağını deklare etmişti zaten. Ben de ona bağırmıştım hiçbir şeyle ilgilenmediği için. Bu düğünü istemediğim halde bütün acılarını ben çektiğim için. Hatta daha da budaklandı durum. ’I do all the work, you have all the fun’a bağlandı. Eski vakaların altını ısıttık. Yeniden sofraya taşıdık. Her kaşıkta Şövalye’nin tembelliğini yedik. O da gelinliğe neden kutsal emanet muamelesi yaptığımızı anlamadığını söyledi durdu. Bugün anladık neden olduğunu. Bir kere yerden bayağı yukarda ve katlamadan taşıyorsun o ağır şeyi butikten -park yeri sıkıntısı yüzünden- ancak 3 km ötede duran arabaya. Bizimkinin kolları koptu. Bu işi de bana çaksaydı valla da evlenmezdim. Billa da evlenmezdim. Zaten bu durumda bu evliliğin en zayıf halkasını da teyit etmiş olduk. Kırılırsa buradan kırılır. Bakalım. Hep beraber görücez.

Cumartesi, Aralık 22, 2007

Düğün Hazırlıkları: Davetiyeler

Anne Şövalye beraber bir gün çıkıp davetiye bakmamızı önerdi. Ben Şövalye’ye baktım. Şövalye bana. Sonra da anneye dönüp, sen kendin seç, biz senin zevkine güveniyoruz, dedi. Dümdüz beyaz bir şey olsun davetiyeler, dedim. Ben gelmiyim gerçekten. Çok şişiyorum bu işlerden.

Gidip konuşmuş, bakınmış. Bir akşam katalogdan beğendik topladıklarının arasından bir şey. Ben beğendim yani. Şövalye şebek davetiyelerden istedi. Onu susturup dümdüz kırık beyaz bir zarfı seçtim. Kapanma yerinde minik bir incinin altında tülden bir fiyonk olan bir şey. Annesi içini matbaaya, üstünü hattatlara yazdırmış. Ödüm kopmuştu bağlaç de’ler bitişir falan diye. “sizleride aralarında görmekten mutluluk duyacaklardır” falan gibi yapışık de ve basmakalıp olacak diye. Çok zarif bir şey çıktı ortaya. Allah için. Kim görse ‘bu senden çıkma değil’, diyor. Sinir oluyorum.

Anne Şövalye aynı şekilde bizim ruhumuz duymadan Şövalye’ye damatlık buldu, beğendi. Adamın iş çıkışına koşturup aldı da. Tadilatıyla da bizzat uğraştı. Duvağıma toka gerekti. İncili mincili. Bir şey bulmuş, süper. Ayakkabılarımı yaptırdığım yeri buldu. Şövalye’nin nikah muameleleri için gerekli bütün belgeleri topladı, nikah memuresini buldu, anlaştı. Sonraaa kuaföre, çiçeğe, makyaja falan el attı. Tabii biz ‘hiç düğün’den bu sayede ‘263 davetli’ye çıkmış bulunduk. Neeee, olduk duyunca. Var ya, kız tarafından katılımcı sayısı 80. Şövalye zaten halen evleniyor olmaktan utandığından kimselere haber vermek istemiyor ve vermiyor da. Bu durumda 263-80’in çoğu Anne Şövalye’nin eşi, dostu, ahbabı. N’apalım, dedik. Düğün onun. Her işine o koşturuyor. Düğünü ele geçirmesi hakkıdır o zaman.

Ben çok uğraşmıştım da Şövalye’nin davetiyelerini dağıtmasını sağlayamamıştım. Ne gerek var canıııım? Bu devirde e-mail varken, ne davetiyesi, diyip duruyordu. Anne Şövalye işi ele aldı. Her akşam düzenli arayıp davetlilerin adresleri alındı mı, kaç davetiye gitti, teslimat onayı geldi mi, diye Şövalye’yi takip etmeye başladı. A, bir de balayımız mümkün olsun diye vize muamelelerini de takibe başladı. En son pasaportu bir kenara fırlatıp atmıştı bizimki. İşe yaradı bu amansız takip, eksik olmasın. Bizimki akşam gelecek telefonun stresinden biraz kıpırdandı.

Önce vize için gerekli belgeleri topladı – ki buna seneler evvel Istanbul’un öbür ucundaki bir şubede açılmış bulunan bir banka hesabının bizzat şubeden onayı da gerekmekteydi. Akşam eve soğuktan burnu kızarmış, sinirden de dudakları köpürmüş olarak geldi. Tam koltuğa oturdu ki telefon. Anne Şövalye. ‘Davetiyeler için adresleri aldın mı mı?’ diye soruyor. Bizimkinde cevap ‘Euee, vizeyi alıyorum’ şeklinde. Anne adreslere takmıştı o dakika. Vizeyi hiiiç kaale almadı. En azından bir işle uğraştığını ispatlamak istemiş Şövalye. Ondan adres sorusuna cevaben vize muameleleri çabalarını sunmuş. Adresler tın tabii daha.

Özetle adam hiçbir şey yapmadan oturuyor. Oturuyor da bir huzur içinde de değil. Yapılmamış işlerin sıkıntısıyla oturuyor. Ama oturuyor.

Pazartesi, Aralık 17, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelin Çiçeği

Gideriz köşebaşındaki çiçekçiden kaparız bir buket sanmıştım. O da meşakkatli bir iş çıktı. Anne Şövalye’nin 'Nasıl bir şey düşünüyorsun?’ sorusuna, 'Ne biliym, şöyle sarkık bir buket olabilir’, şeklinde cevap verdim. Aman da ne çok derdi varmış sarkığın. Bir kere çok yeşil yeşil oluyormuş. Orman gibi. Dalları oluyormuş sarkabilmesi için. O dallar da gelinliğimin tül eteğine takılırmış. Tamam, tamam, öylesine demiştim zaten. Sarkık olmasın o zaman.

Şövalye uzun boylu olduğum için sarkığın daha çok yakışacağını söyledi. Bu yorum olmayan bir bombanın infilakı gibiydi. Boy, uzun, yakışmak, buket, sarkmak. Bu kelimelerin bir cümle içinde kullanılması. O dakika sanki zaman durdu. Nasıl yani? Sen, dedim, nerden biliyorsun bunu? Senin bunu bilmene imkan yok. Doğruyu söyle. Nerden?

Can sıkıntılı anında gugıllamış gelin çiçeklerini de öyle bir sitede okumuş. Şövalye bile müdahil oldu bu araştırma işine ya, pes. Hoş, onun bu işe katkısının ancak bu yorum kadar kaldığını sonradan anladık ama anlamazdan önce bayağı şaşırdık işte. Sanki bu düğün işini başımıza ben sarmışım gibi her işiyle ilgilendim ama şikayetçi mıkmıkları o yaptı. Adam vize için toplanası belgelere arızalandı, balayından vazgeçti. Ki balayı istemeyen bendim. Adam siyah bir takım/smokin/tuxedo/frak vs giymem yaptı. Ben sadece ’e, giymee’ dedim. Adam davetiyeleri dağıtmam dedi. Onu da son dakikada dedi. O iş de bize kaldı. Mekan, menü, pasta, DJ, hepsi, ama hepsi benim elimden çıktı. Acaip hınç doluyum. Ya bunları sonra anlatırım. Düğün hazırlıkları çok girift olduğundan yazıyı tek konuda tutmak zor oluyor. Bugünkü konu çiçekler. Onda kalalım en iyisi mi.

İş yerinden kızlar bahsetti geçen gün. Gelin çiçeğini gelinin en yakın kız arkadaşı hazırlarmış. Özlem de tutturmuştu o sabah, bana böbreğini verir misin, diye. İhtiyacı olursa ona böbreğini verecek çıkar mıymış şeklinde sanal bir ’beni ne kadar seviyorlar bilmem lazım’ testi midir nedir. Veririm ayol, dedim. Hatta da zorla veririm. Ölmeye falan kalkarsın maazallah. Kader mader diye. Sen içme o suları. Kurut içini. Böbreğin çalışamaz olsun. Ben yine de zorla vermelere kalkışırım. Orada da bir arıza yaşarız. Aman dedi, sen böyle bıdı bıdı yapacaksan hiç verme daha iyi.

Peki dedim, sen bana gelin çiçeği hazırlar mısın? Sen düğününe geleceğime dua et, dedi. Hiiiç bişiy hazırlayamazmış. Ben ona böbreğimi veriym, o bana bir buket çiçek yaptırmasın. Daha nasıl bir ispat gerek karşılıksız sevgimize, ben anlamadım.

Cuma, Aralık 14, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelin Başı

Hay başım kadar yani. Ben saçları öööyle salmak istiyordum. Olmazmış. Gelinlik ‘ağır’ olmuş; toplamam gerekirmiş. Anne Şövalye diyor ki Istanbul’da hava da nemli diye öğlende yapılacak saç akşama kadar durmazmış zaten düzgün. İlla tüysürmüş açık bırakırsam. Nerde yaptıracağım sorularına MOS diyorum, Erdem Kıramer diyorum. Gördüğüm üç beş güzel gelin saçı modeli oralardan çıkma çıktığından. Ne dediğimi bilmeden konuşuyormuşum meğer. Buralarda gelin başı ve makyajı 1000-1500 yurolarda çıktı zira. Bu saçları sıfıra vurdurturum da vermem o parayı ayol.

Aa, diyorlar. Kaynana öder zaten ki. Bütün gelin ve sülalesi kadınların saçı başı kaynana cüzdanından ödenirmiş. İyi o zaman, hemen koşup yaptıralım. Töbe tööbe. Yahu uçakla business gider Paris’te yaptırır gelirim bu paraya be. Hollywood kuaförlerine neyim taratırım. Nedir yani bu fiyatı hakedişleten şey? Bir de niye bana Euro fiyat verir allahın Mehmet’i, Osman’ı? Topuza ithal mal da gerek diil. Telden toka, firkete. Bunlar da mı ithal anasını satiym? Hiç şaşırmam ‘evet’ cevabına ama aslında ama yine de sordum işte. Peeeh. Gidicem gelinim melinim demiycem. Bana bir topuz yapıver, diycem. Fiyat 20’de 1’ine inecek. Evlenmiyorsan YTL ödeyebiliyorsun hem. Sonra gidip duvağı tokalıycam kafama. Hepsi bu.

Bütün bu esnalarda zaten pazarlamaya dair bütün öğrendiklerim tetris gibi düşüp düşüp yerlerine oturdular. İnsan psikolojisi icabı cicili bicili mallar, özel ve az yaşanır tecrübeler yolunda harcanan paralarda daha gönüllü olma hali üzerine kurulmuş bir fiyatlandırma sistemli balonu işte.

Üç ay önce saçlarıma ilk kez boya değmişti de şu asık surat görüntüm biraz yumuşamıştı. Gel zaman git zaman saçlarıma hareket getiren kahverengi gölgeler açılıp sarı sarı tutamlara dönüştüler. Neyse işte, düğünden birkaç hafta önce gidip yeni şekline sokmam gerekti. Adama milyon kez bak sarartma, yoğunlaştırma dedim ama nafile. Sarı kafa bir şey oldum çıktım. Kapkara kaşlarımla da harika durmaktayım. Onların da rengini kırayım, dedi. Tam uzaylı görüntü. Ben de senin kafanı kırayım. Bir dünya da para verdim, koko kuaför güya. Artık yurdum kadınlarının bu sarışınlaşma sevdasına laf etmiycem abi. Zoraki sarışın yapıyorlar burda adamı. Kafasını sarartmayanı dövüyorlar.

Saçlar kuruyunca anlaşıldı ki sarışınlığım saçlarımın orta yerinden başlıyor. Dipler beş parmak siyah. Geri gittim. Hocam, bu olmadı yaa. Aa, dedi. Moda bu. Tarzı bu. Ay deli olucam. Diplerini bari biraz gölgeleyelim de duvağın dışında kalan kısmında bir hareket olsun’a geldi olay. Toplanınca fena durmuyor şimdi saçlarım ama açıkken çok acıklı bir özentilik hakim duruma. Düğüne kadar idare edicem. Sonra ilk iş saçlarımı siyaha boyamak olacak. Bu ne ya? Bu delilerle mi uğraşıcam?

Kuaförler de memleketin bir yansıması. En kokosundan en kenar mahallesine kadar aynısı. Bir kere bir ezber söz konusu. Herkese aynı kafadan yapmaca. Hoş, kadınlarımız da aynı kafayı istediklerinden olsa gerek mutlu kopyalar olarak takılmaktalar. Bunun dışında bir şey istendiği anda bir saçmalamalar ve ille de kendi dediklerini yapmalar başlıyor. Sonra da bunun aslında ne harika bir şey olduğuna dair, biraz ‘modern görüşlü’ olmam gerektiğine dair hummalı ikna nöbetleri.

'Görüş'ünüze modernlik katmak artık yeni model balyajlarla çok kolay. Size de sürelim bir kat, görüşünüz değişsin. Kulakların çınladı mı Şövalye?

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Düğün Hazırlıkları: Gelinlik

Evlenme faslının ana kalemlerini bir çırpıda geçtik.

Mesela aylaaar önce Cadde’de yürürken ‘aman da ne çok gelinlikçi varmış burda’ diyip ‘ay bir bakalım yahu’layıp ilk girdiğimiz butikten üçüncü denediğim gelinliği alıp çıkmıştık Şövalye’yle. Satıcı düğün ne zaman der, cevap yok. Anneniz nerde der, cevap yok. Sonradan Anne Şövalye ‘cık cık’ladı bu hali. Normalde kayınvalideyle, anneyle falan gidilirmiş.
İşin gerçeği, gelinliği hemen alıp çıkamadık. Fiyattan falan emin değildik çünkü. Bilmiyorduk ki piyasayı. Kazıklanmaktan ürküyoruz ama gelinliği de pek beğeniyoruz. Ik mık, Cadde’ye geri indik. Bençmarksız olmaz. Yakınlarda Yonc ve Dilocan evlenmişti. Yalovalı terzi müşterisi Yonc’tan bu işin taban fiyatını, Dilocan kokosundan da tavan fiyatını öğrenmek üzere hemen telefon çaktım. Gelinlik taban ve tavanın tam orta yerinde çıktı. Mucize gibi. Arayı bulmuşuz. Bunun üzerine on dakika içinde mağazaya gerisin geriye dönüp alıyoruz, dedik.

Aslında sırf o gelinlik alındı diye düğün de oluyor ya, neyse. Bir de bilseydim ertesi ay Amerika’ya gideceğimi, oradan alıverirdim bir outlet Vera Wang 500 dolara. Ohh, mis. Zaten Gözde'yle zamanında bu konuda çok hayıflanmıştık. Türkiye’ye dönerken Amerika’dan bir gelinlik kapmanın ne kadar mantıklı bir hareket olduğunu düşünürdük. Arbitrajı sağlam bir hareket. Laptoptan, Nine West ayakkabıdan felan on misli daha karlı. Tabii o vakitlerde ortada damadın mamadın olmaması da ayrı bir mevzu olurdu. Hatta ufukta erkek arkadaş dahi yokken bir gelinlikle dönseydim Düella'ya ömür boyu başka malzeme gerekmezdi valla. Bu gelinlik denen şey paskırık da bir kıyafet. Dolaba assan geniş yer tutar. Kapı arkası falan yaparız dedik. Gel zaman git zaman bir manitamız olursa ve manita ilk kez evimize geldiğinde kapıya asılı gelinliği görürse topuklayıp kaçması an meselesi olurdu diye vazgeçtik. Açıklaması bence çok makul ama gel de buna ikna et şimdi adamı. Sizin bile ikna olduğunuzu zanmıyorum. Bi tek Gözde anlar beni. Biz toprak burcu insanları biraz fazla 'ne olur ne olmaz'cı bünyeleriz. N’apalım?

Bu evlenmek işi çok zormuş velhasıl. Gelinlikti, mekandı kolay halletmişiz hakkaten. Mesele detaylarda. Şeytanlar da aynen oralarda. Yani gelinliği almışız ama üzerime olmuş mu, duvağı, kesesi, ayakkabısı, çiçeği, pastası, makyajı, saçı, arabası, menüsü ne olmuş? Aaaaa. Şimdilerde bu detaylara takılı kaldım. Kurtaramıyorum kendimi bu kancalardan. Geçen gece üç saat popom karıncalanıncaya kadar şu tahta sandalyede oturup gelin çiçeği aranjmanları baktık Anne Şövalye’yle. Bu vesileyle o da Google’da görselleri aramayı öğrendi. Arama çalışmaları o tarafta halen devam etmekteymiş. Bütün bunlar olurken Şövalye ve Baba Şövalye birbirlerine sadece ‘naber, nasıl gidiyor?’ diye sormaktan öte tek kelime etmeden oturup bütün gece TV seyrettiler. Ne cool adamlar bunlar yahu.

Perşembe, Aralık 06, 2007

Sözün Bittiği Yerde...


Bu ara memlekette pek moda bu ‘sözün bittiği yerde’ lafı. Pardon. ‘sözün bittiği yerde…’. ‘Üç nokta’sız olmaz. Çok tartışmacı kişilikler olduğumuz için bu ‘üç nokta’ meselesini de çok tartıştık tabii Düella, Çıtır ve ben. Çıtır herkese haklar dağıttığından mavi boncuklar gibi, asıl tartışma Düella'yla benim aramda oluyor ama kabak illa ki Çıtır’a patlıyor.

Tabii ki ben alay ediyorum bu üç noktalı tavırlarla, sözün bittiği yerlerle. Söz uçar, yazı kalır ya. Yazı bitmez bari. Yoksa benim de çooook susasım geliyor. Susup kendi derdime yanasım. Bi tek işte bu ukala dümbelekleri yanında çok konuşuyorum. Zaten bir climax’ten sonra hepimiz manzarayı seyretmeye koyuluyoruz illa ki. Gittikçe Şövalyeleştiğim için çok da uzatmıyorum ama henüz onun üstün aşımına erişemediğimden gergin bir sessizliğe bürünüyorum. İçimde pişirip çok çok buraya yazıyorum ki bununla artçıl tartışmalar başlıyor. Suni cinnet dalgaları halinde kendi mokumuzla oynayıp duruyoruz açıkçası.

Neyse işte, Düella üç noktanın da bir üslup olduğunu iddialıyor ve benim duygusuz kişiliğimin bunu anlamaktan uzak olduğunu da çarpıyor yüzüme. Yok, diyorum. Söz bitemez abi. ‘Söz’den kasıt ‘ifade’, yani yazı, çizi, resim, müzik her ne türden ifadeyse o. Bitiyorsa ben anlamıyorum üç noktanın yaratması icap eden hissiyattan. Hııı. N’olcak? Sevincinden mi kitlendiiin, hıncından mı yani? De bakiym. Zaten ondan değil mi şu kalın kalın gazetelerde dahi noktalaaar noktalar uçuşmakta. Kardeşim, tıkandıysan yazma. Gazete de çıkarma. Kitap da basma. Nenem de bilir üç tane nokta koyup okuyucuya bırakmayı yorumu. Kelamın yoksa çıkma yani sahneye. Bu kadar basit.

Geçen gün yolda bir oğlan durdurdu. Aklında futbol, kalbinde Türkiye varmış. Bir kampanya varmış işte o model. Arkasında da koca bir futbol topu var heykel gibi. Kırmızı-beyaz. Elime de bir kalem tutuşturdu. Gidip hislerimi yazaymışım topa. Baktım millet milliyetçiliğini dökmüş yine noktalı noktalı. Ben de ‘Türkiye kalbimizde değil aklımızda dursa vatana millete daha hayırlı’ diye yazdım. ‘Çattı bir deliye’ hissiyle ekşidi oğlan. Belki arkamdan silmiştir bile yazdığımı. Çok şeker bişiy olmasaydı gerçekten çatmış olacaktı ama bu 80 sonrası doğmuşlardaki güzellik artışı karşısında ben de üç noktalanıyorum bazen. İdare edin.

Sözümün bittiği yerde mikrofonu resimlere bırakıyorum. Üç nokta niyetine bir kısa fotoroman size. Yorumu da sizin hem de. Hislenelim hep beraber.

Şövalye buzdolabına harfli magnetlerle şunları yazmıştır geçen gün:












Hafiye de sevgi selli bir anında şöyle bir ekleme yapar buna:











Bir gün Düella eve uğrar:










Herkes ayakkabılarını edebiynen çıkarıp bir duvar dibine iliştirirken Düella postallarını fırlatı fırlatıvermiştir:












Buzdolabındaki ifadeleri gören Düella mevcut güzelliği bozma pahasına kambersiz oluşumu engeller:











. . .

Pazartesi, Kasım 26, 2007

Benim Bütün Derdim Özlem

Bilenler bilir, Düella'yla aramızda tuhaf bir ilişki var. Görünüşte benden nefret ediyor ama ilgisiz kalırsam da tilt oluyor. Onun başka model bir ilişki kurması zor zaten. Bugünlerde (sanıyorum) evleniyorum diye iyice hıncını çıkarıyor benden. Geçen gün belki düğün haftasonusu iş seyahatinde olabileceğini ihtimalinden bahsetti. Yıkarım dedim Pansiyon’u tepene. O da bütün bu evlenme ve seremoni zımbırtılarını aşağıladı da aşağıladı. Klişe ve standart ve uyuz bir kadınım, evet. Duydum, ne oldu? Neyse ne. Olucak artık. Ok yaydan çıktı. Sen de geleceksin ve şahidim olacaksın. Kavgasını etme benle artık.

Ömrümde boya namına ilk kez saçlarıma gölge attırmıştım. Başlangıçta iyiydi ama yıkadıkça açıldı. Gözümüz alıştı işte. Amaan. Çok da tın'dı. Düella bu duruma ‘sınıf atlamaya çalışan tam varoş da değil ama pahalı kuaföre de parası yetmeyen kirli beyaz, krem rengi Türk’ benzetmesi yaptı. Şövalye’ye sordum. ‘Aman bebitoo, stil danışmanımız Düella mı yani? Hıh ’ yaptı.

Sonra üniversiteden bir hocam bölümün katalogunu hazırlıyormuş. Hani artık önce üniversite sınavına giriliyor, sonra bölüm seçiliyor ya. O yüzden okullar, bölümler reklam katalogları, afişleri basar olmuşlar. Birkaç mezundan başarı öyküsü koymak isterlermiş kataloga fakat mezunlardan topladıkları şeyler çok tuhafmış. Bir tanesi başarı öyküsü kısmına Jaguar marka otomobili olduğunu yazmış. Hocam da bana dönmüş, sen bir şeyler yaz. Hem iyi de yazarsın, dedi. Düella'ya anlatıyordum. Bu katalog işiyle çok ilgilendi ama sonrasını duyunca asıl Jaguarlının başarılı sayıldığını, benim ise koca bir kafadan ibaret olduğumu söyledi.

Pazar kahvaltısında saat 10 diye sözleşmişiz Banularla. Onlar da ex-Amerikan. Yani dakik olur bunlar şimdi. Hemşo da var evde, Paris’ten misafir. Aman canım, daha uhuu falan diyerek gebeşen ev halkını ’yahu hadi’ diye gaza getirdim de sadece 10 dakika gecikmeyi başarabildik. Tam da tahmin ettiğim üzere Banular oturmuşlar bizi bekliyorlardı. Saat 10’da orada olacağına önceki akşamdan söz veren Düella'yı ise 10’u 10-15 geçe defaatle arayaraktan ancak uyandırabildim. Bismillah bee, dedi bir de. Hadi dedim, hadi. Yine de o teşrif ettiğinde biz kahvaltımızı çoktan bitirmiştik. Banu apartmanlarının önündeki park yerlerine riayet edemeyen komşularından şikayetçi. Yeni bir siteler inşa ediliyormuş. Oradan ev baksak, dedi. Komşularının da tanıdık ve nizami tipler olmasını istiyor. O zaman dedim, Düella’yı almayalım aramıza. O da park yerinde kural tanımaz. Hatta geçen yıl sileceklerine iliştirilen küfür notlarının sergisini açmıştı. "Amaan", dedi nodül Düella. "Gidin bir arada oturun sıkıcı sıkıcı. Sıkıcısınız işte. 15 güne kalmaz yine benim kapıma geleceksiniz mutluluk için".

Dün akşam evde sular kesildi. Tam da sporum bitmiş. Ter içindeyim. Olmadı bu. Hemşo'nun da duşu gelmiş. Atladık Pazar banyosuna Pansiyon’a gittik. Ohh, köklemiş kaloriferi. Ev 40 derece. Pansiyon Hamamı. Soyunduk dökündük. Kendi havlularınızı getirin, demişti gelirken. Zırt marka şampuan takıntım asla yok ama evden şampuan falan da koyduk. Yok artık, dedi Hemşo. Olsun dedim. Pansiyon bir mahrumiyet bölgesi. Belli olmaz. Alalım yanımıza her bir şeyimizi. Şövalye’nin morali bozuk bu su kesilmesi işine. Yani ben de bozuluyorum ama o bu durumu Etiler’e yakıştıramıyor. Bense hiçbir yere. Pansiyon’a dayandığımızda ‘yahu, sizden kurtuluş yok mu bee?’, diye açtı kapıyı. Sonra da su getirin, kahve getirin ama 'süte kahve' istiyorum, 'sütlü kahve' diil prenseslikleri takip etti.

Yine de kıyamam, yazdan beri 10 kilo aldığını söyledi. Ondan çok bana dert oldu. Düzenli yürüyüşlere çıkarmaya çalışıyoruz şimdi onu. Zor oluyor haliyle. Geçen gece indik sahile. Hava soğuktu, hafta içiydi ve ortalık sakindi. Yine de döndüğümüzde arabamız yerinde yoktu. Hemen arkamızda çekicinin biri başka bir arabayı sırtına yüklüyordu. Şövalye 200 kaat hazırlamak için ATM ararken Düella polis memuruyla muhabbete seyirtti. ’Arkadaşlar birkaç hafta sonra evleniyor, biz de buraya zayıflamaya geldik’ gibi abuk bir cümleden sonra polis de ’yeter ki sevenler kavuşsun’ dedi. Abuk sabuk anlaştılar, ben anlamadım. ’Ay, şu hayatta hep de bu çekici kamyonuna binmek istemiştiiiim’, diyerekten kamyona da bindi. Ben de istedim ben deeee, ama yer yoktu. Sıkışık oturma aranjmanlarına kasıyorduk ki Şövalye kolumdan tutup beni zorla bir taksiye bindirdi. Düella kamyondan bize el sallarken çekilmiş araç otoparkına doğru onu takip ediyorduk.

Çarşamba, Kasım 21, 2007

Davetiye Listesi ve Nikah İşlemlerine Mahsus Akciğer Filmi

Kimsenin umru olduğunu sanmıyorum ama 'davetiye listesi' ve 'Verem Savaş Dispanseri' konu başlıklı dertlerim var. Beni yiyor bitiriyor. Organizasyon işinin 'O'su ve bürokrasinin 'B'si bile beni diken diken edebiliyor. Bütün bu süreçlere negatif yaklaştığım için de ne listeler tamamlanabiliyor ne de dispanserler beni kabul ediyor.

Davetlilerin kemik listesi çıktı ortaya. Şimdi öyle bir yerde tıkandım ki sormayın. Ofis insanlarından, mesela Ali'yi çağırmak isterim ama Ali'yi çağırırsam Veli'yi ve Hasan'ı ve Ayşe'yi de çağırmam gerekiyor. Oysa Veli, Hasan ve Ayşe'ye dair öyle sıcak hislerim ve ilişkilerim yok. Liste bana bakar, ben listeye. Anne Şövalye de bizi kasar hadi de hadi diye.

Veremliysem evlenemiyormuşum. Ben gidiyorum sıralar, kuyruklar geçiyorum. Tam sıra bana geliyor, film kağıdı bitiyor. 1:30'da açılıyoruz diyorlar. Meğer 1:30'da kapanıyor oluyorlar. Sırada bekleyenlerin de tüberküloz olmuş bir halleri yok . Hepsi evrak toparlama derdinde.

Neyse, süper kolaylıkçı ama tuzlu bir evrak tamamlayıcı yer bulduk. İnşallah bu hafta halledeceğiz ama bundan önce açtım telefonu öğlen Şövalye'ye baar baar. Ne alakaysa, bağırdım işte.
İnsan sırf bu yüzden evlenmekten vazgeçebilir yani. O derece.

Çarşamba, Kasım 14, 2007

Beyoğlu'nda Cuma Gecesi

Elyan Ankara’da yaşarken uçaktı, yoluydu, 2 saatte görüşebilirdik. Şimdi aynı şehirdeyiz. 3,5 saat sürüyor. Uff. Buluşmakla çileler bitmiş de sanmayın. Hepi topu oturup iki kelam edicez. Popomuzu koyacak bir yer bulamadık, anasını satiym. Koko mekanda da yer yoook, salaş kahvede de. Elyan da topuk yapmış benim gibi. Ayaklar mahfoldu yamuk asfaltlarında sokakların. O kadar ki hava buz gibi olmasına rağmen dışarda oturmaya razı olma kıvamına geldik. Soğuk bana o kadar da korkunç gelmiyor çünkü Şövalye’nin yeni aldığı dağcı-kayakçı outdoor parkası var üstümde. Bu koko iş kılıklarının, 11 santim topukların üstüne de giyiyorum artık mecburen. Tuhaf olsa da. Onun hediyesini kullanıyorum diye o kadar seviniyor ki onun sevindiğini görmek yeter. Maymun olmuşum, rezil olmuşum zaten takmam, bilirsin, bildiğin pazen, üzerinde aydedeler olan pijamayla sokağa çıkan bir insan olaraktan.

Neyse işte orası almadı, burası almadı derken ittir kaktır bir yere konuşlanabildik. İzbe, dumanlı, gürültülü, balık istifi kalabalık bir yer. Annanemin kömürlüğünün bile bir çekici yanı vardır, bu mekanın yok, öyle diyim. Ne menü bir yöne bakıyor ne sandalyeler. Tarz marz, hikaye, servis hak getire. Yan masayla o kadar kucak kucağayız ki yani Özlem bile bana bu kadar sokulsa irrite olurum, o da fırsat bu fırsat eğlenir benle. Mecburen bağıra bağıra Elyan’la konuşuyoruz. Dedim yeter, kalk gidelim. Kalk kalk kalk. Bu ne yahu?

Bizim şapti girişimciler hala kasandra da kasandra ’perfect’ hale getirmeye çalışsınlar sitelerini, dükkanlarını, konseptlerini, restoranlarını, ne menem şeye giriştilerse onu. Kardeşim, kilerini kümesini piyasaya aç, tutsun. Burası öyle bi yer. Yeniden sokaktayız. Tesadüfen sakin küçük bir yerden bir grup kalkıyor gibiydi, hemen girdik mekana. Süper elit bir mekan. Tarzdan yıkılıyor. Kalkmaya hazırlanan ekipte Ayşe Kulin var. Elyan gitti kadınla samimiyete oturdu. Kendini tanımam. Romanlarını da sevmem. Hepsini okumadım ama en son Bir Gün’ü okumuştum. Şu biri doğulu ve kasabalı, biri batılı ve şehirli iki kadının oturup nezarette dertleştiği şey. Batılı kadın şımarıktır, doğulu mütevazidir. Batılı eğitimli ve kariyerlidir; doğulu kadın ise bütün eğitimsizliği ve bastırılmışlığına rağmen öyle baba laflar eder ki şaşırırsın falan klişeleri. Kurguyu oturtacam diye o basit Yeşilçam filmlerinin ‘hoppala, bu kör gözüm parmağına diyalog da nerden çıktı?' dedirten türden hareketler de doluydu üstüne.


Bence ‘tezat’ en basit kurgudur. Komedide de öyle. Dramda da. Bol malzeme çıkar burdan. Çok da bilindik bir temeldir. Ama ben sevmiyorum. Benim gözüme batıyor. Avrupa Yakası da bol tezatları yüzünden sevemediklerim arasındadır zaten. Siz yine de tüm bu yorumlarımdan bir hipokritiklik çıkarın. Şövalye’yle aranda geçenler de hep tezat temeline sahip hikayeler, diyin. Neden yazıyorum peki? Çok reyting alıyor da ondan. Ayşe Kulin ve Avrupa Yakası gibi. Neyse güzellerim, Türkiye’de sanatsal anlamda satıp duran üç kişi var işte. Onlar da süper yetenekli olduklarından diil, averajlar. Kaliteli yokluğunda sivrilmişler. Mekanlar da öyle. İyisi yok. Ne varsa ona tevekkül. Ondan bu hınca hınçlık. Başarıdan diil. Ha, iyisi olduğunda da iyiyi algılayabilir miyiz, bilemem. Endişeliyim hatta.

Ayşe Kulin ve ekibi mekandan ayrıldı. Elyan arkalarından, “Kulin’in çantasını gördün mü? Miu Miu’ydu. Enfesti”, dedi. Ben bir bitki çayı söyledim. Üçte bir bardak geldi. Garsonu çağırıp "Eueeu, şimdi bu eksik mi gelmiş, yoksa tarzı mı bu?” diye sordum. Güldü ve 'tarzı o', dedi. Tarz uğruna otları sıcak suya attıkları bodumu getiriyorlar önüne zaten. Sen presle ve bardağına dök diye. İki parmak çaya 8 kaat para verdim. Yok yok, vermedim. Elyan’a ödettim.

Pazartesi, Kasım 12, 2007

Cuma Akşamı Trafiği

Bir daha evim merkezli 20 dakikalık yürüme mesafesi yarıçaplı çemberi dışında bir yerde biriyle buluşmaya kalkarsam, gezentiye gitmeye kalkarsam benim adım da Hafiye olmasın.

Cuma akşamı Elyan’la 3,5 saatte ancak buluşabildik. İşyerimden Taksim’e gitmek işkencesi esnasında debriyajda yarım durmaktan mahfolmuş bir sol ayak ve ona ait alt bacak baldırının krampları eşliğinde gözümden yaşlar geldiği yetmiyormuş gibi bildiğim tek otopark olan o katlı Tüyap otoparkında geçiş yerlerine dahi park etmiş olan araçların arasında da en az yarım saat harcadım. İçerde yer olmadığı halde neden ha bire içeri araba aldıklarını anlıyorum aslında. Hele bir girsinler, bir hal çaresi sonra bulunur zihniyeti. İçerde, onlar kadar seri olmasalar da fikren onlar gibi, yani kuyruğunu kovalayan kediler gibi, dönüp durmaktayız. Yanan balata kokuları arasında düğüm olmuş araçlardan yükselen isyanlar da başıma ağrılar soktu. Bir otopark görevlisine beni kurtar, dedim. Anahtarını bırakırsan olur, dedi. Tabii ki, dedim. Ne demek. Araba senin olsun. Şurada bekle dedi. Hemen gösterdiği yerde beklemeye koyuldum. İki dakikaya gelip anahtarımı alacak ve işkencem bitecek diye mutluluğun kucağına yerleştim.


O da ne? Bir adam soru sormakta. “Buraya mı park ediyorsunuz?” Çok da sakin, tatlı, tonton bir tip. Üniversite hocalarını andıran bir şemali, ‘sevimli’ bir duruşu var. “Yoo”, dedim. “Görevli bey gelip çekecek arabayı şimdi. Anahtarı bırakıcam, onu bekliyorum” dememe kalmadı Mr Hyde’a dönüştü bizim hoca. “PEKİ YA BEENNN NASIL ÇIKICAM BURDAN, HAAA?!!!” diye kükredi. Yerimde zıpladım yeminlen. Sanırım bekleme yerim onun arabasının arkasıymış, ama ben bunu bilmemekle onun kuyruğuna basmış olmuşum. Bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Yani tamam, çekerim, ben zaten iki saniyeliğine burdayım ama nereden bilebilirdim ki aracınızın arkasında durduğumu, zaten park etmiyorum, kem küm..bir sakin olsanız. Tamam, çekiyorum. Araba stop bile değildi yani çalışır durumdaydı. Çekmesi üç saniye.

Otopark görevlisi kükrentiye yetişti. Abi, n’oluyor? Bir sorun mu var?
Kardeşim, dedi. Benim senle sorunum yok. Hanfendiyle sorunum var. Anlamıyor, dedi.

Benim film orada koptu. Kendimi kaybetmişim, Hakim Bey. Gerisini hatırlamıyorum. Hyde’ı 41 bıçak darbesiyle yere sermişim. Kendime geldiğimde kanlar içinde yerde yatıyordu.
Dermişim.
Gerçekler ise maalesef farklıydı.

“Neyi anlamıyorum, ulayyyn?!!” diye çıktım arabadan. Çaatt. Kapı kapatılır. Racon tam Adanalı. Allahtan boy uzun, topuklar da 11 santim eklemiş üstüne. Bünye de iri kıyım. Hyde benden kısa kaldı. Pıstı ve de sustu da biraz. Artık yeni Hyde bendim.


“Gerizekalıyım, di mi ben? Geriiii?? Haa? Kime dayılanıyorsun be sen? Ne dediğin anlaşılıyor mu? Arabam burda, çekicem dedin de çekmem mi dedim? Müneccim miyim lam ben senin arabanın ahan da bu olduğunu senin de o saniye çıkmak için geldiğini biliym? Adam gibi iletsene derdini. Burası da yaylaydı da bula bula senin kulubeciği buldum di mi önünde konuşlanacak? Dİ Mİİİİ?”

Otoparkçılar bir ekip olup araya girdi. Adamı uzaklaştırdılar. Arabamı çektiler.

Elyan’la buluşmak üzere merdivenleri tırmanırken kendimden nefret etmeye başladım. Türkleşiyordum gün geçtikçe. İstediğim kadar direneyim. Benim anlayış, nezaket, başkasına kendi kişisel space’ini vermek vs diye bildiğim/yaptığım şeyler onlara benim bir paspas olduğum şeklinde yansıyor. Tepesine çıkılıp çamurlu tabanları iyice silme aparatı. Sesim yükselmezse kimse beni dinlemiyor. İşte de böyle, sokakta da. Bir evde böyle değil. Evde tam tersi. Şövalye’ye bir bağır, on gün yüzünü göremezsin. Bir denge ihtiyacı içindeyim.